15.2 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 543

‘Uyanıklığın En Saf Hâlidir Yüzünüz’

0

“Siz ki tembelliği şiar edinmiş

Uyku-övücülere inat

Sabah mahmurluğunu bir nişan gibi taşırsınız üstünüzde.

Saçlarınızda uykunun kendine özgü şekilleri,

Gözleriniz de balon gibi.

Biri gelip yanaşsa yanınıza

Öyle her zaman binlercenizin olduğu yerlerde sokakta, vapurda, otobüste, işyerinde

O uykunun kendine has kokusunu duyabilir hemen.

Öyle tarif edemeyeceğim,

Bilir her insan işte nasıl bir koku olduğunu.

Siz farkında olmazsınız size yanaştıklarında

Çünkü o an uykuyla uyanıklığı, rüya ile gerçeği

İç dünya ile dış dünyayı ayırt edemez beyinleriniz;

Siz gece gördüğünüz rüyayı “Acaba gerçek miydi lan?” diye düşünürsünüz anca.

“Abeit Macht Frei”1 diyen sömürünün kandırdığı insanlarsınız;

Aşk acısı çekenler, terkedilenler..

O aklınızdan çıkmayan kişi var ya uykunun acaba kaçıncı evresinde,

Sizin kafanızda bin tilki etinizden ziyafet çekiyor.

Ama hakikatli insanlarsınız, üzülüyorum,

Hafıza denilen şeyin yok olduğu bi zamanda siz unutmamayı seçmişsiniz.

Öğrenciler; çalışan büyüklerinizin halini görüp

Hala nasıl bi şevkle her sabah uyanıyorsunuz, saygı duyuyorum sizlere.

Olmayan bi gelecek için bu kadar çabayı

Nehri geçerken timsahın ağzına düşmüş antilop bile gösteremiyor.

Herşeye rağmen, sizler o sabah uykusunu öven tembellere inat,

O sahte zevk düşkünü sözlere;

“Sabah kahvemi yudumlamadan uyanamıyorum”lara inat,

Prim peşinde koşup popülist entryler girenlere,

Çalışanları çalışmama yönünde telkin edenlere inat çabanın birer neferisiniz.

‘Uyanıklığın’ en güzel, en saf hali sizin yüzünüzdedir.”

Ebu Van Kenobi’nin Ekşi Sözlük’ün ‘Sabah Mahmurluğu’ bahsine 11.05.2011 ve 11.06.2016 tarihlerinde 2 kez girdiği harika yazıdan alıntılanmıştır. Şimdilerde ‘entry’ yada ‘entri’ denilen girizgâh’a sokulmuş haldeydi. Eskilerin müstear, mahlas dediğine medyatik sosyaller ‘nick’ diyor; her ne kadar Baba Van Kenobi ismi Star Wars / Yıldız Savaşları karakteri Obi-Wan Kenobi çivisinin düzeltilmiş hali gibi dursa da eskilerin Lâ Edrî (Bilinmeyen) sıfatlandırmasına daha çok benziyor. Ve yine eskilerden İdris Özyol2 tadı veriyor (Hem şiir, hem deneme, hem analiz lezzeti). Selam olsun!

1 ‘Çalışmak Özgürleştirir’ (Nazi Kampları giriş yazısı)

2 Bkz: Lanetli Sınıf – I (Ne Mutlu Bana ki Lahmacun Yiyebiliyorum) ve LANETLİ SINIF – II (Bir Overlokçu Kıza İlan-ı Aşk)

 

 

Türkistan Türkistan

0

Şâir, edip ve hatip Yavuz Bülent Bâkiler, 250 yıl önce Azerbaycan toprağı Karabağ’dan Anadolu’ya göç eden bir ailenin ferdidir. Ata-ecdat toprağı olan Türkistan sevdalısıdır. Bu sebeple Türkistan coğrafyası ve insanı hakkında yazdıkları, okuyanın göz pınarlarına ısrarlı davetiyeler gönderir. Mutlaka kendisi de o yazılarını yazarken yanında mendil bulunduruyordur. Türkistan’la bağlantısı, hissî değil, derûnunda millî ve insanîdir. Türkistanlı soydaşlarımızın tarih boyunca çektiği -hafiflemiş olsa bile günümüzde de devam eden- çileler, beyninde paslı bir çivi, gönlünde zehirli bir hançerdir.

Bâkiler, 23. baskısı Şubat 2018’de okuyucuya sunulan Türkistan Türkistan isimli eseri için ‘Önsöz Niyetine‘ kaleme aldığı ‘Akşam Oldu Hüzünlendin Ben Yine1‘ başlıklı giriş yazısı, başlı başına bir kitap, başlı başına bir destandır. Ne yazık ki trajik bir destan… Türkiye’de ve Türk diyarlarında yaşadığı hâdiseler sebebiyle bedbinliğini, bir şarkının2 nakaratındaki ‘Sabret gönül bir gün olur bu hasret biter. Çekilen acılar canım gün olur geçer‘ sözleriyle teselli bulmaya çalışıyor.

O’nun, ‘Türkistan‘ başlıklı şiiri de bir destandır:

Baykal Gölü yatağından kopup gelen canlarla

Belki bin yıldan beri söylenen destanlarla

Kağanlarla, hanlarla, kamlarla, ozanlarla…

Yine Türkistan’ı andım.

Öz yurdumu çarmıha germişler kırk yerinden

Unutmam bin yıl geçse acımın üzerinden

Vurulan bir ceylana yanar gibi derinden

Ulu Türkistan’a yandım.

Geldi kuruldu gönlüme, Ahmed Yesevî Pirimiz

Osman Batur’a kadar; anlattı birer birer…

Ben de, bütün Horasan Erleri’yle beraber

Yeni baştan Türkistan’a inandım

Rüzgârlarla savrularak sessiz sedasız

Irmaklarla akarak…

Uçup giden güzelim kırlangıçlara bakarak

Türkistan’ı hür sandım.

Görmeden, göstermeden Taşkent’i, Buhara’yı

Urumçi’ye varmadan atsız-pusatsız…

Bir başıma yorgun-argın, kolsuz-kanatsız

Türkistan’da dost gönüller kazandım

Tanrım, birgün acaba diyebilecek miyim;

-Vuslatın yüzüme nakışladığı nurla-

Bir kardeş bahçesine uzanır gibi huzurla

Türkistan’ın toprağına uzandım.

Yavuz Bülent Bâkiler’in Türkistan’la alakalı bütün şiirlerinde ecdat toprakları, bin yıllık hasretin hüzünlü çiçekleriyle donatılmıştır. Onun için huzurla Türkistan toprağına uzanır. Bu, işin şiir yönüdür, hissî yönüdür. Bununla birlikte, rahmetli pederi de, kendisi de bilir ki millî meseleler, sâdece his bazında ele alınırsa, beklenen neticeler sağlanamaz. Mutlaka akılla, mantıkla hareket edilmelidir.

Kitabı, babasının vasiyeti üzerine yazdığını söylüyor. Babası Cezmi Bey, Ata yurdunun genç nesillere tanıtılmasını murad etmektedir. Haklıdır. ‘Gençler, geleceğimizin teminatıdır‘ sözü sır sık söylenir. Söylenir de geçmişimizi unutturanların, geleceğimizi inşa etme vazifesini gençlerin sırtına yüklemeye ne kadar hakları vardır? Hem böyle bir şey mümkün de değildir. Bizler; târihimizle, dilimizle, örf ve âdetlerimizle, topyekûn kültürümüzle ata yurttan anayurda geldik. Târihsiz bir toplum, temelsiz bir zemindir. Temelsiz bir topluma, gelecek inşa edilemez.

O halde geçmişimizi bilmeliyiz, ecdâdımızı tanımalıyız. Yavuz Bülent  Bâkiler, eserinde bunu yapmaya çalışıyor.

Geçmiş dönemlerde bâzı yöneticilerimiz, ata yurdumuzda yaşayan soydaşlarımızla alâkadar olmayı, onlarla alâkalı şiirler yazmayı, sözler söylemeyi yasaklamışlar, yasaklara uymayanları Sansaryan Han tabutluklarında işkencelere tâbi tutmuşlardı. Yavuz Bülent Bâkiler’in yazıp yayımlattığı 30’a yakın eserinin en hacimlisi, bu mevzu hakkındadır: ‘1944-1945 Irkçılık-Turancılık Dâvâsında Sorgular, Savunmalar‘ isimli, 592 sayfalık kitabında, duruşma safâhatında yaşanan hâdiseleri, mahkeme zabıtlarından elde ettiği bilgilerle yazmıştır. Aynı zihniyet, 1980 askerî darbesinden sonra Bâkiler’i mağdur etmiş, ‘Irkçı ve Turancı‘ olduğu iddia edilerek memuriyet hayatında kızağa çekilmiştir.

Yazarımız, kendisine ‘Türkistan’da yaşayan Türkler, Türk olduklarının farkında mı?’ diye soranlara cevabını, Ankara-İstanbul-Taşkent uçağında tanıştığı Canbul’da yaşayan bir Türk’le sohbetini naklederek, Mehmet Ali Kley’in, rakibini nakavt eden yumruğunun şiddetiyle veriyor:

-Kinoyla (sinemayla) başım o gader hoş degüldür. Ben çoluğu çocuğu bir maşine (otomobile) dolduruyerim, Taşkent’e hasret öldürmeye götüriyerim. Orda, direklerde Türk bayrağı görüyerih se- viniyerih! Türk kinosunda Türkçe dinliyerih seviniyerih! Göğsümüz gabariyer, başımız göğe değiyer.

-Demek bir Türk bayrağı görebilmek, Türkiye Türkçesini duyabilmek için, yüzlerce kilometrelik yolu göze alıyor, Canbul’dan kalkıp Taşkent’e gidiyorsunuz?

-Heee! Bayrağa can gurban Yağuz ağa, Türkçeye can gurban! Bizim bayrağımız gibi, bizim dilimiz gibi gözel var mı? İkisi de türkü gibi. İkisine de canım gurban!..

-Allah’a inanıyor musun Cuma Efendi?

-O nasıl söz Yağuz Ağa! Allah’a da inanıyerim, Peygambere de Kıtab’a da! Elhamdülillah hepimiz Müslümanıh! Başımız gıbleye bağlı.

-Peki çocuklarınıza mekteplerde İslâmiyet’i öğretiyorlar mı? Din dersleri var mı?

Başını sağa sola sallayarak göğsünün bütün nefesini birden boşalttı: ‘Yohh…’

-Câmileriniz açık mı? Cemaatle namaz kılabiliyor musunuz?

-İstalin (Stalin) zamanında bütün câmileri kitlediler, yıhdılar. Simde bir câmimiz var! Ona da şükür diyerih! Vallah billah o İstalin çok zâlim bir gavur idi. Bizden de çoh öldürdi. Urus’dan da! Urus da sevmiyer o gâvuri. Her tarafda daşdan, demirden putlarını yere vurdular. Diyerler ki tek putu, yalağuz Gürcistan’da galmiş. O da, gendi torpağı olduğu için. Gorbegor olsun! Gorunda tik otursun!

-Peki, memleketinizde bir Kur’ân-ı Kerîm’in, bir otomobil kadar kıymetli olduğunu söylüyorlar, doğru mu?

-Doğrudür! Ben Türkiye’den gendime bir Kelâm-ı Gadim aldım. Bir de ağabeyime aldım. Sardım sarmaladım bavuluma goydum. Allah vere de bir şey demiyeler. Bizim gomşulardan biri bıldır Türkiye’ye geldiğinde gendine bir Gur’ân almış. Bir naylon torbanın içine goyup küçük bir tenekenin dibine bırahmış. Üstünü petek balı ile doldurmiş. Canbul’a getirmiş. Gur’ân-ı naylon torbasından tertemiz çıhardi. Gonu gomşu o eve tökildih (toplandık). Kitab’ı, yüzümüze-gözümüze süriyer öpüyerdik.

Sonra kulağıma yaklaşarak kısık bir sesle devam etti:

-Vallah billah elimden gelse, elli bin Kitab götürür idim. Bir gün içinde gapışılır idi. Bir teki bile galmaz idi.”

-Peki namazı kim öğretiyor size?

-Atadan, babadan göriyerih! İhtiyarlarımız da evlerde ögretiyerler cahallara (gençlere).

-Namaz kılan çok mu Canbul’da?

-Gocalar (yaşlılar) eyidür. Cahallara gulah asma. Tarlayı sürmesen, tohum atmasan mahsul verir mi? Orucu otuz gün tutiyerler. Ayahlarından biri çuhura girende, namaza duriyerler. Bizim orda câmilerde gocalar (yaşlılar) çoh, cahallar (gençler) az! Gördüm ki, sizde de cahallar çoh, gocalar az. Maşallah dedim, Müslümanlıh Türkiye’de! Ne gözel iş! Cahallıhda nefis, pençesi guvvetli bir aslana benzer! İhtiyarlıhta nefis, sıçandan (fareden) bile gaçan bir pişik (kedi). İşte yiğit odur ki, pençesi guvvetli aslana gem vursun! Tüyü tökülmüş, gözi kor (kör) olmuş pişiğe gem vursan ne olacah; vurmasan ne olacah, değil mi?

Elimi birkaç defa omuzuna vurarak, ‘Doğru söylüyorsun.’ Dedim. Cuma, ârif bir insan sâdeliği içerisinde anlatmaya devam etti… (Türkistan Türkistan, s: 58-60)

………………………..

Türkistan Türkistan kitabı Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tarafından bütün üniversitelerimize tavsiye edildi. Bâzı üniversitelerimizde kaynak kitap olarak okutuldu. Bâzıralırda yardımcı ders kitabı olarak öğrencilere verildi.

Buna rağmen okumayan varsa, mutlaka okumalılar. Orada bizi biz yapan değerlerimiz var. O değerler bilinmeden geleceğimizi tanzim edersek, temelsiz bina yapmış oluruz.

Yavuz Bülent Bâkiler, elinde kalem, önünde mikrofon, -Canbul yolcusunun ifâdesiyle- onlarca yıl devam ettirdiği çalışmalarıyla, verimli topraklara tohum serper, fidan diker gibi insanlarımızın idrâkine bilgiler sunuyor.

13,5 X 21 santim ölçülerindeki eser 272 sayfadır.

YAKIN PLAN YAYINLARI: Cumhuriyet Mahallesi, Halaskârgazi Caddesi, Nu: 97-7 Osmanbey, Şişli – İstanbul. Telefon: 0.212-458 20 22 / Belgegeçer: 0.212-458 20 77 e-posta: bilgi@yakinplan.com.tr /  www.yakinplan.com.tr

…………………………..

1Sözleri Ahmet Cengizoğlu’na ait, Semahat Özdenses’in (1913-2008) Uşşak makamındaki şarkısı.

2Sözleri Karacaoğlan’a (1606-1679) ait, Sâdi Hoşses’in (1912-1994) Mâhur bestesi: ‘Hicran açmıştır sînede yara / Zavallı günlümün neş’esi kara‘… mısralarıyla başlar.

 

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER:

23 Nisan 1936 târihinde Sivas’ta doğdu, ilk ve orta öğrenimini Sivas, Gaziantep ve Malatya’da tamamladı. 1960’ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Dört yıl Ankara Radyosunda çalıştı.

1969-1973 yılları arasında Sivas’ta avukatlık mesleğini icra etti. Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu Müsteşarlığı’nda Hukuk Müşavirliği görevinde bulundu.

1976-1979 yılları arasında Ankara televizyonunda görev aldı. TRT Kurumu’ndan Kültür Bakanlığı’na Müsteşar Yardımcısı olarak naklen tâyin edildi.

12 Eylül 1980 darbesinden bir süre sonra Bakanlık Müşavirliği’ne alındı. Kültür Bakanlığı’ndan Başbakanlık Müşavirliği’ne nakledildi. Oradan kendi arzusuyla emekliye ayrıldı.

Televizyon kanallarında birçok kültür ve gezi programı hazırlayıp sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde fıkralar-makaleler yazdı. Kitapları ve televizyon programları dolayısıyla kendisine yirmi sekiz armağan verildi.

Şiir Kitapları: *Yalnızlık, *Duvak, *Seninle, *Harman. Antolojileri: *Şiirimizde Ana, *Sivas’a Şiir.                           Nesir Kitapları: *Üsküpten Kosova’ya, *Türkistan Türkistan, *Âşık Veysel, *Elçibey, *Mehmet Akif’te Çağdaş Türkiye İdeali, *Sözün Doğrusu 1 -2, *Sevgi Mektupları, *Gidenlerin Ardından, *Ârif Nihat Asya İhtişamı, *Tabuları Yıkmak, *Muhsin Başkan, *Unutamadıklarım, *Gönlümdekiler ve Ötekiler, *Kılıçlar ve Kalemler, *Sorgular Savunmalar, *Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır.

Ayrıca Azerbaycan edebiyatından Hasan Hasanov’un *Brüksel Mektupları ile Bahtiyar Vahabzade’nin *Feryat, *İkinci Ses, *Nereye Gidiyor Bu Dünya, *Özümüzü Kesen Kılıç (Göktürkler) adlı eserlerini Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine çevirdi.

Hakkında yazılar kitaplar: Selçuk Karakılıç: *Yavuz Bülent Bâkiler’e Armağan: Size Derisi Yayınları, İstanbul 2006, Oğuz Çetinoğlu-Mehmet Şâdi Polat: Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı. Yakın Plan Yayınları, İstanbul 2016.

 

KUŞBAKIŞI

TÜRK HALKLARI TARİHİNE GİRİŞ:

Prof. Dr. Peter B. Golden tarafından telif edilen, Prof. Dr. Osman Karatay tarafından tercüme edilen eserin ilk baskısı 2002 yılında, ikinci baskısı 2018 yılında yayımlandı. 16,5 x 23,5 santim ölçülerindeki eser 505 sayfadır.

Eser, Amerika’da ilk defa 1992 yılında yayımlanmıştır. Bâzılarına göre beklenmedik bir anda, Sovyetler Birliği’nin iç yüzünü bilenler tarafından ise gecikmeli olarak meydana gelen gelişmelerle 5 ayrı Türk Cumhuriyeti’nin ortaya çıkmasıyla, esâsen ‘dünyanın merkezi‘ denilebilecek bir coğrafya diliminde bulunan Türkiye’nin önemi artmış, Türkiye ile alakalı çalışmalar kıymetlenmiştir. Ne yazık ki neticenin, Türkiye açısından parlak olacağı ümit edilirken, beklenen olmadı. Rusya Federasyonu, Sovyetler Birliği’nden daha güçlü bir konuma geldi. Beklenmeyen ikinci gelişme ise Çin’de yaşanmış, ABD ve Rusya’dan sonra üçüncü süper güç olarak dünya sahnesinde görünür olmuştur.

Türk Halkları Tarihine Giriş, isim olarak Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ın Genel Türk Târihine Giriş ve Lev Nikolayeviçen Gumilöv’un Eski Türkler isimli eserlerini hatırlatıyorsa da muhteva itibâriyle farklıdır. 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

DOSTOYEVSKİ OKUMALARI:

Prof. Dr. Birsen Karaca, Dostoyevski Okumaları adlı bu çalışmasında Dostoyevski’nin sürgüne gitmeden önce yazdığı eserleri metne bağlı analiz yöntemiyle inceliyor. Elde ettiği verileri ise, yazarın biyografisini, aile ortamını, çevresini ve yaşadığı dönemin şartlarını dikkate alarak değerlendiriyor.

13 X 21 santim ölçülerindeki 304 sayfalık eser, 2018 yılında yayınlandı.

HECE YAYINLARI: Konur Sokağı Nu:  39/1 Kızılay, Ankara.  Posta Kutusu: 79 Yenişehir, Ankara. Telefon: 0.312-419 69 13 Belgegeçer: 0.312-419 69 14 e-posta: hece@hece.com.tr // www.hece.com.tr

 

 

KİTAPLARLA SÖYLEŞİ 2:

Oğuzhan Saygılı’nın ‘Kitaplarla Söyleşi 2‘ isimli 13,5 X 21,5 santim ölçülerinde 220 sayfalık eserinin ilk baskısı Ocak 2019, ikinci baskısı ise Şubat 2019’da okuyucuya sunuldu.

Eser, gazete ve dergilerde sıkça görülen ‘kitap tanıtım yazıları‘ndan oluşuyor. Gazetelerin ömrü bir günlük, dergilerin ise bir aylık, nâdiren de 3 aylıktır. Kitapta yayınlanan tanıtım yazılarının ömrü, ‘dünya durdukça‘ devam edecektir. Eserin ilk cildinden sonra ikinci cildinin; ikinci cildinin de 1. baskısından kısa bir süre sonra 2. baskısının yapılmış olması, çalışmanın ciddî bir boşluğu doldurduğunun açık bir göstergesidir. Tanıtımı yapılan kitapların özelliği ve tanıtım yazılarının objektif kıstaslarla yapılmış olması, bu başarının başlıca âmili olsa gerek.

Eser; ‘Sunuş‘ başlıklı, ‘Himmet Kayıhan‘ imzalı yazı ile başlıyor. Tanıtımı yapılan 32 adet kitap; ‘Savaş‘, ‘İmparatorluktan Cumhuriyete‘ ve ‘Sanatkârlar‘ başlığı altında 3 gruba ayrılmış. Son bölümde Elif Yavaş’ın Oğuzhan Saygılı ile gerçekleştirdiği Söyleşi yer alıyor. Söyleşide Oğuzhan Saygılı’nın kitap yorumları, okuma projeleri, hediye kitap kampanyaları hakkındaki bilgileri yer alıyor.

POST YAYIN DAĞITIM:

Alemdar Mahallesi, Ticârethâne Sokağı Nu: 11 Tevfik Kuşoğlu Han, Oda: 310 Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-512 70 20 e-posta: info@postkitap.com //  www.postkitap.com

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-KARAGÖZ KİTABI: Hazırlayan: Sevengül Sönmez. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

2-ZAMANI SÜZERKEN: Haluk Kırcı / Bilgeoğuz Yayınları.

3-BÜLBÜL: Kristin Hannah – Fazilet Mıstıkoğlu / Pegasus Yayınları.

4- YUSUF İLE ZÜLEYHA: Nazan Bekiroğlu / Timaş Yayınları.

5-ABDÜLHÂMİD HAN GERÇEĞİ: Orhan Koloğlu / Pozitif Yayınları.

 

DERKENAR:

KİTAP TANITIM YAZILARI…

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

Kitap tanıtım yazıları yazmak, zannedildiği kadar kolay değildir. Önce yazı kuralları ve Türk dilini bilmek gerekir. Kitaptaki yanlışlıkları ve eksiklikleri belirleyebilmek için kitabın konusu hakkında, yeterli ölçüde bilgi sahibi olmak faydalıdır. Haksızlık yapmamak için âdil olmak, dostların ve/veya fikirdaşların kitabı hakkında yazarken tarafsız olmak gerekir. Tanıtım yazısını okuyarak satın aldığı kitabı beğenmeyenlerin ‘kul hakkı‘ söz konusudur. Aksi de olabilir. Yazar yönünden de ‘kul hakkı‘ vardır. Kitap tanıtım yazısı yazanın beğenmediği kitabın yazarının, tarafsız olmamakla, bu işi bilmemekle ve sair konulardaki târizlerine muhatap olmak vardır.

 

Tanıtım yazıları emek ürünüdür. Tanıtılan kitap, daha değerli emeklerin ürünüdür. Öyledir diye de hoşgörüde ölçü kaçırılmamalıdır.

 

Ve daha nice olumsuzluklar, sorumluluklar vardır.

 

Kitap tanıtım yazıları yazan kişi, her tür kitap için yazı yazmaya kalkışmamalıdır. Daima aynı tür kitaplar hakkında yazması da uygun karşılanmaz.

 

Hatıra yazıları gibi, kitap tanıtım yazıları da sübjektiflikle mâluldür. Renkler gibi zevkler de tartışılmaz.

 

Eskiler, kitap tanıtım yazıları yazarken dil ve imlâ ile noktalama işâretlerine dikkat ederlerdi. Günümüzde bu husus ön plana çıkartılırsa, geçer not alamayacak kitapların sayısı çok fazladır.

 

Bütün bu sebeplerle de kitap tanıtım yazıları yazanların sayısı da çok fazla değildir. Birçoğu, yayınevlerinin kataloglarındaki veya arka kapaktaki metinleri kullanırlar.

 

Geniş kapsamlı bir tanıtım yapılacaksa, kitap yazarının özgeçmişi ve daha önce yazdığı kitaplar hakkında bilgi vermek gerekir. Son birkaç yıldan bu yana, kitaplarda, yazarı hakkında bilgiler veriliyor. Bu iyi bir gelişmedir ve tanıtım yazarları için kolaylıktır.

 

Kitaptan, ‘tadımlık‘ alıntılar yapılması uygun olur. Bu konuda hem dikkatli, hem de ölçülü olmak gerekir. Alıntılanan bölümün, kitabın geneli hakkında yanıltıcı olmayan örnek olması şarttır.

 

Tanıtım yazıları söz konusu olduğunda genelde ‘kitap tenkidi‘ anlaşılır. Bu düşünce ile yazılan yazılarda, kusurlar ön plana çıkartılır. Okuyucuya ‘sakın ha… bu kitabı okumayın…’ dercesine tanıtım yazısı yazmaktansa, hiç yazmamak daha uygun olur. Kitabın okunmaya lâyık olup olmadığı hükmü, okuyucuya bırakılmalıdır. Özetle; yazılacak yazı, bütünüyle tenkit veya övgü olmamalıdır.

 

Kusursuz kitap olmadığı gibi, iyi tarafı bulunmayan kitap da yoktur. Tıpkı insanlar gibi…

 

 

Biraz da Gündemi Konuşalım

0

Kurban Bayramınızı tebrik ederek satırlarımıza başlayalım. Dini ve milli bayramlarımızı bir bütün olarak düşünerek gereğini yapalım. Türk tarihinde yer alan zirve şahsiyetleri de birbirine sanki rakip gibi görme yanlışından kurtulalım. Milli tarihimizde Osmanlı – Cumhuriyet çekişmesine yer olmadığını da fark edelim. Her dönem içinde artılı ve eksili yıllar bulunabilir. Bunları öne çıkararak milli tarihimizin her bir safhasını bütünden ayrı düşünmeyelim. Müstemlekecilerin ekmeğine yağ sürmeyelim.

Türk milletine mensup olma şerefini taşıdığımız gibi İslam ümmetine de mensup olduğumuzu unutamayız. Haklı olarak İslam ümmeti var mı, yok mu sorusu tartışılabilir. Eğer gerçekten farklı milli devletlerin İslam ümmetine ait olma şuuru gerçekleşmiş olsaydı; bir dönem yeşil kuşak hareketiyle Müslümanları kullananlar bugün Yemen’den Ortadoğu’ya Müslümanı Müslümanla savaştırabilirler miydi? Müslüman kardeşini korumak ve kollamak yerine; ABD – İsrail ittifakının uşaklığına soyunanları acaba ümmetin neresinde yer vereceğiz? Artık İslam ümmeti denince akla Türkiye ve Uzakdoğu’da birkaç ülke geliyor. ABD Müslümanlarla adeta çelik çomak oynuyor. Bu böyle olmakla beraber ümmeti sadece TC vatandaşlarıyla sınırlamak hatta daha da ileri giderek iktidar partisinin mensuplarıyla özdeşleştirmek büyük bir yanlıştır. İktidar partisinin içinden dış destekli yeni partileştirme çabaları görülüyor. Ancak AKP’yi bölücü bu çabalar karşısında bulunanları “ümmeti bölecekler” şeklinde garip bir suçlamayı anlamak da zordur. Herhalde ümmet bazı siyasilerin anladığı gibi sadece iktidar partisi teşkilatı ve onun taraftarları değildir. Ümmeti bölecekler diye yeni partileşmelere karşı çıkanlar; acaba kendi dışlarındaki partileri ve vatandaşları İslam dışı mı görüyorlar? Siyasiler kullandıkları kavram ve benzetmelere çok dikkat etmeliler.

Suriye’de çözüm ülkenin toprak bütünlüğünden geçmekte idi. Aynen Türkiye gibi. Ancak biz ABD’den fazla Suriye düşmanı olduk. “İhvan” mantığı ve “Müslüman Kardeşler” bakış açısı ile diplomasinin yönetilemeyeceğini geç öğrendik. Suriye ve Irak’tan ülkemize yönelen planlı ve maksatlı göç dalgasına da sadece gelenleri ümmetçi bir bakışla ele alanlar bugün değişik tedbirler almak zorundadırlar. Ülkemizin nüfus yapısını karmaşık ve çok etnikli kılmayı hedef alıp bizi milli ve üniter devlet olmaktan uzaklaştırma çabalarının bir parçası olarak mültecilerden medet umanlar az değildir.  Hedef, anayasa ve rejim değişikliğine gerekçe sağlamak, sözde dostlarımızca Türk – Arap – Kürt Federasyonunun altyapısı hazırlanmaktır.  Mültecileri Türkiye’de kalıcı kılabilmek için ABD ve Batılı sözde dostlarımızın büyük çabaları vardır. Bilhassa AB ile anlaşmalar bile yaptık.  Üniversite ve çeşitli araştırma merkezlerine para akıtılarak bu sözde mültecilerin toplumla sosyal bütünleşmelerinin sağlanması teşvik edilmektedir. Yaklaşık 90.000 kişiye siyasi amaçlarla vatandaşlık bile verilmiştir. Aslında TC vatandaşlığı açık artırmaya çıkarılmış; maalesef 250.000 dolar getirenlere vatandaşlık sunulmaktadır. Oysa Ortadoğu ülkelerinde bile vatandaşlık verme şartları çok ağırdır. Suriye ve İran en az beş yıl oturma şartından sonra vatandaşlık vermektedir.  Aslında bize sığınanlar tam mülteci statüsünü de taşıyamazlar. Bunların önemli bir bölümü dini bayramlarda ülkelerine dönebilmekte, canları istediğinde de geri gelerek Türkiye’deki imkânlardan faydalanmaktadırlar. Geçici koruma altındaki bu Müslüman kardeşlerimizin içinde her türlü terör örgütüne üye ve istihbarat elemanları bulunmaktadır. İleride PKK’nın yerini alacak ve dıştan kumandalı Türkiye ile savaştırılacak iç unsurlar ortaya çıkacaktır. Mafyasından fuhuş yapılanmasına kadar birçok suça karışan bu sözde mülteciler, asıl yarın Türkiye’nin başına çok tehlikeli bir iç güvenlik sorunu olarak çıkacaklardır. Nitekim, daha bugünden Temmuz 2019’da İstanbul Saraçhane’de malum bazı sözde İslamcı derneklerin desteğiyle bir miting yapılmış, mültecilerin geri dönmesine karşı çıkılmış ve “asıl Türkler defolsun” kışkırtmaları yapılabilmiştir.

Ülkemiz etnik tuzağın merkezine çekilmek istenirken, milli kimliği Türk olan insanlarımız birbirine yabancılaştırılırken, olup bitenden uzak gaflet içindeki bazı siyasilerimiz 31 Mart 2019’da tekrarlanan İBB seçim propagandasında vatandaşlara “mahalli kimliklerinizle gurur duyunuz ve iftihar ediniz” telkinlerinde bulunmuş öğrendiği mahalli dile ait kelimeleri sırıtarak kullanmışlardır. Mahalli kimliklerini unutmayanlar, milli kimliği ne yapacaklardır? Oysa mahalli sıfatlar ve diller hiçbir zaman milli kimlik ve devletin diline rakip olamaz. Ama Türkiye’de bölücü silahlı terörün yanı sıra yapay bir kimlik terörü de yaratılmıştır.

Ülkemizde terör çeşitlidir. Silahlı olanı kadar, silahsız olanı da milli ve üniter yapıya saldırmakla, dün Osmanlı’yı bugün ise TC’yi hedef alan psikolojik harekât yapmaktadırlar. Nitekim akademisyen oldukları çok tartışmalı bir grubun dolaylı olarak terörü destekleyici barış bildirisi bu cümledendir. Aslında 15 Temmuz işgal ve saldırı eylemi sürmektedir. Bize Türk milleti olduğumuz unutturulmaya çalışılmaktadır. Sanki Anadolu’da tarih boyu mezhebi gayri sahih bir kalabalık veya sürü yaşamıştır ve yaşamaktadır. Hayatları boyunca TC ile kavgalı farklı etiketler altında silahsız eylemler yapan ve akademisyen diye yutturulmaya çalışılan malum grupları fikir ve düşünce özgürlüğü kapsamında düşünmek, bazı hukukçularımızın dün ve bugün devam eden zaafıdır.

Unutulmamalı ki; 30 Ağustos Zafer Bayramı dâhil milli bayramları vatandaşla ilgili görmeyenler, TC ibaresini, Milli Mücadeleyi, Mustafa Kemal Atatürk’ü, Cumhuriyeti, Lozan’ı ve TSK’yı içlerine sindiremeyip dün olduğu gibi bugün de dışarıyla işbirliğine soyunmuş olanlar da “silahsız terör“ün bir parçasıdırlar ve bunların hedef itibariyle 15 Temmuz saldırı ve işgal hareketi ile paralellikleri vardır.

 

 

Al Öfkemi şiir, Al Öfkemi!

0

 

Zor virajlar beni yıldırmaz
İçime içime yürüyorum
Kafa kafaya çarpıştığımda yine kendim
29 harften sığınağım var
Al öfkemi şiir, al öfkemi

Heyyyyyyy sizlere sesleniyorum
Bu ne bencillik
Bu ne kendini beğenmişlik
Bu ne iki yüzlülük
Ne bu sonradan görmelik

Torun okula gidemez
Oğlun evlenemez
Komşun derdine ilaç bulmaz
Sen şeytanı taşla, koş koş gecikme
Ya içindeki içindeki şeytanı kim taşlayacak
Şimdi şurdan elime bir taş alıp. tövbe tövbeeeee

Kulağım seste, kurban etleri seyahatte
Derin donduruculardan sesler geliyor
Meeeeeee,mööööööööö,mooooooo
Eeeeee tabi ki insan kursağına gitmeyince üşüdüler
Ellerine ayaklarına patik örecek değilim ya
Dağıtılmayan kurban etlerine tabi ki öfkeleniyorum

Bu zeka küpleri, herkesi aptal sanıyorlar
Ne verdiniz ki ne istiyorsunuz
Sevginiz kıt, saygınız kısıtlı
Kurban neden kesilir bilmiyormusunuz
Hadi bütün sözlerimi geri aldım diyelim
Söz olsun bilirseniz özür dileyeceğim
Ekmek kaç lira ?

 

 

Prof. Dr. Emin Işık Hoca ile Sohbet

 

1Ağustos 2019 Perşembe Günü Rahmet-i Rahman’a Yolcu Ettiğimiz Kur’ân İlimleri ve Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Prof. Dr. Emin Işık Hoca ile Sohbet

İkinci ve Son Bölüm

Oğuz Çetinoğlu: Ahlâk ve Hz. Muhammed (sav) Efendimiz arasındaki bağ hakkında neler söylemek istersiniz Hocam?

Prof. Emin Işık: Âdem Aleyhisselâm’dan beri devam edip gelen tevhit dini*, nasıl ki Kur’ân ile tamamlanmış ve kemâle ermişse bir insanda bulunması gereken ahlâkî özellikler de eksiksiz olarak Hz. Mııhammed’in (s.a.s) şahsında kemâle ermiş ve en mükemmel hâle gelmiştir. Zâten kendisi de bir hadîs-i şerifinde, ‘Ben ahlâkî erdemleri tamamlamak için gönderildim.’ Buyurmuştur. Kur’ân âyeti de bunu kesin bir dille şöyle tasdik eder: ‘Hiç şüphe yok ki sen yüce bir ahlâk üzeresin.’ (Kalem, 4) Bir başka âyette ise şöyle buyurulur: ‘(Ey Muhammed) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.’ (Enbiyâ, 107)

İnsân-ı kâmil; kulluk bilincine, yaratılışın gaye ve hikmetine vâkıf olan insandır. En üst düzeyde kulluk bilincine ship olduğundan, ne için yaratıldığını ve nasıl yaşaması gerektiğini çok iyi bilen kişidir.

İnsân-ı kâmil sınıfına girenler, Kur’ân-ı Kerim’de şu sırayla ve dört zümre olarak, ‘Nebiler, sıddıklar, şehitler ve sâlihler‘ (Nisâ, 69) diye anılırlar. Onlar sürekli olarak Allah huzurunda ve yine sürekli olarak nefis muhasebesi ve muraâkabesi içinde yaşarlar. Cenâb-ı Hakk’ın yaratan, yaşatan, kayıran ve doyuran olduğunu bilirler. Yalnızca O’na güvenirler ve O’nu çok severler. Ölmeden ölüm sırrına ermiş olarak yaşarlar ve hep ‘înnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn‘ (Bakara, 156), yâni ‘Biz şüphesiz Allah’a âitiz ve ancak O’na döneceğiz.’ derler.

Ölümden önce, henüz bu dünya hayatındayken de yüzlerini ve özlerini Allah’a dönük yaşarlar. Nefislerini de irâdelerini de Allah’a teslim ederler. Artık kendileri yok gibidirler, hal ve hareketlerine Allah’ın irâdesi yön verir. Bu makam aynı zamanda Hz. İbrahim (a.s) makamıdır. Çünkü o, ‘Înnî veccehtu vechiye lillezî fatarassemâvâti vel-ard‘ (En’âm, 79), yani ‘Ben içtenlikle yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim.’ demiştir.

‘Yüzümü‘ kelimesi, ‘zâtımı‘ anlamına gelir ki o zaman mânâ, “Ben özümü ve yüzümü, yâni ‘bütünüyle kendimi, gökleri ve yeri yaratan Allah’a yönelttim. Bütün varlığımla Allah’ın irâdesine teslim oldum.’ demek olur.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim. Rahatsızlığınıza rağmen röportaj teklifimi kabul buyurdunuz. Bir an önce sağlığınıza kavuşmanızı ve daha uzun yıllar hizmetlerinize devam etmenizi Cenâb-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

AÇIKLAMALAR:

*halvete girmek: İbâdet, zikir, riyâzet ve murâkabe ile meşgul olmak üzere yalnız başına tenhâ bir odaya, tekkelerde halvethâne denilen bir hücreye, kapanmaktır. Halvete çekilmek, tenha bir yerde yalnız başına oturmaktır. Halk arasında kırk günlük halvet eğitimine ‘çile‘ de denir.

*riyâzet yapmak: Daha ziyâde, nefsin arzularına karşı koymak; dünyevî zevklerden uzak durma pratiğidir.

*ahsen-i takvîm: Bu tabir, Kur’ân-ı Ker’im’de Tîn Sûresi’nin 4. âyetinde geçmektedir. âyette; ‘andolsun ki biz insanı en güzel biçimde (ahsen-i takvîm) yarattık’ denilmektedir. Bu tabirde geçen ‘takvîm’, eğriyi doğrultmak, kıvama ve nizama koymak, kıymet vermek ve kıymetlendirmek; ‘ahsen’ ise en iyi, en güzel demektir.

*Kenan Rıfâî: 1867-1950 yılları arasında yaşadı. Galatasaray Lisesi ve İstanbul Hukuk Fakültesi mezunudur. Liselerde Fransızca öğretmenliği, lise ve il maarif müdürlükleri ile Medine’de İdâdî-i Hamidî Müdürlüğü yaptı. Mutasavvıf şâirdir. Emekliye ayrıldıktan sonra Ümmi Kenan Dergâhı’nın şeyhi oldu. Burada Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol, Sofi Huri ve Nezihe Araz gibi seçkin insanlar müridleri arasında yer aldılar.

nebî: Allah’ın emir ve yasakları ile tavsiyelerini insanlara bildirmesi için vazifelendirdiği insanlar. Bu insanlara peygamber denildiği gibi; resul ve mürsel (elçi) de denilir.

velî: Alla’ın dostu ve sevgili kulu.

evliya: ‘Velî’ kelimesinin çoğuludur.

ehlullah: Allah’a itaat edip, O’nun sevgisi ile O’na yaklaşmış olan Veli. Allah’ın sevgili kulu…

Cüneyd-i Bağdâdî: Tasavvuf ehlinin en çok tanınmışlarındandır. 822-911 yılları arasında yaşadı. Din ve fen ilimlerinde zamanının en büyük müderrislerindendi.

İmam Gazzâlî: 1058-1111 yılları arasında yaşadı. Bağdat Nizâmiye Medresesesi’nde baş müderrislik yaptı.

Mevlânâ: Türk mütefekkir, şâir, mutasvvıf ve İslâm âlimi. 1207-1273 yılları arasında yaşadı. ‘İster kâfir, ister mecusi, ister puta tapan ol, ne olursan ol yine gel.  Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir‘ sözleriyle bütün dünyanın sevgisini ve saygısını kazandı.

Muhyiddin: (Muhyiddin Arâbî): ‘Şeyhü’l Ekber‘ unvanı ile bilinir. Endülüs Devleti’nin hüküm sürdüğü İspanya topraklarında, 1165 yılında doğan Muhyiddin Arâbî İbn Arabi, 8 yaşında ailesi ile birlikte Sevilla şehrine göç etti. Ailesi Arap Tayy kabilesine mensuptu. 1240 yılında Şam’da vefat etti.

Sadreddin: (Sadrettin Konevî): 1207 yılında Konya’da dünyaya geldi. Babası vefat edince Konya’ya gelip yerleşti. Binlerce öğrenci yetiştirdi. 1274 yılında Konya’da vefat etti.

Abdulkerim Cîlî: 1365 yılında Bağdat’a bağlı Cîl kasabasında doğdu. 1428 yılında Bağdat’ta vefat etti. Hanbelî mezhebine mensup İslâm âlimidir.

tevhid dini: Allah’ın zâtını bütün tasavvurlardan, zihinlerdeki hayal ve evhamın dışında tutan din anlayışı. Tevhid üç şekilde olur: 1-Yüce Allah’ın ulûhiyetini tanımak, 2-Birliğini tasdik etmek, 3-O’na hiçbir eş ve ortak kabul etmemek.

sıddıklar: Çok doğru olan, doğruluğun zirvesinde bulunan, sözünü yaptıklarıyla doğrulayan kimsiler.

sâlih: îmanında, ibâdetlerinde, ahlâkında, söz ve davranışlarında dosdoğru, Allah’ın emir ve yasaklarına riâyet eden insan.

(Açıklamaların sorumluluğu Oğuz Çetinoğlu’na âittir.)

 

 

Prof. Dr. EMİN IŞIK

1936 yılında Hatay merkez ilçeye bağlı Karmanca Köyü’nde doğdu. İlk dinî eğitimini aynı zamanda köyün imamı olan babası Hoca Şemseddîn Efendi’den tâlim etti. İlkokuldan sonra iki yıl Antakya Kur’ân Kursu’nda tâlim okudu, hafızlık yaptı. Orta kısmını Adana’da, lise kısmını İstanbul’da okuduğu İmam Hatip Lisesi’nden 1960 yılında; İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nden 1964 yılında mezun oldu.

Dört yıl kadar İstanbul İmam Hatip Lisesi’nde meslek dersleri öğretmeni ve idâreci olarak görev yaptıktan sonra açılan asistanlık imtihanını kazanarak (daha sonra YÖK kanunu gereğince Marmara Üniversitesi’ne bağlı İlahiyat Fakültesi’ne dönüşen) İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’ne intisab etti. Burada ‘Dr’ unvanına hak kazandı.

Otuz dokuz sene dört ay süren resmî hizmetinden sonra 2001 yılında emekli olan Emin Işık, yüzden fazla ilmî makale ve ansiklopedi maddesi yazdı.

Yayınlanmış kitaplarından bâzıları: *Celâl Hoca Hayatı ve İlmî Şahsiyeti, *Devleti Kuran İrâde, *Kur’ân’ın Getirdiği, *Belh’in Güvercinleri, *Aşkı Meşk Etmek ve * Kime Kulsun?

 

 

 

EMİN IŞIK HOCA’NIN SELÇUK ERAYDIN HOCA’YA MEKTUBU:

1 Ağustos 2019 târihinde Hakk’a yürüyen büyük Kur’ân âlimi, Hâfız Emin Işık hocamızın, kendisi gibi ilâhiyat fakültesinde Öğretim Üyesi, dostu olan Selçuk Eraydın’a* yazdığı mektup…

Güzel iki insanın, güzide iki âlimin de mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun…

Cennete Mektup

Sevgili Selçuk,

“Geçmiş zaman olur ki, hayali cihana değer” derler. Şimdi seninle eskiden olduğu gibi sohbet edeceğiz. Hani şu birlikte olduğumuz, şiirden, tasavvuftan konuştuğumuz zamanlardaki gibi. Önce şunu ifade edeyim ki, ölümün acısını geriye kalanlar belki daha çok çekiyorlar. Sevenler, sevdikleriyle beraber taksit taksit ölüyorlar. Ne demek istediğimi çok iyi anlıyorsun sanırım. Mahir Bey hocamızın vefatında bu duyguyu sen de yakından yaşadın. Ancak o zamanlar gençtik. İleriye dönük hayallerimiz ve ideallerimiz vardı. Gerçekleştirmek istediğimiz emeller peşindeydik. Onlar bizi dünyaya bağlıyor, ayakta tutuyordu. Oysa hepsinin birer tûl-i emel olduğu zamanla anlaşıldı: Kimlere güvenmiş, nelere bel bağlamışız. Dev sandıklarımız birer cüce, arslan zannettiklerimiz birer çakal çıktı. Hayat galiba kırk yaşına kadar hayal kurmak, kırkından sonra da hayal kırıklığına uğramaktır.

O mübarek Mîrac gecesinde sen bizi perişan edip gittikten sonra hepimiz seni anmaya, birbirimize anlatmaya başladık. O günden beri seni konuştuk durduk. Acaba bizim anlattıklarımız gerçekten sen miydin? Senin şahsında biraz da kendimizi anlatıyorduk. Evet, evet daha çok kendimizi anlatıyorduk. Başka türlü de yapamazdık. “Mü’min mü’minin aynası” olduğuna göre, herkes sende gördüğü kendisini anlatıyordu. Seni tanıyanlar böyle yapıyordu. Seni yakından tanımayanlara, seni kelimelerle anlatmanın faydalı olacağına inanmak istemiyorum. Çünkü insanların tanışmaları yalnızca kelimelerle olmuyor. Bazen bir iyi hareket, bin güzel sözden daha tanıtıcı oluyor. Dış görünüşünü, atletik beden yapını, o güzel endamını, boyunu bosunu, kaşını gözünü, sıcak bakışlarını, tatlı dilini, sabırlı ve mütevekkil halini, insana güven veren dostça yaklaşımını konuşup duruyoruz: Yiğit insandı, alperendi, gönlü gözü toktu, cömertti, hamiyetliydi, derviş meşrepliydi, kibardı, iffet ve hayâ sahibiydi, vefalıydı diyoruz. Seninle ilk tanıştığımız günden itibaren bu hallerini sevmiş ve beğenmiştim. Ne yalan söyleyeyim, bu meziyetlerine imrenmiştim. Zaman zaman kendi kendime bu çocuk yoksa melek mi diye sorduğum da olmuştur. Çünkü bir insanda bu kadar iyi huy bir arada olamaz, insanoğlu bu kadar iyi niyetli olamaz diye düşünmüştüm. Sahi sen nasıl bu kadar iyi, herkese bu kadar dost olabiliyordun? Bunu anlayabilmiş değilim.

Seni çok sevdiğimi biliyordum. Sen de bunun farkındaydın. Ancak ben seni bütün bu güzel hallerinin, eşsiz hasletlerinin ötesinde daha derin duygularla sevdim. Sen de biliyorsun ki, bu saydığım meziyetler iki insanı dost yapmaya yetmez. Gönülden gönüle akan meveddet ırmakları olmadıkça insanlar birbirlerine dost olamazlar. Bana sorarsan, iman gibi, hidayet gibi, dostluk da kalblerimizi kudret parmakları arasında tesbih gibi çeken ilahî iradenin eseridir. “Vedûd” isminin tecellisiyle meydana gelir. Sevmek de sevmemek de kulun elinde değil, kişi ile kalbi arasına giren Allah’ın iradesiyledir. İlâhî iradenin böyle tecelli etmesi için “nefs-i emmâre”nin aradan çekilmiş olması lâzım. Evet, aynen böyledir. Ne demişler “Çekilirsen aradan, kalır seni Yaradan”. (…)

Hani bir gün her şeyi para ile ölçen, para ile değerlendiren insanlardan, onların kuru ve karanlık dünyalarından söz ediyorduk. Ben “onların dünyasında her şey paradır. O dünyada para etmeyen hiçbir şeyin değeri yoktur. Kutsal dedikleri de paradır” demiştim de herkes hayretle birbirine bakmıştı. Yalnızca sen bana hak vermiştin, “Emin doğru söylüyor” demiştin. Sonra da Ziya Paşa’nın şu beytini okumuştun:

İman ile din akçedir erbâb-ı gınâde / Namûs-ı hamiyyet sözü kaldı fukarâde

Ah sevgili Selçuk, ah!

İnsanlar anlaşılmadıklarından, kendilerini hakkiyle anlayan kimseciklerin olmadığından yakınır dururlar. Oysa ben, seninle olduğum zaman, en ince duygularımı bile en sert ve kaba bir dille ortaya koymaktan sakınmazdım. Anlaşılmayacak veya yanlış anlaşılacak diye bir endişeye kapılmazdım. Sen onları yine de bütün inceliğiyle anlardın.

(…) İlahî kudret karşısında kulun ne kadar aciz olduğunu biliyoruz. Hani o son akşam sana şaka yollu takılmıştım: “Konuşmacı olarak gittiğin yerde halka, Mîraca nasıl çıkılacağını mı anlatacaksın?” demiştim. Daha doğrusu sen bana “Miracın mübarek olsun.” demiştin de bunun üzerine ben de sana “kim çıktıysa ona mübarek olsun. Yahu, Mîraca çıkan yok, çıkaran var. Görmüyor musun âyet ne diyor? “Kulunu bir gece aldı götürdü” diyor. Koskoca peygamberi kendisi alıp götürüyor, bize gelince kılın namazı, çıkın Mîraca, buyuruyor. Kul gücüyle olacak şey mi bu? Galiba Fatiha Sûresi’ndeki “iyyake nesteîn” bunun içindir.” dedim. Sen de tasdik eder gibi başını salladın. Sanki o gece gideceğini biliyordun. Ben bu akşam gideyim de sen de gör, diyor gibiydin.

Seninle beraber sohbete dalınca, zaman ve mekân boyutlarının tayyolduğunu hissederdim. Dünyayı unutur, onun hemm ü gamından da kurtulurdum. Seninle olan dostluğumun ebedî olduğunu biliyorum. Ben sana, senin gidişine değil, senden uzak kalışıma yanıyorum. Sana yazarken seninle beraber oluyorum. Bundan dolayı sana sık sık mektup yazacağım. Çünkü sana anlatacağım şeyleri başkalarına açamıyorum. Yanlış anlamalarından korkuyorum. Bundan sonra ya susmalıyım, ya da herkesin bildiği şeyleri tekrar etmeliyim. Yeni bir şey söylememek de zaten susmak demektir.

Seni seviyorum ve seni bana sevdiren Allah’a hamdediyorum.

Emin Işık

******************************************Selçuk Eraydın: (1937-1995) Sonradan adı Marmara Üniversitesi Yüksek İslâm Enstitüsü olarak değiştirilen  İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü mezunu, öğretim üyesi idi.

Sivas Öğretmen Okulu’nda, Sivas İmam Hatip Okulu’nda öğretmenlik ve idârecilik yaptıktan sonra Yüksek İslâm Enstitüsü’nde Tasavvuf Târihi bölümünde asistan olarak tâyin edildi. 1984’de Dr., aynı yıl Yrd. Doç. Dr. unvânına hak kazandı.

19 Aralık 1995 günü, İstanbul’un Fâtih semtindeki İskenderpaşa Camii’nde Miraç Kandili programından sonra, evine giderken Ümrâniye’de geçirdiği trafik kazası neticesinde ebedî âleme intikal etti.

Bu satırların yazarı o programa katılmıştı. Soğuk, sağnak yağmurlu, fırtınalı bir gece idi. Programdan sonra teşekkür bâbında, teşehhüd* miktarı görüşmemiz oldu. Son derece mütevazı, zarif bir insandı. Mekânı Cennet olsun, kabri nurlarla dolsun.

tûl-i emel: Tasavvufta, insanın hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya aşırı bir şekilde bağlanmasıdır. Bunun zıddı olan “kasr-i emel” ise kanaat ve tok gözlülük olup, insanın hemen ölecekmiş gibi ahiret için çalışmasıdır.                                   meveddet: Dostluk, sevgi, muhabbet. Muhabbet etmek, sevmek…                                                                                                                vedûd: Cenâb-ı Allah’an isimlerindendir. İyiliği seven, iyilik edene ihsân eden. Sevgiye lâyık olan                                           tayyolmak: Mesâfelerin silinmesi, ortadan kalkması…                                                                                                                                  hemm ü gam: Dert ve keder                                                                                                                                                                                           teşehhüd: ‘Namazda, son oturuşta Tahiyyat duâsı* okunacak kadar zaman’dır.                                                                                         Tahiyyat duâsı: Ettahıyyâtü lillâhi ve’s-salâvâtü ve’t-tayyibât. Esselâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtüh. Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihıyn. Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.

 

 

Kazdağları ve İYİ Parti Üzerine – 2

0

Türk Ceza Kanunu İKİNCİ BÖLÜM (Çevreye Karşı Suçlar Çevrenin Kasten Kirletilmesi)

Madde 181 – (1) İlgili kanunlarla belirlenen teknik usullere aykırı olarak ve çevreye zarar verecek şekilde, atık veya artıkları toprağa, suya veya havaya kasten veren kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Atık veya artıkları izinsiz olarak ülkeye sokan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Atık veya artıkların toprakta, suda veya havada kalıcı özellik göstermesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza iki katı kadar artırılır.

(4) Bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan fiillerin, insan veya hayvanlar açısından tedavisi zor hastalıkların ortaya çıkmasına, üreme yeteneğinin körelmesine, hayvanların veya bitkilerin doğal özelliklerini değiştirmeye neden olabilecek niteliklere sahip olan atık veya artıklarla ilgili olarak işlenmesi halinde, beş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına ve bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.

(5) Bu maddenin iki, üç ve dördüncü fıkrasındaki fiillerden dolayı tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.

(Çevrenin taksirle kirletilmesi) Madde 182 – (1) Çevreye zarar verecek şekilde, atık veya artıkların toprağa, suya veya havaya verilmesine taksirle neden olan kişi, adlî para cezası ile cezalandırılır. Bu atık veya artıkların, toprakta, suda veya havada kalıcı etki bırakması halinde, iki aydan bir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(2) İnsan veya hayvanlar açısından tedavisi zor hastalıkların ortaya çıkmasına, üreme yeteneğinin körelmesine, hayvanların veya bitkilerin doğal özelliklerini değiştirmeye neden olabilecek niteliklere sahip olan atık veya artıkların toprağa, suya veya havaya taksirle verilmesine neden olan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Sn. Akşener’in Kazdağları’na gidip protestoya katılması çok güzel ve çok anlamlıdır. Ama bir siyasi Parti Lideri olarak çözüm önerilerini somut olarak ortaya koyabilmeliydi. Benim önerim kapsamında bu, baştan aşağıya bambaşka bir siyasi duruş ve peşi sıra eylemler gerektirir.

Büyük Atamızın, Gençliğe Hitabesi’nde büyük bir öngörüyle “Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir” diye işaret ettiği felaket aslında Özal döneminde başlamıştı. Özal; ABD, AB, İsrail, Dünya Bankası, IMF programını uygulamaya başlamıştı (Bkz: “Morgan Guaranty Trust Company of New York”).

O zamanlar özelleştirmeye karşı çıkanlara sözüm ona kanaat önderleri liberal dümbelek yazar takımı tarafından neredeyse dayak atılıyordu. Ama bu dönemde, 2002 yılından 2012 yılına kadar kurucu değil de kuruluş üyesi olarak görev yaptığım Bağımsız Cumhuriyet Partisi’nin kurucu lideri Mümtaz Soysal, kurduğu bir STK olan KİGEM’le özelleştirmeye ve yağmalanmaya karşı büyük bir hukuk mücadelesi veriyor ancak bu yaptığı vatanseverlik liberal dümbelekler tarafından adeta bir meczup gibiymiş gibi yerin dibine sokuluyordu.

Evet İYİ Parti, Özal şakşakçılığını bırakıp bu dönemle yüzleşebilmelidir. Yukarıdaki Anayasa ve  Orman Kanunu özüne göre 3213 sayılı Maden Kanununda değişiklik yapan 5177 sayılı yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılmalı ve bu madde iptal ettirilerek bu kapsamda bütün Maden Arama Ruhsatları iptal edilmelidir. (Aslında ormanlarımız ne kadar çok korunmak istenmiş değil mi?)

Şimdi büyük harflerle yazıyorum; BÜTÜN MADENLERİMİZ DEVLETLEŞTİRİLMELİDİR. Türkiye’mizin bütün bunları yapabilecek bir partiye ihtiyacı vardır. Türkiye’mizin kurtuluşu böyle bir partidedir. Milletimiz bunu bekliyor(um). Ortak Ses’te yayınlanmış olan, 1 Eylül 2018 tarihli  “İYİ Parti” üzerine başlıklı son makalemin son cümlesi şöyle idi: “İYİ Partimiz aydınlanmacı, ahlaki idealist, demokratik milliyetçi, toplumcu ve vatansever bir parti olmalıdır.” Buna şunu da eklemek istiyorum: “İyi Parti inkılapçı bir parti olmalıdır.” Evet, CHP’nin kullanmadığı, çöpe attığı Büyük Atamızın bu vasiyetine sahip çıkmalıdır. Türkçesini söyleyeyim; “Devrimci”. Durun, hemen itiraz etmeyin. Lütfen, ‘devrimci’ nitelemesini ‘statüko yıkıcı’ anlamında değerlendirin.

İyi de bu iktidarın siyasi, sosyal, ekonomik büyük yıkımına karşı yapılacak işler baştan aşağıya zaten bu nitelikte işler olmayacak mı? Mesela  vatansever ve milli kalkınmacı rahmetli Süleyman Demirel’in 25 Temmuz 1975’te İncirlik dâhil 21 Amerikan Üssünü kapattığı gibi. İşte asıl o zaman İYİ Parti; vatan satıcısı mikro milliyetçi ya da bunun sempatizanı sahte solcuları ve buna sempatiyle bakan partileri, vatan satıcısı liberal dümbelekleri, TBMM’nde Kazdağları için verilen araştırma önergesine ret oyu veren sahte milliyetçileri, hepsini tarihin çöplüğüne atıp iktidara yürür.

Yoksa Quo Vadis? CHP’nin MHP’si olmaya mı?

 

 

 

Kul Etmiş Gitmiş

 

Ne var bu işlerde, hikmeti nedir?
Bahçıvan fidanı dal etmiş gitmiş.
Kimini çalıştır, kimine yedir!
Arı bin çiçekten bal etmiş gitmiş.

Birçok yerde eşkıyada idare,
Söylesen dokunur, söz zülf-i yâre;
Fermansız geçince sakaldan fare,
Kuralsız işleri yol etmiş gitmiş.

Derviş hücresinde çekerken virdi,
Daha uyumadan bir rüya gördü,
O anda kalbine kuşkular girdi,
Meğer o kör şeytan el etmiş gitmiş.

Bilmem ki bu yurda gelir mi fecir,
Gördükçe ülkeyi yüreğim acır,
Yalnız satış bilen acemi tacir,
Benim altınımı pul etmiş gitmiş.

Hanı bekle diye tuttuk hancıyı,
Keyfince toplayıp gelmiş yancıyı,
Bırakmış bizlere derdi, sancıyı;
Hanı yağmalamış, kül etmiş gitmiş.

Karabudak ne sap döner ne keser,
Kalmadı maziden yurdumda eser,
Bildiğin her şeyi orta yere ser,
Bizi, kim zalime kul etmiş gitmiş?

 

 

Sagalassos’un İlhamı İle

0

Doğup büyüdüğüm Bucak (Burdur) ilçesine çok yakın, Ağlasun ilçesi sınırlarında, eski medeniyetlerin önemli tarihi şehirlerinden birinin kalıntıları var.

Bayram vesilesiyle geldiğim memleketimden sadece 36 km mesafedeki Sagalassos isimli bu muhteşem antik kenti ziyaret ettiğimde derin duygulara kapıldım.

Sagalassos MÖ 6500 yıllarında bile yerleşik düzenin olduğu bir kent imiş. MÖ 3000-2000 yılları arasında daha sonra Pisidia adını alacak olan bölgeye Hititlerin bir kolu olan Luwi’ler yerleşmiş. MÖ 333′ de Büyük İskender bölgeyi kendi topraklarına katmak istemiş. Bu dönemde bölgeye Helen kültürü hâkim olmuş.

Daha sonra antik Grek ve Roma etkisi altında yerel kültür gelişmiş. Doğu Roma İmparatorluğu’nun egemenliği altına girerek en parlak dönemini yaşamış. O dönemde “Pisidia’nın birinci kenti” unvanını almış. MS 4. Yüzyıldan itibaren Hıristiyanlaşan bölge, MS 13 yüzyılda Selçuklu Türklerinin hâkimiyetine girmiş.

***

İnsan Fani, İzleri Kalıcı

SAGALASSOS antik kentinde Roma dönemine ait bulunan kalıntılar muhteşem. Şimdi de Helenistik döneme ait eserlerin çıkarılması için çalışılıyor.

Kalıntılara ait açıklamaların yer aldığı panolardaki bilgiler insanı tarihin bu parlak medeniyetinde yaşananlarını hissetmeye zorluyor.

İnsanların suya verdiği önemin bir göstergesi olan anıt pınarın mimari güzelliğini seyretmek ve en az 2000 yıldan beri insanların içtiği pınardan su içmenin hazzı bir başka.

Milattan önce 50-25 yılları arasında yapılmış Dor Tapınağı gibi yapılar, MS 1. Yüzyılda yapılmış Heroon denilen anıt yapılar, bu yapılar içerisindeki mermer heykeller ve anıt mezarlar insanların sonsuza kadar kalma duygusunun birer yansıması gibi.

Muhteşem Kent Meclisi binasının asırlar içinde yaşadığı değişim, soylu ve zenginlerin yaptırdığı kent konakları ve bunların geçmişine dair verilen bilgiler uzun zaman içerisinde yaşanan tarihi ve sosyal değişimlere dikkat çekiyor.

Sagalassos Kent Meclisi binası MS 400 civarında kullanılmaz olmuş. Taşları surların inşasında kullanılmış. Meclis’in bulunduğu alan bir kilise avlusuna dönüştürülmüş. Sonra bu alana Başmelek Mikail Bazilikası yapılmış ama uzun ömürlü olmamış. MS 500’den kısa bir süre sonra deprem, MS 540’lı yıllarda veba salgını, MS 600 civarında yine bir büyük depremle yıkılmış.

Ortalama 70-80 yıllık insan ömrü içinde zaman zaman kapıldığımız, “yaşadığımız bunca olumsuz şeyler sona ermeyecek mi?” gibi duyguların anlamsız olduğunun bir göstergesi bu eserler.

Hayatımıza hükmeden ve “asla gitmez” dediklerimizin de gideceklerine, “değişmez” zannettiğimiz kaderin değişkenliğine, “hırsları ile yere göğe sığmaz” zannettiklerimizin de bir avuç toprak haline geleceğine işaret eden ibret verici örnekler bunlar.

Bu eserleri görmek bende psikolojide uygulanan terapi yöntemlerine benzer bir etki bıraktı.

Yaşadığımız dünyaya, ülkemizdeki bütün olumsuzluklara ve insanlarda gördüğümüz geçimsizlik, didişme ve kavgalara baktığımda öfkeye kapılamıyorum.

Bütün bu olumsuzluklara karşı, artık daha kolaylıkla, “bu da geçer Ya Hu” diyebiliyorum.

***

Bin Yaşındaki Anıt Çınar

Antik kentin yerleştiği dağın eteklerinde kurulmuş olan Ağlasun ilçesinin merkezinde 1000 yıllık olduğu söylenen tarihi bir çınar var. Çınar’ın dört bir tarafından, gövdeden, dallara ve yapraklara doğru, neresine bakarsanız bakın, etkileyici bir ihtişam görüyorsunuz. 3,5 metre çapında ve 9 metre yüksekliğinde olan bu anıt ağaç Türk hâkimiyetinin tarihçesini gösteren canlı bir belge gibi hala dimdik ayakta.

Çünkü Türkler nereye gitmişse önce yerleştikleri yerin meydanına bir çınar dikermiş. Çınar en az 500 yıl yaşayan bir ağaç olduğu için yerleşen Türkler hem kendi soylarına ve hem de düşmanlara “en az beşyüz yıl ben bu topraklarda kalacağım” mesajını verirmiş. Bu yüzden Türk folklor kültüründe çınar hâkimiyet, süreklilik, sahiplik ve gücün sembolüdür.

Bu Anıt Çınar’ın yaşı bölgede Selçuklu hâkimiyeti sağlanmadan, hatta 1071 Malazgirt Zaferi’nden önce gelip yerleşen Türklerin olduğunu bir kere daha anlamama sebep oldu. Bucak ilçesinin de tarihinin 1000 yıllık olduğunu biliyoruz.

Bu bölgenin bir çocuğu olarak Anadolu’nun bugüne kalan en eski yerleşik Türklerinin soyundan olmaktan gurur duydum.

 

 

Kazdağları ve İYİ Parti Üzerine – 1

0

Osmanlı’da Gümüş Madenciliğinin 1797 yılına kadar gittiği görülmektedir (Bkz: Gümüşhacıköy Maden-i Hümayunu). Etibank Gümüş Tesisleri 1980 yılında kurulduğundan beri aynı altın gibi soy metal olan gümüşü içinde bulunduğu çamurdan arındırmak için siyanür kullanmakta idi. Ancak kamusal bir milli kuruluş olduğu, kâr amacı gütmeden ve gerekli önlemleri aldığı, gerekli teknolojik yatırımları yaptığı için 2004 yılında Eti Gümüş adıyla özelleşinceye kadar tesiste bir siyanür kaçağına rastlanmamıştı. Ne olduysa ondan sonra oldu. Aslında Etibank Gümüş tesislerini özelleştirme yoluyla değil bedavaya, yağma yoluyla alan şirket özelleştirme bedelinin yarısı olan ilk taksitin neredeyse tamamını Etibank’ın kasasında bulunan nakit ve stokunda bulunan gümüşle ödemişti. Sonra şişkin ego, kâr hırsı ve bilime saygısızlık; hepsi bir araya gelince siyanür sızıntısı başladı, çevre harap oldu, sonra da işletmeden vazgeçip o güne kadar çuvalladığı binlerce ton gümüşle birlikte çekip gittiler.

Sonrası “Bad-el Harab-ül Basra”. Çevre katledilmişti artık (Bkz: 07.08.2019 Gerçek Gündem).

İşte sorun tam burada.. Türkiye’mizde altın, gümüş ne varsa tabi ki çıkarılacaktır. Asla “istemezük” denilemez. Ama bunu yabancı ve yerli, asla bir özel kuruluş yapamaz, yaptırılamaz. Mesela Kazdağları’nda çıkarılacak olan altın bir Kanada şirketi tarafından gümüş soy metaline çok benzer bir yöntemle siyanür kullanılarak çıkarılacaktır. Elin oğlunun rezervin tamamını en kısa zamanda alıp  götürme niyetinde olduğu şu ana kadar yapılmış olan çok geniş bir çevre tahribatından anlaşılmaktadır.

Bunlar altının tamamını en kısa zamanda götürüp ulufe % 4’ü verdikten sonra geriye tamamen zehirlenmiş, yok olmuş Kazdağları’nı bize kapak olsun diye bırakacaklardır. Bergama’da, altın madeni işleten yabancı şirketin tüm dünyada yaptığı çevre katliamının fotoğrafları çarşaf çarşaf yayınlanmıştı.

Üstüne üstlük, altınlarımızın % 96’sını yabancılara niye veriyoruz. Uzun sözün kısası bu iş ancak kamusal bir milli kuruluş olan Etibank’a yaptırılabilirdi, yaptırılmalıydı. Başkasına el sürdürülmezdi (Bkz: www1.mmo.org.tr/resimler/dosya_ekler/487315b1286f907_ek.pdf?dergi=101).

Etibank, rezervi epeyi uzun bir vadede işlemeyi planlayarak ve elbette ki olabilecek tahribatı onara onara, bir miligram siyanür sızıntısı olmayacak şekilde gerekli en teknolojik önlemleri alarak bunu pekâlâ yapabilirdi ve yapmalıydı. Çünkü kamusal bir milli kuruluş olarak kamunun, yani milletin ve Türkiye’mizin menfaatlerini ön plana alabilecekti. Hem de altınlarımızı bir yabancı şirkete peşkeş çekmemiş olacaktık. Ben de çok eski bir Etibank’lı (Seydişehir Alüminyum Tesisleri 1974 – 1976) olarak; Osmanlı’nın mirası üzerine biriktirdikleriyle, madenciliğin kitabını yazmış olan Etibank’ın altın madenciliğini de pekâlâ ve kolayca yapabileceğini bütün Etibank’lılar gibi biliyorum. Şimdi aşağıdaki Anayasa ve Kanun metinlerine bir göz atalım:

T.C. Anayasası (A. Ormanların Korunması ve Geliştirilmesi) Madde 169 – Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir.

Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz.

Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasî propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.

Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz.

6831 Sayılı Orman Kanunu (III. Ormanların muhafazası) Madde 14 – Devlet ormanlarında: A) Yetişmiş veya yetiştirilmiş fidanları kesmek, sökmek, ekim sahalarını bozmak, yaş ağaçları boğmak, yaralamak, tepelerini veya dallarını kesmek veya koparmak veya ağaçlardan yalamuk, pedavra hartama çıkarmak; B) Dikili yaş veya kuru ağaçları kesmek veya bunları kökünden sökmek veya bunlardan kabuk veya çıra veya katran veya sakız çıkarmak, yatık veya devrik ağaçları kesmek veya götürmek, kök sökmek, kömür yapmak; C) (Değişik: 3/11/1988 – 3493/1 md) Palamut, ıhlamur çiçeği, her çeşit orman örtüsü, mazı kozalağı tıbbi ve sınai nebatları veya orman tohumlarını toplayıp götürmek; D) (Ek : 3/11/1988 – 3493/1 md.) Ormanlardaki göl, gölet, baraj ve derelerde dinamit atmak veya zehir bırakmak suretiyle avlanmak; E) (Ek : 3/11/1988 – 3493/1 md) Ticaret amacıyla olmaksızın kendi ihtiyacı için toprak, kum ve çakıl çıkarmak; Yasaktır.

Kanun No. 5177

Kabul Tarihi : 26.5.2004

Madde 1. 4.6.1985 tarihli ve 3213 sayılı Maden Kanununun 2’nci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

 

 

Câriyenin Aşkı

0

İslâm’ın târih sahnesine çıkışından evvel Arabistan Yarımadası’nda farklı bir kültür vardı. İslâm gelince bazı unsurlarını bıraktı, bazılarını da yasakladı, kaldırdı. Kölelik meselesi de kaldırılanlardan biriydi. Ancak İslâm’ın devreye soktuğu tedbirlere rağmen, Câhiliye döneminin Arabı, asırlardır sömürdüğü böyle bir töreyi terketmede direnç gösterdi. Allah elçisi direnmeleri Kur’ânî eğitim felsefesi prensipleriyle bastırıp İslam’ın adâlet düzenini hâkim kıldı. Bu sebeple İslâmî döneme geçiş sancılarla mümkün olabildi.

Sadık Güner, ‘Câriyenin Aşkı‘ isimli fevkalâde sürükleyici romanında, geçiş dönemindeki sözü edilen olayların yürekler kanatan bir bölümünü, bir câriyenin hayatı üzerinden ve çarpıcı ifâdelerle; gönüllerde ve hâfızalarda iz bırakacak şekilde anlatıyor.

Romanı soluk soluğa okurken, sayfalar ve cümleler arasında kendisini unutan okuyucu, nasıl geçtiğini bilemediği 3-5 saatin sonunda, okumayı bitirdiğinde; Rabb’ine dualarını ve şükranlarını, O’nun Rasûlü, iki cihan serveri Efendimize, ashabına ve askerlerine salât ve selamlarını gönderiyor.

Sadık Güner’in, filme alındığında, Minyeli Abdullah kadar rağbet görecek harikulâde romanının ilk sayfalarından tadımlık bir bölüm:

Uyuyalı fazla olmamıştı; köpeğin havlaması ile irkildi. Kalktı ve oturdu; ses dinledi. Köpeğin havlama sesinden hiçbir şey işitemiyordu. Kalkıp dışarı çıktı; köpeğe sitemle ‘sus‘ diye bağırdı. Köpek sesini kesince dikkatle dinlemeye koyuldu. Çölün derinliklerinden çakal ulumasına benzer sesler geliyordu. Çakal mı, kurt mu…? Hayvan sesi olduğuna hükmetti ve geri döndü. Köpek tekrar şiddetlice havlamaya başlamıştı. Endişelendi. Köpeği sakinleştirip seslerin geldiği yöne doğru dikkatlice bir defa daha baktı. Bu defa uzaklarda hareket eden karaltılar fark etti. Hemen oğlu Amr’ın kaçırıldığı baskını hatırladı ve endişelendi. Emin olmak için dikkatlice baktı, atlılara benziyorlardı. Bu saatte dost grupların buralarda dolaşması pek olağan değildi. Başka türlü olamazdı; gelenler haydutlardı. Koşarak eve girdi ve kısık ama keskin sesle çağırdı;

-Kalkın! Çabuk kalkın! Haydutlar geliyor!

Eşi Zeynep korkuyla yataktan fırladığı gibi küçük kızı Asiye’yi kucağına aldı ve kocasına, ‘Leyla’yı al! Leyla’yı al!’ diye yalvardı.

Dinar Leyla’yı elinden tuttu, çekti, dışarı fırladılar ve evin arkasına düşen kayalıklara doğru kaçmaya başladılar. Küçük kızları Asiye dokuz aylıktı; Leyla on iki yaşında… Can havliyle kayalıklara doğru koşuyorlardı ama Zeynep aksak bacağıyla koşmakta zorlanıyor, geri kalıyordu. Dinar durdu, seslendi:

-Koş! Koooş!

Hem koşuyor hen düşünüyordu: ‘Eşim Zeynep topal, ben tek kollu ve ikimiz de yaşlıyız; işlerine yaramayız. Bu haydutlar bizi öldürür! Bebeğimizi de öldürürler. Ama Leyla! Leyla’yı götürürler. Körpeciğime pazara gidene kadar her gece tecavüz ederler. Ardından pazara götürüp satarlar. Alan da câriye olarak kullanır. Yavrum hâmile kalır; o haliyle üstesinden gelemeyeceği işlerde çalıştırılır. Beceremeyince kırbaçlarlar. Senelerce ölüp ölüp dirilir. Her gün işkence ederler, vücudu yara bere gene de iş buyururlar; yapamaz, gene kırbaç! Ölene kadar cehennem hayatı yaşar. Ben şimdi yavrumu kendi ellerimle onlara nasıl teslim ederim!’

Panikledi!

Kızını öldürmek geçti içinden… ‘Götürürlerse ömür boyu işkence ve ıstırap çekecek, iffeti beş paralık olacak, yaşadıkça o minicik göğsü ateşlerde yanacak. Onca acıya nasıl dayanır benim yavrum! Ben öldürürsem hiç değilse bir kez eziyet çeker ve ölüp kurtulur. Bizim de gözümüz arkada kalmaz…’

Aniden arkasından bir ses…

-Dur! Boşuna kaçma!

Hemen çolak kolu ile Leyla’yı kavrayıp sağlam eliyle gırtlağını sıkmaya başladı. Hem koşuyor, hem kızını boğmaya çalışıyordu. Leyla bayağı ağırdı, koşmasını engelliyordu. Kısılmış nefesiyle ‘Ebî‘ diyebildi. Babasının elinde asılı kalmış, bacaklarını havada çırpıyordu. Dinar hem koşuyor, hem işini bitirmeye çalışıyordu. Birden tökezledi, yere düştü. Kızı kucağındaydı. Düşünce Leyla elinden kaymış, ayrı düşmüşlerdi. Atlı da tepesinde dikiliyordu. Dinar başladığı işi bitirmekte çok kararlıydı. Çünkü yaşarsa kızının yüzüne nasıl bakacak, yapmaya çalıştığını ona nasıl açıklayacaktı. Önceki hareketini haydudun, ensesinde patlayan yüksek sesi tetiklemişti. Ama şimdi kızı hem korkulu, hem şaşkın, hem merhamet dileyen bakışlarıyla babasını süzüyor, Dinar bu bakışlar karşısında eriyip tükeniyordu. Leyla artık kendini büsbütün savunmasız hissediyor, babasına dahi sığınmaya cesâret edemiyordu. Kime, nereye sığınacağını, canını nasıl kurtaracağını bilemiyordu. Bu arada yaşadıklarına direnememiş, korkudan her türlü altına kaçırmıştı. Bu hâlde ikisi de bir süre durakaldılar. Atlı vahşi ayağa kalkmalannı emretti. O sırada annesi de yakalanmış, birileri tarafından yanlarına getirilmişti. Atlı, arkadaşlarına seslendi:

-Bir körpe buldum! Bir taze buldum!

Dinar bütün olacakları bildiği için korkuyu atmış, haydutlara bağırmaya başladı:

-Ne istiyorsunuz benden! Zaten bir evlâdımı elimden aldınız. Şimdi ailemi mi yok etmek istiyorsunuz! Allah belânızı versin! Bizde size yarar ne var! Ben kolsuz, karım topal, ikimiz de yaşlıyız. Çocuklarım ise çok küçük; ne istiyorsunuz! Orada beş keçi ile bir devem var; onları alın, bize dokunmayın!

Atlı haydut: ‘Nasıl yokmuş? Bize yarar bir şey yok muymuş? Bu da mı işe yaramaz?’ diyerek Leylâ’nın yanaklarını okşuyordu. Ve seslendi:

Diğerleriyle beraber Dinar’ı ve eşini boyunlarından bağladılar, ipin ucunu da devenin hörgücüne… Zeynep küçük kızı Asiye’yi sımsıkı sarmış, kucağından bırakmıyordu. İpte, önde Dinar olacak şekilde bağlanmışlardı.

İlk gelen atlı atına bindi ve Leylâ’yı kaptığı gibi kucağına oturttu. Oturtur oturtmaz bağırdı:

-Bu ne hâl! Bu kızın üstü başı leş gibi, iğrenç kokuyor!

Ardından bir el darbesiyle Leyla’nın üzerindeki elbiseyi yırtıp çıkardı ve yere fırlattı. Leyla çırılçıplak kalmıştı. Yaşı on ikiydi ama o bölgedeki her kadın gibi gelişmiş genç bir kızdı. İç çamaşırı yoktu. Fakirlik böyle bir töreye yol açmıştı. Aniden çıplak kalınca utancından iki büklüm olmuş, mahrem yerlerini saklamaya çalışıyordu. Fakat çölün soğuk rüzgârı vücudunu yaladıkça utanmayı unutmuş, soğuktan titriyor, yaşadığı dehşetten kalbi yerinden çıkacak oluyordu. Eşkıyalardan biri bağırdı: ‘Yahu bu kadın topal!’

Öbürü: ‘Adam da kolsuz zâten.’

Öteden bir ses geldi:

-Niye taşıyoryız peşimizde; başımıza belâ mı!

Leylâ’nın süvarisi:

-Ne yapalım yani serbest mi bırakalım!

Dinar cesaretlenerek yalvardı:

-Bırakın ne olur; biz sizin işinize yaramayız!

Eşkıyanın şefi işâretle tâlimat verdi, yollarına devam ettiler, eşkıyadan birkaç kişi ile Dinar, Zeynep ve küçük kızları Asiye geride aldı. Bir müddet sonra geride kalanlar, öndekilere yetişti. Yanlarında esirleri yoktu. Gruptan bir sordu: ‘Ne yaptınız?’ Yetişenlerden biri cevap verdi: ‘Temiz iş yaptık…’ …

Leyla’nın öldürücü işkencelerle, karedici azaplarla dolu mâcerâsı başlamıştı…

…

Kâinatı ve insanlığı aydınlatan İslâm güneşi, olayların gelişmesiyle bir müddet sonra Leylânın gönlünü de aydınlatmıştı.

Hayatını da aydınlatacak mı?

12 X 19,5 santim ölçülerinde 200 sayfalık kitap, 2019 yılında yayımlandı.

GÜNERALP YAYINLARI: guneralpyayinlari@gmail.com  // sadikgnr@gmail.com

Telefon: 0.216-266 38 67, 0.532-266 42 79

SÂDIK GÜNER:

1950 yılında Düzce İline bağlı Akçakoca İlçesinin, Karkın Köyü’nde doğdu. İlk Okulu köyünde, orta ve liseyi, Düzce İmam-Hatip Okulu’nda okudu. Ardından girdiği İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü 1976 yılında bitirdi. Kısa süreli öğretmenlik görevinden sonra ticaret hayatını seçti. Ticaretle ilmî çalışmaları birlikte yürüttü. ‘Hangi Müslüman‘ ve ‘Bu İslâm Kur’ân’da Yok‘ adlı basılmış iki eseri bulunmaktadır. ‘İslâm’ı Böyle Katlettik‘ adlı çalışması baskı safhasındadır.

 

 

KUŞBAKIŞI:

MACARİSTAN’DA GÜLBABA:

Yesevî Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Erdoğan Aslıyüce, 13 X 21 santim ölçülerinde, 290 sayfalık eserinde; Isparta’nın Uluborlu ilçesine bağlı İlegüp Köyü’nden, bölge halkına İslâmiyet’i tebliğ etmek için Macaristan’a giden Derviş Gülbaba‘yı anlatıyor.

Derviş Gülbaba, bir Alperendir. Bilindiği gibi Alperen; hem bileği güçlü bir kahraman hem de gönlü Allah aşkıyla dolu, kendini İ’lâ-yi Kelime-t’ullah’a adamış dervişlerdir. Alperen’in en büyük yardımcısı, yâridir. Yârin sevgisiyle düşmanları eritip dağıtır. Bu yâr Kur’ân ve Allah’tır.

Gülbaba dört sultan döneminde bütün gazâlara katılmış, Kanûnî Sultan Süleyman Han’ın dâveti üzerine Budin Seferi’nde bulunmuş, 1 Eylül 1541’de şehit düşmüştür.

Aslıyüce’nin telif ettiği eser 17 bölümden oluşuyor:

Birinci bölümde: Macaristan’ın târihi ve Macar Devleti’nin kuruluşu var.

İkinci bölümde Türklerin İslâmiyet’i kabulleri, İmam-ı Âzam Ebu Hanife, Türklerin itikadî mezhebinin kurucusu Türk asıllı İslâm âlimi Mansur el-Mâtürîdî, Yusuf Hemedânî ve Hoca Ahmed Yesevî ile Horasan Erenleri anlatılıyor.

Üçüncü Bölümde Türkistan’daki gelişmeler Selçuklu Anadolusu’nda karışıklıklar ve Kösedağ bozgunu,

Dördüncü bölümde Selçuklu Devleti’nde taht kavgaları,

Beşinci bölümde Sarı Saltuk’un tahta kılıcıyla Balkanlara geçişi ve kılıcıyla canlar kelleler değil günüller almak için mücâdeleleri,

Altıncı bölümde Avrupa’nın siyâsî durumu,

Yedinci bölümde 1301’den 1441’e kadar Osmanlı-Macar ilişkileri,

Sekizinci bölümde Derviş Gazilerin Balkanlara geçişi,

Dokuzuncu bölümde 1526 Mohaç Savaşı ve sonrası,

Onuncu bölümde Peşte’den Buda’ya yolculuk,

On birinci bölümde Gülbaba’nın hayatı,

On ikinci bölümde Gül Baba’nın Türbesi,

On üçüncü  bölümde Gül Baba’nın şâirliği ve şiirleri

On dördüncü bölümde Gül Baba tekkesi,

On beşinci bölümde Gülbaba için yazılanlar,

On altıncı bölümde Kahramanlar Meydanı…

Hakkında bilgiler veriliyor.

On yedinci bölümde ise kaynakça ve dizin var.

Aslıyüce, İstanbul’da, 12; İstanbul dışında 17 olmak üzere Anadolu topraklarında 29 Gül Baba olduğunu tespit etmiş.

Haritalar ve târihî fotoğraflarla bezenmiş eserin bâzı sayfalarında meşhurlardan seçme cümleler yer alıyor:

Atilla’dan Hun Milletine: ‘Hun yöneticileri; şeref, ahlâk ve dürüstlüğü bir elbise gibi giymeli ve bir daha çıkarmamalıdır.’ (s: 28)

Mevâli, Emevi (661-750) ve Abbasi (750-1258) dönemlerindeki Arap asıllı olmayan bütün Müslümanlardır. (s: 42)

Rumların zulmünden kaçan üç bin haçlı askeri Müslüman oldu.  (s: 90)

Kitap estekik yapısıyla gözlere, muhtevâsı ile gönllere hitap ediyor.

YESEVÎ YAYINCILIK:

Küçük Ayasofya Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi, Hüseyin Ağa Medresesi Nu: 13 Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon:0.212-638 50 12 Belge Geçer:  0.212-638 35 47 e-posta: yesevidergisi@gmail.com // www.yesevivakfi.com

MEVLÂNÂ VE YÛNUS’TA AŞK:

Süel Vatanseven’in  hazırladığı 13,5 X 20,5 süntim ölçülerinde Mayıs 2019’da yayımlanan 214 sayfalık kitap, ‘Bizim Yûnus‘ gibi hal diliyle zikrederek, Temmuz sıcağında kavrulan gönüllere, ılıman iklim serinlği, Hazret-i Mevlânâ’nın hoşgörüsü ile yumuşayaan kalplere huzur getiriyor.

Ahmedi-i Yesevî’nin dilindeki öğretici düşünce, Yûnus Emre’nin ilâhilerinde coştrucu mükemmelliği ulaşmıştır. Bu mükemmellik, Türkler arasında millî birlik ve kültürün temelidir.

Mevlânâ Celleddin-i Rûmî’nin de, Yûnus Emre’nin de izini tâkip ettiğimiz zaman, kökleri Horasan’a, Türk merkezlerine ulaşılır. Orada özümüzü buluruz, orada kendimizi bulur, kendimiz olur, arınır, temizlenir, Mevlâ’ya yöneliriz.

Koca Mevlâna, ‘Mânevî mertebelerden hangisine yükseldimse, orada Türkmen dervişi ‘Yûnus’un ayak izlerini gördüm‘ diyor. Hacı Bektaş Veli de, ‘Mevlâna’nın gönlü bir ummandır‘ diyor.

Millî, mânevî ve ahlâkî değerlerimizin hayli aşınmaya mâruz kolduğu günümüzde; Yûnus’un, Mevlânâ’nın yüceltici irşatlarına  her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bu hakîkati gören Süel Vatanseven, Yûnus’tan Mevlânâ’dan sunduğu deyişlerle ve beyitlerle bizleri, hal diliyle Mevlâ’ya yönelmeye dâvet ediyor.

Mevlânâ’nın Dîvan-ı Kebir’inden:

‘Ey gönül! Yan yakıl; ham kaldıkça senden aşk kokusu, gönül kokusu gelmez. Ateşte yanmadan koku veren öd ağacını sen nerede gördün? Koku, her zaman öd ağacından gelir. Başka bir ağaçtan gelmez. Başka bir ağaca da gitmez.’ (s:128)

‘Bir avuç toprağa can veren, dumanı Zühal yıldızı hâline getiren! Ey topraktan yaratılmış beden, ey gönül ateşinden çıkan duman! Bakın da görün; O sizi ne hâle getiriyor? Yerde mi kalıyorsunuz, göğe mi yükseliyorsunuz?’ (s: 131)

‘Gönlü temiz, huyu güzel, Hak âşığı insanı Hakk, her türlü âfetten korur.’ (s: 135)

Hak âşığı Mevlânâ değildir. Yûnus da Hak âşğıdır:

Yûnus, insan olan herkese; fakir, zengin, Hıristiyan ve Müslüman ayırımı yapmayan sevgiyle bağlıdır. Ondaki bu insan sevgisi insanda Allah’tan bir parça, O’ndan gelip bedenlenmiş bir cevher bulunduğunu bilmesindendir.

Yûnus işte bu parçanın bütününe yâni Allah’a âşıktır. Onun gönlü Allah’ı bulmasının heyecanyla doludur. Bu heyecanı, Musa Peygamber’in konuştuğu çoban kadar saf bir gönülle duyar, aynı saflıkla söyler.

Yûnus; duymuş, düşünmüş, inanmış ve bütün duyuş, düşünüş ve inanışlarını büyük bir sâdelik ve kolaylıkla şiirleştirmiştir.  (s: 153)

Bizim Yûnus, insana neyin gerek olduğunu en saf, en temiz, en duru Türkçeyle söylüyor:

Aşkın aldı benden beni / Bana seni gerek seni

Ben yanarım dün ü günü / Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim / Ne yokluğa yerinirim

Aşkın ile avunurum / Bana seni gerek seni

Aşkın âşıklar oldurur / Aşk denizine daldırır

Tecelli ile doldurur / Bana seni gerek seni

Aşkın şarabından içem / Mecnun olup dağa düşem

Sensin dünü gün endişem / Bana seni gerek seni

Sufîlere sohbet gerek / Ahîlere ahret gerek

Mecnunlara Leylâ gerek / Bana seni gerek seni

Eğer beni öldüreler / Külüm göğe savuralar

Toprağım anda çağıra / Bana seni gerek seni

Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri

İsteyene ver anları / Bana seni gerek seni

Yûnus-dürür benim adım / Gün geçtikçe artar odum

İki cihanda maksudum / Bana seni gerek seni  (s:167-168)

Yazar, Yûnus’u yüceltip, şiirlerini Farsça yazdığı için Mevlânâ’yı muâheze edenlere inat, Mevlânâ ve Yûnus’ta ortak değerleri anlatmak sûretiyle, birlik-berâberlik mesajları veriyor ki, kendisini tebrik edilmeye, eserini okunmaya değer hâle getiriyor.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi, Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65, Belgegeçer: 0.212-524 33 64,  e-posta: bilgekitap@gmail.com // www.bilgeoguz.com

 

MÜBÂREK VAKİTLER:

Şüphesiz Allah’ın yarattığı her şey gibi zaman da mübârektir. Yaratılmış her şey eşsiz ve benzersizdir, ancak bazı kişiler, zamanlar ve mekânlar diğerlerinden fazîletli ve üstündür. Rabb’imiz daha üstün ve fazîletli kıldığı bazı vakitleri, merhameti ve şefkatiyle, bizlere Kitab-ı Kerîm’indeki âyetleriyle, kevnî âyetleriyle, yegâne örneğimiz olan Habîb-i Edîb-i Zîşân’ı vasıtası ile ve velî kullarının nasihat ve tavsiyeleriyle göstermiştir.

Ömer Tuğrul İnançer, 3. Baskısı 2018 yılında yayınlanan 13,5 X 21 santim ölçülerinde 256 sayfalık eserinde okuyucularını, akıp geçen zaman hakkında daha şuurlu olmaya, mübârek vakitlerin hakkını verip, onlardan istifâdeye gayret ederek, o vakitlerle ihyâ olmaya dâvet ediyor.

SUFİ KİTAP:

Alayköşkü Caddesi Nu: 5 Cağaloğlu-İstanbul Posta Kutusu: 50 Sirkeci-İstanbul

Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00 www.sufikitap.com.tr e-posta: bilgi@sufikitap.com.tr

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-TÜFEK, MİKROP, ÇELİK: Jared Diamond-Ülker İnce / Pegasus Yayınları.

2- ORTA OYUNU KİTABI: Hazırlayan Abdülkadir Emeksiz / Kitabevi Yayınları – Mehmet Varış.

3- İSİMLE ATEŞ ARASINDA: Nazan Bekiroğlu / Timaş Yayınları.

4- SORULARLA OSMANLI İMPARATORLUĞU: Erhan Afyoncu / Yeditepe Yayınevi.

5- ATALAR CENGİ: Çağlayan Yılmaz / Panama Yayıncılık.