16.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 538

Ahıska Türkleri Veten Bilgisi

Bizim Ahıska Dergisi yazarlarından Prof. Dr. Asif Hacılı, uzun zamandan beri Ahıska Türklerinin kültür varlığı üzerinde çalışmaktadır. ‘Geribem Bu Vetende-Ahıska Türklerinin Etnik Medeniyeti‘ adlı kitabı, 1992’de Bakü’de basılmış, onu ‘Ahıska Türk Folkloru‘ isimli eseri tâkip etmişti.

Şimdi elimizde Hacılı’nın yeni bir kitabı var: ‘Ahıska Türkleri Veten Bilgisi‘.

Büyük boy, 584 sayfadan meydana gelen kitap, Azerbaycan Türkçesiyle kaleme alınmıştır. Kitapta önsözden sonra başlıca şu bölümler yer almaktadır: Tarih, coğrafya, maddî medeniyet, toplum hayatı, maneviyat, halk sanatı.

Tarih bölümünde ‘Avrasya’da ve Kafkasya’da Türklüğün Tarihinden‘ başlığını taşıyan sayfalarda, muhtelif tarih kaynakları meyanında bilhassa İskit, Hun ve Sabir gibi Türk kavimlerinin bölgedeki rolüne işaret edilmiştir. Atabeylik ve Paşalık başlığı altında, yine kaynaklar ışığında Ahıska Türklerinin etnik menşei, Kıpçak ve Buntürk meselesi ele alınmıştır. Bu bölümde Kafkasya’da Osmanlı fetihlerine işâret edilmiş ve Osmanlı ordusunun 1578 yılındaki Gürcistan Seferiyle Ahıska bölgesinin Osmanlı’ya katılması anlatılmış. Osmanlı devrinde teşekkül ettirilen Ahıska merkezli Çıldır Eyâleti’nden ve bu eyâletin yönetiminden bahsedilmiştir.

250 yıl Osmanlı Devleti’nin bir eyâleti olan Ahıska ve çevresinin 1828 yılında Ruslar tarafından işgali, ‘Sükût‘ başlığı altında hikâye edilmiş. Bu sırada Rusların Ahıska’daki Ahmediye Camii-Medresesinin kütüphanesini yağmalamasına da yer verilmiş. ‘Uyanış‘ başlığı altında, 20. yüzyıl başlarında maarif faaliyeti, aydınlar, millî teşkilâtlanma ve Kars İslâm Şurası’na katılma safhaları anlatılmış. Bu bahislerde Hacılı’nın Türkiye’de çıkan neşriyatı da tâkip ettiği ve lâyıkıyla istifâde ettiği dikkati çekiyor.

Çarlığın son zamanları, bölgede baş gösteren Ermeni fesadı, komünist rejimin gelmesi, bölgenin demografik yapısı da bu bölümde ele alınan hususlardan…

Hacılı, 1944 yılı faciasını ‘Sürgün‘ başlığı altında anlatıyor ve bu felâketi yaşayanların ağzından hikâyeler naklediyor. Yalnız burada bir husus var ki, bu hikâyeler; Gürcistan için daima utanma vesilesi olacak türdendir: ‘Sürgün arifesinde Türkler arasında tahkir edici tebligat yapılıyor. Onlara Gürcü olmayı kabul ettirmek için çaba sarf ediliyor. Lâkin Gürcü kaynaklarında da gösterildiği gibi, ahâli böyle aşağılayıcı teklifleri kesin bir dille reddederek hepsi Türk olduğunu söylüyor.’

Hacılı, kitabının tarih bölümünün son kısmında sürgün ahalinin ileri gelenlerinin 1956 yılından itibaren vatana dönüş çabalarına yer vermiş. Yurda dönüş mücadelesi başlığı ile bu mücadelenin kahramanlarını ve faaliyetlerini, bu arada Orta Asya ülkelerinden 1958’de Azerbaycan’a gelişlerini de anlatmış. Ahıska Türklerinin unutmadığı ve minnetle hatırladığı bir husus var ki buna Hacılı da işaret etmiş: Ahıskalıların yaşadığı yerleri ziyaret eden Haydar Aliyev, onlara yüksek tahsil yolunu açmıştır.

Söz konusu kitabın tarih bahsi, şu konuları ele almış: 1989 yılında Özbekistan’da başlayan ve bir yıldan fazla süren Fergana hâdiseleri, Sovyetler Birliği’nin dağılması, Ahıskalıların çeşitli ülkelere, bilhassa Türkiye’ye göç etmesi, Gürcistan’ın tutumu ve dönüşle ilgili çıkan kanun…

Kitabın coğrafya bölümü, Ahıska bölgesinin sınırları ve arazisi, tabii şartlar ve iklim, yaşayış meskenleri, Ahıska’nın iç dünyası, muhitle alakalar gibi alt başlıkları görüyoruz.  Bu bölümde Ahıska bölgesinin dağları, dereleri, gölleri, yaylaları ve pınarlarının halkın folkloruna, edebî varlığına kısacası bütün benliğine nasıl yerleştiğini, verilen örneklerden görüyoruz.

 

Garibem bu vetende

Garip kuşlar ötende

Gövlüm gögerçin oldi

Durmiyer yad vetende.

 

Kitabın üçüncü bölümü ‘Maddî Medeniyet‘ başlığını taşıyor. Bu bölümde başlıca alt başlıklar şunlardır: Ekincilik, Bostancılık, Bağcılık, Maldarlık, Balıkçılık, Sanatkârlık, Sanayi ve Ticâret, Ev, Mutfak, Giyim. Ahıska Türklerinin çalışkanlığı, tarım ve hayvancılıktaki başarıları, yetiştirdikleri ürünler, kullandıkları âlet edavat, ev ve mutfak kültürü, ayrıntılı olarak verilmiştir.

Toplum hayatı bölümünde aile, nesil, el, toy merasimi, bayramlar ve dinî merasimler, eğlenceler, yas merasimleri gibi alt başlıklar görüyoruz. Aile hayatı, köylerde sülâle adları, evlenme-düğün gelenekleri, dinî hayat, ölüm gibi sosyal hadiseler anlatılmış, bâzen de bunlarla ilgili halk edebiyatı parçaları verilmiştir. Ramazan, mevlit, namaz ve nasihat destanları çalışmanın ilmî vasfını bozmuyor.

Maneviyat bölümünde, manevi değerler ve ahlâk, etiket, tapınçlar, inanışlar, halk tabâbeti, takvim ve ölçüler gibi başlıklar altında birtakım folklor değerleri hakkında örnekli bilgiler var. Halk arasında kullanılan lâkaplar, akrabalık terimleri, yeminler ve beddualar hakkında açıklama ve örnekler verilmiş. Halk inançları, batıl inançlar, halk sağlığı ile ilgili inanma ve ilâçlar, takvim ve ölçülerle ilgili terimler…

Burada şu hususa dikkat çekmek isteriz ki Ahıska halkının kültür değerleri, Ardahan, Artvin ve Erzurum yörelerinde de aynı şekilde yaşamaktadır. Bu da Ahıskalıların sahip olduğu kültür atlasının alanı hakkında sağlam fikirler vermesi bakımından önemlidir.

Halk Sanatı‘ bölümü, kitabın asıl ağırlık kısmını teşkil etmektedir. ‘Atasözleri‘ başlığı altında, Ahıskalılar arasında yaşayan 728 atasözü derlenerek buraya kaydedilmiş. Dualar başlığı altında sofra, nazar, baş ağrısı, göz ağrısı, sancı, kurt ağzı bağlama vs. dualarından örnekler verilmiş. ‘Rivâyet ve nağıl‘ bahsinde de 16 masal örneği yer almaktadır. Çocuk folkloru da ihmal edilmemiş; ninni, okşama, oyun, sınama, şaşırtma, herslatma, bulmaca örnekleri verilmiştir. Maniler kısmında 754 örnek derlenmiş. Latifeler başlığı altında halk fıkralarından örnekler görüyoruz. Ahıska Türkleri arasında derlenen türkülerden 38 örnek alınmış. Bunların arasında Türkiye’de hemen her yerde rastlanan türküler de var.

Âşık Yaradıcılığı‘ bölümünde Aslı ile Kerem, Âşık Garip, Kurbanî, Yusuf ve Züleyha, Yaralı Mahmut, Letifşah, Şah İsmail vs. gibi halk destanlarından bahisler ve örnek parçalar var. Yunus Emre, Karacaoğlan, Sümmani, Gülali, Posxovlu Âşık Üzeyir Fakirî, Hasta Hasan, Ömerî, Zülalî, Şenlik, Huzurî vs. gibi halk şairlerinden örnek manzumeler verilmiş. .Ahıskalı Molla Muhammed Sefilî ile ilgili özel bir başlık görüyoruz. Burada onun hayatından bahsedilmiş, 1937 yılında din adamlarının uğradığı yok etme akıbetinden kurtulamadığı ifâde edilmiş ve şiirlerinden örnekler sunulmuştur.

Yine bu bölümde Ahıska Türkleri arasında yetişmiş günümüz halk şairleri ve şiirlerinden örnekler var.

Kitabın son sayfalarında söyleyiciler hakkında malûmat başlığı altında kendilerinden derleme yapılan 76 şahsın isim, doğum yılı ve hangi konuda yaralanıldığı belirtilmiş. Toplayıcılar hakkında malûmat başlığı altında da kitapta yer alan derlemeleri yapan şahısların biyografileri verilmiştir. Burada müellifin kendisi başta olmak üzere Cabir Halidoğlu, Hacer Dedeyeva, Tahircan Kukulov ve Aydın Poladoğlu’nun adlarını görüyoruz. En sonda da içindekiler kısmı yer almış.

Sonuç: Yirmi seneden beri bilhassa Azerbaycan’da yaşayan Ahıska Türkleri arasında derleme, araştırma ve inceleme çalışmaları yapan Prof. Hacılı, denilebilir ki bu sahada en olgun çalışmasını vermiştir. Hacılı’nın çalışması, bu bölgenin dil ve kültürü üzerinde çalışacaklar için çok güzel bir kaynak teşkil etmektedir. Yalnız bazı mahallî söz varlığının yazıya geçirilmesinde Azerbaycan Türkçesi ile Ahıska ağzının birbirine karıştırıldığı görülmektedir. Bu tür çalışmalarda mahallî özellikler önemlidir. Bu eserden yararlananların hatâ yapmalarına yol açmamak için bu hususa da dikkat edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Kitabın içinde söz edilmiş olsa da gözümüz bir kaynaklar sayfası aradı.

Ahıska Türkleri Veten Bilgisi, Ahıska bölgesi ve buranın târihî ahalisi olan Ahıska Türkleri ile ilgili hemen her konuda zengin malzemenin yer aldığı başarılı bir çalışmadır. Bu çalışmanın Türkiye Türkçesiyle de basılmasını dileriz. Bu sahada yorulmak bilmeyen gayretinden dolayı Hacılı’yı tebrik eder, yeni çalışmalarını beklediğimizi belirtmek isteriz.

(YUNUS ZEYREK‘in, Lütufkâr müsaadeleriyle BİZİM AHISKA DERGİSİ‘nin 20. sayısında yayınlanan makalesinden faydalanılarak hazırlanmıştır.)

 

 

Prof. Dr. ASİF HACILI

1960 yılında Gürcistan’ın Borçalı’daki Sarvan (bugün Marnaul) şehrinde dünyaya geldi.

İlk ve Orta tahsilini Bakü’de tamamladı. 1982 yılında Bakü Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesi’nden mezun oldu. Master ve doktorasını burada tamamladı. Hacılı, Rusya, Ukrayna, Türkiye, Bulgaristan Özbekistan, Tacikistan, Gürcistan vs. gibi ülkelerden ilmî kongre ve konferanslara iştirak etti. AMEA-Nizamî Adına Edebiyat Enstitüsü Üyesi, Bakü Slavyan Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Azerbaycan Yazıcılar Birliği Üyesidir.

Prof. Hacılı’nın  basılmış eserleri şunlardır: 1-Epik An’ane ve Muasır Bedii Nesir (1984) 2- Garibem Bu Vetende / Ahıska Türklerinin Etnik Medeniyeti (1992). 3-Muasır Nesirde Mifologizm ve Folklorizm (1993) 4-Muasır Nesrin Poetikası-Mifoloji ve Folklor Genezisi Meseleleri (1997). 5- Ahıska Türk Folkloru (1998) 6-Bayatı Poetikası (2000). 7-Mifoloji Teşekkür Felsefesi (2002) 8-Rus Nesri: 20. Asrın İkinci Yarısı – Mifopoetik Tefsir Tecrübesi (2003).

 

KUŞBAKIŞI

 

SADİST:

John Burley’in yazdığı, Merve Altıparmak’ın Türkçeye tercüme ettiği roman 374 sayfa.

Ohio’nun batısında, şehir hayatının karmaşasından uzak, huzur dolu bir kasaba bulunmaktadır. Aile hayatı için mükemmel bir yerdir. En azından vahşice cinayetler işlenmeden önce öyleydi. Kasabanın Adlî Tıp Uzmanı Dr. Ben Stevenson, trafik kazaları ve tabii ölümler haricinde sakin bir hayat yaşıyor, iki oğlu ve karısıyla birlikte hoşca zaman geçiriyordu. Ta ki ormanlık arazide genç bir delikanlının cesedi bulunana kadar…

Bölgedeki tek Adli Tıp Uzmanı olan Ben, vakaya dâhil olana kadar her şey yolunda gitmişti. Ancak şimdi bir seçim yapmak mecbûriyetindeydi.  Cinâyeti çözebilmek için ailesinin hayatını tehlikeye mi atacaktı yoksa bu soruşturmada görev almaktan vaz mı geçecekti?

Olayı derinlemesine araştırdıkça durumun yıkıcı sonuçları ortaya çıkacak, şaşırtıcı gerçeği öğrendiğindeyse bütün hayatı altüst olacaktı. (Tanıtım Bülteninden)

 

PANAMA YAYINCILIK:

Yüksel Caddesi Nu: 7-A/7 Kızılay Ankara. Telefon ve Belgegeçer: 0.312-432 14 80

e-posta: info@panamayayincilik.com internet: www.panamayayincilik.com

 

 

BEYAZ GECELER

Beyaz Geceler, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin ilk romanlarından biridir. Kitabın adı ‘Aydınlık Geceler‘ anlamındadır. Olayın geçtiği St. Petersburg’da kış geceleri hava geç kararır.

St. Petersburg sokaklarında hayaller kurarak dolaşan Roman kahramanı, Neva Irmağı kıyısında ağlayan Nastenka ile karşılaşır. Birbirlerine kendi hikâyelerini anlatırlar ve aralarında mâsum bir aşk belirir.

Nastenka’nın öyküsü acaba nasıl sonuçlanacak, gözyaşları dinecek midir?

13,5 X 20 santim ölçülerinde, 96 sayfalık eseri Türkçeye Hazan Yalın çevirmiş.

REMZİ KİTABEVİ A.Ş.

Genel Merkez: Akmerkez E 3 Blok Kat: 14 Etiler, İstanbul Telefon: 0.212-282 20 80 Belgegeçer: 0.212- 282 20 90 www.remzi.com.tr e-posta: post@remzi.com.tr

KONUŞMA ADÂBI:

İletişim bir dil işi midir? Yoksa gönül işi mi? Konuşma adabı bu soruları cevaplandırıyor. Çağın düşünürleri iletişimin bir mûcize olduğunu söylediler. İnsanların kendilerini yegâne ifâde aracı olarak konuşmaya hasrettikleri günümüzde, tersine yalnızlıklar katmerleşiyor. Görünürde teknik donanımın da yedeğinde varmış gibi görünen iletişim, ruhlarda gerçekleşmiyor. Konuşma bunun için mûcize. Bu mucizeyi 1588 yılında kaleme alınmış Adabı Makal-Konuşma Adabı bütün teferruatıyla ele alıyor. Konuşmanın temelinde yer alan kalbin niyetleri, ruhun psikolojik süreçleri ve bu niyet ve süreçlere eşlik eden duygu ve düşünceler, haller bunlardan bazıları konuşma adâbı ile okuyucuya sunuluyor.

Dr. Ahmet Kayasandık’ın derlediği eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 260 sayfa olarak ikinci baskısı 2018 yılında yayınlandı.

BÜYÜYEN AY YAYINLARI:

İskenderpaşa Mahallesi, Kıztaşı Caddesi Nu: 13, Kat: 2 Fatih, İstanbul, Telefon ve Belgegeçer:

0.212-533 18 11  e-posta: info@buyuyenayyayinlari.com.tr www.buyuyenay.com.tr

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-ROMA KOKTEYLİ: Elmore Leonard-Esin Baydur / Yapı Kredi Yayınları.

2-YAKIN TÂRİH SETİ: Prof. Dr. İlber Ortaylı (3 kitap) / Kronik Kitap.

3-ÖĞRETMENİM BAKAR MISIN? Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu / Final Kültür Sanat Yayınları.

4- SOVYET SONRASI ORTA ASYA: Doç. Dr. Güngör Turan / Tasam Yayınları.

5- YENİSEY VE KIRGIZİSTAN YAZITLARI VE IRK BİTİG: Erhan Aydın, Risbek Alimov – Fikret Yıldırım. BilgeSu Yayıncılık.

 

DERKENAR:

Yeni Medeniyet Kurgusunda Türkçenin Yeri ve Yeterliliği

Türkçemizin gelişmiş dillere kıyasla daha az kelimeye sâhip olduğu söylenebilir. (İngilizce: 700.000, Almanca 400.000, Türkçe 300.000 kelime). Ancak gelecekteki en büyük diller ‘türeyebilen’ diller olacaktır. Türkçe kelime sayısı az olsa da (ki bu fikir de doğru değildir) ek zengini bir dildir. Şu an işlek olarak kullanılabilecek yaklaşık 270 ek vardır. Bu eklerle yeni kelimeler türetilebilir. Sadece Orhun ve Uygur Türkçesi gramer yapısı incelendiğinde:

İsimden isim yapan 28, Fiilden isim yapan 31, İsimden sıfat yapan 12,  Fiilden sıfat yapan 17,  İsimden fiil yapan 17,  Fiilden fiil yapan 15 ek tespit edilmektedir. Üstelik bu eklere ekleşmiş edatlar, fiilimsiler ve çatı ekleri dâhil değildir. Buna rağmen bir kelimeden birinci etapta oluşturulabilecek kelime sayısı ortalama 24 tânedir, ikinci ve üçüncü ekler getirildiğinde bir kelimeden 13.824 kelime türetilebilir. Bu hâliyle bile sâdece eski kelime kökleri kullanılsa (3.800 kelime) toplamda 52.531.200 kelime türetilebilir. İngilizcenin 700.000 kelime olduğunu düşünürsek dilimizin sunduğu imkânlar heyecan vericidir. Bu özellik bir dil için ihtiyaçların, gerçeklerin ve hatta hayallerin üzerinde bir imkân sunmaktadır. Üstelik Türkçemiz kelimelerden zamanla yeni ekler türetebilmektedir. İnsanlığın ihtiyacı olacak bütün kelimeler Türkçeden türetilebilecektir.

Türkçenin matematiğe dayalı türeme yapısı, dijital iletişim diline aktarılabilecek, yepyeni yazılım dili oluşturabilecek özelliklere sâhiptir. Eğer Türkçe matematikle alakalı yapısıyla sistemli ve akıllıca kurgulanırsa yazı dili ve dijital iletişimde bilimin ve hayal gücünün ötesinde muazzam imkânlar doğuracaktır.

Türkçemizin tek talihsizliği, Ali Şir Nevâî’nin vurguladığı gibi aydınlarımızın kendi dilimizi bilmemesi, kendi dilimize güvenmemesidir. Bir de Türkçenin zekâ yapısına ulaşabilecek filologların, yazılım uzmanlarının, filozoflar ve fikir önderlerinin eksikliğidir. Türkçe kelimelerle bilim dili oluşturabilmek için titiz ve üretken bilim adamlarına; dilimize işlerlik kazandırabilmek için bilinçli ve derinlikli şâir ve yazarlara ihtiyaç vardır.

Türkçenin gramer yapısıyla ilgilenen Türkolog ve filologlardan maalesef çoğu Alman, İngiliz, Macar, Japon, Rus ve benzeri kökenlidir. Türkçenin ilmî bir disiplinle yetişmiş, dile hizmet etmiş yerli araştırmacısı iki elin parmaklarını geçmemektedir. Reşit Rahmeti Arat, Talat Tekin, Muharrem Ergin gibi araştırmacılarımızdan daha yüzlercesine ihtiyacımız vardır. Kaldı ki Orhun ve Uygur Türkçesinde araştırma yapan yabancı dilciler kelime kökenleri ve anlam derinlikleriyle ilgili yaşayan halk Türkçesine çok da hâkim olamadıkları için birtakım yanlış tespitlerde bulunmuşlardır. Ana diline hâkim yeni araştırmacılar dilimizin sihirli dünyasına daha fazla nüfuz edebilecek, daha sağlam ve kullanışlı sonuçlarla geleceğe ışık tutabileceklerdir. Eğer bu hassasiyetlere sâhip insanlar yetiştirebilirsek dünyanın ihtiyacı olan yeni medeniyetin, Türkçenin verdiği muazzam imkânlardan ilham akarak bu topraklardan çıkması ve bütün insanlığı kucaklaması, bütün insanlığa esenlik getirmesi işten bile değildir.

Mahmut Hasgül:  İlesam İlim ve Edebiyat Dergisi, Ankara Mart-Nisan 2018, S: 10, s: 75-79 (Özetlenerek alınmıştır)

 

 

Bir Şehrin Uyanışı Kıbrıs’ın Maraş’ı

Türkiye’dekinin adı Kahramanmaraş çünkü bağımsızlık mücadelemizde dillere destan kahramanlıkları barındırıyor da ondan.

Kıbrıs’takinin de adı Maraş ama ”Hayalet Şehir”. 1974’ün Ağustosunda orada da bir savaş yaşandı.   Bu şehrin ele geçirilmesi TSK’nın hedefi değildi ama birliklerimize bu şehrin yüksek binalarında mevzilenen Rum uçaksavarlarınca öylesine şiddetli ateş açıldı ki, en nihayetinde birliklerimiz cephe güvenliğini sağlamak maksadıyla bu şehri de ele geçirildi

Pekiyi, neden ”Hayalet Şehir?”

Çünkü savaş sonrasında bölgede bulunan yüzlerce turistik tesisi muhafaza etmek adına şehre giriş-çıkış yasağı getirildi.

O tarihten bugüne tam 45 yıl geçti. Girişi yasak! Yaşanan savaş bu şehre sadece yalnızlık getirdi. Yarım asırdan bu yana savaş sırasında binaların, sokakların içi nasıl kaldıysa her şey öylece duruyor. Yeryüzünde inşa edilip de zamanın durduğu, yaşamın donduğu yer sadece burası.

Binaları var ama insanları yok…

Böyle bir yer olur mu demeyin!

Nasıl ki, 45 yıldan beridir Kıbrıs adasında yer yerinden oynamış, insanların yaşam biçimleri değişmiş, ada kuzey güney diye ikiye bölünmüş. Adanın kuzeyinde ayrı bir devlet, güneyinde ayrı bir devlet var! Ama bu yarım asırlık süreçte adada sanki hiçbir şey olmamış gibi adaya şaşı bakan bir dünya var ise! Böylesine bir yer de olur; adına isterseniz ”Hayalet Şehir” der geçersiniz, isterseniz ”Yasak Bölge”, ya da Yunanca adı ile ”Varoşa”…

Gerçeğin kendisi bu!

Yıllardır hep konuşuldu! Kıbrıs müzakerelerinin her defasında konusu oldu! Rumlar müzakere masasına her oturduklarında Maraş bizim, bize teslim edin dediler! Ama Kıbrıs Türk tarafı buna karşılık ne istediyse hayır diyerek ret ettiler! Bu şehirde atalarımızdan, Osmanlıdan bizlere kalan vakıf arazilerimizi, mallarımızı dahi görmezden geldiler, sahte tapularla Rumların üzerine geçirdiler…

En nihayetinde bir ay önce KKTC’de bir hükümet değişimi oldu, belli ki bu hükümet Türkiye ile oturup konuştu, anlaştı.  Basına düşen haberlere göre ”Hayalet Şehir” Maraş’a yeniden can verilmesi kararı alındı.

Aslında çok gecikmiş olsa da bu çok doğru, yerinde bir karardır. Öyle ya adanın sahibi benim demeye devam edip de, adanın ve Doğu Akdeniz’de mevcut enerji kaynaklarını paylaşmaya yanaşmayan Rum tarafına böylece onların anlayacağı dilden çok doğru bir cevap verilmektedir.

Çünkü 10 bin yatak kapasiteli böylesine zengin turistik tesisleri olan bu şehrin yeniden hayata döndürülmesiyle bölgeden elde edilecek döviz girdisi de Kıbrıs Türk’üne kalacaktır.

Bir zamanlar Orta Doğu’nun Las Vegas’ı olarak bilinen bu şehir, ele geçirildiği tarihte rahmetli Denktaş;  hem Türkiyeli zengin iş insanlarına, hem de adanın dışında yaşayan zengin Kıbrıs Türk’ü iş insanlarına çağrıda bulunarak, Türkiye’de dahi olmayan bu beş-altı yıldız özelliklere sahip turistik otelleri işletmeleri için adaya davet etmişti. Hiçbir yatırım yapmadan hizmete hazır yüzlerce otel, apart otel ev, pek çok işletme. Ancak hiçbir yanıt alamamıştı…

İşte bu günlerde bu şehri yeniden turizme kazandırmak adına KKTC hükümeti harekete geçti. Önce konusunun uzmanlarınca teşkil edilecek bir heyet tarafından bu ”hayalet şehrin” mevcut durumu çıkarılacak bundan sonrası için ne yapılacağının kararı ona göre verilecek.

Son durumu yürekler acısı olan bu şehre yeniden hayat vermek öyle kolay değil milyarlarca dolar harcamak gerekiyor. Ancak otellerin büyük bir bölümü yabancı şirketlere ait olduğu için bu şirketlerin de yapacağı yatırımlarla böylesine güzel bir bölgeye yeniden canlılık gelebilir. Enfes kumsallarıyla bir zamanların eğlence ve turizm merkezi olan bu şehir yeniden Las Vegas karakterine bürünebilir.

Ancak ne gariptir ki! Maraş konusu gündeme gelir gelmez, böylesine önemli bir adımı atmaya hazırlanan KKTC hükümetine ilk tepki, kendi Cumhurbaşkanından geldi…

Sn. Akıncı bu bölgede yapılacak çalışmadan, hükümetin konuyla ilgili düşüncelerinden haberi olmadığını belirterek KKTC Cumhurbaşkanlığı makamının atlandığı, kendisinin de ”bostan korkuluğu” olmadığı açıklamasını yapmıştır!

Rumların ada çevresi ve Doğu Akdeniz’de mevcut enerji kaynaklarının işletilmesi yönünde pek çok ülke ile işbirliği yaptığı böylesine kritik bir süreçte KKTC’de iş başına gelen yeni hükümet, Türk bölgesi Maraş’ın turizme kazandırılması yönünde atmış olduğu bu önemli adım ile Rumların enerjiye odaklı hak hukuk bilmez uygulamalarına cevaben önemli bir avantaj sağlanmış ve Rumların yüreğini bu yönde bir korku sarmışken;  Sn. Akıncı’nın bu çıkışı hiç de uygun olmamıştır!

Kaldı ki, Rumlar müzakereler süreci de dâhil Türk tarafını ilgilendiren pek çok konuda haber vermeden açıklamalar yapıp, türlü açılımlara imzalar atarken, adada çözüm için ”Birleşik Kıbrıs” sonucundan başka bir şey düşünmeyen KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Akıncı’nın bu süreçlerde çıtı dahi çıkmamıştır…

Aslında KKTC hükümeti Maraş’ın açılması yönünde değil bu turizm merkezinde yapılacak envanter çalışması yönünde bir karar almış, çok da iyi yapmıştır.

Bundan sonra atılacak adım; bir zamanlar Akdeniz’in incisi olan Türk bölgesi Maraş’ın yeniden eski kimliğine kavuşması, turizmin gözdesi olması için bu şehirde mevcut tüm turistik tesislerin işletmeye hazırlanmasıdır.

KKTC Cumhurbaşkanının konuyla ilgili yapacağı açıklamalar ise; KKTC Hükümetinin böylesine olumlu, zenginliği bilinen turizm hamlesinin önünü kesmek değil, tam tersine desteklemek yönünde olmalıdır.

 

 

Halk Sillesinin Sedası ve Devası

23 Haziran’da yenilenen İstanbul Belediye Başkanlığı seçiminin sonucu bir atasözünü hatırlattı:

“Halk sillesinin sedası yoktur, vurunca devası yoktur…”

31 Mart’ta Millet İttifakı Adayı Ekrem İmamoğlu yaklaşık 13 bin küsur oy farkı ile kazanınca, AKP yönetimi “10 milyon seçmeni olan İstanbul’da bu oy farkı çok az, seçimi yeniletirsek bir çaresine bakarız” diye düşündü.

Seçilmiş başkan İmamoğlu’nun mazbatasını aldırıp, hukuku paspas ederek seçimi yenilettiler. Milletin iradesini hiçe saydılar.

Yeni kampanya içinde o kadar yanlış ve çirkin işler yaptılar ki AKP seçmeni içinden bir kesimin bile vicdanlarını kanattılar.

Ekrem İmamoğlu’na “Pontus, Yunan” gibi iğrenç iftiralar attılar. Trabzonluları rencide ettiler.

İmamoğlu ve ekibini havaalanında VIP’ten geçirmeyen “Ordu Valisi’ne hakaret etti” diye ispatlanamayan kara çalma çabalarıyla gündemi meşgul ettiler. Bir zamanlar “başörtülü bacıma işediler, kaseti var” iftirasını hatırlattılar.

“Oylarımızı çaldılar” iddiası ile haklarında dile getirilen çok sayıda “çaldılar” iddialarına çağrışım yaptırdılar.

AKP Genel Başkanı “İmamoğlu Validen özür dilemezse, seçimi kazansa bile o makama oturamaz” dedi.

“İmamoğlu kazansa bile Meclis çoğunluğu bizde, istersek çalıştırmayız” dedi.

Millet ittifakı ve SP mensuplarına “illet, zillet” diye suçlamışlardı. Gidip SP’lilerden özür dilediler.

Yandaş kanallara çıkan İmamoğlu’na karşı Ahmet Hakan, Nagehan Alçı, Turgay Güler, Okan Müderrisoğlugibi kişiler saygısız ve saldırgan tavırlar gösterdiler. Buna karşılık bütün kanallarda Binali Yıldırım’a çanak sorular sordurdular.

İmamoğlu’nu HDP, Kandil, FETÖ ile işbirliği ile suçladılar. Ama son hafta PKK elebaşından medet umdular.

İmralı’ya özel ulak gönderip teröristbaşı Öcalan’dan mektup alıp okuttular. Osman Öcalan’ı TRT’ye çıkardılar.

Yetmedi seçime bir gün kala Neçirvan Barzani’yi davet ettiler.

“Kaybediyoruz, Öcalan ve Barzani üzerinden HDP oylarını çevirirsek kazanabiliriz” diye düşündüler.

Seçim yasağı başladıktan sonra Selahattin Demirtaş’ın twitini TV kanallarında saatlerce yorumlattılar.Yandaş yorumcular “Demirtaş kim oluyor ki Öcalan’ı dinlemiyor” dediler.

Bu Türkiye düşmanlarını iç politikamızda birer siyasi aktör haline getirdiler. “Acaba Öcalan’a ne vaat ettiler?” şüphesini uyandırdılar.

Nagehan Alçı’yı Erbil’deki TV’ye çıkartarak, Barzani’nin dahil olacağı yeni bir açılım süreci başlayacağınısöylettiler, yazdırdılar.

Milliyetçi oylardan tereddüt içinde olanları da kaybettiler.

Bu olanlara rağmen Ekrem İmamoğlu bütün kesimleri kucaklayan olumlu tavrını bozmadı. Hep pozitif mesajlar verdi.

Bütün bunlar birikti. Vatandaş kibirli, küstah ve adaletsiz tavırlı olanları, milletin aklı ve vicdanıyla adeta alay edercesine tutarsız manevralar yapanları ve PKK’dan medet umanları cezalandırdı.

***

DENGE VE DENETİM GELİYOR

İnsanlar sandıklara koştu, tatil yerlerinde olanlar bile dönüp oy kullandılar ve oy farkı 800 bin civarına (yüzde 9,2 ye) çıktı.

Burada kazanan Milletimizin feraseti, kaybeden ise halktan (fabrika ayarlarından) uzaklaşan AKP ve Erdoğan’dır.

Seçimle değişim güzel bir şey. Bu sonuç çok hayırlı olacak diye umut ediyorum.

Çünkü iktidar (AKP ve R. Tayyip Erdoğan) bundan sonra muhalefetin nefesini ensesinde hissedeceği için daha az hata yapmaya çalışacaktır.

Ekrem İmamoğlu ise Belediye Meclisinde AKP çoğunluk olduğundan sürekli denetlenecek, hata yapmamak için daha özenli olacaktır.

Zaten her zaman “denge ve denetim” sistemi istememizin sebebi de buydu.

*******************************

HER ŞEY GÜZEL OLACAK MI?

İktisadi meseleler konusunda yorumlarından sıkça faydalandığım değerli ekonomist Ege Cansen (Sözcü Gazetesinde) birkaç gün önce şu satırları yazdı:

“İktisadi konulara kafa yoran birçok meslekten iktisatçıya göre, Türkiye ekonomisi, içinden hasarsız çıkamayacağı bir durumdadır.

İşin tuhafı böyle bir zamanda seçmenler, İmamoğlu’nun “Her şey çok güzel olacak” veya Yıldırım’ın “Her şey daha güzel olacak” sloganını tutmuştur.

Benim aklıma şu soru takılıyor: Türkiye ekonomisi gerçekten bir açmazda ise sırf İmamoğlu veya Yıldırım,İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi diye ekonomimiz bu açmazdan kurtulamayacağına göre, nasıl olacak da her şey güzel hatta daha güzel olacaktır?

Ben bu çelişik düşüncelerden şu sonucu çıkarıyorum. Demek ki; muhalif olanlarımızın da çoğu, Türk ekonomisini içinden çıkılamaz bir durumda görmüyor. İşsizlik, küçülme, enflasyon gibi sıkıntılar var. ‘Ama sadece yönetenlerin değişmesiyle işlerin yoluna girmesi mümkündür’ deniliyor. Acaba?”

Bana göre de kimsenin elinde sihirli bir değnek yok.

Doğru zamanda, doğru kararlar almak ve doğru bir şekilde uygulamak ve çok çalışmak gerekiyor.

Ve ekonomiyi düzeltmek için acı reçeteler uygulanacak.

Ancak, Türkiye siyaseti bugünden itibaren asla eskisi gibi olmayacak.

Yeni dengeler oluşacak, yeni aktörler gelecek, tek adam rejimi sorgulanacak. Denge ve denetimmekanizmaları oluşacak.

Türkiye’nin önünde çok zorlu bir süreç var.

Ama bu defa yepyeni umutlarımız da var.

 

 

Cumhuriyet ve Millî Mücadele (4)

0

Nitekim Maide Suresinin 54. âyeti, Türk Milleti’ne zımnen, dolaylı olarak bakar. Âyette mealen şu ifadeler geçer:

“Allah, bir kavim getirir ki, onları sever, onlar da Allah’ı severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı kuvvetli ve zorludurlar. Allah yolunda savaşırlar.”

Asrın Âlimi bu hususa değinmiş. Vani (Vanlı) Mehmet Efendi de Arais adlı tefsirinde buna yer vermiştir. Çünkü Millî Mücadele ile bu millet “Kur’anı Allahın tevfik (ve yardım)iyle düşmanın hücumundan kurtarmıştır.”

Daha önce belirttiğim gibi, Allahın dinini bu millet yaşamak, yaşatmak ve yaymak için; her şeyden evvel vatan sahibi olmalıydı.

Dahası, vatanında hür ve müstakil / özgür kalmalıydı. Ki Allahın hükmünü yer yüzünde yürütebilsin.

Çünkü Kur’an, ancak hür bir vatanda yaşanır.

Çünkü Kur’an, özgür insanlar eliyle uygulanır.

Bir vatan ki, işgal altında kalmıştır.

Bir ülke ki, insanları hür ve serbest değildir.

Kur’ana hayat hakkı tanımaz düşman.

Zaten Batılı saldırının temelinde, çok sebepler arasında bir de Kur’an ve İslâm düşmanlığı yatmıyor muydu? Demek ki, Türk İstiklâl Savaşı, aynı zamanda Kur’an’ı; Allahın yardımıyla, düşman tasallutundan ve düşman hücûmundan korumuş oluyordu. Millî Mücadele’yi kazanmakla “İslâm Âlemi’ni mesrûr” ettik, sevindirdik.

“İslâm Âlemi’nin muhabbet (sevgi) ve teveccühünün” Türk Milleti’ne yönelmesini temin ettik. Yeniden O’na karşı sevgi ve muhabbet duymasını sağladık. Çünkü başta İngiliz olmak üzere, emperyalist devletler altında kıvranan Müslümanlara ümit ışığı olduk. Emperyalizme karşı çıkılabileceğini gösterdik. Onların da bizim gibi kurtulabilecekleri fikrini uyandırdık.

Devrinin askerî şöhreti Baron de Tod, Türk Milleti’nin bir vasfının, bir özelliğinin farkına varmıştır ki o da şudur:

“Milletinizin bir mevzuu (bir konuyu); kalbi ile benimsemesi için, aklından evvel rûhu ile inanmasının şart olduğunu anladım” der.

Ve bunu derken âdeta şu hükmü tescil etmiş ve benimsemiş oluyor ki o da şudur:

“Enbiya’nın ekseri Şark’ta (Doğu’da) ve Hükemanın (Felsefecilerin) ağlebi (çoğu) Garp’ta (Batı’da) gelmesi; kader-i ezelînin (ezelî kaderin) bir remzi (işareti)dir ki, Şarkı (Doğuyu) ayağa kaldıracak (olan) din ve kalbdir, akıl ve felsefe (yani olay ve sorunları sırf materyalist bir bakış ve yorumla çözmek mümkün ve olası) değil!”

İşte Millî Mücadele, bu ruhla başlamış. Böylesi bir ruhla başlatılmıştır. Ancak bu şekilde Şark’ı (Doğu’yu yani Türkiye’yi) intibaha getirdik, uyandırdık. Fıtratına, yaratılışına muvafık /uygun bir cereyan / akış verdik.

İşte bunun için Millî Mücadele başarıyla sonuçlandı.

X

Millî Mücadele, nasıl bir düşmana; daha doğrusu, ne çeşit düşmanlara karşı yapıldığı.

Millî Mücadele, nasıl bir destanımsı şahlanış olduğu.

Millî Mücadele, ne gibi yoksulluk, imkânsızlık ve çok zor şartlarda verildiği.

Millî Mücadele’de -bir bakıma yine- nasıl yedi düvele (yedi devlete) karşı çarpışıldığı.

Millî Mücadele’de ayrıca nasıl iç engellerle, iç isyanlarla, aldatılmış yığınlarla uğraşıldığı.

Büyük İslâm şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un şu veciz ifadesinde, özlüce dile getirilmiştir:

“Allah, bu millete İstiklâl Marşı’nı bir daha yazdırmasın!” Yani Allah bu millete; tekrar öyle acı ve dehşetli günleri göstermesin!

Böylece yeniden “İstiklâl Marşı” yazmak zorunda bırakmasın bu milleti demek istiyordu. Meşhur İstiklâl Marşı’nı yazan rahmetli şairimiz.

 

 

Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. ABDÜLKADİR DONUK İle Türkçülük ve İslâmiyet, Türk-İslâm Sentezi Hakkında Sohbet…

Oğuz Çetinoğlu: Türkçü‘ ve ‘Türkçülük‘ sözünden ne anlamalıyız?

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Ziya Gökalp; ‘Türkçülük, Türk milletini yüceltmek demektir.’ Diyor. Bu düsturun dışına çıkmayan kişi ‘Türkçü‘dür.

Bilindiği gibi, Türkçülük, Millî Mücadele’nin başarıya ulaşmasında ve Cumhuriyetin teşkilâtlanmasında rol oynayan en önemli akımdır. Kasım 1908’de kurulan Türk Derneği bu akımın beşiği olmuştur. Türkçüler daha sonra Ağustos 1911’de kurulan Türk Yurdu Cemiyeti’nde toplanmaya başladılar. Asıl teşkilâtlanma 3 Temmuz 1911’de kurulan Türk Ocağı Derneği’nde gerçekleşti.

Çetinoğlu: Türkçülük akımının gayesi hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Donuk: Türkçülük akımının gayesini genel hatları ile şu şekilde özetlemek mümkündür: ‘Osmanlı bayrağı altında bilinçsiz bir şekilde yaşayan Türkleri millî bir duygu ile bilinçlendirmek, milliyetini idrak ettirmek. Sarsılmış olan Osmanlı Saltanatı’nın dayanaklarını yeniden kuvvetlendirmek… Millî hüviyetinden ve şahsiyetinden taviz vermeden batı medeniyeti içerisinde yerini almaktır.’

Türkçüler batılılaşma konusunda da medeniyet ve kültürü ayırarak, batıdan medeniyetin alınabileceğini, ancak kültürün millî olduğunu savunmuşlardır. Bu konuda Ziya Gökalp’in şu formülünü hatırlatalım: ‘Türk ırkındanım. İslâm ümmetindenim. Garb medeniyetindenim.’

Özetle Türkçüler şöyle diyorlardı: ‘Balkan Savaşları neticesinde gayr-i Müslimler ayrılmışlardır. Orta Doğu’da Araplar kendi organizasyonları ile meşguldürler. O hâlde devlet ancak, Türk milletini bilinçlendirip güçlendirmekle kurtarılabilir.’

Çetinoğlu: Türklük‘ ile ‘Türk milleti‘ kavramı arasındaki farkı açıklar mısınız?

Donuk: Türklük kavramı, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın bütün Türk topluluklarını kapsayan, ‘Türk olma halini‘ ifade eden geniş ve zengin bir tariftir. Türklük, Türk milletinin yalnızca Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki varlık ve değerlerini değil, dünyanın her bölgesindeki Türkleri ve ortak eserlerini içine alan umumî bir kavramdır. Türklükte anlaşılması gereken, yalnızca bugünü değil, coğrafyaları ve zamanı aşan bir derinlik ve bakış açısı ile bu tarife uyan maddî, manevi, beşerî, kültürel, sosyal, iktisadi, antropolojik ve arkeolojik vb. bütün Türk varlığını, eserlerini ve geleceğini ihtiva etmektir.

Türklük‘ kavramı ile ne anlamamız gerektiğini rahmetli hocam İbrahim Kafesoğlu’dan okuyalım:

‘Türkiye’nin de dâhil bulunduğu yaklaşık 250 milyona yakın Türk dünyasını bütün olarak ele almak, birbirinden ayrı kalmış Türk toplulukları arasındaki tarihi ve kültürel bağları, ilmî olarak tespit etmek gerekmektedir.

Binlerce yıllık tarih birliği yanında günün problemleri açısından da bütün Türk âleminin bir mukadderat ortaklığının ana çizgisi üzerinde bulunduğu inkâr edilemez. Çeşitli bölgelerde dağınık hâlde yaşamalarına bakılınca, Türklerin her tarafta aynı tehlikelere maruz kaldıkları ve selâmete ulaşmak için, Türkiye dâhil hepsinin, müşterek karakterde bir hedefe doğru ilerleme çabası içinde oldukları anlaşılır. Bundan dolayı, nefis müdafaasının zarurî kıldığı gaye birliğinin sadece bir ifadesinden ibaret ‘bütün Türklük’ meselesi dış Türkler için olduğu kadar, korunma ve yükselmesi uğrunda fedakârâne gayretler sarfı gerekli Türkiye’miz için de hayatî değer taşımaktadır.

İçimizde aydın geçinen bazı gruplar Türkiye ile Türk dünyası arasındaki bağı koparmak istemektedirler. İddialarına göre, dışarıdaki Türklerle Cumhuriyetimizin ne politik, ne kültürel bağları kalmıştır. Onlar yüzyıllardan beri farklı bir tarihi gelişme sonucunda Türkiye Türklüğünden kopmuşlar, başka ülkelerin, başka idarecilerin fertleri olmuşlar ve bize yabancılaşmışlardır.

Tâbi oldukları rejimler ve yaşama imkânları ne olursa olsun, dış Türklerle alâkalandırmamak gerekir, çünkü onlar artık bizden sayılmazlar.

Bir Orta Asya Türklüğünün bir İdil-Ural Türklüğünün, bir Doğu Türkistan, bir İran, Irak, Suriye, Kıbrıs ve Balkanlar Türklüğünün varlığını, inkârı imkânsız bir tarihi hakikati, göz kırpmadan red edebilen bu fikrin müdafaacıları bir yandan sakat görüşlerini yaymaya çalışmakta, diğer taraftan da Atatürk devrinin zihinlere işlediği ‘Bütün Türklük’ şuurundan kalan son izleri de silip yok etmek için Türk târihini ve Türkiye Türkçesini insafsızca tahrif ve tahrip etmek gayretindedirler. Kısaca Türkiye Türkleri Anadolu’da yalnız başına bırakılmış olacaktır.

Bugün de her iki tarafın gönül birliği içinde yaşadığına şüphe yoktur. Dışarıdaki kardeşlerimiz yaptığımız İstiklâl Savaşı ile Türklük haysiyetini kurtaran Türkiye’ye şevk dolu gözlerle bakmaktadırlar. Kuvvetli ordusu, demokratik idâresi ve milletlerarası seçkin mevkii ile Türkiye, onlar için, hürriyet zevki ve insan olmanın emsalsiz hazzı içinde yaşayan biricik kardeş ülkedir. Demek ki dış Türkler için Türkiye bir kuvvet ise, Türkiye de dış Türkler için bir ümittir. Ümitle kuvvetin birleştiği ‘Bütün Türklük’ deyiminde Türk dünyasının mukadderat birliği en veciz ifadesini bulur.

Yine hatırlatalım ki, malum zihniyete göre, meselâ ‘Türk Milleti’ Cumhuriyet sınırları dâhilindeki insanlardan kuruludur ve ondan ibarettir. Halk kütleleri arasında dil birliği, kültür ortaklığı olmadığı gibi, millî kültürün yayılma ve işlenmesine de lüzum yoktur. Yine onlara göre, Türkiye’de nüfus

Kâğıdında Türk vatandaşı yazılı herkes Türk’tür, fakat resmî sınırlarımız dışında kalan, ana dili Türkçe ve Türk kültürüne mensup milyonlarca insan Türk değil, yabancıdır!’

(İ. Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, İstanbul, 1970, s. 214-224).

Çetinoğlu: Milliyetçi‘ ve ‘Türk Milliyetçisi‘ kavramından ne anlamak gerekir?

Donuk: Kısaca milliyetçilik Allah’ın verdiği bütün değerlere sahip çıkmaktır, korumaktır. Kişinin milletine sevgi ve saygı hisleriyle bağlanmasıdır. Allah’ın verdiği kimliği, dili ve diğer bütün değerleri muhafaza etmeye gayret etmenin adı milliyetçiliktir. Milliyetçi olmak sadece mensup

olduğun milleti sevmek değil, icabında onlar için her türlü fedakârlıklara katlanmak demektir.

Türk milliyetçiliği ise, mensup olduğu Türk milletine bağlılıktır, sadakattir, milletini sevmek ve saymaktır. Türk milliyetçisi Türk dilini koruyan, Türk seciye ve ahlâkını yükselten, Türk düşüncesinin ilmî, fikrî, edebî, felsefî ve teknik sahalarda imkânlarını zenginleştiren, İslâmiyet’i muhterem tutan, dünya Türklüğünün istiklâl, hürriyet, refah ve saadeti için çalışan insandır.

Çetinoğlu: Türkçülük ve İslamiyet ilişkisini yorumlar mısınız?

Donuk: Bu konuda geçmişe baktığımızda şu gerçeği görürüz: Türk milleti dindar olmakla, yani dinî akidelere ve İslam’ın iman ve amel prensiplerine bağlı kalmakla beraber, tarih boyunca yaşanan hayatı yalnız din açısından değerlendirecek bir gayretin temsilcisi olmamıştır.

Vicdan hürriyeti Türk tarihinin ana karakteri halindedir. Türkler engeniş dini toleransa sahip milletlerin başında gelir. Sultan Tuğrul Bey’in kabul ettiği laiklik, hiç olmazsa tatbikat şeklinde, Türk devletlerinde daima mevcut olmuştur. Bugüne kadar hiçbir Türk devleti dinî vasıf taşımamıştır. Peygamberler veya veliler tarafından idare edilen Türk devleti yoktur. İslamî Türk devletlerinde bile din, aynı zamanda dünya işlerine hükmeden bir unsur olarak görülmemiş ve Türk hükümdarları, şeriat yanında, dünyevî kanunlar da yapmışlardır. Sultan Melikşah’ın, Uzun Hasan’ın, Fatih’in, Kanunî’nin kanunları hatırlanmalıdır.

Şeriatçı olmayan Türk milliyetçisi yurdumuzda millî birliği temelinden sarsabilecek mahiyetteki Alevilik-Sünnilik gibi mezhep mücadelesine de kesin suretle karşıdır.

(bk. İ. Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, s. 274; Aynı müell. Türk Milli Kültürü, s.256)

Çetinoğlu: Türk milliyetçilerinin din ile kavgalı olduğu iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Donuk: Her millette olduğu gibi, Türk milleti içerisinde de dinî duyguları zayıf insanlar olabilir. Bu inanış ve düşünce tamamen onları bağlar. O, kul ile Allah arasında olan bağlantıdır, hesabını kendisi verecektir. Her Türk milliyetçisi inançlı olmak ve mensup olduğu İslâmiyet’i daima muhterem tutmak mevkiindedir. İslâm mübarek ve mukaddes dinimizdir. Din-i mübindir, yani Allah’ın iyiyi kötüyü, hayrı ve şerri ayırt eden apaçık ilahî hükümler manzumesidir. Vicdanlarımızdaki ilahî ışıktır. Türklük şuuru, İslâm ahlak ve faziletini şiar edinerek Allah’ın emirleri doğrultusunda yaşamaya gayret eden insanlarız.

Çetinoğlu: Din olgusuna mesafeli olduğu söylenen Kemalizm düşüncesinin Mustafa Kemal Atatürk ile bağlantısı hakkında düşüncelerinizi açıklar mısınız?

Donuk: Atatürk’ün din anlayışı hakkında çok şeyler dinledik ve okuduk. Tam bir iman sahibi olduğunu ifade eden de var, aksini söyleyen de var. Dedik ya, ‘Ameller niyete göredir.’ Buna göre vicdanında az da olsa Allah korkusu olan, Atatürk’e böyle iftiralarda bulunmaz. Atatürk’ün bu hususta en büyük gayesi dini ‘hurafelerden, cahil bilgisiz insanların’ elinden kurtarmaktı.

Çeşitli konuşmalarında bu konuyu defalarca belirtmiştir. Buna rağmen, hem konuşmalarını hem din konusunda yaptıklarını inkâr etmek bir Müslüman’a yakışır mı? Herkes, Atatürk’ü dilediği gibi yorumlamaya çalıştı. Herkes kendi kafasında canlandırdığı Atatürk’ü bu topluma kabul ettirmek için uğraştı. Sonunda, gerçeğin çok dışında bir Atatürk portresi ortaya çıktı.

Bakınız gazeteci Emin Pazarcının bulup neşrettiği bir belge dahi Atatürk’ün nasıl imanlı bir Türk evladı olduğunu ispat eder: Cumhuriyet’in ilk yıllarından Atatürk’ün ölümüne kadar Harp Okulu’ndan mezun olan öğrenciler Kur’an üzerine el basarak yemin ediyorlardı.

Belgede aynen şunlar yazıyor: ‘Ben sulhta ve harpta, karada ve denizde ve havada ve her nerede olursa olsun milletime ve memleketime daima doğruluk ve sadakatle hizmet ve hükümeti Cumhuriyetimizin bütün kanun ve nizamlarına ve âmirlerimizin her türlü emirlerine bütün kalbimle itaat etmekten ayrılmayacağıma ve milletimin namını, mukaddes ve şerefli sancağımın şanını ve askerliğin namus ve şerefini canımdan aziz bilip bu uğurda seve seve canımı feda etmekten hiçbir zaman çekinmeyeceğime ve her zaman vazifesini, namusunu sever, özü ve sözü doğru ve gayretli bir asker olarak çalışmaktan başka bir şey düşünmeyeceğime Cenab-ı Allah’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Azimmüşşan’a el basarak yemin ediyorum. Vallah ve Billah.’                                                                    (Emin Pazarcı, İşte Gerçek Atatürk, Tercüman, 22.11.2004)

Ayrıca Harp Okulu’nda mecburî olarak din dersleri de okutuluyordu.

(Herkese; gerçek İlâhiyat Fakültesi hocası Prof. Dr. İsmail Yakıt’ın ‘Atatürk ve Din’ adlı kitabını okumasını tavsiye ederim).

Çetinoğlu: Türk İslam Sentezi ile ilgili görüşlerinizi sorabilir miyim?

Donuk: Türk-İslâm sentezi kavramı bana göre uygun değildir. İslâm’ın senteze ihtiyacı yoktur. Her kişi ve her kavim Allah’ın gönderdiği en son hak dini İslâm’a uymak mecburiyetindedir. Bu konuyu Aydınlar Ocağı kurucularından ve daha sonra başkanlığını yapmış olan Prof. Dr. Süleyman Yalçın hoca çok iyi açıklamış idi. Hoca diyor ki:

1970’li yıllara doğru ülke gündemini tespit edecek ve devletimizin bekası için fikirler ileri sürecek bir derneğe veya vakfa veya bir Ocak’a ihtiyacımız olduğunu düşünerek, ülkemizin gerçek aydınları olarak bir araya gelme ihtiyacını hissettik. Bunun içindir ki, arkadaşlarımız arasında Türkçülük ve

İslâmcılık yönleri ağır basanlar bir araya gelmek suretiyle Aydınlar Ocağı çatısı altında toplandık. Özetle sentez şahısların bir araya gelmesi ile meydana geldi. Hadise bundan ibarettir.’

Görülüyor ki, olay sadece şahısların bir çatı altında toplanmasıyla teşekkül etmiştir. Gaye, Türk ile İslâm’ı birbirine karıştırarak sentez adı altında İslâm’ı bir ucube hâline getirmek değildir.

Ancak ülkemizde hem Türk’ten hem İslâm’dan rahatsız olan soysuz ve imansız insanlar bulunmaktadır. Bunlar devamlı olarak Türk’e ve İslâm’a ağır sözler söylerler. Bunlara karşı hem mensup olduğumuz ve iftihar ettiğimiz Türk ve Türklüğün haklarını savunmak hem yüce İslâm dinine yapılan hücumları bertaraf etmek ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Allah’ın bizlere bahşettiği kavmimize ve inancımıza sahip çıkmak, söz söyletmemek vazifemiz değil mi? Bunları yerine getiremiyor isek, mevcudiyetimizin ne anlamı var?

İslâm’ı karanlıklar âlemi ve gericilikle itham edenler, Kur’ân’ı açıp okumuş olsa idiler, ne kadar gaflet içerisinde olduklarını anlamış olurlardı.

Bu tip insanlar sadece El- Enfâl sûresi 60. âyeti öğrenmiş olsalardı, emin olunuz, hemen imana gelirlerdi:

Düşmanın silahından daha üstün bir silahla mücadele ediniz.’

İşte, Türk ve İslâm konusunda bir araya gelen insanların yaptıkları mücadelenin özeti.

Bu arada kendini Türk kabul edenlerin yüce İslâm dinine toz kondurmadıkları halde, İslâmî kesimde aynı titizliği müşahede edemiyoruz. Şöyle ki;

a- Diyorlar ki, ‘İslâmiyet milliyetçiliği reddeder.’ Bilindiği gibi, İslâm milliyetçiliği ve ırk kavramını değil, ‘ırkçılığı’ reddeder.

b- Diyorlar ki, ‘Milliyetçilik ilerlemeyi engellermiş.’ Ne kadar sakat bir düşünce. Batılı milletler, millî duygularından dolayı mı geri kaldılar?

c- Diyorlar ki, ‘Mensup olduğunuz soy ve sopunuz ile övünemezsiniz.’ Yanlış okumadınız. Bunu kimler söylüyor dersiniz? Anlı şanlı İlahiyat profesörleri. Ne hakla soyumla övünmemi yasaklıyorsunuz? Türk’e olan düşmanlığınızın sebebi nedir? Mesela bir Türk ile bir Rus güreş yapıyorlar, Türk’ün Rus’u tuş ile yenmesi neticesinde övünmek, gurur duymak hakkımız değil mi?

d- Hocanın biri de ortaya çıkıyor ve diyor ki; ‘Çocuklarınıza Türk adını veremezsiniz, çünkü onlar kâfirdi.’ Yani şu Türk isimlerini veremezsiniz demek istiyor: Bilge, Oğuz, Kültegin, Mete, Çağrı, İlteriş, Alp, Alp Bilge, Ayhan, Orhan, Yıldız, İlhan, Aydın, Alptekin, Aybike, Aycan, Alpay, Oktay,

Alparslan, Turan, Doğan, Turgut, Korkud, Sencer, Selçuk, Terken vb…

İslâmiyet öncesi Türklerin kâfir olmayıp, aksine Tanrı’ya inandıklarını gösteren yüzlerce belgeye sâhip bulunmaktayız.

e- Bir başka hoca da yazdığı İlmihal de tanınmış bir Türk hükümdarı olan Atilla’ya ‘gaddar, barbar, Allah’ın belası’ diyor. Protestan mezhebinin kurucusu Martin Luther de aynısını söylüyor. Bizim hocanın M. Luther’den ne farkı kaldı dersiniz? (Tam İlmihal, Seadet-i Ebediye, İstanbul, 1982, s.

381).

 

Prof. Dr. ABDÜLKADİR DONUK

1948 yılında Adana’nın Ceyhan ilçesine bağlı Kırmıt nahiyesinde doğdu. İlkokulu doğduğu köyde, orta okulu ve liseyi Ceyhan’ da bitirdi. 1968 de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’ne kayıt olarak 1972 yılı Haziran ayında bu bölümün Umumî Türk Târihi Kürsüsü’nden mezun oldu. Yardımcı sertifikaları Yeniçağ Târihi ile Fars Dili ve Edebiyatı idi. Aynı yılın sonunda yapılan yabancı dil imtihanını kazanarak doktora çalışmalarına Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun yanında başladı. 1969 yılından asistanlığa tâyin edildi. 1975 yılına kadar Umumi Türk Târihi Kürsü Kütüphanesi’nde kütüphane memuru olarak çalıştı. 1975 yazında 4 aylık kısa devreden istifâde ederek İzmir’in Bornova İlçesi’nde askerliğini yaptı.

1978 de doktora tezini tamamlayarak aynı yılın Haziran ayında ‘Doktor’ unvanını aldı. 1980 yılının Ekim ayında kendi imkânlarıyla Amerika’ya giderek Columbia Üniversitesi’nde 1981 yılının Nisan ayına kadar, 6 ay süre ile branşı ile ilgili konularda çalıştı.

1983 yılında doçentlik imtihanının bütün safhalarını tamamlayarak ‘Üniversite Doçenti’ unvanını aldı. 1988 yılında da ‘Profesör’ oldu. 2016 yılında hizmet süresi dolduğundan emekli oldu. Hâlen bir vakıf üniversitesinde eğitim hizmetlerine devam ediyor.

 

 

Kadın Programları (3)

0

Bu hususta kendisine çok iş düşmesi gereken Hristiyanlık;

Bütün istek ve çabasına rağmen insanlara hitap edememenin -çok istediği halde-

Onlara manen el uzatamayışın ıstırap ve üzüntüsü içinde âdeta kıvranıyor.

Fakat artık elinden bir şey gelmiyor.

Velhasıl manevi boşluk içinde yüzen insanlar,

İnsanı maddeten çürütecek manen geriletecek gayri meşru tuzak ve alışkanlıkların

Pençesine düşmekten -yazık ki- kurtulamıyorlar.

Anlaşılan insanlık bir kurtuluş arayışı içinde. Daha doğrusu bir uyanışın arifesinde.

Onlar da bekliyor bizler de.

Kıyametten önce insanlık son bir adaletin gerçekleşmesini seyre hazırlanıyor.

Çünkü bütün …izmleri denedi. Şimdi artık tüm gözler ufukta.

Gerçek İslâm güneşinin parlak, sıcak ve şifalı şualarına hedef olmanın

Heyecanı içinde çarpıyor kalpleri.

Dünya kadın ve erkekleri, işte ancak o zaman birbirlerinden bekledikleri anlayışa kavuşacaklar.

İşte ancak o zaman gerekli olgunluğa ulaşacaklar.

Dünyada da mesut ve bahtiyar olmanın yolunu bulacaklar.

Birbirlerine karşı nasıl davranmaları icap ettiğinin ölçüsünü edinecekler.

Bu mümkün mü?

Evet mümkün.

Çünkü mazi, istikbalin yani geçmiş; geleceğin aynasıdır.

Geleceğin nasıl böyle olacağını soranlara, geçmişe bakmalarını salık veririz.

Asrı Saadette Abbasî, Endülüs, Selçuklu ve son olarak Osmanlı’da

İnsanlığın şahit olduğu gerçek ve özlenen insanlığa

Hakiki medeniyete, pek yakında insanlık, inşallah yeniden kavuşacaktır.

 

“Yetmez mi musab olduğumuz (uğradığımız) bunca devahi (bela ve musibetler)?

Ağzım kurusun yok musun ey Adli İlahî?”

 

Diyor, İlâhî adaletten asla ümit kesilmemesi gerektiğini hatırlatıyorum.

X

Çeşitli kanallarda yer alan Kadın Programları içler acısı.

Yürek dağlayıcı.

Perişan kadınların hâli pür melâli, acıklı mı acıklı.

Pişman erkeklerin durumlarının da onlardan aşağı kalır yanı yok.

Ya ortada kalan çocukların melûl mahzun tavırları.

Yalnızlık içinde kıvranışlarını sezdiren bakışları.

Velhasıl insanlar; insanlık dramı karşısındalar.

Ve genellikle çaresizler.

Üzüntüyle izlemekten başka ellerinden bir şey gelmiyor.

Gerçi -özellikle- kimi kadınlar, el uzatmaktan geri kalmıyor.

Hal ve vakitleri yerinde bu kadınların; gerçekten yardıma muhtaç kadın ve çocuklara

Kol kanat germek istemeleri; insanın gözünü yaşartıyor.

İnsana, demek ki henüz insanlık ölmemiş dedirtiyor.

Gelecekten umutlu olmamız gerektiğini bizlere hatırlatıyor.

Ben bu yazımda; dağılan, bozulan, ayrılmayla sonuçlanan aile hayatının temel sebeplerinden

Birine temas etmeye çalışacağım.

Hangi temel direkten yoksun oluşun;

Böylesi aile yıkımlarına sebep olduğunu göstermeye gayret edeceğim.

 

 

İmamoğlu ve Yıldırım’ı Desteklemiyorum!

Değerli dostlar, İstanbul’da 23 Haziran 2019’da bir belediye başkanlığı seçimi yapılacak…

Nedenlerini sayfalarca yazarak belirtebileceğim hususlardan dolayı ne Ekrem İmamoğlu’nu ne de Binali Yıldırım’ı destekliyorum…

Ben Türk(ler) Milletinden yana tarafım… Bu siyasi anlayışların Türk Milletine faydası olmadığı gibi adeta istikbalini kararttığını müşahede etmekteyim…

Bu hususu aylardır yazdıklarımda, sosyal medyada ve televizyon programlarında ifade ettim…

Türk Milleti onlarca yıldır hatta yüzlerce yıldır olduğu gibi dış güçler ve yerli işbirlikçileri (müesses nizam) tarafından oluşturulan algılarla yanıltılmak üzeredir. Siyasi partilerde bunun baş destekçileridir… Varlığımızın teminatı Türk Ordusu ile ilgili yapılan yasal düzenlemelerde tüm partilerin göstermiş olduğu birliktelik bunun bir delilidir… Balkan Savaşlarındaki tarihi bozgunun nedeni Türk Ordusunun yapısı ile savaş öncesi oynanılmış olmasıdır… Hem beka sorunu var deyip hem de ordunun yapısı ile oynamak izahtan varestedir. 28 Şubat’tan bu yana Türk Ordusuna yapılmadık kötülük kalmamıştır. Ordusu zayıflamış bir halkın bu topraklar üzerinde yaşama şansı yoktur.

İç ihanet şebekesi PKK ve onun başının bile bu seçimler için kullanılmak istenmesi gelecek için düşündürücüdür.

Biz üzerimize düşeni yaparak Türk Milletini uyaralım da gerisi Türk (lere) Milletine kalmış bir şey olsun…

Allah, Türk Milletinin yâr ve yardımcısı olsun…

 

 

Kadın Programları (2)

0

3 Nisan – 9 Mayıs 2004 tarihleri arasında İngiltere’deydim.

Yine Cambridge şehri yakınlarında kaldım.

Bu ikinci gidişimdi İngiltere’ye.

Geçen ki gidişimde olduğu gibi yine dört göz oldum.

Bakmaya değil, görmeye çalıştım.

Bilmeye değil, anlamaya gayret ettim.

Her konuya eğildim. Her hususa meylettim.

Bir kitaba bakar gibi eğilmedim. Bir kitabı okumak için çaba sarfettim.

Bu arada televizyon programlarına da dikkat ettim.

Bizdeki kadın programlarının onlardan örnek alındığını düşündüm.

Bu programlarda genç, güzel ve sıhhatli kadın ve erkeklerin birbirlerini nasıl suçladıklarına ve yekdiğerini nasıl itham edip töhmet altında bıraktıklarına esefle, üzülerek şahit ve tanık oldum.

Hem üzüldüm hem şaşırdım.

Çünkü diğer Avrupa ülkeleri gibi İngiltere de sosyal içerikli konuları aşmış. Problemleri geride bırakmış. Kendi halkının sosyal, toplumsal tüm ihtiyaç ve gereksinimlerini karşılar hâle gelmişti. Genellikle işsizlik sorunları -özellikle kendi halkı için- yok denecek durumda.

Ev ihtiyaçları karşılanır vaziyette. Şehirlerde ve çevre yerleşim yerlerinde -köy demek soğuk kaçacak çünkü buralarda şehirde ne varsa her yerde o var. Mahrumiyet söz konusu değil; kalkınmışlık farkı yok gibi bir şey- sosyal her türlü ihtiyaçlar yerine getirilmiş.

Maddî, görünür bir aksaklığa ne şehirde ne şehir dışında rastlanmıyor. Âdeta ülkenin taşına toprağına devlet veya belediyelerin elleri değmediği bir yer kalmamış.

Fakat bütün bunlara rağmen, insanların birbirlerinden bu denli müşteki ve şikâyetçi olmaları. Hele mutsuz genç çiftlerin bu kadar büyük yekün tutmaları, bizi derin derin düşündürdü.

Cevabını ise ancak şu hükümde bulabildim:

“Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.”

Zahirde ve görünüşte mutlu bir hayat sergilemeleri gereken bunca insanın buhran içinde kıvranmaları, gözlerinden mutsuzluk içeren yaşlar dökmeleri, birbirlerini şiddetle suçlamaları ne yazık ki bir gerçekti ve bunun mantıklı bir cevabı olmalıydı.

Evet beden midesi doyanların, maddî bedenin isteklerini yerine getirenlerin, manâ mideleri aç kalıyorsa, manevî bedenlerinin istekleri karşılanmıyor, ihmal ediliyorsa ve bunun da farkına ve ayırdına varılamıyorsa; bu insanların sıhhatli bir bütün teşkil etmeleri imkânsız ve olası değil.

Çünkü kâinat ve evrende her şey çift yaratılmış. Her şey iki kanatlı kuş gibi dengede bırakılmış. Bunlardan biri ihmal edildiği takdirde, dengesizlik hemen kendini gösteriyor.

Madde ve manâ el ele vermedikçe; maddî ve manevî vücud ve beden birbirini tamamlamadıkça, akıl ve kalb işbirliği yapmadıkça yani baş gözü; basiret, gönül ve kalb gözü ile işbirliğine gitmedikçe insanın dengeli bir şahsiyet sahibi olması zor.

Var gibi görünenler, meşguliyet ve uğraşlarından fırsat bulup da, durumlarının henüz farkında olmayanlardır. Yoksa bu denge sağlanmadıkça, sağlam bir yapı mümkün değildir.

İşte bu ülkenin maddeten ihtiyaçları karşılanan insanları; kalbleri, ruhları maneviyatları -istemeyerek- ihmal edilip, boş bırakıldıkları için mutlu olamıyorlar.

Hayata gülümseyemiyorlar. Birbirlerine gülücükler yağdıramıyorlar. Varlık içinde yokluk çeker gibi, durumlarını bir türlü düzeltemiyorlar.

Ta çocukluktan beri, ilkokuldan itibaren çocukları meşgul edecek, her şey mevcut; her yaşta onların ilgisini çekecek, kendisine cezbettirecek her türlü maddî oyuncak, eğlence kitap vesaire hepsi var.

Ama bu arada ihtiyaç olarak kendini gösteren ve gösterecek olan manevî ihtiyaçları; bir türlü karşılanamıyor.

 

 

Kadın Programları (1)

0

Son zamanlarda, Türk televizyonlarında kadını konu edinen programlar revaçta.

Şüphesiz, kadınları konu edinen programların hemen her kanalı sarması, sevindirici bir durum.

Bundan ancak memnuniyet duyulur.

Fakat işleniş tarzına dikkat etmek lâzım.

Bu husus üzerinde biraz durmak, bir orta yol bulmak gerek.

Buna dikkat edildiği takdirde, bu programların daha faydalı, daha yapıcı

Ve daha etkili olacağı muhakkaktır.

X

Hakikaten kadınlar dert küpü.

“Bir dokun bin ah dinle kâse-i fağfurdan.” misâli.

Neler anlatmıyorlar ki, insanın gözü önünde dehşet sahneleri beliriyor.

Görünür hâl alıyor.

Eşine, kaba kuvvet kullananından tutun da,

Eşini terk edenine kadar neler gündeme gelmiyor ki;

Yıkılan yuvalar, ortada kalan kadınlar, öksüz ve yetim yavrular;

İnsana hüzün veriyor. İnsanı kedere boğuyor.

“Şüyuu vukuundan beter.” yani söylentisi; olmasından kötü hükmü; kendini gösteriyor.

Oysa bu biliş, gençleri evlilikten ürkütür. Yuva kurmaktan alıkoyar.

Onları bu işten korkar hâle getirir.

Bu tip programlar -bütün iyi niyetlere rağmen- bir bakıma kaş yapayım derken,

Göz çıkartıcı bir mâhiyete bürünmekte.

Asıl korkunç olanı ise: Kocalarını aldatan kadınlar, karılarını aldatan erkeklerin;

Bu yaptıklarını rahatlıkla dile getirmeleri; bunu, tabii ve doğal bir şeymiş gibi nazara vermeleri;

Bu ahlâksız durumdan ötürü yüzlerin kızarmamasıdır.

“Şüyuu, vukuundan beter.” sözü işte asıl bu durumlar için geçerlidir.

Çünkü bu söylenti, bu çeşit bilişler; bazı insanlara cesaret verir. Demek ki der, böyle insanlar var.

Böyle şeyler olağan. Ben de insanım, ben de onlar gibi yapsam ne olur?

İnsanız işte, olur bazan böyle. Dedirir ne yazık ki kimi insana.

Bu çeşit programlarla -ister istemez- her şeyler, ortaya dökülüyor. Mahremiyet ortadan kalkıyor.

Hâyâ perdesi yırtılıyor. Sanki iğneden ipliğe, ulu orta her şey konuşuluyor, duyuluyor;

Her şeye şahit olunuyor. Saf zihinler bulanıyor, metanetler sarsılıyor.

Güven duygusu zedeleniyor. İnsanlar birbirinden kuşkulanır oluyor.

Gerçi söylenenler doğru. Ama her doğruyu söylemek doğru değil.

Cemiyet ve toplum bünyesinde onulmaz gedikler açar. Şu hüküm ispatlanmış olur:

“Bâtıl fikirleri iyice tasvir; sâfi zihinleri idlâldir.”

Yani kötü ve yanlış fikirleri iyice açmak ve anlatmak, sâf zihinleri bozar. Yoldan çıkarır.

Yapamayacaklarını yapar hâle getirir. İnsanı ahlâksızlığa iter, teşvik eder, özendirir.

Şüphesiz bu elîm ve acıklı vaziyetten insanları kurtarmak gerek.

Bunu bâtılı, kötüyü ve ahlâksızlığı yapanları, fâş etmeden, yaptıklarını zikretmeden

Fakat olunması lâzım geleni göstererek, anlatarak, nazara vererek ve açıklayarak yapmalı.

Böylece hem insanlar mahcup olmaz. Utandırılmaz. Hem de yaptıkları gizli kaldığı için,

Vazgeçmeleri çok daha kolay olur.

Nitekim Hz. Muhammed, bu gibi kişileri, ismen nazara vermez;

“Bazıları şöyle şöyle yapıyor. Yapmasa iyi olur.” derdi.

Böylece ismi söylenerek fâş olmaktan kurtulan kişiler;

Bu samimi ve içten yapılan Peygamber uyarısı karşısında,

Onlar da tüm ihlâs ve içtenlikleriyle, o yanlış, kötü ve sapık fiil ve hareketlerden

Artık el etek çekerler. Severek vazgeçer ve cayarlardı.

 

 

Mursi’nin Şehadetini Kirletmek

0

Bilinen tarihin ilk gününden itibaren yaşananları düşününce aklıma gelen tanımlama şu oldu: “Kötülükler Ülkesi Mısır”

Kötülükler ülkesi Mısır’da bir Yusuf vardı. Çağdaş Yusuf Mursi var, diyorduk ki artık o da yok. Hakk’ın hakkaniyetin adamıydı o. Yüreğimizde yaşıyor. Hakk’ın ve halkın düşmanları onu birden yok edemediler, milim milim öldürdüler, bilinmeyen bir yere gömdüler. Cahiller, aptallar; yüreklere gömülenlerin, tarihin her döneminde dipdiri olduğunu düşünemiyorlar. “Zalimler için yaşasın Cehennem!” Sevenleri, arkasından, “Dünyada bir azaldık, Cennette bir arttık.” dediler.

Mursi’in mahkeme salonundaki şüpheli ölümünü müteakiben sosyal medyada hissiyatımı şu cümlelerle ifade ettim: “Mursi şehit edildi, biz şahidiz. Örnek hayat, örnek ölüm. Mekanı Cennet, örnekliği ölümsüz olsun. Amin.”

Her insan, duasının ve davasının adamıdır. Kişi, duasıyla yaşar, davasıyla anılır. Mursi’in duası ve davası neydi? Duamız kadar bize değer veren Rabb’im, Büyük Gün’de ona, neyle ilgili sorular soracak? Mursi, kabul edilmiş bir duanın, kazanılmış bir davanın neferi olarak mı hesap verecek?

Ona “Demokrasi şehidi” diyorlar. Bir türlü kabullenemedim bu tanımlamayı. Dünya egemenlerinin, demokrasi adına işledikleri cinayetleri, kurdukları tuzakları, sömürdükleri insanları, çıkardıkları çatışmaları, ürettikleri fitneleri gördükçe daha da itici geldi bu tanımlama bana. Batı kaynaklı bu sözcüğün, içinde en keskin zehri taşıyan altın kupa olduğuna, uzun gözlemlerimden sonra iyice inandım. Üzerinde çok miktarda zehirli hançer saklayan şuh bir kraliçe sanki demokrasi. Dünyada demokrasiyi temsil ve ihraç ettiğini iddia eden hangi ülkenin elinde zehirli hançer olmadığını söyleyebiliriz? İyi örnek bulmakta zorlanıyorum, bulamıyorum. Halkının helal oylarıyla seçilen başkan Mursi’in, iktidardan darbeyle indirilmesi de “demokrasi” ile izah edilmişti. Irak’ta, Suriye’de, Libya’da suçsuz yere öldürülenler, kanlarıyla, demokrasi vampirinin garnitürü yapılmadılar mı?

Demokrasi, kirletilmiş kelimedir. Bu kelimeyi; üreticileri, savunucuları, uygulayıcıları, temsilcileri kirletmiştir. Mursi, demokratik yöntemle iktidara gelmiş, Hak adına, halka hizmet için irade ortaya koymuş bir şehittir. Demokrasi şehidi değil, “Hakkaniyet Şehidi”dir. Şehadetinin sebebi, hakkaniyet; öldürülmesinin sebebi, demokrasi düzenbazlarının uşağı olmamaktır.

Mursi, şüphesiz öldürülmüştür, o şu an ölüdür. “Allah yolunda öldürülenler (şehitler) için “ölüler” demeyin, hayır onlar diridirler; fakat siz bilemezsiniz.” ayeti, bedeni bir yokluğu değil, davanın canlılığını, örnekliğinin devamını anlatır. Bunu anlamayanlar, ayeti idrak edemeyen gafiller ve her şehadetin bir diriliş olduğuna inanmayan hainlerdir. Onlar, inanmasalar da dünya dönüyor, gece ve gündüz birbirini kovalıyor.

Zâlim, eşyanın ve gerçeklerin yerini değiştirir; kâfir, eşyayı ve gerçekleri gizler. Mursi’nin, dâhili ve harici, çağdaş firavunlara karşı verdiği mücadelenin izahını yanlış yapmak, onun hakkaniyet adına gösterdiği kutlu direnişi küçümsemek, yok saymak, “Haksızlığa boyun eğmeyin, anneler ve babalar çocuklarına ‘Sizin ecdadınız adam gibi adamdı.’ diyecekler.”sözlerini duymazlıktan gelmek, Mursi’ye karşı yapılmış bir zulümdür, genel davranış olarak bir küfürdür. Bilgi ve birikimi yüksek, davasında ölümüne samimi, dünya sistemini ve gerçeklerini iyi bilen, yüksek bir entelektüel düzeye sahip, keşif ve tahlil kabiliyetiyle tam bir otorite kabul edilen Mursi üzerinden birilerinin kendine pay çıkarması, onun şehadetini istismar etmesi ve merhumun zor elde edilen bütün üstün özelliklerine rağmen onu itibarsızlaştırmaları, birleştiricilik çabalarından ayrılık tohumları üretmeleri, Mursi’in şehadetini kirletmektir.

Necip Fazıl’ın “Mehmet’im, sevinin, başlar yüksekte! / Ölsek de sevinin, eve dönsek de! / Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! / Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! / Gün doğmuş, gün batmış, ebet bizimdir!” dizelerindeki manayı anlayanlar, Mursi’yi de anlamışlardır. Ebet inancına sahip biri için ölüm, bir yer değiştirme eylemidir. “Ölüm”ü bir “son”, zulmü bir ibadet kabul edenler ise, hem kendilerini hem dünyayı hem manayı kirletmektedirler. Zulüm ile abat olanlar, sonlarının berbat olacağını bilmelidirler.

Ölüm, temizlik; şehadet, diriliştir. Yaşamak, toplumsal; ama sınav, bireyseldir.