15.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 542

Bu Ramazan’da Canımı Sıkanlar

Bu sene de Ramazan Ayı seçim atmosferinde geçti. Ömrüm boyunca Ramazan ayının, camiler ile dini ritüel ve merasimlerin hiç bu kadar siyasete alet edildiğini hatırlamıyorum.

Sadece İstanbul Belediye Başkanlığı seçimi yenilenecek ve Ekrem İmamoğlu ile Binali Yıldırım bir yarış içindeler. Bu yarışın demokratik, adil ve eşit şartlarda gerçekleşmesi hem hukukun ve hem ahlakın, hem de dinin gereği değil mi?

Peki, bu yarışta partili Cumhurbaşkanının her türlü adalet anlayışını yok eden propaganda sürecini nereye koyacağız?

Ramazan boyunca her iftardan sonra tamamen İstanbul seçimlerine yönelik yaptığı konuşmaları onlarca TV kanalında program akışı kesilerek canlı yayında vermek ne demek?

Bu konuşmalarında rakiplerini “İstanbul’u Konstantinapol olarak görmek isteyenler” diye suçlaması, İstanbul seçimini “PKK ile mücadelenin uzantısı” olarak değerlendirmesi ne demek?

“Keşke Yunan kazansaydı” diyen meczuba âlim muamelesi yapıp ziyaretine giden, kızının nikâh şahitliğini Yunan Başbakanına yaptıran, PKK ile birlikte “çözüm süreci” işleten kişinin bu sözlerini eleştirecek bir tek namuslu TV yorumcusu çıkmaması ne demek?

Kameralar eşliğinde kılınan teravih namazları sonrası camiden siyasi propaganda yapmayı vicdanlar nasıl kabul edebiliyor?

Bırakmadılar ki Müslümanlar iftar sonrası huzurla sohbet etsin, Kadir Gecesi tefekkür ve ibadet etsin. Hangi kanalı açsan karşında AKP Genel Başkanı propaganda yapmakta, rakiplerine kara çalmakta.

YSK’nın gerekçeli kararında oylar çalındı tespiti yoktu. AKP adayı “Oylarımız çalındı hukuki terim değil, ben siyaseten böyle konuştum” dedi.

Hemen ertesi günlerde Cami çıkışında yine “seçim yenileniyor, çünkü oylarımızı çaldılar” demeye devam etti. Bu iftira etmek değilse nedir?

Hani “devletin dini adaletti?” Hani iftira en büyük günahlardandı?

***************************************

Ramazan’ın Tadı Yoktu

Bu Ramazan Ayında manevi hazzı yeterince yaşayamadım. Zaten toplumda dini ibadetleri yapanların oranında gözle görülür bir azalma var. Camiler geçmiş seneler gibi dolmuyor, oruç tutmayanların oranı yükseliyor.

İslam dini bu toplumu bir arada tutan temel değerlerimizin başında geliyordu.

Fakat toplumumuzda hem İslam anlayışında farklılaşma ve hem de Ateizm, Deizm gibi inanç türlerine sapmada bir artış olduğu görülmekte.

Toplumda dine ve dindara, din görevlilerine bir güven vardı.

1980’li yıllarda yapılan bir ankette “aniden bir işiniz çıksa çocuğunuzu hangi meslek grubundan komşunuza bırakırdınız?” sorusuna en çok “imam, müezzin gibi” din görevlilerine cevabı verilmiş. Aynı soruyu bu sene sorarak anket yapan MAK firması “ilk onda din görevlisi veya din ile anılan kimse olmadığını” tespit etmiş.

Yani toplumda dine ve dindara güven en düşük seviyeye indi.

İran’da da devleti yöneten mollalar rejiminin kötü uygulamaları, yaptıkları adaletsizler, yolsuzluklar sebebiyle ateist ve deistler artmış. Bunun yanındaİran’ın İslam öncesi dini inançlarına (Zerdüştlük,  Mecusilik gibi) meyledenlerin arttığı izleniyormuş.

Bu kesimler “eğer bu mollalar Müslüman’sa ben bu dinden değilim” diyerek farklı inanç arayışlarına girmişler.

Türkiye’de de “dinci” bir partinin uzun süren iktidarı yaşanırken benzer gelişmelerin olması düşündürücü.

***************************************

Selefi Zihniyet Yerine Matüridi Anlayış

Türkiye’de İslam’ın “tevhit ve inanç esaslarına iman” alanında toplumda herhangi bir ayrışmanın olmadığı görülüyor.

Ancak dinin bir de şeriat tarafı var.

Oğuz Çetinoğlu “Büyük Türk- İslam Alimi Matüridi” adlı eserinde şu bilgileri veriyor:

Şeriat Allah katında değişmez yol ve gerçek olan İslam’ın içinde kişilerin, grupların ve toplumların dinden anladıklarına göre oluşturulmuş yorumlar ve kurallar bütünüdür.”

İşte bu alanda ayrışmalar söz konusu.

“Tevhit ve inanç esaslarında aynı imana sahip olan kişiler kendi şeriat algılarından farklı düşüncede olanları dışlamakta, suçlamakta ve hatta dinden çıktığını iddia etmektedir.”

Dinde sadece nakille yetinen Selefi anlayış derin ayrışmalara sebep olmuştur. Oysaki Matüridi, Kur’an-ı Kerim’in yorumunda akıl unsuruna önem vermiş; akıl ile nakili uzlaştıran yöntemi ile toplumu birlikte barış içinde yaşatacak görüşler geliştirmiştir.

Mesela Selefi zihniyeti hayırlı işleri, ibadet konularında eksiği olan kişileri dinden çıkmış kabul eder.

Oysa Matüridi “amel (iş ve davranışlar) imandan bir bölüm değildir” diyerek kişilerin İslam toplumundan dışlanmasını engellemiştir. O’na göre “bu kişiler eksiği noksanı olsa da yine de mümindir.”

Türk toplumu genel olarak “Matüridi” adını ve görüşlerini bilmese de, “itikatta Matüridi” mezhebindendir. Yani hoşgörülü toplumumuzun inanç genetiğinde bu görüşler hâkimdir.

Ancak bazı kesimlerde Selefi görüşlerin etkili olduğu ve bu kesimlerin kendileri gibi düşünmeyenleri Müslüman görmediğini izlemekten de üzüntü duyuyorum.

Hatta kendi partisinden olmayanları İslam düşmanı, kâfir gibi görenler var.

CHP İstanbul Belediye Başkan adayı Ekrem İmamoğlu’na namaz kılmak için gittiği camilerde bazı “Müslümanlar” tarafından yuh çekilmesi, “burada ne işin var” şeklinde protestolar yapılması Selefi zihniyetinin eseridir.

Devleti yönetenlerin Müslümanlar arasında ayrışma tohumlarını eken Selefi zihniyetlilere prim vermemesi gerekir.

Malum, modern demokratik devletlerin din ve vicdan özgürlüğünü esas alan laiklik ilkesi birilerine uzak geliyor.

Hiç olmazsa toplumsal huzur ve barış için büyük Türk- İslam âlimi Matüridi’nin görüşlerinden faydalanmayı bir bilseler.

Türk olmaktan ve Türk adından nefret edenlerin bu büyük Türk âlimini rehber kabul etmelerini beklemek fazla mı iyimserlik olur acaba?

NOT: Bayram gibi bayramlar yaşamak dileğiyle Mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik ediyorum.

 

 

Devlet, Kitap ve Halk (1)

0

Sessiz sedasız çalışan bir bakanlık birimi var Türkiye’de.

Millî Eğitim Bakanlığı Yayımlar Dairesi.

Cumhuriyet Türkiye’sinde birbirinden güzel kitaplara imza atmış bir kuruluş:

Batı klâsikleri, Doğu Klâsikleri, Lâtin ve Yunan Klâsiklerinin hemen hemen tamamının

Türkçe tercümelerini yayınlamakta büyük başarı gösterdi, gösteriyor.

Kitapları; hem kaliteli, hem ucuz tutmaları ise, işin başka güzel bir yönü.

Hele zaman zaman öğretmenlere yaptıkları indirim takdire şayan.

“Sudan ucuz!” derler ya, işte onun gibi bir şey.

Hakikaten manevi fiyat biçilmesi mümkün olmayan eserleri

Çok az bir fiyat ve ederiyle okura sunması her türlü takdirin üstündedir.

Hele yayınladıkları bir seri var ki

Çok değerli, pek kıymetli: İslâm Klâsikleri:

Birbirinden güzel, birbirinden enfes eserler;

Hemen her asırda yazılmış eserler:

Açık seçik ve akıcı bir Türkçeyle dilimize aktarılan bu eserler;

Temiz bir baskıyla okurun eline ulaşıyor.

Senelerdir devam eden faaliyetleri göğsümüzü kabartıyor.

Millî Eğitime, büyük katkılar sağlıyor.

Özellikle Mevlânâ Hazretlerinin eserlerinin bir bir basılması, ayrı bir iftihar vesilesi.

Son olarak Mevlânâ Mesnevîsinin tercümesi olan

“Aslı ve Sadeleştirilmişiyle Manzum Nahifî Tercümesi”nin altı nefis cilt hâlinde,

Bir de Millî Eğitim Bakanlığı’nca basılması

-İnanıyorum ki- ben gibi çoklarını, büyük sevince garketmiştir.

Çünkü yıllarca evvel yapılan ilk nefis baskısı kalmamıştı.

Bu eser aranılır hâle gelmişti.

Özellikle Edebiyat Fakültesi camiası tarafından özlemle beklenir olmuştu.

Çünkü eserde hem Farsça aslından, Osmanlı Türkçesine tercümesi var.

Hem de onun açık seçik, duru bir Türkçeyle sadeleştirilmiş hâli.

Bir taşla iki kuş vurmak misali.

Millî Eğitim Bakanlığı Yayımlar Dairesi’nin bastığı bu eserler;

Bütün millete hitap etmektedir.

Çünkü Millî Edebiyat; milletin müşterek / ortak sesidir.

Ortak heyecanı, ortak millî duygusunun terennümüdür.

Hangi meslek erbabı olursa olsun, edebiyat onlar için bir ihtiyaçtır.

Edebiyata karşı kimse bigâne kalmamalı.

Ona uzak durmamalı.

Hele Bakanlık Yayımlar Dairesi’nin halka sunduğu ucuz kitap furyasından

Azamî ölçüde istifade etmenin yoluna bakmalı.

Edebî eserlere sırt çevirmemeli.

Almalı aldırmalı, okumalı okutmalı.

Birbirimizi buna teşvik etmeliyiz.

Zaten millet olmanın bir gereği de müştereklerimiz çevresinde halka  olmak değil midir?

Fakat üzücü olan şu ki, bırakın halkı,

Aydınlarımızın bile bu eserlere karşı rağbeti,

İstenen seviyede değil!

Okuma alışkanlığı edinmekte maalesef henüz çok geriyiz.

“Su akar bizler bakar!” misali,

“Kitap çıkar bizler bakar!” oluyoruz ne hikmetse.

 

 

Yargı Reformu Strateji Belgesi Hakkında

0

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz gün (30 Mayıs) “Yargı Reformu Strateji Belgesini” açıkladı. Yargı reformunun (!) açıklanmasıyla birlikte tartışmalar da beraberinde geldi. Örneğin, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu yargı reformunun “Türkiye ittifakının en önemli yol haritasını oluşturduğunu, beklentilerinin büyük çoğunluğunu karşıladığını, Avrupa’nın bizi kıskanacağı bir yargı düzeninin yol haritası olduğu” yönünde oldukça iddialı söylemlerde bulundu. Duayen hukukçu Turgut Kazan ise “güzel sözler demetinden ibaret” şeklinde yorum getirdi.

Köşe yazılarımızı az çok takip edenler, Türkiye’nin nasıl bir hukuk reformuna ihtiyaç duyduğuna dair görüşlerimizi farklı zamanlarda kaleme döktüğümüzü hatırlarlar. Bir kişinin kendi yazılarına atıf yapması pek hoş karşılanacak bir durum değildir ancak sadece hatırlatmak maksadıyla değinmiş olalım. Bir yazımızda Türkiye ekonomisinin düze çıkmasına dair çözüm önerilerimizi sunarken yargı reformunun ne kadar önemli olduğuna (1) değinmiş, başka bir yazımızda da farazi bir senaryo üzerinden Türkiye’nin nasıl bir yargı reformuna ihtiyacı olduğunu(2) kısaca izah etmeye çalışmıştık. O yazıları hatırlattıktan sonra şimdi madde madde Yargı Reformu Strateji Belgesi hakkındaki fikirlerimizi ifade edelim.

 

HSK’nın Yapısının Değişmediği Bir Reform, Reform Değildir

Sonda söylenmesi gerekeni başta söyleyerek başlayalım. Türkiye’de, yargı sisteminde bir reform yapılacaksa bu reforma Hâkimler Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısını değiştirerek başlamak lazım. HSK’nın yapısının değişmediği bir reform, reform değildir. HSK’nın yapısının değişmesi derken, şu iki unsurun değişmesinden bahsediyoruz;

Birincisi; Adalet Bakanı ve Müsteşarı HSK üyeliğinden çıkartılmalı. Çünkü Adalet Bakanı ve Müsteşarının HSK üyesi olması demek, yargı erkinin açıkça yürütme erkine bağlı olması demektir. Yargı erkinin yürütme erkine bağlı olması ise hem kuvvetler ayrılığı ilkesine hem yargı bağımsızlığına aykırıdır. Bu aykırılıkların olduğu bir yargı sisteminde ise adil yargılanma hakkı çok kolay bir şekilde ihlal edilir.

 

Silahların Eşitliği İlkesi

 

Değişmesi gereken ikinci unsur ise; HSK’nın sadece Hâkimler Kurulu olarak düzenlenmesi gerekmektedir. Hâkimlik ve Savcılık aynı meslekler olmadığı gibi muadil meslekler de değildir. Savcı, yargılama sistemi içerisinde bir taraftır. Sistem içerisinde taraf olan meslek grubunun, sistemin karar verme mercii olan hâkimlik mesleğiyle muadil tutulması, savcıların hâkimlerle aynı haklara sahip olması, hâkimlerle aynı binada (adliye) ve yan yana odalarda görev yapıyor olması adil yargılama kavramıyla bağdaşmaz. Çünkü bütün bu saydıklarım aynı zamanda ceza hukukunun temel ilkelerinden olan silahların eşitliği ilkesiyle de bağdaşmamaktadır. Kaldı ki, hâkim ve savcılar hukuken (de iuri) aynı statüde iken fiilen (de facto) savcılar hâkimlerden daha üst konumdadır.

Evvela adliyenin idari amiri başsavcıdır. Hâkimlerin duruşma salonu olarak hangi odayı kullanacaklarına, makam odası olarak nereyi kullanacaklarına başsavcı karar verir. Bir hâkim dostumla sohbet ederken şöyle demişti; “Başsavcı bize kâğıt vermezse duruşma bile yapamam.”

İkincil olarak ise, özellikle ceza dosyalarında savcıların hâkimleri doğrudan doğruya etkileyebildiklerine, özellikle tutuklama işlemine dair bazı kararlarda ilgili hâkimlerin dosyayı inceleme zahmeti bile göstermeyip soruşturma savcısının telkiniyle hareket etmelerine çok sık rastlanmaktadır. Bu ikinci hususun ilk saydığımız husustan daha feci olduğunu zikretmememize gerek olmasa gerek.

 

Tutuklama Tedbirinde Ölçülülük Tamam da 50 Küsur Yeni Cezaevi Neden?

Yargı Reformu Strateji Belgesi’ne dönecek olursak, Cumhurbaşkanı yaptığı açıklamada “Tutuklama tedbirinin ölçülü kullanımına yönelik yeni adımlar atıyoruz. Tutuklamayı istisnai tedbir olarak görüyoruz. Tutuksuz yargılanmayı esas yöntem olarak görüyoruz.” Şeklinde bir açıklama yaptı. Açıklama son derece güzel ancak şöyle bir durum var; Mevcut 5271 sayılı CMK’ da tutuklama zaten istisnai bir tedbir. Tafsilata girmeyeceğim ancak CMK’ da tutuklama tedbirine hangi hallerde başvurulabileceği tek tek sayılmış. Tutuklama tedbirine ilişkin sorunlar mevzuattan değil yargı organlarının yanlış uygulamalarından kaynaklanıyor. Örneğin, Cumhurbaşkanına hakaret suçundan dolayı tutuklama tedbirine başvurulamaz ancak binlerce insan bu suçtan dolayı tutuklandılar. Bu tutuklamaların tamamı yasaya aykırı olarak gerçekleştirildi.

Tutuklama tedbirinde ölçülülük açıklamasıyla alakalı ikinci çelişki de şurada; hükümet daha geçen sene elli küsur yeni cezaevi inşa edileceğini duyurmuştu. Şimdi bu iki açıklamayı yan yana koyduğumuzda haklı olarak şu soruyu sorma ihtiyacı duyuyoruz; tutuklama tedbirinde ölçülülük tamam da 50 küsur yeni cezaevi neden?

 

İnternet Sitesinin Tamamına Değil İçeriğe Sınırlama

Bir diğer açıklama da bundan böyle internet sitesinin tamamına değil içeriğe sınırlama getirileceğine dairdi. Öncelikle şunu ifade edelim böyle bir düzenleme yargı reformu diye sunulamaz. Bu tamamen temel hak ve özgürlüklerle alakalı bir zorunluluktur. Kaldı ki Vikipedi örneğinde olduğu gibi, tamamen haksız yere erişime kapatılan internet sitelerini görünce hiçbir haklı nedene dayanmayan sınırlamaların nasıl durdurulacağı hususu da muallâkta kalıyor.

 

Hukuk Fakülteleri 5 Yıl Oluyor

Düzenlemeye göre, hukuk fakülteleri 5 yıl oluyor, hâkim-savcılık için özel meslek sınavı geliyor (ki zaten var), hakim-savcı yardımcılığı müessesesi getiriliyor.

Öncelikle şunu ifade edeyim hukuk fakültesi eğitimini 5 yıla çıkartmak eğitimin kalitesini artırmaz. Marmara Hukuk’tan mezun olmuş bir kardeşiniz olarak açıkça itiraf edeyim ki Türkiye’de mevcut hukuk eğitimi 2 senede rahatlıkla verilebilir. Hukuk fakültelerinin temel sorunu eğitim süresiyle alakalı değildir. Hukuk fakültelerindeki problem eğitimin tamamen teorik olarak verilmesi ve lisans eğitimi esnasında uygulamalı eğitimin gerçekleştirilmemesidir. Bazı üniversitelerin farazi duruşma gerçekleştirmesi uygulamalı eğitime örnek teşkil etmez. Hukuk fakültesinde okuyan her öğrencinin eğitimin belli bir bölümünü adliyede mahkeme kalemlerinde, icra dairelerinde çalışması, tebligat zarfı katlaması, müzekkere yazması, hâkime dosya sunması, duruşma izlemesi hatta mübaşirlik yapması, canlı canlı dosya görmesi, kısaca adliye tozu yutması gerekmektedir. Kaliteli hukukçu ancak böyle yetişir.

 

Ceza Mahkemelerinin 24 Saat Çalışması

Ceza mahkemelerinin 24 saat çalışması da bir yargı reformu değildir. Ceza mahkemelerinde bir yargı reformu yapılacaksa bu reforma yukarıda detaylı olarak bahsettiğimiz üzere, savcıların adliye dışına çıkartılması ve duruşma salonunda kürsüde hâkimin yanında değil, müşteki tarafa ait olan kısımda oturmasıyla başlamak gerekir. Yine özellikle ceza hâkimlerinin sık sık cezaevlerini ziyaret etmelerinin zorunlu tutulması ve hakkında tutuklama kararı verilen veya cezaya hükmedilen bir insanın neler yaşadığını bizzat görerek tecrübe etmelerinin sağlanması gerekir. Bu şekilde, hâkimlerimizin dosyaya ve sanıklara bir memur gibi değil, bir hukukçu gibi yaklaşmalarını sağlamış oluruz.

 

Avukatlara Yeşil Pasaport Verilmesi

Avukatlara yeşil pasaport verilmesi öyle zannediyorum ki kendisi de bir avukat olan Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün meslektaşlarına bir jestinden ibaret. Abdülhamit Gül’ün kendinden önceki Adalet Bakanlarına göre avukatlara karşı daha hassas davranmaya çalıştığı görülüyor.Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin açıklanmasından bir gün önce İstanbul Anadolu 2. İş Mahkemesi hâkiminin bir avukatın etek boyuyla alakalı rezilce açıklamalar yapması karşısında aynı gün açığa alınması olayının Abdülhamit Bey’in bu hassasiyetinden kaynaklandığını düşünüyorum.

Ancak, avukatların ihtiyacı olan şey yeşil pasaport değil, sistem içerisinde görevlerini layıkıyla yapmalarının kolaylaştırılmasıdır. Bu mevzu avukatlara has olduğundan tafsilata girmiyorum.

 

Tanıklığı Zorlaştıran Uygulamaların Kaldırılması

 

Tanıklığı zorlaştıracak uygulamaların kaldırılması da bir yargı reformu uygulaması olarak lanse edilemez. Tanık ücretleri, tanıkların psikolojik olarak yıpranmalarının engellenmesi konular zaten hiç bahsedilemese bile yargının temel görevleri arasında olan basit meselelerdir.

 

Basit Yaralama ve Tehdit Suçlarının Hâlihazırda Zaten Şikâyete Tabi Olması

Cumhurbaşkanı, basit yaralama ve tehdit suçlarının şikâyete tabi kılınması maddesini okuyunca güldüm. Çünkü basit yaralama ve tehdit suçlarının hâlihazırda zaten şikâyete tabi olması gibi bir durum var. Bu konu bir yenilik değil. Demek ki birileri liste kalabalık olsun diye bu maddeyi de arada sıkıştırıvermiş.

 

Noterliğin Kariyer Mesleği Olması

Noterliğin kariyer mesleği olması yani noter olmak için başvuru yapıp on yıllarca beklemek yerine sınavla noter olunması konusu bir reform değildir. Muhtemelen on yıllarca beklemeye sabrı ve takati olmayan bir takım “partililerin” kısa yoldan noter olabilmesi için getirilen bir düzenleme.

 

Avrupa Birliği’ne Şirin Gözükmek

Görüldüğü üzere, yargı reformu diye adlandırılan bu “paket” aslında bir reform değil. Birkaç küçük düzenlemeden ibaret bir takım planlar sadece. Ekonomideki kötüye gidiş yabancı sermaye girişini durdurduğu gibi ülkedeki hem yabancı hem de yerli sermayeyi kaçırdı. Hükümet tamamen ekonomik gerekçelerle böyle bir reform (!) paketiyle yabancı sermayeye kaş göz ediyor. Ne kadar başarılı olurlar bilmiyorum. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim, ülkede adaleti gerçekten tesis etmek için gereken yargı reformu yukarıda özetlediğimiz şekilde yapılmalı. Ve reformda samimi olunmalı. İktidarın otoritesini sınırlamayan bir yargı reformunu yabancı yatırımcı -af edersiniz- yutmaz. O nedenle reform yaparken niyetimiz ülkede gerçekten hızlı işleyen adil bir yargı sistemi tesis etmek olmalı, Avrupa Birliği’ne şirin gözükmek değil.

 

(1)    http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=9437

(2)    http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=9528

 

 

 

İslam Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır ile Aile İçi İlişkiler hakkında konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Aile toplumun yapı taşıdır. Ailenin sağlam olmadığı toplumların sağlam olması beklenemez. Ailenin sağlam olması için de aile içi ilişkilerin sağlıklı yürümesi gerekir. Aile kavramının târifi ile sohbetimize başlayabilir miyiz Hocam?

Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır: Aile ile kast edilen, karı koca, anne baba, kayınpeder, kayınvalide, öz ve üvey evlat, amca, hala, dayı, teyze, gelin, damat, baldız ve kayınbiraderden oluşan geniş bir topluluktur.

Çetinoğlu: Günümüzdeki ‘çekirdek aile‘ kavramını kabul etmiyoruz. Çok güzel. Şimdi, ‘Karı-Koca‘dan başlayıp aileyi oluşturan fertler arasındaki ilişkilere bakabilir miyiz?

Prof. Bayındır: Karı koca hayatı, aralarında evlenme engeli bulunmayan bir kadınla erkeğin, şahitler huzurunda yaptıkları sözleşme ile başlar. Sözleşmenin geçerli olması için tarafların büluğa ermiş, rüştlerini ispatlamış ve zinadan uzak kalmış olmaları gerekir. “Zina eden erkek, ancak zina eden veya müşrik olan bir kadınla evlenebilir. Zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek evlenebilir. Bunlar (namuslu) müminlere haram kılınmıştır.” (Nur 24/3) Zinadan sonra tevbe edip kendilerini düzeltenler namuslu biriyle evlenebilirler.

Din farkı, evlenme engeli değildir. Evlenme engellerinin sayıldığı Nisa 23 ve 24. âyetlerde din şartı yoktur. Fakat bir Müslümanın müşrikle evlenmesi tavsiye edilmez. İlgili âyet şöyledir:  “Allah’a inanıp güveninceye kadar, müşrik kadınlarla evlenmeyin. Allah’a inanıp güvenen esir kadın, müşrik kadından elbette daha iyidir; isterse sizi çok etkilemiş olsun. Allah’a inanıp güveninceye kadar, müşrik erkeklere kız vermeyin. Allah’a inanıp güvenen esir erkek, müşrikten elbette daha iyidir; isterse sizi çok etkilemiş olsun. Onlar sizi ateşe çağırırlar, Allah ise kendi izniyle Cennet’e ve günahlardan arınmaya çağırır. Allah âyetlerini insanlara açıklar ki akıllarını başlarına toplasınlar.” (Bakara 2/1221)

Âyette geçen “daha iyidir” ifadesi, diğerinin kötü olduğunu göstermez. Nitekim Tevbe 31. âyette Yahudi ve Hristiyanların bir bölümünün müşrik olduğu ifade edildiği halde evlenme konusunda onların kadınlarıyla Müslüman kadınlar arasında fark gözetilmemiştir. İlgili âyet şöyledir:

“Kendinizi korumuş, iffetli yaşamış ve gizli dost da tutmamışsanız, iffetli mümin kadınlar ile kendilerine sizden önce Kitap verilmiş olanların iffetli kadınları, mehirlerini verdiğinizde size helâldır. Kim bu imanı örter (bu hükümleri görmezlikten gelir) ise yaptığı boşa gider ve o, Ahirette kaybedenlere karışır. (Maide 5/5)

Karı – koca ilişkilerinin özeti, şu âyetlerdedir: “Erkekler, kadınları koruyup kollarlar. Bu, Allah’ın her birine diğerinden fazla özellikler vermesi ve erkeklerin mallarından (onlar için) harcamaları sebebiyledir. İyi kadınlar, (Allah’a) içten boyun eğen ve Allah’ın korumasına karşılık kimse görmezken de kendilerini özenle koruyanlardır. Nüşuzundan (boşanıp gitmesinden) korktuğunuz kadınlarınıza öğüt verin, yatakta onlardan ayrılın ve onları rahat bırakın. Sizi gönülden kabul ederlerse onlara karşı başka bir yol aramayın.”

(Ey Müslümanlar!) Eşlerin ayrılacaklarından korkarsanız, bir hakem erkeğin ailesinden, bir hakem de kadının ailesinden gönderin; uzlaşmak isterlerse, Allah aralarını uyuşturur. Allah bilir ve işin iç yüzünden haberdardır. (Nisa 4/34-35)

Çetinoğlu: Âyetlerin açıklamalarını lütfetmeniz mümkün mü Hocam?

Prof. Bayındır: Erkeğin görevleri

1-Koruyup kollama: Allah Teâlâ, Müslüman, kâfir, hür ve esir ayırımı yapmaksızın kadını koruma altına almış ve namuslu kadınlara “muhsana” yani kalenin içindeymiş gibi korunmuş kadın demiştir. Nikâh ile birlikte onu, kocasının da koruması gerektiği için tekrar muhsana olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Muhsana / evli kadınlarla (evlenmeniz haramdır.) “(Nisa 4/24).

Erkek gücüne göre, eşine bir ev açıp ihtiyaçlarını karşılamakla görevlidir.

Çetinoğlu: Boşama durumunda ilişkiler nasıl devam etmeli?

Prof. Bayındır: Boşanmış olsalar bile erkek, hanımı iddeti1 bitinceye kadar onu, o evden çıkaramaz. İlgili âyetler şunlardır:

“Ey Nebî! Hanımlarınızı boşadığınızda iddetleri içinde boşayın ve iddetlerini sayın. Rabbiniz Allah’tan çekinin de açık bir fuhuş yapmamışlarsa evlerinden çıkarmayın. Onlar da çıkmasınlar. Bunlar Allah’ın çizdiği sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa kötülüğü kendine yapar. Bilemezsin, belki Allah bunun ardından yeni bir durum ortaya çıkarır.” (Talak 65/1)

“(Boşanmadan dolayı iddet bekleyen) hanımları gücünüze göre oturmakta olduğunuz yerin bir bölümünde oturtun. Onlara (evi) dar etmek için zarar vermeye kalkmayın. Hamile iseler, doğum yapıncaya kadar ihtiyaçlarını karşılayın. Çocuğu sizin için emzirirlerse ücretlerini verin. İşleri aranızda marufa uygun istişareyle yürütün. Karşılıklı olarak zorlanırsanız çocuğu bir başkası emzirecektir.” (Talak 65/6)

Çetinoğlu: Başkaca bir vazife söz konusu mu?

Prof. Bayındır: Allah Teâlâ erkeğe şöyle bir görev daha yüklemiştir:

“Vefat ettiğinde geride eşlerini bırakacak olan erkekleriniz eşlerinin, evden çıkarılmadan, bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Onlar çıkarlarsa, kendi başlarına yaptıkları marufa uygun2 şeylerden dolayı size bir günah olmaz. Üstün olan ve kararları doğru olan Allah’tır.” (Bakara 2/240)

Çetinoğlu: Mehir konusunda da bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Bayındır: Erkek, sadakatinin göstergesi olarak eşine mehir verir. Kur’an’da mehir kelimesi kullanılmaz. Bu ayette mehir yerine dürüstlük anlamında “sadukat’ kelimesi kullanılmıştır. Bu ifadenin kullanılması mehrin, erkeğin hanımına karşı sadakatinin işareti olduğunu gösterir. Kadın da ona sadakat gösterecek ve cinselliğini başkası ile paylaşmayacaktır.

Mehir yerine ucur kelimesi de kullanılır. Ucur yapılan işin ödülü anlamındaki ecr’in çoğuludur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kendinizi korumuş, iffetli yaşamış ve gizli dost da tutmamışsanız, iffetli mümin kadınlar ile sizden önce kendilerine Kitap verilmiş olanların iffetli kadınları, ecirlerini / ödüllerini verdiğinizde size helâldır. Kim bu imanı örter (bu hükümleri görmezlikten gelir) ise yaptığı boşa gider ve o, Ahirette kaybedenlere karışır. (Mâide 5/5) Şu âyete göre kadın, nikâhtan sonra eşiyle baş başa kalınca ödülü hak etmiş olur: “Bir eşi bırakıp bir başka eşle evlenmek isterseniz, birincisine yığınla mal vermiş bile olsanız ondan hiçbir şey almayın. İftira ederek ve apaçık günaha girerek mi alacaksınız? Nasıl alabilirsiniz? Sizden sağlam bir söz aldılar ve birbirinizle baş başa kaldınız .” (Nisa 4/20-21) Nebîmiz aleyhisselam şöyle demiştir: “Kadınlar konusunda Allah’tan korkun; onlar yanınızda avânin3 kendilerini sizin için koruyan kimselerdir. Bu konuda canlarının istediğini yapamazlar. Onların sizin üzerinizde hakları, sizin de onlar üzerinde haklarınız vardır. Sizin haklarınız; başkasıyla yatmamaları ve hoşlanmadığınız birinin evinize girmesine izin vermemeleridir .” Mehir, aynı zamanda erkeğin eşini boşamasının önünde engeldir. Çünkü boşarsa verdiği mehri geri alamayacağı gibi evleneceği yeni hanıma da mehir verecektir.

Çetinoğlu: Kadının görevlerini de konuşabilir miyiz Efendim?

Prof. Bayındır: “Allah’ın (eşlerden) her birine diğerinden fazla özellikler vermesi” (Nisa 4/34) sebebiyle bazı konularda erkekler, bazı konularda da kadınlar öndedir. Bu fark, onlardan birini diğerine muhtaç hale getirir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’ın birinize diğerinden fazla olarak verdiği şeylere imrenmeyin. Erkeklere, kendi kazandıklarından bir pay, kadınlara da kendi kazandıklarından bir pay vardır. Siz, Allah’ın ikramını isteyin. Her şeyi bilen Allah’tır.” (Nisa 4/32)

Çetinoğlu: Boşanma hakkı sâdece erkeğe mi aittir?

Prof. Bayındır: Erkek gibi kadının da tek taraflı iradesiyle eşini boşama hakkı vardır. Erkeğin kararını eşine hissettirmesi erkeğin nuşûzu4, kadının hissettirmesi de kadının nüşûzudur. Nisa 34. âyet kadının nüşûzu, Nisa 128. âyet de erkeğin nüşuzu ile ilgilidir. Nisa 34. âyetin ilgili bölümü şöyledir: “Nüşuzundan korktuğunuz kadınlarınıza öğüt verin”

Nüşuz, gideceği zaman kişinin yerinden hafifçe kalkmasıdır. Bir âyet şöyledir:

“Ey inanıp güvenenler! Size toplantılarda “Yer açın!” denince yer açın ki Allah da size yer açsın. Nüşuz edin / yavaşça kalkın!’ denince de kalkın ki Allah, içinizden inanıp güvenenler ile kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah, yaptıklarınızın iç yüzünü bilir.” (Mücadele 58/11)

Kadın, tek taraflı iradesi ile kocasını boşayabileceği için onun nüşuzu, eşinden ayrılma isteğidir. Erkek ayrılmak istemiyorsa yapabileceği tek şey, onun endişelerini gidererek ve gönlünü rahatlatacak sözler söylemektir.

Çetinoğlu: Âyet hükmü mü?

Prof. Bayındır: Evet! Eşinin ayrılacağından korkan erkeğe verilen ilk emir şudur: onlara va’z edin.” Vaaz, gönlü rahatsız eden bir konuda karşı tarafı, iyiye ve güzele yöneltecek söz söylemektir.

Erkek yataktan ayrıldıktan sonra eşinin de oradan ayrılmasını isteyemez. Bu da Yataktan ayrılan erkeğe verilen emir şudur: “onları rahat bırakın”

Eğer kadın kararlıysa erkeğe verilen ikinci emir şöyledir: “Yatakta onlardan ayrılın”

Erkeğin yataktan ayrılması emrini Allah verdiği için o emre uyması kocanın onurunu zedelemez. Kadın da kendine değer verildiğini anlayıp kararını gözden geçirebilir. Bir de ayrılmak istediği kocadan hamile kalması engellenmiş olur.

Bu emir, darb mastarından türetilmiştir. Darbın Arap dilindeki kök anlamı, bir şeyi bir şeyin üstüne vurmak veya sabitlemektir. Kelimenin anlamı, vurulan veya sabitlenen şeye göre değişir. Bir âyette aynı kökten şöyle bir emir yer alır:

“(Kadınlar) Başörtülerinin bir kısmını yakalarının üstüne vursunlar.” (Nur 24/31)

Başörtünün bir kısmını yakaların üstüne vurmak, açılmayacak şekilde oraya sabitlemektir. Ortam değişince başörtüsü açılabilir. Kadın da daha sonra yatağından kalkar ve evinde rahatça dolaşır. Çetinoğlu: Dövmeye ruhsat verildiğini iddia edenler var…

Prof. Bayındır: V’adribuhunne emrine ulema tam bir ittifakla “onları dövün” anlamı vermiştir ama ona bu anlamı vermek imkânsızdır. Çünkü âyet şöyle devam eder:  Size itaat ederlerse onlara karşı başka bir yol aramayın.”

Çetinoğlu: Boşanmayı erkek teklif ediyorsa…

Prof. Bayındır: Boşamayı erkek yapsa, yataktan ayrılacak olan kadındır. İlgili âyet şöyledir:

“(Eşi tarafından) boşanmış kadınlar, kendi başlarına üç kur5 beklerler”. (Bakara 2/228)

Talak Suresi 1. ve 6. âyetlere göre erkek, iddeti bitinceye kadar eşini evden çıkaramaz. Kadın da o süre içinde kocasının yatağına giremez.

Çetinoğlu: Bir de ‘ıslah’ meselesi var…

Prof. Bayındır: Islah, aradaki nefreti giderme çabasıdır. Islah erkeğin nüşuzunda da vardır ama onda üçüncü şahıslar devreye girmezler. Kadının nüşuzu ile ilgili emir şöyledir: (Eşlerin)

Ayrılacaklarından korkarsanız, bir hakem erkeğin ailesinden, bir hakem de kadının ailesinden gönderin. (Nisa 4/35)

Hakemlerin ailelerden seçilmesi önemlidir. Çünkü onlar eşleri daha iyi tanırlar. Kadı Şurayh, hakemleri görevlendirirken bu emre uymuştur. Onlar, eşlerin ayrılmaları yönünde görüş bildirirlerse kadına iftida / ayrılma yetkisi verilir. Onu da şu âyetten öğreniyoruz: “…(Ey erkekler!) ikinizin de Allah’ın koyduğu sınırlarda duramayacağınızdan korkması dışında kadınlara verdiklerinizden herhangi bir şeyi geri almanız helâl olmaz. (Ey müminler!) Eşlerin, Allah’ın koyduğu sınırlarda duramayacaklarından siz de korkarsanız, kadının fidye verip kendini (kocasından) kurtarması her ikisi için de günah değildir. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; onları aşmayın. Allah’ın koyduğu sınırları aşanlar, yanlış yapan kimselerdir.” (Bakara 2/229)

Çetinoğlu: Onlara verdiklerinizden…‘ ifâdesinden ne anlamak gerekiyor?

Prof. Bayındır: Âyetteki, “Onlara verdiklerinizden…” ifadesi, ‘kocanın verdiği malın tamamı‘, anlamına gelebileceği gibi ‘bir kısmı‘, anlamına da gelebilir. Yetkili makam, hakemlerin görüşüne göre karar verir. Kadının bir suçu yok da erkek, bir başkasıyla evlenmek için eşine baskı yapıyor ve kadın da böyle bir koca ile birlikte olmak istemiyorsa hakemler, çok küçük bir şey vermesini isterler. Kocanın suçu yoksa kadın eşinden aldığının tamamını verir. Nebîmiz zamanında Ensar’dan Sehl’in kızı Habîbe, ayrılmak istediği kocası Sâbit b. Kays ile ilgili olarak şöyle demişti: “Onu ahlak ve din yönünden suçlamıyorum ama Müslüman olduktan sonra nankör olmak istemem. Elimde değil, ondan nefret etmekten kendimi alamıyorum. Allah’tan korkmasam yanıma geldiğinde yüzüne tükürürüm.” Habîbe, son kararını verince Nebîmiz’e: “Onun bana verdiklerinin hepsi duruyor.” dedi. Nebîmiz de Sâbit’e: “Al o malı ondan” dedi. Sâbit malı aldı, Habîbe de gidip ailesinin yanına yerleşti

Eşinden aldığı mehir ve hediyelerin tamamını veya bir kısmını geri verecek olması, kadının boşanmasının önünde bir engel oluşturur. Yeniden evleneceği eşinden mehir alacağı için bu engeli aşmakta zorlanmaz. Ama erkek öyle değildir. O, boşadığı eşe verdiği hiçbir şeyi geri alamayacağı gibi yeni evleneceği eşe de mehir vermek zorundadır. Erkeğin önündeki engel daha büyüktür.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim. Bu konuyu konuşmaya, bir başka sohbetimizde devam ederiz İnşaallah

——————–

1 iddet: Eşi tarafından ilk veya ikinci kez boşanmış bir kadının beklemesi gereken süredir. Adet görenler üç temizlik süresi (Bakara 2/228), adetten kesilmiş veya düzensiz adet görenler üç ay, hamileler de doğuma kadar beklerler.  (Talak 65/4)  Erkek süre dolmadan eşine dönebilir. (Talak 65/2) Eşleri ölmüş olan kadınlar da 4 kameri ay 10 gün beklerler. (Bakara 2/134) İddet bittikten sonra istedikleri kişiyle evlenebilirler.

2marufa uygun davranış: Kur’ân’a uygun davranıştır. Aykırı davranışa göz yumanlar sorumlu olurlar.

3 Avânin: İnâye kökünden âniye’nin çoğuludur. Âniye “kendine özen gösteren ve kendini koruyan kadındır.” (Lisan’ul-arab). Kadın cinsel yönden hedefine sadece kocasını koyar ve kendini onun için korur. Hadiste geçen bu ifade, Nisa 34. âyetin “(İyi kadınlar) Allah’ın korumasına karşılık yalnızken kendilerini koruyanlardır.” bölümünü doğru anlamayı sağlar. Zaten ilk hadiste geçen “Bu konuda canlarının istediğini yapamazlar.” ifadesi de bunu pekiştirmektedir.

4nüşuz: Boşanma niyeti veya kararı

5kur: Adetli iken ilişki yasak olduğu için kadının tek başına kalabileceği dönem, ilişkinin câiz olduğu temizlik dönemidir. Bu sebeple üç kur, üç temizlik dönemidir.

 

 

 

 

Prof. Dr. ABDÜLAZİZ BAYINDIR:

1951’de Erzurum’un Tortum ilçesinde doğdu. 1976’da Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesini bitirdi. Temmuz 1976’dan 1997’ye kadar İstanbul Müftülüğünde müftü yardımcısı ve uzman olarak çalıştı. Bu süre içinde Fetva Kurulu Başkanlığını ve Şer’iye Sicilleri Arşivi yöneticiliğini yaptı. 1983-1993 yılları arasında İslamî İlimler Araştırma Vakfının ilmî toplantılarını düzenledi. ‘Şer’iyye Sicilleri Işığında Osmanlılarda Muhakeme Usulleri‘ isimli teziyle 1984’te İslam Hukuku dalında İlahiyat Doktoru; İslam İktisadıyla ilgili çalışmalarıyla da 1987’de Kelam ve İslam Hukuku dalında Doçent oldu. 1993’te Süleymaniye Vakfı’nı kurdu. 1997 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi oldu. 2003 yılında ise İslam Hukuku Profesörü oldu. Halen bu görevi sürdürmekte olan Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Evli ve dört çocuk babasıdır. Arapça, Fransızca ve İngilizce bilmektedir.

 

Yayınlanmış Kitapları:

İslam Muhakeme Hukuku /Osmanlı Devri Uygulaması: (1986). Işığında Tarikatçılığa Bakış: (1997), Kur’an Din ve Devlet İlişkileri Teokrasi ve Laiklik: (1999), Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk: (2001), Ticaret ve Faiz: (2002), Kur’an Işığında Doğtu Bildiğimiz Yanlışlar: (2005).

 

Çok sayıda yayınlanmış makalesi, ilmî tebliğleri ve bildirileri bulunan Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır, evli ve 4 çocuk babasıdır.

 

 

 

Osmanlıdan Günümüze Cihat (2)

0

Bazı Osmanlı âlimleri, aynı zamanda birer mücahit / savaşçı idiler.

Yeri ve zamanı geldiğinde kılıç ve silahla savaşmayı da bilirlerdi.

İki cihadı da hayatlarında tatbik ederek, bizlere büyük bir örnek olmuşlardır.

Sırasında küçük cihat sayılan savaşlara, bizzat katılan bu zatlar;

Hayatları ve ömürleri boyunca da büyük cihadın, manevî cihadın içinde bulmuşlardır kendilerini.

Yani yaşayışları müddetince bu vatan, bu millet ve bu devlet için,

En büyük cehdü gayret içinde bulunmuşlardır.

Vatan gençlerinin nasıl yetişmesi gerektiğini;

Nasıl imanlı, inançlı vatansever, gayretli insanlar olmaları lâzımgeldiğini bizlere göstermişlerdir.

Âdeta manevi cihadın yol haritasını orijinal, benzersiz söz ve eserleriyle ortaya koymuşlardır.

Bizler şanslıyız. Yol aramakla kaybedecek zamanımız yok.

Yol ortada. Apaçık, ıpışık olarak, önümüzde nur saçıyor.

Bizlere sadece yola düşmek kalıyor be dostlar!

İşte bu kimseler, Türk halkına bu iki cihadın somut örneklerini;

Yaşayışlarıyla ve yaptıklarıyla göstermişlerdir.

Bu halkın şahsında tüm İslam milletlerine ışık olmuşlardır.

Tüm İslam milletlerinin şahsında ise insanlığa örnek olmuşlar, ışık tutmuşlar.

Manevi nur rehberliğinde bulunmuşlardır.

Hâlâ bu manevi nur, manevi ışık;

Pırıl pırıl parlamakta, tüm dünyayı aydınlatmakta,

Öte âlemlere çıkış yerlerini göstermekte.

Gerçek uzaya çıkışın, asıl fezada yol alışın ebedülâbâd / ebedler ebedinde

Seyrüsefer edişin;

İnce, uzun fakat sağlam yollarını,

Bütün insanlığın önüne sermişlerdir.

Sadece bu gerçeğin, bu hakikatin farkına varalım be dostlar!

İndallah, Allah indinde, Rab katında nasıl bir vatanda,

Nasıl bir millet içinde yer aldığımızın

Farkına varalım. Farkına varalım ki nurlanalım.

Hem insanımıza hem tüm insanlığa nur saçalım.

Önder olalım. Rehber olalım.

Bu hizmetin kadir ve kıymetini bilelim be dostlar!

X

İşte bu büyük kişilerin ışıklı yolunu,

Son olarak Millî Mücadeleyi destekleyen

Ve halkın başını çeken din adamlarımız göstermişler.

Zülcenaheyn / iki kanatlı, iki yönlü olduklarını kanıtlamışlardır.

Aralarından Birinci Dünya Savaşı’nda doğuda Ruslar ve Ermenilere karşı

Silahlı mücadelede bulunanlar olmuş.

İçlerinden savaş sonrası, bu sefer İngilizlerin İstanbul’un işgali dönemlerinde

İlmî mücadelede bulunanlar çıkmış.

Büyük çoğunluk ise Anadolu’daki Millî Mücadele’yi desteklemişlerdir.

Böylece yurt içindeki cihatla,

Yurt dışında düşmana karşı yapılacak cihadın çok farklı şeyler olduğu

Halka yaşanılan olaylarla gösterilmiş; söylenen sözlerle kanıtlanmıştır.

Yurt içinde müspet hareketin lüzumu ortaya konmuş.

Memleket dâhilinde cihadın iman / inanç hizmetine hasredilmesi gerektiği belirtilmiş.

Bunun “En kudsî, en büyük vazife ve görev olduğuna dikkat çekilmiştir.

 

 

Gazeteci Kalmak Zor

Türkiye’de gazeteci olmak kolay değildi ama son yıllarda gazeteci kalmak çok daha zor.

Gazetelerde, TV’lerde yazılarını veya yorumlarını beğendiğimiz insanlardan bir kısmı kendine yaygın medyada yer bulamaz oldu.

Bir kısmı ise tamamen “havuz medyası” haline gelen gazete ve TV’lerde çalışmak zorunda kaldıkları için bağımsız ve tarafsız gazeteci olmaktan uzaklaştılar.

Geçen hafta içinde bazı tanınmış medya mensuplarının yaşattığı olaylar basın tarihimize utanılacak sahneler olarak yer aldı.

***

Ahmet Hakan

Ahmet Hakan’ın CNN Türk‘te İstanbul Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu ile yaptığı program, yıllardır oluşturmaya çalıştığı “Tarafsız Bölge”imajını ve “iyi gazeteci” algısını yerle bir etti.

Program sırasında Ahmet Hakan normal olarak sorusunu sorup cevabını aldıktan sonra başka bir konuya geçmesi gerekirken O’na hiç yakışmayan bir şey yaptı.

İmamoğlu’na Trabzonlu olması üzerinden Yunan olduğu algısı yaratmaya çalışan Esenler Belediye Başkanı ve AKP’nin İBB Grup Başkanvekili Tevfik Göksu’yu savundu. İmamoğlu’na ve tüm Trabzonlulara hakaret eden bu kadar bayağı bir ifadeyi ısrarla savunmaya çalışması hepimizi şaşırttı.

Ayrıca programı kesin bir talimatı yerine getirmenin telaşı ile ilan edilen süreden 30 dakika önce bitirdi. Hem de tam İmamoğlu’nun “İstanbul Belediyesinde yapılan israf ve yolsuzlukları anlatacağım” dediği sırada.

Daha önce CNN Türk‘te çalışmış gazeteciler içeriden bilgi aldıklarını ve rejiye telefonla “yayını derhal kesin ve tekrarını vermeyin” talimatı geldiğini yazdılar. Nitekim uygulamanın aksine “Tarafsız Bölge”nin bu bölümü tekrar yayınlanmadı.

***

Nagehan Alçı

Benzeri bir olayı Habertürk’te de yaşadık. Bu defa Ekrem İmamoğlu dört medya mensubunun sorularını cevaplamak için çıkmıştı.

Gazetecilerden İstanbul Belediyesi ile alakalı sorular bekleniyordu. Çünkü Ekrem İmamoğlu tekrar seçilirse İstanbul’a yeniden Belediye Başkanı olacak. Ülkeye Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişleri veya İçişleri Bakanı olmayacaktı.

Nagehan Alçı’nın soruları ise Başbakanlık yapmış Binali Yıldırım’a veya Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sorsa makul karşılanacak sorulardı. Fakat Alçı onlara hiç sormadığı soruları İBB Adayı İmamoğlu’na sordu.

Hatta soru sormadı, kendisi tavır koydu, kesin bir taraf oldu, sorguladı.

Neler sordu? “Dersim” adı üzerinden “Kürtler ve Alevilerin” refleks gösterecekleri bir kelime sarf etmesi için zorladı. “Öcalan’ı avukatlarının ziyaret etmesi” konusundaki görüşünü sordu. 27 Mayıs‘tan tutuklu gazetecilere; Tunceli’nin komünist başkanından, Osman Kavala’ya, Selahattin Demirtaş‘a; Heybeliada Ruhban Okulu‘na kadar merkezi devletin sorumluluğundaki bütün netameli konuları sordu.

Bütün maksadının İmamoğlu’nun ağzından 23 Haziran’da İstanbul’da oy verecek “Kürt, Alevi, Komünist, Hıristiyan” vatandaşların tepki duyacağı birkaç kelime çıkmasını sağlamak olduğu açıkça belli oluyordu.

İmamoğlu bu soruların bir kısmını “gündemle alakalı değil” diye geçiştirdi. Bir kısmına ise (hiç gerekmediği halde) kısmen cevap verdi. Nagehan Alçı görevini yapmış oldu.

Fakat “İstanbul Belediye Başkanı olduğunuzda ne yapacaksınız?” diye bir tek soru sormadı.

Bütün bu soruları sorarken kendisine verilen görevi yapma telaşını (tıpkı Ahmet Hakan’da olduğu gibi) çok açık hissettik.

Her iki olay da Türkiye’de gazeteciliğin geldiği durumun, “Alo Fatih” olayından bu yana daha da kötüleşmiş olduğunun birer işareti oldu.

***********************************

Oğuz Haksever

Bir başka medya vakası NTV’de Oğuz Haksever’in başına geldi. Yılların tecrübeli TV programcısı ve sunucusu Haksever bir mikrofon kazasına kurban gitti.

Cumhurbaşkanı, Yassıada’da yaptıklarını anlatırken “Yaslı ada” dedi… Televizyonda mikrofonu açık unutmuşlardı, yayındaki Oğuz Haksever “Neresi yaslı be, canına okumuşsun…” deyiverdi.

Mikrofon açıkken son derece dikkatli konuşan Haksever, soyadının verdiği hakkaniyet duygusunun sonucu içinde biriken isyanı ağzından kaçırıverdi.

Daha sonra TV yönetiminin oluşturduğu kriz masasında üretilen saçma sapan tevil cümleleri ile vaziyeti kurtarmaya çalıştı ise de iş işten geçti.

***

Fatih Altaylı

Her duyguyu bastırmak kolay değil. Habertürk TV’de Fatih Altaylı da ağzından kaçan bir cümleye mani olamadı.

“Teke Tek” programında bilim adamlarıyla ciddi bir konuyu müzakere ederken kulaklığından kendisine Cumhurbaşkanının iftar sonrası konuşmasına canlı yayınla bağlanacakları bildirildi.

Fatih Altaylı canı sıkkın bir şekilde “yine her akşamki gibi Cumhurbaşkanının konuşmasına canlı yayına bağlanıyoruz” deyiverdi.

************************************

Hak ve Özgürlüklerimizin Güvencesi

Banu Avar medyamızda tanınmış bazı gazetecilerin dış güçler tarafından özel yetiştirilmiş ve yerleştirilmiş olduğunu hep anlatır durur. Elbette onlar kendilerini buralara yerleştirenlere karşı hizmetini yapıyor.

Bir kısım gazetecinin ise ya “ekmek derdinden” veya “korkusundan” gazetecilik onur ve haysiyetini çiğnemek durumunda kaldığını sanıyorum.

Medyanın en büyük grubunun sahibi koskoca Demirören’i bile ağlatan güçten sıradan gazetecilerin korkmasını normal görebilirsiniz.

Ancak bu gidiş iyi bir gidiş değildir.

Yasama- Yürütme ve Yargı kuvvetlerinin ayrılığından söz edilemediği, dördüncü kuvvet medyanın da kontrol edildiği bir ülkenin rejimine demokrasi denilemez.

Böyle bir ülkede hiç kimsenin hak ve özgürlükleri güvence altında olamaz.

 

 

Osmanoğulları ve Aydınların Anlatımıyla İkinci Abdülhâmid

0

Çevresinde ‘Osmanlı hayranı ve hürmetkârı‘ olarak bilinen iş adamı Mehmet Tosun, yaklaşık 25 yıldır Sultan İkinci Abdülhâmid Han ile alakalı bilgi şölenleri tertip ediyor, kitaplar yayınlıyor. Ancak geniş imkânları olan bir vakıf tarafından yapılabilecek bu faaliyetler her türlü takdirin üzerindedir. 6 Şubat 2000 Pazar günü, İstanbul’un Çemberlitaş semtindeki Fırat Kültür Merkezi’nde tertip ettiği bilgi şöleninin ihtişamı, katılanların hafızasından silinmemiştir.

Üçüncü baskısı Mayıs 2018’de okuyucu ile buluşturulan 16,7 X 24 santim ölçülerinde, birinci hamur kâğıda basılı 522 sayfalık kitapta, her biri ayrı sahalarda uzman olan mümtaz şahsiyetlerle Osmanlı Hânedânı’nın mazlûm ve mağdur mensuplarının görüşleri yer alıyor. Kitap, Genel Yayın Yönetmeni Prof. Dr. Cihan Okuyucu’nun ‘Önsöz‘ başlıklı yazısıyla başlıyor, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın ‘Takdim‘ yazısıyla devam ediyor. 43 adet röportajdan sonra ‘Ekler‘ bölümünde gazete kupürleri ve haberler ile birkaç tânesi hâriç 60 adet renkli fotoğraf yer alıyor.

Kendileriyle röportaj yapılan isimler arasında Profesörler Abdülkadir Özcan, Ahmet Akgündüz, Ahmet Dâvutoğlu, Ahmet Yüksel Özemre, Ekmelettin İhsanoğlu, İlber Ortaylı, Kemal Karpat, Mim Kemal Öke, Sabahattin Zaim, Stanford Shaw, Toktamış Ateş; muharrir, mütefekkir, siyaset ve devlet adamları Hasan Celâl Güzel, İsmail Kahraman, Mehmet Niyazi Özdemir, Namık Kemal Zeybek, Orhan Koloğlu, Taha Akyol, Hânedan mensuplarından Bülent Osmanoğlu, Osman Ertuğrul Efendi, Nuran Osmanoğlu ve Şâdiye Osmanoğlu dikkati çekmektedir.

Sultan İkinci Abdülhâmid Han merkezde olmak üzere ele alınan belli başlı mevzular şöylece sıralanabilir: Eğitim, ‘Kızıl Sultan‘ isimlendirmesi, Yahudilerle ilişkiler, Şerif Hüseyin isyanı, Filistin meselesi, İslâm Birliği politikası, İttihat ve Terakki Cemiyeti / Partisi, Sansür, İstihbarat, Nafıa, Hamidiye Alayları, 31 Mart Vak’ası, Osmanlı-Cumhuriyet bağı, Yabancı okulları, Ekonomi, Midhad Paşa, Amerika’da ve Avrupa’da Abdülhâmid Han nasıl değerlendiriliyor? Ziya Gökalp, Hicaz Demiryolu, Hareket Ordusu, Ajanlar meselesi, Sultan’ın dervişliği meselesi, Ahmed Yesevî ve Osmanlı, Türk karakteri, Ermeniler, Turgut Özal, Omanlı’nın gayri Müslimlere bakışı, 93 Harbi, Cumhuriyet’e intikal eden 72 adet âbidevî eserleri, Jön Türkler hareketi, Hânedânın sürgün yılları ve diğerleri…

Eserdeki Hasan Celal Güzel’in değerlendirmesinden kısa bir bölüm:

İkinci Abdülhâmid’in saltanat dönemininden önce, O’nun Türk ve Osmanlı târihi içindeki yeri ve önemi hakkında genel bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Değerli Hocam Prof. Dr. Ercüment Kuran, Osmanlı padişahları içerisinde en büyüğünün Abdülhâmid Han olduğunu söylerdi. Devletin kurucusu Osman Gazi’nin, Fâtih Sultan Mehmed’in, Yavuz Sultan Selim’in, Kanunî Sultan Süleyman’ın da değerinden ve büyüklüğünden elbette şüphemiz yoktur. Lâkin bunlardan hiçbiri Osmanlı’nın en zor zamanında 33 yıl boyunca Devleti ayakta tutma başarısını gösterebilmiş değillerdir.

Türk târihi içinde de Abdülhâmid Han’ın büyüklüğü; ancak Mete Han, Attila, Alparslan gibi dâhi hakanlarla mukayese edilebilir dersek mübalağa etmiş sayılmayız.

Ancak, ne yazıktır ki, bu hükümdârın büyüklüğünün hâlâ tam olarak anlaşılabildiği söylenemez. Bir taraftan, İmparatorluğu yıkmak ve topraklarını paylaşmak isteyen düvel-i muazzamanın târihi saptıran tezviratı; bir taraftan Osmanlı’nın bölünmesini ve ayrı devlet kurmayı talep eden Gayrimüslim azınlıkların kin ve nefret dolu iftiraları; diğer taraftan da Jön Türklerin ve bunların uzantısı olan İttihatçıların aleyhdeki faaliyetleri bu büyük hakanın, bazı kendini bilmezler tarafından ‘Kızıl Sultan‘ diye anılmasına sebep olmuştur. İşin asıl üzücü tarafı, hâlen bu propagandanın tesirinden kurtulamamış sözde târihçilerin mevcudiyetidir. O, hiç şüphesiz 19. asırda dünyanın en büyük devlet adamı ve diplomasi dehasıydı.

……..

Sultan Abdülhâmid, çok yönlü bir siyasî tavır sergilemiştir. Nitekim dış politikada mekâna, zamana, şartlara ve hedeflerine göre şu politikaları takip etmiştir: Denge, tarafsızlık ve bağımsızlık; ihtilaflardan ve dostluklardan yararlanma politikası; barışçı fakat yerine göre tehdit politikası. Görüldüğü gibi onun değişken bir politika tâkip ettiği anlaşılmaktadır. Gerektiğinde tâviz verebilen esnek siyâseti yanında, stratejik yerlerde fevkalâde inatçı ve ısrarcı olabilmiştir. Meselâ; Doğu Anadolu, vilâyet-i sitte, Ermeni ve Girit meselelerinde bu tavrı göstermiş ve: ‘Başımı veririm, Doğu Anadolu’yu vermem.’ diyebilmiştir. Ayrıca, 1897’de Batı himayesindeki Yunanistan’la harbi göze almış ve galip gelmiştir.

İkinci Abdülhâmid, Tanzimat dönemindeki desteğini kesen İngiltere’ye ve diğer büyük devletlere haklı bir güvensizlik penceresinden bakmış; ancak Avrupa güç dengesinde yeni yükselen Almanya’nın Osmanlı’dan toprak talebi olmadığına hükmederek ihtiyatlı bir şekilde Almanya’yı kullanmıştır. Almanlardan özellikle modern ordunun kurulması, eğitim ve ulaştırma sahalarında faydalanan Abdülhâmid Han, bu münasebeti İttihatçılar gibi bağımlılığa dönüştürmemiştir.

Sultan Abdülhâmid, son iki yüz yıllık târihimizdeki en reformist devlet adamlarından birisidir. Bu devirde yaşanan ilk reform hareketi Tanzimat’tır. Ancak Tanzimat; devletin merkezîleştirilmesi, katı bir bürokrasinin kurulması ve azınlıklara çeşitli imtiyazlar verilmesi şeklinde uygulanmıştır. İkinci modernleşme ve reform hareketi bizzat Abdülhâmid Han tarafından gerçekleştirilmiş; bu hareket neticesinde, dağılmak üzere olan bir cemiyet ve yıkılmak üzere olan bir devlet restore edilmiştir.

Abdülhâmid Han reformları; başta Anadolu olmak üzere Müslüman ve Türk tebaanın yaşadığı toprakların idarî, iktisadî ve sosyal bakımdan âdeta yeniden kazanılması hareketidir. Bugün, Türkiye’nin her yerinde ve Osmanlı coğrafyasındaki her ülkede O’nun eserlerini görebilirsiniz.

Sultan Abdülhâmid, her alanda altyapı, ziraî üretim ve iskân faaliyetlerinin yanında esas olarak şu reformları gerçekleştirmiştir:

*Askerî Reform: Alman askerî misyonlarının da katkılarıyla Osmanlı ordusu yenilenmiş; silâh, teknoloji ve savaş gücü bakımından modernleştirilmiştir.

*Eğitim Reformu: Son dönemde Türkiye’nin en büyük Eğitim Reformu, Abdülhamid Han tarafından gerçekleştirilmiştir. 1876 Anayasası ile ilköğretim mecburiyeti getirilmiş; kız ve erkek çocukların eşit şekilde tahsili hedef alınmıştır. 1876’da sadece 6 ilkokul varken, bu sayı 1906’da 9347’ye; ortaokullar (rüştiye mektepleri) 277’den 619’a; liseler (idadi mektepleri) ise 5’ten 109’a çıkarılmıştır. Ayrıca ilk üniversite (Darü’l Fünûn) O’nun devrinde açılmış; eski yüksek okullar ıslâh edilmiş ve Hukul Mektebi (1880), Orman ve Maaddin Mektebi (1881), Ziraat Mektebi (1882) Sanayi-i Nefise (Güzel Sanatlar) Mektebi (1882), Mülkiye Baytar Mektebi (1883), Sivil Mühendis Mektebi (1883), Ticaret Mektebi (1884), Çoban Mektebi (1898), Harir Mektebi (1899), Aşiret Mektebi (1902), Polis Mektebi (1907) gibi okullarla beraber 33 öğretmen okulu açılmıştır.

Eğitim için ayrı bir vergi kanunu çıkaran Abdülhamid Han, modern eğitim ve öğretimin kurucusudur.

Ulaşım, ziraat, idârî, mâlî sahalarda da cumhuriyet döneminde bile tatbikine devam edilen reformlar gerçekleştirilmiştir.

***

Ecdadına, kökenlerine bağlılığı, şahsiyetinin ve karakterinin aslî unsuru hâline getirmiş, bu uğurda her türlü fedâkârlığı cefâkârlıkla üstlenen Mehmet Tosun kardeşimi, yaptığı büyük hizmetler dolayısıyla hayranlık ve gıpta duyguları ile tebrik ediyorum. Hazırladığı eser, bir hazinedir. Değeri zaman içerisinde daha da artacak, yeni baskıları yapılacaktır. Esere, kimilerinin ‘indeks‘ veya ‘bulduru cetveli‘ dedikleri, kimilerinin de ‘Dizin‘ olarak adlandırdıkları bir bölümün eklenmesi, okuyucuya büyük kolaylık sağlayacaktır. Eserin dar bir çevreye dağıtılmış olması, mühim bir kayıptır. Tedârik adresinin detaylı bir şekilde kaydedilmesi gerekir.

Bir eser, ne kadar mükemmel olursa olsun, tanıtım ve dağıtımı yapılamıyorsa,  topluma mal edilemez. Bu sebeple kıymetli eser hüviyetindeki özel yayınların, daha geniş kütlelere ulaştırılabilmesi için, büyük bir dağıtım şirketi veya tanınmış bir yayınevi ile işbirliği yapılması faydalı olacaktır.

 

MEHMET TOSUN:

1957 yılında Malatya’nın Pötürge ilçesinde doğdu. İstanbul’da kumaş ticâretiyle iştigal etmektedir. Osmanlı Hanedanına ve bilhassa Sultan İkinci Abdülhâmid Han’a büyük bir hayranlıkla bağlı bulunan Mehmet Tosun yaklaşık 25 yıldan beri bu alanda bir çok faaliyetin merkezinde bulunmuştur. Bu meyanda her vefat yıldönümünde yapılan Abdülhâmid Han’ı anma toplantıları, millî  ve milletlerarası bilgi şöleni,  açık oturumlar ve konferansların tertibi ve Hânedan mensuplarının her türlü problemleriyle alakadar olmak, başlıca meşguliyetidir.  Halen devam eden bütün bu fahrî faaliyetleri, ilgili çevrelerde büyük bir takdirle karşılanmaktadır.

Mehmet Tosun, evli ve dört çocuk babasıdır.

 

KUŞBAKIŞI:

GÜNDEMDEKİ TARTIŞMALI DÎNÎ KONULAR:

Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nihat Dalgın, 15 X 21,5 santim ölçülerinde, 400 sayfa hacimli, 10. Baskısı Eylül 2017’de okuyucuya sunulan eserinde; namaz, zekât, oruç, kurban, abdest, tavaf, hac, başörtüsü, evlilik, boşanma, kürtaj gibi çok sorulan, günlük hayatta sıkça tartışılan konular hakkında okuyucuyu bilgilendiriyor.

Çoraplar ve başörtüsü / sarık üzerinde meshedilmesi, Kur’ân-ı Kerîm’e dokunmak için abdestli olma şartı, cünüp olanların ve hayızlı bayanların ezberden Kur’an okuması, özel günlerindeki bayanların câmilere girmesi / namaz kılmaları / oruç tutmaları, bayanların imamlık yapması, bayanların Cuma ve bayram namazı kılmaları, namazları cem etmek, yolcuların namazları, cinsel ilişki sebebiyle oruç bozmanın kefareti, hac, kurban, zekât, erkeklerin ve bayanların gayrimüslimlerle evlenmesi ve bunlardan birinin Müslüman olması, akraba evlilikleri, bayanın eşini seçme hakkı ve nikâhta alenîlik, bayanların örtünmesi, bayanların erkeklerle tokalaşması, eşlerin boşanma hakları, erkeğin ve kadının boşanma yetkisi başlıklı konular, kitabın muhtevâsını oluşturuyor.

Önce her bir konu ile alakalı âyet ve hadisler veriliyor, konu hakkında oluşan görüşler özetleniyor ve sonunda, yazarın görüşü açıklanıyor.

Yazar, açıklamalarını yaparken tâkip etiği metodu, Kur’ân’a abdestsiz dokunmak meselesini örnek kabul ederek şöyle açıklıyor:

Bir konu hakkında Kitab ve Sünnet’te sahih ve açık bir delil bulunmadığında, ibaha* ilkesi gereğince, o şeyle ilgili hükmün mübah olması esastır / temel bir ilkedir. Yani, Kur’ân’a dokunmak için abdestli olmakla ilgili naslar veya sübutu* açıkça belirtilmediği için, bu hususta ‘farzdır / haramdır‘ gibi bağlayıcı bir hüküm vermek uygun olmayacaktır. Buna göre, dileyen Kur’âna abdestli olarak dokunacak, açacak okuyacak ve değişik araştırmalarında Kur’âna başvuracağında abdest alacaktır. Dileyen de, aynı işlemleri abdestsiz olarak yapabilecektir. Abdesti bulunmadığı halde, Kur’ânı tutmak, okumak isteyen kimse, bunu yapabilecek, bu hareketinden dolayı ise, kişinin bir yasağı çiğnediği için günahkâr olduğu söylenemeyecektir. Çünkü konu hakkında dinde konulmuş kesin bir hükmün bulunmaması, İslâm âlimlerince bilinmemesi sebebiyle, ortada haramlığı açık olan ve çiğnenen bir kural mevcut değildir.

Bu noktada Müslümanların asırlardır süregelen uygulamalarının niçin gözardı edildiği şeklinde bir itiraz söz konusu olacaksa, onu şöyle cevaplamak isteriz. Kur’ân ve hadislerde açık bir hükmün bulunmadığı alandaki Müslümanların uygulaması, o konuda bir örf oluştursa da, bu uygulama hiçbir zaman riâyet edilmesi mecbûrî dînî bir hüküm olarak nitelenemez ve aksini yapanın da bir emri çiğnediği için günah işlediği söylenemez. Bu gibi konularda verilecek bağlayıcı hükmün kaynağı ya Kur’ân veya Sünnet olmalıdır. Onların sustuğu bir konudaki hüküm ise; kişinin o konuda serbest bırakıldığıdır. Kıyas yoluyla bâzı âyet ve hadisleri, Kur’âna dokunmak için abdest alınmasının gerekli olduğu yönünde yorumlayıp, Kur’âna dokunmak için abdest almayı tercih eden Müslümanlar, söz konusu hükümlerin isteği doğrultusunda hareket ettiklerine inandıkları için, bu hoş bir hareket tarzı olacaktır. Konu ile ilgili hükümlerin, delâlet veya sübût açısından kesin olmamaları sebebiyle, bunların ilim ifade etmeyeceği ve dini bir hükme kaynaklık edemeyeceği görüşünü benimseyerek, Kur’ân’la meşguliyetleri esnasında abdestli olmayı dînî bir gereklilik olarak görmeyen Müslümanların tavrı da yadırganmamalıdır. Çünkü abdestsiz olarak Kur’ân’a dokunulamayacağı şeklindeki görüş sâhiplerinin gerçeğe ne kadar isabet etme şansları varsa, diğer görüşü benimseyenlerin de, o kadar gerçeğe isabet etme şansları mevcuttur.

Son söz olarak şunları söylemeden edemeyeceğim: Gerek klasik dönem âlimleri, gerekse çağdaş âlimler, dinin alanına giren bir konu hakkında hüküm vereceklerinde, öncelikli olarak, ilgili âyet ve hadisleri tek tek incelemeleri ve sonrasında görüşlerini ortaya koymaları şeklindeki yöntemleri -görüşleri bizce yanlış olarak değerlendirilse bile- takdirle / saygıyla karşılamamız gerekirken, ilk dönem âlimlerinin kendilerince âyetlere ve hadislere dayandırdıkları görüşlerini; ‘Kur’ân’dan halkı uzaklaştırmak maksadıyla, Kur’ân’a dokunmak için abdest şartını uydurdukları, böylelikle Müslüman halkı Kur’ân’dan soğuttukları‘ şeklinde değerlendirmeyi talihsiz beyanlar olarak görüyorum.

*ibaha: Yasaklanmış olan bir şeyin yasaklığını kaldırma. *sübut: sâbit, kesin.  / sübutu: Kesin olduğu

ENSAR NEŞRİYAT: Oruçreis Mahallesi, Giyimkent Sitesi, 12. Sokak Nu: 40-42 Esenler, İstanbul. Telefon: 0.212-491 19 04 Belgegeçer: 0.212-438 42 04, e-posta: siparis@ensarnesriyat.com.tr // www.ensarnesriyat.com.tr

NESİLLERİN RUHU

Eser; yazarın edebiyat, sanat, medeniyet ve sosyal konular üzerine yazılmış kısa makalelerinden seçmelerle oluşturulmuştur. Mehmet Kaplan milliyetçiliği anlattığı yazılarında her fikir gibi milliyetçiliğin de üzerinde tekrar tekrar düşünülmesi, geliştirilmesi ve yenilenmesi gerektiğini ve bu sâyede basmakalıp hâlden kurtulacağını söyler. Yazar kitaba ismini veren yazısında nesillerin kendine has duyma, düşünme ve hareket etme tarzlarını irdeleyerek hükümler ortaya koyuyor. Kitap yakın mâzi ile hâl arasında bir mukayese, değerlendirme imkânı sunmaktadır.

DERGÂH YAYINLARI:

Merkez: Binbirdirek Mahallesi, Klodfarer Caddesi Nu: 3/20 Altan İş Merkezi Sultanahmet – İstanbul. Telefon: 0.212-518 95 78  Belgegeçer: 0.212-518 95 81  e-posta: bilgi@dergahyayinlari.com www.destek@dergahyayinlari.com

Satış Yeri: Molla Fenari Sokağı Nu: 28 Yıldız Han Giriş Kat (Katlı otoparkın yanı) Cağaloğlu, Fatih – İstanbul. Telefon: 0.212- 526 99 41 Belgegeçer: 0.212-519 04 21  e-posta: kitap@dergahyayinlari.com www.dergahyayinlari.com

 

ENVER PAŞA’NIN KURTULUŞ SAVAŞI

 

Enver Paşa bizde daha çok Meşrutiyet inkılâbı ve 31 Mart hareketi ile Osmanlı Devleti’ni Birinci Dünya Savaşı’na sokması, bir de Sarıkamış harekâtıyla tanınır. Ancak ömrünün Türkiye dışında geçen son dört yılı hâlâ bir muammadır. Tekin Erer, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 152 sayfalık eserinde Enver Paşa’nın pek az bilinen Türkistan’ın bağımsızlık savaşındaki önderliği dönemine bir roman akıcılığındaki anlatımıyla ışık tutuyor.

KETEBE YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30 e-posta: ketebe@ketebe.com //  www.ketebe.com

KISA KISA / KISA KISA…

1-SİSLİ HÂTIRALAR SAHNESİ: İsmail Güzelsoy-Resimleyen M. Kutlukhan Peker / Karakarga Yayınları.

2- TÜRK İNSAN MÜHENDİSLİĞİ: Dr. Tahir Tamer Kumkale / Pegasus Yayınları.

3-BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU: Stefan Zweig – Mehmet Ortaç / Aranus Yayıncılık.

4- MİLLİYETÇİLİĞİMİZİN TEMEL FİKİRLERİ: Câhit Okurer. Dergâh Yayınları.

5- TÜRK HALK EDEBİYATINA GİRİŞ: Erman Altın / Kitabevi Yayınları – Mehmet Varış.

 

 

Küçülüp Küçülüp de Cebime Gir!

Tarih sahnesine girerken asker millet diye girmişiz. Orta Asya’daki Afanesyova Kültürü’nde bulunan ve MÖ 3 binlere ait savaş aletlerinden belli.

Tarihte ilk ve en kalıcı imzayı MÖ 209’da kadim atamız Mete Kağan’ın Ordu ve 10’lu Sistemi kurmasıyla atmışız. Ki kullanılan terimler ve teşkilatlanma modeli halen Ordumuzun çekirdek yapısında mündemiçtir. Hatta şu anki Kara Kuvvetlerimizin bröveleri bile örgütlü askerî maceramızın 2228 yıllık ispatıdır.

Yerleşmek amacıyla 1000 yıl önce Çağrı Bey komutasında Anadolu’ya yaptığımız o meşhur Keşif Seferi’nde de, 948 yıl önce Sultan Alparslan’ın Muş coğrafyasında kazandığı o muhteşem Zafer’de de “Ordu & Millet” olan Türklerin askerî başarıları destanlaştırılır.

Osmanlı’nın kuruluşu ve yükselişi savaş stratejileri üzerine bina edilmiş yönetim organizasyonlarıyla şekillenmiştir. Osmanlı’nın dağılma sürecinden atom filizi hükmünde yeni bir devleti çıkarabilmemiz de 100 yıl önce idealist ve kahraman generallerimiz tarafından mümkün kılınabilmişti.

Mondros denilen ve bize karşı söylenen “Eller Yukarı!” Ateşkes Antlaşmasının özeti de – 7/24’e gizlenen – Ordumuzun terhis ve teslimidir. Sarı Paşa’mızın Gençliğe Hitâbe’sinin “Cebren ve hile ile” diye başlayan kısmı bunu anlatır ve halen canlıdır.

Biz lisedeyken yani 30-35 yıl önce Türkiye’nin nüfusu 50 milyon, Ordu mevcudu ise 1 milyonun az altındaydı. 2019 yılına geldiğimizde Suriyeliler hariç nüfusumuz 82 milyon, Ordu mevcudumuzsa 300 binin biraz üstünde.

Norveç yada Yeni Zellanda’da otursak “Her Türk asker doğar” diye tarihe kayıtlı olmamıza rağmen büyük bir ordu beslemeye gerek yok, savunma teknolojilerine ağırlık versek yeter derdik. Yoksa Türkiye’nin konumu ve koordinatları değişti de haberimiz mi olmadı?

Bildiğimiz kadarıyla Bağımsızlık kararını geçici olarak engellediğimiz Barzanî’nin Kuzey Irak’ta roketli, tanklı, helikopterli 250 bin kişilik Peşmerge Ordusu var. Başmüttefiğimiz (!) tarafından yine aynı şekilde silahlandırılan PYD YPG Güçleri’nin de 70-75 bin kişilik mevcudundan bahsediyoruz.

Yunanistan son 10-15 yılda bizden çaldığı 18 ada ve 1 kayalığı bile silahlandırıyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bütçesini çok aşacak şekilde savaş gemisi, tank, top ne varsa alıp alıp biriktiriyor. Zaten Doğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölge ve sondaj parsellerinden dolayı kırmızı alarm durumundayız.

Şimdilik aramızın fena olmadığı Rusya, Kırım Türklerinin özerk meclislerini de dağıtarak Kırım’ı ilhak etti, Sivastopol’u doğrudan Moskova’ya bağladı. Donetsk ve Luhansk’ı yani Ukrayna’nın Doğusunu koparıp orda Küçük bir Rusya (MaloRus) kurma faaliyetini ise askerî açıdan desteklediği milislerle sürdürüyor. Üstüne üstlük Suriye’de komşu olduk. İdlip’te onlarla beraber, Menbiç’te ise Amerikalılarla beraber devriye atıyoruz. Rusya’dan izin alamasaydık ne Fırat Kalkanı ne de Zeytin Dalı Harekâtını yapabilirdik. İlişkilerimiz tekrar 4 yıl öncesindeki Rus Uçağının düşürüldüğü vaziyete gelirse ne yaparız?

Mevzu uzuyor; İran hedefte, ABD karadan ve denizden sınırlarımızda tatbikat yapıyor. Biz ne yapıyoruz; “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan” Türk Ordusu celplerle 75 bin, 75 bin azaltacak Yeni bir Askerlik Kanunu çıkarıyoruz. S-400’ler ile F 35’ler arasında hayatımızın yazı-turasını atacak hale gelmişiz; para bedelli askerliği kalıcı hale getiriyoruz. Ülkede 5 milyondan fazla kayıtdışı vatandaş (!) var, sınırlarımızdan giren-çıkan belli değil, Bursa caddelerinde insancığın biri kafa kesmekten bahsediyor; bizse “Gerekli görülen sahalarda özel olarak görevlendirilen gönüllüler” için Cumhurbaşkanına ‘muafiyet’ yetkisi verdiriyoruz.

Türk Ordusunu ‘cep ordu’ yapmaya mı niyetlendik? Kimin cebine koyacağız?

 

 

“Azap” Ülkesinde Keçi Olmak

0

Bugünlerde “Siyaset ayrıştırır, sanat birleştirir; gelin sanat konuşalım.” diyorum; amacım, kişilerin birbirlerini kırmaması, sevmesi. Ancak, görüyorum ki sanatta da pek anlaşamıyoruz.

Siyasette, hukukta, ticarette, eğitimde, dini ölçülerde aynı dili konuşamıyoruz, kavga ediyoruz. Herkesin gerçekliği farklı, beklentileri farklı. Bu curcuna içinde biz neyiz? Millet miyiz, cemiyet miyiz, toplum muyuz, topluluk muyuz? Sosyolojik sınıflandırmada nerede yer alıyoruz?

Milli Eğitim Bakanımız ilk ve orta öğretimde yapılan sistem ve müfredat değişikliğini açıklıyor, arkasından bir kızılca kıyamet kopuyor. Kimisi ne gerek varmış, diyor; kimisi böyle saçmalık olur muymuş, diyor. Bazıları sosyal medyada veryansın ediyor, açıklamaları çarpıtıyor, Bakanlığın, bütün sınıflarda matematik dersinin temel ders olduğunu söylemesine rağmen, seçmeli dersler arasına alındığını iddia ediyor. Oluşturulan algı ile kafalar bulanıyor, sapla saman karışıyor.

Her gün televizyon ekranlarına çıkıp sağlık öğütleri veren hekimlerimiz, en basit konularda anlaşamıyor, dün doğru dediklerine bugün yanlış diyebiliyor. Şifa olarak önerdikleri ilaçların, zamanla şifa kaynağı değil, bir ölüm sebebi olabileceğini söylüyorlar. Uzman olarak kabul edilen bu kişilerin kendileriyle ve birbirleriyle bu kadar çelişkiye düşmeleri, takipçilerini ve sağlığını önemseyenleri çaresiz bırakıyor, şaşkın ördeğe çeviriyor.

Sosyal ilişkiler bir hukuk düzenine dayanır, hukuk adalet üzerinde yürür ve yürütülür. Hukukta haklar esastır. Hak ve adalet anlayışında bile anlaşamıyoruz. Bırakın hukuku, kanunların yorumlanmasında ve uygulanmasında bile zaman zaman çelişkiye düşüyor, bu sebeple ayrışıyoruz. Doğru ve doğal hukuka ulaşmamıza ideolojik prangalarımız izin vermiyor. Bize giydirilen “deli gömlekleri”ni bir türlü üzerimizden atamıyoruz. Zaman içinde doğruyu idrak ederek, vicdanımızı devreye koyarak, insafa gelip “Pardon” desek bile “atı alan Üsküdar’ı geçmiş” oluyor. Yok yere zamanlarını, ümitlerini çaldığımız, dar ağacında sallandırdığımız insanları geri getiremiyoruz.  Demokratik yaşamın en basit uygulaması olan seçimleri bile bir kaosa dönüştürebiliyor, bu sebeple birbirimizin canına kast edebiliyoruz.

Siyasi alanımız, tam bir arena. Siyasi figürler birbirlerine karşı “kırmızı görmüş boğa” gibiler. Yalan, iftira, riya, vefasızlık, nankörlük, hakaret; bu alanı en iyi anlatan sözcüklerden birkaçı. Kılavuzu siyasetçi olanın, burnunun pislikten kurtulamayacağı bir ülkede yaşıyoruz. Siyasetçilerimiz, çocuklarına, halkına vereceği, tarihe nasıl geçeceği hesabın değil, birbirlerini bir şekilde mahkûm etmenin, ezmenin, sermaye edinmenin, egolarını tatmin etmenin gayreti içinde. Siyasetin, bürokrasinin, mevkiinin kişiyi yüz seksen derece değiştirdiği bir başka ülke yoktur herhalde. Ezilmişliğin, zalimliğe nasıl dönüşebileceğinin en güzel örneklerini bu arenada görmek mümkün.

Ahlaki değerlerin küçümsenip çağdaşlık, özgürlük adına, ahlaksızlığın yüceltildiği bir toplum olduk. Değerlerini yitirmiş bir toplum oluşturma adına Batı’dan gelen fonlarla birtakım yayınlar, programlar, etkinlikler yapan kurumlar, medya organları, sivil ve resmi kuruluşlar, bilerek veya bilmeyerek bu milletin temelini dinamitliyorlar. Yapının harcı olan değerler, yapıştırma görevini bitirirse ortada ne yapı kalır ne millet kalır.

İnsana hizmeti amaç edindiği için rızkın onda dokuzunun verildiği ticarette ilişkiler hiç de insani, vicdani, ahlaki değil. Az zamanda, çok ve kolay kazanç, temel ilke. Üretici; maliyeti düşük, kazancı yüksek imalat peşinde. İnsana saygı, ticari ilkelerin son sırasında yer alıyor. Böyle bir ticaretin bereketinin olmaması, doğal sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Sermayenin, emekten fazla önemsendiği bir toplumda kazanan da kazandıran da mutlu olmaz. Çünkü orada vicdanları yaralayan, haksız bir kazanç vardır.

Ölenin de öldürenin de şehit ilan edildiği bir din, Allah’ın dini olamaz. Allah’ın, insanlar barış içinde yaşasınlar diye gönderdiği din, ölmeyi ve öldürmeyi değil, yaşamayı ve yaşatmayı öncelikler. İndirilen ve uydurulan ifadeleriyle birbirinden bu kadar uzak ve farklı yorumlanan dini öğretilerin insanları birleştirmesi mümkün değildir. Bir de dini referanslar kullanılarak bir ayrışma ikliminin oluşturulması, iki dünyada da hesabı verilemeyecek bir girdaba düşmüş olmaktır. Rabbim bizi hesabını veremeyeceğimiz karar ve eylemlerden korusun.

Önce can, sonra canan, denmiş. Kişi önce kendisi, sonra eşi, evlatları, vatanı için vardır. Peki, bizim ülkümüz nedir? Bu konuda bir insicam, ortaklık, samimiyet; güçlü şekilde var mıdır? Hangi ülküde birleşiriz, aynı heyecanı duyar, kader birliği yaparız? Biz hep kederi mi paylaşırız, sevinçleri paylaşmaz mıyız? Doğal afet veya düşman taarruzu mu gerekli bizim bir ve beraber olmamız için? “Ülkü birliği” denen söylemin, birleşmek için bizi yeterince motive etmediği kanaatindeyim.

“Ayrılıkta azap, birlikte rahmet vardır.” gibi mübarek bir söz ve “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez. / Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.” gibi samimi bir beyit varken bu ayrılık gayrılık niye? Ayrışmak kaderimiz değil, hastalığımız; birleşmek mecburiyetimiz ve sağlığımızdır. Her farklılık, Rabbimin bir ayeti olarak yaratılmışken bizim bunu bir ayrışma nedeni olarak değerlendirmemiz, tam bir hastalık halidir, şizofrenik durumdur.

Ayrışmayı körükleyen kanalları, sosyal medyayı kapatalım, reyting yapmasınlar; siyasi figürleri dinlemeyelim, kitapları okumayalım, pirim yapmasınlar. Beraberliğimizde bize yaşama sevinci veren kişilerle birlikte, uğraşlar içinde olalım. Yaşamın anlamı, eğitimin görevi, Sınav’daki başarının formülü bu.

 

 

İYİ Parti’nin Tüzük Kurultayı

İYİ Parti henüz 1,5 yıllık bir parti. Bu kadar kısa zaman içinde bir tüzük değişikliğine gidilmesini makul gösterecek gerekçeler olmalıydı.

Genel Başkan Meral Akşener İl Başkanları ve belli nüfusun üzerindeki ilçe başkanları ile toplantılar yapıldığını söyledi. Bu görüşmeler sonrası uygulamada ortaya çıkan ihtiyaçlar belirlenip, bir tüzük değişikliği çalışması yapıldığını anlattı.

Yapılmak istenen tüzük değişikliklerinden daha çok, bu kurultayın bir istişare vesilesi olarak düşünüldüğünü, “kurultay değişikliği bahane, bir arada olmak şahane” diyerek ifade etti.

Yine de, tüzükte ne gibi değişiklikler olacağına dair sızan bilgilere göre, delegeler arasında bazen merak, bazen endişeli yorumlar yapılıyordu. Çünkü yapılan ön çalışma grupları yeterince geniş kapsamlı değildi.

Çoğunuz biliyorsunuzdur. Ben İYİ Partinin kuruluşunda “Tüzük Komisyonunda” görev almış ve bütün maddelerin müzakerelerine ve tüzüğün son şeklinin verilmesi çalışmalarına katılmış bir kurucu üyeyim.

Tüzüğü hazırlayan ekipte yer alan bütün arkadaşlarımızda parti içi demokrasinin en iyi şekilde uygulanacağı bir tüzük oluşturmak en önemli hedefti.

Bu sebeple yapılacak tüzük kurultayında, pratik ihtiyaçlar yüzünden, demokratik zihniyetten uzaklaşılması endişesi taşıyordum.

Ankara’da Nazım Hikmet Kültür Merkezinde yapılan kurultaya katılım yüksek oldu. Daha da önemlisi kurultay son derece demokratik bir müzakere ortamında gerçekleşti.

Değişiklik istenen maddeler hakkında isteyen herkese söz hakkı verildi. Karşı görüşlerin rahatça dile getirilmesi sağlandı.

Şüphesiz bu ortamı sağlayan öncelikle Genel Başkan Meral Akşener’di. Akşener birleştirici, herkesi kucaklayan, moral verici açılış konuşmasından sonra salondan ayrıldı. Böylece değişikliklerin müzakeresinde bir baskı unsuru olarak görünmek istemedi. Tartışmaların serbestçe yapılmasına zemin hazırladı.

Genel Başkan Yardımcısı Av. Hasan Seymen başkanlığındaki divan da herkese söz vermeye özen göstererek demokratik bir platform yarattı.

Kurultayda özellikle iki maddede değişiklik teklifine karşı çok ciddi refleksler ortaya çıktı.

Tüzüğü oluştururken üzerinde çok tartıştığımız maddelerden birinde, “parti üyeliğinden topluca çıkarma veya toplu olarak disipline sevk etme kararı Parti’nin hiçbir yetkili kurulu veya temsilcisi tarafından alınamaz” hükmünü getirmiştik.

Bu maddenin kaldırılması için yapılan teklif, delegelerin çoğunda parti içi demokrasiden uzaklaşma endişesi yarattı. Yoğun tepki üzerine teklif geri çekildi. Doğru olan yapıldı.

Kadın kolları kurulması teklifi de çok tartışıldı. Bulunan ara formül oy çokluğu ile kabul edildi. Diğer maddelerde de faydalı yorum ve eleştiriler oldu. Ama tartışma pek olmadı.

Yapılan bazı değişiklikleri tam benimsemesem de, diğer partilerde pek görmeye alışık olmadığımız böylesine demokratik bir kurultayı yaşamak endişelerimi azalttı.

Bu güzel ortamı sağlayan Genel Merkez ile biat kültüründen uzak, aklını ve iradesini kimseye teslim etmeyen, şahsiyetli, daha iyiyi arayan İYİ insanların varlığı İYİ Partinin geleceği hakkındaki ümitlerimi artırdı.

******************************

Önce Vicdan

İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinin iptali ve yenilenmesine dair YSK (Yüksek Seçim Kurulu) Kararını hukuki bulmadığımı, siyasi etkiyle alınmış bir karar olarak gördüğümü daha önce yazdım.

Bugün “karar hukuka uygun mu? ” tartışmasına girmeden, “karar adil mi, vicdanları tatmin etti mi?” ona bakacağım.

Adil yani adaletli, doğru ve haklı olma halinde toplumsal vicdanın rahatladığını ve bir huzur duygusunun genele yayıldığını hissedersiniz.

Böyle bir rahatlama ve huzur hissi içinde olmadığımız açık.

“Seçilmiş Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu” destekleyen Millet ittifakı bileşenleri “haklarının gasp edildiği” düşüncesinde ve ağır bir mağduriyet duygusu yaşamakta.

AKP taraftarları “adalet tecelli etti” diyemiyorlar, bu sebeple rahatlamış değiller. Fakat “Reis ne yapar yapar kazanır” kanaatlerinin pekişmesiyle gururlular.

Çünkü biliyorlar ki, eğer AKP adayı bir oy farkla da kazanmış olsa, asla seçim iptali ve yenilenme kararı alınmazdı. “Atı alan Üsküdar’ı geçiverirdi.”

Bu kesimin zaten uzun süredir adalet gibi bir değerleri kalmamıştı.

AKP’nin sadık seçmen kitlesi partilerinin rakipleriyle eşit şartlarda adil bir rekabet içinde olmamasından hiç rahatsız değildi.

Son onbeş senede yapılan bütün seçimlerde asla adil bir yarış olmadı. Cumhurbaşkanlığı, devletin diğer kurumları, belediyeler ve tekelleşmiş medyanın gücü AKP lehine kullanıldı.

Bütün bu güçlerin taraflı, haksız ve orantısız kullanımına yargının da eklenmesiyle, “bunlar seçimle gitmez” kanaati yerleşti.

Bütün bunlara rağmen, İstanbul Belediye seçimlerinde alınan sonuç adaletsizlik karşısında kanayan toplum vicdanının bir eseri idi.

Sandık hâkimiyeti elinde olan, İl ve İlçe seçim kurulları, Valiler, Kaymakamlar ve YSK üyelerini seçen AKP idi. Bu şartlarda rakiplerinin hile yapması ve AKP’nin oylarını çalması mümkün olamazdı.

Buna rağmen “oylarımızı çaldılar” dediler.

Devletin ve medyanın yine en adaletsiz şekilde kullanılmasına devam etmekteler.

Cami kapılarında yapılan siyasi propagandalarda rakiplerine iftira ediyorlar. Bunların fanatik taraftarları Cuma namazına gelen rakip parti adayına yuh çekiyorlar.

Her akşam iftardan sonra, TV kanalları seyretmekte olduğumuz programlarını kesip, AKP Genel Başkanının (mesela mahalle başkanlarına) yaptığı siyasi konuşmalarını canlı yayınla vermeye devam ediyorlar.

Kendi seçmen kitlesinin güçlüden yana tavır koyacağından çok eminler. Rakip taraftarlarını da korku ile sindirmeye çalışıyorlar.

Bence kendi ayaklarına sıkıyorlar.

Bu kadar adaletsizliğe vicdan dayanmaz.

AKP seçmeninden de kanayan vicdanlar olduğunu düşünüyorum.

Sadece yüzde birlik seçmen kitlesinin vicdanı isyan etse, çıkacak sonuca YSK bile kılıf bulamaz.