20.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 544

İslamilik Endeksi ve Seçmeli Matematik Dersi

0

Başlığı okur okumaz, “İslamilik endeksi ve seçmeli matematik dersi arasında ne alaka var?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Ben doneleri aktarayım, alaka olup olmadığını takdir etmek size kalsın.

Euronews’un 19 Mayıs 2019 tarihli haberine göre, ABD’de İran asıllı akademisyen Hüseyin Askari’nin kurduğu İslamilik Vakfı tarafından 2015 yılından beri yürütülen bir çalışmada, ülkelerin değerlerinin İslami kriterlere ne derece uyduğu ölçülüyor. Bu ölçüme de “İslamilik endeksi” adı veriliyor. İşte bu geçtiğimiz günlerde, İslamilik Vakfı tarafından 2018 yılı İslamilik endeksi sonuçları açıklanmış. Sonuçlar bir hayli şaşırtıcı. İslami kriterlere uyma konusunda listede ilk sırayı Yeni Zelanda alıyor, ikinci sırada İsveç, üçüncü sırada da Hollanda var. Buraya kadar her şey gayet normal, anormal (!) olan ise ilk 44’te tek bir Müslüman ülkenin bile olmaması. Türkiye ise listeye 95’inci sıradan giriş yapmış. Maşallah sübhanallah!! (Haberin tamamı için; https://tr.euronews.com/2019/05/19/2018-islamilik-endeksi-yeni-zelanda-birinci-turkiye-95-inci-ilk-40-ta-musluman-ulkeyok?fbclid=IwAR3sUL F2zAsw6b8PwQSn7fCTTNubNyHW3sHePWLsxnfc7ftWt5PqqJhgxFg)

Matematik Dersi Seçmeli Oldu

İslam’ı modern batı dünyasına kaptırdığımız gün Türkiye’de bir haber gündeme bomba gibi düştü. Milli Eğitim Bakanlığı eğitim sistemimizde müthiş bir reform (!) gerçekleştirdi. Yeni eğitim sisteminde “matematik dersi seçmeli oldu” iddası gündeme bomba gibi düştü. Ancak bazı eğitim uzmanları 9,10 ve 11’inci sınıflarda matematik dersinin zorunlu olacağını, son sınıfta ise seçmeli olacağını; yine başka bazı eğitim uzmanları da matematik dersinin her sınıfta zorunlu olacağını ancak matematiğin seviyesini öğrencinin tercih edeceğini açıkladılar. Bu satırların yazıldığı an itibariyle, kafa karıştıran birçok farklı iddia nedeniyle konu hakkında net bir bilgiye sahip olmadığımı itiraf etmek zorundayım. Fakat bu iddialardan hangisi doğru olursa olsun, matematik dersi ister tamamen seçmeli hale gelsin, ister dersi hangi seviyede alacağını öğrenci kendi tercih edecek olsun her halükarda gerçek bir skandalla karşı karşıyayız.

Matematik dersinin seçmeli olması skandaldır, çünkü matematik sadece bir takım sayılar ve formüllerden ibaret bir bilim dalı değil bir düşünce disiplini, bir düşünce sistemidir. Matematik disiplini oturmamış bir insanın bırakın bilimde çığır açmayı, kendi basit dünyasında bile sürekli bocalayacağı ve böyle bir insanın dünyanın daha iyi bir yer haline gelmesi konusunda hiçbir katkısının olmayacağı açıktır.

Matematik Disiplininden Uzak Kimseler

Piknik yaptığı yeri çöplüğe çeviren insanların, trafik kurallarına uymadan son derece riskli bir şekilde araç kullanan insanların, kariyer planını yakınlarının kendine yapacağı torpile göre ayarlayan insanların, İstanbul seçimlerinin oylar çalındığı için iptal olduğuna inanan insanların ve benzerlerinin matematik disiplininden uzak kimseler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Türk milliyetçiliğiyle zerre alakası olmayan kimseleri milliyetçi zanneden insanlar da, İslam’la zerre kadar alakası olmayan kimseleri dindar zanneden insanlar da yine matematik düşüncesinden uzak kalan kimselerdir. Anlaşılan o ki, bazı çevreler kendi iktidar alanlarını diri tutmak için matematiği bu toplumun hayatından tamamen çıkartmanın peşine düşmüşler. Ülkeyi tamamen yıkıp mahvetme pahasına üstelik…

Ortadoğululaşma Bataklığı

Orta Çağ’da bilim ve düşünce anlamında çağdaşlarına öncülük yapan İslam dünyası, ilerleyen yüzyıllarda bu alandaki liderliğini batıya kaptırdı. Cebir bilimine ismini veren Cabir bin Hayyan’ı, İbn-i Sina’yı, sosyal bilimlerde İbn-i Haldun’u, Harizmi’yi, Biruni’yi ve daha nicelerini yetiştiren İslam dünyasının bugün âlim diye Fesli Kadir’lere, “yanmaz kefen” satan Cübbeli Ahmet’lere kalması ne kadar acı! Fatih Sultan Mehmet gibi mucit bir mühendisle yönetilen Türk devletinin, ömrü hayatında kitap okumuş olması bile şaibeli kişilere kalması ne kadar trajik!

Görünen o ki, Ortadoğululaşma bataklığına saplanıp bu bataklığı İslam zanneden Müslüman toplumlar bu zannetmenin bedelini uzun yıllar ödeyecekler. Türkiye’yi yöneten beceriksizler topluluğu kendi iktidarlarını ellerinde tutma pahasına bu aziz millete daha büyük bedeller ödetecekler.

Ne Kadar Matematik O Kadar İslam

İslamilik Vakfının listesine geri dönelim. Listede ilk 44 sırada tek bir Müslüman devletin bile olmaması ve ilk sıralara bilimde, teknolojide, akılda, ahlakta, hukuk ve demokraside önde olan ülkelerin yerleşmiş olması tesadüf değil. Bu ülkelerin tamamı, demografik zekâyı eğitimle işleyerek hem bilimde hem teknolojide hem hukukta hem demokraside hem de yönetimde harikalar meydana getiren ülkeler.

İslam dünyası ise (böyle bir dünya varsa tabi) iki yüz yıldır zalim diktatörlerin ellerinde cehalete, şiddete ve sefalete maruz bırakılmış durumda. Müslüman toplumlar sadece pozitif bilimleri değil, kendi dinlerini de bilmiyorlar. Dinlerini bilmedikleri için de akla dair her şeyden uzak kalmayı tercih ediyorlar. O nedenle matematikten de uzak kalıyorlar.

Halbuki Kur’an’da Fatır Suresi 28’inci ayette açıkça “innemâ yaḣşa(A)llâhe min ‘ibâdihi-l’ulemâ” (Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar) buyruluyordu.

Anlayacağınız, ne kadar matematik o kadar İslam…

Ey İman Edenler İman Edin!

“Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû âminû”(Ey iman edenler iman edin!) [Nisa Suresi-136] ayetini okuduğum zaman önce anlamamıştım. Zaten inanan bir insana neden inanması emredilir ki? Yaşım ilerleyip de azıcık hayat tecrübesi edinince, ülkenin gündemi de uygun zemini (!) hazırlayınca bu ayetin ne demek istediğini çok iyi anladığımı düşünüyorum.

Türkiye’de veya başka bir yerde yaşayan bütün Müslümanlar, acaba gerçekten inanıyor muyuz? Bu sorunun cevabını verip, Müslümanların aslında Müslüman olmadığı paradoksunu dile getirecek cesarete sahip değilim. Zaten haddim de değil. Ancak, 2018 yılı İslamilik endeksi bu sorumu acı bir şekilde cevaplıyor olsa gerek.

 

 

Atatürk’ün Yol Arkadaşları

Mustafa Kemal Paşa‘nın döneminde, bugünkü adıyla albay ve general olan arkadaşları inanılmaz çetin şartlarda yetişmiş, çok nitelikli kurmay subaylardı.

Bunlardan çoğu Milli Mücadelede Mustafa Kemal’in yol arkadaşları olarak unutulmaz hizmetler yaptı. İlk akla gelenler:

1919 Haziran ayında Amasya Kararlarını imzalayarak Milli Mücadelenin yol haritasını çizen lider kadro…

Mondros Mütarekesi’ni Bahriye Nazırı sıfatıyla imzalamış olan Albay Rauf (Orbay) Bey

Merkezi Erzurum olan 15. Kolordu’nun komutanlığını yapan Kâzım Karabekir Paşa

Ankara merkezli 20. Kolordu’nun başında bulunan Ali Fuat Paşa ve 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Bandırma Vapuru yolcularından 3. Kolordu Komutanı Albay Refet (Bele)’yi sayabiliriz.

Ayrıca Milli Harekete en baştan katılmayan ancak zafere ulaşmamızda çok değerli katkılar veren Albay İsmet (İnönü) ve Fevzi (Çakmak) Paşa gibi kurmayları da ilave ediniz.

Albay Refet (Bele) ve Albay İsmet (İnönü) 1921’de tuğgeneral (mirliva) yani Paşa oldu.

Mustafa Kemal (Atatürk), Kâzım Karabekir ve Ali Fuat (Cebesoy) ise Milli Mücadele’nin başında mirliva rütbesinde oldukları için ‘Paşa’ unvanı taşıyordu.

Fevzi (Çakmak) Paşa, Mustafa Kemal’den 5 yaş büyüktü. 1918 Mondros ateşkesinden sonra beş ay kadar Erkânı Harbiye Reisliği (Genelkurmay Başkanlığı) Ordu Müfettişliği ve 1920 Şubat-Nisan’ında iki ay Harbiye Nazırlığı yaptı.

İstanbul’un İngilizlerce işgali üzerine 17 Nisan 1920’de Ankara’ya geçip Kozan Milletvekili olarak Milli Mücadele’ye katıldı. Hemen Milli Savunma Bakanlığına ve 1921’de Başbakanlık görevine atandı. 1922-1944 arası aralıksız 21 yıl Genelkurmay Başkanlığı yaptı.

Kazım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal’den bir yaş küçüktü. 1918 yılında da Erzincan, Sarıkamış, Kars, Erzurum ve Gümrü bölgelerini Ermeni ile Rus kuvvetlerinden geri aldı. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktığında dağıtılmamış tek ordu birliği olan 15. Kolordu komutanıydı. Mondros Ateşkes Anlaşması sırasında da Sadrazam Ahmed İzzet Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığı teklifini kabul etmeyerek Milli Mücadele’ye katıldı.

Milli Mücadelede Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğini kabul ettirmesinde en kritik dönüm noktası Temmuz 1919’da yaşandı. Kazım Karabekir Paşa, Padişah’ın “Mustafa Kemal’in 9. Ordu müfettişliğinden azledildiğini ve derhal tutuklanmasını isteyen” emrini dinlemedi, “Emrinizdeyim Paşam” dedi. Bu Milli Mücadele için tam bir kırılma noktasıdır.

******************************

Akla Gelen Tek İsimdi

Bu bilgileri hatırlatmamın sebebi “Milli Mücadeleye kim liderlik edebilir?” sorusunun cevabında herkesin hemfikir olduğu ismin Mustafa Kemal Paşa olduğunu vurgulamaktır.

Padişah Vahdettin‘in Mustafa Kemal’i “Karadeniz bölgesinde asayişi sağlamak” göreviyle göndermesinin arka planında “Vatanı kurtarmak” var mıydı? Bu tartışmalı bir konu. Sonradan Milli Mücadeleyi başarısız kılmak için yaptıklarına bakılırsa bu ihtimal söz konusu değildir. Ancak böyle bir niyeti olsa da olmasa da, Padişah’ın da en güvendiği paşanın Mustafa Kemal olduğu tartışılamaz.

Zaten böylesine kutlu ama son derece riskli davanın liderliğini üstlenecek başka biri de çıkmamıştı.

Ayrıca Mustafa Kemal Anadolu’da başlatılacak bir Milli Mücadelenin başarıya ulaşacağına tam olarak inanan belki de tek kişiydi.

Yedi düvele meydan okuyarak yapılan İstiklal Harbimizin sonlarına doğru bile, yukarıda ismi geçen bütün kahraman, vatansever ve yiğit kurmay subaylarımızdan İzmir’in ve Ege Bölgesinin kurtarılabileceğine inanan yoktu.

İşte Mustafa Kemal’in liderliği bu farkta yatıyordu.

Kimsenin hayal dahi edemeyeceği hedefi koyup, uzun süren stratejik planlar yapmak ve dava arkadaşları ve halkı başarı için motive etmek.

Mazhar Osman‘ın bizzat Atatürk’e dediği gibi bu işe kalkışmak bir “delilikti.”

Ama bu delilik, yiğitliğin zirvesi anlamına gelen bir delilikti.  Yanında kurmay aklı, bilim, deha derecesinde zekâ, istişare ve yönetim sanatı ile desteklendiği için başarılı oldu.

Şükürler olsun ki bütün bunlar bir araya gelebildi.

Yoksa yaşadığımız vatan topraklarında ya azınlık olacaktık. Veya bu topraklara pasaportla gelebilen, Orta Anadolu’da birkaç şehirden oluşan minicik fakir bir devletin vatandaşları olacaktık.

******************************

Yolları Ayrılanlar

Mustafa Kemal Paşa ile bazı yakın yol arkadaşları arasında, zaferden sonra görüş ayrılıkları oluştu.

Özellikle saltanatın kaldırılması ve hilafetin ilgası konusunda farklı düşünenler vardı.

Rauf Bey ile Refet Paşa hilafet ve saltanata taraftar oldukları yönündeki düşüncelerini Mustafa Kemal Paşa’ya açıkça söylemişlerdi.

Rauf Bey ayrıca “padişaha sadakat borcu” olduğunu, “Halifeye bağlılığının ise terbiyesi gereği olduğunu” anlatmıştı. Rauf Bey, “genel durumun ancak hilafet ve saltanat makamı tarafından tutulabileceğini, bu makamın kaldırılarak yerine yeni bir makam getirilmesinin felakete yol açacağını” ifade etmişti.

Refet Paşa da “saltanat ve hilafet dışında bir yönetim şeklinin söz konusu olamayacağını” söylemişti. Ali Fuat Paşa ise net bir fikir açıklamaktan kaçınmıştı.

Kazım Karabekir Paşa ise daha önceden “hilafet ve saltanatı bırakmak suretiyle oldubitti şeklinde cumhuriyetçiliğin benimseneceğinden duyduğu endişeyi” bildirmişti.

Bütün bunlara rağmen Mustafa Kemal’in TBMM’de stratejik hamleleri yüzünden Saltanat ve Halifeliğin kaldırılmasında sorun yaşanmadı, birlik sağlandı.

Ancak Cumhuriyetin İlanı ile ayrılıklar derinleşti.

Cumhuriyetin ilanına giden karar sürecinde (belki de direnecekleri düşünülerek) bu yol arkadaşlarının görüşü alınmadı. Bu arkadaşlar karar alınırken Meclis’te değillerdi. Bu durum onlarda ciddi kırgınlığa yol açtı. Bir dışlanmışlık hissi yaşıyorlardı.

Cumhuriyet’in ilanı “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (katılanların oybirliği ile) kabul edilen bir anayasa değişikliği neticesinde gerçekleşti. Atatürk’ün, adını andığım yol arkadaşları bunu ‘acele ile alınmış bir karar’‘istibdadı getiren bir gelişme’ ve ‘kendileriyle konuşulmadan alınan bir karar’ şeklinde değerlendirdiler.”

Mustafa Kemal Paşa ile yol ayrımına gelen yol arkadaşları bundan sonra Meclis çatısı altında bir araya gelerek, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adını taşıyan Cumhuriyet’in ilk muhalefet partisini kurdular.

Ancak bütün bu olanlara rağmen, bu insanlar hatıralarında şu beyanlara yer vermiştir: “Mustafa Kemal Paşa olmasaydı biz Millî Mücadeleyi yapamazdık. Ancak O, biz olmadan da Millî Mücadeleyi başarıyla sonuçlandırırdı.”

 

 

Aklın Gereği İnsanın Ereği

0

Ağaç: Ben masa, sandalye, mobilyayım diyemez. Ama bunları olabilirim.

Bu potansiyel, bu gizil güç, bu birikim bende var diyebilir.

Masa, sandalye, mobilya olabilmesi; yontulmasına, işlenmesine bağlı.

Marangozun usta ellerine teslim olmaktan geçer.

İşte insan aklı da böyledir.

İnsan da ben doktorum, ben kimyagerim, ben fizikçiyim diyemez.

Fakat bunlardan biri olabilirim diyebilir.

Lâkin bir şartla: Eğitimle, eğitilmekle, ilgili mektebe gitmekle.

Öyleyse olmadan, olmuş gibi konuşmamalı.

Akıl; akıl olabilmesi için mutlaka istediği bir alanda yetişmesi lâzım.

İnsanın, ehil insanın elinden geçmesi gerek.

Yoksa söyledikleri, iddia ve savdan öte geçemez.

Samimi olsa bile sonuç alamaz.

Üstelik elâleme rezil ve rüsvay olmak da var işin içinde.

Akıl; istenen bir sahada ehil akıl olmadan,

Aklını ileri sürmek akılsızlıktır be dostlar!

Çünkü akıl, ortaya bir şey koyan değil;

Ortada olanı tartan, kavrayan, anlayan ilahî bir yetenektir.

Tartar ama, tartılmaz.

Akıl eder ama kendisi akıl edilmez.

Kavrar ama kavranılmaz.

Anlar ama anlaşılmaz.

Müşkülleri açar ama kendisi açılmaz.

Varlığı bilinir ama

Mahiyeti, iç yüzü bilinmez.

Fakat bu bilinmeyiş, bu meçhuliyet,

Hizmetine engel olmaz.

Faydalı oluşuna asla bir mani teşkil etmez.

Akıl; başka akılların öğrencisi olmadıkça,

Başka akılların ne öğreticisi ne de öğretmeni olabilir.

Akıl; büyük bir açlıkla öğrenmeli,

Öğrendiğini de büyük bir zevkle öğretmeli.

Çünkü para harcadıkça biter.

İlim ise harcadıkça artar.

Makusen mütenasip yani ters orantılı.

Bu hususta:

“Biliyorsun, neden öğretmiyorsun?”

Diye soran Sümerli;

Bize yol göstermeli.

(Bilim ve Gelecek, Mart 2004, s. 6)

Çünkü bilim:

Aklın gıdası.

Öğretmek ise,

Paylaşımdır.

Üstelik her ikisi:

Hem aklın gereği,

Hem insanın ereğidir.

 

 

Ben Oyun Bilmem Polyanna

Hiç söylenmemiş kelimelerim var kayıtlı
Yok parmak izim yazılmamış kitap sayfalarında
Defterim, kitabım yas tutuyor sustuklarıma
Son yaprakta ne dediysem, ne yazdıysam o duruyor
Biliyorum, bu yaz da geçen ömrün çetelesini tutacak
Bir varmış, bir yokmuş diye başlayan tüm masallar kalacak
O, zaten hiç olmayan, gökten üç elma düşecek
Biri sana, biri bana, biri o’na ile son bulacak
Polyanna yorgun masallardan çıkıp gelecek
Mutluluk, bir oyundu, bilmiyor musun? 
Ben en çok kendimi kandırdım, diyecek
Ah polyanna ah, ben oyun bilmem ki
Beğendin mi şimdi yaptığını
Şiirin aslında bir ağıt olduğunu kim bilecek
Ve gerçekler yanağımıza bir tokat gibi inecek
Ben beş parmağın izini, sen haksızlıkların izini 
Hadi sil silebilirsen, yükümü aldım artık sırtından
Ödünç alınan bir hayatı, teslimiyeti hiç zor değil ki
Zor olan, hayatı aldığımız gibi teslim edememek
Eksildik, eskidik, unuttuk, unutulduk, fazlasıyla yutkunduk
Babam kader, annem kader, kardeşlerim kader dedi
Ben şiir diyorum, hayat sana borcumu ödüyorum
Susarsam şiirden say, konuşursam şiirden
Ağlarsam şiirden, oynamayı bilmem biliyorsun polyanna
Ben acının, nhaksızlığın karşına şiiri dikerim de
Sen yaşayıp dururken ölmenin karşısına
Ne dikiyorsun onu söyle

KKTC’den Bir Mücahit Daha Kaydı

Kıbrıslı gazi, örnek mücahit, önemli aydın, çağdaş teknik adam ve de radyo-televizyon kurucusu ve yayıncısı kahraman aziz dostum, meslektaşım Özer Berkem’in vefat ettiğini ancak gazete ilanı ve KKTC medyasından öğrendim. Ruhuna Fatiha gönderdim, dua ettim. Başsağlığı ilanlarında Özer Beyin Derviş göbek adının da olduğunu böylece belledim. Derviş Özer Berkem Hakka yürüdü, mekanı cennet olsun, nurlar içinde yatsın, Türk Dünyasının başı sağ olsun.

KKTC’de yayınlanan gazete haberlerine göre; yakalandığı menhus hastalıktan kurtulamayan Özer Berkem 14 Mayıs 2019 günü Lefkoşe’de vefat etmiş. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Bayrağı’na sarılı tabutu önce kurucusu olduğu ve yönetimini üslendiği kısa adı BRTK olan Bayrak Radyo Televizyon Kurumu genel müdürlüğüne getirilerek bir tören yapılmış. Törende ortak dostumuz ve KKTC Meclis Başkan Yardımcısı Zorlu Töre bir konuşma yapmış. Özer Berkem’in naaşı daha sonra İsmail Safa Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Lefkoşe Mezarlığında toprağa verilerek defnedilmiş. Tabuta sarılı olan KKTC Bayrağı da yetkililer tarafından kızına teslim edilmiş.

Milli Mukavemet Teşkilatında Bir Üniversiteli

80 yaşında vefat eden Özer Berkem Lefkoşe’de doğdu(1939). İlk, orta ve lise tahsilini doğduğu, büyüdüğü, gençlik yıllarına adım attığı Lefkoşe’de yaptı. Kısa adı İTÜ olan İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi’nden mezun oldu(1963).

Enerji konusunda uzmandı. Söz konusu seneleri hatırlarsanız  Rumların acımasızca Adadaki Türkleri katlettiği, köylerin basılıp yakıldığı, kızların taciz edildiği yıllar. Bugünlerde de batıda moda olan Makarios’un soykırım politikası uygulanıyordu. Türk adası Kıbrıs’ta Türklere yaşama hakkı verilmiyordu. Belirli bir plan dahilinde ya göçe mecbur bırakılıyor veya katlediliyordu. Türk insanı Kıbrıs’ta her gün ölümle yüz yüzeydi. Ya ölecekti, ya olacaktı.

Genç Özer Berkem zor zamanın adamı olduğunu üniversite talebesi olduğu günlerde göstermeye başladı. Kanlı Noel saldırılarını yaşadı. Artık bıçak kemiğe dayanmıştı. Türk’ün ölüm kalım savaşı alarm veriyordu. Kıbrıs Türkleri için oluşturulan ve kısa adı MMT olan Milli Mukavemet Teşkilatına girdi. Rumların saldırılarına karşı verilen her görevi yerine getirdi.

Kıbrıs Türklerinin Acılı ve Sancılı Günleri

Mücahidin Sesi Bayrak Radyosunu kurdu. Böylece Kıbrıs’ta yaşayan Türkler gelişmelerden anında haberdar oluyordu. Kıbrıs Türkleri bir yandan Rum katliamlarına karşı mücadele ediyor, bir yandan da Bayrak Radyosu’ndan anavatanlarındaki gelişmeler hakkında ses verebiliyor ve nefes alabiliyordu.

Bu inanmış mücahit Özer Berkem başarılı olacaklarına da iman etmişti. Bu zulüm, bu katliam, bu taciz, bu işkence ve eziyet mutlaka bitecek, Kıbrıs Türkleri muzaffer geleceklerdi. Onlarca mücahit Kıbrıslı Türk böylesi bir iman ile çarpışıyordu. Mücahidin Sesi Bayrak Radyosu da anı anına gelişmeleri haber veriyor, Türk’ün moral gücünü artırıyordu. Bu gelişmeleri benim kuşağım günü güne gazete manşetlerinden haberdar oluyordu. Gerçekten çok sancılı ve acılı günler içinde bulunuyordu Kıbrıs Türkleri. Ankara’da hop oturup hop kalkıyordu.

Yaşasın Özgürlük

Nihayet bu zulüm Başbakan Bülent Ecevit, yardımcısı Prof. Dr. Necmettin Erbakan koalisyon hükümeti zamanında gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekatı ile sonlandırıldı (1974). KKTC kuruldu. Rauf Denktaş Cumhurbaşkanı seçildi. Özer Berkem de o yıllarda teknik yapılaşmada iddialı bir donanıma sahip olduğundan Bayrak Radyo Televizyon Kurumu BRTK’yı kurdu, ilk genel müdürü oldu. Yeni ve genç iletişimci mücahitlerin önünü açtı, ufuk gösterdi. Türkiye ile yeni Türk Devleti KKTC arasında gidip gelmeler arttı. Kurum ve kuruluşlar sil baştan dizayn edildi. Gerek TRT’nin KKTC temsilcisi olarak ve gerekse kurucularından olduğum Türkiye Yazarlar Birliği’nin programları çerçevesinde defalarca KKTC’ye gittim. Daha ilk seferinde tanıştığım isimdi Özer Berkem. Bunda meslektaş olmamın da etkisi vardı. Bu çerçevede Özer Berkem’in KKTC’deki arkadaş grubuyla da tanıştım. Bunların başında da halen dostluğumuzun sürdüğü ve görüştüğümüz Maarif Koleji Müdürü Işılay Arkan, o günlerde işadamı Erhan Arıklı(halen Yeniden Doğuş Partisi Genel Başkanı ve Gazimagosa milletvekili, Prof. Dr. Diplomat), Ülkücü Zorlu Töre (Ulusal Birlik Partisi Lefkoşe Milletvekili olarak görevini hala sürdürüyor) hemen aklıma gelen isimlerdi.

Damdan Düşenin Halinden Kim Anlar?

Dünya İslam Birliği Jakarta’dan sonra ikinci uluslararası gazeteciler konferansını Lefkoşe’de yapmıştı. Türkiye’den ben ve Selahattin Eş katılmıştık. Tebliğ sunmuştum. Türkiye Yazarlar Birliği olarak Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı da ziyaret etmiş, uygulanabilir kültür, sanat programları önermiştik. Ayrıca Yakın Doğu Üniversitesi’nin konferansına konuk oldum. Söz konusu gelişmelerde KKTC’deki bu değerli dostlarım hep vardı. Onlarca defa gittiğim KKTC’de her seferinde buluşurduk. Özer Berkem az konuşurdu, sır vermezdi, çok ketumdu. Kerküklü Türkler katliama uğradığında(1993) hepimiz gibi içi yanmıştı Özer Berkem’in. Bu sıkıntılı günlerde Özer Berkem Kerkük Türklerinin yardımına koştu. “Damdan düşenin halinden ancak damdan düşen anlar. Bu coğrafyalarda Türk olmak çok zordur” diyerek Kerkük Türklerine teknik yardımda bulundu, onların radyo ve televizyon yayınları için destek oldu.

TV Yayınlarını Türk Dünyasına Çeviriyor

Mukavemetçi, gazi, milli ve manevi değerlere bağlı Özer Berkem KKTC’de düzen oturunca Türkiye’den gelen teklifleri değerlendirdi. önce Show Televizyonunda genel müdür yardımcısı, sonra da Genel Müdür olarak TGRT’ye transferi gerçekleştirimdi. Başta TRT ve TGRT olmak üzere Türk Televizyonlarının Türk dünyasına açılmasını vesile oldu, söz konusu bölgelerden izlenmesini sağladı.  O yıllarda ziyaret ettiğim Balkan ülkeleri öncelikli olmak üzere Kazan ve Bakü’de bu yayınları keyifle izlemiştim.

Rahmetli Özer Berkem’le sanırım birkaç yıl kadar önce Lefkoşe yakınlarındaki bir banliyöde buluşmuştuk. Belki de evine yakındı. Genelde emeklilik sonrası bir şey yapmadığını, evden camiye, camiden eve gittiğini, ailesi ve torunlarıyla vakit geçirdiğini söyleşmişti. Hatıralarını yazmadı, yazmak içinden gelmedi her halde. Keşke yazabilseydi zor günlerin adamı ve sır vermeyen bu mücahit. Camide birlikte vakit namazı kılmış, dua etmiştik. Sonra çay içip derin bir sohbete girişmiştik. Hatıralarımızı yad etmiştik. Birbirimize arkadaşlarımız hakkında bilgi vermiştik.

Mücahit, mukavemetçi, gazi, iletişimci, mühendis, milliyetçi, kahraman, bir aydın insan; Derviş Özer Berkem Hakka yürüdü. Türk Dünyasının başı sağ olsun.

 

 

Adaletin Tepesindeki Demokles’in Kılıcı

Sayın okur, yazıya başlamadan evvel isterseniz şu Demokles’in kılıcı sözü nereden kaynaklanıyor, MÖ. 4. Yüzyıldan beri neden söylenegelir onun açıklamasını öğrenelim.

Akdeniz’de Sicilya adasında Sirakuza Krallığı vardır. Kral Dionysios’tur.

Sarayda hem Dionysios’un yakın dostu hem de danışmanı olan Demokles de vardır. Demokles sürekli kral Dionysios’un rahat ve huzur içinde gösterişli bir hayat yaşadığını çevresine anlatır.

Dionysios bu sözleri duyar ve birgün Demokles’e tahta oturmanın mutluluğunu onun da tatmasını ister! Krallık tacını tahtını büyük bir tören düzenleyerek Demokles’e verir. Hizmetçilerinden de kendisine yapılan hizmetin aynısının yapılmasını ister.

Demokles büyük bir keyif ve mutluluk içindeyken tahtının üstünde hemen başında yer alan kılıcın atkuyruğuna bağlı bir şekilde sallandığını fark eder ve korkmaya başlar.

Ve krallık tahtının o kadar da rahat ve mutluluk verici olmadığını her an tehlike altında yaşandığını görür, anlar.” (Kaynak: Çiçero’nun yazıtlarından alıntı)

İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinin kaybedilmesi AKP’ye çok pahalıya mal oldu ve yenilgiyi bir türlü hazmedemiyorlar.

Nasıl hazmedilsin ki, Osmanlı’dan bu yana dünyanın siyaset ve ticaret merkezi olan İstanbul, 1994 yılından beri Tayyip Erdoğan ve kendi siyasi çizgisini izleyenlerin elinde. Zaten 31 Mart yerel seçimlerinden önce de söylenmemiş miydi: “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder.”

İstanbul kaybedildi ama AKP de hırçınlıklar ve saldırganlık, o nispette arttı. Sürekli kazanma duygusu ve güç zehirlenmesinden olacak ki, mağlubiyet bir türlü kabullenip hazmedilemedi. Kabullenilemeyen yenilgiye aslında geçerli gerekçe de bulunamıyordu. AKP Genel Başkan yardımcısı Ali İhsan Yavuz: “İstanbul seçimlerinde, Hiç bir şey olmasa bile kesinlikle bir şey oldu, ama biz fark edemedik.” Sözleriyle tükenmişliğin, acizliğin kaybetmenin insiyakını yaşıyordu Sayın yavuz.

Hırçınlık dedim evet, şehit cenazelerinde dahi muhalefet liderlerini görmeğe tahammülleri kalmamıştı. Bir şehit cenazesinde saldırıya uğrayan Sayın Kılıçtaroğlu’na Cumhur ittifakına mensup iki lider, geçmiş olsun dahi demeden, sanki şehit cenazesine katılmak suçmuş gibi hemen saldırıya geçtiler. Saldırganlar ise sorgulamadan sonra serbest.

Yeniçağ Gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ’a yapılan saldırı da aynısı; önce sorgulama, sonra salıverme.

İşte bu gibi olaylar da gösteriyor ki, İstanbul ve Türkiye’yi kaybetmemek için her türlü imkân seferber edilmeliydi ve hala da ediliyor. Binali Yıldırım’ın: “Kaydedilmiş bir seçimin davasını güdecek değilim,”Bu seçimde Başkan adayları yarışmadı” demesine rağmen.

Peki, ama bütün bu kanunsuzluk ve hukuksuzluklara karşı bu kadar direnç neden derseniz, açıklayayım, “Tek adamlık ve onun emrine sunulan KHK’ler.”

KHK’lere bir sınırlama getirilemediği müddetçe, Türkiye de ne hukuk devletinden söz edilir, ne de sağlıklı bir hak arama mücadelesi yapılır.

Eski Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzoğlu feryat ediyor: 696 No’lu KHK’ hakkında; “15 Temmuz darbe kalkışmasından sonra, FETÖ örgütüne karşı suç işleyenler suçlu sayılamaz.” Maddesi ilave ediliyor.

Bu da demek oluyor ki, bir kişinin kaşının üzerinde kara var deyip karşısındakinin gözünü patlatsa, FETÖ savunmasıyla adaletin elinden kurtulacak.

Adaletin tepesinde böyle Demokles’in kılıcı gibi sallanan KHK’lar olduğu müddetçe ne Yüksek Seçim Kurulu doğru karar verir ne de diğer yargı mensupları. Bu böylece biline.

Kalın sağlıcakla…

 

 

Bir Asırlık O İlk Adım (19 Mayıs 1919’dan– 19 Mayıs 2019’a)

Milletler yaşadığı topraklarda öylesine önemli olaylarla, dönemlerle karşı karşıya kalırlar ki! Yaşadıkları her ne varsa; onların geleceklerini şekillendiren, yaşamlarına şekil veren değer yargılarını da test eder.

Büyük Türk Milleti; bir ve beraber olmanın gücüyle beş bin yıllık tarihi boyunca pek çok önemli olaylarla, dönemlerle karşı karşıya kalmış ama daima doğup büyüdükleri topraklara, atalarımızdan devir alınan emanetlere, vatan, bayrak, inanç, gelenek, görenek, dil birlikteliği, ülkü beraberliği gibi değerlere sahip çıkmıştır.

Özgürlüğümüz, bağımsızlığımız için nesiller boyunca binlerce vatan evladımız bu uğurda hayatlarını seve, seve feda etmiş; tarihin hiçbir döneminde düşmanına diz çökmemiştir.

19 Mayıs 1919:

1’nci Dünya Savaşından yenik çıkan Osmanlı Devletinin, Mondros Mütarekesiyle paramparça edilmesinden, topraklarımızın düşman işgaline uğramasından sonra; sadece milletine güvenen büyük dâhi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde, milletçe esaretten kurtuluşa gidişimizin başlangıç tarihi, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşuna giden yolda atılan ilk adımın tarihe iz düşümüdür.

İşte bir asır önce yeniden doğuş devrimine atılan o ilk adım:

”Ve nihayet 19 Mayıs 1919 Pazartesi sabahı Mustafa Kemal Paşa, saat 07.00 sularında Samsun’a çıktı. Dil İskelesi’nden Anadolu toprağına ilk adımın attığında yeniden doğmuş gibiydi. Aylardan beri süren kâbus artık sona ermişti. Mustafa Kemal Paşa ve beraberinde tek tek kendisinin seçtiği 18 arkadaşı vardı. Devrime giden yolda ilk adımı bu arkadaşlarıyla birlikte atacaktı.

Samsun limanı yetersiz olduğu için açıkta demirleyen ”Bandırma’ya” Samsun’daki tümenden Binbaşı Mahmut Ekrem Bey yanaşmış, Paşa ve karargâhını alıp karaya çıkartmıştı.

Görünüşte diğerlerinden pek de farklı olmayan, sıradan bir günü yaşamaya hazırlanıyordu Samsun. İzmir’in işgali üzerine duyulan tepkinin getirdiği gerginlik, Rum Pontus Çetelerinin yarattığı tedirginlik, halkın bakışlarından okunan yorgunluk bir bakışta fark ediliyordu. Eğer Samsun’u üç kelime ile anlatmak gerekse, şu söylenebilirdi; yorgun, kızgın, bezgin…’

Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gönderilişinin bir tek amacı vardır:

”O da İngiltere’nin Samsun ve çevresini işgal etmek için bahane arayarak Hükümet’e 21 Nisan 1919’da verdiği notanın gereğini yerine getirerek, böylesi bir bahaneyi ortadan kaldırmak ve böylece işgale engel olmaktır.

O günlerde Padişah ve Hükümet, İstanbul’u kurtarmanın kaygısına düşmüşlerdir. Bu nedenle Anadolu’ya sırtlarını çevirmiş gibidirler. Anadolu, adeta kaderine razı bir tevekkülle başına geleceği beklemektedir.

İstanbul Hükümetini asıl kaygılandıran nokta, imzalanan Mondros Mütarekesi’nin yedinci maddesidir. Bu maddeye Mustafa Kemal ilk günden itiraz etmiş, dinletememişti. Şimdi haklı olduğu anlaşılıyordu. Yedinci maddeye dayanarak, işgalciler asayişini yeterli görmedikleri her yeri işgal edebilirlerdi…”

Ve öyle de yaptılar! Ülkemizin her yanı çok geçmeden düşman işgaline uğramıştı…

Ancak bundan böyle önlerinde büyük bir engel olacaktı: Millet ve Mustafa Kemal.

Düşmanın öngördüğü halde ne Karadeniz’in azgın sularında, ne de Samsun’da ele geçirmedikleri Gazi Paşa; bundan sonrasını Türk Milletinden aldığı o büyük güçle tarih sayfalarına kazıyacak; Türk Milletinin Kurtuluş Savaşının destanı, Anadolu’da yazılacaktı…

Sevgili okur:

Tarih, hiçbir neden uğruna siyaset malzemesi yapılmayacak, yapılamayacak kadar önemlidir!  Çünkü tarihi gerçekleri görmezden gelerek, çarpıtarak, kendisine göre yorumlayanlara en iyi cevabı; tarih sayfalarımıza acıyla, kanla, gözyaşıyla yazılan nice zaferlerin, başarıların gerçekleri yanıt verir.

Unutulmasın ki!

Tarih gerçeklerin sesidir, tutkunun esiri olmaz.  O nedenledir ki, yeniden doğuş devrimine atılan o ilk adımı atanların adı, onların izleri bu gazi topraklardan hiçbir zaman silinmeyecek, silinemeyecektir.

(  Not: Bu yazımda, Değerli Yazar ve Kıymetli Dostum, Dr. Orhan Çekiç’in TBMM’nin açılışının 80’nci Yıl Dönümü anısına kaleme almış olduğu; ”İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Türk Kurtuluş Savaşı Belgeseli, 1917-1920” İsimli kitabından istifade ettim. Yazımda, tırnak içerisine almış olduğum bölümler, bu kitaptan özetlenmiş olup, kitabın kaynakçasında belirtilen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi hatıratına, bu döneme ait orijinal belgelere dayanmaktadır. Cumhuriyet Tarihimize ışık tutan bu çalışmasından dolayı, Çekiç Hocamı Sevgiyle Selamlıyorum. )

 

 

Gerekçeli Karar

İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinin iptali ve yenilenmesine dair Yüksek Seçim Kurulu (YSK) gerekçeli kararı açıklayınca tartışmalar biter mi?

YSK’nın aldığı kısa kararı açık:

“Bir kısım sandık kurullarının, ilçe seçim kurullarınca kanuna aykırı oluşturulması VE bu hususun da seçim sonucuna müessir olması nedeniyle, 31 Mart 2019 tarihinde yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptaliyle yenilenmesine” şeklinde.

Karar 4 üyenin AKP iptal başvurusunu red, 7 üyenin seçimin iptali yönünde oy kullanmasıyla alındı.

Gerekçeli kararda kısa kararın kapsamı dışında yeni gerekçeler bulundurulamaz.

Buna rağmen AKP’nin temsilcileri kendi dilekçelerinde iddia ettikleri fakat YSK tarafından ciddi bulunmayan bütün iddialarını tekrar tekrar gündeme getirerek kafaları karıştırmaya ve zihinlerde “çaldılar” algısı oluşturmaya çalışıyor.

***

Oylar Çalındı Tespiti Yok

Görüldüğü gibi kısa kararında, YSK’nın oyların çalındığına dair bir tespiti yoktur.

Hele hele mazbatası iptal edilen CHP adayı Ekrem İmamoğlu ve partisinin bir hukuksuzluk veya usulsüzlük yaptığı gibi bir iddia hiç bulunmamaktadır.

AKP sözcülerinin de böyle bir iddiayı gündeme getirmedikleri görülüyor.

***

Seçmen İradesi Yok Sayılamaz

Kararda, 31 Mart seçiminin iptaline sebep olan “sandık kurullarının kanuna aykırı oluşturulması” işlemini yapanın “ilçe seçim kurulları” olduğu belirtilmiştir.

İlçe seçim kurullarının kusurundan dolayı sandık kurulları kanuna uygun teşkil edilmemiş olsa bile bunun seçmen iradesini yok sayma gerekçesi yapılabilir mi?

YSK önceki içtihatlarında özetle şunu söylüyordu: “Sandık kurullarında ortaya çıkan hatalar seçmen iradesinin yok sayılmasına yol açamaz.”

Dolayısıyla sandık kurullarının oluşturulması veya kusurları sebebiyle seçimin iptali mümkün değildir.

16 Nisan referandumunda da muhalefet partileri mühürsüz oylara itiraz etmiş, YSK açıkça “Sandık kurulunun yapmış olduğu hatalar seçmen iradesini ortadan kaldıramaz” demişti.

YSK’nın aynı kapsamda verdiği en yeni kararlarından biri de, 20 Nisan’da Bursa Mustafakemalpaşa ilçesi kararı idi.

“Sandık kurullarının teşkiline ilişkin itirazların Yüksek Seçim Kurulunun Seçim Takvimine göre 2 Mart 2019 tarihinde kesin olarak karara bağlanması nedeniyle talebin reddine” karar vermişti.

***

YSK’nın 58 Yıllık Kendi İçtihatlarına Aykırı

İstanbul Belediyesi seçimlerinin iptali ve yenilenmesi kararı, YSK’nin kendi vermiş olduğu 58 yıllık içtihatlara da aykırı.

Karara katılmayan 4 YSK üyesinin gerekçe yazması kolay. Eski içtihatlarındaki gerekçeleri tekrar etseler yeterli olacak.

Fakat iptali sağlayan 7 YSK üyesi 58 yıllık içtihatlarından ve nihayet 20 Nisan’da verdiği karardan dönmesinin sebeplerini açıklayan bir gerekçe yazmaları kolay olmayacak.

Bu yüzden gerekçeli karar yayımlandıktan sonra da tartışmalar bitmeyecek.

******************************

Seçim Sonuçlarına Etkisinin Somut Delilleri

YSK’nın kısa kararındaki iki gerekçe VE bağlacı ile bağlanmıştır. Yani bir kısım sandık kurulları kanuna aykırı oluşturulmuş olsa bile ayrıca bu sandıklarda yapılan hilenin seçim sonucunu etkilemesi gerekir.

Sandık kurulu başkanları kamu görevlisi olmayan sandıklarda yapılan usulsüzlük, hile, çalma gibi işlemlerin somut delillerle ispatlanması ve bu oyların toplamının seçim sonucunu etkilemesi gerekir.

İşte gerekçeli karardan beklenen en önemli konu bu: Kamu görevlisi olmayan Sandık kurulu başkanları, “Ekrem İmamoğlu lehine “ne şekilde” oy hırsızlığı yapmışlar veya Binali Yıldırım’ın oylarını “ne şekilde” yok etmişler?”

Yani AKP yetkililerinin yaptığı gibi, “kurulları hatalı oluşturulan 123 sandıkta ortalama kullanılan 350’şer oy var, o halde 42 bin oy şaibelidir” şeklinde değil!

Hile yapıldığı ispatlanan oyların toplamı seçim sonucunu etkilemiş mi? Ona bakılacak.

YSK bu konuda AKP’nin dilekçesinde sunduğu bu delilleri kabul etmemişti. Gerekçeli kararda nasıl somut deliller ortaya koyabilecek? Doğrusu ben de çok merak ediyorum.

******************************

AKP ile HDP/PKK Anlaştı mı?

Bizler hukuki tartışmalarla meşgul edilirken arka planda bir takım gelişmeler oluyor.

PKK elebaşı Öcalan 8 yıl aradan sonra avukatlarıyla görüştürülüp, mesajı açıklanarak yeniden siyasi bir aktör olarak aktif hale getirildi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Öcalan’ın avukatlarıyla görüştürülmesine destek verdi. HDP milletvekili bir milletvekilinden bahsederken çok zarif bir üslupla “hanımefendi” diyerek konuştu.

Terör elebaşı yeniden “Sayın Öcalan” diye anılmaya başlandı.

Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanan eski HDP eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ beraat etti.

PKK ve HDP yetkilileri “CHP adayını destekleyeceklerine” dair mesajlar vererek tersten bir algı oluşturmaya başladı. HDP eşbaşkanı Sezai Temelli “CHP’ye verilen oyların Öcalan’a özgürlük yolunu açacağını” söyledi.

Eğer CHP ile HDP/PKK arasında böyle bir anlaşma olsa CHP ilk şart olarak bu tür açıklamaları asla yapmamasını isterdi.

AKP ile bir anlaşma varsa da AKP HDP/PKK’dan bol bol bu gibi açıklamalar yapmasını isterdi.

Ekonomik krizin şiddeti artıyor. Acil dış kaynak bulmak için ABD’nin açacağı para musluklarına ihtiyaç var. Bunun karşılığında ABD’nin bir takım siyasi bedeller isteyeceğinden endişe ediyordum.

Bu işaretlerden “siyasi bedelleri ödemek” adına ilk adımların atılmakta olduğu kanaatine vardım.

PKK tamamen ABD güdümünde bir terör örgütüdür. HDP de PKK etkisinde bir siyasi parti.

AKP bu fedakârlığı karşısında bonus olarak İstanbul’da HDP oylarını istemiş olmalı.

 

 

Düşünen Adam Kıtlığı veya Kaht-ı Mütefekkir

0

“Kaht-ı rical” ifadesini duymuş olmalısınız. “Kıymetli insan yetişmemesinden ileri gelen devlet adamı ve yönetici kıtlığı” diye açıklanıyor sözlüklerde. Bu konuda eksiğimizin olduğu, hep dillendiriliyor. Buna itirazım yok; ancak daha önemli bir eksiğimizin olduğunu söylesem ne dersiniz? “Kaht-ı mütefekkir”: Düşünen insan kıtlığı…

Düşünür, mütefekkir, diye adlandırdığımız insanlarımıza haksızlık etmek istemem, lakin tarih hafızamızı iki bin yıl önceye kadar yoklayalım; kendini aşmış, buluşu ve düşünüşüyle insanlığın önünü açmış, bir medeniyetin inşasına öncü olmuş kaç mütefekkirimiz var? Aklınıza gelenler, sizi yeterince mutlu etti mi? Bu insanlarla aynı iklimde ve medeniyet kuşağında olmaktan dolayı sizde bir övünç oluştu mu? Yoksa başka medeniyet iklimleriyle bir kıyaslama içine düşüp üzüldünüz mü?

Ben, “tefekkür etmeyi” yani düşünmeyi sevmeyen, düşünme tembeli bir toplum olduğumuza inanıyorum. Ayaklarımızı, bileklerimizi kullandığımız kadar zekâmızı, aklımızı kullansak Anadolu coğrafyamız, dünyada; milletimiz, medeniyet tarihi içinde farklı yerde olurdu. Sık sık “akledenler”e hitap eden Kitap’a haksızlık, o Kitap Sahibi’ne saygısızlık değil mi bu?

Zor iştir düşünmek. Cins insan olmayı gerektirir düşünür. Aç kalmak, uykusuz geceler geçirmek, anlaşılmamak, yalnızlık, dışlanmışlık vardır onunun kaderinde. Gerçek mütefekkir sürekli sancı çeker, sıcak çöllerde üşür, soğuk iklimde terler, uzun tünellerde ışık arar, kendini patlamaya hazır hissettiği anda bir hiçliğin girdabına düşer, bedeni zevklerin, dünyevi hazların tatminsizliği içinde yaşar. Meçhule giden dönme dolaptır o.

“Tanışmak, bilişmek” hikmetiyle sosyolojik olarak “kabileler” halinde yaşamak insanlığın kaderidir.  Her kümelenmede, kabilede, millette insanlık adına, bir düşünür sıfatıyla çile çekmeye aday kişiler hep olmuştur ve olacaktır. Önemli olan, bu insanları bulup takdir etmek, kıymetlendirmektir. Marifet, iltifata tabidir.

Kendilerine filozof, felsefeci, mütefekkir, düşünür, kanaat önderi gibi isimler verilen bu tür cins insanlar, biz yaratıkların kutup yıldızı, mihenk taşı, deniz feneri, övünç sebebidir. Düşünürden yoksun bir toplumda insan kalitesi düşük, siyaset bayağı, ekonomi felçtir. Orada beyinler dumura uğramış, ruhlar satılmış, bedenler köleleşmiştir.

Algıların, gerçekleri tersyüz ettiği; hatta algıların öne geçerek insanlığı yönetir hale geldiği bir zamanda yaşıyoruz. Gerçekleri kavramadan, algıların piyonu olarak dünyadan göçüp gideceğiz. İnsanlığı kendinden koparan, köleleştiren, sanallaştıran bu egemenlerin sistemine birilerinin “Durun kalabalıklar; inecek var!” ya da “Kral Çıplak” demesi gerekiyor.

Medeniyet kuruculuğu ve ezelden ebede iddiasında bulunan devletler ve yönetimleri “cins” diye vasıflandırdığımız insanları bulmalı, yaşatmalıdır. Ülkemizde, midelerimize hizmet eden çiftçilere, kol ve bacak gücüne hizmet eden sporculara yapılan teşvik kadar düşünen insanlar da desteklense iddiamız havada kalmaz, her birimiz saygın milletin onurlu bireyleri olarak yaşarız. Adına sanatçı, yazar, filozof, kanaat önderi denen bu insanların varlığından rahatsız olunduğu, düşüncelerinden korkulduğu kanaatindeyim. Zenginlik kabul edilmesi gereken farklılıklar, “ideolojik saplantı” hastalığı sebebiyle bastırılmak, yok edilmek istenmektedir. Yapılması gereken, farklılığı teşvik etmek, yaşatmak, bunların yaşaması için gerekli mecraları oluşturmaktır. Farklı düşünenlerin kendilerini ifade zemini bulabildikleri dergiler, öğretim ve eğitim kurumları gibi yerler kredi ve burs dağıtımında birinci sırada yer almalıdır. İnsan, aklıyla yücelir; insana verilen değer, akla verilen değerdir.

M. Foucault’un “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada hiç kimse yok demektir.” sözünü anlamlı bulurum. Renklerin, iklimlerin, ülkelerin, düşüncelerin aynılığı, yokluk; varlığı ve farklılığı, birer ayettir. Resim renklerle, müzik seslerle, dünya insanlarla güzel. Onları değerli kılan, farklılıktır. Farklılık zenginlikse, yaşatılmalıdır. Eğitimcilerin, siyasetçilerin öncelikli görevi bu olmalıdır. Görevimiz, ölmek ve öldürmek değil, yaşamak ve yaşatmaktır. Anlayış ve algılarımızda acilen bir devrime ihtiyaç var. Anahtar kelimelerimiz hoşgörü ve tahammül.

Düşünme, disiplini ve ahlaki olmayı gerektirir. Düşünmenin dinamosu akıldır. Kaynağı akıl, güzergâhı disiplin ve ahlak, menzili insani bir medeniyet olan yol haritasına acilen ihtiyaç var. Ömrünü arayışla tüketen ve doğru istikameti bulamadığı için çaresizliğe düşen insanımızın ve insanlığın en doğru tercihi, bu olacaktır.

Teklifimiz, imkânsız değil. Zoru başarmak, hem kaderimiz hem mecburiyetimiz. Tarih, bir bakıma ölmüş milletler ve medeniyetler çöplüğü.

 

 

“Leküm dînuküm ve liye Dîn”

Salâtı ikame etmeye çalışanlar var, namaz kılanlar var. Farzla sünneti bir tutmak, hiç teravih kaçırmamayı bir övünç saymak, çıkışta attığı bozuk paralarla da Cennetteki köşkünün taksitlerini tamamlayarak anahtarını almak; gibi gibi..

‘Oku!’ ilk emriyle sarsılıp Müzzemmil 4’teki beyan üzre Kuran’ı düşüne düşüne, sindire sindire okumaya gayret edenler var; tertili talim-tecvid-kıraat ve makam zannedenler var. Mukabele paylaşanlar, Kur’an-ı Kerim’i güzel okuma yarışmaları yapanlar, hem Belediyelerin Ramazan programlarında beş bin lira karşılığında Okuntu yapan hem de selâtin camilerimizde devlet memuru olarak görev yaparak yaşayanlar; gibi gibi..

Üzerlerine yazılı sıyamın sorumluluğunu almaya çalışanlar var, oruç tutanlar var. İftarda mükellef bir sofra kurmak, sahuru Eyüp Sultan’da yapmak, Ramazan’da aldığı fazla kilolardan kurtulmak için Bayram ertesinde diyete hazırlanmak; gibi, gibi..

Ramazan mahmurluğundaki solgun yüzüyle bile insanların neşesini çalmamak için çaba sarfedenler var, “Döv dediler, dövdük” şuuruna yaslanıp bir de sahurda oruca niyetlenenler var. “Ben bilmem şeyhim bilir”, “Abiler yapıyorsa bir bildiği vardır”, “Liderimin yanlışı (olmaz ama hani olursa) benim doğrumdan doğrudur”; gibi gibi..

‘Lâ!’ diyerek imanı isyan ile başlatanlar var, ‘Lâ ilahe illallah’ı 33 kere söyleyip menfaate, makama, paraya, dünya malına, lidere, ünlülere ilah muamelesi yapanlar var. Tesbihatta hızlıca ‘subh, subh’ dedikten biraz sonra “Aga, parayı bulmam lazım” sözüyle piyasada dolaşmak, bir yandan “Rızkımı veren Hüdâ’dır, kula minnet eylemem” dinleyip diğer yandan “Yazıklar olsun, nankörler! O’nun sayesinde milyonersiniz” paylaşımına beğeni kondurmak, “İşi bileceksin, işe gitmeyeceksin” yada “Her zaman ve her yerde kazanana yakın duracaksın” cümlelerini vird kalıbı yapmak; gibi gibi..

“Ve insana çalışmasından başka bir şey yoktur” (Necm 39) hükmünce helâl emeğiyle ve insanlık onuruna yakışır bir yaşam sürmek isteyenler var, dinî-siyasî-patronî zatların gölgesinin bereketiyle yahut saadet-i dâreynlik çifte rezervasyonuyla hayatını sürdürmek niyetindekiler var. Denk gelmediği sürece “Harama uçkur çözmedim” veya fırsat bulamadığı hengâmede “Boğazımdan haram lokma geçmedi” ve sonra fırsatlar denk geldiğinde de ‘arzular şelale’ vaziyetini beyan yerine eski replikleri zikredinmek, “Üstadı olmayan mürid iflâh olmaz” veya “Şıhımın eteğine yapışıp cennete gireceğim” kafasıyla Dünyayı tosunlama ‘Çiftlikbank’ olarak algılamak; gibi gibi..

‘Sırât-ı Müstakîm’i istikamet yolu bilip Fâtiha 6’yla Rabb’ül-Âlemîn’den aydınlanma (hidayet) dileyenler de var, ‘kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprü’den kanını akıttığı kurbanlık hayvanların sırtında gişesiz geçebilmeyi gaye edinerek günde 40 defa ‘Elham’ı ikrar edenler de var. 1 Haziran 2016’daki “Hangi Din, Hangi Ülke?” yazısına cevap bulmak, “Hangi bağın bağbanısan, gülüsen”i mi yoksa “Hangi dinin bağlısısan, kulusan”ı mı tercih edeceğine karar vermek; gibi gibi..

Ehl-i rey, ehl-i Kur’an olmaya çalışanlar da var, Ehl-i sünnet ve’l cemaat diye bir şablon oluşturup kendince bunun dışındakileri tekfire kalkanlar da var. Hatta Ramazan’ın ilk günü oruç açma vaktinde ‘Yeryüzü Sofrası’ adı altında caddede iftar etkinliği düzenleyen Hoca’nın oruçla darpedilmesine mübarek Ramazan’ın yüzü suyu hürmetine ses çıkarmayanlar da var. Futbol denilen ayak oyununda bile gaydırı-kubbak pozisyonlar için VAR (video assistant referee) var, diğer tüm olan bitene ilkler haricinde ikincilerden tık yok.

Ne güzel, Ramazan’ı hep birlikte idrak edebiliyoruz; gibi.