19.3 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 541

Emekli Kurmay Albay Dr. Ömer Lütfi Taşcıoğlu: Kıbrıs Kuşatılıyor

Kıbrıs Kuşatılıyor Emekli Kurmay Albay Dr. Ömer Lütfi Taşcıoğlu, GKRY’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne Ait Deniz Yetki Alanlarındaki Petrol ve Doğal Gaz Arama Çalışmaları ile Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşmaları Hakkında Konuştu.

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Mevcut problemlere çözüm yolları aranırken, petrol ve doğalgaz aramaları sebebiyle Kıbrıs Meselesine yeni problemler eklendi ve farklı bir boyut ortaya çıktı. Detayları konuşmaya başlamadan önce giriş mahiyetinde bir özet lütfeder misiniz?

Dr. Ömür Lütfi Taşcıoğlu: Doğu Akdeniz havzasında 2008 yılında Kıbrıs’ın etrafı da dâhil olmak üzere önemli miktarda petrol ve doğal gaz yatakları keşfedilmiş ve bölgedeki devletlerin kıyı şeritleri son derece değerli binlerce mil karelik deniz alanlarına dönüşmüştür.  Doğu Akdeniz sularında Levant havzası olarak adlandırılan alanda İsrail Münhasır Ekonomi Bölgesi (MEB) içindeki Leviathan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) yakınlarındaki Afrodit, Mısır MEB’sindeki Zohr rezervleri toplam olarak 3,4 trilyon metreküp doğalgaz ve 1,7 milyar varil petrol rezervine sahiptir.

Levant havzası içerisinde bulunan ve 2009’da keşfedilen Tamar ve 2010′ da keşfedilen Leviathan sahalarındaki yaklaşık 900 milyar metreküp rezerv üzerinde İsrail’in yanı sıra Filistin de hak sahibidir.

GKRY ve KKTC yönetimindeki Kıbrıs açıklarında yapılan araştırmalarda ise Limasol Limanı’na yaklaşık 160 kilometre mesafede 198 milyar metreküplük gaz rezervine sahip olan Afrodit sahası keşfedilmiştir.

Bu kapsamda bölge ülkeleri olan Türkiye, KKTC, GKRY, Lübnan, Mısır, Suriye, İsrail ve Filistin bölgede mevcut ve ileride çıkarılacak olan petrol ve doğal gaz üzerinde hak sahibidir.  Ancak bölgedeki enerji havzalarına ilişkin yabancı kaynaklı haritaların çoğunda KKTC ve Filistin’in isimleri gösterilmemek suretiyle bu iki ülkenin bölge kaynakları üzerinde hak sahibi oldukları gerçeği dikkatlerden kaçırılmaya çalışılmaktadır.

Söz konusu petrol ve doğal gaz rezervlerinin bölge ülkeleri arasında milletlerarası hukuka ve hakkaniyete dayalı şekilde araştırılması ve çıkartılması önem taşımaktadır. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin 74. Maddesine göre sahilleri bitişik veya karşı karşıya olan devletlerarasındaki MEB sınırlarının belirlenmesinin hakkaniyet çerçevesinde kendi aralarında yapacakları MEB anlaşmaları ile yapılması gerekmektedir.

Ancak kendisini kendi yıktığı Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı ve temsilcisi olarak gören ve tescil ettiren GKRY, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve KKTC’nin mevcudiyetini yok sayarak bölgedeki diğer ülkelerle MEB anlaşmaları imzalamakta ve bölge kaynaklarının kullanımında Türkiye Cumhuriyeti’ni ve KKTC’ni dışlamaktadır. Yunanistan’la işbirliği halinde çevre ülkelerle MEB belirleme anlaşmaları yapan GKRY önemli bir bölümü Türkiye’nin Kıta Sahanlığı içinde kalan, diğer bölümünde ise KKTC’nin de hakkı bulunan sahalarda tek başına petrol ve doğal gaz arama çalışmaları yapmaya ve yabancı şirketlere arama ruhsatları vermeye başlamıştır.

Çetinoğlu: Rumların Türkiye’nin ve KKTC’nin Akdeniz’deki haklarını yok sayarak komşu ülkelerle MEB anlaşmaları imzalamaları ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ve KKTC’nin deniz yetki alanlarında da arama ruhsatları vermeleri bölge güvenliğini tehdit etmiyor mu?

Dr. Taşcıoğlu: Rumların MEB anlaşmaları ve petrol ve doğal gaz arama çalışmaları üzerinden Doğu Akdeniz’i ele geçirme planları yapmaya başlamaları Akdeniz’in egemenliği, MEB, petrol ve doğal gaz arama çalışmaları gibi konuların da Kıbrıs problemine eklemlenmesi sonucunu doğurmuştur. Söz konusu uygulamalar bölge güvenliğini de tehdit etmektedir.

GKRY, 17 Şubat 2003’te Mısır’la, 17 Ocak 2007’de Lübnan’la, 17 Aralık 2010’da ise İsrail ile ortay hat esasına göre “MEB Sınırlandırma Anlaşmaları” imzalayarak Doğu Akdeniz’i diğer devletlerle paylaşmaya başlamıştır. GKRY Suriye ile de 2001 yılından beri MEB anlaşması yapmak için görüşmelerini devam ettirmektedir.

Çetinoğlu: Türkiye ile Yunanistan arasında karasuları ile alakalı anlaşmazlıklar çözüme kavuşturulmuş muydu?

Dr. Taşcıoğlu: Doğu Akdeniz’in bir diğer kıyıdaş devleti olan Yunanistan’ın ise bölgede 6 millik karasularından başlayarak 200 metre derinliğe kadar olan bölgelere ilişkin münhasır haklarının olduğu yönünde kararı mevcuttur. Yunanistan eski Dışişleri Bakanı Nikos Kocias’ın 21 Ekim 2018 tarihinde görevini devrederken Diapontia Adaları’ndan Mora Yarımadası ile Girit arasında yer alan Küçük Çuha Adası’na uzanan sahada Yunanistan’ın karasularını 12 deniz miline çıkarabileceğini söylemesi Yunanistan’ın bu konudaki niyetlerini göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Çetinoğlu: Türkiye bu durumun kabul edilebilir bir ifâde olmadığını söylemişti…

Dr. Taşcıoğlu: Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’nin Yunanistan karasularını 12 mile çıkarmasının Türkiye tarafından savaş sebebi sayılacağına ilişkin 8 Haziran 1995 tarihli bildirisine rağmen Kocias’ın böyle bir beyanatta bulunmasının TBMM bildirisinin halen geçerliliğini koruyup korumadığının test edilmesi ve Türkiye’nin böyle bir karara karşı muhtemel tepkilerinin belirlenmesi amacına yönelik olduğu değerlendirilmektedir.

Diğer yandan Yunanistan ve GKRY, Meis adası gibi adalara da MEB tanıyarak, Türkiye’nin açık denizlere erişimini kesmeye ve Türkiye’nin MEB’sini İskenderun Körfezi ile sınırlandırmaya, bir başka ifadeyle Türkiye’yi Anadolu kara sahasına hapsetmeye çalışmaktadır.

Akdeniz’i paylaşma konusunda MEB anlaşmaları ile yetinmeyen GKRY, Doğu Akdeniz’de kendi MEB alanı içinde olduğunu öne sürdüğü ve Afrodit adını verdiği alanı 13 parsele ayırmış ve parsellerin tamamın hidrokarbon yatağı arama ruhsatı vermek amacıyla uluslararası şirketlerin katılımıyla ihale açmıştır.

Çetinoğlu: Usule uygun mu?

Dr. Taşçıoğlu: GKRY’nin ihale açtığı 13 parselden beşi (1, 4, 5, 6 ve 7 no.lu parseller) Türkiye’nin, yedisi ise (1, 2, 3, 8, 9, 12 ve 13 no.lu parseller) KKTC’nin deniz yetki alanları ile çakışmaktadır.

GKRY’nin Türkiye ve KKTC’yi yok sayarak MEB anlaşmaları imzalaması ve Türkiye ve KKTC’nin deniz yetki alanları içinde arama ruhsatları vermesi 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin MEB sınırlarının belirlenmesine yönelik 74. Maddesi’ne, kıta sahanlığı sınırlarını belirleyen 83. Maddesi’ne, Yarı Kapalı Denizlere ilişkin 122. ve 123. maddelerine, sözleşmenin uygulanmasında hakkın kötüye kullanılmamasını düzenleyen 300. ve 311. maddelerine aykırıdır.

Çetinoğlu: Bu gelişmeler karşısında Türkiye’nin tavrı ne oldu?

Dr. Taşcıoğlu: GKRY’nin ihale açtığı parsellerin Türkiye’nin ve KKTC’nin deniz yetki alanlarıyla çakışması üzerine Türk Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yaparak “Türkiye’nin bu alanlarda yabancı şirketlerin izinsiz petrol/doğalgaz arama/sondaj faaliyetlerinde bulunmalarına, bundan önce olduğu gibi bundan sonra da hiçbir şekilde müsaade etmeyeceğini ve kıta sahanlığındaki hak ve menfaatlerini korumak için gerekli her türlü tedbiri alacağını” bildirmiş ve ihale alan ülke ve şirketleri Ada’daki diğer kurucu halk olan Kıbrıs Türklerinin iradesini dikkate almaları ve Kıbrıs meselesinin çözüm sürecine olumsuz etkide bulunacak adımlar atmamaları konusunda uyarmıştır.

Çetinoğlu: Uyarı dikkate alındı mı?

Dr. Taşcıoğlu: 12. Parsele ait ihaleyi kazanan Texas Houston merkezli bir Amerikan şirketi olan Noble Enerji ile İsrail’in Delek Firması ortaklığı Türkiye’nin savaş nedeni saymasına rağmen bölgede doğalgaz-petrol arama ve sondaj işlemlerine başlamış ve İsrail ile GKRY arasında, Noble-Delek enerji platformunun İsrail tarafından korunması konusunda anlaşmalar yapılmıştır. İki ülke arasında yürütülen temaslar kapsamında İsrail GKRY’den deniz ve hava üsleri talebinde de bulunmuştur.

Noble-Delek Firması Konsorsiyumunun ilk bulgularına göre Kıbrıs adasının güneyindeki doğalgaz potansiyeli 147 milyar metreküp civarındadır ve bu rakam, Kıbrıs’ın yüz yıllık enerji ihtiyacını karşılamaya yeterlidir. Güneydoğu Akdeniz’de bulunan Levantini havzasının yaklaşık olarak 1,68 milyar varil petrol ve 3,45 trilyon metreküp doğalgaz içerdiği dikkate alındığında Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yataklarının bölgeyi ve bölgeye en hâkim konumda bulunan Kıbrıs

adasını stratejik bir enerji üssüne dönüştürdüğü daha iyi anlaşılacaktır. Bu kapsamda Kıbrıs açıklarındaki doğalgaz potansiyeli ile Noble-Delek firmasının yanı sıra Amerikan ExonMobile, Hollanda Shell, Fransız Total Enerji, İtalyan Eni, Koreli Kogas ve Rus Novatec, gibi firmalar da yakından ilgilenmektedir.

Güneydoğu Akdeniz’de 19 Eylül 2011’de tarihinde petrol ve doğalgaz arama çalışmalarını başlatmasına tepki olarak Türkiye 21 Eylül 2011’de KKTC ile “Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması” imzalamış ve KKTC Bakanlar Kurulu kararı ile adanın çevresinde yedi münhasır alan belirlenerek bu alanlardan KKTC’nin 12 mil açığında bulunan yedinci bölgede Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO)’ya petrol arama izni verilmiştir. TPAO, geçtiğimiz yılın sonlarında Güney Kore yapımı Deep Sea Metro 2 adlı derin deniz sondaj gemisini satın atarak Fatih adını vermiştir. İlk sondaj çalışmasına 29 Ekim 2018’de Alanya-1 kuyusunda başlayan Fatih önümüzdeki süreçte KKTC tarafından TPAO’na arama izni verilen bölgelerde de sondaj çalışmalarına devam edecektir. Türkiye bu maksatla geçtiğimiz ay ikinci bir sondaj gemisi daha satın almıştır.

Çetinoğlu: Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ruhsat verdi, arama yaptırıyor. Mevzu ile alakalı olarak Türkiye’nin imzaladığı herhangi bir sözleşme var mı?

Dr. Taşcıoğlu: Türkiye BMDHS’yi imzalamamıştır ve KKTC ile imzaladığı Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması dışında diğer ülkelerle MEB sınırlarını belirlememiştir. Türkiye’nin MEB sınırlarını belirlememiş olmasından istifade eden bölge ülkeleri kendi aralarında MEB belirleme anlaşmaları imzalayarak bölgedeki hidrokarbon kaynaklarından kendi çıkarları doğrultusunda ve Türkiye ve KKTC’nin haklarını dikkate almadan yararlanmaya başlamıştır.

BMDHS, MEB tespitinin kıyıdaş ülkeler arasında ortaklaşa yapılmasını öngörmekle birlikte MEB sınırının tek taraflı ilan edilemeyeceğine ilişkin bir hüküm de içermemektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kendi MEB sınırlarını deklare etme hakkı mevcuttur ve bu hakkın ilan edilmesi bölge kaynaklarını kendi aralarında paylaşmaya başlayan ülkelerin uyarılması ve caydırılması açısından önem taşımaktadır.

Diğer yandan Türkiye Doğu Akdeniz’de KKTC ile birlikte MEB sınırlarını belirleme imkânına da sahip bulunmaktadır. Ancak şimdiye kadar bu yola başvurmamıştır.

 

(Devam Edecek)

 

 

Herkes Ekmek Derdinde!

Dönüp duran bütün hadiselerin tek bir nedeni var; o da “ekmek”

Bütün canlılar tabii ki, insanoğlu da, “ekmek” peşinde!

Kimi kanaatkâr, Allah’ın verdiği ile yetiniyor. Kimi müsrif ve ziyankar. Öyle bir hırsla ve gözü dönmüşlükle saldırıp etrafı tarumar ediyor ki, göresiniz!

Nedir bu bir topan “ekmek” için yakıp yıkmak ve istikbali tehlikeye atmak, nedir?

Hâlbuki boğazdan geçen bir lokma ekmek… Yalana, riyaya, gıybete, takiye ye ne gerek var?

Yapmayın efendiler! Kıymayın efendiler!

Allah bizi azmış nefislerden ve gözü dönmüşlerden korusun… Hele bunların dilinde din, vatan, millet, bayrak sözcükleri hiç eksilmiyorsa!

Bu tipler bir damla “ekmek” için bunları yapıyorlarsa bilin ki, bunlar içinde bulundukları topluma kin dolu bir düşmanlık besliyorlardır…

Resimde gördükleriniz bizim can dostlarımız “Reis” ile “Paşa”… Verirseniz yerler, verdiğiniz ile yetinirler, vermezseniz yemezler ve asla şımarıklık etmezler… Bazen onlar kadar olamadığımızı düşünüyorum!

Onun için bu kadar kısacık bir dünya da, bir damla “ekmek” için o kadar şaklabanlık etmeye değmez… Zaten rızkı verende Allah değil mi? O’nun verdiklerine hamd olsun…

 

 

 

Devlet, Kitap ve Halk (2)

0

Oysa meselâ genç şair Cafer Keklikçi’nin dediği gibi,

Maraş’ta uzun kış gecelerinde -eskiden- insanlar bir araya gelerek kitap okurlardı.

Kaldı ki, daha düne kadar her evde;

Başta Kur’an-ı Kerîm olmak üzere Ahmediye, Muhammediye, Siyerü’n-Nebî, Mevlid-i Şerif ve

Kara Davut gibi eserlerden biri veya birkaçı mutlaka bulunur.

Halk bunları zevkle okurdu.

Üstelik bunlar rahat okunsun diye harekeli olarak basılmış olurdu.

Aynı zamanda bu eserlerin derkenar denilen sayfa kenarları,

Önemli olayların kaydedildikleri bir not defteri vazifesini de görürdü.

Aile ve akrabalarda olan ölüm, doğum, izdivaç / evlilik gibi hususlar;

Buralara dercedilir, yazılırdı.

Nereden nereye geldik:

 

İşte o, yüksek vasıf ve nitelikli ecdâd.

Şimdiki nesil; yeterince etmiyor geçmişi yâd!

 

Silkinip, bir an önce kendimize gelmeli.

Kitap okumanın yeri, hiçbir şeyle doldurulmayacağı iyice anlaşılmalı.

Ne radyo ne televizyon, kitabın yerini alamaz asla!

Hepsinin yeri var muhakkak.

Fakat hepsinden önce olarak;

İlle okumak, ille okumak.

Maddî gıdasız nasıl yapamıyorsak;

Manevî gıdasız da kalamıyacağımızın farkına varmalıyız.

Özellikle Mevlânâ’nın günümüz Türkçesine kazandırılmış eserlerine yönelmeli.

Aydınlanmalı. Dünyanın gıpta ettiği mânevî büyüklere sahip oluşumuzu hatırlamalı.

Bu sahipliğin hakkı verilmeli.

Unutmayalım ki:

 

Batı bilhassa Amerika’da revaçta Mevlânâ.

Tercümeleri, en çok satan eserler arasında.

 

Bu durum teşvik edici olmalı.

Bizleri harekete geçirmeli.

 

Dünyaca ünlü âlim ve edebiyatçılarımızın kıymetini bilmeli.

Bizlere bu güzîde ve seçkin eserleri, en iyi imkânlarla sunan yetkililere de teşekkürler etmeliyiz.

Şüphesiz eserlere göstereceğimiz ilgi; bu kurumu bir kat daha gayrete getirecektir.

Eşi, dostu ve çocuklarımızı; Millî Eğitim Bakanlığı yayınlarının ölmez, günü geçmez,

İnsanı manen ihya edici eserlerini almaya, okumaya, anlamaya yöneltmeliyiz.

Üstelik bu bir vatandaşlık borcudur be dostlar!

 

Elele vererek Devlet, Kitap ve Halk;

Üçlü olarak yine ayağa kalk!

Geçmişe, geleceğe bir de böyle bak!

Çünkü;

Kutlu olacaksak ancak böyle olacak.

 

 

Önce Düğüm Atmayı Öğrenelim

Üniversite sınavına 9 gün kaldı. 9 Gün sonra milyonlarca gencin geleceği adına kritik bir süreç başlıyor, böylece ben de 5 sene süren lise serüvenimi sona erdirip kısmetse üniversite öğrencisi olmak için yola koyuluyorum. Sınava girecek tüm arkadaşlarıma, başarılar diliyorum. Allah yardımcımız olsun, Allah bu hengâmeden alnımızın akıyla çıkmayı hepimize nasip etsin. Üniversite sınavının bu toplumu daha aydınlık bir geleceğe eriştirecek gençler için ehemmiyetli olduğunu biliyorum, bunu göz ardı etmek mümkün değil. Fakat bizim sınav notlarının, başarı sıralamalarının ötesinde başaramadığımız, çuvalladığımız dersler var. Asıl üzücü olan ise bunun farkına bile varamayışımız…

Çocukluğumu ve lise safhasına kadar geçen eğitim hayatımı sürdürdüğüm semt Kocaeli’nin en muhalif mahallelerinden biriydi. Çevrenin etkisiyle, politika ve tarihe olan özel alakamla genç yaşta siyasete, ülke gündemine büyük bir merak beslemeye başladım. Ve her fırsatta konu hakkında bilgi edinmek için çabaladım. Şükür ki ilkokuldan liseye kadar hep güzel öğretmenlere denk geldim. Öğretmenlerim bana kaynaklık ettiler, beni pek çok damardan zengince beslediler. O iyi insanlar, o kaliteli eğitimciler olmasaydı bugün bu mecrada 19 yaşında sizlerle buluşma imkânım olacağını hiç zannetmiyorum. Konusu açılmışken buradan kendilerine bir kez daha minnetlerimi sunuyorum…

Öyle oldu böyle oldu derken TEOG sınavını atlattıktan sonra orta ikiden beri kenetlenmiş olduğum ”SOSYAL BİLİMLER LİSESİ” hedefime kavuştum. Hedefim olan okula puanım gereği rahatça yerleştim ve hayalimdeki sıralara oturdum. Oturdum ama alışma süreci benim için pek de keyifli geçmedi. Mensubu olduğum yeni aile önceki dönemlere kıyasla daha milliyetçi, daha muhafazakâr, daha gelenekçi hatlara sahipti. Dürüst olmak gerekirse ilk başta o ailenin ferdi olmayı başaramayacağımı düşündüm. İnsan doğası gereği aşina olmadığından kaçma refleksi gösterir ya! İşte ben de bu ilkel refleksi gösterme eğilimindeydim. 14 Yaşımda sert bir geçiş yapmıştım ve inanın bana sınırlı 3-5 konu haricinde ortaokul ortamımla, lise ortamım arasında dağlar dağlar kadar fark vardı. Bir yerde Nazım Hikmet dünyanın en iyi şairiydi, öbür çatıda Nazım değil de Necip Fazıl idi şiirin ustası. Bir tarafta Sabahattin Ali vardı, cumhuriyetin kalemi, öbür taraftaysa davanın sesi Mustafa Kutlu. Bugün lise günlerimi sonlandırırken hakkaniyetli bir muhasebe yaptığımda, etrafıma baktığımda diyorum ki işte bizim başarısız olduğumuz ders bu…

Maalesef biz elimizdeki değerleri belli kalıpların, belli şablonların içine hapsedip gözden çıkarmışız. Gelenekçiler ve cumhuriyetçiler diye öylesine derinden bölünüp gitmişiz ki kulaklarımız sağır, gözlerimiz kör olmuş. İnsanlar birbirlerini giyimine göre, kullandığı sözcüklere göre, okuduğu kitaplara göre, dinlediği şarkılara göre kategorize eder hale gelmiş. Bu toplumun kanayan en ağır yarası kesinlikle bu. Bugün birbirini bağnazlıkla suçlayanlar görüşlere kendilerini öyle koşulsuz teslim etmişler ki muhakeme kabiliyetlerini köreltmişler. Her insanın dünya görüşü olacaktır kesinlikle olmalıdır da ama hiçbir siyasi görüş, hiçbir ideoloji sorgulanamaz değildir. Tam aksine bizler sorgulayarak, sentezleyerek gerçekten bizleri şahlandıracak bakış açısını kazanabiliriz. Tarihi değerlerimizi, sanatçılarımızı, milli hazinelerimizi niçin gündelik siyasi söylemlerin esiri ediyoruz? Neden bir CHP’li Abdulhamid’le barışık olmasın, neden bir AKP’li Mustafa Kemal’e ulu önder demesin?

Fikir üretemeyen, proje yaratamayan ve milletin karşısına dinamik söylemlerle çıkamayıp elde malzeme kalmayınca oy alabilmek için kancayı geçmişe takmanın, kancayı Necip Fazıl’a takmanın, kancayı Nazım Hikmet’e takmanın, kancayı Sabahattin Ali’ye takmanın, kancayı Nihal Atsız’a takmanın, kancayı Sait Faik’e takmanın, kancayı Fatih’e takmanın, kancayı İsmet Paşa’ya takmanın vebalinin farkında mıyız? Bu tarz söylemlerin bu toplumu ne kadar kamplaştırdığını görebiliyor muyuz ?

 

 

Tarihimizdeki her olay yorumlamaya ve irdelenmeye açıktır. Zaten tarih bilimi insanın dününden ziyade yarınına ışık tutan bir bilimdir. Bugün dünyanın pilotluğunu yapan milletler dünüyle hesaplaşıp defterlerini kapatıp, yarına odaklanmış milletlerdir. Lakin bizler bu irdelemeyi dersler çıkarmak için değil, yarınımıza ışık tutmak için değil, hain ve kahramanlar yaratabilmek için yapıyoruz. Bizler kahramanlarla, hainlerin tarihini yazıyoruz. Bir cep telefonun üzerine oturduğunuzda nasıl uçamıyorsanız tarihimize mal olmuş şahsiyetlerin de her yönünün mükemmel olmasını bekleyemezsiniz. Düşünün siz mor renge bayılıyorsunuz ama yakın dostunuz hiç sevmiyor Allah aşkına gidip o dostunuza ”hain” yaftası vurur musunuz? Vurmazsınız peki iş tarihi şahsiyetlere, tarihi olaylara gelince neden böyle trajikomik oluyoruz?

Bugün toplumumuzun her şeyden daha çok kucaklaşmaya ihtiyacı var, bugün her şeyden daha çok ortak payelerde bayram sofraları kurmaya ihtiyacımız var. Bu çatlaklar tamir edilmeyecek çatlaklar değil ama tedavileri zaman alacak yaralar ve iyileşme sürecinde her görüşten, her cenahtan aklı hür bireylere görevler düşüyor. Bu mücadele zordur çünkü insanlar alışık olmadığı cümleleri işitir işitmez, farklı davranışları görür görmez sizi yaftalamaya kalkacaktır. Yılmamalı, hoşgörü ile karşılamalı ve kararlılığımızdan taviz vermemeliyiz. İnanın bana böylesine düşmanlaşmış bir toplumun başına Ahmet gelse de çıkmaz sokağa gireriz, Veli gelse de duvara toslarız. Devleti yönetme imkanı bulanların oportünist anlayışları yüzünden, sorumsuzlukları yüzünden toplumun hayati bağları gevşedi. Her ne kadar fırtına olsa da biz usta denizciler gibi direklere tırmanacağız ve çözülmek üzere olan o bağlara düğümü atacağız. Ya atacağız, ya atacağız!

İyi puanlar alabilir, iyi netler yapabiliriz, bireysel olarak harikulade muvaffakiyetlere imzamızı atabiliriz ama direk devrilip battıktan sonra, gemimiz elden gittikten sonra puanın, başarının ne anlamı kalır ki?

Önce düğüm atmayı öğrenelim, önce düğüm…

 

 

Ramazanı Uğurlarken

Güzel şeylere sahip olduğumuzda neden sevinmesini bilemiyoruz bilemiyorum. Fakat bu güzellikler elimizden gittiğinde hüzünlenmeyi hiç de ihmal etmemekteyiz.

Acılı, göz yaşartan filmleri izleye izleye “dertleri edindik” sanki.

Demem o ki insan, sahip olduğu kıymetlerin değerini, elden çıktığında anlıyormuş. İşte Mübarek Ramazan ayı da bunlardan biri.

Bir aydır yaşadığımız huzurun ve mutluluğun, bitmeyecek sandığımız eşsiz paylaşımların, aramaların, gönülden perçinleşmenin, hatır sormaların, tatlı tebessümlerin sonu mu geldi acaba. Umudum ve temennim, bu hasletlerin bizlerde kalıcı olması yolunda elbette ki.

Güzel anlar hızlı yaşanır, çabuk bitermiş meğer. İnsan sevdiği kadar da ayrılık acısını tadarmış.

Yüreğimizi hüzün kapladı bir nebze. “Alışılan uhrevi havanın, paylaşmanın, hatırlamaların, gönül almanın, sabrın, metanetin vefanın, heyecanlı buluşmaların, sürpriz sevinmelerin, hediyeleşmelerin” vb. iyiliklerin yaşantımızdan çıkması korkusu yüreğimizi burktu doğrusu.

Vefalı, candan, özlenen ve özleten bir dostu uğurlamanın kederi var bakışlarımızda. Kimimiz güzel şeyler yaptıklarıyla teselli bularken, bazılarımız fazlasını yapamadığının “keşke” si içinde…

Fakat tekrar gelecek olması, “umut çiçeklerimiz “e can suyu. Özlemlerimize “müjde” rahatlığı.

Ne var ki o gün geldiğinde, ulu çınarlardan çok değerli yaprakların döküleceği, kimi tatlı canların, “genç ihtiyar demeden bu vefasız dünyadan” ayrılacağı, “istemesek de” acı bir gerçek.

Can dostumuz Ramazan-ı Şerif gelmeden önce, kavuşma telaşı içimizi kaplamıştı. Fakat az da olsa, kimimiz; “acaba sabredebilecek miyim?” endişesine kapılmıştık.

Fakat hiç de hiç de öyle olmadı. Vefalı bir yar gibi, sıkıntı ve üzüntü yerine, tatlı bir huzur getirdi. Munis, hoşgörülü, sevecen, samimi bir üslupla bizlere tebessüm etti. Güven ve sabır dağıttı.

Candan bir arkadaş, hakiki bir dost gibi sardı sarmaladı her birimizi. Hoşgörü ve paylaşmayı akıttı kalplerimize. Hemencecik alıştık kendisine. İkramlarını sevinçle paylaştık. Zor sandığımız “sabretme, affetme, paylaşma” mizacımız oldu. Yüreğimiz yumuşadı, duygularımız merhamete geldi. İnsan olma yolunda daha bir istekliydik.

Ramazan-ı Şerif o kadar güzel hediyeler getirmişti ki yanında bizler için; onlara kavuştuğumuzda, sahip olduğumuz halde zamanla unuttuğumuz; “parıldayan pırlantalar, aydınlık yollar, huzura açılan pencereler, eşsiz lezzetler, özlenen mutluluklar olduğunu gördük.

Bunların hepsi “insan olmamızın” mihenk taşlarıydı. Olmadığında eksik kalan parçalarımızdılar. Onlarsız “tam, bütün” olamayacağımızı bir kez daha hatırladık.

Bunlar; sevgiydi, saygıydı, değer vermeydi, ötelememekti. Gelmeyene gitmek, sormayanı aramaktı. İyilikti, hoşgörüydü, sabırdı, sebattı, paylaşmaydı, affetmekti, komşuluktu, akraba eş dost hatırıydı. Yardımlaşmaydı, nadide temennilerdi, duaydı, tebessümdü, hatırlamaydı.

Bizi “biz” yapan aile ve toplum iksirimizdi açıkçası. Bunların her biri bizlere kılavuz oldu. Onlarla, ailemizin, akrabalarımızın, komşularımızın, sevdiklerimizin, öksüz ve gariplerin, unutulanların yüreğine dokunma imkânı bulduk. Böylece insanlığımızı hatırladık.

San ki dünyamız değişti. Sıkıcı, tekdüze, tatsız tuzsuz geçen günlerimize tatlı bir heyecan, koşuşturmalı bir huzur yayıldı.

Her anımız daha bir anlamlı ve değerli geçmeye başlamıştı. İnsanlar daha iyi, çevremiz daha temiz ve yeşil, esen rüzgârlar tatlı bir meltem, yağan yağmurlar ıslatan bir mutluluktu adeta. Yaşamak daha da güzeldi bu kez.

Unuttuklarımızı hatırlamış, komşularımızla, akrabalarımızla, yoksul ve öksüzlerle soframızı paylaşmaya başlamıştık.

Söylemlerimiz pozitif, sabrımız daha fazla, hoşgörümüz candan, tebessümümüz daha bir güzeldi. Yüreğimizde küllenen değerli hazineler ortaya çıkmaya başlamıştı teker teker. Kalbimiz daha yumuşak ve şefkatli atıyor, gözlerimiz daha merhametli ve anlamlı bakıyordu.

Öfke ve kızgınlığın fay hattı oluşturduğu yüz çizgilerimiz kaybolmuş, anlımız berrak ve daha bir parlaktı adeta.

Teravilere koşuyor, kandillerde tebrikleşiyor, gariplerle iftarlarda buluşuyor, yardım kolileri hazırlayarak, paylaşmanın tadını yaşıyorduk.

İçimizdeki karamsarlıklar, küskünlük ve kırılganlıklar uçup gitmişti bir anda. Zihnimizi meşgul eden gereksiz duygu ve düşünceleri temizlemenin bir tatlı huzurunu yaşıyorduk.

İçimizdeki “ben” duygusu kaybolmuş, “biz” olmuştuk adeta. Bencilce oluşturduğumuz hayalimizdeki “sırça saray” lardan çıkarak, var olduklarından haberimizin bile olmadığı yoksul komşumuzun, akrabamızın insanlık lügatinde tanımı yapılan gönüllerdeki gerçek mekanlarına gitme fırsatı bulmuştuk.

İşte, bilimin tanımını yaptığı “aile”, millet” ve “insan” olmak buydu belki de. Bunu kendimiz başarmıştık. İsteyerek, idrak ederek ve sevinerek. Çünkü bir değerli dost canım Ramazan sayesinde.

Seni çok sevmiştik, sultanlar sultanı. Koşulsuz sınırsız ve içten. Sana doyamadık bir türlü. O yüzden hep özleyeceğiz, gelmeni ve getireceklerini.

Bizlere hediye ettiğin nadide güzellikler aklımızda ve gönlümüzde. Umarım bunları küllendirmeden, en iyi şekilde birlikte yaşarız sen gelene kadar.

“Elveda…” demeye dilimiz varmıyor, zira dönmeyenler içindir vedalaşmak. Biliyoruz ki yine geleceksin. Lakin bir nebze üzgünüz…

Umarım sevenlerin yine sana kavuşur… Güle güle git Ya Şehri Ramazan, güle güle…

 

 

Bebeğine Mama İsteyen Anneye Hücre Cezası

0

Tekirdağ Cezaevi’nde bebeğiyle birlikte kalan Aynur Gazioğlu bebeği için mama siparişi veriyor. Ancak istediği mama yerine bebeğinin yaşına uygun olmayan mama veriliyor. Bundan dolayı görevliye istediği mamanın bu olmadığını söylüyor. Ancak görevli, “Dır dır etme, tekrar gidemem!” diyerek Aynur Gazioğlu’nu tersliyor. Aralarında tartışma çıkıyor. Bu tartışmadan dolayı cezaevi yönetimi Gazioğlu’na 10 gün hücre cezası veriyor. Bebekli bir anneye, hücrede “bebeğiyle birlikte” 10 gün…

Esra Işık, Balıkesir L Tipi Cezaevi’nde hükümlü olarak 1,5 yaşındaki bebeği Zümra ile birlikte kalıyor. Bebeğinin bezinin bittiği için bebek bezi talep etmesine rağmen 1 hafta boyunca bebek bezi vermiyorlar. Bir haftanın sonunda sadece 14 tane bez veriyorlar, o da 1 numara küçük. Verilen bezler 1 numara küçük olduğu için bebeği rahatsız ediyor. Esra Işık, bu durumu yetkililere ilettiğinde bu defa bez için verilen ödenek kesiliyor. “Dilekçe verip kendi paranızla almanız lazım” diyorlar. Bu defa dilekçe vermesine rağmen parasıyla bile bez alamıyor. Bebek bezi satışı yasaklanıyor. Sürecin devamında bebek maması yapabilmek için nişasta, irmik gibi gıdaları bile temin edemez duruma geliyorlar. Bebeklerine kendilerine verilen “yağlı ve baharatlı” yemeklerden vermek zorunda kalıyorlar.

Tokat Cezaevi’nde bir anne, bebeğini besleyebilmek için kendisine verilen yemekleri “yıkayarak” bebeğine vermek zorunda kalıyor.

743 Çocuk

Bugün itibariyle cezaevlerinde kaç tutuklu ve hükümlü anne olduğu bilinmiyor. Bu konudaki son veri 31 Ekim 2018 tarihine ait. 31 Ekim 2018 tarihi itibariyle cezaevlerindeki 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 743. Bu çocukların 343’ü 0-3 yaş arası. Bu sayıları da, 14 Kasım 2018 tarihinde TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyelerinin sorularını cevaplayan Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Şaban Yılmaz vermiş.

743 çocuk 743 anne demek. Bu 743 anneden 519’u hükümlü, yani mahkemelerce hakkında bir karar verilmiş kişiler. 224’ü ise tutuklu.

Bugün itibariyle bu sayıların çok daha fazla olduğunu tahmin ediyoruz. Çünkü 743 sayısının açıklandığı tarihten bu zamana kadar 1,5 yıl gibi bir süre geçti.

Annesiyle Birlikte Cezaevinde

Kayseri Bünyan Cezaevi’nde annesiyle birlikte koğuşta kalan 14 aylık Seniha Hafsa. Seniha Hafsa’nın ayakları toprağa hiç basmadı ve hayatı boyunca güneşi hiç görmedi. Ağaçları da…

İkinci örneğimiz; her ikisi de Mersin Tarsus C Tipi Cezaevi’nde tutuklu olan Ersin ve Fatma Urungu çifti. Çiftin 2,6 ve 8 yaşlarında üç çocuğu var. En küçük çocukları olan 2 yaşındaki Betül, geçtiğimiz ay annesiyle birlikte cezaevine girdi.

Bir diğer örneğimiz; gebeyken hakkında tutuklama kararı verilen ve Antalya L Tipi Cezaevi’nde 9 ay boyunca gebe olarak tutuklu kalan Hatice Şahnaz. Hakkında mahkemece henüz bir karar verilmemiş olan, “tutuklu” Hatice Şahnaz yaklaşık 2 hafta önce “cezaevinde” bebeğini dünyaya getirdi. Şu an 15 günlük olan Safiye bebek, annesiyle birlikte cezaevinde kalıyor.

Başka bir örnek daha; Meliha Bişgin, Tarsus Cezaevi’nde 5 yaşındaki oğluyla birlikte 35 aydır tutuklu. Oğlu, cezaevine girdiğinde 2 yaşındaydı, şu an 5 yaşında. 10 kişilik koğuşta 21 kişi kalıyorlar ve bu 21 kişinin 3’ü çocuk.

Son örnek, Fuat ve Nazlı Çatpınar çifti Düzce Ceza İnfaz Kurumu’nda tutuklular. Çiftin, 1, 3 ve 5 yaşlarında 3 çocuğu var. 3 çocuk da anneleriyle birlikte cezaevinde tutuklu.

Ve varlıklarından haberdar olmadığımız, haberdar olsak bile bu satırlara sığmayacak yüzlerce çocuk…

Milletçe Yaptığımız En Büyük Hata

Yukarıda yazdıklarımızı ve daha fazlasını aktaran kişi Kocaeli milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’dur. Gergerlioğlu, mensubu olduğu partiden dolayı kendisine ön yargıyla yaklaşıldığı ve görmezden gelindiği için şu izahın yapılmasında fayda var; Bizim milletçe yaptığımız en büyük hata, duyduğumuz bir hadise karşısında “ne söylendiğine değil kimin söylediğine” göre tavır almamızdır. İkincisi de -benim için bir anlam ifade etmemekle birlikte- Gergerlioğlu Kürtçü çizgiden gelen birisi değil. Kendisi -maalesef- ülkede yaşanan devasa hukuksuzlukları başka partilerde dile getirebilme imkânı bulamadığından mücadelesini HDP çatısı altında vermek zorunda kaldı. HDP’de siyaset yapmak bir kusursa şayet, bu kusur Gergerlioğlu’na değil hukuksuzlukları açık yüreklilikle dile getirme cesaretinden mahrum olan bütün diğer siyasi partilere aittir.

Ceza Sorumluluğunun Şahsiliği

Yukarıda bahsettiğimiz tutuklu veya hükümlü “anneler” ve aslında diğer bütün suç şüphelileri, bir suç işlemişlerse şayet gerek yargılama sürecinin gerekse ceza infaz sürecinin “insan onur ve haysiyetine uygun bir şekilde” gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu da ancak ceza hukukunun temel ilkelerine uymakla gerçekleşir.

Ceza hukukunun en temel ilkelerinden biri, ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesidir. Bu ilke uyarınca hiç kimse başkasının işlediği bir suçtan dolayı cezalandırılamaz. Bu ilke mevzuatımızda hem Anayasa’da hem de Türk Ceza Kanununda hüküm altına alınmıştır.

Anayasamızın 38/7’nci maddesinde “Ceza sorumluluğu şahsidir” denilerek bu ilkeye vurgu yapılmıştır.

Yine 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 20/1 maddesinde “Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz” denilerek ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi bir kez daha vurgulanmıştır. Yukarıda anlatılan olaylarda ise, ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi ihlal edilmekte, hiçbir suçu/günahı olmayan masum bebekler / çocuklar anneleriyle birlikte cezalandırılmaktadır.

Cezaevlerinde Doğmak

Yukarıda bahsedilen ve sayıları neredeyse 800’ü bulan çocuk, -hiçbir suçları olmadığı halde- yargı makamlarının yanlış uygulamaları nedeniyle cezaevlerinde doğmak, cezaevlerinde büyümek, cezaevlerinde son derece sağlıksız koşullarda hayatlarını idame ettirmek zorunda bırakılmaktadırlar. Bu çocuklar, yargı makamlarının yanlış uygulamalar nedeniyle sadece özgürlüklerini kaybetmemekte, aynı zamanda gıdasız bırakılmakta, hayatlarının en güze çağını güneş yüzü görmeden geçirmekte ve gerek fiziksel gerek ruhsal gelişimleri sistematik olarak olumsuz etki altında bırakılmaktadır.

Uygun Yerler

5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 16/4 maddesinde “Hapis cezasının infazı, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır.” denilmektedir.

Yine aynı maddenin 5’inci fıkrasında “Kapalı ceza infaz kurumuna girdikten sonra gebe kalanlardan koşullu salıverilmesine altı yıldan fazla süre kalanlar ile eylem ve tutumları nedeniyle tehlikeli sayılanlar hakkında dördüncü fıkra hükümleri uygulanmaz.” Denilerek koşullu salıverilmesine (şartlı tahliye) 6 yıldan fazla süre kalanlar kapsam dışında bırakılmıştır. Ancak, aynı fıkranın devamında “Bu kişilerin cezasının dördüncü fıkrada öngörülen kısmı, ceza infaz kurumlarında kendileri için düzenlenen uygun yerlerde infaz olunur.” denilerek çocuklu mahkûmlar için “uygun yerler” düzenlenmesi gerektiği açıkça ifade edilmektedir.

Yukarıdaki olaylarda ise çocuklarıyla birlikte cezaevinde bulunan annelerin büyük kısmı hükümlü değil tutukludur. Gebe veya küçük çocukları olan kadınlar hakkında tutuklama kararı verilmesi ve bebeklerinin / küçük çocuklarının da dolaylı olarak anneleriyle birlikte tutuklanması açık bir hukuksuzluktur.

Kaldı ki yasada ceza infaz makamları için çocuk sahibi hükümlüler açısından “uygun yer” düzenlenmesi zorunluluğu olmasına rağmen, ceza infaz kurumlarının uygun yer düzenlemesine gitmediği ve çocukların diğer mahkûmlarla beraber koğuşlarda kaldıkları, üstelik bu koğuşlarda kapasitelerinin çok üzerinde tutuklu veya hükümlünün kaldığı anlaşılmaktadır. Bu haliyle ceza infaz kurumları ve dolayısıyla Adalet Bakanlığı kanunu açıkça ihlal etmektedir.

Adil Yargı Devletin Namusudur

Son olarak, ceza infaz kurumlarında -yetkililerin ihmal yahut kasıtlı tutumları nedeniyle- bebeklerin/çocukların gıdasız kaldıkları, bez sorunu yaşadıkları, bez sorunundan kaynaklanan fiziki rahatsızlıklara maruz kaldıkları, bir çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimine uygun olmayan koşullarda yaşadıkları göz önüne alındığında ceza infaz kurumları ve dolayısıyla Adalet Bakanlığınca bu bebeklere / çocuklara karşı sergilenen muamele açıkça bir insanlık suçudur.

Devlet, sahip olduğu yargılama gücünü kullanırken bu gücü insan onuruna yakışır şekilde kullanmalıdır. Çünkü devletin dini adalettir, adil yargı devletin namusudur. Aksi halde, kişiler hakkında verilen kararlar isabetli bile olsa kişilik hakları ihlal edilmiş olur. Bu yönüyle de devletin tesis ettiği şey adalet olmaktan çıkar ve devlet açıkça zulmeden bir mekanizmaya döner. Zulmeden mekanizma ise meşruluğunu kaybeder.

İyi bayramlar diliyorum…

 

 

Yeni Askerlik Kanununun Riskleri

İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinin yenilenmesi kapsamında yapılan tartışmalar çok önemli bir gelişmeyi gözlerden sakladı.

AKP tarafından TBMM’ne getirilen “Askeralma Kanunu Teklifi” Türk Silahlı Kuvvetlerinin yapısında çok köklü değişiklikler yapılmasını öngörüyor. Bu teklif kabul edildiğinde 1927 yılından bu yana yürürlükte olan ve bu süreçte kısmi değişikliklere uğramış olan “Askerlik Kanunu” bütünüyle kaldırılıp yeni bir kanun yapılmış olacak.

İYİ Parti TBMM Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan, Kocaeli İl Başkanlığı bayramlaşma töreninde, tatil sonrası Meclis gündemi hakkında bilgi verdi. Bayramdan sonra Meclis’te “Yeni Askerlik Sistemi” üzerine çok çetin müzakerelerin geçeceğini söyledi.

Getirilmek istenen “Yeni Askerlik Sistemi” içinde çok ilginç ve tehlikeli maddeler olduğunu anlatan Türkkan en önemli gördüğü riskleri üç başlıkta sıraladı.

Lütfü Türkkan’ın anlattığı başlıklar altında sıkıntılı hususları özetlemeye çalışalım.

*******************************

Cemaat ve Tarikatların TSK’ya Sızma İhtimali

İYİ Parti TBMM Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan “yeni askerlik kanun teklifi AKP’nin 15 Temmuz Darbe Teşebbüsünden hiç ders almadığını gösteriyor. Getirilen teklifte öyle açıklar var ki… FETÖ veya başka benzeri grupların TSK’yı kadrolaşma suretiyle ele geçirmesine imkân sağlayacak endişesindeyiz” dedi.

Teklifin teknik detaylarını savunmak üzere İYİ Parti’ye gönderilen general hem kendisinin ve hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TSK’da bir daha cemaat kadrolaşmasına izin vermeyeceğine dair sözlü teminat vermeye kalkışmış.

Türkkan, “Genelkurmay Başkanının dört yaverinden üçünün FETÖ’cü çıktığını” hatırlatarak, “size güvenmiyoruz” cevabını vermiş.

Partinin Grup Başkanvekilinin ağzından İyi Parti’nin konunun uzmanı emekli general ve kuvvet komutanlarından da yararlanarak ciddi bir hazırlık yaptığını öğrendik.

Ancak AKP ve MHP Meclis’te çoğunlukta. İnşallah bu gruplardan ortak endişelere kulak veren vatansever milletvekilleri çıkar.

Diyeceksiniz ki “bu iki parti de lider partisi. Liderler, daha doğrusu büyük ortağın lideri ne derse o olur.”

Öyle olursa, tek adam rejiminin ne menem bir şey olduğunu bir kere daha görürüz.

“TBMM neden var?” sorusunu sormak için artık çok geç kaldığımızı fark ederiz.

*******************************

Asker Mevcudu Düşecek, Beka Sorunu Çıkabilir

Yeni kanun teklifi bir yandan askerlik süresini 6 ay’a indirip sabitlerken, diğer taraftan bedelli ve dövizli askerlik uygulamalarını kalıcı hale getiriyor.

Böylelikle yeni sistemde er/erbaş sınıfındaki asker sayısının azalacak olmasının zafiyete sebep olacağı” hatta “güvenlik, beka sorunu yaratabileceği” endişesi ve eleştirilerine de yol açıyor.

Bu endişe sadece muhalefette değil. Mesela iktidara yakın Yeni Şafak gazetesi “Sınırları kim koruyacak?” manşeti attı.

21. Yüzyıl Enstitüsü Başkanı Cahit Armağan Dilek, “Yeni sistemden ilk celp gelinceye kadar 3 ay içinde mevcut askerin dörtte üçünü terhis etmek. Bu kışla ve karargâhların kapısına kilit vurmaktır. Halihazırda dört bir tarafından kuşatılmış Türkiye’yi kendisine yönelebilecek tehditlere karşı savunmasız yapacak, işgal ve saldırıya maruz bırakabilecektir” diyor.

Biz TSK mevcut asker sayısını dörtte bire indirirken çevremiz ateş çemberi içinde.

AKP kanadı ise bir yandan “Ege, Doğu Akdeniz kaynıyor, Suriye’de 70-80 bin tam teçhizatlı terörist var. Bu istikrarsız bir coğrafyada ne zaman, kimlerle kapışacağımız belli değil” diyor.

Diğer taraftan kanun çıkınca derhal terhis edilecek 130 bir personelin profesyonel olmayan “TSK’nın acemi tarafı” olduğunu belirterek, çok fazla endişelenmeye gerek yok” açıklamaları yapıyor.

Oysa biraz tarih bilenler “çok fazla endişeli.” Türk ordusunda ilk toplu terhisin olduğu 1911 yılında 75 bin asker terhis edildi. 8 ay sonra Anadolu’dan daha büyük ve verimli Balkanları kaybettik. Ruslar İstanbul’a dayandı.

Görünen o ki endişelenmemiz için yeterli sebep var, üzerinde iyi düşünülmesi gereken bir konu bu.

*******************************

Bir Paralel Ordu mu Kurulacak?

Yeni Askerlik Kanunu 45/2 en çok eleştirilere yol açan madde. Bu madde kabul edilirse “Cumhurbaşkanınca gerekli görülen sahalarda özel görevlendirilen gönüllüler askerlikten muaf olabilecek!”

Cumhurbaşkanının “hangi sahalarda”, “hangi özel görevlerde”, “hangi gönüllüleri” askerlikten muaf tutacağı belirsiz. Keyfiliğe açık bir düzenleme bu.

Lütfü Türkkan bu yetkiyi isteyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Sadat gibi belli yerlerde yetiştirilen ve resmi askerlikten muaf tutulacak milislerle, kendine bağlı bir özel ordu kurmanın yolunu açmak istediği” kanaatinde.

Cahit Armağan Dilek‘in bu maddeden dolayı endişeleri daha kapsamlı: “Türk ordusunun terhisine dağıtılmasına neden olacak, muharebe gücünü zayıflatacak, ülkenin sınır güvenliğini ortadan kaldıracak, terörle mücadeleyi akamete uğratacak, Kıbrıs başta olmak üzere sınır ötesinde asker bulundurduğumuz yerlerden çekilmeye mecbur bırakacak, Milli Ordunun etkisiz kâğıttan bir orduya dönüştürülmesine neden olacak, ama partili bir Cumhurbaşkanına kendine özel gönüllülerden oluşan yapı kurmasının önünü açacak.”

*******************************

Kanun Çıkar mı?

TSK’nın genetiğini ve yapısını bozan yasa maddelerinin kesinlikle Meclis’te kabul edilmemesi gerekir. Bu bir milli güvenlik veya bir “beka meselesi.”

Ama AKP ve sözde milliyetçi MHP isterse bu tehlikeli maddeler Meclis’ten rahatlıkla geçer. Çünkü çoğunluk bu iki partinin elinde.

AKP’nin TBMM Grup Başkanı Naci Bostancı‘nın “askerlik yasası uzlaşmayla çıkması gereken bir yasa. Bütün siyasi partilerin katkı ve değerlendirmeleriyle çıkması gereken bir yasa. Gelen teklifleri de değerlendireceğiz ve o çerçevede askerlik yasasını çıkartacağız” sözünün gerçekleşeceğine inanmak istiyorum.

Ama çok istesem de inanamıyorum.

 

 

Bin Yılın Göçü Gaziler Çağı

0

Hasan Erimez’in; ‘Bin Yılın Göçü‘ serisinin ikinci kitabı olan ‘Gaziler Çağı‘, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 282 sayfa olarak Aralık 2018’de yayımlandı.

Oğuzların Orta Asya’da başlayıp Anadolu kapılarına kadar uzandıkları büyük göçü, akıcı ve merak uyandırıcı bir üslûpla anlatıyor. Oğuzların ‘Kutlu Devleti’ asırlar sonra nasıl kuruldu? Kayıları ve bütün Oğuz Boylarını Anadolu’ya çeken mukaddes ülkü neydi? Târihi değiştiren 26 Ağustos 1071 Malazgirt Savaşı nasıl cereyan etti ve Sultan Alparslan, Anadolu’nun fetih kapılarını nasıl açtı? İlk akıncı gaziler, Anadolu’yu nasıl fethettiler? Kılıç Arslan ve Türk gazileri, Haçlı ordularını Anadolu’da nasıl dağıttılar? Ertuğrul Gazi, Oğuzların asırlardan beri izini tâkip ettiği Mukaddes Taşı nerede buldu? Ve O’nun cihana hükmedecek bin yıllık ülküsü neydi?

Hasan Erimez, bu romanda târihi değiştiren hâdiselerle berâber Oğuzların binlerce yıllık maddî ve mânevî birikimlerini harmanlıyor ve okuyucuları asırların içinden su gibi akacak unutulmaz bir yolculuğa çıkarıyor.

Romanın başlangıcından tadımlık bir bölüm:

‘Diz dizleyene, yol gözleyene! Arı suya adak okuyana, kaba kayın ağacına ak çaput bağlayana! Pürçeğinden parmaklık vermiş adaklı kız oğullara, döşeği soğumuş hâtunlara, alp oğullu atalara, avrat analara!

Yücelende yağız yerden göğüslü, geçitleri kızıl evran ağızlı dağlardan aşanlar geldi! Irayanda ayna gibi ırmaklardan taşanlar geldi. Bire ‘Birdir’ deyip hor bakmadı, bine ‘Bindir’ deyip korkmadı. Kara tozlu gen yaylara akça kayın oklar koşuldu. Kınlı yatan kara pusat çekildi. Beğ verdi, yiğit vurdu; kâfir Rum ilinde kızıl kan döküldü. Tam takır giden yüklü geldi. Hey erenler, hey avratlar! Eşikten sağ adımla çıkagelin! Yiğit Tanrı’ya el açıp, Mehemmed Yalavaç Baba’ya kırk salavat verin! Çağrı Beğ ile Rum akınına giden bahadırlar geri döndü!’

Ulaklar ve gözcüler ve bilenler ve işitenler, obalarda böylece el çırpa çırpa, yumruklarını göğüslerine vura vura çığırarak yıllar evvel Çağrı Beğ ile beraber Rum gazâsına giden alpların döndüklerini duyurdular. Çağrı Beğ ve alpları, yıllar evvel Rum’a giderken Arslan Cazib’in Horasan geçidindeki pususundan su gibi akarak ve yel gibi eserek geçmiş; yıllar sonra dönerken de Arslan Cazib gene pusulanmış fakat Çağrı Beğ ve alpları bu kez de tüccar kılığına girerek pusuyu atlatmış ve yurtlarına dönmüşlerdi.

Çağrı Beğ ve alpları gittiğinden beri sessiz bekleyişte olan obalar, aldıkları müjdeli haberle bir anda kaşı karağı açılan insan misâli ölü toprağından sıyrılıp cana geldiler. Alp gönderen obalarda hummalı bir hazırlık baş gösterdi. Beğler, ‘Böylesi ırak ilin gazâsından dönen alplar şerefine toy versek gerekir.’ deyip kendi sürülerinden iri boynuzlu, dağ besili koçlar kırdırıp kımız ve kırman döktürdüler.

Bizde târihî roman yazıcılığı klasik roman yazıcılığından bir müddet sonra ve tercüme romanlarla başlamıştır. Leon Cahun’un (1841-1900) Gökbayrak isimli romanı (1876), Necip Âsım Yazıksız tarafından tercüme edilip 1933 yılında yayımlandı.

Hatırlanan diğer târihî romancılar ve kitapları şöylece sıralanabilir: Safiye Erol’un (1902-1964) Ciğerdelen‘i 1946’da; Nihal Atsız’ın (1905-1975) Bozkurtların Ölümü (1946), Bozkurtlar Diriliyor (1949) yılında; Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun (1906-1966) târihî romanları 1923-1966 yılları arasında; Kemal Tâhir’in (1910-1973) Devlet Ana‘sı 1956’da; Feridun Fâzıl Tülbentçi’nin (1912-1982) târihî romanları 1947-1964 yılları arasında; Târık Buğra’nın (1918-1994) Osmancık‘ı 1985; Bekir Büyükarkın’ın romanları (1921-1998) 1980’li yıllarda; Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun 1932-1989) Kilit, Kapı, Çatı … serisi 1971-1989 yılları arasında; Niyazi Birinci’nin (1945-) Yavuz Bahadıroğlu müstear adıyla yazdığı târihi romanlar 1980 yılından sonra yayınlandı.

Bir de târihî olayları fon olarak kullanıp aşk, mâcerâ ve entrika dolu piyasa romanları vardır ki onları ciddiye alamayız.

Hasan Erimez, kendisine has câzip üslûbu, târih o dönemine ait konuşma tarzını başarıyla uygulaması sebebiyle, kısırlaşan târih yazarlığı sahâsındaki boşluğu doldurmaya aday görünüyor.

 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

 

HASAN ERİMEZ:

1989 yılında Adana’da doğdu.  Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Yazı hayatına çeşitli dergilerde yayımlanan şiir ve makaleleriyle başladı. Hâlen bir film şirketi bünyesinde iş hayatına devam eden yazar, ‘Diriliş Ertuğrul‘ dizisinin senaryo asistanlığını yaptı. ‘Demir Dağın Kurtları‘ isimli romanı 2015 yılında, ‘Kutlu Kağanlık’ 2016 ve ‘Bin Yılın Göçü Alpler Çağı‘ isimli romanı 2017 yılında Ötüken Neşriyat tarafından yayınlandı.

 

 

DERKENAR:

 

‘Kİ’  NEREDE (ne zaman) AYRI, NEREDE (ne zaman) BİTİŞİK YAZILIR?

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

‘Benim ki nezaket ziyareti olacak.’

(Hiç değilse) kendi çevresinde tanınmış bir şâir ve yazar olan zat, çok iddialı ve lüks baskılı bir edebiyat dergisindeki yazısında böyle yazmış.

Yazar bilmiyormuş. Olur ya…

Derginin Genel Yayın yönetmeni ve aynı zamanda başyazarı olan zat da mı biliyor?

Yazı İşleri Müdürü?

5 kişilik Yayın Kurulu?

Ve de ‘Tashih’ işleriyle vazifeli iki kişi?

Onlar da mı bilmiyor?

Vah vah…

Ve de hayret ki ne hayret…

Türkçe bilmeyen bu kadar kişi nereden ve nasıl birbirini bulmuş da bir edebiyat dergisinin yönetim kadrosunda bir araya gelmiş?

 

***

‘Ki’ iki şekilde kullanılır: 1-‘Ek/takı’ olarak, 2-‘edat/bağlaç’ olarak…

 

1-Ek olan ki, kelimelere bitişik yazılır. Bunlar, sonu ‘ki’ ile biten kelimelerdir:

 

arkadaki, ayağındaki, belki, benimki, çantadaki,  deminki, halbuki,  merdivendeki, okuldaki, öteki, sanki, sıradaki, şehirdeki, teldeki, uzaktaki, vekâletnâmedeki, yazıdaki,  zâlimdeki…

 

2-Edat olan ‘ki’ler ayrı yazılır. Bunlar, iki cümleyi veya bir cümledeki iki bölümü birbirine bağlar. Bu sebeple ‘bağlaç‘ olarak anılır.

 

Al ki, bil ki, çek ki, de ki, diyelim ki, gel ki, gül ki, kaldı ki, öyle ki, şöyle ki,  temizle ki, vur ki, zannetme ki…

 

Misaller: ‘Bir tâne daha al ki, eşit olarak paylaşmış olalım.’ ‘Şunu bil ki, seni asla yalnız bırakmam.’ ‘Kapıyı çek ki, soğuk gelmesin.’ ‘Gül ki gönlüme neş’en dolsun.’ ‘Zannetme ki seni unuttum.’

 

‘Ki’ edatı, Selçuklular döneminde Farsçadan Türkçeye girmiş ve dilimize, iki cümlenin veya bir cümlenin iki bölümünü birleştirme sistemini kazandırmıştır.

 

Edat olan ‘ki’ ayrı yazılır.  Kendisinden önce gelen kelimeyi, kendisinden sonra gelen kelimeye bağlıyorsa edattır. ‘Ki’den sonra gelen kelime, kendisinden önce gelen kelimenin açıklaması ve neticesi mâhiyetindedir.

 

Türk dil bilgisi kaidelerini iyice öğren ki mahcup olmayasın.’ Cümlesinde ‘ki’ edattır.

 

Öğretmen, öğrencilerine demiştir ki, Türk dil bilgisi kaidelerini bilmezseniz, Türkçe dersinden ikmale kalırsınız!’ Bu cümledeki ‘ki’ de edattır.

 

Bitişik yazılan ‘ki’ ekinin sonuna, çoğul eki olan ‘ler’ ve ‘lar’ ekleri getirilebilir. ‘Arkadaki daha güzel. / Arkadekiler daha güzel.’ Cümlenin mânâsı bozulmadı.

 

Ayrı yazılan ‘ki’ edatının sonuna ‘ler’ veya ‘lar’ çoğul eki getirilirse cümlenin mânâsı bozulur. ‘Duydum kiler unutmuşsun…’ Cümlenin mânâsı bozuldu.

 

Bitişik yazılan ‘ki’ler kaldırılırsa cümlenin mânâsı bozulur. ‘Sendeki akıl bende olsa.’ / Sende akıl bende olsa…’

 

Ayrı yazılan ve edat olan ‘ki’ kaldırılırsa ve yerine ‘,’ (virgül) konulursa mânâ bozulmaz. ‘Duydum ki unutmuşsun. / Duydum, unutmuşsun.’

 

Unutulmamalı: Türkçe hassasiyet ister, saygı bekler. Türkçemizi kurtaracak olanlar, Türkçe hassasiyeti olanlardır. Dilimizi kaybedersek, candan aziz vatanımız dâhil, kaybedilecek hiçbir değerimiz kalmamış demektir.

 

 

 

 

KUŞBAKIŞI:

YABANCI DEVLETLERİN TÜRKİYE’Yİ PARÇALAMA PLÂNLARI:

 

Emekli Kurmay Albay, Dr. Ömer Lütfi Taşcıoğlu’nun 16 X 23,5 santim ölçülerindeki 406 sayfalık eseri, Nisan 2019’da yayınlandı.

 

Osmanlı Devleti’ni parçalayarak Türkleri târih sahnesinden silmek isteyen ülkeler, târihin her döneminde bu parçalanmadan pay almayı hayal eden etnik grupları bağımsızlık vaadiyle isyana teşvik ederek, Osmanlı Devleti’nden alacakları paylar üzerinde bağımsız devletler kurmalarını desteklemişlerdir.

 

Elbette bu düşüncenin geri plânında, bir müddet sonra bağımsızlık verdikleri devleti boğup yok etmek, gasp edilen toprakların ‘tam ve mutlak sâhibi olmak‘ emeli vardır.

Osmanlı Devleti’nin zayıflamasına paralel olarak yabancı devletler tarafından kışkırtılan Sırplar, Bulgarlar, Yunanlılar kısa vâdede otonomi, uzun vâdede de bağımsızlıklarını kazanmış ve Birinci Dünya Savaşı öncesinde sıra Filistin ve Anadolu topraklarının bölüşülmesine gelmiştir.

Bu tehlikeyi sezen Osmanlı Yönetimi, parçalanmayı öteleyebilmek için önce İtilaf Devletlerine başvurmuş, ancak Osmanlı Devleti’ni parçalamayı kafasına koyan İtilaf Devletlerinin Osmanlı Devleti ile ittifak yapmayı reddetmesi sonucunda Osmanlı Devleti Almanya ile ittifak yapmak mecbûriyetinde kalmıştır.


Osmanlı Devleti’nin sözde müttefiki olan Almanlar ise Birinci Dünya Harbi sonlarında Kafkaslarda Türklerle Ermeniler arasında cereyan eden savaşta müttefiki olduğu Osmanlı Devleti yerine Ermenilere destek vermiştir.

Dr. Taşcıoğlu eserinde; yabancı devletlerin 16. asırdan başlayarak Ermenileri Osmanlı Devleti’ne karşı nasıl örgütlediklerini ve kışkırttıklarını belgeleriyle ortaya koymuş, Ermenilerin soykırım iddiasında bulunduğu yıllarda yaşanan olaylar ile Anadolu’dan topraklarını bırakarak göç etmek mecbûriyetinde bırakılan Türklerin dramı mukayeseli olarak incelenmiş ve özellikle son yıllarda yabancı parlamentoların aldıkları soykırım kararlarının târihe, gerçeklere ve milletlerarası hukuka aykırılığı delilleriyle sunulmuştur.

 

Daha önce Türk Ermeni İlişkilerinde Târihî, Siyâsî ve Hukukî Gerçekler ve ABD’nin Küreselleştirme Politikaları / Ortadoğu’da Türkiye’ye Biçilen Rol isimli kitapları yayınlanan Dr. Taşcıoğlu bu eserinde, yeni yetişen Türk neslinin ileride başına dert açacak bir konuda gerçekleri ortaya koyabilmeleri için ihtiyaç duydukları bilgileri sunmaktadır.

 

NOBEL AKADEMİK YAYINCILIK EĞİTİM DANIŞMANLIK TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ:

Mithatpaşa Caddesi Nu: 74/4 Kızılay Ankara. Telefon: 0.312-418 20 10 Belgegeçer: 0.312-418 30 20

e-posta: nobel@nobelyayin.com www.nobelyayin.com

 

 

MODERN ÇAĞIN SONU:

Macar asıllı Amerikalı tarihçi John Lukacs, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 208 sayfa hacimli eserinde; ‘İnsan beyninin işleyişinin fizik kanunlarına uymadığını ‘ yazıyor. Yazdıklarını bir misalle şöyle açıklıyor:  ‘Güçlü bir vücuda sâhip birisiyle güreşmekten, zayıf birisiyle güreşmek daha kolay iken, zayıf bir akılla güreşmek, güçlü bir akılla güreşmekten çok daha zordur.’

Devam ediyor:

‘Târihte Altın Çağ hiç olmamıştır. Bugün de yoktur. Etrafımızda gördüğümüz Modern Çağ’ın sona yaklaştığını gösteren deliller, bu çağın herhangi bir döneminde herhangi bir ‘ideal dönem’ olduğu mânâsına gelmez. Belki ideal dönem hayatın, sanatın ve düşüncenin sâdece bazı alanlarında yaşandı. Diğer alanlarda kesinlikle görülmedi. Evet, Rembrandt, Bach, Montesquieu veya Washington’la karşılaşmak ve hatta Yedinci Edward döneminde yaşamak hoş olabilirdi. Ancak yalnızca elimizde yeterli parayla ve en azından mükemmele yakın bir sağlığa sahip olmamız kaydıyla…

Bu şahsiyetler ve güzel anlar, o zaman var olan acı ve huzursuzluk, hastalık ve diğer az konuşulan ama kesinlikle yaygın olan hayâl kırıklıkları arasında göz boyayan güzelliklerden ibâretti.’

JOHN LUKACS: Târihe bakışı ile büyük alâka çeken yazar, Chestnut Hill College’da 1947-1994 yılları arasında dersler verdi. Aynı zamanda John Hopkins, Columbia, Princeton gibi önemli üniversitelerde misafir öğretim üyesi olarak görüşlerini aktardı.

Yazar Five Days in London, Second World War gibi artık temel târih kitabı sayılan eserler kaleme aldı. Yazdığı kitapların sayısı 20’ye yakındır.

KETEBE YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30

e-posta: ketebe@ketebe.com //  www.ketebe.com

 

ALPAGUT:

Alpagut kelimesinin târihteki ilk Türk Devleti olan Hunlardan beri kullanıldığı tespit edilmiştir. Uygurlarda ‘Savaşçı / Muharip’ mânâsında kullanılan bir kelime idi. Hunlarda ise ordu komutanlarından günümüzdeki ‘Binbaşı‘ rütbesine denk gelen bir unvan olarak kullanılıyordu. Kaşgarlı Mahmut Dîvânü Lûgati’t-Türk’te  bu kelimenin ‘Düşmana tek başına saldıran‘ mânâsına geldiğini belirtmektedir.

Alpagut Türkmenleri, nam salmış bir boy olarak Karakoyunlu Devleti içerisinde karşımıza çıkmaktadır. Karakoyunlu Devleti 1365-1469 yılları arasında, Güneydoğu Anadolu ve İran topraklarının Tebriz dâhil olmak üzere bir kısmında hüküm sürdü. Timur’a karşı Osmanlı Devleti’ni destekledi. Akkoyunlular tarafından târih sahnesinden silindi. Alpagut Türklerinin asıl yerleşim bölgesi, günümüzdeki Bakü ve Tebriz Azerbaycan topraklarıdır. Türkiye’de ‘Alpagut‘ isimli 17 adet köy vardır.

Hakan Haslaman’ın 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 256 sayfalık romanında, Alpagut Türklerinin efsâneleşmiş kahramanlıklarını, Orta Asya Türklerinin kullandığı kelimelerle (?!) mâcerâ romanı heyecanı ile anlatılıyor.

PANAMA YAYINCILIK:

Yüksel Caddesi Nu: 7-A/7 Kızılay Ankara. Telefon ve Belgegeçer: 0.312-432 14 80

e-posta: info@panamayayincilik.com internet: www.panamayayincilik.com

KISA KISA / KISA KISA…

1- MİZAHIN İZAHI: Mehmet Nuri Yardım / Çağrı Yayınları.

2- GÜNEŞ ÜLKESİ / Türklüğün Yeni Dünya Düzeni: (3. Baskı) Arslan Bulut. Bilgeoğuz Yayınları.

3-GENÇLERDE TÜKETİM VE DİN: Erol Erkan / Hiperlink Yayınları.

4-ALAFRANGALIĞIN TARİHİ: Hilmi Yavuz  Timaş Yayınları.

5-RECEP BİLGİNER’İN TİYATROLARI: Zeki Taştan / Kitabevi Yayınları – Mehmet Varış.

 

 

Bayram ve Sığınmacı Düşünceleri

Bayramlar millî ve dinî diye ikiye ayrılır, diyeceğim ama değil; millî bayram dediğimiz 29 Ekim, 23 Nisan, 19 Mayıs gibi gün ve haftaları Devlet zaten Kamu kuruluşları vasıtasıyla kutladığı yada kutlarmış gibi yaptığı için Millet namına da farz-ı kifaye gerçekleşmiş sayılıyor. Dolasıyla halkımıza kalan ve şeklen dinî gözüken oysa özünde millî bayramlar olarak idrak edilen Ramazan ve Kurban’dır. Sonuçta sosyolojik açıdan millî dediğimiz bayramlara Devlî (devlete ait), dinî bayramlara da Millî (millete ait) diyebiliriz. Ve milletimiz için “önce vatan” ve/veya “devlet” gelmez, kendisi gelir.

Gelelim bayramları idrak biçimimize: Geleneksellik ve toplumsallık. Aslında bizim dinî saydığımız âdetler de kültürel geleneklerimizden neşet eder lâkin yüzde yüze yakın bir oranda toplumsallaşabilmesi için dinî kutsallık zırhına büründürülür. Teravihin yatsı’dan, bayram namazının sabah namazı’ndan toplumca daha çok muteber görülmesi; Kurban’da hayvan kesimi ritüeline çokça önem veren ana kitleye dâhil olabilmek için borç – harç, kredi gibi ironik yöntemlerle psikolojik olarak çaktırmadan mecbur edilmesi; kabir ve akraba ziyaretleri, çocuklara bayram harçlığı ve misafirlere tatlı ikramı alışkanlıklarının terkedilmemesi; 3-5 gün yada 1 hafta ya köy gezmesi, ya kent güzellemesi veyahut tatil beldeleri kaçamağı halinde illâki bir dinlence yada eğlence üretilmesi hep bunu imler.

Yalnız yukarıda beyan olunan hususât halkımızın biz de dahil yüzde 94’lik kısmı için geçerlidir yani 82 milyonluk kalıcı nüfus. Bir de 5 milyonluk sığınmacı nüfus var ki yaklaşık yüzde 6’ya tekabül ediyor. Bu 6 kişiden de 5’i Suriye’deki savaş şartlarından, 1’i geçim şartlarından ötürü Afganistan-Pakistan ve Ermenistan-İran gibi ülkelerden kaçıp gelenler. Ülkemizdeki konukluklarının 8’nci yılını dolduran Suriyeli göçmenler için Türkiye günlerinin tamamı bile bayram olarak nitelenebilir bir bakış açısına göre. Ama gene de Ramazan ve Kurban Bayramlarında kendi ülkelerine tatile gitme ihtiyacı duyuyorlar; böylece % 94’ün tatil alışkanlığına farklı bir perspektiften de olsa % 5’lik bir kitleyi eklememiz gerekiyor. Diğer % 1’lik Afgan-Pakistan ağırlıklı kitle ise bir yere gidemez; olsa olsa kalabalığın azalmasıyla birlikte geri dönüşüm ve ağır bedenî işlerde ancak kafa dinleyebilirler.

Hâl-i hazırda Suriyeli sığınmacılar için 40 milyar dolar harcamışız; 50 milyon dolar için Askerî Tank Palet Fabrikası’nı yabancılara satıyoruz yada 250 bin dolara sahibinden – ihtiyaçtan hem konut hem vatandaşlık satıyoruz, acaba misafirlerimiz bir 8 yıl daha kalırlarsa ekonomik olarak katlanacağımız bedel nereye varır?

4 milyon Suriyeli muhacirin yaş ortalaması 22,5: Sadece 15 – 45 yaş arasındaki erkeklerinin sayısı 1 milyon 200 bin, Türk okullarına giden çocuklarının sayısı 600 binin üzerinde. Kilis’te yaşayan her 5 kişiden 4’ü Suriyeli; Hatay, Urfa ve Antep’te ise her 4 kişiden 1’i. Yalnız İstanbul’da bile 600-700 bini Suriyeli olmak üzere 1 milyona yakın sığınmacı var.

Lübnan, Ürdün, Irak, Mısır gibi ülkelerdeki Suriyeli sığınmacı sayısı gitgide düşerken bizde doğal nüfus artışıyla paralel olarak artıyor. Adı geçen ülkelerde sadece kamplarda mukim olan mülteciler bizde 81 il ve 950 ilçede ikamet edebilmekte; özel sağlık, sınavsız yerleştirme, hususi iane, maddî destek ve sair hizmetleri karşılıksız alabilmekte. Üstüne üstlük memleketlerinin kimi yerlerine sıla-yı rahim yapıp dönebilmekteler.

Örneğin; ilimizdeki 100 bin sığınmacıdan 60-70 bini Suriyeli ve bunun 4-5 bini Başiskele’de; çoğunluğu da Deyr’ez-Zor’dan gelme. 2-3 yıldır Deyr-i Zor ve Rakka PYD YPG’nin elinde, Türk Ordusu’nun da Fırat’ın Doğusuyla ilgili düşünceleri fiiliyata geçecek gibi görünmüyor. Daha önce IŞİD zulmünden kaçarak gelenler şimdilerde orada Amerikanvari kantonlar oluştuğu halde neden geri dönmüyorlar. İlçemize gelenlerin acaba ne kadarı 1915 Tehciri’nde oraya gönderilenlerin akrabaları?

Dış ülkeler mültecilerden kavga-dövüş, kanunlara uymama vb. sebeplerle kendi ülkelerine uyumsuzluk gösterenleri hemen sınırdışı ederek sayıyı da realize ediyor; biz birçok konuda olduğu gibi bu mevzuda da 2023’ü mü bekliyoruz? 8 yılda nüfusumuz 1’er milyondan 8 milyon artsa ve olsak 90 milyon.

Bu esnada Ortadoğulu kardeşlerimiz 6,5-7 milyon, İran’ı istikrarsızlaştırma operasyonundan geleceklerle birlikte Doğudan gelen 3 milyon da Asyalı hemşehrimiz olduğunda 100’leyeceğiz ve bambaşka gerçeklerle yüzleşeceğiz. Dağılma devrinin kozmopolit Osmanlı’sı gibi..

Ne diyorduk; Bayramlar millî duyguların ve millet olma bilincinin şekillendiği günlerdir.

 

 

Doğu Akdeniz’deki Bizans Oyunu! Türkiye’miz Kuşatılıyor mu?

Doğu Akdeniz’de sular giderek ısınmaktadır. Bölgede bulunan zengin hidrokarbon yataklarının arama ve kullanımıyla ilgili Güney Rum kesimin bölge ülkeleri, AB’ye üye ülkelerle yapmış olduğu anlaşmalar, ABD’nin konuyu yakinen takibi, pay almak istemesi; bu gelişmeler üzerine ülkemizin de uluslararası hukuktan kaynaklanan hakkını korumak adına kendimize ait MEB’de sondaj çalışmalarına başlaması, önümüzdeki süreçte bölgede sıcak gelişmeler yaşanmasına neden olabilecektir.

Öncelikle Doğu Akdeniz’de tırmanan enerji krizinde Türkiye’nin sondaj çalışmalarına başlamasıyla birlikte konuya taraf olan devletlerin açıklamalarına bir bakalım:

”ABD: “Bu son derece provakatif ve bölgede tansiyonu yükseltme riski taşıyan bir adımdır. Türk yetkilileri, bu operasyonu durdurmaya ve tarafları itidalli olmaya davet ediyoruz”

AB: “Türkiye’yi ısrarla itidalli olmaya, Kıbrıs’ın egemenlik haklarına saygı duymaya ve tüm illegal eylemlerden kaçınmaya çağırıyoruz”

Türkiye: “Türkiye’nin kendi kıta sahanlığında gerçekleştirmekte olduğu sondaj faaliyetine ilişkin olarak ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 5 Mayıs 2019 tarihinde yaptığı açıklama gerçeklerden kopuktur.”

Birleşik Krallık: “Gelişmeleri endişeyle izliyoruz. Kıbrıs ve Türkiye hükümetleriyle yakın temas halindeyiz. Durumun yatıştığını görmek istiyoruz”

Kıbrıs Cumhuriyeti: Niyetimiz Kıbrıs’ta çözüm için müzakereleri başlatmak; ancak Türk gemileri Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarını ihlal ettiği ve gerginlik yarattığı sürece bu mümkün olmayacak.”

Rusya: “Derin endişe duyuyoruz”

Mısır: “Ankara’nın eylemleri kışkırtıcı, bir an önce son verilmeli”

Yukarıda açıklamaları bulunan devletleri bu bölgede söz sahibi yapan Güney Rum kesimi ve onu her türlü Bizans oyununda kullanmaya devam eden Yunanistan’dan başkası değildir!

2004 yılından beri bölgedeki ülkelerle enerji anlaşmaları yapan bu iki yüz yüzlüler, yapmış oldukları anlaşmaları bölgede mevcut 3,3 trilyon metreküplük hidrokarbon yataklarının çıkarılması ve ortak kullanımına odaklaşmışlardır.

Böylesine büyük bir enerji kaynağının bulunduğu Doğu Akdeniz ve Kıbrıs adasının çevre ülkelerince paylaşımına geçit veren bu anlaşmalar, Türkiye’nin ve KKTC’nin konunun dışında bırakılmasına yönelik, uluslararası hukukun göz ardı edildiği ve sonu umulmadık tehlikelerle dolu bir nevi patlamaya hazır mayınlar halinde Doğu Akdeniz’de dolaşmaya başlamıştır.

Rumlarla yapılan enerji odaklı anlaşmalara taraf olan ülkeler, şu anda kendi pozisyonlarını güçlendirmek adına adımlar atmakta, Rum tarafı da atılan bu adımlara her türlü desteği vermeye devam etmektedir. Vermiş oldukları bu desteklerin en belirgini ve en önemlisi Kıbrıs adasında bu ülkelere tahsis ettikleri üs kullanım hakları ile askeri iş birliği anlaşmalarıdır.

Rumların askeri iş birlikteliğinin en çarpıcı örneği Fransa ile 11 yıl önce imzaladıkları anlaşmayı kısa bir süre önce genişletmeleri olmuş, adada Fransız donanmasına ait gemilerin ve Fransız Mirage uçaklarının bulunduğu haberleri alınmıştır. Şu önemli hususu da belirtmek gerekirse, Güney Rum kesimi silah alımı itibariyle de bölge devletlerinin en ön sırasında yer almaktadır.

Geçtiğimiz yaz Ağustos ayında ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Güney Rum kesimine gelerek, Kıbrıs’ta deniz ve kara üssü talebinde bulunmuş, bu talep Güney Rum Kesimi yönetimince uygun karşılanmıştı.

Amerika’nın bu talebi, adada mevcut iki İngiliz üssünü kullanmasına rağmen Akdeniz ve Orta Doğu’da yapacağı her türlü operasyonu desteklemek adına bölgeye daha çok asker ve silah yığınağı yapmaya yönelik bir tercih olarak değerlendirilmekte, bu da bölgenin kontrolünü elinde tutan diğer ülkelerinde benzer tedbirler almasına neden olmaktadır.

Bütün bu gelişmeler Rusya tarafından dikkatle izlenmekte olup, Amerika’nın adadan üs talep etmesine sıcak bakılmadığı da Güney Rum kesimine iletmiştir. Rusya’nın 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşundan günümüze ada üzerinde oldukça güçlü yatırımları, özellikle Rum Milli Muhafız ordusunda kullanılan oldukça fazla silahları mevcuttur. Dolayısıyla Amerika’nın adada üs sahibi olması asker ve silah bulundurarak bölgedeki gücüne güç katması Rusya’nın işine gelmemektedir.

Bu arada ABD’nin Yunanistan’ın liman şehri Dedeağaç’a zırhlı araç ve asker sevk etmesi Romanya-Bulgaristan-Macaristan çok uluslu SebesGuardian-2019 tatbikatına yönelik olsa da; Amerika’nın ilk kez adalardan sonra anakarada yeni bir üs kurması oldukça manidar olup, Türkiye’ye yönelik önemli bir mesaj niteliğindedir.

Bölgedeki diğer hareketlenmelere gelince; bu gelişmeler daha çok Suriye ve Orta Doğu’da yaşanan savaşa, terör hareketlerine ve gerginliklere yönelik, hepimizin yakinen takip ettiği, bildiği güncel olaylara yönelik operasyonlardır.

Bütün bu hazırlıklar, bölgede yaşanan tüm gelişmeler, böylesine zengin enerji yataklarının kullanılmasına yönelik olmakla beraber, özellikle Rumların Kıbrıs adasını ele geçirebilmek adına enerji silahını kullanarak 3’ncü ülkelerle yaptıkları anlaşmaları ve AB çatısı altındaki avantajlarını da göz önünde bulundurduğumuzda; Türkiye’nin ada üzerindeki garantörlük hakkını ortadan kaldırmak ve Türk askerinin adadan çıkarılmasını sağlamaya yöneliktir.

Aslında Türkiye yapılan bu anlaşmalarla güneyden kuşatılmakta, uluslararası sulara açılan yegâne penceremiz olan Kıbrıs adası elimizden alınmak istenmekte, kendi kıta sahanlığımız ve uluslararası sulardaki hak ve hukukumuz gasp edilmekte, halen yürütmekte olduğumuz bölgesel enerji arama çalışmalarımız engellenmeye çalışılmaktadır.

Ülkemizin Bölge ülkeleriyle olan ilişkilerine baktığımızda; İsrail’de Tel Aviv Büyük Elçimize yapılan ”alçak koltuk” ayıbı, Mavi Marmara olayı, Filistin ve Kudüs meselesi nedeniyle yaşananlardan dolayı İsrail’le ikili ilişkilerimiz oldukça soğuktur. İsrail, ABD’nin Orta Doğu’da oluşturduğu ve kendi emperyalist menfaatlerine hizmet eden uydu bir devlettir. Yahudi lobisinin Amerika’daki gücü, Amerika-İsrail ilişkilerinin güç odağıdır. Ülkemizin Ortadoğu ve İran’la olan ilişkileri, Katar hariç orta seviyede ilerlemektedir.

Dolayısıyla Türkiye’nin gerek Orta Doğu’da, gerekse Doğu Akdeniz’de güç kazanması, bölgesel zenginliklere ortak olması asla istenmez, düşüncesi dahi kabul görmez. Bu bakımdan Güney Rum kesimi ile İsrail’in yapmış olduğu enerji işbirliği anlaşmasının da ana fikri budur.

Son dönemde yaşanan bu gelişmelere bakıldığında; Türkiye, Kıbrıs adası ve Doğu Akdeniz’deki hükümranlık hakkını yalnızca kendisi koruyacaktır. Bu çerçevede NATO’dan, AGİT’ten, BM’den destek beklemek sadece hayalperestlik olur.

Konuya taraf olan ülkelere baktığınızda zaten bu ülkeler bahse konu teşkilatların da üyesidirler. Dolayısıyla Türkiye ilerleyen süreçte Doğu Akdeniz’deki enerji yataklarının kullanımıyla ilgili sıcak bir durum yaşayacak olursa bunu tek başına, milletimizden alacağı destek ile çözecektir. NATO’nun üyesi olmamasına rağmen Güney Rum kesiminin Avrupa Müttefik Yüksek Komutanlığı devir teslim törenine davet edilmesine bakıldığında (ki, Türkiye bu töreni terk etmiştir.) bu gelişme de oldukça manidardır.

Doğu Akdeniz’de mevcut zengin enerji kaynaklarının araştırılmasıyla ilgili, Güney Rum kesimin yapmış olduğu ülkeler arası anlaşmaları görmezden gelen milletlerarası kuruluşlar, Türkiye; bölgesel hak ve hukukunu korumak adına sondaj çalışmalarına başlayınca hep birlikte tek ağız olmuşlar; ”bu araştırmaları derhal durdurmalısın demişlerdir”. Dolayısıyla bölgede yaşanacak sıcak bir kriz anında bu kuruluşlardan Türkiye lehine bir tavır almaları beklenmemelidir.

Türkiye’nin bölgesel haklarını korumak adına almış olduğu tedbirler gayet olumlu ve uluslararası hukuka uygundur. Ülkemiz Doğu Akdeniz’de ilan etmiş olduğu ve hakkı bulunduğu MEB’lerde enerji arayışlarına devam etmektedir. Yakın bir zaman içinde ikinci arama gemisini de bölgeye gönderecektir. KKTC ile yapılan bölgesel enerji kaynaklarını arama ve işletilmesine yönelik anlaşmaların gereği de bunu icap ettirmektedir.

Doğu Akdeniz’de bugüne kadar Türkiye’nin izlemiş olduğu yol;  ulusal hak ve hukukumuza uygun, bölgesel zenginliklere ait payımızı sonuna kadar alma kararlığımızda olduğunu göstermektedir.

Özellikle Mayıs ayı içerisinde ülkemizi çevreleyen üç denizde aynı anda donanmamızın yapmış olduğu büyük tatbikat, bu tatbikatta kullanmış olduğumuz ve ülkemizde üretilen milli silah gücümüzün sergilenmesi dünya kamuoyunda ses getirmiş, bölgedeki zengin enerji yataklarını kullanmaya yönelik adımlar atma kararında olan ülkelere bir kez daha düşünün mesajı vermiştir.

Şu gerçeğin de altını çizmekte fayda vardır: Doğu Akdeniz’deki etkinliğimizi arttırmak adına Türkiye’nin Kıbrıs’ta neden üs kurmadığı donanmasını, hava kuvvetlerini neden burada bulundurmadığı yönünde eleştiriler yapılmaktadır. Adada Türkiye’nin askeri havaalanı olarak kullanmaya hazır Geçitkale havaalanı ile donanmamızın kullanımına elverişli Gazimağosa derin limanı mevcuttur.

Kaldı ki, Kıbrıs adasının Türkiye ana karası ile arası 63 km mesafededir. Herhangi bir harekâtta gemilerimizin, uçaklarımızın adaya müdahalesi dakikalarla sınırlıdır. Unutmayalım ki, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin kolordu seviyesindeki bir gücü 45 yıldan bugüne adada barışın teminatı olarak görev yapmakta, bu gücün her türlü ikmali de deniz ve hava yoluyla ülkemizden sağlanmaktadır. Dolayısıyla adada Türkiye’nin ayrıca bir üs sahibi olmasına gerek yoktur.

Bugüne değin gerek Türkiye, gerekse KKTC bölgesel hak ve hukukunu korumak adına birlikte hareket etmiş, etmeye devam edeceği mesajını da aralarında yapmış oldukları iş birlikteliği anlaşmalarıyla vermiştir. Şu anda KKTC yeni bir hükümet iş başına gelmiştir. Yeni hükümetin Başbakanı Sn. Ersin Tatar’ın; ”Mavi vatan” Türkiye-KKTC’ye aittir açıklaması oldukça olumlu, bundan sonraki süreçte iki ülke arasındaki ilişkilerin çok daha sıcak olacağının, adada çözüme yönelik adımların Türkiye Dışişleri ile koordineli olarak atılacağının ilk işaretidir. Çünkü gerek KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Akıncı, gerekse bir önceki KKTC Başbakanının ”Birleşik Kıbrıs Federasyonuna” yönelik ısrarları, çözüme giden yolda Rum tarafına masada verilen tavizler; zaman, zaman Türkiye ile ters düşülmesine neden olmuştur.

Yaşanan gelişmelere bakıldığında bu konuyla ilgili temenni edilebilecek en uygun çözüm, ülkemizin ve adada yaşayan Kıbrıs Türklerinin bölgesel zenginliklerden eşit oranda faydalanmaları, hak ve hukukumuzun uluslararası camia tarafından da teslimidir. Böylesine bir sonucun sağlanabilmesi için Türkiye’nin yürütmüş olduğu politikadan, sahaya yansıyan icraatlarından bir milim dahi sapmadan aynen devam etmesi, kararlılığımızın dünya kamuoyuna diyalog yoluyla da anlatılmasıdır.

Doğu Akdeniz’de ısınan sularda çıkabilecek olası bir çatışma, Kıbrıs adasına da yansıyacaktır. Bu beklenmedik durum, sadece bu bölge ile sınırlı kalmayacak, dünya devlerinin de bölgede olmaları savaşın boyutlarının daha da büyümesine neden olabilecektir! Bu senaryo konunun en uç ve son noktasıdır. Tabii ki, bölgesel sorunları çözmenin en doğru yolu diyalogdur. Diplomasi dilinin bu yönde kullanılmasıdır. Uluslararası sorunların çözümü de budur. Ancak her olasılığa karşı askeri, ekonomik ve psikolojik yönden hazırlıklı olmamız da öncelikli görevdir. Ülkemizi yönetenler de bu önemli konuyu yakından takip etmektedirler.

Doğu Akdeniz’de suların ısınmasının nedeni Güney Rum kesiminin üçüncü ülkelerle bölgesel enerji anlaşmaları yapmalarıdır. Amaçları; Türkiye’nin enerjide köprü olma, ya da daha ileri aşaması olan Türkiye’nin “enerjide merkez ülke” hedefinin gerçekleşmesini önlemektir.

Bu nedenle Türkiye’nin transit ülke konumunu görmezden gelerek bölgedeki doğalgazı, Yunanistan üzerinden AB ülkelerine transfer etme çabası içerisindeler. Bu stratejinin gerçekleşmesi AB tarafından hem fikir olarak, hem de ekonomik olarak desteklenmektedir.

Çünkü Avrupa Birliği’nin ekonomi ve dış politikasında başta doğalgaz olmak üzere enerjinin arz güvenliği stratejik öneme sahiptir.

Doğalgazda enerji arz güvenliğinin Rumlarla yapılan enerji anlaşmaları sayesinde Doğu Akdeniz kaynakları tarafından sağlanmasıyla; AB bir taraftan Türkiye’yi enerji denkleminin dışında bırakacak, diğer taraftan da Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmış olacaktır.

Kıbrıs’ın ”yarı buçuğunu temsil eden Güney Rum kesiminin” Doğu Akdeniz’deki zengin enerji kaynaklarını kullanarak oynamış olduğu son Bizans oyununun özeti bundan ibarettir.