19.3 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 540

NE Ara Böyle Bir Toplum Olduk; İtirazım Var!

0

Ne ara böyle bir toplum olduk anlamıyorum; taciz – tecavüz olayları aldı başını gidiyor

ama bizim Devlet hala yok “Askerlik 6 ay olacak“, yok “İstanbul’u kazanacağız“, yok “Her şey çok güzel olacak” telaşında. Taht sevdasına değer verdiğiniz kadar Adalete değer verseydiniz bu ülke bu günlere gelmezdi.

Mitingden mitinge birbirlerine racon kesmeyi biliyorlar, Süper Güç olan Amerika‘ya sözde meydan okumayı biliyorlar, Dünyaya kafa tutmayı biliyorlar ama iş taciz – tecavüze gelince “Cezalarını çekecekler“. Bizim çocuklarımızın cezası neydi ki toprakla cezalandırıldılar? Tecavüzcülerin cezası ölüm olması gerekirken onlar cezalarını dört duvarda ödüyorlar. Bakın, bu ceza değil ödüldür, bu halkın elinden kurtarma ödülüdür.
Daha ne kadar bebeğimiz, çocuğumuz, kızımız tecavüze maruz kalacak; bu lanet dünyadan korkuyla göçüp gidecek? Daha ne kadar canımız yanacak ve sizin taht kavganız daha ne bedeller ödetecek?
İtirazım var bu zalim düzene!

İtirazım var bu ülkenin adaletine!

Bizim çocuklarımız ölmeye mecbur mu?

Bizim çocuklarımız hep ezilmeye mecbur mu?

İtirazım var bu yalan dolana!

O çocukların bu dünyaya ne borcu var ki Ölüm yakalarını bırakmıyor?!

Onların ne suçu var ki onlara Cehennemi aratmıyorlar?!

Onların sessiz çığlıklarını altında ne kelimeler var, bir duyabilseniz: Aklı – fikri, beyni iki

bacağının  arasında olan insan dışı varlıklar etrafta kol geziyor, rahat rahat gezemez olduk. Yanakları tatlılıktan kıpkırmızı yapılası çocuklara dokunamaz olduk; nerde o kendini bilmez çocuklar? Bir sabah öylece çekip gittiler.
Düzen bozuldu, toplumun yapısı bozuldu. Şimdilerde yolda gördüğümüz bir çocuğu saçını okşayıp sevmek yerine tebessüm etmekle yetiniyoruz. İnsandaki sevgi duygusunu bile azalttılar. Hani derler ya “Nerde o eski günler“, sahi nerede o eski günler?

Ben söyleyeyim; çığlıklar arasında bir çift gözyaşında kayboldu. Bayramlarda kapıları çalıp
Hayırlı bayramla amca, teyze” diyen gözleri ışıltılı pırıl pırıl çocuklar yok artık. Bütün umutlarımız onlardı; sokaklarda geleceğimiz, varımız – yoğumuz.

Şimdi onlar da yok, evlerinde teknoloji denen Kapitalist Düzenin bir parçası oluyor ve kendinden, dininden, tarihinden, ceddinden habersiz oluyor. Ne ara böyle bir toplum olduk anlayamıyorum; nerde hata yapıldı, nerde eksik yapıldı ki böyle zihinler türedi?
Adalet mülkün temelidir” diyenler bu gün adaleti etek boyuna indirdi; hangi mülkün temelidir adalet? Tecavüze uğrayan bir kadının çığlık atamamasında mı yada “Çığlık atmadı, rızası varmış“ında mı?! Siz hangi temelin adaletine hizmet ediyorsunuz; paranın mı yoksa malın – mülkün mü adaletine?!
Artık kelimeler de anlamsız kalıyor; “İnsanlık ağrısı çekiyor herkes“, herkes ben-ci olmuş; “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyor. Nerde mertlik, nerde birlik, nerde adamlık?.. Dindarın yobaz, tecavüzcünün suçsuz ilan edildiği bu ülkede durun bakalım karşımıza daha neler neler çıkacak.
Sonuç olarak İnsanlığın nesli tükenmek üzere; ecel değil biz birbirimizi öldüreceğiz ve ne dünya kalacak ne insan. Mars, Jüpiter, Uranüs; hepsi bize uzaktan bakıp gülünç halimize gülecek.

Allah sonumuzu hayır eylesin.

 

 

Amerika Stratejik Ortağımız Öyle mi?

Amerika’nın 2010 yılında Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde Arap Baharı adı altında başlattığı yönetim değişlikleri, bölgenin enerji kaynaklarını ele geçirme stratejisinin yanı sıra Ortadoğu’daki emperyalist uygulamalarının bekçiliğini yapacak yeni bir uydu/Kürt devletinin kurulmasını desteklemeye yönelikti.

Özellikle Irak’ı yerle bir ettikten sonra türeyen DEAŞ terör örgütünün kelle avcılarını ortadan kaldırmak bahanesiyle bölgeye askeri gücüyle yerleşmesi, Suriye iç savaşına müdahil olmasıyla birlikte PKK-PYD terör örgütlerine sağladığı güçle yapmış olduğu hamleleri analiz ettiğimizde; ABD’nin böylesine stratejik öneme sahip adımlarının merkezinde/hedefinde hep Türkiye oldu…

İşine geldiğinde stratejik ortağımızsın dediği Türkiye’ye, Orta Doğu-Avrasya-Doğu Akdeniz üçgeninde attığı her emperyalist adım zarar verdi.

Son dönemde ülkemizin savunma stratejisine uygun olarak Amerika’dan talep ettiğimiz Patriot füzelerini vermeyince,  Rusya’dan alım antlaşması yapılan S-400 füzelerinin ülkemize gelmesinin önünü kesmek amacıyla yapmış olduğu tehditkâr açıklamalarının yanı sıra; Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının çıkarılması-kullanımı yönünde Türkiye’yi dışlaması, bu enerji kaynaklarının kullanımı için AB ve bölge ülkeleriyle anlaşma yapan Rumları desteklemesi, en nihayetinde ABD Temsilciler Meclisinde almış olduğu karar ile Türkiye’yi Kıbrıs adasında işgalci olarak nitelemesi; Amerika ile olan ilişkilerimize önemli bir darbe daha vurmuştur.

Bu arada FETÖ alçaklarının ülkemizi ele geçirmek adına yapmış oldukları o alçak darbe teşebbüsünün başındaki yılanın hala Amerika’da ikamet etmesine göz yumulmasına, o salya sümüklü meczubun iadesiyle ilgili taleplerimize yanıt vermemesini de baktığımızda; sıralamış olduğum bu gelişmeler, Türkiye’ye yönelik son 10 yılın dış tehditleri olarak sayılabilir.

Bu tehditlerin baş aktörü ise;  Amerika’dır.

Bu nasıl bir stratejik ortaktır ki? Türkiye’nin başını en çok ağrıttığı konuların baş aktörüdür! ABD’nin ülkemize yönelik bu tehditleri neden artmaktadır?

Çünkü Amerika 2010 yılından beri gerek Orta Doğu’da, gerek Kuzey Afrika’da ve özellikle de son dönemde Doğu Akdeniz’deki o büyük enerji yataklarının kullanımında istediği her stratejiyi kolaylıkla uygularken, Arap dünyasında her türlü iş birlikteliğini yürütüp, bölgesel petrol yatakları zenginliğini kolaylıkla yutarken, karşısında türlü tehditlere/ine karşı dimdik duran bir Türkiye’nin olmasını kabullenmiş değildir de ondan.

Türkiye’nin bölgesel gücünü görmezden gelerek her istediğine ”evet” cevabını alacağını zanneden Amerikan yönetimi bunun böyle olmayacağını görmüş, bu nedenledir ki, Türkiye üzerindeki baskıyı giderek arttırmıştır!

Özellikle ABD Savunma Bakan Vekili Shana’nın, Savunma Bakanımız Sn. Akar’a 6 Haziran 2019 tarihinde göndermiş olduğu mektup bu baskının en çarpıcı örneğidir.

Mektubun basına yansıyan içeriğinde:

Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füzeleri almasıyla birlikte; F-35 uçaklarının üretimi programından çıkarılacağı gibi; bu uçakların parası ödenmiş olanlarının, siparişi verilen diğerlerinin teslimatının yapılmamasının ötesinde de yaptırımları olacağı, özellikle de NATO ile ilişkilerinin yanı sıra, Amerika ile yapılması öngörülen 75 milyar dolarlık ticaret hacminin de olumsuz yönde etkileneceğine dikkat çekilmiştir!

Bu önemli gelişmelere bakıldığında; ülkemizi ilgilendiren hayati öneme haiz konularda bir kere daha yalnız kaldığımız/bırakıldığımız görülmüştür.

S-400’lerin alımının iptal edilmemesi durumunda ‘Amerika’nın Hasımlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasası’ (CAATSA) kapsamında adımlar atacağını ilan eden ABD’nin böyle bir tercihte bulunmasının muhtemel etkileri de önemlidir.

Özellikle hava kuvvetlerimize ait uçakların kısa ve orta vadede bu yaptırımlardan etkilenmesi söz konusu olmasa da uzun vadede parça temini konusunda sıkıntılar yaşanabilecektir.

Ancak bu noktada örnek olması bakımından Amerika’nın İran’a uygulamış olduğu sıkı ambargolara rağmen İran hava kuvvetlerine ait uçaklar nasıl havada kaldıysa Türkiye de uçaklarını uçurabilmek adına değişik yöntemler uygulayabilir.

Kaldı ki, özellikle son dönemde uçak sanayimizde atılan adımlar, pek çok uçak parçasını bizim üretiyor olmamız, en azından yıllar önce Kıbrıs’a müdahale ettiğimiz dönemdeki gibi bir sıkıntı yaşanmayacağının en somut kanıtıdır.

Bu noktada önemli bir hususun da altını çizmek gerekirse; Türkiye,  NATO’nun tüm görevlerini eksiksiz şekilde yerine getiren güçlü bir üyesidir.

NATO’nun Güneydoğu kanadını da Türkiye korumaktadır. Bu korumayı da artık herkesin bildiği gibi; ‘hava savunma sistemimiz olmadan’ yapmaktadır. Yani hava savunmamızı füze kalkanı ile değil, uçaklarımızla yapmaktayız.

Böyle bir gerçeklik varken, Amerika’nın NATO’nun güney doğu kanadını koruyan Türkiye gibi güçlü bir üyesini ‘güçsüz’ duruma getirmesi, hele ki uçar unsurlarının ‘uçamaz’ bir hale getirilmesi ihtimali stratejik olarak hiç de uygun değildir.

Bu nedenle ABD’nin söz konusu yaptırımlarında bir kırmızıçizgi olacağını, kimsenin bu çizgiyi geçmeyeceğini düşünüyorum. Kaldı ki, bu gibi durumlarda mutlaka ‘arayı bulan’ bir ülke ortaya çıkacak ve işler daha da kötüye gitmeden orta yol bulunacaktır.

Ya bulunmazsa, işler daha da kötüye giderse ne olur?

O zaman tıpkı İsmet Paşanın tarihe not düştüğü gerçek gündeme gelir!

Amerika’nın, bilinen batılı ülkelerin bu iki yüz yüzlü davranışları nedeniyle, mevcut ittifaklar bozulur. Dünyada yeni şartlarda yeni bir düzen kurulur. Türkiye’de bu düzende yerini alır.

Tarih sayfalarına da,  Amerika’nın Türkiye üzerinde oynadığı ”stratejik düşmanlıkları” kalır…

 

 

Ortadoğu’da Tek Ordu – Millet: İsrail

0

Veya ASKER – DEVLET de diyebiliriz. Biz ‘asker’ vasfını doğuştan kazandığımızı düşünsek ve son devletimizi “Anası – bacısı, kızı – kızanı” birlikte kurduğumuzu ifadelendirsek de hâl-i hazırda bizdeki askerlik sorunlu, İsrail’de ise zorunlu. Biz askerliği 6 aya indirip kıbleyi ‘Profesyonelleşme’ adı altındaki ticarî mantıkla terhis ettiğimiz / edeceğimiz onbinlerin yerine şirketlerden askerî hizmet alımına çevirmişken İsrail’de askerlik süresi erkeklerde 32 ay, kadınlarda 24 ay ve 18 yaşından itibaren başlıyor. Erkekler askerlik sonrası 40 yaşına (memurlar 45) dek 3 yılda bir aylık mecburî eğitime katılmak zorunluluğundalar.

İsrail’de liseyi bitirmiş kız yada erkek askere çağrılır. 12’nci sınıfı bitiremeyenler bekler; Araplar, hamile ve evli kadınlar, yeni göçmenler ve ultra dindar Musevîler muaftırlar fakat muaf olanlar için de ‘gönüllü askerlik’ kavramı vardır. Bu da 12 ilâ 24 ay arasında haftada 30-40 saat “Sherut Leumi” ismi verilen ulusal görevlerde çalışmak şeklindedir. Ve alternatif askerlik olan bu görev vicdanî red hakkı bulunan kadınlara da açıktır. Ayrıca üniversite mezunlarına ve akademisyenlere yönelik “Atuda” adı altında bir Akademik Askerlik Programı bulunmaktadır.

8,5 milyonluk İsrail’in Ordusunda 170 bini aktif, 465 bini yedek, toplam 635 bin kişi silah altında. 17 ile 49 yaş arasındaki 1,5 milyon erkek ve 1,5 milyon kadın seferberlik potansiyelinde kabul ediliyor. Kesin bilgilere tam erişilemese de İsrail Ordu zenginliği: 200 civarında nükleer savaş başlığı (tahminî), 20 milyar dolarlık askerî bütçe (yıllık), 9 bin tank ve ZPT, 2 bin ağır top, 1200 uçak – 200 helikopter, 80 savaş gemisi – 10 denizaltı vs.

Bayram ve bayram öncesi yazılarımızda Toplumsal Algılarımız ve Sığınmacılar, Türk Ordusu ve Yeni Askerlik Kanunu hakkında söylediklerimiz henüz sıcak. 27 Mayıs’ta 17 bin askerimizle başlattığımız Pençe Harekâtı devam ediyor; yüze yakın terörist etkisizleştirilirken ona yakın şehidimiz var. Ordumuz genelde daha iddiasız isimlerle harekât gerçekleştirirdi; bu defa bu kadar iddialı olması acaba New Askerlik Kanunu’nu gölgelemek için mi?

Rusya’dan alacağımız S-400’lerin derdi ABD’den alacağımız F-35’leri gerdi. Muhtemel bir büyük çatışmadan sonra İdlip’ten 2 milyon ilave sığınmacının daha Türkiye’ye gireceği simule ediliyor. Olası bir İran & İsrail+Suud+Amerika Savaşı sonrasında ise Van ve Hakkâri üzerinden beklenen mülteci sayısı ise 2 – 2,5 milyon. Ağrı – Erzurum üzerinden zaten birkaç yıldır kayıt dışı göçmen akışı sürmekte. Yunanistan’la ekonomik ve egemenlik temelli askerî rekabet ciddi boyutlarda. Neçirvan Barzanî’ye ayağımız alışsın diye ‘hayırlı olsun’a gittik, belki yarın Bağımsızlık için de tebriğe (!) gideriz.

Lise yıllarında İzmit’te bir fotoğrafçıda Komando kıyafetleri ve Bere bulunca birkaç arkadaş hemen fotoğraf çektirip elden ele dolaştırmıştık. Mart 1987’de Türkiye ile Yunanistan “Kıta Sahanlığı Krizi” nedeniyle savaş pozisyonuna gelince İzmit Tren İstasyonu’ndan iki kafadar Selanik için tren bileti bakmıştık; öncü birlik bâbında:) Kafadarın biri Kayseri Paraşüt Komando olarak Kuzey Irak’a girenlerden biri olma şerefini hâlâ anlatır, durur. Diğeri öğretmenliği bırakıp ‘gönüllü komando’ olarak ve tezkere bırakmak için Ordu’ya yazılmıştı. İlk şiir kitabının çoğu Diyarbakır ve Silvan’da yazılan şiirlerdir.

Sonra ‘Çözüm Süreci’ diye bir Gulyabanî her ikisinin ve amatör (millî) ruhla kendisini Türk Ordusu’nun doğal bir neferi sayan herkesin fabrika ayarlarını bozdu. İnşallah bu Kanun ikinci ayar bozma operasyonu olmaz. Lâkin kötü kokuları alma konusunda son 10-15 yılda artık ihtisas yapan burnumuz gene sızlamaya başladı. Devlet küçüldükçe nasıl Şirketler büyüdüyse Ordu da küçüldüğünde ya Özel Ordular ya da Şirket Orduları (Black Hawk Security tarzı) büyüyecek endişesindeyiz. Türkiye’de milyonlarca sığınmacıyı her şeye tutmaya devam etmek de – inşallah olmaz ama – gelecekte bir karmaşa olduğunda emperyal güçlerin paralı taşeronluğunu yaptırmak için değildir.

Bayramları bile kâbussuz geçiremiyoruz canına yandığım. Üşenmesem ve Mercimek

Ahmed’e ayıp olmayacağını bilsem bir Kâbusnâme de ben yazardım da saha elverişli değil.

 

 

Ben Moderatör İken

İstanbul Belediyesi yenileme seçimleri 17 senedir unuttuğumuz demokratik bir uygulamayı hatırlamamıza sebep oldu.

Seçimin iki favori adayı 16 Haziran’da bir TV yayınında biraraya gelecek ve programı sunacak gazetecinin sorularını (belki de birbirlerine soracakları diğer soruları da) cevaplayacak.

Bugünlerde bu tür programları yöneten ve soruları katılımcılara yönelten kişiye “moderatör” deniyor.

Binali Yıldırım ile Ekrem İmamoğlu’nun birlikte katılacağı program için en önemli tartışma noktası da moderatörün kim olacağı idi.

Çünkü moderatörün sunucudan farkı tartışmayı yöneten ve yönlendiren kişi olmasıdır.

Seçimde dengeler bıçak sırtı. Bu yüzden moderatörün yönetim tarzı seçimin kaderini bile belirleyebilir.

***

Dersine İyi Çalışmak ve Tarafsızlık

Benim Kocaeli TV adlı yerel TV kanalında 2001-2002’de iki yıla yakın bir televizyonculuk tecrübem oldu. TV’nin Genel Müdürü, Kocaelili ülkücülerin kanaat önderlerinden Aslan Koyuncu’nun davetiyle, “Geniş Açı” adlı bir programın yapımcılığını ve moderatörlüğünü üstlendim.

Ülkemizin siyasetçi, bilim, sanat ve din insanları, STK Başkanları gibi çeşitli kesimlerden çok seçkin konuklarımla, her birinde bir ile yedi kişinin katıldığı canlı yayınlar yaptım.

Bu tecrübelerim ışığında biliyorum ki bu tür programlarda başarılı bir moderatörlük yapmak için öncelikle konuya çok iyi çalışmak ve mutlaka tarafsız kalmak şart.

Birilerini haklı veya haksız çıkarmak için gayret göstermek yerine sadece olayın iyi anlaşılmasına odaklanmak gerekiyor.

Bu temel ilkelere uyduğum için, yaptığım programların kalitesinin yaygın medyada profesyonel moderatörlerin sunduğu programların asla gerisinde kalmadığı kanaatindeyim.

***

Ön Hazırlık Örnekleri

Mesela Liberal Demokrat Parti Başkanı Besim Tibuk’la program yapmak için partinin tüzüğünü ve programını detayı ile okudum. Bu partinin programı diğer partilerin hepsinden çok farklı idi. Her partinin yararlanabileceği konular içeriyordu.

1999 Depreminden sonra Bayındırlık Bakanı Koray Aydın’ın “Kalıcı Konutlarının yapımından sorumlu Müsteşar Yardımcısı” proje süresinde Kocaeli’de kaldı. Bu değerli bürokrat ile program yaptım. Program öncesi yapılan Gündoğdu ve Yuvacık konutlarını bizzat gezip sorunları yerinde tespit ettim.

Prof. Dr. Osman Altuğ’un ilginç ekonomi teorilerini ve Erbakan’ın uyguladığı “Havuz Sistemini” anlaşılır kılmak için Hoca’nın yazdıklarını ve basında çıkan haberleri inceledim.

DYP, MHP ve AKP (o zaman henüz adı Yenilikçi Hareket idi) temsilcilerini davet ettiğim program öncesi özellikle bu harekete katılanlar ve siyasi görüşleri hakkında ön inceleme yaptım. Sonradan Çevre ve Orman Bakanı olan Osman Pepe’den doğmakta olan Ak Parti hakkında çok detaylı bilgiler alabildim.

Rahmetli mütefekkir Durmuş Hocaoğlu için yazdıklarından geniş bir demet ve programın konusu olan Avrupa Birliği hakkında okumalar yapıp, sorular çıkardım. “Türkiye AB’ne girdiği takdirde Türk Milletinin son bağımsız devletinin sona ereceği” tezi hakkında müzakere ettik.

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ile dış politika konusunda ufuk turu yapabilmek için bu alanda kaynakları gözden geçirdim.

Prof. Dr. Ali Akdemir’in “Yönetici Engeli” isimli kitabını okuyunca kendisiyle kitabın içeriğini programda tartıştım.

“Alevilik” konusunu günlerce çalıştıktan sonra bu konuyu en iyi bilenlerden Abdülkadir Sezgin’i davet ettim. Program öncesi Abdülkadir Hoca ile iki Cem Evi’ni ziyaret edip, buradaki Alevi vatandaşlarımızla sohbet ettik.

İlk aklıma gelen bu isimler bile siyasi yelpazenin ve bilim dünyasının her kesiminden değerli konuklarım olduğunu göstermiştir. Ayrıca “dersime çalışmak” ve “tarafsız olmak” ilkelerime örnekler verebildiğimi sanıyorum.

***************************************

Soruyu Sorma Şekli ve Beden Dili

Moderatörün hazırladığı soruları sorma şekli ve beden dili de çok önemlidir. Moderatör konuklarına saygılı olduğunu hissettirmelidir.

Mesela LDP Genel Başkanı Besim Tibuk çok şaka kaldıran bir politikacı idi. Stüdyoya 50 civarında taraftarı ile gelmişti. “Sayın Başkan İzmit’teki bütün seçmenlerinizi buraya getirmişsiniz” diye espri yapmamı kahkaha ile karşılamıştı.

Hatta “Türkiye’de zengin işadamları siyasete pek hevesli değildir. Parti kuran iki patron da pek başarılı olamadı. Sizin diğer işadamlarına göre paranız mı çok, aklınız mı daha az?” sorum üzerine neredeyse bir dakika süren kahkaha atmıştı.

Çünkü biliyordu ki, moderatör çanak sorular sorar ve hazırlanmış cevaplar verirse etkisi olmazdı.

***

Geniş Açı’ya ilk konuğum MHP’li Körfez Belediye Başkanı Erhan Yenilmez olmuştu. Kocaeli TV için bu belediyenin desteği çok önemli idi.

Belediye depremden sonra İlimtepe adlı büyük bir konut projesini yürütüyordu. Birçok sıkıntılar yaşanan bu proje hakkında Başkanın halka bilgi vermesi televizyonculuk açısından önemli bir olaydı.

Belediye Başkanına program öncesi “size soracağım sorular sert gelebilir. Lütfen inandırıcı olmak istiyorsanız soru şekline takılmayın içtenlikle cevaplayın” dedim.

Nitekim daha ilk sorumda “Sayın Başkan şu kameradan direkt halkın gözüne bakarak ‘Ben halkın parasını, kamu kaynaklarını çalmadım, çaldırmadım, israf etmedim’ diyebilir misiniz?” diye başladım.

Arada, Başkanın adamları yanıma gelerek, “Senin sorduğun gibi düşman sormaz. Ne yapıyorsun?” diye çıkışmaya çalıştılarsa da, Erhan Bey onlara müdahale etti. Bana “bildiğiniz gibi sormaya devam edin lütfen” diye rica etti.

***************************************

İsmail Küçükkaya İnşallah Başarır

Bir yerel TV’de bile moderatör olmak pek kolay değil. Binali Yıldırım ve Ekrem İmamoğlu’nun birlikte katılacağı ve seçimin kaderini etkileme ihtimali çok yüksek olan bir programın moderatörü olmak çok çok riskli. Şüphesiz her iki taraftan da acımasız eleştirilerin olacağı bir görev bu.

Tarafların programın moderatörü olarak seçtiği İsmail Küçükkaya için bu görev kariyeri açısından hem bir fırsat ve hem de büyük bir tehlike.

Yılların gazete ve televizyoncuları CNN Türk’te Ahmet Hakan, Habertürk’te Nagehan Alçı ve son olarak da NTV’de Okan Müderrisoğlu bağımsız ve tarafsız olamadıkları için çok yıprandılar.

Çünkü Ekrem İmamoğlu’na sordukları soruların cevabını alarak kamuoyunu aydınlatma amacı yerine, Ekrem İmamoğlu’nu itibarsızlaştırmak için kendilerine verilen görevi yapmaya çalıştıkları belli oldu.

Dilerim İsmail Küçükkaya adil ve herkesin takdir edeceği bir gazetecilik örneği ortaya koyar.

 

 

Sevgili

 

Başak sarısı saçlar dağılmış dalga dalga,
Gözler ebemkuşağı boyanmış bölge bölge.
Yüzü bayrak hilâli, haddeden geçmiş eli;
Tebessümü bir gonca, gülüşü bahar gülü.
Masumiyet gölgesi düşmüş asil yüzüne,
Kirpikler asker gibi korumadır gözüne.
Dünyada bir benzeri yok diye biliyorum,
Ben bu ölümsüz aşkı tek onda buluyorum.
Yaratmış Ulu Tanrı’m bana yâr olsun diye,
Olsun bana ömrümce emsalsiz bir hediye.

Nereden bakarsan bak cezbediyor insanı,
Diyor gönül dilince: Bak, beni iyi tanı!
Duruşunda bir başka asalet var gör diyen,
Bedeline razıysan gel sineme gir diyen!
Narsist değildir amma yine benden can ister,
Susamış bir gül gibi âşığından kan ister!
Sinesinde tek bana dilerim yer ayırsın,
Bütün güzelliğiyle gözlerimi doyursun.
Ondan uzakta kalmak gönlümde ateş yakar,
Ruhum ateş içinde yanarken ona bakar.

Göz rengini zeytinden, tenini gülden almış;
Endamı servi misal, sesi bülbülden almış.
Varlığı ömre bedel, yokluğu ölüm demek;
Ona yakışan hitap, bir ömür “gülüm” demek.
İsmini merak ettim, sordum birden adını;
Hem adını söyledi hem dedi soyadını:
Adım Anadolu’dur, soyadım da Türkiye!
Bana yâr olmak için sarıl millî ülküye.
İşte benim sevgilim, varlığına can feda,
Ey Yüce Tanrı’m ondan, bırakma beni cüda!

 

Aşk Sarhoşu Dervişlerin Dini Tasavvuf

0

Bazı ilâhiyatçılarımız, özellikle İslam Hukuku Anabilim Dalı profesörlerinin bir kısmı, İslâmiyet’le tasavvuf kavramının bağdaşmayacağını düşünüyorlar. İslâm Sosyolojisi Anabilim Dalı öğretim üyeliğinden emekli Prof. Dr. Yümni Sezen, 12,6 X 19,9 santim ölçülerindeki 312 sayfalık eserinin adı, aynı düşünceyi çağrıştırır gibi…

Eski dönemlerde bazı ilâhiyatçılar da felsefe ilmine, bir kısmı ise astronomi ve fizik, matematik gibi fen ilimlerine İslâmiyet’te yer vermiyorlardı. Yümni Sezen Hoca’nın kitabından birkaç sayfa okuyunca; tasavvufa, felsefeye ve fen ilimlerine muhalif olmadığı derhal ve kesin bir şekilde anlaşılıyor. O’nun kabul edemediği husus; ‘Allah yerine insanı tepeye koyan hümanist felsefedir; tepede insanla Allah’ı birleştiren hümanist tasavvuf anlayışıdır.

Hocamız, şöyle devam ediyor:

Varlık Birliği, anlaşılan o ki, bir yönüyle dinin yorumu, bir yönüyle özel bir felsefedir. Bazı sûfîlerin felsefenin aleyhinde olduklarını biliyoruz. Fakat bu, tartışılabilecek bir noktada duruyor. Önce şunu söylemeliyiz: Felsefe, meşru ve makul bir zihin faaliyetidir. Hakîkatin anlaşılmasına hizmet edebilir ve etmiştir. Fakat bazen hakîkatten uzaklaşmaya da hizmet edebilir. Felsefeyi ve ulaştıklarını, birebir Hakîkatin yerine geçirmeye kalkmadıkça, problem yoktur. Eğer tasavvufun din ile ilgisi kesilmemiş denecekse, ne Descartes’in, ne Pascal’ın, ne Spinoza’nın, ne romantik çağ filozoflarının da (Fichte, Schelling, Schopenhauer ve Hegel) din ile ilgileri kesilmiş değildir. Eğer felsefe ile din arasında bu kadar ilgisizlik, mesafe, terslik olsaydı, ‘din felsefesi‘ diye bir alan teşekkül ettirilmezdi. Felsefe din demek değildir, bu hüküm doğrudur. Fakat ‘dinin anlaşılmasına doğru‘ dediğimiz anda, felsefeden yararlanacağız demektir. Yorumlarımızı biraz daha açar ve ilerletirsek, akıl dünyamızı biraz daha genişletirsek, hele tevile doğru koşarsak, felsefe ile din, komşuluk etmeye başlar. Sûfıler bu komşuluğu aynı eve taşımışlardır. Genelleştirmeyeceğiz ama bazı sûfîler, felsefî kanaati öylesine bilemiş, keskinleştirmişlerdir ki, din silik hâle gelmiştir. (s: 24)

Çok girift bir mevzu, bundan daha açık bir şekilde açıklanamaz. Esâsen felsefeciler de kendi aralarında anlaşamıyorlar. Meselâ kendisi de derinlikli bir felsefeci olan Henri Bergson (1859-1941) diyor ki: ‘Ben filozofların anlattığı Tanrı’ya değil, peygamberlerin inandığı Allah’a inanıyorum.’

Hocamız devam ediyor: ‘Sûfîlerin uydurma hadisleri sûfî düşünce için kullanmış olmaları da, din ile felsefe arasında kalmalarının bir işâretidir.’ (s: 27)   Vahdet-i Vücûd-Varlık Birliği felsefesi hakkındaki görüşü de derin ve isabetli, varılan netice müthiştir. (s: 31-109)

Prof. Sezen’in aşk sarhoşlarına yönelttiği, ‘Bir demir leblebi ki ne yenir, ne yutulur; çiğneyebilene aşk olsun‘ dedirtecek soru:

Fütûhu’l-Gayb* s: 34, 35’te yazıyor. “Allah peygamberlerine gönderdiği bâzı kitaplarda (?) şöyle buyurmuştur: ‘Ey Âdemoğlu! Ben öyle Allah’ım ki benden başka ilâh yoktur; bir şeye ol! dersem olur. Bana itiaat edersen seni de benim gibi yaparım. Her neye ol! Dersen olur.’ Birinci kısım doğ­rudur. Yani Allah bir şeyi ol! diyerek yaratır. Kur’ân’da bu mevcuttur. Fakat,  ‘Sen de Bana itaat edersen seni de Benim gibi yaparım, neye ol! dersen olur, diye bir ifâde; Kur’an’da, Tevrat’ta İncil ve Zeburda; tahrif edilmiş, bozulmuş halle­rinde bile yoktur. ‘Bâzı kitaplar‘, denilen hangi kitaplardır? (s: 139)

Varlık Birliğinde Gayb ve Kader‘ başlıklı bölümde de, sûfîlerin cevaplandıramayacağı sorular var. (s:180-206)

Varlık Birliğinde Şüphe-Vehim-Akıl-Gönül-İlim‘ başlıklı bölümde; ‘Varlık Birliği anlayışı, şüpheden ilme kadar, zihin-varlık ilişkisindeki psikolojik tezâhürlere, merhalelere, katmanlara, işleyişe nasıl bakıyor?’ Sorusu cevaplandırılıyor. İlk paragraf, soruya cevap aranırken tâkip edilecek ilmî metot hakkında fikir veriyor:

Bilindiği gibi, eğer ilim söz konusu ise, merak ve ihtiyaç yanında şüphe önemli bir altyapı teşkil eder. Şüphe ilmin gıdasıdır denir. Tabiatıyla sürekli şüphede kalmamak, yani şüpheyi bir felsefî ekol haline getirmemek şartıyla. Doğruyu yakalamak için bir ilim öncesi şüphe, âdeta gerekliliktir. İlim ve hakîkat için, sûfînin yan çizdiği akıl-şüphe ilişkisinden kaçmamalıdır ama hedef şüpheden kurtulmaktır. Düşünme, bir hayal kurmak değil, şüpheden kurtulma çabasıdır. Onun için Kur’ân ‘siz ne kadar az düşünüyorsunuz‘  diyor. Akıl ve ilim sâhibi olmayı, aklı kullanmayı sık sık belirten Kur an ve hadisler toplumda bilgi ve yetki hiyerarşisini şöyle kurar: Peygamber Allah tarafından seçilmiş olduğu ve İlâhi bilgiyi bize aktardığı için en baştadır. Bundan sonra âlimler gelir. Âlimler çok önemli sorumluluk yüklenmişlerdir. Buna sırt çevirirlerse, akıbetlerinin kötü olacağı hatırlatılmıştır……İslâm aklı kullanmamızı, sağlam bilgiye ulaşmamızı, zandan ve vehimden kaçınmamızı ister. Sûfîler vehmi, aklın alt bölümleri olarak görür. Vehim şehvete mağlup olan akıldır. Vehim aklın alt kademesidir ama onu en üste taşırsak, bir şey elde edemeyiz. (s: 207-208)

Eserin müellifi, sûfîlerin yaşadıkları dünyaya değer vermedikleri kanaatindedir. Altıncı bölümde bu konuyu işliyor. (s: 220- 235)

Sonraki bölümlerde sûfîlerin yanlışları, eksikleri anlatılıyor. ‘Başka türlü düşünüyorlarsa, ortaya koymalılar‘ deniliyor.

Sonuç ve değerlendirme bölümünde; Tasavvufun ilimler yelpâzesindeki yeri, Yokluk felsefesi, Sûfîlerin dünyaya ve hayata bakışları ve sûfîliğin ikinci din olduğu zehâbını uyandıracak söylemleri ile iddiaları akıl süzgecinden geçiriliyor.

*Fütûhu’l-Gayb, oğlu Abdürrezzak’ın Abdülkâdir Geylânî’nin 78 adet sohbet, vaaz ve hutbesinden derlemiş olduğu kitaptır.

 

RFAN YAYINEVİ:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 42 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-518 38 66 Belgegeçer: 0 212-516 32 54. E-posta: irfanyay@gmail.com www.infanyayinevi.com

 

 

Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN

1938 yılında Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul öğreniminden sonra 1957de Gaziantep Lisesi’ni bitirdi. 1961’de Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu.

 

Millî Eğitim Bakanlığına bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptı. 1976-1978 yıllarında İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalında doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve Profesör unvanlarını aldı.

 

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Din Sosyolojisi öğretim üyeliğinden emekli oldu. İlmî çalışmalarına devam etmektedir.

 

Çalışmaları felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslâmî sosyoloji üzerinde yoğunlaşmıştır. *Günümüzde İslâmiyet ve Milliyetçilik (1978), *Sosyolojiye Göre Halk-Millet-Devlet (1982), *Târihî Maddeciliğin Tahlil ve Tenkidi (1984), *Hayatın Mânâsı (1984, 2004), *Sosyoloji Açısından Din (1988, 1993, 1998), *Sosyolojide Temel Bilgiler ve Tartışmalar (1990, 1997), *Türk Toplumunun Lâiklik Anlayışı (1993), *İslâm Sosyolojisine Giriş (1994), *Maddeci Felsefenin Çıkmazları (1996), *Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik (2003), *İslâmın Sosyolojik Yorumu (2004), *Kurban ve Din (2004), *Hümanizm ve Türkiye (2005), *Dinlerarası Diyalog İhâneti (2006), *Kültür ve Din (2011), *Kapitalizmin Zulmü (2017), *Aldatılmamak İçin Anlamak (2019)  isimli kitapları telif, ‘Kültür’ adıyla Fransızcadan bir kitap tercüme etti.  Çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlandı.

 

Evli ve üç kız babası, dört torun dedesidir.

 

DERKENAR:

MÂNÂYI TARTIŞMAYA KURBAN EDEN BİR CÜMLE…

Yetkililer, onlara belediye eğitim, sağlık ve acil hizmetler konularında danışmanlık verecek.’

Anlayan anlamıştır: Verilecek olan ‘danışmanlık hizmeti‘dir. Yanlış anlayan da, ‘danışma elemanı‘ verileceğini düşünebilir.

İkisi de olabilir mi?

Neden olmasın, bal gibi olabilir tabiî ki… Hangisi işine gelirse…

Birinin işine gelen, diğerinin işine gelmezse, tartışma çıkar.

Tam da televizyon dizileriyle insanlarımızın alıştırıldığı gibi… Meseleleri konuşarak değil, tartışarak çözmeye çalışmak…

O zaman ülkede ve toplumda ne huzur kalıyor, ne sükûn…

Cümleleri farklı mânâlara çekilmeyecek şekilde kurmayı becerebilsek ne güzel olurdu…

OĞUZ ÇETİNOĞLU

BERCESTE METİNLER:

‘DEĞİNMEK’ KELİMESİ…

Son yılların sıkça kullanılan uydurma kelimelerinden biri de ‘değinmek‘tir, ‘temas etmek‘ mânâsına kullanılıyor. Hâlbuki dilimizde ‘temas etmek‘ fiilinin karşılığı ‘dokunmak‘tır. Dokunmak hâlis Türkçe olduğu halde, onun kullanılmayıp konuşma ve yazılarda ‘değinmek‘ uydurma kelimesine yer verilmesi, dilbilgisi ve şuûrundan, Türkçe sevgisinden mahrum bulunulduğunu göstermektedir. Değinmek kelimesi sâdece şekil yönünden değil, mânâ bakımından da yanlış bir kelimedir. Bu kelime Eski Anadolu Türkçesi devresi metinlerinde (14. ve 15. asır yazarlarının eserlerinde) ‘erişmek‘, ‘yetişmek‘, ‘varmak‘ manasına kullanılmaktadır. ‘Değinmek‘ kelimesinin ve kökü olan ‘değmek‘in bu devirde ‘dokunmak‘ manası yoktur. Bugün bile değmek, kelimesi, meselâ ‘eli tavana değmiyor‘ gibi kalıplaşmış sözlerde yine ‘ermek, yetişmek‘ manası ifade etmektedir.

 

Değmek‘ kelimesinin ‘dokunmak‘ manasına da gelmesi bir hayli yenidir. Değinmek kelimesi ise, Türkçede hep ‘erişmek, yetişmek‘ manasına kullanılmıştır. Dokunmak manasına kullanılması dönüşlü (mütâvaat) olması dolayısıyla, dil mantığı bakımından doğru değildir. Çünkü ‘temas etmek‘ ifadesinde dönüşlülük manası bulunmamaktadır. ‘Temas etmek‘ herkesin bildiği Türkçeleşmiş bir kelime olduğu için, onu kullanmakta sakınılacak bir şey yoktur. Fakat o kullanılmak istenmiyorsa yerine ‘dokunmak‘ veya ‘değmek‘ kelimeleri kullanılabilir. ‘Değinmek‘ kelimesinin kullanılması, açıklanan sebepler dolayısıyla, yanlıştır.

 

Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş: Uydurma Olan ve Olmayan Yeni Kelimeler Sözlüğü. Umur Kitapçılık, İstanbul 1979

 

 

 

 

KUŞBAKIŞI:

 

MÜZİK KÜLTÜR DİL:

Udi, bestekâr ve mütefekkir Cinuçen Tanrıkorur’un 1994-2000 yılları arasında Aksiyon dergisinde yayınlanan yazıları bir araya getirilip müzik, kültür ve dil başlıkları altında bölümlere ayrılmıştır.

Üslûp sâhibi olan yazar hayatı boyunca Türk musikisine, Türk kültürüne hizmet etmek için çalışmış, dili bir milletin en değerli varlığı görmüş ve Türk dili konusunda çok hassas davranmıştır.

Hasta yatağında yatarken bir Amerikalı muhabirin röportaj teklifini Türkçe font almaya tenezzül etmemesinden dolayı reddedecek kadar tâvizsizdir.

Türk musikisini tek sesli olmakla eleştirenlere, kitapta yer alan bir yazıda: ‘Batı oktavının on iki sesine karşılık kırk üç perdemiz, onların beş temel dizi (dört minör, bir majör) kalıbına karşılık beş yüz seksen yedi makamımız, yine onların iki ve üç zamanlı sâdece iki temel ritmine karşılık seksen değişik usulümüzle tek sesli olmak şöyle dursun bin renkli sesler ve ritimler okyanusunda yaşamayı yeğ tutmuşuz.’ şeklinde cevap vermiştir.

Adının başına birçok sıfat getirilebilecek yazarın yukarıda örnek verilen tarzda pek çok düşüncesini kitapta bulmak mümkün.

Cinuçen Tanrıkorur, kısa süren hayatının son günlerinde yaşadığı sıkıntılı dönemi bir sanatkâr tercümanı olarak sesiyle, uduyla, besteleriyle üst düzeyde anlatmıştır. Bu kadarla yetinmemiş, bir de sese, saza göre daha sıradan bir anlatımla ifâde etmeye ileri derecede arzuluyordu. Arzulu olmaktan öte bunu zarûrî görüyordu. 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 389 sayfalık eseri, ihtiras ölçüsündeki bu arzunun ürünüdür. Eseri okuyanlar anlayacaklardır: O bir müzik otoritesi olmanın yanında ayrıca, üstün bir dil zevki olan Türkçe üstâdıdır. Duygu ve düşüncelerini, ışıltılı / parlak ve çok düzgün Türkçesiyle en mükemmel tarzda okuyucusuna sunmuştur.  Bu kitap,  ileri sürülen gerçeklerin ispatıdır.

DERGÂH YAYINLARI:

Merkez: Binbirdirek Mahallesi, Klodfarer Caddesi Nu: 3/20 Altan İş Merkezi Sultanahmet – İstanbul. Telefon: 0.212-518 95 78  Belgegeçer: 0.212-518 95 81  e-posta: bilgi@dergahyayinlari.com www.destek@dergahyayinlari.com

Satış Yeri: Molla Fenari Sokağı Nu: 28 Yıldız Han Giriş Kat (Katlı otoparkın yanı) Cağaloğlu, Fatih – İstanbul. Telefon: 0.212- 526 99 41 Belgegeçer: 0.212-519 04 21  e-posta: kitap@dergahyayinlari.com www.dergahyayinlari.com

TÜRK CUMHURİYETLERİ VE TOPLULUKLARI TÂRİHİ:

Ramazan Yılmaz, 14 X 23,5 santim ölçülerindeki 592 sayfalık eserinde; târih boyunca Türklerin birbirleriyle yaptıkları savaşları anlatıyor. Hakîkaten dünya târihinde, kendi kendine ölesiye, öldüresiye zarar veren bir başka kavim yoktur. Türkler birbirleriyle bu kadar çok, bu kadar ölümcül savaşlara girişmeselerdi, dünyanın tek sâhibi olurlardı.

Yazar, kullandığı üslûp ile Türkleri aşağılamak gibi bir düşünceye hizmet etmiyor. Sâdece geçmişe ayna tutup, tekrarlanmaması gereken hatâları mercek altına alıyor.

Şüphesiz her târihî olay, yaşandığı dönemin şartları içerisinde değerlendirilmeli. Değerlendirilirken de artık o şartların geride kaldığı, kardeşlik ve birlik içinde olmanın, savaşmaktan daha kolay ve faydalı olduğu idrak edilmeli. Azerbaycan topraklarının, Rus ordusu takviyeli Ermeniler tarafından işgal edilirken, her gün yüzlerce Azerbaycanlı Türk öldürülürken, Türkiye Cumhuriyeti’nin yaralıları alıp getirmek için helikopter gönderememiş olmaları, pamuk üreticisi komşu ve kardeşlerin, birkaç kilo pamuk ve sargı bezi bile göndermeyi akıl edememiş olmalarının mâkul hiçbir sebebi olamaz.

Bilinen hikâyedir: Nemrut, Hazret-i İbrâhimi yakmak için hazırladığı devâsa ateşe, bir minik serçe, sırf kimden yana olduğunu belli etmek için, yangını söndürmek maksadıyla gagası ile su taşımıştır.

Eser, Türklerin geçmiş dönemlerdeki hatâlarından ders almaları için hazırlanmıştır.

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ:

Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52 www.akcag.com.tr e-posta: akcag@akcag.com

Siyah Altın Peşinde HAZAR’DA BİN YIL:

 

Milattan önce Ortadoğu’da kayaların arasından sızan siyah bir maddenin fark edilmesi ile insanoğlunun petrol ile tanışıklığı başlar. Modern dünyanın vazgeçilmezleri arasında olan petrolün bu kadar köklü bir geçmişi vardır. Batı’da Sanayi İnkılâbı ile birlikte kullanımı yaygınlaştığından hâfızalarımızda petrolün iki asırlık bir geçmişi olduğu gibi bir algı oluşmuştur. Oysa Eski Bâbil, Elam ve Asur belgelerinde ‘naptu‘, İslâm kaynaklarında ‘neft‘ ve Slav dillerinde ‘nafta‘ olarak geçen bu maddenin farklı uygarlıklardaki isminin benzerliği petrolün insan hayatındaki uzun yolculuğunun bir göstergesidir. Dr. Mustafa Gökçe, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki, 200 sayfalık eserinde bu yolculuğun serüvenini anlatıyor.

 

BERİKAN YAYINEVİ:

Kültür Mahallesi, Kızılırmak Caddesi Nu: 61 Gonca Apartmanı Daire: 6 Kızılay, Çankaya, Ankara.

Telefon: 0.312-232 62 18 Belgegeçer: 0.312-232 14 99 e-posta: berikan@berikanyayinevi.com www.berikanyayinevi.com

 

 

 

KISA KISA / KISA KISA…

1- CÜMLE KAPISI: Nazan Bekiroğlu / Timaş Yayınları.

2- HUNLAR: Lev Gumilev’den Türkçe’ye çeviren: Dr. Ahsen Batur / Selenge Yayınları.

3- BEDEL: Selcan Taşçı / Bilgeoğuz Yayınları.

4-İSLAM DÜNYASINDA KİTABIN TÂRİHİ: Johannes Pederson / Çeviren: M.M. Karagözoğlu. Klasik

Yayınları.

5- KANATLI KİRPİ İLE UÇAN KAPLUMBAĞA: Bilgin Adalı / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

 

 

Mış Gibi” İhracat!

Türkiye’nin ihracat kalemlerinin en yoğunu öyle bilinenin aksine “Tarım Ürünleri” falan değil!

Rakam olarak ağırlıklı olan Sanayi ürünleridir.

TİM (Türkiye İhracatçılar Meclisi) raporlarına göre, Türkiye’nin güncel olarak son 12 aylık toplam “GENEL” ihracatı 178.33 Milyar Dolar.

Fakat “Sanayi İhracat”ı dediğimiz de aslında yabancı üreticinin Türkiye’de kurduğu markaların taşeronluğunu yapmaktan öte değil!

İhracat alt kalemlerini tek tek incelediğimizde, Türkiye’de “Otomobil ve Yedek Parça” ihracatı 1. sıradadır.

Son 12 ayda ihracatın 31.1 milyar doları otomotiv endüstrisinden sağlandı.

Bu miktara ise; Ford, Toyota, Tofaş, Oyak Renault, Mercedes-Benz Türk, Bosch Sanayi, Man Truck ve Goodyear şirketlerinin Türkiye’deki fabrikalarında üretilen araçlar sayesinde ulaşıldı.

Fakat biz otomotiv sektöründe nihai marka satmıyoruz, yabancı markalara parça üretiyoruz.

Sanayi alt kolundan “Kimyevi Maddeler ve Mamulleri” kalemi 2. sırada olup, 12 aylık toplam ihracat 18.1 Milyar Dolar’dır.

Yine sanayi alt kolundan 3. sırada “Hazır Giyim ve Tekstil” var.

Son 12 ayda Türk “Hazır Giyim ve Konfeksiyon” sektörü toplam 17.6 Milyar Dolarlık ihracata imza atmıştır.

“Çelik” ihracatımız 15.6 Milyar Dolar’dır.

Tarıma Dayalı Sanayi Ürünleri dediğimiz, İşlenmiş Deri ve Deri Mamulleri, Tekstil ve Hammadde, Halı ihracatımız toplam 12.3 Milyar Dolar’dır.

Yine sanayi alt kollarından “Elektrik-Elektronik” ihracatımız 11.3 Milyar Dolar, “Demir ve Demir Dışı Metaller” 8.1 Milyar Dolar, “Makine ve Aksamları” 7.5 Milyar Dolar VS.

Son 12 Aylık (2018-2019)Sanayi Mamülleri toplam ihracatımız ise 137.3 Milyar Dolar’dır.

1. sırada yer alan “SANAYİ” diliminden sonra “TARIM” başlığındaki alt kalemler olan Bitkisel Ürünler, Hayvansal Ürünler, Ağaç ve Orman ürünleri ihracatı ikinci büyük dilimidir.

Toplam 12 aylık TARIM ihracatımız 22,6 Milyar Dolar’dır.

Bunun “Bitkisel Ürünler” kalemi 14.9 Milyar Dolar, “Hayvansal Ürünler” kalemi 2.6 Milyar Dolar, “Ağaç ve Orman Ürünleri” kalemi 5,1 Milyar Dolar’dır.

3. büyük dilim “Madencilik” ürünleri ihracatı ise toplam 4.4 Milyar Dolar’dır.

Görüldüğü üzere ihracat kalemlerimizde yükselen endüstri olan “bilişim ve teknolojik ürünler” kalemi neredeyse hiç yok !

Domates satıyoruz diye övündüğümüz “Yaş Sebze ve Meyve” ihracatının 12 aylık toplamı topu topu 2.3 Milyar Dolar’dır.

Dünyanın en büyük üreticisi olduğumuz Fındık ihracatı anca yıllık 1.8 Milyar Dolar’dır.

Zeytin ve zeytinyağı ihracatı sadece 400 Milyon (0.4 Milyar) Dolar’dır.

Tütün mamulleri 980 Milyon Dolar’dır.

Kısacası bu İhracat yapısıyla bizden hiçbir şey olmaz!

Türkiye’nin ihracatını da her alanda olduğu gibi, yap “Mış Gibi” yapıyoruz.

 

 

İtibar Cellâtları

İstanbul Belediye Başkanlığı yenileme seçimi yaklaştıkça AKP kanadının temel stratejisi Millet İttifakı adayı Ekrem İmamoğlu’nu itibarsızlaştırmak üzerine yoğunlaştı.

Gerçekten Ekrem İmamoğlu, rakibi olan AKP’nin alışılmış oyun düzenini bozdu. Her türlü taktik- stratejik hamleler İmamoğlu’na halk desteğini azaltmadığı gibi yapılan haksızlıklar İmamoğlu’nu büyütmeye devam ediyor.

İmamoğlu’nu “itibarsızlaştırmak” için algı operasyonlarına başvurmaktan başka çare bulamadılar.

Havuz medyası, sosyal medya aktrolleri yetmedi, belli makam ve mevkileri işgal ettikleri için adam sandığımız kişiler akıl almaz laflar ediyorlar.

Ramazan- Bayram dinlemediler, bakın ne yalanlar söylediler:

Ø “Oylarımızı çaldılar” dediler, YSK kararı bunu yalanladı. “Kim çaldı?” sorusuna cevap veremediler.

İşi o kadar çığırından çıkardılar ki, Ekrem İmamoğlu’na ve hemşerileri olan Trabzonlulara Yunan benzetmesi yapacak kadar akla ziyan, vicdansızca iftiralar attılar.

Bu dalga yukarıdan aşağıya yayılıyor. Geçen gün sosyal medyada İlahiyat Fakültesi mezunu olan bir AKP yandaşının paylaşımını gördüm, ürperdim.

Bu zat Mudanya’nın CHP’li belediye başkanının Suriyelilere tavrını eleştirmek için, Mudanyalılara Yunan işbirlikçisi yaftası yapıştırmaktan çekinmemişti. Sadece bu olay bile toplumdaki akıl tutulmasının boyutunu gösteriyordu.

Ø “Ekrem İmamoğlu, Beylikdüzü Belediye Başkanlığı sırasında, Makarios’un heykelini yaptı” iftirasını attılar.

İmamoğlu Rauf Denktaş’ın heybetli bir heykeli yanında, anlaşma yapmaya mecbur ettiği Makarios ile imza törenini temsil eden rölyefin de bulunduğu bir anıt yaptırmıştı. Denktaş’ın heykelini görmeyip, rölyefteki kişilerden Makarios’u seçerek böyle bir iddia atmaktan çekinmediler.

Ø Ordu Havaalanında kalabalık çok olunca VIP salonundan geçmek isteyen İmamoğlu ve diğer CHP’liler Valinin emri ile engellendiler. Vali kendi yetkisinde olmayan bir alana müdahale etmişti.

18 gün de olsa, İstanbul Belediye Başkanlığı yapmış ve yanında milletvekilleri olan kişinin VIP’e girmesi engellenmeye çalışıldı. Oysa VIP’in kimlere açıldığını hepimiz iyi biliyorduk.

Binali Yıldırım’ı karşılayanlara, bırakın VIP salonunu, yolcuların asla giremeyeceği apron girişini bile açanlar İmamoğlu’nu “güç zehirlenmesi” ile suçladılar.

Bunlar sakin ve sabırlı tavırlarıyla beğenilen, son derece seviyeli bir dille konuşan İmamoğlu’nu çileden çıkarmak için yapılıyor olabilirdi.

Hemen bir kampanya başlattılar. “İmamoğlu Ordu Valisine it dedi” diye çullandılar. Oysaki olayın video kayıtlarından, İmamoğlu’nun “Vali Bey’i zor durumda bırakmayalım, diğer yolcuların geçtiği yerden geçelim” dediği ortaya çıktı.

“Devletin değil, AKP’nin valisi gibi hareket eden” kişiye bile, çok kişinin normal karşılayacağı bir refleks göstermediği anlaşıldığı halde, “it dedi” kampanyası devam ettiriliyor.

Ø İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “İmamoğlu’na Koç’un özel uçağı tahsis edildi” dedi. Yandaşlar, “güya sosyal demokrat olacak, büyük sermayeye dayanıyor” diye takviye ettiler.

Koç Holding: “şirketimiz Set Air İmamoğlu’na uçağı kiraladı” diye açıklama yaptı.

Daha önce de Binali Yıldırım ve bakan Nihat Zeybekçi dâhil çok sayıda AKP’linin Koç Holding (Set Air) uçak ve helikopterlerini kiralayarak seyahat ettiği anlaşıldı. Ayrıca Binali Yıldırım, Ramazan Bayramı boyunca Anadolu kentlerine yaptığı uçuşlarda Çalık Grubu’na ait uçakla seyahat etmişti.

Zaten, AKP kendi zengin ettiği holding patronlarının uçak ve helikopterlerini kullanan yöneticilerine alışıktır.

Hatta Reza Zerrab’ın uçağı ile umre ziyareti yapan bakanların görüntüleri hala hafızalardan silinmedi.

Ama “çamur atalım, izi kalır” anlayışı devam ediyor.

***************************************

AKP Umut Vaat Edemiyor

Dikkat ederseniz AKP İstanbul ve ihtiyaçlarının konuşulmaması için elinden geleni yapıyor.

Çünkü “bu şehre ihanet ettik” diyen bizzat Recep Tayyip Erdoğan’dı. Bundan sonra “daha iyisini yapacağız” dese kim inanırdı?

Çünkü 31 Mart öncesi tanzim satışlarını başlatıp, seçim sonrası kaldıran, halkı “varlık kuyruğundan” (!) mahrum eden AKP idi.

Çünkü Türkiye ekonomisi küçülüyor, fabrikalar ve işyerleri kapanıyor, işsizlik artıyor, enflasyon, faiz vd göstergeler kötü. Belediyeler bile borç batağı içinde. Dış siyasi baskılara direnecek gücümüzün kalmadığı görülüyordu.

Kendilerini övecek malzeme bulamayınca, halka umut veremeyince, tek çare rakibi karalamak ve itibarsızlaştırmak diye düşündüler.

Ancak sadece rakip karalamaya dayanan, pozitif mesaj vermeyen hiçbir kampanyanın başarılı olamayacağını en iyi AKP’liler bilir.

***************************************

Her Şey HDP Oyları İçin

İstanbul yenileme seçimleri için artık “Beka Sorunu” unutuldu.

Cumhur ittifakı artık “HDP=PKK=kanlı terör örgütü” tarzı söylemlerden vazgeçti.

“İstanbul’a mitili atacağım” diyen Devlet Bahçeli’ye, büyük ortağı “aman sen İstanbul’a gelme!” dedi.

AKP+MHP adayı Binali Yıldırım, İstanbullulara nasıl hizmet edeceğini anlatacağı yerde, Diyarbakır’a koştu. HDP’liler gibi, bölgeye “Kürdistan” terör örgütüne PeKeKe diyerek, “Kürdistan’dan oy istiyorum” dedi.

İstanbul’daki PKK-severlerin oyunu alabilmek için Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit kaldırıldı. Yeniden “çözüm sürecinin” başlayacağı, Teröristbaşının yeniden siyaseti belirleyici bir aktör olacağına dair işaretler veriliyor.

Bunların seçim kazanmak için giremeyecekleri kılık, boyanmayacakları renk olmadığı bir kere daha anlaşıldı.

Dünyanın en omurgasız yaratıkları ile bukalemundan bile daha fazla ortamın rengine kendini uyduran mahlûkları Türkiye’de yaşıyor.

Omurgasız bukalemunların maharetleri ile gurur duyanlar duysunlar.

Bu tavırlar demokratik değil, insani değil, İslami değil, milli değil.

Üstelik aklımızla ve hafızamızla bu kadar alay edilmesi kabul edilir gibi değil.

 

 

Havamı Aldım (2)

Almasan havanı bir dert, vermesen bir dert!

Aldığına da, verdiğine de bin şükret!

 

Çünkü alması da, vermesi de ulu nimet!

Olur mu bundan güzel, bundan büyük ganimet?

 

-Ohhh! Giderken de gelirken de, bir güzel havamı aldım havamı.

-En pahalı olması gereken, en kıymetli şeyi; en ucuz, en kolay şekilde.

-Ne kaşık ne çatal, ne el ne kol; şöyle bir nefes almak yeter, ohhh be komşu:

 

Meğer hava almak, ne büyük nimet!

Ne de bitmez tükenmez bir bereket.

 

Diyeceksin ki: Şimdiye kadar almıyor muydun havanı gayet?

Alıyordum elbet, ama nerde bunu akledecek parlak zihniyet?

 

Bunun yanında, neyin vardır artık kıymeti?

Kopmuş olur, senin için beden kıyameti!

 

Çünkü almayan havasını verir canını diyet!

Havasını alan duymalı Tanrıya, pek çok minnet.

 

-Giderken pazara, rastladım oğlunu yolculayan bir adama. Oğlu soruyordu: “Babacığım ne getireyim sana?” Baba tık nefes, zar zor nefes alıp vererek, binbir müşkülât ve zorlukla dedi oğluna: “Biraz hava getir oğlum biraz hava!”

-Kabul olmayacak duaya “âmin” dercesine verilen bu cevap, dikkatimi çekti. İyice kulak kesildim. Anladım ki, adam astım hastası. Doğru dürüst hava alamıyor, soluklanamıyor! İşte o zaman kafam dank etti.

 

Ya Rabbî, meğer ne büyük nimet dedim;

İçindeyim de hiç farkında değilim!

 

Ne kadar şükretsem sana az.

Daim etmeliyim sana niyaz.

 

Meğer ne kulların varmış havasız!

Biz kulların ise ne kadar arsız!

 

Asıl nimet içindeyken bizler böyle habersiz;

Esirgemez kullarından nimetini o Azîz!

 

-İşte böyle sevgili dostum:

 

Gerçi gittim pazara, döndüm elim boş!

Farkına vardım asıl nimetin, ne hoş.

 

Aldım havamı bir güzel içime çekerek

Açtım gönül gözümü, ohhh çok şükür diyerek.

 

 

Saklı İz

0

Acaba nerde gizi?

İnsanın saklı izi.

 

Güneşli bir bahar günü, çevre köylerden birine gitmiştik. Cennetimsi bir yerdi. Zümrüt gibi yemyeşildi. Etrafı ormanlık. Köy ağaçlıktı. Evler ağaçlarla kuşatılmıştı. Tertemiz bir havası vardı.

Zenginler köyde mülk edinmeye başlamış. Villa tipi evlerle köyün mutena, tenha ve güzel köşelerini donatır olmuşlardı.

Tanıdık bir villa sahibine konuk olduk. Evin içi ferah, fahur ve aydınlıktı. Her türlü medenî imkânlarla techîz edilmişti. Bahçesi de havuzuyla, çiçekleriyle, geniş manzarasıyla ömürdü doğrusu.

Burada insan, yaşlanmaz sanır kendini. “Hayat işte bu! Var mı bunun gibisi?” Dedirtiyordu insana.

Meğer sahibi Almancıymış. Yıllarca madenlerde, yer altında çalışmış. Yememiş, içmemiş, emekliliğimde vatanımda gün göreyim demiş.

Dur durak bilmemiş, çalışıp durmuş. Tasarruf etmiş. Para biriktirmiş. Hem şehir merkezinde oturacak, güzel, lüks bir daire almış. Hem de burayı yaptırmış ki, ara sıra gelip tabiatla başbaşa kalabilsin. İnsanlardan uzakta, rahat bir nefes alabilsin.

Hoş ve inançlı biriydi. Ailesine -kendisinden sonra- güç durumda bırakmıyacak bir şeyler edindirmişti.

O gün çok güzel geçmiş, âdeta felekten bir gün çalmıştık; yemiş içmiş, sohbette bulunmuş, hoşça vakit geçirmiştik.

Aradan bir iki ay geçmemişti ki, Almanya’dan emekli olarak Türkiye’ye dönüş yapan; o muhterem zatın, kara haberiyle sarsıldık. Aniden rahatsızlanmış, bir iki gün içinde rahmet-i Rahmân’a kavuşmuş.

Gerçi inançlıydı. İmanlıydı. Fakat yine de insan üzülmeden edemiyor. Sen, çalış çabala, gün göreceğim diye birikimde bulun. Güzel imkânlar edin. Sonra da yaptıklarına doymadan çek git!

İşte dünya bu: “La râhate fi’d-dünya.” Dünyada rahat yok. Rahat etmek isteyen, rahat yok deyip rahat etmeli.

Bu olay bana, bir filozofun sözlerini hatırlattı. İnsanı irdeleyen, insanı tahlil edip çözen sözlerini. İnsanın mahiyet ve içyüzünden haber veren, özlü fikir ve düşüncelerini anımsattı.

İnsanı şöyle yorumluyordu filozof: “İnsan çocukken, bir an önce büyümek ister. Büyüyünce de çocukluğunu özler. Gençliğinde çok para kazanmak için kendisini heba edercesine çalışır çabalar. Bu uğurda, sağlığını bile kaybeder. Sonra sağlığını tekrar elde etmek için, kazandığı bütün parayı bu yolda harcar. Böylece hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamış olur. Fakat hiç yaşamamış gibi de ölür!” Özellikle filozofun son cümlesi çok düşündürücü. İnsanların çoğunun içine düştükleri durumu açıklar mahiyette.

 

Bir hay huy içinde geçiyor ömür,

Böyleler gerçeği son demde görür.

 

Öyleyse sakın dünyada yaşama!

Dünyada ol, lâkin dünyayı yaşa!

 

Çünkü hâlâ, meçhul olan insanın büyük gizi,

“Dünyayı yaşamak” denen hükümde saklı izi.

 

Velhasıl dünyada yaşamakla, dünyayı yaşamak arasında ne çok fark var. Bir bilebilsek, insanın da sırrı, gizi bu ifadede saklı. Bir anlayabilsek. Ahh bir anlayabilsek!