16.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 539

Dinime Küfreden Bari Müslüman Olsa

Seçime bir hafta kala AKP kanadının stratejisinin, Ekrem İmamoğlu’nu itibarsızlaştırmak üzerine kurgulandığı iyice açığa çıktı.

Çünkü Ekrem İmamoğlu kendisine saldırılar ve “Pontus, Yunan” gibi iğrenç iftiralara rağmen kullandığı pozitif dili bozmayan, herkesi kucaklayıcı tavrını değiştirmeyen bir üslup ortaya koymaktaydı.

Bu tavrın aldığı oylara yansıdığı, İmamoğlu’nun CHP’yi aşan bir marka haline geldiğini gören AKP son haftalarda şu tezi işlemeye çalıştı: “İmamoğlu esasen bu değil, bakın şimdi maskesi düştü, gerçek yüzünü gösterdi.”

“Gerçek yüzünü gösterdi” dedikleri konuların başında “Ordu Valisine it dedi” iddiası geliyor. İmamoğlu her ne kadar “it demedim, basit dedim” dese de bu iddia sürdürüldü.

Ortaya çıkan videoda İmamoğlu’nun ağzı görülmüyordu. Videoda teknik bir montaj hilesi yapıldığı, “basit” kelimesinin ilk kısmının sönümlendirilip, ikinci kısmının kuvvetlendirildiği açıklandı. Zaten olay adli inceleme sonucu ortaya çıkabilir ama bir dava açılmış değil. Açılsa bile siyasi malzeme olarak kullanmak için yargı sürecini bekleyemezler.

Kaldı ki, bu kaba kelimeyi sarf etmiş olsa, bunu ahlaki bir zafiyet olarak gösterenlerin geçmişine bakmak gerekir.

Biz bunların “başörtülü bacıma işediler, elimizde kaset var” sözünün yalan olduğu anlaşıldığı zaman, söyleyenlerin özür dilediğine, bir tepki gösterdiklerine şahit olmadık.

Devlet Bahçeli’nin Erdoğan hakkında söylediklerinden bir demet sunalım: “Sayın Erdoğan aklı ile arasını açmış, klinik bir vakıa haline gelmiştir.” / “Senin yaptıklarına ancak İblis teşebbüs edecektir. Erdoğan ya kandil yetiştirmesidir, ya da Türk düşmanıdır.” / “Alçaksın ve şerefsizsin.” /  “sen nasıl bir insansın?” / “”Sende şeref ve mertlik işportaya düşmüş, hurdaya çıkmış” gibi yazımızın içinde anmaktan hicap duyduğumuz ifadeleri hatırlarımızdadır.

Bahçeli bu sözleri için özür dilemiş midir?

Tayyip Erdoğan’ın Bahçeli için kullandığı benzer ifadeler de az değil. “Devlet Bahçeli’nin acınacak bir hali var. Bir araya ikili geldiğinizde melek yüzlü zannedersiniz. Sen zaten ….. özürlüsün!” / “Sen önce bu milletin edebinden nasipleneceksin, bu milletin adabını öğreneceksin. Sen haddini bileceksin.” / “Ey Bahçeli bunları ispat edemezsen alçaksın, adisin… Namertsin” / “Bahçeli aile nedir bilmez. Onun öyle bir derdi yok. Çoluk nedir çocuk nedir bilmez.” /“Ağzından salyalar akıyor.”

Tayyip Erdoğan bu sözleri için özür dilemiş midir?

Tayyip Erdoğan kendi partisinin yetkililerinin İmamoğlu ve Trabzonluları “Yunan, Pontus” olarak niteleyen beyanları için özür dilemiş midir?

“Ananı da al git” ifadesi ile “vatandaşı tekme ile dövmek” gibi filleri ve benzerlerini yazmaya lüzum yok.

Ekrem İmamoğlu Vali’ye böyle bir hakarette bulunmuşsa eğer, herhalde bu ifadelerin yanında çok hafif kalır. Şimdi bu sözleri ettiğinden şüphe olmayan zat-ı muhteremler ve yandaşları, İmamoğlu’nun ispatlanamamış bir sözü üzerinden ahlak ve etik kurallarından bahsediyor.

“İmamoğlu Validen özür dilemezse, seçimi kazansa bile o makama oturamaz” diye hüküm veriyor.

Elbette ispatlanırsa İmamoğlu bu sözü ettiği ve daha da önemlisi inkâr ettiği için özür dilemelidir.

Ama ilk özürleri, örneklerini verdiğimiz ve canlı yayınlarda izlediğimiz, çirkin sözler ve yalanlar için beklersek herhalde haksız sayılmayız.

***************************************

Eşitlik ve Adalet İsteyene Bakın

Pazar günü iki adayın katılımıyla yapılan TV açık oturumundan AKP beklediğini bulamadı.

Şimdi programın moderatörü İsmail Küçükkaya’nın program öncesi her iki adayın danışmanlarıyla programın formatını konuştuğu toplantılar yaptığı, ortaya çıktı. İmamoğlu’nun danışmanlarıyla görüşürken de 3-5 dakika İmamoğlu ile de görüştüğü de anlaşılınca, bunu fırsata dönüştürmek istediler.

Binali Yıldırım, “Bu gayri ahlaki bir durumdur. Burada açıkça bir eşitsizlik vardır. Eşitsizliğin ötesinde de burada bir gayrimeşru durum vardır” dedi. Karşı taraf üzerinde şaibe şüphesi oluşturmak istedi. Oysaki bu görüşmeden Binali Yıldırım’ın danışmanı hemen haberdar olduklarını söyledi. Program öncesi bu konuda itiraz veya çekince ortaya konulmadı.

Üstelik programı hepimiz izledik, sürpriz bir soru hiç olmadı. Hangimiz 50 soru hazırlasak programda sorulan 20 soru içinde olurdu.

Hatta moderatör adayların birbirine birer soru sormasını istediğinde, İmamoğlu’nun soracağı soruyu bulmak için biraz düşündüğü görüldü. Yıldırım ise oldukça hazırlıklı tarzda soru sordu.

***

Binali Yıldırım’ın “eşitsizlik var” tepkisini duyunca acı bir gülümseme kapladı yüzümü. Eşitlik isteyen Yıldırım’ın 31 Mart öncesi TV kanallarını ne kadar adaletsizce kullandığını, yandaş kanalların İmamoğlu’na ambargo uyguladığını hatırladım.

Yıldırım’dan Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın kendine destek vermek için devlet imkânları ile onlarca TV kanallarından günde üç dört defa canlı yayınlar kesilerek yaptığı propagandaların eşitsizlik yarattığına dair bir sözünü duymadık.

Yandaş kanallara çıkan İmamoğlu’na karşı Ahmet Hakan, Nagehan Alçı, Turgay Güler, Okan Müderrisoğlu gibi kişilerin saygısız ve saldırgan tavırlarının kendisine hiç gösterilmediğini aklına bile getirmedi.

Ama biz bunları da, Belediye Başkanı adayı olduğunda Binali Yıldırım’ın uzun süre TBMM başkanlığından istifa etmek istemediğini de unutmadık.

Adaletsizlik ve eşitsizliği en koyu şekilde uyguladıktan sonra “mağdur” rolünü oynamak ne kadar ahlaki bir davranıştır?

Gerçi AKP’nin fetvacıları “harpte hile mubahtır” diyerek bu tür davranışları meşrulaştırıyorlar.

Binali Yıldırım çok tecrübeli bir siyasetçidir. Siyasilerin kullandığı kavramların kimi ve neyi hatırlattığının çok önemli olduğunu iyi bilir.

“Adaletsiz, eşitliksiz, gayrimeşru işler, çaldılar” gibi kavramları kullananlar özellikle çok daha fazla dikkatli olmalıdır.

 

 

Aç Canavara Sevgi (4)

0

İşte, Batılı devletler böyle bir siyaset güderler. İlgi alanındaki devletlerin de, aynı rotayı takip etmelerini isterler.

Politikalarının doğrultusundan çıkmaya görsünler; hemen baş aşağı edilirler. Defterden silinir, defterleri dürülür. Tabii olan millete olur. Devlet kaosa, karışıklığa sürüklenir. Onulmaz yaralar alır. Sadmeye / sarsıntıya uğrar. Kolay kolay kendini toparlayamaz.

Bu tip devletlere, elini kaptıran kolunu kurtaramaz. O devletlerin hep suyunda gitmeye kendini mecbur ve zorunlu bilir.

Fakat bu gidişatın sonu yoktur. Son vermek isteyenin sonu gelir. Daha doğrusu sonunu getirirler.

Çünkü “Aç canavara tahabbüb / ona karşı sevgi beslemek, onun iştihasını kabartır. Döner, bir de diş kirası ister.”

X

Oysa devletlerin birbirleriyle münasebetlerinde kıstas: “Hüsnü zan, ademi itimad.” düstur ve kuralı esas olmalı. Yani başka devletler hakkında güzel zan beslemeli. Onlara iyi gözle bakmalı.

O devletlerin de kendisine iyi baktıklarını sanmalı. O devletlerin, kendisi hakkında iyi sanı içinde bulunduklarını düşünmeli. Fakat bununla beraber, tedbiri elden bırakmamalı.

Onlara itimat edip, güvenmemeli. Kurt deyince nasıl sopayı hazırlamak lâzımsa. Onları zikr edip anınca hemen dört göz olmalı. Onun sahte tebessüm / güler gibi olan perdesini yırtmamalı.

Fakat her türlü karşı hazırlığı -fikren, siyaseten ve fiilen- yapmaktan geri kalmamalı. Hem onlarla, hem onlarsız yapılamayacağının şuur ve bilinci içinde olmalı.

X

İktidara gelenler; gelişlerini dış güçlerden bilip, onlara yaslanmaktan başka çareleri yok sanmasınlar. Bu desteklere lüzumundan fazla değer vermesinler.

Onların asıl seçicileri halk olduğunu asla akıldan çıkarmasınlar. Önce Allah’a sonra halkına güvensinler.

Unutmasınlar ki, kendilerini iktidara getiren halkı; onları seçecek duruma gelmesi için hazırlayan ve yetiştirenler dış güçler değil; halkın içinde zuhur eden, manevi cihadı kendilerine şiar ve düstur edinen manevi şahsiyetlerdir. Onların bitmez tükenmez, kesintisiz faaliyet ve çabalarıdır. Yani halkı gayri resmi olarak manen eğitmiş olmalarıdır.

Teşekkür edeceklerse, asıl onlara teşekkür etsinler. Minnet borcum var diyerek, Batı’nın güdümüne körü körüne girmesinler.

Ölçüsüz bir şekilde girerek, bindikleri dalı kesmesinler. Kendilerini iktidara taşıyan halkı da küstürmesinler.

X

Koca Akif’in:

 

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol.

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”

 

Dediği gibi, halkın oylarıyla iş başına gelenler; Allaha sarılsınlar. O’na dayansınlar. O’nun gösterdiği çerçeve içinde çalışsınlar.

Allahın hikmetine yani çok zaman, akıl sır erdiremediğimiz maksat ve gayesine ram olsunlar. Bu manada emrine boyun eğsinler.

Çünkü yol varsa budur. Başka çıkar yol yok. Bilsinler.

Yine bilsinler ki, seçilenlere eğer halkın teveccüh, eğilim ve yönelmesi olmazsa; sırf dış güçlerin desteği ile seçilmeleri mümkün olamazdı.

 

 

İdil Bulgarları ve İslâmiyet

0

İslâmiyet’i toplu olarak kabul eden ilk Türklerin Karahanlılar olduğu yaygın bir kanaattir. Hakîkatte ise başlangıcı gerçekleştirme şerefi İdil Boylarında yaşayan Bulgar Türklerine aittir. Bu bilgiye, Ord. Prof. Dr. Zeki Velidî Togan’ın (Rus Çarlığı yönetimindeki Başkurdistan’ın Sterlitamak şehri, 1890 – İstanbul, 1970), ilim dünyasına duyurduğu İbn Fazlan risâlesi ile ulaşıyoruz.

Bâzı kaynaklarda ‘İbn Fadlan‘ olarak anılan İbn Fazlan, Abbasi Halifesi Muktedir Billah’ın İdil Bulgarları Hükümdârı’na gönderdiği heyette bulunuyordu. Kaynaklarda belirtildiğine göre Hükümdar Almış (veya Almus Han), Müslümanlığı kabul etmiş olan halkı için Halifeden İslam’ı öğretecek din adamları ile câmi ve kale inşa edecek mimarlar istemişti. Heyet bu maksatla gönderilmişti. İbn Fazlan heyet başkanı olmadığı halde halifenin mektubu ile 4000 dinarlık maddî yardım ve hediyelerini hükümdara bizzat verip gerekli açıklamaları yapmakla vazifelendirilmişti. İlim sâhibi bir insan olduğu anlaşılan İbn Fazlan, seyahat sırasında öğrendiklerini yazdı. Yazdığı risâle, 1923 yılında, günümüzde İran sınırları içerisinde bulunan Horasan Eyâleti’nin başşehri Meşhed’de Prof. Togan tarafından bulunup ilim âlemine kazandırıldı.  Risâle, Doğu Avrupa’nın târih, kültür ve coğrafyasının araştırılmasında çok mühim bir yere sâhiptir. İdil ve Tuna nehirleri arasındaki sahâlarda bulunan 10. ve 11. yüzyıllara tarihlenen mezarların Peçenek ve Oğuz Türklerine ait olduğunu bu risâleden öğreniyoruz.

Bulgar Türkleri Onogur boyundan inmişlerdir. Hunlar zamanında Batı Sibirya’da yaşıyorlardı. Sonra Güney-Batıya ilerleyerek İdil Nehri kıyılarına geldiler. Beşinci asırda iki gruba ayrıldılar. Bir grup İdil’in Kama havzasına yerleşti. Bunlara ‘İdil Bulgarları‘ denildi. Günüzdeki Kazan Türklerinin atalarıdır. Diğer grup, Tuna Bulgarlarıdır. Günümüzdeki Bulgaristan topraklarına yerleştiler. Omurtag Han zamanında (814-831) Bulgar İmparatorluğu Avrupa’nın en kudretli devletlerinden biri idi.

Bulgar Türkleri Balkanlarda yayıldıkça Slav kavimleri ile iç içe girdiler ve azınlık durumuna düştüler. 864 yılında Bogoris Han, Ortodoks Hıristiyanlığa intisap etti ve Hıristiyanlığı devlet dini olarak ilan etti. Onlarla birlikte putperest olan Slavlar da Hıristiyan oldu. Bulgar İmparatorluğu birkaç defa Bizans ordusunu yok etmesine rağmen 913, 917 ve 923 yıllarındaki kuşatmalarında İstanbul’u alamadılar. Başarısızlıkları, sonun başlangıcı oldu. 1018’de Bizanslılar Bulgar İmparatorluğunu târih sahnesinden sildilerse de 1185-1393 yılları arasında tekrar Ortodoks Türk Bulgar Devleti, hüküm sürdü. 1393 yılında krallık topraklarının tamamı Osmanlı Türklerinin eline geçti.

Prof. Dr. İlyas Topsakal, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 190 sayfalık eserinde, Bulgarların diğer kolu olan ve kültürleriyle, dilleriyle, dinleriyle günümüze kadar varlıklarını korumuş olan İdil Bulgarlarını etnik kökenlerinden başlamak suretiyle İdil boylarına yerleşmelerini, kurdukları devletin sınırlarını, siyâsî târihi ve ilmî çalışmaları ile birlikte anlatıyor.

Eserde Başkurt, Çuvaş Hazar Türkleriyle alakalı edebî ve mimârî eserler, bölge halkının sosyal yapısı, dînî hayatları anlatılıyor. Bu konuda daha geniş kapsamlı çalışmalar yapacak ilim adamı adaylarına, kaynaklar itibâriyle geniş bir ufuk açıyor.

İdil Boyu Türklerinin târihi, aynı zamanda Türk-İslâm târihidir ve de çok mühimdir. Uzun süren Rus Çarlığı yıllarında ve 1917’den 1990’a kadar devam eden Sovyetler Birliği döneminde, dinsizliğin din olarak öğretildiği uçsuz bucaksız topraklarda, İslâm dinini ayakta tutan, işte bu İdil Bulgarları, bir başka ifâde ile Kazan Türkleri olmuştur. Kazanlılarla aynı kökten gelen Kırım Türklerinden Bora Gazi Giray Han (1554-1607), Şahabeddin Mercânî (1818-1899), Abdülkayyum Nâsırî (1825-1902), bir tarafı Kazan’a bağlı olan Gaspıralı İsmâil Bey (1851-1914), Alimcan Barudî (1857-1921), Abdürreşid İbrâhim (1857-1944), Rızaeddin Fahreddin (1858-1936), Fâtih Kerimî (1870-1937), Musa Carullah (1875-1949), Yusuf Akçura (1876-1935), Ayaz İshakî (1878-1954), Alimcan İdrisî (1887-1959), Mustafa Çokay (1890-1941) ve Cengiz Dağcı (1920-2011)  ile coğrafya itibâriyle biraz uzakta olmasına rağmen aynı damara mensup Zeki Velidî Togan;  ilmî çalışmalarda, kültür, edebiyat ve mûsikî ile diğer ilim, sanat ve kalem erbâbı seçkin kişiler, çeşitli vesilelerle günümüzde de saygı ile anılmaktadır.

Prof. Topsakal’ın eserinde İbn Fazlan’ın risâlesinin Arap harfleriyle tıpkı basımı ve Türkçeye tam tercümesi dikkat çekiyor, büyük bir haz ve merakla okunuyor.

Sonuç‘ başlıklı yazıdan tadımlık bir bölüm:

İdil Bulgarlarının onuncu yüzyılın başlarında İslam’ı benimsemesi sadece bölge açısından önemli sonuçlar doğurmadı. Aynı zamanda İslâm’ın Kafkasları aşıp Doğu Avrupa içine doğru ilerlemesini de sağladı. 1230 yılında Orta Avrupa’ya kadar alanı ele geçiren Moğolların iki nesil içinde İslamlaşmasında ve bugün Rusya’daki İslam’ın temelinde buradaki asırlık tecrübe söz sahibidir. Yine Yesevi müritlerinin Orta ve yukarı İdil’de kurdukları dergâhlarla daha sonra Batı Sibirya’daki İslâm’ın kapılarını açtıkları artık bir hakîkattir. Ayrıca özellikle on yedinci yüzyıldan sonra Kafkasya halklarının İslamlaşmasının temelinde de orta İdil’in köklü İslâm anlayışı vardır.

Yine Türklerin İslâm anlayışının merkezinde Mâtîridî-Hanif ekolü Türkistan ve Batı Sibirya’da Orta İdil’in kuvveti medreseleri sayesinde tutunurken Buhara Semerkant ve Kaşgar’ı lojistik olarak tamamlayarak Batı’ya akışında önemli görevler üstlenmiştir. Hâlâ Türkistan; Doğu Avrupa, Kafkaslar Anadolu ve Balkanlar alanı Orta İdil olmadan tam mânâsıyla birbirini tamamlayamaz. Bu sebeple Orta İdil ve ötesi, hem İslâm hem de Türklük için Balkanlar kadar önemli bir coğrafyadır. Ayrıca İdil boyunun halkları Müslüman Türkler içinde eğitimleriyle kendilerini hissettirmiş, İslam coğrafyasında doğan bütün fikir akımlarına öncülük etmişlerdir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50                                                  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

Prof. Dr. İLYAS TOPSAKAL:

1970 yılında Samsun’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini doğduğu ilde tamamladıktan sonra 1989 yılında Erciyes Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde yüksek eğitimine başladı,  1994 yılında mezun oldu. Aynı yıl Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslâm Târihi ve Sanatları Anabilim Dalı’nda yüksek lisansına başladı. 1997-2000 yılları arasında yüksek lisans tezi ile ilgili bilgi ve becerisini arttırmak ve Türk lehçeleri ile Rus dilini öğrenmek maksadıyla Rusya ve Kazakistan’da Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın burslusu olarak bulundu. 1999 yılında ‘10-12. Asırlarda İdil Bulgarları ve İslâmiyet‘ adlı tezle yüksek lisans çalışmasını tamamladıktan sonra, aynı anabilim dalında doktora eğitimine başladı. Tamamına yakını kilise arşivine dayanan doktora çalışmasını 2007 yılında bitirdi. Doktora tezi ‘Rus Misyoner Kaynaklarına Göre İdil Ural Bölgesi’nde Ortodoks Misyoner Faaliyetleri ve Türkler‘ adını taşımaktadır. 2008-2010 yıllarında İngiltere Reading Üniversitesi târih bölümünde post doktorasını tamamlamış, aynı zamanda ikinci yıl yüksek lisans ve doktorada seminerler vermiştir. Bu arada 2012 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde yardımcı doçentlik unvanını almış, bu fakültede Türk İslam Tarihi derslerini vermiştir. 2012 yılının Haziran ayında Genel Türk Tarihi alanında doçentlik unvanına layık görülmüştür. Yazar, 2016 yılında İstanbul Edebiyat Fakültesi Târih bölümüne tâyin edilmiştir. Hâlen bu bölümde profesör olarak çalışmakta ve Genel Türk Tarihi Ana Bilim Dalı başkanlığı görevini yürütmektedir.

Özellikle Rus Çarlığı ve Sibirya üzerine popüler dergilerde birçok yazısı yayımlanmıştır. Ayrıca Türk Dünyası Araştırmaları Dergisinin 2003-2013 yılları arasında kesintisiz 10 yıl süreyle editörlüğünü yapmıştır.

Evli ve İdil ile İlim Çise adında iki kızı vardır. İngilizce, Rusça, Arapça, Türk Lehçeleri; Kazan-Kırım ile Kazakistan Kırgızistan ve Özbekistan Türkçelerini bilmektedir.

 

KUŞBAKIŞI

SULTAN MAHMUT KAŞGARLI ARMAĞANI:

Hizmet süresini veya yaş haddini doldurması sebebiyle emekliye ayrılan öğretim üyeleri için hatıra kitabı hazırlanması, Müslüman-Türk’e has bir kadirşinaslıktır. Emekli hocaların ömür boyu devam eden hizmetlerine cemile veya şükran nişânesi olmak üzere hazırlanan bu kitaplar, emekli olanın unutulmamasını sağlar. Aynı zamanda yeni ilim adamlarının yetişmesine vesile olur.

Yüksek seviyeli bir ilim ve idealist bir dâvâ adamı olan Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı için; ‘Uygur Türklerinde Bir Bilge: Prof. Dr. S. Mahmut Kaşgarlı Armağanı‘ isimli kitap, 15,8 X 23,5 santim ölçülerinde 400 sayfadır. Gelini Dr. Öğretim Üyesi Raile Abdülvahit Kaşgarlı’nın editörlüğünde hazırlanmıştır.

Türkiye’de, Kazakistan’da, Kırgızistan’da ve Özbekistan’da bulunan aydınların katkılarıyla ortaya çıkan eserin birinci bölümü; ‘Sultan Mahmut Kaşgarlı’nın Kaleminden‘ başlıklı yazı ile başlıyor. ‘Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı’nın Hayatı‘, ‘İlmî ve Edebî Çalışmaları‘ ile devam edip; ‘Kaşgarlı Albümünden Seçme Fotoğraflar‘ ve ‘Kaşgarlı’nın Bâzı Kitaplarının Kapak resimleri’ ile sona eriyor.  İkinci bölümde hâtıra yazıları var. Son bölümde ise ilim adamlarının değişik konuları ele aldığı ilmî makaleler ile Doğu Türkistan Dâvâsı ile alakalı yazılar bulunuyor.

Editör Dr. Öğr. Üyesi Raile A. Kaşgarlı imzâsı sunuş yazısından bir bölüm:

Bilindiği üzere Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı hoca, dünyadan tecrit edilen Doğu Türkistan’dan, Çin’in 1980 sonrasındaki açılım ve kalkınma politikasından faydalanarak yurt dışına çıkabilmiş, doktora tahsilini Türkiye’de yapmış ve profesörlüğe kadar yükselmiş Uygur bilim insanıdır. Kaşgarlı hoca, son yıllardaki Uygur diyasporasının bilimle meşgul olmasına öncülük ederek birçok konuda ilklere imza atmıştır. Doğu Türkistan’daki Şincang Üniversitesinde, Türkiye’deki İstanbul Üniversitesinde ve Trakya Üniversitesinde öğretim görevlisi ve öğretim üyesi olarak çalıştığı elli yıllık süreçte gençlerimizi aydınlatmış, başarı öyküsüyle de genç kuşaklara umut ve özgüven aşılamıştır.

Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı:

Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’ın Kaşgar şehrinde, 1936 yılında dünyaya geldi.

İki yıl dînî eğitim aldıktan sonra 1945 yılında, Çin yönetiminde, yeni usûl eğitim yapan okula başladı. Yaz tâtillerinde Kur’ân kursuna devam eti. 1953 yılında imtihan kazanarak Urumçi Üniversitesi’nde okuma hakkı elde etti. 1956 yılında yüksek lisans için, mezun olduğu okula asistan olarak tâyin edildi. Burayı 1958 yılında bitirdi ve hocalık vazifesine devam etti.

1982’de Türkiye’ye geldi. Uzman öğretim görevlisi olarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve edebiyatı Bölümü, Eski Türk Dili Anabilim dalında ‘doktor‘ unvânına hak kazandı. 1991 yılında doçentliğe, 1996 yılında profesörlüğe yükseltildi. 2004 yılında yaş haddinden emekli oldu. İlmî çalışmalarına devam etmektedir.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden bâzıları:

*Yürek Sedâsı: (Doğu Türkistan 1959), *Uygur Dili Grameri: 1961), *Yazıcılık İlimleri: (1961), *Cenk Naxşisi: (1978),  *Kumul Halk Edebiyatı ve Kumul Ağızları: (1977), *Kumul Halk Koşukları: (1980), *Tolun Ay: (1982), *Arman: (İstanbul 1999), *Uygur Türkleri Kültürü ve Türk Dünyası: (2004), *Seley Çakkan Fıkraları: 2008), *Tanrıdağ Sadâları: (2008), *Doğu Türkistan Uygur Türklerinin Hürriyet ve İstiklal Mücâdelesi: (2011), Hâtıralar: (2017).

Prof. Kaşgarlı’nın çok sayıda ilmî makalesi, millî ve milletlerarası bilgi şölenlerinde sunulmuş tebliği, gazete ve dergilerde yayınlanmış yazıları, radyo ve televizyon konuşmaları ile konferansları vardır. 5 adet lisans ve yüksek lisans tezi yönetmiş, doçentlik jürisinde bulunmuştur. Çeşitli yayın organlarında yayınlanan hakkındaki makalelerin sayısı 9’dur.

ANADOLU TÜRK KÜLTÜRÜNDE MUMYALAMA:

Târihin çok eski dönemlerinde Mısır’da başlayan insan bedeninin mumyalanması, sonraki asırlarda, dünyanın her tarafında devam ettirildi.

Anadolu’ya geldikten sonra Türkler de mumyalama işini öğrenip tatbik ettiler. Kitapta, Kanûnî Sultan Süleyman Han dönemi öncesinde cesetlerin bir yerden başka bir yere naklederken nasıl mumyalandığı, sonrasında vazgeçildiği sebepleriyle belirtiliyor.

Meselenin bu yönleriyle birlikte, mumyalamanın dinî hükümlerdeki yeri, Orta Asya’da kullandığı teknikler ve ilaçlar, mumyalama mahalleri ve merak edilen diğer hususlar, bütün detayları ile anlatılıyor.

Zehra Gençel Efe‘nin hazırladığı kitap, 176 sayfadır.

ÇİZGİ KİTABEVİ:

Sahib-i Ata Mahallesi, Mimar Muzaffer Caddesi Nu: 41, Helvacıoğlu Apartmanı Dâire: 1 Meram, Konya. Telefon: 0.332-353 62 65  Belgegeçer: 0.332-353 10 22 e-posta: bilgi@cizgikitabevi.com www.cizgikitabevi.com

ARABA SEVDÂSI (Orijinal Metin):

Recaizade Mahmut Ekrem’in tek romanı olan Araba Sevdası, Türk romanının realizme geçiş döneminde yazılan mühim bir eserdir. 14 X 20 santim ölçülerinde, 320 sayfalık roman, taklitçilikten başka bir şey olmayan hatâlı batılılaşma çabalarını biraz da mübalağalı bir şekilde anlatıyor.

Nazlı büyütülmüş, üstünkörü bir öğrenim görmüş Bihruz Bey, bir vezir oğludur. Babası ölünce Bihruz’la cahil ve saf annesine büyük bir miras kalır. Yirmi dört yaşlarındaki Bihruz Bey, hazır paranın bitmeyeceğini sanarak, kendini gezmelere, eğlencelere kaptırır. Alafranga giyinmek, yerli yersiz Fransızca konuşmak, lüks faytonunda tur atmak başlıca meraklarıdır. Bir gün İstanbul’un o zamanki gezinti yerlerinde Çamlıca bahçesinde genç, güzel bir kadın görür. Hayalinde onu kibar bir aile kızı olarak tasarlar. Bir daha da göremediği Periveş adındaki bu kızın sevdasıyla hastadır adeta. Serveti tükenedursun, dalkavuk ve yalancı arkadaşı Keşfi Bey, Bihruz’a Periveş’in öldüğü haberini verir. Âşık Bihruz şimdi Periveş’in hiç değilse mezarını bulmak sevdasına düşmüştür, İstanbul’un bir başka eğlence yeri Şehzadebaşı’nda bir ramazan akşamı gezinirken Periveş’e çok benzeyen bir kadınla karşılaşır, onu Periveş’in ablası zanneder; kadından kardeşinin mezarının yerini sorar. Bihruz Bey’in ahmaklığını anlayan Periveş, ona, aradığı kadının kendisi olduğunu söyler. Hayalinde yücelttiği sevgilisinin bir sokak yosması olduğunu, Bihruz Bey, iş işten geçtikten sonra anlayabilmiştir.

Türk romancılığının önemli kilometre taşlarından biri olan Araba Sevdası, kendisinden sonra yazılmış romanlara da, ele aldığı tema bakımından kaynaklık etmiştir.

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ:

Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52 www.akcag.com.tr e-posta: akcag@akcag.com

KISA KISA / KISA KISA…

 

1- İSTANBUL DEPREMLERİ: Orhan Sâkin / Kitabevi Yayınları – Mehmet Varış

2-        2- SURİYE TARİHİ: Ömer İshakoğlu / Kabalcı Yayınevi.

3-       3- TOROSYAN’IN ACAYİP HİKÂYESİ: Y. Hakan Erdem / Doğan Kitap.

4-       4-ESKİ TÜRK YAZITLARI: Prof. Dr. Hüseyin Namık Orkun / Türk Dil Kurumu Yayınları.

5-       5- MOR MÜREKKEP: Nazan Bekiroğlu / Timaş Yayınları.

 

 

DERKENAR:

Necip Fazıl Kısakürek bir beytinde diyor ki:

Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim…

Ya bunlar Türkçe değil yahut ben Türk değilim‘.

Necip Fâzıl Türk şiirinin en büyük şâirlerinden biri. Ve Necip Fâzıl Türk ırkının dehâları arasında! Ama onun yerdiği ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim gibi kelimeler, Türklüğümüze ve Türkçemize rağmen artık her gün binlerce defa kullanılan ’tilcikler’ arasında.’

 

 

Eyyy Yunanistan!!! Akıllı Ol Akıllı!!

0

Eyyy Güney Kıbrıs Rum Yönetimi! Sen benim TPAO’mun gemisine nasıl güçlük çıkarırsın ya! Üstüne üstlük bir de gemi personelinin isimlerini ve resimlerini ele geçirmişsin. Bizde o işleri FETÖ’cüler yapıyordu FETÖ’cüler.. Sen FETÖ’cülerden mi öğrendin bunu? Onlarla mı iş tutmaya başladın?

Bak burdan uyarıyorum: Benim Fatih Gemimin 25 personeli hakkında çıkardığın o tutuklama kararı var ya.. O tutuklama kararını çektin çektin.. Sana 24 saat.. Sonuçlarına öyle bi katlanırsın ki.. Yüzünde Osmanlı tokadı gibi o sonuçları patlatmasını biliriz. Sen kimsin yaa!

Çıkmış biri de “Türkiye son aylarda uluslararası hukuku hiçe sayıyor ve Kıbrıs’ın münhasır ekonomik bölgesindeki egemenlik haklarını sistematik şekilde ihlal ediyor” diyor. Neymiş; “Bu tür eylemlerin devamı halinde Yunanistan ve Kıbrıs, AB’nin Türkiye’ye mutlaka yaptırımlar uygulamasını sağlamalı”ymış.

Koçum, bize kimse tırım tırım yaptırım yapamaz. Biz yaparız. Asıl sen uluslararası hukuku hiçe sayıp Doğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik alanlarını petrol ve doğalgaz sondajlasınlar diye dev küresel şirketlerin iştahına bırakmışsın. Onlar senin babanın çiftliğinin alanları mı? Onlar benim ve “Yavru Vatan” Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki halkımın da petrol alanları. Kusura bakma, onları da sana yedirmeyiz.

Bana bak Çipras! 10 küsur yıldır bizim 18 ada ve 1 kayalığın üstüne çöktün. Kıta sahanlığını çaktırmadan 12 mile çıkarttın. 15 Temmuz Olayını yaşadık; hain darbecilere ev sahipliği yaptın. Onları iade et dedik, etmedin. Batı Trakya’da benim seçilmiş müftülerime görev yaptırmamak suretiyle kendi devlet görevlilerini atattın. Hatta utanmadan sıkılmadan, benim Batı Trakyalı kardeşlerim Türkçe gazete çıkardıkları için 3 gazeteye 1’er milyon avroluk tazminat davası açmışsın. Ya, sen bütün bunları yaparken hiç sıkılmadın mı, utanmadın mı? Sen ne biçim adamsın! Biz sana acıdık be! Kriz yaşıyordun, yiyecek ekmeğin yoktu; yardımcı olduk. Yüzüne gözüne dursun be! Sen krizi fırsata çevireceksin, biz de buna göz yumacağız öyle mi? Öyle yağma yok! Yayıktaki tereyağları tahta kepçeyle nasıl tek tek toparladıysan biz de onları sana tek tek yedirmemeyi biliriz evelallah.

Eyyy Yunanistan! Biz sizin göçmenleri dövüp dövüp bizim sınıra göndermenizden bıktık. Bizim ordaki Türk kökenli vatandaşlarımıza karşı nefret suçları işlemeyi bırak! Bak burdan son defa uyarıyorum: Sonuçlarına katlanırsın! Selanik’te Türk Konsolosluğu’ma 50 militanın taşlarla ve molotoflarla saldırması ne demek! Siz Gezi’de de yaptırdınız, Gezi’de de.. N’oldu? Başarabildiniz mi? Hamdolsun gene başaramayacaksınız!

İstanköy’deki benim ecdadımın yadigârı Vakıf Mallarını satışa çıkaramazsın. Hele hele Rodos Adası’ndaki Osmanlı külliyelerini, türbelerini yok edilmeye bırakamazsın. Sen korumayı bilmiyorsan bize bırak, biz o kültürel mirası korumasını çok iyi biliriz. Gümülcine’deki benim Medrese-i Hayriye Okulu öğrencilerimi niye kısıtlıyorsun? YTB Başkanım Abdullah Bey’i oraya gönderiyorum, o ilgilenecek. Hem Hatice Molla Salih bacımın eşinin mal varlığı için eski Şeriat Yasası üzerinden açtığı davayı nasıl AİHM’e taşırsın? Sende iz’anda mı kalmadı?

Benim Trabzonlu hemşerilerimin şehrinde Vize Ofisi açmışsın. Bak o Bartelemeos mudur nedir, ikide bir Sümela’ya gelip âyin yapabiliyor. Biz müsaade ettik, biz. Yoksa adım bile atamazdın. Ekümenik – mekümenik; biz öyle şey tanımayız. Söyle o Patriğe, akıllı olsun! Ruhban Okulu’nu falan karıştırmasın. Bizdeki Seçimlerde de ismini geçirmesin.

Biz bilmiyor muyuz Güney Kıbrıs’a konuşlandırılan F 35 uçaklarını! Hepsini biliyoruz. İsrail’le birlikte Girit’te Radar Üssü kurduğunuzu da biliyoruz. “Mavi Vatan” Tatbikatı’nı yaptık, daha büyüğünü de yaparız. Bir gece ansızın, tatbikattan ötesini de yaparız, akıllı ol akıllı!

(Rüyamda merhum dayılarımla bu minvalde konuşmalar yaptık, hayrolsun inşallah..)

 

 

Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de Esen Sert Rüzgârlar…

Yıllardır süregelen Kıbrıs konusu çözüm beklerken, bu defa adanın çevresini sarmalayan Akdeniz’in derin sularındaki zengin enerji kaynakları üzerinde hâkimiyet fırtınası esiyor!

Yaz ayları sıcaklığının giderek arttığı ada ve çevresindeki sularda bayrak gösteren kimi devletler, bordalarında dalgalandırdıkları bayraklarıyla gövde gösterisi yapıyorlar!

Akdeniz’in suları enerjiye odaklı giderek ısınırken; bunun yanı sıra açık denizde bölgesel gerginliği arttıran sert rüzgârlarda şiddetini arttırıyor!

Giderek artan bu kritik sürecin tek bir nedeni var bölgede mevcut zengin enerji kaynaklarından pay almak…

Zaten bu nedenledir ki, adanın ve çevre suların tek hâkimi benim diyen Güney Rum kesimi ile bölgede hiçbir hak ve hukuku olmayan devletler iş birlikteliği anlaşması imzalıyorlar.

Geçtiğimiz hafta içinde yapılan Avrupa Birliği (AB) üyesi Güney Avrupa Ülkeleri (MED 7) 6. Zirvesi sonunda kabul edilen ortak bildiride Rumlara gaz desteğinin liderliğini Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yaptı!

Fransa, Yunanistan, İspanya, Portekiz, Malta, İtalya ve Kıbrıs Rum yönetiminden oluşan MED 7, Malta’nın başkenti Valetta’da önceki hafta düzenledikleri zirvede Rum lider Nikos Anastasiadis ve Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras’ın talep ettiği Türkiye’ye yönelik ifadeleri sonuç bildirisine eklenmiş, Fatih gemisinin sondaja başladığı Türkiye’nin kendi deniz bölgesini, Rumların alanı olarak kabul eden 7 AB ülkesi, Türkiye’den Akdeniz ve Ege’de faaliyetlerine son vermesini istemiştir.

Sonuç bildirisinde Türkiye’nin sondaj çalışmalarının ‘yasadışı’ olduğu ileri sürülmüş, Akdeniz’in yanı sıra, ‘Ege’ ifadesinin eklenmesini ise, Yunanistan talep etmiştir.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, zirve sonrasında yaptığı açıklamada:

“Türkiye Kıbrıs’ın (Rum yönetimi) münhasır ekonomik bölgesindeki yasadışı faaliyetlerine son vermeli. Avrupa Birliği bu tutumundan geri adım atmayacak” ifadelerini kullanmıştır.

Giderek tırmanan bu önemli süreçte Rumlar AB’nin şemsiyesi altında Fatih gemisinde görev yapan tüm personel için tutuklama kararı da çıkartmıştı!

ABD, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de başlatmış olduğu doğalgaz ve petrol arama faaliyetlerini durdurması çağrısında bulunmuştu.

Peki, ülkemiz bütün bu olup bitenler karşısında ne yapmaktadır?

Bir kere Kıbrıs’ta uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan garantör ülke olmamızın vermiş olduğu yetkiler çerçevesinde hem adadaki, hem de Doğu Akdeniz’de MEB’lerdeki mevcut hak ve hukukumuzu korumak adına yapılması gereken ne varsa eksiksiz bir şekilde o yapılmaktadır.

Dışişleri Bakanlığımız kanalıyla yapılan açıklamada; bölgede araştırmalarına devam eden Fatih isimli gemimizin yanı sıra, bölgeye aynı vasıflara sahip ikinci bir geminin daha gönderileceği de açıklanarak konuyla ilgili kararlılığımız bir kez daha ifade edilmiştir.

Türkiye’nin bu kararlılığına KKTC yönetimi de aynı kararlılıkla destek vermektedir. Hem ülkemizin, hem de KKTC’nin en yetkili makamında bulunan siyasilerin açıklamaları da bu kararlılığın somut bir göstergesidir.

Ne ilginçtir ki;

Fransa Cumhurbaşkanı konuşuyor, Yunanistan Başbakanı konuşuyor, Güney Kıbrıs Rum Kesimi temsilcisi Anastasiadis konuşuyor, Amerika Dışişleri yetkilisi konuşuyor!

Ve hep aynı şey söyleniyor:

”Türkiye Doğu Akdeniz’de mevcut enerji yataklarındaki yasa dışı sondaj çalışmalarına son vermelidir!” denirken…

Bölgenin zengin enerji kaynaklarını paylaşmak adına binlerce kilometre öteden hak talep eden bu kafadan bacaklılara; ”Peki, sizin burada ne işiniz var? Hangi yetkiyle Türkiye’nin yapmış olduğu sondaj çalışmalarını durdur diyebiliyorsun” denilmemektedir!

Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de giderek sertleşen açıklamalara bakıldığında: Önümüzdeki süreç dış ilişkilerimizin bu bölgede artan gerginlikler yaşayacağı çok açıktır.

Ancak bölgesel hak ve hukukumuzu sonuna kadar korumak adına kararlılığımızdan geriye bir adım dahi atılmamalıdır.

Bu süreçte söylenecek en doğru tespit şu atasözümüzde saklıdır: ”Rüzgâr eken, fırtına biçer…”

Türkiye’nin bölgesel gücünü hafife alanlar, şunu bilmelidirler ki; Kıbrıs ve Doğu Akdeniz üzerinde oluşturdukları suni rüzgârlara, türlü olupbittilere yönelik adımların her birisine hak ettikleri karşılığı Türkiye vermeye muktedirdir.

Ülkemiz şimdilik diplomatik ilişkilere odaklı, diyaloğu koparmayan ama hak ve hukukumuzu da koruyan adımlar atmaktadır.

Ancak esas olarak korkulması gereken şey de tam da bu noktada saklıdır!

Binlerce kilometre öteden gelip hem adadan, hem de Doğu Akdeniz’deki enerji yataklarından hak talep edenler:

Ya Türkiye tıpkı 1974 müdahalesinde olduğu gibi, hiç beklemedikleri bir anda bölgede bir kasırga gibi eserse, bunun sonucunu hiç düşünmüşler midir?

Unutulmasın ki, tarihi gerçeklerden yeterince ders almayanlar;  bir gece ansızın bu kasırga ile karşı karşıya kalabilirler…

 

 

Türkiye Süper Güç Olabilir mi?

0

Türkiye süper güç olabilir mi? Soruya “evet” cevabını verip gerekçelerimizi aşağıda sıralayalım.

Öncelikle şunu ifade etmek lazım; sadece Türkiye değil, yeryüzündeki herhangi bir devlet dünyanın süper gücü haline gelebilir, yeter ki doğru işler yapsın. Yeryüzünde “üstün ırk” diye bir şey yoktur. Dolayısıyla dünya siyaset sahnesinde söz hakkı sahibi olabilmek için mensubu olunan ırkın hiçbir önemi yoktur. Sonuçta bütün insanlar Âdem’in çocuklarıdır, Âdem ise topraktandır.

Demografik Zenginlik

Türkiye, zengin yer altı kaynakları olan bir ülke değil. Lozan Anlaşması’nın gizli maddeleri (!) uyarınca 2023 yılında topraklarımızdaki yer altı kaynaklarımızı çıkarıp zenginleşmemizi bekleyenler daha çok beklerler. Ancak Türkiye’nin öyle bir kaynağı var ki, o kaynak doğru işletilirse ne petrole ihtiyaç duyar ne uranyuma ne de bor minerallerine. Türkiye’nin sahip olduğu en önemli kaynak demografik zenginlik, başka bir ifadeyle genç nüfusudur.

Siyasalda okuduğum yıllarda, sosyoloji derslerimize Prof.Dr. Nur Vergin gelirdi. Nur Hoca, bir derste şöyle demişti; “0-6 yaş grubu çocuklara yapılan zekâ testlerinde en zeki çocuklar bizim Türk çocukları çıkmaktadır ancak daha sonra ne oluyor da o zeka köreliyor anlamakta zorluk çekiyorum!”

Nur Vergin, rahmetli Şerif Mardin Hoca’nın öğrencilerindendir ve Türkiye’nin önde gelen sosyologlarındandır. Son derece objektif bir akademisyendir, öyle popülist söylemlerde bulunacak birisi değildir. O nedenle anlattığım bu anekdotun bir kıymeti ve manası var. O mana da şu; demek ki Türkiye sahip olduğu demografik zenginliği doğru işletemediği gibi, kendi eliyle o muazzam kaynağa zarar veriyor. İşte Türkiye’nin bir süper güç olabilmesi için, her şeyden önce bu demografik zenginliğini kaliteli eğitimle işlemeli, içinde yaşadığı çağı çok iyi anlayan hatta bununla da kalmayıp geleceği inşa edebilecek potansiyele sahip bireyler yetiştirmelidir.

Sanayi Devrimi

Prof.Dr. Mahfi Eğilmez, Türkiye’nin önde gelen ekonomistlerindendir. Mahfi Hoca, Tarihsel Süreç İçinde Dünya Ekonomisi adlı kitabında dünya ekonomisinin insanların avcı-toplayıcı olduğu devirlerden başlayıp günümüze kadar hangi süreçlerden geçerek gelişme gösterdiğini çok güzel özetler.

Bir bilim dalı olarak ekonominin gelişimi, sanayi devrimiyle paralel bir seyir göstermektedir. Sanayi devriminin temelinde ise buhar makinesinin icat edilmesi yatar. İlk buhar makinesi 1705 yılında Thomas Newcomen tarafından icat edilir. 1763’te James Watt, kendisine onarım için getirilen bir buhar makinesini geliştirerek daha az maliyetle çalışan çok daha güçlü bir makine haline getirir. Buhar makinesinin üretimde yaygınlaşması üretimi ve doğal olarak da ekonomik gelişmeyi beraberinde getirir. İşte üretim ve ekonomide çığır açan bu devrime sanayi devrimi denmekle birlikte bugün sanayi devrimi “Sanayi 1.0” olarak adlandırılmaktadır.

20. yüzyılın başlarında sanayide buhar gücünün yerini elektriğin almasıyla birlikte sanayi devrimi farklı bir boyuta girer. Elektrik gücüyle birlikte seri üretim hatlarının kurulması sanayide yeni bir çığır açar. Bu dönem artık “Sanayi 2.0” olarak adlandırılır.

1970’lerde elektroniğin gelişip sanayide kullanılmaya başlanmasıyla artık sanayi üretimi programlanabilir “otomasyon sistemleriyle” gerçekleştirilmeye başlar. Otomasyon sistemlerinin sanayide kullanılmaya başlanması artık yeni bir çığır açılmıştır. Bu dönem artık “Sanayi 3.0” olarak adlandırılmaktadır.

Günümüzde ise sanayi alanında artık yeni bir dönem söz konusu. Sanayide hâkim olan yeni ürün kimileri tarafından “insan-makine işbirliği”, kimilerince “digital devrim” kimilerince ise “yapay zeka” olarak adlandırılıyor. Sanayideki bu yeni döneme artık “Sanayi 4.0” deniliyor.

Sanayi 5.0

Yukarıda anlatıldığı üzere, birinci sanayi devrimi (Sanayi 1.0) üretimin makineleşmesini, ikinci sanayi devrimi (Sanayi 2.0) sanayinin buhar gücünü bırakıp elektrik enerjisinden beslenmeye başlamasını, üçüncü sanayi devrimi (Sanayi 3.0) üretimde otomasyon sistemlerinin kullanılmaya başlamasını ve dördüncü sanayi devrimi (Sanayi 4.0) üretimin artık doğrudan doğruya insanlar tarafından değil digital bir üretici (yapay zeka tarafından) gerçekleştirilmesidir. O zaman beşinci sanayi devrimi (Sanayi 5.0) hangi yenilikle gerçekleşebilir?

Uzmanlık alanım olmadığı için Sanayi 5.0’ın hangi yenilikle gerçekleşebileceği sorusuna bilimsel bir cevap veremem. Ancak bir hayalperest olarak Sanayi 5.0’ın, moleküler transportasyon (ışınlanma) yeniliğiyle gerçekleşebileceğini ifade edebilirim. Tabi bana gülmezseniz..

Dünya ekonomi tarihine baktığınız zaman, dünya devletlerini sanayide yenilikleri gerçekleştirenler ve takip/ taklit edenler olarak ikiye ayırabiliriz. Türkiye takip/taklit edenler arasında. Türkiye’nin süper güç olmasının yolu artık takipçi/taklitçi olmaktan kurtulup “yenilik gerçekleştirici” olmasından geçmektedir. Bunun için de Türkiye’nin bir yandan “Sanayi 4.0” a ayak uydururken diğer yandan “Sanayi 5.0” ın öncülüğü için çalışmalara başlaması gerekmektedir. O çalışmaların da alt yapısı kaliteli eğitim, özgür düşünce ortamının sağlanması, her alanda liyakate önem verilmesi, adil-bağımsız-hızlı-güvenilir bir yargı sisteminin tesis edilmesi yollarıyla sağlanabilir.

Gördüğümüz üzere Türkiye’nin süper güç olabilmesi zor ama asla imkânsız değil.

 

 

Hayrettin Karaman’ın Fetvası

İnsanlar kendi seçtikleri kişilerin / partilerinin yaptıkları yanlış işler sonucu yaşadıkları kötü sonuçları duymak istemiyor.

Çünkü “suça ortaklık duygusu” içlerini kemiriyor.

Belki de bu yüzden, 17 yıl içinde yapılan bütün yanlışlarına, ülkenin ekonomi, terör, dış politika, eğitim, yolsuzluklar gibi alanlarda duvara çarpma noktasına gelmemize rağmen.. Kibir, şatafat, israf, ayrıştırıcı dil gibi tavırlarına rağmen AKP seçmeni bir ders verme tepkisi gösteremedi.

Üstelik, AKP müthiş bir propaganda gücü ile kendi seçmeninin vicdanıyla başbaşa kalmasına izin vermemek için çaba sarfediyor. “Beka sorunu” gibi kampanyalarla kitlesini konsolide etmeyi başarıyor.

Ama bu defa yaşanan olumsuzluklar çok fazla ve rakip güçlü.

Bir defa ekonomik krizin en önce ve en fazla hissedildiği şehir olan İstanbul’da seçim yapılacak.

İstanbul Belediye Başkanlığı seçiminin iptali ve yenilenmesine dair YSK kararının bağımsız ve tarafsız yargının eseri olmadığı, siyasi baskı ile alındığı algısı toplumda daha hâkim. Hatta AKP seçmeninin önemli bir bölümü dahi İmamoğlu’nun kazandığı seçimin “haksız şekilde gasp edildiğine” inanıyor.

AKP seçmenleri genellikle kendilerini muhafazakâr veya dindar olarak tarif eder.

Yapılan haksızlıkların dini hassasiyetler ve vicdanlar üzerinde yarattığı rahatsızlık bu defa her zamankinden daha şiddetli olduğu kamuoyu araştırmaları ile tespit edilmiş olmalı.

Bıçaksırtı giden bir seçim kampanyasında AKP’li dindar kesimden çok az bir kesimin bile vicdanlarına göre oy vermesi seçimi kaybettirebilir.

İşte bu ahval ve şerait içinde devreye Prof. Dr. Hayrettin Karaman girdi.

Karaman AKP yöneticilerini rahatlatan, gerçek dindarları şaşırtan ve üzen bir fetva verdi.

**************************************

Siyasi Rakip ve Düşman

İlahiyatçı Profesör Hayrettin Karaman Yeni Şafak Gazetesindeki köşesinde peşpeşe iki yazı yazdı. Bu yazılarında dinimiz açısından kabul edilemez, milli birlik ve beraberliğimiz açısından çok tehlikeli cümleler kullandı.

Öncelikle Karaman’ın siyasi rekabeti bir “savaş”, AKP’nin siyasi rakiplerini de “zalim düşman” olarak kabul ettiği görülüyor.

Desteklediği AKP kanadının siyasi rakipleriyle rekabetini kastederek, “biz zalimlerle savaş halindeyiz” diyor.

Adaletsizlik, haksızlık ve hukuksuzluklarına kılıf olduğu için, siyasi İslamcıların çok sevdiği “savaşta hile mubahtır” fetvasına ilaveten yepyeni açılımlar yapıyor.

AKP seçmenleri arasında “ülkeyi yönetenlerin ıslahı, hakkın yerini bulması, yanlışın düzeltilmesi” niyetiyle yanlışları, haksızlık ve hukuksuzlukları dile getiren ve şikâyetçi olanlara cevaz vermiyor.

Sakın ha böyle yapmayın, “düşmanın, zalimin, kötü niyetli kimselerin işine yarayacak doğruyu söylemek fazilet değildir, hayırlı sonuç doğurmaz” diyor.

Böylece AKP’nin yanlışlarının dile getirilmesinin dahi önüne geçmeye çalışıyor.

Karaman bazı gerçekleri inkâr edemiyor: “Bazı yöneticilerin (herhalde öncelikle Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım’ı kastediyor) yakın veya uzak çevrelerinde, iktidarın bir kısım mensuplarında ahlak, liyakat, adalet, hakkaniyet… bakımından arızalar, eksikler, çürüklükler olduğunu” kabul ediyor.

Fakat bundan yakınan “iyi niyetli insanları” da, inanılmaz bir gerekçeyle ve şiddetle uyarıyor:

“Savaş sırasında adi suçluların cezası infaz edilmez ve biz zalimlerle savaş halindeyiz. Her şeyin uygun bir zamanı vardır ve bunu gözetmek gerekir.”

“Doğrucu Davutluk adına düşmana fırsat vermek ve bindiğimiz dalı kesmek de makul ve meşrudur diyemem!”

Bu fetvaya göre bizim demokratik yarış dediğimiz, Hayrettin Karaman’ın “zalim düşmanla savaş” dediği seçimler varsa asla AKP ve liderinin “yanlışları, haksızlıkları ahlaksızlıkları, çürüklükleri, liyakatsizlikleri, adaletsizlikleri” dile getirilemeyecek ve asla şikâyet konusu edilemeyecektir.

Yoksa Hayrettin Karaman’ın dinine göre zalime hizmet eder hale gelirsiniz. (Benim dinim İslam’da asla böyle değildir.)

Bunlar dehşet verici ifadeler. Milli birlik ve beraberliği dinamitleyen sözler bunlar.

Milletin yarısını diğer yarısına düşman edebilecek böyle korkunç cümleleri bir İlahiyatçı Profesör nasıl kaleme alabilir?

Tarihte Haricilerde, günümüzde IŞİD’çi, Müslüman kafası kesen “Siyasi İslamcı” çetelerde gördüğümüz İslam anlayışını yansıtan ifadeler bunlar..

*************************************

ADayların Açık Oturum Performansı

17 yıldır unuttuğumuz bir demokratik uygulama yeniden başladı. İstanbul Belediye Başkanlığının iki favori adayı Ekrem İmamoğlu ve Binali Yıldırım çok sayıda TV kanalından canlı yayımlanan bir programa birlikte katıldılar, sorulara cevap verdiler.

17 yıldır iktidar olan AKP’nin adayları bugüne kadar orantısız propaganda gücünü adaletsiz bir şekilde kullanmayı tercih ediyor, “rakiplerimle yayına çıkmam” diyorlardı.

Bu defa İmamoğlu anketlere göre önde ve tarafların bir seçim hilesi ile kazanma ihtimali yok gibi. AKP ve adayı bu açık oturumu son çare olarak gördü.

Anketçilere göre, kararsız seçmenin kalmadığını söylediği süreçte, tarafların birbirinden artık alabileceği pek oy kalmamıştı.

Geriden gelen Binali Yıldırım için bu TV Program son fırsat olabilirdi. İmamoğlu’na büyük bir hata yaptırabilirse, AKP’ye tepki verip oy vermeyen veya başka adaya oy veren kesimden bir kısmını tekrar kazanma ümidi doğacaktı.

Genel olarak sakin geçen program, her iki tarafın temkinli tavrı, önemli hata yapmaması bu ihtimali yok etti. Kararsız seçmenin kararını değiştirecek etkili sözler olmadı. Bir kırılma noktası oluşmadı.

Her iki taraf da bilinen görüşlerini tekrarladı. Geride sadece beden dili ile bıraktıkları iz kaldı.

Daha genç ve hevesli bir adayla, biraz yorgun ve doygun bir adayın beden dili ne kadar etkili olacak? Bunun cevabını ancak 23 Haziran akşamı öğrenebileceğiz..

 

 

Algı Operasyonu

0

Geçtiğimiz Ramazan Bayramı’nda emeklilere ödenen Bayram İkramiyesinden sonra, tarafıma muhtelif kanallardan gönderilen yazılardan, Bayram İkramiyesi olarak,

Cumhurbaşkanı ‘na : 45.000,oo TL.

Bakanlara                  : 30.000,oo TL.

Milletvekillerine        : 20.000,oo TL.

Suriyelilere                 :   3.000,oo TL.

Emeklilere                  :   1.000,oo TL.

Ödenmiştir şeklindeki haberleri görünce hayretime mucip oldu diyebilirim. Zira, Allah var haberin doğru olduğunu düşünerek bir an, içimden bu kadar da adaletsizlik olmaz ki, diye düşündüm. Fakat memuriyet hayatım boyunca çalışmış olduğum kurumlarda uzun yıllar personel mevzuatı ile iştigal etmiş, eski bir bürokrat olarak, işin esasını araştırayım dedim. Yaptığım araştırma neticesin de verilen haberin hiçte öyle olmadığını, yalan ve uydurma bir haber olduğunu, başka bir ifadeyle, algı operasyonu meydana getirme gayesine matuf bir haber olduğunu anladım.  Şöyle ki,

Emeklilere Bayram İkramiyesi ödenmesine mesnet teşkil eden kanun maddesinin,18.Mayıs 2018 tarihli Resmi Gazete da yayımlanan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununa eklenen bir Ek Madde olduğunu gördüm. Bu Ek Madde de aynen,

“Kurumca bu kanun ve ilgili mevzuat uyarınca gelir ve aylık ödemesi yapılanlara, ödemenin yapılacağı tarihte gelir ve aylık alma şartıyla, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramında 1.000 er TL. tutarında ikramiye ödenir.” hükmü yer almaktadır.

Bu maddenin başka, önü arkası olmadığı gibi, satır aralarında da yanlış anlamaya meydan verebilecek herhangi bir hüküm de yoktur. Madde metni aynen yukarıda yazıldığı gibi olup, sadece, devamında uygulama esaslarını ihtiva eden bir iki satırlık açıklama bulunmaktadır. Emeklilere Bayram İkramiyeleri bu maddeye istinaden ödendiğine göre, takdir edersiniz ki, EK Maddenin bu açık hükmüne rağmen, makamı ve unvanı her ne olursa olsun hiçbir kimseye farklı bir Bayram İkramiyesi ödemesi yapma imkanı ve ihtimali bulunmamaktadır. Hele, Bayram İkramiyesi ödemesi hususunda Suriyelilerin esamisi dahi okunmamaktadır. Kaldı ki, Suriyelilerin hukuken Bayram ikramiyesi ile uzaktan ve yakından hiçbir alakası yoktur. Zinhar, olamaz da. Bu haber tam manasıyla, “az söyle uz söyle, inanılacak söz söyle” kabilinden bir haber olarak görülmektedir

Bayram ikramiyelerinin ödenmesi ile alakalı kanuni mevzuat hükümleri, hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak kadar bariz olmasına rağmen, maalesef bazı kötü niyetli marjinal gruplar tarafından, algı operasyonu yapmak gayesiyle, bir kısım masum vatandaşlarımızı ifsat ederek, Memleketimiz de kutuplaşma meydana getirebilmek maksat ve gayesi ile her gün muhtelif meseleler ile alakalı olarak yalan yanlış haber uydurmaktadırlar. Uydurdukları bu yalan haberlerin azami derecede toplum nezdinde yaygınlaştırılmasını temin için de her türlü gayri meşru yolları acımasız bir şekilde kullanmaktadırlar. Başka bir ifade ile masa başında ASPARAGAS haber üretip yaymaktadırlar.

Bu arada, bu yalan haberleri bir vesile ile gören, duyan veya okuyan bazı iyi niyetli, masum vatandaşlarımız da bu haberin doğru oluğunu zannederek maalesef,  birazcık olsun muhakeme yapma lüzumu ve ihtiyacını dahi hissetmeden bu haberlerin yayılmasına   bilmeden ve farkında olmadan aracılık yapmaktadırlar.

Maksatlı olarak yalan haber uyduranlar, umumiyetle bu yalanlarının yayılma aracı olarak Facebook gibi haberleşme araçlarını kullanmaktadırlar. Bu sebeple de son yıllarda Facebook güvenilir bir iletişim aracı olmaktan süratle uzaklaşmış bulunmaktadır. Şimdilerde ise, üzülerek ifade edeyim ki, Facebook büyük ölçüde şahısların, kendilerinin yaptıklarının, ettiklerinin beğendirilme gayretlerine sahne olmaktadır.

Ehemmiyetine binaen şu hususu da ifade edeyim ki, Dinimize göre yalan söylemek, insanları yanıltmak münafıklık alametlerindendir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) de bir Hadisi Şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Dört haslet vardır; kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. Emanet edilince hıyanet eder, konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, husumet edince haddi aşar.” (Buharî)

Dinimizde böyle uyarıcı ve ağır müeyyideler bulunmakta iken, bazı insanlarımızın bilerek nasıl yalan söylemeye, insanlarımızı nasıl kandırmaya cesaret edebildiklerini, doğrusu aklım ve havsalam almıyor. Artık, Allah bu duruma duçar olanların günahlarını affetsin.

Diğer taraftan, bildiğim kadarıyla bu nevi haberlerin çıkarılmasın da ve yayılmasına ön ayak olanların birçoğunun mevcut mal varlıkları ve aile gelir durumları nazarı itibara alındığı takdirde, yaşadıkları hayat şartlarının ve standartlarının şikâyete mevzu teşkil edecek bir mertebe de olmadıklarını, amiyane tabirle, bir elleri yağda, bir elleri balda, tuzu kuru kimseler oldukların tahmin ediyorum.

Bilindiği üzere, Memleketimiz bilhassa son yıllarda, iç ve dış şer güçlerin kuşatması altında bulunmaktadır. Siyasi ve ekonomik ambargolar ile Devletimiz adeta diz çöktürülmeye çalışılmaktadır Allah Devletimize ve Milletimize zeval vermesin. Şükürler olsun ki, Devletimiz ekonomik zorluklara rağmen, memurun olsun emeklinin olsun aylıklarını her hangi bir aksamaya meydan vermeden, her ay tıkır tıkır ödemektedir. İki senedir de Bayram İkramiyelerini ödemektedir. Az ama, buna da şükür. Eskiden bu da yoktu. Allah bereket versin. İkramiyelerini alanlara, iyi günlerde harcamak nasip etsin. Devletin bütçe imkânları müsait olduğu takdirde, inşallah müteakip yıllarda daha fazlasını vereceğine inanıyorum.

Netice itibariyle, Vatanın müdafaası için Doğu Akdeniz de, Doğu ve Güney Doğu Anadolu da, Suriye de bulunan Caraplus, Afriın, Mümbiç ve İdlip’te amansız bir mücadele vermekte olan Devletimizi, yalan yanlış haberlerle yıpratmamak için elbirliği ile azami gayreti göstermemiz icap etmektedir. Zira, ayni geminin yolcuları olduğumuzu hiçbir zaman unutmayalım. Aman dikkat…

 

Türkiye’miz Kuşatılıyor mu? Gazetemiz Yazarlarından Emekli Yarbay Atilla Çilingir Gündemdeki Sıcak Meseleler Hakkında Konuştu

Oğuz Çetinoğlu: Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Yunanistan’ın liman şehri Dedeağaç’da zırhlı araçlar ve askerî personelle yığınak yapmaya devam ediyor.

İsrail, Girit Adası’nda radar sistemi inşa ediyor. İngiltere, Güney Kıbrıs’ta askerî üslerini aktif hâle getirdi. 121 adet savaş uçağını Güney Kıbrıs’taki Ağrotur Üssü’ne sevk ediyor. Fransızlar da Kıbrıs’ta… Bütün bu hazırlıklara Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır da destek veriyor.

Gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Atilla Çilingir: Öncelikle Doğu Akdeniz’de tırmanan enerji krizinde bu önemli konuya taraf olan devletlerin açıklamalarına bir bakalım:

Amerika Birleşik Devletleri ABD: ‘Bu son derece provokatif *ve bölgede tansiyonu yükseltme tehlikesi taşıyan bir adımdır. Türk yetkilileri, bu operasyonu durdurmaya ve tarafları itidalli olmaya davet ediyoruz.’

Avrupa Birliği (AB): ‘Türkiye’yi ısrarla itidalli olmaya, Kıbrıs’ın egemenlik haklarına saygı duymaya ve tüm illegal eylemlerden kaçınmaya çağırıyoruz.’

Türkiye: ‘Türkiye’nin kendi kıta sahanlığında gerçekleştirmekte olduğu sondaj faaliyetine ilişkin olarak ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 5 Mayıs 2019 tarihinde yaptığı açıklama gerçeklerden kopuktur.’

Birleşik Krallık (İngiltere): ‘Gelişmeleri endişeyle izliyoruz. Kıbrıs ve Türkiye hükümetleriyle yakın temas halindeyiz. Durumun yatıştığını görmek istiyoruz.’

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC): Niyetimiz Kıbrıs’ta çözüm için müzakereleri başlatmak; ancak Türk gemileri KKTC’nin egemenlik haklarını ihlal ettiği ve gerginlik yarattığı sürece bu mümkün olmayacak.

Rusya: Derin endişe duyuyoruz.

Mısır: Ankara’nın eylemleri kışkırtıcı, bir an önce son verilmeli.

Yukarıda açıklamaları bulunan devletleri bu bölgede söz sâhibi yapan Güney Rum kesimi ve adadaki Rum tarafını her türlü Bizans oyununda kullanmaya devam eden Yunanistan’dan başkası değildir!

2004 yılından beri bölgedeki ülkelerle enerji anlaşmaları yapan bu ikiyüzlüler, yapmış oldukları anlaşmaları bölgede mevcut 3,3 trilyon metreküplük hidrokarbon yataklarının çıkarılması ve kullanımına odaklamışlardır.

Böylesine büyük bir enerji kaynağının bulunduğu Doğu Akdeniz ve Kıbrıs adasının çevresindeki bu enerji yataklarının kullanımını diğer ülkelerin de paylaşımına geçit veren bu anlaşmalar, Türkiye’nin ve KKTC’nin konunun dışında bırakılmasına yönelik, uluslararası hukukun göz ardı edildiği ve sonu umulmadık tehlikelerle dolu bir nevi patlamaya hazır mayınlar halinde Doğu Akdeniz’de dolaşmaya başlamıştır.

Rumlarla yapılan enerji odaklı anlaşmalara taraf olan ülkeler, şu anda kendi pozisyonlarını güçlendirmek adına adımlar atmakta, Rum tarafı da atılan bu adımlara her türlü desteği vermeye devam etmektedir. Vermiş oldukları bu desteklerin en belirgini ve en önemlisi Kıbrıs adasında bu ülkelere tahsis ettikleri üs kullanım hakları ile askeri iş birlikteliğidir. Askeri iş birlikteliğinin en çarpıcı örneği Fransa ile 11 yıl önce imzaladıkları askeri işbirliği anlaşmasını genişletmeleri olmuş, adada Fransız donanmasına ait gemilerin ve Fransız Mirage uçaklarının bulunduğu haberleri alınmıştır. Bu noktada belirtmek gerekirse Güney Rum kesimi silah alımı itibariyle de bölge devletlerinin en ön sırasında yer almaktadır.

Geçen yaz Ağustos ayında ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Güney Rum kesimine gelerek, Kıbrıs’ta deniz ve kara üssü talebinde bulunmuş, bu talep Güney Rum Kesimi yönetimince uygun karşılanmıştı.

Amerika’nın bu talebi, adada mevcut iki İngiliz üssünü kullanmasına rağmen Akdeniz ve Orta Doğu’da yapacağı her türlü operasyonu desteklemek adına bölgeye daha çok asker ve silah yığınağı yapmaya yönelik bir tercih olarak değerlendirilmekte, bu da bölgenin kontrolünü elinde tutan diğer ülkelerin de benzer tedbirler almasına sebep olmaktadır.

Bütün bu gelişmeler Rusya tarafından dikkatle izlenmekte olup, Amerika’nın adadan üs talep etmesine sıcak bakılmadığı da Güney Rum kesimine iletmiştir. Rusya’nın Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşundan günümüze ada üzerinde oldukça güçlü yatırımları, özellikle Rum Millî Muhafız ordusunda kullanılan çok fazla silahları mevcuttur. Dolayısıyla Amerika’nın adada üs sâhibi olması asker ve silah bulundurarak bölgedeki gücüne güç katması Rusya’nın işine gelmemektedir.

Bu arada ABD’NİN Yunanistan’ın liman şehri Dedeağaç’a zırhlı araç ve asker sevk etmesi Romanya-Bulgaristan-Macaristan çok uluslu Sebes Guardian-2019* tatbikatına yönelik olsa da; Amerika’nın ilk kez adalardan sonra anakarada yeni bir üs kurması manidar olup, Türkiye’ye yönelik önemli ama tehditkâr bir mesaj niteliğindedir.

Çetinoğlu: Bölgedeki diğer hareketlenmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çilingir: Bölgedeki diğer hareketlenmelere gelince bu gelişmeler daha çok Suriye ve Orta Doğu’da yaşanan savaşa, terör hareketlerine ve gerginliklere yönelik, hepimizin yakinen takip ettiği, bildiği güncel olaylara yönelik operasyonlardır.

Çetinoğlu: Hareketlenmelerin sebebi hakkında neler söylemek istersiniz?

Çilingir: Bütün bu hazırlıklar ve bölgede yaşan tüm gelişmeler, böylesine zengin enerji yataklarının kullanılmasına yönelik olmakla beraber, özellikle Rumların Kıbrıs adasını ele geçirebilmek adına enerji silahını kullanarak 3’ncü ülkelerle yaptıkları anlaşmaları ve AB çatısı altındaki avantajlarını da göz önünde bulundurduğumuzda; Türkiye’nin ada üzerindeki garantörlük hakkını ortadan kaldırmak ve Türk askerinin adadan çıkarılmasını sağlamaya yöneliktir.

Aslında Türkiye yapılan bu anlaşmalarla güneyden kuşatılmakta, uluslararası sulara açılan yegâne penceremiz olan Kıbrıs adası elimizden alınmak istenmekte, kendi kıta sahanlığımız ve uluslararası sulardaki hak ve hukukumuz gasp edilmekte, halen yürütmekte olduğumuz bölgesel enerji arama çalışmalarımız engellenmeye çalışılmaktadır.

Çetinoğlu: İsrail’in tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çilingir: Tel Aviv Büyük Elçimize yapılan ‘alçak koltuk’ ayıbı, Mavi Marmara olayı, Filistin ve Kudüs meselesi nedeniyle yaşananlardan dolayı İsrail’le ikili ilişkilerimiz çok soğuktur. İsrail, ABD’nin Orta Doğu’da oluşturduğu ve kendi emperyalist menfaatlerine hizmet eden uydu bir devlettir. Yahudi lobisinin Amerika’daki gücü, Amerika-İsrail ilişkilerinin güç odağıdır. Dolayısıyla Türkiye’nin gerek Orta Doğu’da, gerekse Doğu Akdeniz’de güç kazanması, bölgesel zenginliklere ortak olması asla istenmez, düşüncesi dahi kabul görmez. Bu bakımdan Güney Rum kesimi ile İsrail’in yapmış olduğu enerji işbirliği anlaşmasının da ana fikri budur.

Çetinoğlu: Türkiye’nin Münhasır ekonomi Bölgesi (MEB) ile alakalı hükümranlık hakları nasıl korunabilir?

Çilingir: Bu sorunuza vereceğim en doğru cevap şu olacaktır: Türkiye’nin ada üzerindeki ve Doğu Akdeniz’deki hükümranlık hakkını ancak kendisi koruyacaktır. Bu çerçevede NATO’dan, AGİT’ten, BM’den destek beklemek sâdece hayalperestlik olur. Konuya taraf olan ülkelere baktığınızda zaten bu ülkeler bahse konu teşkilatların da üyesidirler. Dolayısıyla Türkiye ilerleyen süreçte Doğu Akdeniz’deki enerji yataklarının kullanımıyla ilgili sıcak bir durum yaşayacak ise bunu tek başına, milletimizden alacağı destek ile çözecektir. NATO’nun üyesi olmamasına rağmen Güney Rum kesiminin Avrupa Müttefik Yüksek Komutanlığı devir teslim törenine davet edilmesine bakıldığında (ki, Türkiye bu töreni terk etmiştir.) bu gelişme de çok manidardır.

Doğu Akdeniz’de mevcut zengin enerji kaynaklarının araştırılmasıyla ilgili olarak, Güney Rum kesimin yapmış olduğu ülkeler arası anlaşmaları görmezden gelen milletlerarası kuruluşlar, Türkiye bölge ile bağlantılı hak ve hukukunu korumak adına araştırmaya başlayınca hep birlikte tek ağız olmuş ‘bu araştırmaları derhal durdurmalısın demişlerdir‘ Dolayısıyla bu kuruluşlardan Türkiye lehine bir tavır almaları beklenmemelidir.

Çetinoğlu: Türkiye’nin hükümranlık haklarını korumak için aynı metotlarla meşru müdâfaaya geçmeden önce, vaki veya muhtemel tecâvüzlerin önlenmesi bâbında hangi imkânları kullanma hakkına sâhiptir?

Çilingir: Türkiye’nin bölge ile alakalı haklarını korumak adına almış olduğu tedbirler gayet olumlu ve milletlerarası hukuka uygundur. Ülkemiz Doğu Akdeniz’de ilan etmiş olduğu ve hakkı bulunduğu MEB’lerde enerji arayışlarına devam etmektedir. Yakın bir zaman içinde ikinci arama gemisini de bölgeye gönderecektir. KKTC ile yapılan bölgenin enerji kaynaklarını arama ve işletilmesine yönelik anlaşmaların gereği de bunu icap ettirmektedir.

Doğu Akdeniz’de bugüne kadar Türkiye’nin tâkip etmiş olduğu yol; millî hak ve hukukumuza uygun, mahallî zenginliklere ait payımızı sonuna kadar alma kararlığımız olduğunu göstermektedir. Özellikle Mayıs ayı içerisinde ülkemizi çevreleyen üç denizde aynı anda donanmamızın yapmış olduğu büyük tatbikat, bu tatbikatta kullanmış olduğumuz ve ülkemizde üretilen millî silah gücümüzün sergilenmesi dünya kamuoyunda ses getirmiş, bölgedeki zengin enerji yataklarını kullanmaya yönelik adımlar atma kararında olan ülkelere ‘bir defa daha düşünün‘ mesajı vermiştir. Şu gerçeğin de altını çizmekte fayda vardır: Zaman, zaman Türkiye’nin Kıbrıs’ta neden üs kurmadığı, donanmasını, hava kuvvetlerini neden burada bulundurmadığı yönünde eleştiriler yapılmaktadır. Adada Türkiye’nin askerî havaalanı olarak kullanmaya hazır Geçitkale havaalanı ile donanmamızın kullanımına elverişli Gazimağosa derin limanı mevcuttur. Kaldı ki, Kıbrıs adasının Türkiye ana karası ile arası 63 km mesafededir. Herhangi bir harekâtta gemilerimizin, uçaklarımızın adaya müdahalesi dakikalarla sınırlıdır. Unutmayalım ki, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin kolordu seviyesindeki bir gücü de 45 yıldan bugüne adada barışın teminatı olarak görev yapmakta, bu gücün her türlü ikmali de deniz ve hava yoluyla ülkemizden sağlanmaktadır. Dolayısıyla adada Türkiye’nin ayrıca bir üs sâhibi olmasına gerek yoktur.

Çetinoğlu: Meseleye KKTC açısından da bakabilir miyiz?

Çilingir: Bugüne değin gerek Türkiye, gerekse KKTC bölge ile ilgili hak ve hukukunu korumak adına birlikte hareket etmiş, etmeye devam edeceği mesajını da aralarında yapmış oldukları iş birlikteliği anlaşmalarıyla vermiştir. Şu anda KKTC yeni bir hükümet iş başına gelmiştir. Yeni hükümetin Başbakanı Sayın Ersin Tatar’ın; ‘Mavi vatan Türkiye-KKTC’ye aittir‘ açıklaması çok olumlu, bundan sonraki süreçte iki ülke arasındaki ilişkilerin çok daha sıcak olacağının, adada çözüme yönelik adımların Türkiye Dışişleri ile koordineli olarak atılacağının ilk işaretidir. Çünkü gerek KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Akıncı, gerekse bir önceki KKTC Başbakanının ‘Birleşik Kıbrıs Federasyonuna‘ yönelik ısrarları, çözüme giden yolda Rum tarafına masada verilen tâvizler; zaman, zaman Türkiye ile ters düşülmesine sebep olmuştur.

Çetinoğlu: Şimdi biraz da fütüroloji ilminden faydalanalım: Temenni edilebilecek en mükemmel gelişmeler neler olabilir. Bu gelişmeleri sağlayabilmenin şartları nelerdir?

Çilingir: Yaşanan gelişmelere bakıldığında bu konuyla ilgili temenni edilebilecek en uygun çözüm, ülkemizin ve adada yaşayan Kıbrıs Türklerinin bölgenin zenginliklerinden eşit oranda faydalanmaları, hak ve hukukumuzun milletlerarası camia tarafından da teslimidir. Böylesine bir sonucun sağlanabilmesi için Türkiye’nin yürütmüş olduğu politikadan, sahaya yansıyan icraatından bir milim dahi sapmadan aynen devam etmesi, kararlılığımızın dünya kamuoyuna diyalog yoluyla da anlatılmasıdır.

Çetinoğlu: Karşılaşılması temenni edilmeyen en kötü durum hakkındaki düşüncelerinizi ve hemen ardından, söz konusu durumla karşılaşılmaması için alınmasını zarurî gördüğünüz tedbirleri lütfeder misiniz?

Çilingir: Doğu Akdeniz’de ısınan sularda çıkabilecek olası bir çatışma, Kıbrıs adasına da yansıyacaktır. Bu beklenmedik durum, sadece bu bölge ile sınırlı kalmayacak, dünya devlerinin de bölgede olmaları savaşın boyutlarının daha da büyümesine neden olabilecektir! Bu senaryo konunun en uç ve son noktasıdır. Tabii ki, bölgeye ait problemleri çözmenin en doğru yolu diyalogdur. Diplomasi dilinin bu yönde kullanılmasıdır. Milletlerarası problemlerin çözümü de budur. Ancak her ihtimale karşı askerî, iktisâdî ve psikolojik yönden hazırlıklı olmamız da öncelikli görevdir. Ülkemizi yönetenler de bu önemli konuyu yakından takip etmektedirler.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim! Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajınız var ise… Söz sizin…

Çilingir: Son söz olarak şu tespitime dikkat çekmek isterim:

Doğu Akdeniz’de suların ısınması, Güney Rum kesiminin üçüncü ülkelerle enerji anlaşmaları hazırlamasının esas maksadı; hem Yunanistan hem de AB ülkelerinin ‘EastMed projesi’ne verdikleri destek; Türkiye’nin enerjide köprü olma veya daha ileri aşaması olan Türkiye’nin ‘enerjide merkez ülke‘ hedefinin gerçekleşmesini istememelerinden kaynaklanmaktadır.

Bu sebeple Türkiye’nin transit ülke konumunu görmezden gelerek bölgedeki doğalgazın Yunanistan üzerinden AB ülkelerine transfer etme çabası içerisindeler. Bu stratejinin gerçekleşmesi AB tarafından hem fikir olarak, hem de iktisadî olarak desteklenmektedir.

Çünkü Avrupa Birliği’nin ekonomi ve dış politikasında enerji, başta doğalgazda arz güvenliği stratejik bir öneme sâhiptir. Doğalgazda enerji arz güvenliğinin Doğu Akdeniz kaynakları tarafından sağlanması ve bunun AB’nin istediği şekilde gerçekleşmesinin AB açısından iki farklı açılımı olacaktır. AB bir taraftan Türkiye’yi enerji denkleminin dışında bırakmaya çalışırken, diğer taraftan da Rusya’dan kurtulma hedeflerini gerçekleştirecek; yani enerjide Rusya’ya olan bağımlılığı da azalmış olacaktır.

Adanın ‘yarı buçuğunu temsil eden Güney Rum kesiminin” Doğu Akdeniz’deki zengin enerji kaynaklarını kullanarak oynamış olduğu son Bizans oyununun özeti bundan ibârettir.

Bu röportaj ile fikirlerimi paylaşmama vesile olduğunuz için teşekkür ediyor, şükranlarımı sunuyorum.

Atila Çilingir

www.atillacilingir.com

29 Mayıs 2019

 

 

ATİLLA ÇİLİNGİR:

1967 yılında Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’da göreve başladığı zaman, Kıbrıs olayları adada bütün hızıyla devam ediyor, Yunanistan’ın da desteğini alan Rumlar; adada yaşayan Kıbns Türklerine her türlü mezâlimi yapıyor, gerçekleştirdikleri toplu katliamlar, uyguladıkları ekonomik ambargolarla Kıbrıs Türklerini adadan göçe zorluyorlardı…

 

O dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 1960 yılında imzalamış olduğu, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından da onaylanmış garantörlük anlaşması gereğince, Ada’da buluan ‘Şanlı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayında’ görev almak için defalarca dilekçe veren Teğmen Çilingir; 1974 yılının 20 Temmuz Cumartesi sabahı kendisini Kıbrıs’ta savaşın içinde buldu. Bölük komutanı olarak Kıbrıs Savaşlarının her iki safhasında da bu görevine başarıyla devam etti, ‘Gazi’ unvanı ile nurlandırılarak Türkiye’ye döndü.

 

1974-1975 ve 1985-1987 yıllarında Kıbns’ta görevli olduğu yıllardan sonra da, adada yaşanan olayları yakinen tâkip eden Çilingir; 2004-2011 yılları arasında Kıbns Türk Kültür Demeği’nin İstanbul Şubesi yönetim Kurulunda da görev yaptı.

 

Bu uzun süreçte ‘millî dâvâmız’ olarak bilinen Kıbns konusuna sâhip çıkarak, Kıbrıs Türklerinin kazanılmış tarihî ve hukûkî haklarını savunmak maksadıyla değişik platformlarda görev aldı. Sempozyumlara, panellere, televizyon programlarına konuşmacı olarak katıldı, makaleler yayınladı. Yakinen takip ettiği Kıbns konusu başta olmak üzere, ülke meseleleriyle ilgili güncel yazılarına, konferanslarına devam etmektedir.

 

T.S.K.’dan 1990 yılında, kendi isteği ile emekli olduktan soma; Kıbrıs konusuyla ilgili kaleme almış olduğu; Özgürlük Nefesi (K.K.T.C Cumhurbaşkanlığı yayını 1995), Girne’den Doğan Güneş (1997), Unutanlar, Unutturulanlar ya da Hatırlayamadıklarımız (2004), Elveda Kıbrıs Ama Bir Gün Mutlaka (2006), Andımız Olsun ki Bu Topraklar Bizim (2007), Tarihten Gelen Çığlık (2010), Kıbrıs / Yes Be Annem (2002-2016) isimli kitaplarıyla;

 

Ülkemizin son 65 yılında öne çıkan, yaşanmış önemli olayları anlatan: 10’ların İzleriyle Türkiye (2014), Kırılmadık Ne Kaldı?-Zaman Asla Kaybolmaz (2015)  isimli kitapları da bulunmaktadır…

 

Sivil iş hayatına Türkiye Sigorta Sektöründe başlayan Atilla Çilingir Koç YKS bünyesinde uzun yıllar görev yaptıktan sonra, halen dünyanın 18 ülkesinde hizmet veren, sağlık bilişim şirketlerinden birisi olarak ülkemizde de faaliyet gösteren; CompuGroup Medical Bilgi Sistemleri A.Ş bünyesinde, görevine devam etmektedir.

 

Pek çok üniversitenin Bankacılık-Sigortacılık Fakültelerinde, Yüksek Okullarında, vermiş olduğu seminerler, konferanslar ile sektöre bu yönde de hizmet vermeye devam eden Çilingirin: Sigorta sektöründe 26 yıldan beri vermiş olduğu hizmetlerini anlatan; Sigortalı Hayatın Gerçekleri (2012) isimli bir kitabı daha bulunmaktadır.

 

Atilla Çilingir; bugüne kadar kitaplarından elde etmiş olduğu telif gelirleriyle; Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında: 2010 yılında K.K.T.C. Lefkoşa Şehit Aileleri ve Malul Gazileri Demeğine ‘Tarihten Gelen Çığlık‘ isimli kitabının telif gelirini bağışlamış, 19 Şubat 2013’de Van’da yaşanan büyük depremden sonra Van’ın Muradiye İlçesi Akbulak Köyü İ.M.K.B (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) Yatılı Bölge İlk Öğretim Okulunda CGM’nin de katkılarıyla; içinde 20 adet bilgisayarı bulunan, adını taşıyan bir BT (bilgi teknolojisi) sınıfı açmış. 02 Haziran 2017 tarihinde de, Mapuder-A.D.D Samsun Şubesi Başkanlığı’nın İşbirliği ve CGM’nin de katkılarıyla; adını taşıyan, içinde 2500 kitabı, 2 adet bilgisayarı bulunan bir kütüphânenin açılışını yapmıştır.

 

 

 

Türkler’de Vatan Telakkisi

Türkler’de vatan anlayışı, atalarından miras kalan bir yadigar, şehitlerin kanıyla kazanılmış, tarihi zenginlikleri sinesinde saklayan, sınırları belirlenmiş kutsal topraklardır.  Bu konuda ünlü şair Mithat Cemal Kuntay şunları söylüyor: ” Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır! ” Konumu itibarıyla; dünyanın en güzel yerinde olan Türkiye üzerinde oynanan oyunlar,  tertiplenen tezgâhlar henüz bitmemiş ve bitmesi de mümkün görünmüyor. Onun için milli eğitim müfredatlarında, televizyon yayınlarında, gazete sayfalarında, yapılacak filmlerde v.s. yerlerde vatanın ne anlama geldiğini, vatan sevgisini ve vatan anlayışını sürekli gündemde tutarak beyinlere nakşetmek gerekmektedir.

Bu ülkede vatan için canını çekinmeden veren şehitler, yüzünü, gözünü, ayağını, kolunu feda eden gaziler vardır. Her zaman şehitlere ve gazilere şükran duygularıyla bağlı kalınmalı ve saygı gösterilmeli. Şahin Beyler, Nene Hatunlar, Kara Fatmalar, Şerife Bacılar gibi pek çok erkek ve kadın kahraman acaba ne için düşmanla mücadele ederek şehit oldular. Elbette üzerinde yaşadıkları vatanı kutsal bildikleri için mücadele ederek şehit düştüler. Vatan bayraktır, şereftir, namustur. Bu kutsal değerler için savaşarak, mücadele ederek şehit olanlar da birer vatan kahramanıdır. Bir zamanlar Orta Asya Türklerin Ana Vatanıydı. Çinliler Asya Hun Devletiyle savaşmak için çeşitli bahaneler ileri sürmüşler, buna karşılık Mete Han ” benden eğerimi isteyin vereyim, atımı isteyin vereyim, çadırımı isteyin vereyim demiş, fakat vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin vermem, veremem ” diyerek Çinlilere yolu göstermiş. Daha sonra Kurultayı toplayarak savaş kararı almış. Düşman yerle bir edilmiş ve tehlike ortadan kaldırılmıştır. Asya Hun Devletinde de vatanın kutsiyeti vardı. Vatan onlar için her şeydi. Vatan anlayışı, diğer Türk Devletlerinde de kutsiyetini korumuştur.

Her toprak parçasına vatan olarak bakamayız. Toprak üzerinde yaşanan, mücadele verilen bir yer olunca kutsallaşır, anlam kazanır ve vazgeçilmez olur. Bir yerin veya coğrafyanın vatan olabilmesi için o yer üzerinde belirli kültürlerin ve medeniyetlerin doğmuş ve yaşamış olması gerekir. Türkiye üzerinde de irili ufaklı Türk devletleri ve başka devletler kurulmuş ve yaşamıştır. Mesela Hititler bir Türk devletiydi. Rahmetli Prof. Dr. Erol Güngör şöyle söylüyor: ” Nerede bir evliya mezarı varsa orası bir Türk toprağıdır.” Savaşların yaşandığı, medeniyetlerin, kültürlerin doğup büyüdüğü topraklar kutsiyet kazandıkları için her zaman vatan olmuştur. Türkler’de vatan anlayışının tarihi dinamiklerini;  Anadolu’nun Türkleşmesi ve vatanlaşması sürecinde bütün unsurlarıyla görmek mümkündür. Anadolu’nun tarihi ve kültürel gelişimi oldukça eskiye dayanıyor. Eski medeniyet ve kültürlerin izi vardır.

Büyük sosyolog Ziya Gökalp’de vatanı şöyle yorumluyor : ” Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan. Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: TURAN…” Bu yorum  en büyük özlem olmalı ve gönüllerde ilelebet yaşamalıdır.