15.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 543

Anarşist

0

Biliyorum birçok tanımı var,  sınırları çok belirgin değil ama özünde insan hürriyetini sınırlayan her türlü sistem ve duruşa karşı olan kısaca. Teröristle bile karıştıran vardır. Ülkemizde bazı kelimeler ve kavramlar gibi özünden saptırılmış ve anlam kayması yaşamış, kirlenmiş bir kelime; kim nereye çekiyorsa o tarafa gidiyor. Benim çektiğim yön demin de söylediğim gibi insanı köleleştiren her türlü sisteme karşı duran otoriteye başkaldıran anlamındadır.

Kelimeler bir toplumun algı dünyalarına göre şekillenir; sevilir ya da sevilmez. Eğilir bükülürler, istenilen şekillere getirilirler. Toplumun bir nevi karakteridir kelimeler.

Mübarek Ramazanı idrak edip yaşamımızın kıyısından bile geçirmediğimiz. En mübarek ay olduğuna inandığımız ama iman etmediğimiz zamanlara uygun bir yazı olsun niyetiyle yazıyorum satırlarımı. Hepsi senin için.

Sizi biraz rahatsız etmek niyetindeyim, şimdiden özür dilerim; imanınızı sorgulamanıza sebep olacağım. Sistemin uysalları biliyorum üstüne alınmayacak, kendini sözlerimin dışında tutacak; müraileşmiş ruhlarınız zaten rahatsız olmayacak.

Kolay mı inanmanın ötesine geçip iman etmek, sistemin dışına çıkıp kırmızı hapı seçmek, rahat ve mutlu sanal dünyanızın dışına çıkıp acı, ıstırap ve mücadeleye talip olmak? Oysa Peygamber tam da bunu yapmıştı. Sistemin tüm kötülüklerine bulaşmadan yaşayıp giderken artık harekete geçmesi gerektiğini bildiren ilahi emir gelinceye kadar sistemin uysalı olan ruhu, döneminin en aksiyoner anarşist  dönüşümünü kolay mı atlatmıştı sanıyorsun?

İntiharın sınırlarında dolaşan böylesine büyük bir değişimin travmasını, varlık ya da yokluk olarak tüm hücrelerinde hissederken değişimin değil kemiklerinin çatırtılarını ve ruhunu bir tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi yaşıyordu içinde. Bir metaformoz gibi uysallık halinden anarşizme geçiş, insanı insana kul eden tüm sisteme topyekûn ruhsal,  bedensel, maddi – manevi tüm varlığıyla savaş açmak kolay mı sanıyorsun?

Ne kadar kolay anlatıyoruz; Peygamberin ahlakı ile ilgili soruya “Kuran’a bakın” dediğini Hz. Ayşe’nin. Anlayamamış, hissedememiş, gerçekten iman etmemiş ruhlar kavrayamazlar. Oysa anarşizmin manifestosuydu o kutsal Kitap. Tüm zamanların ötesinde, insanın kuracağı kula kulluk sistemlerinin karşısında insana insan olduğunu hatırlatıyor. Kula kulluk edilmeyeceğini, mülkün sadece Allah’ın olduğunu ve tüm servetlerde bütün kamunun hakkı olduğundan bahsediyordu.

Birçok inanan gibi iman etmek işimize gelmedi. Parsellemiş olduğumuz dünyada servetimize servet katarken zekâtı 40’ta bire indirgeyip miras hukuku diye bir kavramı kendimize şiar edindiğimiz bir sistemin kölesiyiz, kendimizi kandırmayalım. Bir tür kölelik sistemi olan kapitalizmin içinde yaşarken tüm zamanların en büyük anarşist önderinin mücadelesini bile hissedemiyoruz. Acı olan ise muraileşmiş ruhlarımızın bunu öylesine içselleştirmesi ki farkına bile varamıyoruz.

Dedim ya inanıyor ama iman etmiyoruz. Evet, Peygamber sadece tebliğ edici değil uygulayıcısı olarak her dönemin peygamberi gibi devrinin ve bundan sonra gelecek tüm insanlığın en büyük anarşistiydi. Bari sakalına bakarken kılı bile olamayacağını idrak et! Ama neden olamayacağını da bil istedim.

Sakın sorma bana ‘sen nerden biliyorsun’ diye. Ben sadece kendimi biliyorum. Zamanın, mekânın, sistemin, paranın, geçmiş ve geleceğin gönüllü köleleriyiz. Ve özgürlüğün ne kadar güzel bir şey olduğundan bahsediyoruz hem de anlamayalım diye Arapça bahsediyoruz

Çünkü anlamak rahatsız edici ve masraflı bir uğraştır. Bu dinde kazandığın değil dağıttığın senin. Köleleştikçe değil özgürleştikçe övünebildiğin bir din. Mala – makama taparsın, güce taparsın, duygularına taparsın; utanmadan da ‘Lâ’ dersin.

Biliyorum sen zaten bu anlattıklarım değilsin. Ben de zaten ortaya konuşuyorum.

 

 

Osmanlıdan Günümüze Cihat (1)

0

Osmanlı bir cihat devletiydi.

O zamanın gereği olan dış düşmanlara karşı, harice, hariçten gelecek

Ve gelebilecek tehlikelere karşı fiilen,

Eylemli olarak cihat etmiş yani savaşlarda bulunmuştur.

Bu uğurda kan dökmüş, can vermişti.

Şehit düşmüş, gazi olmuştu.

Düşmanın zarar ve tehlikesini savmak için,

Çok zaman düşmandan önce davranmış.

Düşmanın vatan harimi ismetine girmesine fırsat vermemiştir.

Çünkü savaşın espri ve ruhu buydu.

Savaş, nefsi müdafaa ve savunmanın ta kendisiydi.

Üstelik savaş hileydi. Baskın basanındı.

Vatan savunması; zaman olur, baskını gerektirir.

Zaman olur, hücum ve taarruzu icap ettirirdi.

Osmanlı hep tetikte kalmış.

Düşmanlara aradıkları fırsatı vermemek için

Elinden geleni yapmıştır.

Gerçi son zamanlarda, durumlar yazık ki, ters dönmüş.

Osmanlı Devleti güç durumlar yaşamış.

Düşmanla vatan topraklarında boğuşmak zorunda kalmıştır.

Bu ayrı bir mes’ele, ayrı bir konudur.

Osmanlı, zaman zaman küçük cihat denen, düşmanla savaşı yerine getirirken; asıl savaşı,

Yani büyük cihadı; fert ve birey olarak, millet olarak, devlet olarak hep yapmış.

Yapmaya çalışmış. Asıl savaş, asıl harp olan büyük cihadı, hiç ihmal etmemiştir.

Osmanlı toplumu, yedisinden yetmişine kadar bu topyekûn, yurt içi savaşından

Yani büyük cihadından hiç geri kalmamıştır.

Çünkü bu topyekûn savaş; hayatın her deminde, her ânında vardı.

Bu kapsamlı cihat, hayat ve  yaşayışın her alanını içine alıyordu.

İşte Osmanlı toplumunun, bugün artık tarih olmuş;

Bizlere emanet kalmış eserlerinde,

Hep bu büyük cihadın izleri ve eserleri vardır.

Bu eserler, bu kalıntılar, bu ecdat, bu ata yâdigârları,

Bizleri de bu büyük cihada teşvik edip, özendirmekte.

Bu büyük çağrıya kulak vermeye çağırmaktadır.

İşte bugün de biz Osmanlı torunlarından istenen ve beklenen budur.

Ecdâdımıza, atalarımıza, geçmişimize

/ Mâzimize sahip çıkmak.

Onların yanlışlarından ibret alıp,

Aynı hatâlara düşmemeye dikkat etmek.

Güzel, doğru ve iyi vasıf ve nitelikleriyle de bezenmek.

Çünkü Osmanlı Devleti’nin sarıldığı cihat,

Kur’anı Kerîmin Hac sûresi 78. ayetinde belirtilen cihattır ve şöyle ifade edilir:

“Allah yolunda hakkıyla cihat ediniz.”

Bu hakikat şöyle de dile getirilmiştir:

“Biz öyle bir hakikate hayatımızı vakfetmişiz ki;

Güneşten daha parlak. Cennet gibi güzel…

Ve saadeti ebediye / sonsuz saadet ve mutluluk gibi şirindir / tatlıdır.”

 

 

Osmanlı Devleti’nin İflası ve Bugün

31 Mart Yerel Seçimlerinden sonra, Ülkemizin birçok belediyesinde ortaya adeta dökülen israf ve doğal olarak bu israfın sonucu olan BORÇLARIN, akıllara durgunluk verecek dereceye ulaştığını görüyoruz.

Bu durumda, bu ülkenin borçlarının ve cari açığının artık, sürdürülemez boyutlara geldiğinin en önemli nedenlerinden birisi, orta yere serilmiş bulunmaktadır.

Durum böyle olunca, elbette, geçmiş yaşananlarla karşılaştırmak ve daha önce yaşananların neden bugün de yaşandığını anlamak için sorgulama yapmak gerekiyor.

Osmanlı Devleti, 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması’ndan sonra, artık, aciz, zayıf, güçsüz, geri ve yardıma muhtaç hale geldiğini anladı. Bunun için, özellikle, III. Selim’le birlikte yenileşme hareketlerine başladı. Bu yenileşme hareketleri içinde en önemli konular arasında, ebette, malî disiplin ve ekonomik yapılandırma başköşede oturacaktı. Bunun için de, 1800’lerin başından itibaren olağanüstü gayretler sarf edildi. Birçok Avrupa tarzı yenilikler getirilmeye çalışıldı. Şu an bunların ayrıntısına girmeye gerek görmüyorum.

Ancak, ne hikmet ise, aynı yüzyılın içerisinde, israf ve lüks hayat önceki dönemlerden, yüzlerce kat fazlası ile yaşamaktan da devlet yönetimi geri kalmadı.

Düşünebiliyor musunuz? İstanbul’daki bilinen büyük sarayların, Topkapı Sarayı hariç, hepsi, 19. Yüzyılın içerisinde yapıldı ve yenilendi. Yıldız Sarayı, Beylerbeyi Sarayı, Çırağan Sarayı bu örnekleri oluşturuyor.

Dolmabahçe Sarayı’nı unuttuğumu düşünenler olabilir. Bakın! Devlet, ilk Dış Borçlanmasını 1854 tarihinde yapmak zorunda kalıyor. Bunun yanında, Dolmabahçe Sarayı gibi dünyanın en pahalı saraylarından birini, yani Dolmabahçe Sarayı’nı ise, 1856 yılında yapıyor. Harem Bölümünde som altın karyola ve elbise dolabı olan sultan odası bile var.

1854 yılından itibaren lüks hayat ve olağanüstü israf artarak devam ettiği için, dış borçlanma da, buna bağlı olarak artarak devam ediyor. Aradan geçen 20 sene sonunda, Devlet, 1875 yılında borçlarını ödeyemeyeceğini, bir ödeme planı yapılması gerektiğini ilan ediyor, yani hukukî ve ekonomik tabirle MEMORANDUM ilan ediyor. Yapılandırmaya rağmen, israf ve lüks durmadığı için bu plan da işe yaramıyor ve 1881 Muharrem ayında, devlet iflas ettiğini dünyaya ilan ediyor. Bunun üzerine, alacaklılar alacaklarından vazgeçmeyeceğine göre, Düyun-u Umumiye kurulup, devletin en önemli gelirlerine el konuyor.

Osmanlı Devleti’nin Ekonomik iflas tarihi kısaca budur.

Yazının başında belirttiğim, Osmanlı’da yaşanan israf, lüks hayat bugün de var mı?

Yok diyen, belediyelerden dökülenlere baksın.

Yok diyen, Ankara’daki saraya baksın,

Yok diyen, betonlara dökülen paralara baksın.

Yok diyen, devlet kurumlarına alınan arabalara baksın.

Yok diyen, yaşanan yolsuzluklara baksın.

Yok diyen, Meclis’in bütçesine baksın.

Yok diyen, Diyanet’in bütçesine baksın.

Bunlar çok küçük örnekler.

1854-1881 arasında ne oldu ise, bugün de o olmaz diyen varsa, ben yanılmaya hazırım.

Gemi, batmasın isteniyorsa, KÜLFETTE ORTAKLIK, NİMETTE TEKLİK olmaz.

 

 

Hırsız- İftiracı- Hain

Hırsızlık yapan ve bu suçunu bir Yahudi‘nin üzerine atmaya çalışan bir “sahabe” olduğunu ve bu olay için ayetlerin indiğini bilen Müslüman sayısı çok azdır.

Bir eşya çalan Tu’me ibn Ubeyrik adlı sahabe bıraktığı izlerden yakalanınca, bu hırsızlığı kendisinin değil, bir Yahudi’nin yaptığını söyler. Vaka Hz. Peygambere iletilir.

Sanığın yalan ama inandırıcı beyanı, yalancı Müslüman şahitlerin ifadeleri gibi görünür delillere bakarak Hz. Peygamber de hırsız ve müfteri sahabe lehine karar vermeye eğilim gösterince Nisa suresinin on ayeti (105-115) nazil olur.

Olayda hırsızlık yapan Ubeyrik adlı kişi Müslüman ve sahabe, karşı taraf yani iftira ile hırsızlık suçunu işlediğine dair itham edilen kişi ise bir Yahudi olduğu halde, Kur’an’ın yani Allah’ın tavrı ve tarifi çok nettir.

HIRSIZLIK YAPAN VE BU YAPTIĞINI BAŞKASI YAPTI DİYE İFTİRA EDEN HAİNDİR.

Bu ayetlerde Hz. Peygamber ve O’nun üzerinden bütün Müslümanlar sert ve net ifadelerle, “‘sakın hainleri savunma, onlara arka çıkma” ve “Allah’tan af dile, hainleri savunmaya kalkma!” diye uyarılmaktadır.

Müslümanların bu “hainleri” savunması ve onlara arka çıkması asla yapılmaması gereken bir günah olup, buna meyleden Müslümanların derhal Allah’tan af dileyerek bu tavrından vazgeçmesi gerekir.

Yaptığı hırsızlık ve yolsuzluk ayetlerle ifşa olunca Tu’me ibn Ubeyrik Hz. Peygamber’in aleyhine döndü ve müşriklerin safına geçti. Mekke’de yine bir hırsızlık olayında öldü,  bir rivayete göre de öldürüldü.

***

Bir Ara Tespit

Ayetlerde de görüldüğü gibi sahabeler de günah işlemiştir. Hatta bazılarının İslam dairesinden çıktığı da olmuştur.

Sahabeler bile böyle iken şeyh, hocaefendi, kanaat önderi, siyasi lideri gibi kişilere günahsızlık sıfatı yakıştıranların bu tavrının İslam’a ve tarihi gerçeklere aykırı olduğu açıktır.

***

Ürperten Ayetler

Nisa Suresi’ndeki on ayette (105-115) vurgulanan hususları Diyanet Tefsirinden yararlanarak özetleyelim:

  • HIRSIZLIK YAPANve bu yaptığını başkası yaptı diyeİFTİRA EDENE “HAİN”deniyor.
  • “Hainlerden taraf olmak, onları savunmak” yasaklanıyor..
  • “Kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?”(109. Ayet) diye soruluyor. Bu hüküm ve uyarı özellikle iki meslek erbabını muhatap alıyor:Hâkimler ve avukatlar.
  • “Haksız menfaat elde edenler, başkalarının hak etmedikleri zarara uğramalarına sebep olanlar, tek kelimeyle hainleremellerine birtakım tuzaklarla, planlarla ulaşırlar;gizli görüşmeler yaparlar, tertipler içine girerler ve bunların gizli kalacağını zannederler.”

Ancak “İnsanlardan gizlerler de, Allah’tan gizleyemezler.”

  • “Kim bir suç veya günah işler, sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa şüphesiz ağır bir iftira suçunu ve apaçık bir günahı yüklenmiş olur.”
  • Kim,doğruluk ve dürüstlük yoluna değil,“başka bir yola girerse onu girdiği o yolda bırakır ve kendisini cehenneme atarız. Ne kötü gidiştir o!”

********************************

Oylarımız Çalındı

31 Martta yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptali ve yenilenmesi kararına gelen süreci kısaca hatırlayalım:

Ben o gece seçim sonuçlarını TV kanalları ile Anadolu Ajansı’nın internet sitesinden birlikte takip ettim. Aşağıdaki rakamların ekran görüntülerini bizzat kaydettim. Kimse yalan olduğunu iddia edemez.

Anadolu Ajansı (AA) internet sitesinde, saat 22.31’de, sayılan sandık oranını yüzde 100 ve AKP yüzde 49,10; CHP yüzde 48,30 olarak gösterdi. Aynı dakikalarda TV ekranlarında AA’dan alınan verilere göre açılan sandık %96,48; AKP %48,95; CHP %48,44 gösteriliyordu.

AA internet sitesinde saat 22.43’de veriler değiştirildi. Açılan sandık oranı %88’e düşürüldü. AKP %48,90, CHP %48,48 olarak gösterdi.

AA internet sitesinde saat 23.27’de Açılan Sandık Sayısı %92, AKP %48,72; CHP %48,63 olarak değiştirildi.

31 Mart saat 23.22’de AKP adayı Binali Yıldırım ve AKP İl Başkanı 3870 oy farkıyla seçimi kazandıklarını ilan ettiler.

Ekrem İmamoğlu TV’lere çıktı “bütün ıslak imzalı tutanaklar elimizde, biz öndeyiz” açıklamasını yaptı.

Bu dakikalarda TV’lerde AA verileri donduruldu. Açılan sandık sayısı 98,8; AKP 48,7 ve CHP 48,65 olarak sabitlendi. Sabaha kadar bu rakamlar değiştirilmedi.

Sabah YSK Başkanının seçimi Ekrem İmamoğlu’nun kazandığını açıkladığı saatlerde, İstanbul’un her yanı Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım’ın resimlerinin yer aldığı ‘Teşekkürler İstanbul’ yazılı dev pankartlarla donatılmıştı bile.

Ancak bu defa CHP bütün sandıkların ıslak imzalı tutanaklarını toplamayı başardığı için “Atı alan Üsküdar’ı geçememişti.”

Ekrem İmamoğlu’nun seçim zaferi engellenememişti ama AKP’nin itirazları ve YSK’nın yani Yüksek Hâkimlerin kararı ile mazbatası geri alındı.

Özetle sürecin birinci aşamasında oyların çalınması ve seçim sonucunun bir oldubittiye getirilmesi mümkün olmadı.

Sürecin ikinci safhasında ise “Sandıklarda yolsuzluk yapıldı ve oylarımız çalındı” iddiası dile getirildi. Çok yoğun bir propaganda yaptılar.

Ne yaptılar, ettiler YSK’dan 7 hâkimi etkilemeyi başardılar. Seçim iptal edildi.

Fakat YSK’nın gerekçeli kararında gördük ki, “meğer oylar çalınmamış!”

“Oylarımız çalındı” ve “kim kazandıysa o çalmıştır” iddiaları bir iftiradan ibaretmiş.

***

Taraflardan Biri Ubeyrik Gibi

Kur’an’daki ayetler ölüler için gelmedi. Müslümanların hayatlarını nasıl yaşaması gerektiğini göstermek için indirildi.

31 Marttan bu yana İBB seçimleri için yaşananları düşününüz. Siz de benim gibi taraflardan birinin Ubeyrik gibi bir tavrı olduğu hissine kapılmış ve ürpermiş olabilirsiniz.

HIRSIZLIK YAPAN VE BU YAPTIĞINI BAŞKASI YAPTI DİYE İFTİRA EDEN HAİNLER için Kur’an’ın uyarısı dehşet verici. Allah’ın gazabından korkan Müslümanlar olarak neyi ve kimleri savunduğumuza çok çok dikkat etmemiz gerekiyor.

Çünkü sadece Ubeyrik’leri değil, onları savunan ve destek verenleri de, Allah Cehenneme atacağını bildiriyor.

 

 

Seçim Bitti Artık İş Zamanı!

0

Muhtemelen artık cazibesini kaybetmiş ve yıpranmış bir AKP’nin Kocaeli Büyükşehir Belediyesinde son dönemi olacağı açıkça görülüyor. Değişmeyen ve yenilenmeyen muhalefetin başarısını abartmamak lazım. Bu başarının asıl sebebini ekonomik çöküş ve sandıklara sahip çıkılması olarak görmeliyiz. Yani AKP ekonomiyi düzeltirse bence iktidarın yine en büyük adayıdır.

Meclise Her iki meclise de katıldım. Geçtiğimiz hafta içerisinde hem İzmit Belediye Meclisine hem de Büyükşehir Meclisine katıldım. Genel olarak taraflar temkinli ve birbirlerini anlamaya çalışıyorlar. Meclise yeni seçilen üyeler şimdilik acemilikleri yüzünden sessiz kaldılar. Eski tüfekler daha çok söz aldılar. Konuşmalar genelde CHP ve AKP’li meclis üyeleri arasında geçiyor. İyi parti, MHP ve Saadet partili meclis üyeleri ise tartışmaları izlemekle yetiniyorlar.

Benim gördüğüm kadarı ile ileriki toplantılarda daha sert tartışmaların olacağı kanısındayım. Olay çıkarmaya meyilli kişiler hemen kendilerini belli etti zaten. Tahir Beyin, daha gergin günler yaşayacak bu meclisi idare edebilecek yetiye ve beceriye sahip olup olmadığını ileri günlerde hep beraber göreceğiz.

Meclis gündemi olarak hesap kitap işleri ve imar değişiklikleri maddelerinin yoğun olduğunu gördük.  Durhasan’da 660 dönümlük tarım arazisinin sanayi arazisi olarak değiştirilmesi için İmar değişikliği teklifi getirildi. İzmit Belediyesinin bilgisi olmadan alelacele getirilen bu teklif muhalefet tarafından kabul görmedi ve komisyona havale edildi. Bence de dikkatli bir şekilde incelenmesi gereken bir mesele. Orada ciddi bir rant var. AKP’yi tanıyan herkesin mutabık kalacağı gibi, muhakkak ki bunun altında birileri olacaktır ve kimler olduğunu da muhalefet partileri biraz araştırma ile kamuoyuna açıklayacaklardır.

Bu arada STK’ların kent yönetimi sürecine katılımı çok önemlidir. Bu amaçla kurulan Kent Konseyinin AKP kontrollü bir yapıya sahip olması nedeni ile gerekli işlevi yapamadığı ve “kendin çal kendin oyna” durumunda olduğu çok açıktır. Kentin öncelikli sorunları ile ilgili olarak kurulumunu başlatmış olduğumuz “Kent Yönetimi ve Projeleri İzleme Merkezi(KENTİZBİZ)” ile ne kadar doğru bir adım atmış olduğumuzu da teyit etmiş olduk. Belediyelerde ki değişim rüzgârı Kocaeli’ye uğramadı ama bu kenti sahipsiz bırakacağız anlamına gelmez.

Bu yüzden üstatların dediği gibi, “Eleştiri olmadan iş olmaz”, “Şimşek çakmadıkça da rahmet yağmaz” diyoruz.  

 

 

KKTC’de Yeni Hükümet Kurulurken…

”15 yıl önce 1 Mayıs 2004 tarihinde Rum tarafının Kıbrıs sorunu çözülmeden ve üstelik de çözümüne bilerek ve isteyerek engel olduğu halde Avrupa Birliğine tek yanlı olarak üye yapılmasının ne kadar yanlış bir karar olduğunun aradan geçen bu kadar yılda çok daha net şekilde ortaya çıkmış, bu yanlış kararın bedelini esasen Kıbrıs Türk Halkının ödemiştir.

Bu haksız AB üyeliği bu uluslararası örgütün kendi değerlerine ters düşmek pahasına yapmış olduğu adil olmayan bir davranıştı ve geçen 15 yılda bunun faturasını esasen biz Kıbrıslı Türkler ödedik. Bu öngörüsüzlük Kıbrıs sorununun çözümünden daha da uzaklaşmamıza neden oldu, Kıbrıs Rum tarafının kendi konfor alanını daha da bir güvenceye almasına yol açtı. Kıbrıs sorunu çözülmeden de istediklerini elde edebileceği güvencesi kendisine AB tarafından verildiği için üyeliği ertesinde Kıbrıslı Türklerle ilgili her konuda ya engelleyen ya da geciktiren bir misyon yerine getirmiştir.”

Yukarıdaki açıklama KKTC’deki HP Genel Başkanı, Sn. Kudret Özersay ‘a aittir. Bir önceki hükümetin Koalisyon ortaklığı döneminde Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı görevini yürütürken AB icraatlarına yönelik görüşleridir.

Sn. Özersay’ı henüz partisini kurmadan önce İstanbul’da KTKD’de Kıbrıs müzakerelerin çözüm sürecine yönelik vermiş olduğu konferansta tanımıştım. Müthiş bir sinerjiye sahip, konusuna hâkim mükemmel bir uluslararası ilişkiler uzmanı olduğunu gözlemlemiştim. O süreçte henüz milletvekili de değildi. Ama Sn. Özersay 12 yıllık müzakere görevi sırasında üç farklı KKTC Cumhurbaşkanı, dört farklı Kıbrıs Rum lideri ve iki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile aynı müzakere masasında bulundu. Görevi sırasında Londra, Atina, Moskova, New York, Washington, Brüksel, Paris ve Berlin gibi dünya merkezlerinde KKTC Cumhurbaşkanlığı adına diplomatik faaliyetlerde bulundu ve Kıbrıs Türk tarafını temsil etti. Bu müthiş tecrübe, bu gencecik profesörümüzü KKTC’de siyaset arenasında hızla parlattı, söz sahibi yaptı ve Kıbrıs Türk Halkını uluslararası ilişkilerde başarıyla temsil edebilecek en nitelikli uzman seviyesine taşıdı.

Halkın Partisi ile birlikte, KKTC’de en çok milletvekiline sahip Ulusal Birlik Partisi genel başkanı Sn. Ersin Tatar başkanlığında kurulacak olan yeni hükümetin, önümüzdeki süreçte birçok başarıya imza atacağını şimdiden söylemek oldukça gerçekçidir.

Çünkü 50 kişilik KKTC Meclisinde 30 sandalyeye sahip bu ortaklığın iki liderinden birisinin dış işlerindeki tecrübesi, diğerinin maliye bakanlığı dönemindeki başarılı icraatları, adada yaşayan Türklerin ekonomik yönden rahat bir nefes almasının yanı sıra, 60 yıldan beridir sürüncemede kalan Kıbrıs konusunun çözümü için hiç denenmemiş, Kıbrıs Türk’ünün kazanılmış hak ve hukukunu gözeten yeni bir çıkış noktasını da mutlaka gündeme getirecektir.

Başbakanlık görevini üstlenecek Sn. Ersin Tatar’a ayrı bir parantez açmak gerekirse; Sn. Tatar’ı Türkiye’de yaşadığı dönemde İstanbul’daki Kıbrıs Türk Kültür Derneğinde görev yaptığım yıllardan beri yakinen tanırım. Müthiş donanımlı, sorun çözmeye odaklı, sıcakkanlı, güler yüzlü, hatırşinas, halkla iç içe olmayı seven, hesabını bilen, alçak gönüllü tam bir halk adamıdır. Türkiye’deki siyasi ilişkilerini hep sıcak ve dostane tutmuş olması da onun en önemli yanıdır. Yıllar önce adaya dönüp de Kanal T’nin başına geçtikten sonrasında UBP’den ilk milletvekili seçildiği 2009 yılında, Maliye Bakanıyken kendisine söylediğim cümle dün gibi hatırımdadır.

”Değerli Kardeşim, sen bir gün bu ülkenin Başbakanı, sonrasında da Cumhurbaşkanı olacaksın. Ve KKTC’nin dünyadaki tanınırlığını sağlamak da inşallah sana kısmet olacaktır.”

Bu cümleyi kuralı tam 10 yıl oldu ve ilk adımı gerçekleşti. Eminim ki, bundan sonra adadaki süreç çok daha farklı ama bir o kadar da Kıbrıs Türk Halkının lehine olacaktır.

Nedeni de; KKTC’de siyaset sahnesinin en önemli iki icraat makamına çok dürüst, çok donanımlı, ülkesinin menfaatlerini sonuna kadar savunmaya azimli, Türkiye ile ilişkileri mükemmel genç ve dinamik iki siyasetçi ile liyakatli bir kabine iş başına gelmiştir de ondan.

 

 

Doğu Türkistan Davası Cimbom’un Şampiyonluğuna Feda Olsun

Haftasonu Kocaeli Türk Ocağı’nın her yıl BAYŞAD (Bağımsız Yazarlar ve Şairler Derneği) ile birlikte düzenlediği ‘pide, zeytin ve su iftarı’ için İzmit Sabri Yalım Parkı’ndaydık. Yıllardır yapılan iftar organizasyonunun bu Ramazan ki teması Doğu Türkistan Davası için farkındalık üzerineydi. 50, 60, bilemedin 70 kişi ezana yakın Ocak Başkanı Yücel Alpay Demir’in gündemle ilgili anlamlı mesajlar içeren konuşmasını dinlerken oldu her şey.

“Dünyaya baktığınızda her yıl mazlum coğrafyalarda yaşayanların ortak özellikleri Türk ve Müslüman oluşları. Bizler de şuan gerçekten zeytin ekmekle iftar açan insanları anlamak için her yıl samimi insanlarla bir aradayız. Sizler buraya mazlumlar için, dindaşlarınız – soydaşlarınız için geliyorsunuz. İnanın burada olmak prim yapsaydı, işe yarasaydı bu parkta hiç birimize yer kalmazdı” diye başladı. Tam “Çin zulmü altında dinlerini yaşamak ile yaşamamak arasında kalan Doğu Türkistanlı soydaşlarımız için ‘Allah Çin’i kahretsin!’ diyoruz buradan” derken bir uğultu koptu ki sanırsın 20 bin kişinin aynı anda canını almaya başladılar, öyle bir irkildim. Bu canhıraş uğultu en az 20 saniye kadar sürdü; ben de zannediyorum Alpay Başkan’ın sözleri maşerî vicdanı öyle yaraladı ki onbinler desteğe geliyor. Sonrasındaki 20, 30 hatta 40’ncı saniyelerde ise “La la la la la la la la laaaaa, oooo ciimbooombom” böğürüsünü duyunca en az 6 şiddetinde bir deprem yemiş gibi afalladım ve 99’da bizim 7.4’teki 45 ihtiyarlatan saniye geldi. Kafam allak bullak oldu, tam da Ersin Ergün’ün “Beni Tarihle Yargıla” şiirindeki gibi ‘Anılar sıraya girdi’. 90’lı yılların ortalarında Zafer Dergisi’nde Cüneyd Suavi’nin meşhur Hayatın İçinden adlı kısa hikâyelerinden biri geldi, oturdu zihnime: (Mealen) Bosna Savaşı’nın daha doğrusu Soykırımı’nın en kızgın günlerinde, diyelim ki Srebrenika’da; Sırp Milisleri BM’nin de müsaadesiyle binlerce Müslüman’ı vahşetle yine katletmeye girişiyorlar. Bir grup Boşnak canlarını kurtarmak için şehrin ucundaki eski bir fabrikanın yerin epey altındaki mahzenine giriyorlar ve dehşetengiz bir keder içerisinde içlerindeki birinin pilli radyosunu kullanarak katliamla alâkalı haber almaya çalışıyorlar; ses – seda yok. Biri diyor ki “Türkiye radyolarının frekanslarını karıştırın, bizi kurtarırsa gene Türkler kurtarır”. Sonra cılız kabilinden sesler duyuyorlar ve ne dediğini anlamaya çalışıyorlar. Bir tanesi diyor ki “Türkler galiba bir meydanda toplanmışlar, bizim için tezahürat yapıyorlar. Bak, sanki hepsi bir ağızdan ‘Bosna! Bosna!’ diye bağırıyorlar”. Sonra frekansı biraz daha düzeltince sesler daha iyi anlaşılmaya başlanıyor: ‘Bursa!.. Bursa!..’ Meğer Bursaspor – Beşiktaş maçında taraftar ulumasıymış.

Durun daha maç bitmedi. İftar sonrası Kocaelili Türkçüler’in tamamen üniversite ve lise öğrencilerinin emekleriyle kotardıkları Kam Davulu Dergisi’nin yeni hizmet binasının açılışına iştirak ettik. Turancı Hareket Kocaeli Şubesi ve Atsız Kültür Evi gibi oluşumların liderliğini üstlenen, kendisi de bir üniversite öğrencisi olan Özer Mert Özdemir yeni oluşumlarıyla ilgili bilgilendirmelere tam girmişti ki şampiyonluk kutlaması için arabalarla klakson çalarak ve bağıra durarak geçit töreni başladı. Ana caddedeki bir binanın dördüncü katında bu vâveylanın bitmesini bekledik, camı – balkonu kapadık; olmadı. Özer Başkan aslında çok başarılı işlere imza attı ve bu yeni konsept de yeni fikrî başarılar için bir önemli adım olacaktı; dediklerini tam duyup algılayamayınca kendi dağarcığım evvelki bilgilerimden bana özet geçerek durumu kurtarmaya çalıştı. Futbol beni bırakıncaya dek biraz bek oynamışlığım, biraz da amatör kulüp yöneticiliğinde bulunmuşluğum olunca futbolun gelmişinden geçmişine; pek Müslüman ülkede iftar saatine maç koyma işine; ‘ezan dinmez!’ diyerek üfürenlerin yatsı-matsı, teravih-meravih dinlemeden gece 12’lere kadar gürültü edişine ve bu şehrin apartmanlarında hastası, bebesi, cenazesi var mı diye bir gram bile empati yapmadan akabinde sahura niyet edilişine; Kocaelispor’un direkten dönen 2.Lig’e çıkma macerasının yasını bile tam tutamadan Kocaeli’nin merkezi İzmit’in orta yeri Cumhuriyet Parkı’nın varyantlarında bir İstanbul takımının zart – zurtunun bile rahatça yapılışına saydırdım. Tam “Çin, İsrail, Myanmar, IŞİD, Taliban, Boko Haram vs. az bile yapıyor” moduna giriyorken aydım ve “Oha!” dedim kendime. E yani, kime diyecektim ki?

 

 

Kurtlar Köyünün Görkemlisi

0

Tıp doktoru, roman-hikâye ve destan yazarı, dergi nâşiri Oğuz Paköz bu defa bir köy romanı ile okuyucularının huzuruna çıkıyor.  1960’lı l970’li yılarda, furya şeklinde piyasaya doluşturulan köy romanları ideolojikti. Fakir ve zavallı köylüler, onları sömüren ezen, namus hırsızı zalim ağalar, insanlarımıza epeyi gözyaşı döktürtmüşler, mendil eskittirmişlerdi. Onların hepsi proje ürünü idi. Alışılmış çaresizlik ortamı oluşturmak, kurtuluşu sol taraflarda aratmak…

Dr. Oğuz Paköz, klâsik çizgiden ayrılmış, eli-yüzü düzgün bir köy romanı hazırlamış. Zevkle, heyecanla okunuyor. Köse Demir’in 50’sinden sonra ‘Demiroğlan‘ adını verdikleri bir oğlu olur. Hem de karısı Akbala’nın oğlu ile birlikte bu dünyadan göçüp gidecekleri yaygın bir şekilde konuşulurken. Köylük yerde çene malzemesi boldur. Doğumdan sonra da konuşulmaya devam edildi. Demiroğlan, laf değirmenlerine inat, gürbüz, boylu-poslu, aklı başında, hatta bilge bir adam olmuştu. Yine dillerde idi… Kitabın her sayfasında her satırında o vardı. Tam bir köy ağzı ile hikâyesi devam ediyordu:

Gün tepelerine bindiğinde Odunsala’yı sollamış geçiyorlardı. Kara Doğan Demiroğlan’a ‘Bak arkadaş, bu dağdan Nemrut, İbrahim Peygamber’i yakmak için ağaçları keserek Urfa’ya götürmüş. Dağ da bu duruma üzülerek, daha üstümde ot bile bitirmem, diyesiymiş.’ dedi. Demiroğlan ise ‘Olur mu böyle şey, geç bunları yiğidim, sen kayalık dağın bütün ağaçlarını yok et, sonra da gel bir söylentiye sığın.’ diyerek söylenceyi kabul etmediğini belirtmiş oluyordu. Bu arada Kuzucak Ormanı geçilmiş; Küçüknacar, Beşenli ve Gövçayır da geçilerek Merk düzlüğüne varılmıştı. Ahırdağı’nı doğusundan dolaşarak aşmışlardı. Orada hayvanların yükünü çözdüler, dinlendiler. Mallarını önüne katmış çobanlar kendilerinden bir konak önde idi. Merk’e vardıklarında çobanlar hayvanların yarıya yakınını sağmış, sütlerini kaynatmış, telemeleri çalmıştı. Bir saat dolayında yiyip içtiler, gereksinimler giderildi. Yeniden yola koyulduklarında çobanların sürüleri ile birlikte çoktan gitmiş olduklarını anladılar.

Güneş altında Merk Ovası’nda bir saate yakın yürüdüler, Merk Boğazı’ndan geçerek Kaleköy’ün ovasına daldılar. Eskikale öreninin yanını dolanarak köyün güneyinde ovada konuşlandılar. Çobanlar yine önceden gelmişlerdi. Üç beş yerde ateşler yakılmıştı. Sütler kazanda kaynatılmak için hazırdı. Bir oğlak kesilmiş yüzülüyordu. Belli ki koca kazanda etli pilav yapılacaktı. Kaleköy’den epey bir kalabalık da katılmıştı yanlarına. Güçlü ateşlerin çevresinde yenildi, içildi, sohbet edildi. Kadınlar ve çocuklar yatmak için köydeki evlere gittiler. Geri kalanlar ay ışığında uyumak üzere yataklarına gömüldüler.

Yün yataklara gömülerek geçirilen bir uykudan uyandıklarında daha hava aydınlanmamıştı. Köpekler sinileyip duruyor, havlamaya bile üşeniyorlardı. Köyde yatanlar çoktan gelmişti. Alacakaranlıkta ekmekler, bazlamalar açılmıştı. Sıcak sıcak yağlı, pekmezli ya da peynirli, çökelekli dürümler elden ele dolaşıyor, midelere iniyordu. Çok geçmeden yeniden yola koyuldular, köyün güneyinden buz gibi suların fışkırdığı Kırkgöz’ün yanından geçerek dağa tırmanmaya başladılar. Çobanlar çoktan Engizek’i ortalamıştı, çan sesleri oldukça uzaklardan, yükseklerden geliyordu.

Kırkgöz’den geçerken içleri titredi, üşümeleri dağa tırmanmaları yarı oluncaya değin geçmedi. Sonra dağ başının yakıcı sıcağı gösterdi kendini. Güneş yakıyordu ama bulutların gölgesine girdiklerinde soğuktan titriyorlardı. Kengerçatı denilen yerde dağın ortasında yol üçe ayrılıyordu. Bir yol Kuyruksallamaz’a, bir yol Ziyarettepe’ye, bir yol da Yaşıl’a gidiyordu. Yaşıl Engizek’in kuzey bölümündeki gür bitki örtüsü taşıyan bir bölge idi. Yöre halkı ve konargöçerler oraya yeşilliğinden dolayı ‘Yaşıl‘ diyorlardı. Döne dolana Engizek’in tepesine çıkarak kuzeyden inişe geçtiler. Fırtına Kuyusu’nun ve Koçpınarı’nın yakınından geçerek, Ağulupınar ve Buyduran’dan su içerek Bellik’te soluklandılar.

Bellik bilinen nokta demekti. Konargöçerler için, son soluklanma yeriydi. İkindi yaklaşmıştı. Az daha yol aldıktan sonra Üzümlüpınar’ı, Kartalkaya’yı ve Tolupınar’ı geçerek Yunalan’a ulaştılar. Kara Doğan, Demiroğlan’a Dişliağaç’ta Yılanovası’nın, Koçoluk’un, Kürtül’ün ve Alişar’ın yollarını, yörelerini anlatmaya başlamıştı.

Gün gelir, Demiroğlan dillere destan bir düğünle evlenir. Gün gelir baba olur. Çocuğunu kucağına alıp sağ kulağına ezan okudu, sol kulağına kamet getirdi. Sonra da çocukla çardağa çıktı. Tek eliyle kundağı alttan kavradı, göğe doğru havaya kaldırdı. Bir süre öyle tuttuktan sonra, yeni doğan aya bakarak yüksek sesle ‘Doğanay, Doğanay, Doğanay‘ diye ünledi.

Bunlar bizi biz yapan güzel âdetlerimiz, geleneklerimiz, Müslüman Türk kültürünün incelikleri, zarâfetleri. Şehirlerde unutuldu, köylerimizde unutulmaya terk edilmek üzere.

Oğuz Paköz, romanı sanki güzelliklerimize yaşlı gözlerle davetiyeler göndermek için yazmış. Daha onlarcası var.  Köylük yerde laf bitmez de macera biter mi? Bitmez elbette… Roman içinde roman, hikâye içinde hikâye… ‘Sonra ne olacak?’ Diye meraklanan okuyucu,  satır değil kelime atlamadan romanı okuyup bitirdiğinde hayıflanmaya gerek yok. Yeni baştan okur, ilk okuyuşta fark edemediği renkleri, ton farklılıklarını keşfeder, sedir kokulu sularla ferahlar.

Er meydanı olan güreş alanını tilki kurnazlığıyla kirletmeye çalışan bir hilebazla önce Oğulcuk’un sonra da Demiroğlan’ın mücadelesi, heyecanları doruklara çıkarıyor. (s: 53-58) Bu sayfalarda yazar, bir zamanların tanınmış güreş anlatıcısı Eşref Şefik Atabey’i (1894-1982) hatırlatır.

Hemen ardından halk ozanlarının atışmaları vardır. Koçaklamalar, deyişler, yergiler… Köylük yerde eğlenceler de bitmez. Sıra futbol maçına gelmişti. İslâm Çupi’yi (1932-2001) hatırlatan bir spor yazarını okursunuz. Ve Dedem Korkut’a nazire masallar… ‘Masalcı Baba‘ olarak hatırlanan Eflatun Cem Güney (1896-1981) sayfalardan size seslenir. (s: 98-120)

Oğuz Paköz’ün romanını sevimli hâle getiren bir başka unsur da, renk renk ve farklı râhiyalar saçan bir demet çiçek gibi okuyucuya sunduğu bir kısmı unutulmaya yüz tutmuş, bir kısmı mahallî kelimelerden oluşan bukettir: buyduran (üşüten), çalmak (hırsızlık manasında değil), çaşıtlar, dolanmak, dulda, düşek, evmeden, höykürmek, kargış, sağaltıcı, sinilemek, teleme, telis, utacı ve  yağı… gibi.

AYZIT YAYINLARI: İletişim Kanalları Belirtilmemiş.

 

Dr. OĞUZ PAKÖZ

 

Kahramanmaraş’ta l947 yılında doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Kahramanmaraş’ta tamamladı. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1974 yılında mezun oldu. Mezuniyet sonrası Kahramanmaraş’ta pratisyen doktor olarak meslek hayatına başladı. Askerlik görevi sonrasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinde biyokimya bölümünde ihtisas yaptı. Mecbûrî hizmetini Çorum, Elbistan ve Kahramanmaraş Devlet Hastanelerinde tamamladı. 1984’ten sonra Kahramanmaraş’ta özel laboratuar çalıştırmaya başladı. Bu görevi 2008 yılının Eylül ayına kadar devam etti. Bu tarihten sonra Kahramanmaraş’ta bir özel hastanede çalışmaya başladı. Hâlen aynı hastanede laboratuar sorumlu doktoru olarak görev yapmaktadır.

 

Oğuz Paköz evli, dört çocuk babasıdır. Kahramanmaraş’ta uzun bir süre politika ile de ilgilendi. İki yıl (bir dönem) Türk Ocağı başkanlığında bulundu. Rauf Denktaş’ın Kahramanmaraş’ı ziyareti onun başkanlığı dönemindedir. Dört defa Tabip Odası başkanı seçildi. Kahramanmaraş Meslek Odaları Birliği’nin kurucuları arasında yer aldı ve uzun süre başkanlığını yaptı. Yine aynı dönemde Güney İlleri Tabip Odaları Birliği’nin kurucu başkanlığını üstlendi.

 

Oğuz Paköz 2002 yılında kurulan Kahramanmaraş Kültür ve Sanat Evi (KÜSEV) Derneği’nin kurucularındandır ve derneğin kurulduğu günden beri başkanıdır. Bu derneğin yayın organı olan sanat ve edebiyat dergisi Alkış’ın dernek adına sahipliğini ve başyazarlığını on beş yıldır uhdesinde bulundurmaktadır. Kılgı, Var Varanın-Sür Sürenin, İlk Çıngı İlk Çılgınlık, Bombalar Öldürmez Sevgiyi, Türkülerle Giden İlbey ,   Ahır Dağı Destanı, Maraş Senin Nazın Var, Maraş Destanı ve Kurtlar Köyünün Görkemlisi adlarında 9 kitabı yayımlanmıştır.

 

DERKENAR:

BERCESTE METİNLER:

Doğa‘ ve ‘Doğal‘ Kelimeleri…

Tabiat‘ kelimesi yerine ‘doğa‘, ‘tabîi‘, yerine ‘doğal‘ kelimeleri kullanılıyor ‘Doğa‘ ve ‘doğal‘ kelimeleri, şekil bakımından olduğu kadar mefhum bakımından da yanlış olan kelimeler için iyi bir örnek teşkil etmektedir. Bir kere dilimizde nispet ifade eden ‘-l‘ diye bir ek yoktur; ‘-sal‘ ve ‘-sel‘ ve ‘-al‘, ‘-el‘ nispet ekleri de mevcut değildir. Doğa kelimesi doğmak fiilinden ‘-a‘ eki ile yapılmış bir kelimedir. Bu ‘-a‘ ekinin ne olduğu açık olarak belli değildir. Fiil köklerine getirilen ‘-a‘ eki zarf – fiil (koş-a koş-a) veya istek (yaz-a) eki olabilir. Birkaç kelimede görüldüğü gibi, fiilden isim yapma eki de olabilir. Fakat işlek bir ek değildir. Hatta işlek bile sayılamaz. Kalıplaşmış şekilde birkaç kelimede bulunan cansız bir ektir. Hâlbuki bir dilde yeni kelimeler ancak canlı (işlek) eklerle yapılabilir.

Doğa kelimesi şekil yönünden olduğu gibi mefhum yönünden de yanlıştır. Çünkü Türk milletinin inanışına göre tabiat kendi kendine meydana gelmemiş, doğmamıştır. Yaratılmıştır. Durum böyle olunca ‘doğa‘ değil, ‘yaratıla‘ demek gerekir. ‘Tabiat‘ kelimesinin ayrıca ‘huy‘, ‘mizaç‘ manası da vardır. Bu manası, ‘doğa‘ ile hiç karşılanamaz. ‘Tabîi‘ kelimesinin de ‘tabiata mensup‘ veya ‘normal‘ olmak üzere iki manası vardır. Şeklen yanlış olan ‘doğal‘, ‘normal‘in karşılığı olamaz. Başka dillerde meselâ Fransızcadaki gibi mefhum olan ‘natürel‘ ve ‘normal‘ kelimelerini de ‘tabiata mensup‘ manasından ayrı olarak ‘normal‘ için de kullananlar, iki defa yanlış yapıyorlar demektir.

Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş: Uydurma Olan ve Olmayan Yeni Kelimeler Sözlüğü. Umur Kitapçılık, İstanbul 1979

 

KUŞBAKIŞI

OSMANLI TARİHİ ARAŞTIRMALARI 1:

Osmanlı Devleti (1299-1921) için Yakınçağ, gelişme ve büyümeden ziyâde var olma mücâdelesinin târihidir. Bahsi geçen zaman diliminde Osmanlı Devleti, rakiplerini kullanarak da varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Sultan Üçüncü Selim (1761-1808 / Saltanatı: 1789-1807) Han’dan itibâren Osmanlı dışişleri bürokrasisi, zengin Osmanlı topraklarını sömürmek isteyen devletlerin çakışan çıkarlarını, var olmanın parçası hâline getirebildiği ölçüde direnç göstermiş ve bağımsız kalabilmiştir. Yakınçağın başlarından itibâren Batılı devletlerle özellikle de Rusya ile girişilen savaşlar, Osmanlı Devleti’ni çöküntüye götürmüştür. 3 Kasım 1839’da imzalanan Tanzimât Fermânı’yla içyapıda toparlanma başlamış, 4 Ekim 1853 – 30 Mart 1856 târihleri arasında cereyan eden Kırım Harbi’yle varlığını adeta Batılı devletler seviyesinde garantilemişti. Ancak İstanbul’un yanı başındaki, Avrupa’nın göbeğinde Balkanlarda yoğun çatışmalar ve akabinde 1877-1878 yılları arasında 9 ay devam eden 93 Harbi ve 1912-1913 yıllarındaki Balkan Savaşları devletin sonunu hazırlamıştır. Her ne kadar Sultan İkinci Abdülhamid Han (1842-1918 / Saltanatı: 1876-1909) ile beraber uzun bir barış döneminde kalkınma emâreleri gösterilse de yapı ile alakalı çözülmenin önüne geçilememiştir. Balkan Savaşları büyük toprak kayıplarıyla beraber moral olarak da çöküntüyü hızlandırmış ve Birinci Dünya Savaşı (28 Temmuz 1914-11 Kasım 1918) sonunda Osmanlı Devleti yıkılmıştır.

Özetlenmeye çalışılan gelişmeleri mevzu edinen kitap, uzmanlar tarafından titiz bir araştırmanın neticesi olarak yazılmıştır. Osmanlı Devleti’nin 18. Yüzyıl sonundan itibâren siyasî târihinden başlayıp, yönetim tarzı ve kadrolarının değişimi, Türk modernleşme dinamikleri doğrultusunda eğitimde, sanayide, tarımda ve sanattaki gelişme ve yenileşme konuları ve problemleri kendi içinde harmanlanarak, bütünlük içinde verilmeye çalışılmıştır. Osmanlı 19. Yüzyılı’nda sömürgeci toplumun devlet-tebaa ilişkileri, Müslüman ve Gayrımüslim tebaayı oluşturan özelliklerin değişim süreci, tebaanın statüsü ve devlet içinde geldiği imtiyazlı durum geniş çerçevede hemen hemen kitaptaki her bölümde verilmeye çalışılmıştır. Kitapta Rum, Ermeni ve Yahudi unsurlar için günümüzle de bağlantılı ayrı bir başlık açılmıştır.

9 kişilik bir heyet tarafından hazırlanan 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde 623 sayfalık kitap Eylül 2018’de, yayınlandı.

KESİT YAYINLARI:

Çatalçeşme Sokağı Torun Han Nu: 40, Kat: 1 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 68 28

Belgegeçer: 0.212-512 56 63 e-posta: kesit@kesityayinlari.com / www.kesityayinleri.com

ESİR BİR İNGİLİZ DOKTORUNUN KUT’ÜL-AMÂRE HÂTIRALARI:

Kut’ül-Amâre Savaşı’nda, tabur Doktoru olan William Collis Spackman, içerisinde yer aldığı Mezopotamya Harekâtı’nı, İngiliz ordusunun Halil (Kut) Paşa tarafından kuşatıldığı ve teslim alındığı tarihe kadar tuttuğu günlükler, kitap hâlinde yayınlandı. Doktor Spackman, esir alındıktan sonra da Osmanlı ordusundaki hasta ve yaralıları bakmakla vazifelendiriliyor. Vazifesi gereği Bağdat ve Mısır’a gitme imkânı buluyor. Bu seyahatleri sırasında bölgedeki halkın günlük yaşayışları hakkında bilgiler topluyor. Böylece savaşın hem ateş hattında hem de cephe gerisindeki olayları farklı bölgelerde incelemiş. Savaşın az bilinen taraflarını kitabında anlatıyor.

Derin Türkömer’in tercüme ettiği kitap, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde ve 296 sayfadır.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212 252 39 91

Belgegeçer: 0.212-243 56 00 bilgi@iskultur.com.tr İnternet: www.iskultur.com.tr

 

MISIR’DA TOPLUM VE SİYÂSET:

Mısır çok eski târihî hüviyetiyle iyi bildiğimiz bir ülke, bir medeniyet olmakla birlikte, hızla gelişen iç ve dış hâdiseler sebebiyle, yakın târihi hakkındaki teferruatla ilgilenemediğimiz eski vilâyetimizdir. Bağımsızlığını kazandıktan sonra Mısır’da yaşanan siyasî, iktisâdî ve sosyal gelişmeler, dönüşümler ve problemler, ancak günlük gazetelerde ve haftalık-aylık dergilerde yer alsa da derinlemesine bilgiler ihtiva etmekten uzaktır.

Gökhan Bozbaş, Mısır’ın akademik ortamında bulunmuş, yakın târihteki hâdiseleri yakından tâkip etmiş bir kişi olarak Türk okuyucusunu bilgilendiriyor.  13,5 X 21 santim ölçülerinde 428 sayfalık eser, genişletilmiş bir doktora tezidir.

Eseri okuyanlar, Mısır’da son birkaç sene içerisinde yaşanan hâdiseleri, dramatik değişimleri ve siyâsî olayları, perde arkasından yönlendiren sâikler hakkında bilgi sâhibi olma fırsatını elde ediyorlar.

Mısır’ ile yakından alakadar olup modernleşmesini (!?) sağlamaya çalışanların, yeni bir İslâmiyet anlayışını kabul ettirenlerin Türkiye’ye ilgisiz olmaları düşünülemez. Bu açıdan bakıldığında seçilmiş ve tâyin edilmiş kişiler olarak Türkiye’nin yönetiminde bulunan ve bulunmayı kendisine hedef olarak seçenlerin okuması gereken bir eser…

VÂDİ YAYINLARI:

Muhittin Üstündağ Caddesi Nu: 11 Kadıköy, İstanbul Telefon: 0.216 428 11 02,

Belgegeçer: 0.216 428 11 04 e-posta: bilgi@vadiyayinlari.com.tr //  www.vadiyayinlari.com.tr

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-KÜRESEL TERÖR VE GÜVENLİĞİMİZ: İkbal Vurucu / İrfan Yayınevi.

2-DOĞUNUN ve BATININ GÖZÜNDE HAÇLILAR: Günay Kırpık. Selenge Yayınları.

3-VAHİY: Behnan Menteşoğlu. Yakın Plan Yayınları.

4-CUMHURİYET VE HÜMANİZM ALGISI: Işıl Ç. Hacıibrahimoğlu. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

5-BAĞIRMAYAN ANNELER: Hatice Kübra Tongar / Hayy Kitap.

 

 

Cari Açık; Temel Nedenleri ve Sonuçları

26 yıldan beri yerel gazete köşe yazarlığı yapmaktayım. Türkiye’de hatırı sayılır bir Üniversite(ODTÜ)’den mezun olmuş bir Ekonomist olarak, Ekonomi konularında hemen, hemen hiç yazı yazmadım. Ancak, son zamanlarda yaptığım bir girişim nedeni ile bundan sonra Ekonomi hakkında daha sık yazılar yazmaya karar verdim.

Bugün, en temel bir konuda yazmak istiyorum: CARİ AÇIK! Bu konu bizim için güncelliğini uzun yıllardan beri kaybetmeyen ve özellikle bu dönemde, hepimizin hayatını son derece ilgilendiren bir konu durumundadır. Kısacası, Cari Açık ülkemizde, bedeli çok ağır olan kronik bir hastalık haline gelmiştir.

Türkiye de 1980’lerden itibaren Cari Açık en önemli iktisadî sorunlardan biri olmuştur. 1980 öncesinde uygulanan “İthal İkameci Sanayileşme” politikaları yerine Süleyman Demirel’in azınlık hükümetinde Başbakan danışmanı olan Turgut ÖZAL tarafından 24 Ocak 1980 tarihinde alınan kararlarla “İhracata Dayalı Sanayileşme” politikaları uygulamaya konulmuştur. Bu politikalar sonucunda ülkenin dış ticaret hacmi hızla artmış, ancak bu durum Cari Açık sorununu da ortaya çıkarmıştır. 1989 yılında Turgut ÖZAL tarafından uygulanan Sermaye Hareketlerinin Serbestleştirilmesi, 1996 yılı başında uygulamaya geçen Gümrük Birliği Anlaşması ve bu dönem sonrasında ortaya çıkan ekonomik ve siyasî krizler,  Cari Açık sorununun büyüyerek sürmesine neden olmuştur. Özellikle 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz sonrasındaki dönemde Cari Açıktaki artış giderek hızlanmış ve günümüzde kaygı verici boyutlara ulaşmıştır. Türkiye’de 1990’lı yıllarda ortaya çıkan İç ve Dış Borçlardaki artış ve buna bağlı olarak kısa vadeli-yüksek faizli borçlanma politikası, sonuç olarak reel üretimden çok, finansal alanlarda hareketlenmeye neden olmuştur. Ortaya çıkan üretim eksikliği ithalatın ve dolayısıyla da Cari Açığın artmasına neden olmuştur. Söz konusu yüksek faizli kamu borç senetleri, kanı gören köpekbalığının saldırması gibi kısa vadeli sermaye girişlerini hızlandırmış ve bu da Cari Açığı artırıcı bir etki oluşturmuştur. 2001 yılındaki ekonomik kriz sonrasında ise, uygulanan ekonomik programlar sonucunda reel faizlerdeki düşme eğilimi bir yandan iç talebi artırmış, diğer yandan özel sektör yatırım talebinin artırmasına, tasarrufların yetersiz kalmasına neden olmuştur. Bunun sonucu olarak, tasarruf-yatırım açığı artmış ve bu da Cari Açığı artıran bir başka etken olmuştur.

Bu anlatılanlar, ilgilenen herkes için, kabul edilen gerçeklerdir. Yani, 40 yıllık Türkiye İktisat Tarihi’nin bir özetidir.

Burada, dikkat edilmesi gereken şudur. Türkiye, bu gerçekleri yaşarken, özellikle son 15 yılda, maalesef, Üretimi tamamen, bilerek veya bilmeyerek unutmuştur. Neden, özellikle son 15 yıl? Çünkü, 2001 Krizi ile birlikte uygulanan ekonomik programların olumlu görünen taraflarını devam ettirebilmek için, üretimi artırmak gayesi ile, Yatırım-Tasarruf açığının kapatılması gerekirdi. Yani, mutlak surette, ne yapıp edip Üretimin gerçekleştirilmesi şarttı.

Tam tersine, Türkiye, özellikle, son 15 yılda, tamamen TÜKETİM CENNETİ olmuş ve ülkenin her tarafı AVM (Alış-Veriş Merkezi) dolmuştur.

Sadece Tüketirseniz, elbette Tasarruf edemezsiniz. Çok fazla rakamlara boğmak istemiyorum, ama, Tasarruf konusunda bir rakam vermenin çok yararlı olacağını düşünüyorum: 2001 yılında Özel Tasarruf’un GSYH(Gayrı Safi Yuriçi Hasıla)’ye oranı yüzde 25,5’dir. 2014 yılında ise,  yüzde 11,7’dir.

Çok detaya girmeden anlatmaya çalışıyorum; ekonominin temel göstergeleri arasında ÜRETİM ve TASARRUF en önemlileridir.

Türkiye, bu şartlar altında, Carı Açık vermek ve bu açığı da kapatamamak durumundadır. Bu kadar açığı nasıl kapatacaksınız? BORÇ ALARAK? İşte düğüm noktası da budur: KİMDEN ALACAKSINIZ? HANGİ VADELERDE ALACAKSINIZ? HANGİ FAİZ ORANIYLA ALACAKSINIZ? Daha da ağırı, para ilişkisi dışında hangi ilişkilerle alacaksınız?

 

 

Her Vakit, Dua Vakti; Gelin, Dua Edelim

0

Rabbim, ben kulum, Sen Rabb’sın; dua etmek görevim, kabul etmek şanındandır. “Yok mu isteyen vereyim diyorsun.” Sen’in cesaretlendirmen ile yalnız San’a dua ediyor, yalnız Sen’den yardım diliyoruz; dualarımızı kabul eyle ya Rabb’im.

Mahlûkatın yaratanı, yöneteni, yaşatanı, yok edeni Sen’sin; hamd San’a.

Evrendeki her yasayı koyan, sürdüren, dilediğinde kaldıran Sen’sin; hamd San’a.

Alarak, vererek, ağlatarak, güldürerek sınav eden sensin; hamd San’a.

Yaratmanda, yaşatmanda, öldürmende hikmet bulunduran Sen’sin; hamd San’a.

Sen nursun, biz seni neye benzettiysek Sen o değilsin; ancak birlerin Birisin, has isminle Allah’sın.

Allah’ım, senin bir ismin de Hak’tır. Dünya haktır, imtihan haktır, Cennet – Cehennem haktır, bütün peygamberler, özellikle Peygamberimiz Muhammet Mustafa (SA) haktır.

Allah’ım dünyaya bizi temiz getirdin, burada kendimizi kirlettik; haktan saptık, batıla döndük; “Adil olun.” dedin, zalim olduk; cömertliği övdün, cimri olduk; Sen’in “gerçek dünya”na inandık, ama bu dünyayı pek önemsedik, Rezzak olduğuna inandık, ama hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalıştık; yetime, düşküne dost olmamız gerekirken zalime ve cimri zengine yandaş olduk; Allah’ım bizi affeyle, Allah’ım bize şefaat eyle, Allah’ım azıp sapmışlardan olduk, kurtulanlardan eyle, Allah’ım bizi bize bırakma,

Allah’ım bize dua etmeyi öğreten de Sen’sin. “Duanız olmasa, Rabb’im sizi ne yapsın?” dedirten Sen’sin. “Vadinden caymayan” Sen’sin. Kalplerimize Rahman ve Rahim sıfatlarını Sen işledin, umudu Sen emrettin, yeiste olmayı Sen yasakladın. Bu cesaretle ve cüretle San’a ellerimizi açıyor, dua ediyoruz; dualarımızı kabul eyle ya Rabb’im.

Biliyoruz ki, duamıza icabet etmeyecek olsan San’a dua etme imkânı vermezdin. Bize bu imanı, bilinci, lütfettiğin için San’a sonsuz şükürler ediyoruz, şükrümüzü kabul eyle, bizi şükretmekten hiçbir zaman mahrum eyleme Allah’ım.

Allah’ım, bize indirdiğin Kitap’ta emrettiğin ve yarattığın âlemde hikmetine kodladığın ayetler doğrultusunda bir hayat yaşamayı, tercihlerimizde bu yasalardan kopmamayı nasip eyle. Hesap Günü’nde hesabını veremeyeceğimiz bir tercihte bulunma hatasından muhafaza eyle. Aklımızı selim, bedenimizi sıhhatli, amellerimizi salih eyle.

Gerçek Yaratan Sen’sin. İyiyi, kötüyü; güzeli, çirkini yaratan da Sen’sin. Olduğuna kesin inandığımız ahiret sınavı için dünyadaki tercihimizi bize bıraktın. “Rabb’im güzeldir, güzeli sever, güzel yapar.” dedik. Biz de Sen’den, bir ayet olarak verdiğin akıl doğrultusunda bizi aşımızda, işimizde, ilişkilerimizde iyiye, güzele yönlendirmeni, iyilerle birlikte bulundurmanı diliyoruz. Dileğimizi kabul eyle Allah’ım.

Şüphesiz, bizi iki dünyada da vezir veya rezil yapacak olan, tercihlerimizdir. Doğru tercih için göz verdin, kulak verdin, akıl verdin, idrak verdin, tarih ve coğrafya bilgisi, okuma ve yazma yeteneği verdin; bütün bilgileri, yetenekleri Sen’in rızan doğrultusunda kullanmayı Sen’den diliyoruz; dualarımızı kabul eyle Allah’ım.

Allah’ım dualarımızda ikiyüzlülüğe düşmekten, samimi olamamaktan, hesap verememekten korkuyoruz; bizi bu rezil durumlara düşmekten Sen koru ya Rabb’im.

Allah’ım Sana özel dua etmekten utanıyoruz; ancak Sen’den aldığımız cesaretle diyoruz ki, kendimizi, çocuklarımızı, eşimizi, dostlarımızı, büyüklerimizi, akrabalarımızı yaşarken aziz, öldüklerinde affedilmişlerden eyle. Her birinin makamını Cennet, onları Cehennem’den muhafaza eyle. Beldemiz, ülkemiz insanlarının, senin rızana uygun bir yaşantı içinde olmalarını kendilerine lütfeyle, ayağımızın gittiği, gözümüzün gördüğü, sesimizin ulaştığı, aklımızın yettiği bütün mekânları İslam’ın anlam ve yasalarıyla donamayı kendilerine nasip, bizleri bu işe aracı eyle. Biliyoruz ki “attıran” da sensin, “vurduran” da sensin, biz istersek sen bize atma ve vurma imkânı verirsin, bizi insanlığın huzuruna, mutluluğuna, kurtuluşuna, hidayetine vesile eyle.

Kitap’ında “Ademi öldüren, alemi öldürmüş; ademi yaşatan, alemi yaşatmış olur.” diyorsun; beni, çocuklarımı, vesayetimdeki bütün inanları, “yaşatan”lardan eyle ya Rabbi!

Görünen ve görünmeyen bütün kötülerden ve kötülüklerden, onların vesveselerinden, gurur ve kibir hastalığına yakalanmaktan San’a sığınıyoruz Allah’ım. Sen’den, bize, bunlara karşı feraset, basiret, dayanma ve mücadele gücü ve cesareti vermeni talep ediyoruz, talebimizi kabul et Allah’ım.

Allah’ım, San’a Sen’in istediğin bir kul olabilmek için, yarattığın her şeyin; fiziğin, kimyanın, sosyolojinin, psikolojinin; yasalarını kavramayı, idrak etmeyi, bu ayetler doğrultusunda bir yaşantı kurmayı bize nasip eyle; bizleri yönetmek iddiasıyla başımızda bulunan ülkemizdeki ve dünyadaki iktidar sahiplerine hükmeyle, hatalarında ısrar edenleri muktedir olmaktan mahrum eyle.

Allah’ım bize rahmetini yağdır, sevdiklerini sevdir, samimiyet ve dürüstlük ver, iyi ve kötüyü birbirinden ayırabilmeyi, adil olmayı öğret,  bizi Peygamber’imize komşu eyle.

Diliyoruz ki, ülkemiz mamur, insanlar huzurlu, toprağımız bereketli, ilişkilerimiz güvenilir, neslimiz değerbilir, ölmüşlerimiz cennetlik, geleceğimiz aydınlık olsun.

Allah’ım hislerimiz derin, arzularımız yüksek; hakkımız olmayan çok şeyi Sen’den diliyoruz, cüretkârlığımızdan dolayı bizi affeyle. Dileklerimizde sözler kifayetsiz, kelimeler aciz. Dualarımızı, habibin Muhammet Mustafa’nın yaptığı dualardan eyle. Onun istediklerini senden istiyoruz, bizi kapından boş çevirme Allah’ım.

İnanıyoruz ki; kabul olan ve olunmayan her duada hayır vardır. Allah’ım senin hayrına inandık, hayır için dua ettik.

Bize, seninle birlikte olmayı, yaşamayı öğret; bu bilinç üzerinde ölmeyi, ruhlar âleminde sana kavuşmayı nasip et.” Amin, amin, amin…