24.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 537

Prof. Dr. Süleyman Doğan Açıklıyor: Çocuklarımıza Müzik ve Benzeri Faydalı Alışkanlıklar Kazandırmalıyız

Çocukların,  müziğe verdikleri tepkileri artan bir şekilde benimsemeleri ve bunu yaratıcı oyun ve arkadaşlarıyla sosyal

Okul öncesi dönem çocuğu için müzik,  kendini ifade etme aracı olmanın ötesinde, onun sosyal gelişimi için de önemli bir çalışmadır.

Çünkü çocuk,  müzik eşliğinde arkadaşlarıyla daha kolay bir iletişim kurabilmektedir.

Oğuz Çetinoğlu: Çocuk‘ denildiğinde anlaşılması gereken hususu açıklamanızla röportajımıza başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Süleyman Doğan: Çocuk demek bebek ile ergen arasında kalan bireylerdir.

Çetinoğlu: Müziğin çocuk üzerinde ne türlü tesirler icra eder?

Prof. Doğan: Çocuğun kendini ifade etme becerisini,  yaratıcılık zevkini ve estetik duygusunu geliştirir; ses ve dil gelişimi ve öğrenme ile alâkalı gelişim ve soyut düşünmeye katkıda bulunduğu ilmî verilerle ortaya konulmuştur.  Bazı araştırmacılara göre;  çocukların şarkı ve mırıldanmalarını dinleyerek, müziğe karşı doğuştan duyarlı olduklarını gözleyebiliriz. Bu doğal yetenek evrenseldir ve her toplumun üyesi olan çocukta doğuştan vardır. Araştırmalar göstermektedir ki, bebekler,  sesleri algılamada ve müzikal bir uyarana dikkat göstermede, şaşırtıcı bir şekilde yetişkinlerinkine benzer yeteneklere sahip olduğu ortaya konmuştur.

Çetinoğlu: Çocukların müziğe alakaları ne zaman başlar?

Prof. Doğan:2 yaşındayken,  müziği dinlemeyi sever ve kendi hareketlerini müzikte var olan ritme uydurma çabasına gider. 3,  4 ve  5 yaşlarında çocukların,  kendiliğinden meydana gelen hareketlerle tepki vermekten çok müziği,  oturarak dinleme eğiliminde oldukları görülmektedir.  Bu özellik,  okulöncesi çocuğuna dinleme ve sessiz kalma alışkanlığını da kazandırır. Çocukların,  müziğe verdikleri tepkileri artan bir şekilde içselleştirmeleri ve bunu yaratıcı oyun ve arkadaşlarıyla sosyal ilişkiler kurma şeklinde,  geniş bir bağlamda kullanmalarıyla okulöncesi dönemde müzik etkinliği zenginlik kazanır.  Okulöncesi dönem çocuğu için müzik,  kendini ifade etme aracı olmanın ötesinde, onun sosyal gelişimi için de önemli bir etkinliktir. Çünkü çocuk,  müzik eşliğinde arkadaşlarıyla daha kolay bir iletişim kurabilmektedir.

“Kabiliyet keşfedilmelidir!”

Çetinoğlu: Müzikle ilgilenen çocuklarla ilgilenmeyen çocukların mukayesesinde hangi neticelere ulaşılıyor?

Prof. Doğan: Müzik, zihnî, sosyal beceri ve yeteneklerin gelişimine katkıda bulunmaktadır. Yapılan araştırmalara göre, akademik yılın başında ve sonunda okuma testine tâbi tutulan ilköğretim öğrencilerinden, müzik eğitimi alanların, almayanlara oranla daha iyi sonuçlar elde ettikleri görülmüştür. Yapılan pek çok testin sonucunda, notaları doğru seslendiren çocuklarda, harfleri doğru seslendirme oranının daha yüksek olduğu görülmüştür. Müzik eğitiminin olumlu etkisi, okumanın yanı sıra, öğrenme ve yaratıcılıkta da kendini göstermektedir. Müzik eğitiminin, okuma, soyut düşünme yetenekleri ve yaratıcılığı kapsayan öğrenme becerilerin gelişmesini desteklediğini, araştırma bulgularına dayanarak söyleyebiliriz.

Çetinoğlu: Kabiliyet nasıl keşfedilir?

Prof. Doğan: Müzik eğitimi sayesinde çocukların kendi kabiliyetlerini ortaya koyma ve öne çıkarma becerisini gösterdikleri tespit edilmiştir. Bu çalışmada ortaya çıkan bir bulgu da,  anne-baba bir yandan model olmalı ve çocuğu müziğe özendirmeli, öte yandan da onu,  ilgisi doğrultusunda yönlendirmeye çalışmalı ve ilgi duyduğu bir müzik âletini çalması yolunda ona yardımcı olmalarının fayda sağlayacağı sonucuna varılmıştır.

Çetinoğlu: Müziğin beşerî ilişkilerin tanzimi hususunda rolü nedir?

Prof. Doğan: Müziği seven çocuk insanı sever, toplumu sever, hayatı sever, eşsiz bir ruh gücü ve zenginliği kazanır. Estetik eğitim, ahlâk eğitimini de etkiler. W.Shakespare’nin Venedik Taciri adlı oyununda ‘Kendinde müzik olmayan, seslerin tatlı ahenginden heyecan duymayan insan, hinlik ve hırsızlık için yaratılmıştır. Onun ruhu geceden daha karanlık, tutkuları cehennemden daha karadır. Böyle bir insana güvenmeyiniz!’ diyen sözlerinden de yola çıkarak,  insan ruhunun güzelliklerin yüceltebileceğini vurgulamak gerekir. Müzik bir güzellik ve eğitim aracıdır; insanı yumuşatarak geliştirir.  Sanat, ‘yeterli ve amacına uygun müzik eğitimi almış bireylerden oluşan, sanat kültürü almış aydınlara sahip‘ toplumlarda rahat soluk alır ve gelişebilir.

Çetinoğlu: Müzik eğitimi gören çocuklarda, diğerlerine nazaran hangi farklılıklar görülebiliyor?

Prof. Doğan:Küçük yaşlardan itibaren müzikle beslenen ve desteklenen çocukların ruhî ve bedenî yönden daha sağlıklı bir gelişim sergiledikleri aşikârdır. Müziğin gelişim alanları üzerindeki etkilerine bakacak olursak, matematik yeteneğinin, müzik eğitimi ile destekleyerek önemli ölçüde geliştirilebileceğine dair çeşitli görüşler bildirilmiştir. Gerek arka plan müziği olarak kullanılan müzik, gerekse müzik eğitimi kişilerin öğrenme kabiliyetlerini artırıyor. Çocuğa, tercihen okul öncesi dönemden başlayarak, verilen müzik eğitiminin, ileride matematik dersinde kolaylık sağlayacağı ifade edilmektedir.

Çetinoğlu: Müzik eğitiminde öğretmenin rolü ne olmalıdır?

Prof. Doğan: Öğretmenden beklenen, çocuğun doğuştan eğilimli olduğu müziğe ilgisini arttırması ve bu ilgiyi beslemesidir. Öğretmen çocukların var olan yeteneğini, bulunduğu düzeyden bir üst düzeye çıkarmaya çalışmalıdır. Bir öğretmenin müzik öğretimini başarıyla gerçekleştirebilmesi için müzikle ilgili genel kültüre ve temel müzik bilgisine, bildiklerini uygulama gücüne sahip olması gerekir.

Çetinoğlu: Çocukların müzikle ilk bağlantısı nasıl olmalıdır?

Prof. Doğan: Çocukların müzik duygusunun gelişiminde sürekli dinleme önemli yer tutar. Bu sebeple derslerde sıklıkla canlı veya herhangi bir kayıttan dinlemeye zaman ayrılabilir. Bunun ev hayatı içinde devam ettirilebilmesinin önemi de büyüktür. Ancak dinleme günlük bir alışkanlık olarak ele alınmalı, çocuk oturup dinlemeye zorlanmamalıdır.

“Büyüyünce ne olacaksın”

Çetinoğlu: Müzik eğitiminin olumlu yan etkileri neler olabilir?

Prof. Doğan: Değişimlere, farklılıklara uyum sağlamanın en iyi yollarından biri müzik eğitimidir. Çünkü müzik kendi iç disiplini dolayısıyla ciddi bir dikkat sarfedilmesini gerektirmekte ve yapısı bakımından sürekli bir düzen içermektedir.

Çocukla iletişim kurmaya çalışan yetişkinlerin, onlara yönelttikleri ilk sorulardan biri,   ‘Büyüyünce ne olacaksın?’ sorusudur. Ne kadar küçük olursa olsun, her çocuğun böyle bir soruyu, bir meslek adı vererek cevapladığı görülür. Çocuğun hayallerinde oluşan ve oyunlarına yansıyan bu meslek heveslerinin gerçekle bağlantısı çok zayıftır. Çocuk, meslek hedeflerini ifade ederken yeteneklerini ve malî imkânlarını dikkate alması gerektiğinin farkında değildir.  O, sadece imrendiği insanlara benzeme çabasındadır ve mesleği, bunun bir aracı olarak görür. Yaşı ilerledikçe, eğitim hayatının her safhasında yapıp ettiklerini ve bunlardan elde ettiği sonuçları değerlendirerek, bunların meslek hedefleri ile bağlantısını kurmaya çalışır ve bunu çok defa bilinçsiz yapar.

Müzik eğitimi yoluyla çocuğun müzikle alâkalı becerilerinin yanı sıra müzik dışı becerileri de geliştirilebilmektedir. Bu katkının yanında toplumu birleştirici ve geliştirici bir moral değer olan müziğin, eğitiminin önemi çok büyüktür. Kapsamlı bir müzik eğitimi alan çocuk, sanatla bağlantılı eğitime hazır biçime gelir. Kendini  geliştirir, kendini müzikle (dil, hareket, müzik) ifade ederken, toplum içindeki yerini, görevlerini fark eder, iç ve dış disiplini gelişir. Müziğin temel kuralları ve değişik çalgılarla tanışır, (müzikle alâkalı bilgi ve becerisi artar), şarkı söyleyebilir, uyumlu dans edebilir ve çocuğun ritm duygusu, sesini kullanabilmesi ve müzik zevki gelişir. Müzik eğitimi alan çocukta özellikle şu alanlarda önemli gelişme sağlanabilir:

1-Disiplin ve kendine güven

2-Dil gelişimi

3-Beynin ve becerinin erken gelişimi

4-Matematik ve spor becerilerinin erken gelişimi

5-İntibak ve uyum becerisinin gelişimi

Müzik,  çocuğun kendini ifade etme becerisini,  yaratıcılık zevkinive estetik duygusunu geliştirir. Ses ve dil gelişimi ile öğrenme kabiliyetine ve soyut düşünmeye katkıda bulunduğu ilmî veriler ortaya koymaktadır.Bazı araştırmacılara göre;  çocukların şarkı ve mırıldanmalarını dinleyerek, müziğe karşı doğuştan duyarlı olduklarını görürüz.

 

Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN:

1965 yılında Aksaray’ın Ortaköy ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini memleketinde tamamladı. Lise tahsilini İstanbul’da tamamladı. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesinden mezun oldu (1988). 1995 yılında İngiliz Kültür’ün bursunu kazanarak İngiltere’de, Birmingham Üniversitesinde Politika ve Uluslararası İlişkiler alanında Master Programını tamamladı. Pedagoji alında yaptığı çalışmalarla Pedagoji (Eğitim bilimleri) doktoru unvanını aldı (1999). Yine çocuk ve aile eğitimi ve aile sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla Eğitim Sosyolojisi alanında doçent oldu (2012).  Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal Ajans proje değerlendirmesinde bağımsız (AB) hakemi dış uzmanı olarak görev yaptı (2005-2008). Uluslararası Malezya Üniversitesinde bir müddet araştırmacı öğretim üyesi olarak bulundu (2008). 2009’dan beri Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümünde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır.

Yazar Doğan, uzun yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalışmıştır. Moldova, Gagavuz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından verilen devlet nişanı sahibidir (2001). Çevre konusunda yaptığı çalışmalarıyla ‘Kelaynak Kuşları Zorda’ başlıklı çalışması, 2002; ‘Boğazlarımız Yolcu Geçen Hanı’ başlıklı çalışması, 2004) INEPO (Uluslararası Çevre Olimpiyatları Projesi) uluslararası çevre basın ve Jüri özel ödülü kazanmıştır. Gazeteci ve bilim insanı olarak 60 ülkeye seyahat etmiştir. Doğan, Türkiye Yazarlar Birliği (1994-), Türk Felsefe Derneği (2008-) ve Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM, 2010-) ve Telif Hakları Derneği kurucu ve genel başkan yardımcısıdır (2016).

25’i uluslararası olmak üzere 100 civarında ilmî yayını vardır. Başta TÜBİTAK olmak üzere millî ve milletlerarası birçok kurum, kuruluş ve dergilere hakemlik ve ilmî jüri üyeliği yapmaktadır.

Yayınlanmış Kitaplardan bazıları: Afganistan’da kim kazandı? (1993), Keşmir’den Geliyorum (1995), Eğitimde Başarının Şartları (1998), Şimdiki Çocuklar Harika (2001), Çocuklar Küçük Bir Şey Değildir (2002), Mutlu Aile Mutlu Çocuk (2003), Başarıya Yürüyenler (2005), Varolmanın Yolunda Zengin Olmak (Editör, M. Uyar ve M. Çetin ile birlikte) (2005), Ailenin Aynası Çocuk  (2006), Ailede Sevgi Eğitim (Editör) (2009), İnsanlar Konuşa Konuşa (C. Doğan ile birlikte) (2011), Mesnevi’den Pedagojik Telkinler (2013), Konuşmak Lazım (C.Doğan ile birlikte 2015),Rektörlerin Gözüyle Üniversitelerimiz (2016). 7 adet bilimsel kitap bölüm yazarlığı, yine akademik üç adet kitap ve dergi editörlüğü yapmıştır.

MÜZİK VE ÇOCUK

 

Günümüz şartlarında ilim ve bilgiye, dolayısıyla eğitime duyulan ihtiyaç hızla artmaktadır. Sanat yoluyla çocuğu eğitme konusu, en önemli eğitim yollarından biridir. 21. yüzyılda ortaya çıkan eğitim anlayışındaki yeniliklerin, çocuk gelişimi ve eğitiminde kullanılan anlayış ve yöntemler konusundaki en önemli yansıması, sanat alanında görülmektedir.

Sanat eğitiminin en yaygın alanlarından biri olan müzik eğitimi, bu yeni anlayışın en tabiî yansımasıdır. Târih boyunca pek çok filozof, eğitimci ve devlet adamı müziğin eğitimle alakalı tesirlerine inanmış, müziğin gelişmesine yardım ve hizmette bulunmuşlardır.

Okulöncesi eğitim denilince hemen aklımıza anaokulları gelmektedir. Genellikle 3-6 yaş grubu çocukları bu okulların ana kaynaklarıdır. Çocukların daha bilinçli eğitilmeleri, kabiliyetlerinin ortaya çıkartılması, zekâ düzeylerinin tespiti gibi belli başlı maksatları olan ana okullarının faydaları şüphesiz çok değerlidir. Bu okullardan sonra temel eğitime başlayan çocuklar, gruplarına daha iyi uymakta, öğretmen, okul ve arkadaşlık kavramlarını bilerek geldikleri için daha bilinçli olmaktadırlar.

Okul öncesi dönemde verilen müzik eğitimi, çocuklara bâzı kavramların ve değerlerin kazandırılmasında tesirli bir yoldur.

Müziğe kabiliyetli çocukların, müzik sanatını öğrenmeleri ve herhangi bir müzik âletini kullanabilmeleri, şarkı söylemeleri, besteci olarak yetişebilmeleri büyük ölçüde içinde bulundukları ortama bağlıdır. Yetişmeye elverişli ortam ve şartlar bulunmazsa üstün yetenekli de olsa çocuk müzik sanatkârı olamaz. Bu açıdan bakılırsa anaokulunda müzik eğitiminin önemi daha iyi kavranabilir.

Anaokulları, müziğe kabiliyetlerinin derecesi henüz bilinmeyen çocuklara, müzik eğitimi verirken, bu hususu göz önünde bulundurmalıdır. Her anaokulu öğretmeni, her çocuğu bütün yönleriyle tanımaya ve geliştirmeye çalışırken, müzik kabiliyeti bakımından da tanımaya, onlara, alâkalarına göre müzik eğitimi vermeye, çok kabiliyetli çocuklar olursa bu tür çocuklara, kabiliyetlerini geliştirecek bir ortam hazırlamaya çalışmalıdır. Bu konuda hiç unutulmaması gereken şudur: her çocuk müziğe ilgi duyar; kimi çocuklar şarkı söylemeyi, kimi çocuklar çalgı çalmayı veya ses veren bir araçtan ses çıkarmayı, kimileri de müzik dinlemeyi daha çok severler. Öğretmen, çocuğun müziğe ilgisinin yönünü ve kabiliyetinin derecesini kavramaya çalışmalı, çocukları ilgileri ve yetenekleri yönünde geliştirmeye çaba harcamalıdır.

Çocuklar küçük yaşlardan itibaren psikolojik ve fizyolojik yönden kendilerine uygun müziklerle beslenirlerse, büyüyünce müzikçi olmasalar bile iyi müziği seven, seçen ve ondan faydalanmasını bilen yetişkinler olacaklardır. Anaokulu, çocukta, müzik zevkinin tohumlarının atılacağı, fidanlarının yetiştirileceği, ihtimamla hazırlanmış bir bahçe olmalıdır. Minik insanlar böyle bir bahçede bedenî ve ruhî bakımdan daha iyi yetişebilir ve daha sağlıklı bir kişilik gelişimine kavuşabilirler.

Yavuz Şen: www.karnavalsanat.com sitesinden iktibastır.

 

 

Önce Zihniyet Değişmeli

Yenilenen İstanbul Belediye Başkanı seçiminde, rakibi Ekrem İmamoğlu’nun farkı 13 binden, 806 bine çıkararak kazanması, kaybeden tarafta (AKP ve MHP) bir özeleştiri, bir üslup hatta bir zihniyet değişikliği yaratır diye bekledik.

Çünkü farkın büyümesinde AKP ve MHP yöneticilerinin yaptığı büyük hatalar etkili olmuştu.

Seçim stratejisinde hiçbir istikrarı olmayan, birbirinin zıddı tavır ve eylemler içinde oldular.

“Ne yaparsak yapalım bizim sadık seçmenimiz bize oy verir, bize küskün olan seçmenler ile SP ve HDP seçmenlerine yönelik taktikler uygulayalım” diye hesapladılar.

“Hain” dedikleri SP’lilerden özür dilediler.

“Beka Sorunu” diye başlamışlardı, “PKK elebaşından medet umar duruma geldiler.”

Son düzlükte PKK elebaşından özel ulakla mektup aldırıp okuttular. Yüzlerce Mehmetçik’in kanı eline bulaşmış kardeşi Osman Öcalan’ı TRT’ye çıkardılar.

Taviz vermeyecekleri hiçbir değerlerinin olmadığını gösterdiler.

Hiç inanmadıkları şeyleri kampanyanın omurgası yaptılar. Seçimi iptal ettirirken söyledikleri haksız ve hukuksuz gerekçeleri tekrarlayarak “çaldılar” dediler. “Siyaseten söyledik” diye milletin aklı ile alay ettiler.

“Bu bir seçim meselesi değildir. Belediye meselesi değildir. 15 Temmuz’da İstanbul’a el koyamayanların ikinci kez İstanbul’u ele geçirmeye çalışmasıdır. O (Ekrem İmamoğlu), Türkiye ile hesaplaşma aracıdır, Türkiye’ye sıkılacak kurşundur” gibi saçma sapan yazılar yazdılar.

Bütün bu ithamların altında Belediyeden yandaşlara verilen ihaleler, dernek ve vakıflara kaynak aktarımı gibi “tamamen duygusal(!)” sebeplerin yattığı kanaatini pekiştirdiler.

*************************************

Anlatamadınız mı, Anlayamadınız mı?

Çok sayıda fahiş hatadan sonra özeleştiri yapmasını beklediğimiz AKP yetkilileri “kendimizi yeterince anlatamadık” açıklamasını yaptılar.

MHP ve Devlet Bahçeli’nin seçmeni ürküten sert, tepeden bakan, kaba, sokak ağzı ile yapılan açıklamaları devam etti.

“Halkımızı yeterince anlayamadık, toplumumuzu dinleyip mesajını algılayamadık” deselerdi bir özeleştiri sayabilirdik.

Nitekim AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan doğru bir açıklama yapmış ve “Milletimizin verdiği mesajları görmezden gelemeyiz” demişti.

Ama hemen akabinde yaptığı konuşmalarında zihniyetinde hiçbir değişiklik olmadığı ortaya çıktı.

Abdurrahman Dilipak “CHP’ye bu zaferi AK Parti içindeki AKP’liler, AK Parti Media’sı, AK Parti trolleri armağan etti” diyor.

Bence Dilipak da resmin bir kısmını gösterirken diğer kısmını saklıyor.

Bu zihniyet Ak Parti de tepeden tırnağa yaygın bir hastalığın belirtisi.

*************************************

Halkın Feraseti ve Zekâsını Küçümsemek

AKP’ye seçimi kaybettiren öncelikle halkın feraseti (anlayış yeteneği, sezgisi) ve zekâsını küçümseyici üslubu idi. Bu üslup seçimden sonra da değişmedi.

Mesela Tayyip Erdoğan Osman Öcalan’ın TRT Kürdi kanalına çıkarılmasını ve Abdullah Öcalan’a ziyaretçi gönderilip, mektubunun okutulmasına dair soruya cevap verdi. Açıklamasında kullandığı üç cümlede üç defa, seçmeni küçümseme hatasına düştü:

1. Erdoğan, teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın kardeşi “Osman Öcalan’ın kırmızı bültenle arandığını bilmediğini” söyledi.

Bu cümle bir özür olabilir mi? Cumhurbaşkanının Osman Öcalan’ın kim olduğunu bilmediğine inanan çıkar mı bilmem. Ama ülkenin Cumhurbaşkanı yüzlerce şehidimizin katilini bilmiyorsa bu daha büyük kabahattir.

Özür mü büyük, kabahat mi? Siz karar verin.

2. “Osman Öcalan TRT Kürdi’ye müracaat yapmış ve bunu da TRT’deki arkadaşlarım reytingleri yükseltmeyi de düşünerek adım atmışlardır.”

Osman Öcalan kırmızı bültenle aranan bir terörist. Böyle bir adamın TRT’ye müracaat ettiğine, TRT yöneticilerinin de reytingleri yükseltme niyetiyle TRT’de konuşturduklarına inanacağımızı düşünüyor olmalı.

Diyelim ki Erdoğan’dan habersiz TRT böyle bir karar aldı ve teröristi konuşturdu. Erdoğan’ın TRT yöneticilerine bir eleştirisi var mı? Yok.

Çünkü hepimiz biliyoruz ki, TRT yöneticileri böyle bir işi Erdoğan’ın onayını almadan asla yapamaz.

3. Öcalan’ı ziyaret ve mektup olayını da “MİT ve bakanlık kime ne zaman izin vereceğini yasalara bağlı olarak değerlendirme yapar ve kararını verir. Bakanlık böyle bir adım atmıştır ve kararını vermiştir” sözleriyle açıkladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan burada da sanki kendisinin haberi olmadan Adalet Bakanlığının izni ile Öcalan’ın ziyaret edildiğine inanacağımızı düşünmekte. Ayrıca teröristbaşının HDP kitlesine mesaj ilettiği mektubunun açıklanmasından sorumlu olmadığı algısı oluşturmaya çalışıyor. Oysaki Abdullah Öcalan’a ulak olarak gönderilen Doçent Ali Kemal Özcan kendisi Nagehan Alçı’ya açıkladı: “Sayın Bülent Arınç beni aldı ve Başkan Erdoğan’ın yanına götürdü. O görüşmede Hakan Fidan da vardı.”

MİT Başkanı Hakan Fidan’ın, Ali Kemal Özcan isimli bu şahsın iki oğlundan birinin PKK’nın ABD temsilcisi, diğerinin PKK’nın Avrupa Baronu olduğunu bilmemesi mümkün değil.

İmralı’ya “devletin gönderdiği” bu şahıs (seçimin sonucunu etkileyeceği öngörülen) Öcalan’ın mektubunu alıp içeriğini açıklıyor. AA anında haber yapıyor. Habertürk’te mektubu canlı yayında okuyor ve “Öcalan yerli ve milli bir şahsiyettir” diye propaganda yapıyor.

Bütün bunlar gözümüzün önünde cereyan etmişken, “Başkan Erdoğan”ın bizim bahsi geçen sözlerine inanacağımız düşünmesi, aklımıza ve anlama yeteneğimize karşı bir küçümseme değil midir?

SON SÖZ: Bu zihniyet değişmezse AKP’deki gerileme kesinlikle durdurulamayacaktır.

 

 

Olmaz mı

 

Kuş olsam
Kanat vursam pır pır
Dağlara,gökyüzüne,denize
Konsam çocuğun parmağına
Avuç avuç gülsem
Umut olsam
Olmaz mı

Taş olsam
Yavuklu penceresine atılsam
Firuze taş olsam boyuna asılsam
Su da sektirse beni çocuk
Kuş lastiğine koysa, zalim için
Beş taş oynasa
Sevmek olsam
Olmaz mı

Çiçek olsam
Kırda papatya
Pencerede ıtır
Dağ başında kardelen
Defter arasında saklanmış kuru gül
Zeytin ağacında ersenik
Türüm türüm koksam
Olmaz mı

Çay olsam şekersiz
Köy penceresinden bakan dedenin elinde
Kader mahkumunun dilinde
Madencinin belinde
Kır kahvesinin tahta masasında
Yolcunun molasında
Odun közünde
Şifa olsam
Olmaz mı

Kalem olsam
Bir şairin şiirinde
Çocuğun ilk yazdığı harf de
Batırsam ucunu cahil kafaya
Tarih benimle yalansız not tutsa 
Antlaşmalara imza atsam,bitirsem savaşları
Çekilsem iki kara gözün üstüne,yay gibi
Ne güzel olur değil mi
Olmaz mı

Türkü olsam
Dört telli saz da
Bir deli avaz da
Ağlasam uzun havada
Ağıt olsam ölüye
Zılgıt olsam düğüne
Hoyrat olsam garibe
Neşet usta beni duysa
Rahmet olsa
Olmaz mı

Dağ olsam
Üstüme kar yağsa,yağmur yağsa
Aksa üstümden dereler şırıl şırıl
Ceylanlar,koyunlar,kuzular su içe
Dinamitlemeseler ağzımı,burnumu
Ağaçlarımın başı değse bulutlara
Bir kenarım hep yol olsa
Ray sesleri arasından yolcular el sallasa
Sızlasa burnumun direği
Dağ başım sığsa kendime
Olmaz mı

Zeytin olsam
Dalında kara kara bakan
Tin suresini okusam
Barış olsam,kan yerine su aksa
Ömrüm uzun olsa
Sarılsam toprağıma sıkı sıkı
Bıçkılar boynumda dolanmasa
dua olsam
Olmaz mı

Toprak olsam
Bassam bağrıma,börtü böceği
Filizlesem kucağıma düşen tohumu
Günebakanlar karşılasa güneşi
İçsem yağmuru kana kana
Örtülse üstüme yorgandan kar
Başına yastık olsam ölünün
Toplansam avuç,avuç,il,il
Atılsam mezarın üstüne
Amin desem 
Olmaz mı?

 

zeytin kelimeler

 

 

Küreselleşme ve Mustafa Kemal Atatürk – 4

Yazı dizimizin üçüncüsünü, I. Dünya Savaşı’nın başlamasına getirip bırakmıştık.

Bu bölümde ise, I. Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte gelişen olayları anlatmaya çalışacağız.

I. Dünya Savaşı başladığı dönemde İngiltere, dünya gücü olarak Küresel düzenin baş oyuncusu idi. Dünya ticaretinin yarısından fazlası bu devletin aracılığı ile yapılıyor, taşımacılık, neredeyse tamamen bu devletin denetimi altında bulunuyordu. İngiltere’nin deniz gücü, tartışmasız dünyanın en büyük gücü idi. Bütün bu imkânların sonucu olarak, İngiltere, adeta, dünyanın bankası idi. Savaş başlarken, dünyadan 4 milyar Sterlin alacaklı idi.

Böyle bir gücün yanına bir de, müttefik olarak Fransa, İtalya ve Rusya’nın girdiği düşünülürse, savaşın çok uzamadan bu güçler tarafından kazanılacağı düşüncesi normal karşılanmalıdır.

Bu durumda, savaşın istenen sürede tamamlanabilmesi için, Türk Boğazları’nın (Çanakkale, İstanbul) denetim altına alınması ve kendi aralarındaki irtibatın sağlanması gerekiyordu. Ayrıca, o ana kadar savaşa katılmamış olan Bulgaristan ve Romanya’nın da kendi yanlarında savaşa katılması sağlanacaktı.

Bu hesaplarla, daha 1914 yılının sonlarında, Çanakkale önlerine yığınak yapmaya başlamışlar ve 1915 yılının başlarında deniz saldırılarına geçmişlerdi. Osmanlı Devleti’nin temel amacı, görevi Boğazlar’dan geçişi engellemek idi. Osmanlı’nın gerek genel durumu, gerekse, bir kaç yıl önce, Balkanlar’da Türk tarihinin en büyük bozgunlarından birini yaşaması, İngiltere ve ortakları için, Boğazlar’ı geçmenin kolay olacağını düşündürüyordu.

Öyle ki; kendi aralarında donanma ile mi geçmek daha iyi olur, yoksa, kara askeri ile mi geçelim gibi tartışmalar bile yapılmaktaydı.

Donanma ile geçelim diyenlerin görüşlerine bağlı olarak yaptıkları girişim, 18 Mart 1915’de tarihten gelen Türk savaşçılığına toslamış ve pabucun çok ucuz olmadığını görmüşlerdi. Bunun üzerine 24 Nisan 1915 tarihinde kara savaşlarını başlatmışlardı. Ancak, kara savaşlarında da, İngiltere ve ortaklarının çok ağır bir yenilgi almaları ile tarihe tam bir damga vurulmuştu.

1916 yılı başlarında, dünya, gizlice ve kayıpsız çekilmeyi başarmalarını övünerek anlatmak zorunda kalan bir Küresel güç ve ortaklarına şahit olmuştu.

İşte bu durum, iki yüz yıllık, İngiltere Küresel gücünün dünyadaki ilk sarsıntıya uğramasına neden olmuştur. İngiltere, bu durumu, dünyaya duyurmamak için bir süre çeşitli kanalları devreye sokmuştur. Ancak, elbette, böyle bir sonucun gizlenebilmesi mümkün değildir. Bu gelişmeden sonra, İngiltere, artık, üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk olmaktan  çıkmanın sarsıntılarını yaşamaya başlamıştır. 1916 ortalarında (savaş, ağustos 1914’te başlamıştır) savaşın biteceği üzerine hesap yapan İngiltere ve ortakları, esas büyük kayıplarını bu tarihten sonra vermeye başlamıştır. Sadece, İngiltere, ilk iki yılda 1,030,000 kayıp vermiş iken, bu tarihten sonra, 1,766,000 daha insan kaybına uğramıştır. Savaş başlarken, daha önce söylediğimiz gibi dünyadan 4 milyar Sterlin alacaklı olan dünya bankası İngiltere, I. Dünya Savaşı bittiğinde, 8 milyar Sterlin borçlu hale gelmiştir.

Çanakkale yenilgisi, savaş başlarında yapılan tüm hesapları bozmuş ve yeni bir plan yapma gereği doğmuştur. Çünkü, Boğazlar’ın geçilememesi ile birlikte, Rus Çarlığı ile irtibat sağlanamamış, bu durum ise, 1917 Ekiminde Çarlığın yıkılması ile sonuçlanmıştır. Bu arada, Çanakkale savaşları sonunda Bulgaristan, bizim yanımızda savaşa katıldığı için, Almanya ve Avusturya-Macaristan ile aramızda köprü olmuş, bizim tarafın birbirleri ile irtibatı tamamlanmıştır.

Boğazlar’ın geçişe açılamaması üzerine yeni plan Fransa üzerinden Almanya’ya saldırılması üzerine kurulmuştur. Bu durum, çok ağır insan kaybına ve mali kayıplara neden olmuş, ayrıca, İngiltere ve Fransa arasında ileride ciddi sonuçları olacak olan güvensizliklere neden olmuştur. Rusya’nın, ortaklarının Çanakkale’de yenilmesi nedeni ile savaştan çekilmesi, Almanya’nın, ağırlığını, Fransa üzerine vermesine neden olmuş, bu durum, daha önce söylediğimiz, İngiltere’nin çok ağır kayıplar vermesinin de en önemli nedeni olmuştur.

Bu yaşananlar, İngiltere iç siyasetini allak-bullak etmiş, Liberal Parti’nin bölünmesine kadar varmıştır. Savaşın, yapılan hesapların aksine, uzaması ve çok ağır kayıplar verilmesi, İngiltere parlamentosunda kavgalara neden olmuştur. Daha sonra adından söz edeceğimiz, azılı Türk düşmanı Loyd Corc, Başbakan Askuis’i topa tutmuş ve aynı partili olan Askuis, 5 Aralık 1916’da istifa ederek 9 Aralık’ta da Loyd Corc Başbakan olmuştur.

Her şeye rağmen, İngiltere ve ortakları savaşı kazanmış, ancak, kendileri de savaştan büyük ve ağır kayıplarla çıkmışlardır.

İşte! Loyd Corc, Başbakan olduğu bu tarihten, 1922’nin sonuna kadar, yani, Yunan’ın Ege Denizi’ne döküldüğü döneme kadar görevde kalmış ve bu dönem boyunca, Çanakkale yenilgilerinden başta Mustafa Kemal ATATÜRK’ü sorumlu tutmuş ve tüm siyasî hayatını Mustafa Kemal ATATÜRK ve Türk kin ve nefreti üzerine kurmuştur.

Bundan sonra Millî Mücadele dönemine gelmiş bulunuyoruz.

 

 

Kızılay ve Şehrimizin Kan Temini Üzerine

Sağlık hizmetinde kan ve kan ürünleri önemli, vazgeçilmez ve yerine başka bir madenin kullanılamadığı önemli bir tedavi maddesidir. Bu ihtiyaç maddemiz bağışçı insanlarımızın verdiği kanlar ile karşılanmaktadır. Bu konudaki kanuni yükümlülükler 1980 li yıllardan itibaren Türk Kızıl ayı’nın sorumluluğuna verilmiştir. O tarihten önce bu konuda ciddi boşluklar olup bu ihtiyaç hastanın yakınlarından alınan bağış kanları, yoksa hastanelerimizin yakınlarına kurulmuş ticari kurumlar veya hastane çevrelerindeki paralı kan bağışçılar ile karşılanmaktaydı. Yetkilendirmeden sonra Kızılay kurumumuzun yaptığı çalışmalar ve düzenlemelerle önemli ilerlemeler kaydedilmiş ve bu alanda çok daha verimli ve sağlıklı bir hizmet alınır hale gelinmiştir. Bu konu ile ilgili 2011 Haziran ayında Kan Haftası vesilesi ile yaptığım bir değerlendirme yazısını gazetemizde paylaşmıştım. O tarihlerdeki Kızılay Genel Başkanı olan Tekin Küçükali ‘ye bu konuya gösterdiği hassasiyet ve başarılı çalışmalarından dolayı bir teşekkür yazısını Kocaeli Aydınlar Ocağımızın internet sayfasında yayınlamıştım. Merak edenler oradan bu konudaki bilgi ve kanaatlerimi okuyabilirler.

Öğrendiğim bilgilere göre 2017 yılında, Kocaeli genelinde 40 bin kan bağışı alınmış ve buna karşın 50 bin ünite kan tüketilmiştir.2018 yılında ise bu rakam %20 artışla 48 bin bağış kanı toplanmıştır. Kullanılan kan ise %10 artışla 55 bin ünite miktarında olmuştur. Bu kanların temini daha önceleri zorunlu bağışçı şeklinde ve askeri birliklerden olurken şu anda gönüllü bağış ve bağışçılardan olmaktadır.

Kızılay, şehrimizde 2 si İzmit,1 Gebze’de olmak üzere 3 sabit kan istasyonu ve de 3 gezici kan istasyonunun çalışmaları ile kan bağışı almaktadır. Fabrikalardan yapılan toplu bağışlar, sivil toplum kuruluşlarımızın öncülüğünde yapılan kan bağışı çalışmaları, gezici istasyonlarımızın çağrıları ile halkımızın yaptığı kan bağışları,gönüllü bağışçılarımızın belirli aralıklarla yaptıkları kan bağışları böylesine önemli bir ihtiyacımızı karşılamaktadır.

Şehrimizde alınan bu kanlar, Düzce Bölge Kan Merkezine bağlı olduğumuz için oraya gitmekte ve orada yapılan işlemlerden sonra kullanıma hazır hale gelmektedir. Şehrimizdeki sağlık kurumlarımız, Gebze bölgesindeki sağlık kurumları dâhil, kan ihtiyaçlarını Düzce’ de kullanıma hazır hale getirilmiş bu kanlardan, hastanelerimizin kan transfüzyon birimleri aracılığı ile temin etmektedirler. Teknolojinin getirdiği imkânlar sayesinde artık total kan yerine ihtiyaca göre eritrosit süspansiyonu, trombosit süspansiyonu, plazma gibi ayrıştırılmış ürünler şeklinde kullanılmaktadır.

Şehrimizin sağlık hizmetleri alanındaki hizmet sunum gücü ve kabiliyeti her geçen gün artmaktadır. İzmit merkez, Gebze ve ilçelerimizdeki özel ve kamu hastanelerine, şehir hastanesi de eklenince bu durum daha da artacaktır. Dolayısı ile 80 ‘li yılların şartları içinde yapılan planlama gereği Bölge Kızılay Kan Merkezimizin Düzce olmuştur. Bu durum kan hizmetlerimizi karşılamakla beraber artık yeni bir düzenleme ye de ihtiyaç vardır. Bu hizmetin şehrimizde yeni bir kan merkezi ile verilmesi hizmet kalite ve verimliliği için gereklidir. Bu gerçekleşinceye kadar ise ulaşım ve taşıma y önü ile daha verimli ve kolay olacağı için, daha sonradan kurulmuş olan İstanbul Kartal Kan Merkezi üzerinden ihtiyacımız karşılanmalıdır. Şehir Hastanemizin açılması durumunda bazı kurumlarımızın oraya taşınacağı beklenmektedir. Böyle bir durumda boşalacak bir kurumumuzun Bölge Kan Merkezi şeklinde planlanması konunun daha güzel bir şekilde çözümlenmesini sağlayacağını düşünebiliriz.

1982 yılından beri bu şehirde yaşayan ve uzmanlığım gereği ilgi alanımdaki bu hizmetleri yakından bildiğim için konuya ilgililerin ve kamuoyunun bilgisine sunmak istedim.

 

 

 

Ak Parti Daha da Otoriterleşecek

0

23 Haziranda tekrar yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini Millet İttifakının adayı Ekrem İmamoğlu’nun yaklaşık 800 bin oy ve %10’luk oy oranı farkıyla kazanması siyaset dünyasında yeni sonuçlar doğurdu. Seçim galibiyetinin ne demek olduğunu unutmuş bulunan muhalefet tarafında haklı sevincin yanında ciddi bir özgüven meydana geldi. Seçimi kaybeden Cumhur ittifakı özellikle de Ak Parti cephesinde ise hayal kırıklığı söz konusu.

İstanbul seçiminin kazanılması muhalefet cephesinde genel seçimlerin de kazanılacağına dair bir inanç meyanda getirdi ve bu inançtan doğan “erken genel seçim” söylemleri dile getirilmeye başlandı.

İktidar cenahı olan Cumhur İttifakı’nın MHP tarafında bir sessizlik var. Bu sessizliğin, seçimden önce bölücü başının mektubunun okunması ve yine kardeşiyle TRT’de röportaj yapılmasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Ak Parti tarafından, PKK kozunun ortaya sürülmesi MHP’li seçmende ciddi bir “ne oluyoruz?” hissi meydana getirdi.

Ak Parti tarafında ise seçim sonuçlarını “kabul etmiş gibi görünmek” tavrı hâkim. Şayet ben Ak Parti’yi ve lideri Erdoğan’ı doğru tanımışsam bu sonuçlardan sonra Ak Parti daha da otoriterleşecek.

 

Muhalefetin Ayakları Yere Basmalı

 

31 Mart seçimlerinden sonra “Muhalefetin Ayakları Yere Basmalı” adlı yazımızda muhalefetin bu seçim zaferi konusunda daha ağır başlı olması gerektiğini ifade etmiştik. (Yazının tamamı için http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=9586) Bugün hala aynı yerdeyiz. Millet ittifakı tarafından 31 Martta kazanılan seçimde asıl belirleyici aktör HDP olmuştu. 23 Haziran’da ise asıl belirleyici aktör İmamoğlu’na haksızlık yapıldığını düşünen ve artık Ak Parti’nin icraatlarından ciddi ciddi rahatsızlık duyan Ak Partili seçmen ile, az önce de ifade ettiğimiz gibi seçimden hemen önce Ak Parti – PKK yakınlaşmasından rahatsızlık duyan MHP’li seçmendir.

İkincil olarak, İmamoğlu seçimi her ne kadar rekor bir oyla kazanmış olsa da rakibinin de üstelik 17 yıllık iktidar yıpranmışlığına rağmen “rekor oyla” seçim kaybettiğini bir kenara yazmak gerek. Ülkeyi son derece kötü yöneten, eğitim sistemini tırpanlayan, yargı sistemini çökerten, ekonomiyi alt üst eden, Cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleştirilen yolsuzluğun kat be kat fazlasını kendi iktidar döneminde gerçekleştiren bir partinin her şeye rağmen %44 oy alması olağanüstü bir başarı örneğidir.

Muhalefetin, bir dünya olumsuzluğa rağmen hala %44 oy alabilen rakibini asla hafife almaması gerekir. Emareleri görünmesine rağmen “bittiler, gidiyorlar, düşüyorlar” şeklinde yorum yapmak için henüz çok erken.

 

Abdullah Gül – Ali Babacan

 

23 Haziran seçimlerinin bir diğer sonucu da parti kurmak için uzun zamandır “pusuda” bekleyen Abdullah Gül – Ali Babacan ikilisinin harekete geçmesi oldu. Her iki isim de Ak Parti’nin kurucularından olmasına rağmen partiden tasfiye edildiler. O nedenle uzun zamandır kendi partilerini kurmanın planını yapıyorlardı. Ancak o riske girmemişlerdi. Çünkü her iki isim de son derece ihtiyatlı hareket eden “garantici” isimler.

Abdullah Gül’ü zaten tanıyoruz. Cumhurbaşkanı olduğu dönemde doğru zamanda doğru tepkileri veremedi. Zaten kurulacak olan partide Abdullah Gül’ün arka planda olacağı, vitrinde Ali Babacan’ın yer alacağı ifade ediliyor. O nedenle Ali Babacan’ı yakından tanımakta fayda var.

Ali Babacan, 2002’de bakan olduğunda bakanlık göreviyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin en genç bakanı unvanını da almıştı. Genç ve kabiliyetli olması ekonomi çevreleri tarafından kabul edilmesinin yanında “global” bir takım çevrelerin de dikkatini çekti. Grup toplantılarındaki “ketumiyet” ile soru işaretlerine neden olan Bilderberg’in 2003-2010 yılları arasındaki bütün toplantılarına (2006 yılı hariç) Ali Babacan katılmıştı. Sadece bu özelliği bile Ali Babacan’ın uluslar arası finans çevrelerinin gözündeki yerini göstermek bakımından yeterli olsa gerek. Ancak, finans çevrelerinin gözündeki itibarlı yer, seçmen nezdinde bir karşılığı olduğu anlamına gelmiyor. Ali Babacan’ın seçmendeki karşılığını ilerleyen dönemde göreceğiz.

 

Ak Parti’nin Kendini Revize Etmesi

 

İşte bütün bu saydıklarımıza Ak Parti lideri Erdoğan’ın ilerleyen yaşı ile artık ülke sorunlarına çözüm üretme konusunda gitgide daha yetersiz ve duyarsız hale gelmesini eklediğimiz zaman Ak Parti’nin gün geçtikçe iktidardan uzaklaştığını söyleyebiliriz. Bizim gördüğümüz bu gidişatı Erdoğan’ın görmediğini düşünmek saflık olur. Erdoğan’ın bu gidişi durdurabilmesinin iki yolu var; ilki parti yönetimini ve teşkilatını baştan ayağa revize etmek, ikincisi ise daha da otoriterleşip gerçek anlamda bir “tek partili sisteme” geçmek için çabalamak.

Ak Parti’nin hali hazırda kendini revize etmesinin imkânı yok. Çünkü Ak Parti’nin kendini revize etmesi demek, kamunun imkânlarını “sistematik ve organize” bir şekilde yağmalayan bir güruhun bu “imkândan” feragat etmesi anlamını taşıyor. Böyle bir feragat ise ancak ve ancak peri masallarında söz konusu olur.

Dolayısıyla Ak Parti ve Erdoğan için geriye tek seçenek kalıyor. İktidarını ve dolayısıyla ekonomik imkanlarını muhafaza etmek için daha da otoriterleşme, kendi çevresinden başka hiç kimseye siyaset yapma hakkı ve imkanı bırakmama..

İnşallah yanılan ben olurum.

 

 

AKP’de Başlayan Kritik Süreç

0

31 Mart 2019 Mahalli idareler yerel seçimlerinde AKP ve MHP’den oluşan Cumhur İttifakı, CHP ve İYİ Parti’den oluşan Millet İttifakı karşısında yenilgiye uğramış Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya ve Adana gibi pek çok önemli mega kent Millet İttifakına geçmişti. Daha sonra AKP genel başkan yardımcısı Ali İhsan Yavuz’un ifadesiyle ”sandıkta bir şeyler olduğu” gerekçesiyle İstanbul seçimi iptal edilmişti. YSK vasıtasıyla sandığa darbe yapılmıştı. 6 Mayıs 2019’da alınan bu kararın milletin iradesine açıktan bir darbe olduğunu ve milletle inatlaşmanın devasa sonuçları beraberinde getireceğini yazmıştım.

Nitekim haklı çıktım. 23 Haziran’daki %54’e %44’lük netice bizlere gösteriyor ki sadece İstanbul’un değil tüm Türkiye’nin siyaseti değişmiştir. Her siyasi partinin yaşayacağı doğal süreçler vardır. Bir parti doğar, altın günlerini yaşar ve değişimlere ayak uyduramayarak yavaş yavaş köhner sonunda etkisini kaybeder. Lakin partiyi yönetenler gidişatı doğru okuyabilirse, güçlü öngörüye sahipse ve özeleştiri yapabiliyorsa o parti kökleşerek yaşamını sürdürür. 23 Haziran İstanbul yenileme seçimleriyle birlikte AKP çöküş safhasına resmen girmiştir. Peki AKP bu hale nasıl gelmiştir ?

Bunun cevabını 23 Haziran’dan eskilere giderek aramamız gerekiyor. Bana soracak olursanız AKP’nin gerileyişinin ilk adımı 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleriydi. Recep Tayyip Erdoğan’ın fevkalade popüler olduğu zamanda muhalefet Ekmeleddin İhsanoğlu gibi toplumda hiçbir karşılığı bulunmayan ismi çatı aday göstermişti. Ve Recep Tayyip Erdoğan buna rağmen ancak %51,5 oy alabilmişti. Gümbür gümbür sahada olan AKP teşkilatı, gümbür gümbür  bir AKP kadrosu karşısında miting bile yapmayan Ekmeleddin İhsanoğlu %39 oyu yakalamıştı. Şanlı %52’lik zafer diyenler varsa da ben bu sonucun AKP için ilk ciddi kan kaybı olduğuna inanıyorum.

İkinci aşama 7 Haziran 2015 genel seçimleriydi. Devletin teamüllerini ihlal eden, denetleme makamını zorla icra makamı haline getirmeye çalışan, toplumu kutuplaştırmaya başlayan Recep Tayyip Erdoğan, kendi oluruyla AKP’nin genel başkanlığına gelen Ahmet Davutoğlu’na bile güvenemeyen Recep Tayyip Erdoğan… Bunun neticesinde elde edilen bir hezimet, %9,5 oy kaybı ve meclisteki çoğunluğun yitirilmesi. Bununla kalınmayıp hiçbir ortaklığa yanaşmayarak ülkenin zorla seçime sürüklenmesi ve 6 aylık süreçte topluma korkunun pompalanması. Korkuyla elde edilen %49’luk seçim başarısı (!). Bunun ardından kişisel muhasebe yapılacağı yerde %49 oy alındığında genel başkanlığı yürüten, seçilmiş başbakan Ahmet Davutoğlu’nun saray darbesiyle makamından uzaklaştırılması.

16 Nisan 2017 referandumu ve yeni anayasa süreci üçüncü aşamadır. Demokrasiyi sindirmiş hiçbir yerde görülmemiş, eşi benzerine ancak beşinci sınıf dünya ülkelerinde rastlanabilecek ucube, defolu ve Türk milletinin tüm siyasi geleneklerini yerle yeksan eden bir tek adam modelinin dayatılması. Bu modeli benimsemeyenlerin terör örgütü üyesi ilan edilmesine kadar uzanan kutuplaştırıcı dil. Devletin tüm imkanlarıyla yürütülen kampanyaya rağmen mühürsüz oyları saydırarak ucu ucuna çıkarılan ”Evet” kararı Cumhur İttifakının %65’i kutlamaya hazırlanırken hedeflerken, %51’i zor denkleştirmesi. Tüm lokomotif kentlerin ”Hayır” demesi.

Dördüncü aşama ise 24 Haziran 2018 Seçim sürecidir. 15 Temmuz hain kalkışmasının dillere pelesenk edilmesi, söylemlerin dönüp dolaşıp 15 Temmuz’a getirilmesi, mecliste ”Hocaefendi” diye ağlayanların bakanlıklarla ödüllendirilmesi ama maaşını ezkaza FETÖ’ye yakın bankadan çekenlerin hapsedilmesi. Kötüye giden ekonominin durmadan dış güçlere bağlanması, insanlar açken ”Millet bahçelerinde yatıp yuvarlanacaksınız” diyerek vatandaşın adeta tiye alınması. Medyaya devlet eliyle ambargo koyulması, Recep Tayyip Erdoğan ve AKP dışındaki hiçbir siyasi figüre zinhar yer verilmemesi, vermeye cesaret edenlere de aba altından sopa gösterilmesi. Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğini eleştirenlerin vefasızlıkla suçlanması.

 

31 Mart 2019 Yerel seçimleri beşinci aşama oldu. Yapılan tüm hataların şiddetlenerek sürmesi, insanların etnik kökenleri yüzünden ”Pontus, Ermeni” gibi ahlaka da mantığa da zerre uymayan biçimde kutuplaştırılması, kibirden gözlerin kör olması ve rakip adaya ”Kıyıdan köşeden birini bulup aday yapmışlar !” denilmesi. Ekonomiye uzaktan yakından alakası olmayan birinin, akraba kontenjanından ekonominin başına getirilmesi. Ağlayarak iş istemek zorunda kalanların doymamakla suçlanması ama öte yandan bilmem kaçıncı saray için inşaata tam gaz devam edilmesi. İnsanlar evine ekmek götüremediği için intihar ederken, saraylarda ejder meyveli kokteyllerle resepsiyonlar verilmesi. Sonuçta kaybedilen hayati kentler, elde kalan Konya ve Bursa.

Altıncı ve son aşama tabii ki 6 Mayıs 2019 sandık darbesidir. Milletin ikazının değerlendirileceği yerde eldeki sorunlara odaklanıp çalışmak seçilmiş belediye başkanına makamının teslim edilmemesi, yerine anlamsız gerekçelerle seçimin iptal edilmesi. Binali Yıldırım’a kendi kampanyasını inşa etme şansı bile tanınmaması, milletin ısrarla reddettiği nefret dilinin kullanılması. Muhalefetin PKK’yla beraber diye suçlanması ama seçime 3 gün kala Abdullah Öcalan’ın mektubunun devletin ajanslarından okunulması. Milletin sabrı ve aklıyla adeta alay edilmesi, sonuçta %10 puanlık tarihe geçecek hezimete ulaşılması.

AKP öyle bir anda %10 farkı yemedi, işler işte böyle bugüne geldi.

Peki AKP şimdi ne yapmalı? Her şeyden evvel nefret dilini terk etmeli, insanların onuruna değil gönlüne dokunmayı bilmeli. Farklı düşüncelerin terör faaliyeti olmadığını aksine kıymetli renkler olduğunu ve ancak farklı renklerin bizleri gökkuşağına taşıyabileceğini kafalara yerleştirmeli. Artık ”Yaptım, oldu !” demeden ”Böyle yapmaya ne dersiniz, gelin oturalım konuşalım beraber karar verelim !” demeyi öğrenmeli. Cumhuriyetin kurucu idealleriyle kavgayı bir kenara bırakmalı. Kibir kulelerini yerle bir etmeli, basın mensuplarına özgür bir ortam temin etmeli. Tek bir adamın iki dili arasından kurtulmalı, ortak akla ve istişareye dönmeli. Hukuka her ne gerekçeyle olursa olsun müdahale etmemeli, yok olan liyakati yeniden hakim kılmalı. Liderin gözüne gireceğim diye harikalar diyarındaymışız gibi şakşakçılık yapanlardan kurtulmalı, samimi, donanımlı ve sorgulayan kadrolarla yola devam etmeli. Recep Tayyip Erdoğan’a da sınırlar çizip bu sınırları aşmaması gerektiğini öğretmeli ve gerektiğinde Recep Tayyip Erdoğan’a da hatalarını açıkça söyleyebilmeli.

Demiştim ya ”Partiyi yönetenler özeleştiri yapıp, değişimi sağlayabilirlerse partiler yaşar.” diye.

İşte AKP için bu süreç resmen başladı, ya hatalarından ders alıp yenilenmeyi başaracak sonuçta eski şaşalı günlerini kaybetse bile Türk siyasetinde var olmaya devam edecek.

Ya da kalan ömrünü kibir içinde, ego içinde, hırs içinde yüzerek geçirip ANAP’ın yanındaki yerini alacak.

AKP İçin durum her ne kadar sıkıntılıysa, Türkiye için o kadar ferah. Öyle bir rüzgâr esiyor ki kardeşlik diyor ve reyhan kokulu türküler saçıyor havaya. Yeni bir gün doğdu doğacak. Kardeşlik dolu, barış dolu, güzellik dolu bir Türkiye kanat açtı açacak yeni ufuklara…

Ben bu rüzgâra inanıyorum, siz de inanın…

Çok güzel olacak, çok!

 

 

 

Eğitimde Yapılan Hatalar

Hata elbette iyi değildir. Doğruları yaralar tahrip eder. Yeni sorunlar getirir.  Fakat eğitimde yapılan hatalar daha vahimdir. Telafisi yıllar ister ve çok güçtür. Bazen de telafisi mümkün değildir.

Türk Milli Eğitim Sistemi’ nde de, yıllar itibarı ile çok güzel icraatlar yapılmasına rağmen, zaman zaman da vahim hatalar yapılmıştır.

1-Son yıllarda yapılan en büyük hatalardan birisi; “sekiz yıllık ilköğretim” uygulaması olmuştur. Altyapı ve öğretmen istihdamı gözetilmeden zorlamalarla hayata geçirilmeye çalışılmıştır.

Uzun yıllar branş öğretmeni eksiği ve derslik açığı kapatılamamıştır. Sistem büyük yara almıştır. Minimini anasınıfı ve birinci sınıf öğrencileri, kendilerinin iki katı büyüklüğündeki öğrencilerin arasında(6,7,8.sınıflar) itilip kakılmaya, ötelenmeye, ezilmeye terk edilmiştir.

Branş öğretmenleri, sınıf öğretmenleri ile bir araya getirilerek, denetime tabi tutulmuşlardır. Müfettiş teftişine alınan branş öğretmenleri bu sistemi uzun yıllar hazmedememişlerdir. Zaman zaman teftişlerde branş öğretmeni-müfettiş sürtüşmesi yaşanmıştır.

2-Daha sonra uygulanan; 4+4 uygulaması da eğitim sistemimize uygun değildir. Oysa burada yapılması gereken eski uygulama olan 5+3 e geri dönülmesi olmalıydı. Bu uygulamayı, öğretmenler uzun süre özümseyememişlerdir.

Bu uygulama ile 5.sınıflar, sınıf öğretmenlerinin koruma kollama ve şefkat kucağından alınarak, alışık olmadıkları branş öğretmenlerinin profesyonel uygulamalarına tabi tutulmuştur. Oysa bu öğrencilerin yaşları gereği sınıf öğretmenleri tarafından okutulması pedagoji bilimi bakımından daha uygundu.

4+4 uygulaması ile sınıf öğretmeni fazlası üretilmiş, bu fazlalığın eritilmesi için de bir çok sınıf öğretmeni, hiç de uygun olmayan branşlara yönlendirilerek; “bir çok kaliteli sınıf öğretmeni kalitesiz branş öğretmeni” yapılmıştır.

3-Yapılan yanlışlardan birisi de birinci sınıflara “el yazısı” dayatmasıdır. Daha çizgi çizme becerisi gelişmemiş minicik yürekler, büyük beceri ve belli bir yaş isteyen el yazısının acımasızlığı altında işkenceye tabi tutulmuştur. Bu vahim durum daha geç olmadan düzeltilerek öğrenciler bu sıkıntıdan kurtulmuştur.

4-Eğitim sisteminden “teftişin” soyutlanması da çok vahimdir. Her kurum denetime tabi tutulurken eğitimin bu denetimden arındırılması birçok sorunu da beraberinde getirmiştir:

Sicil yönetmeliğinin iptali ile öğretmenlerden sicilin ve teftişin kaldırılması sonucunda, değerlendirmeler somut teftiş raporları yerine, sübjektif yöntemlerle yapılmaya başlamıştır. Bu şekilde yapılan yönetici değerlendirmeleri sonucunda, haksızlıklar ve huzursuzluklar artmıştır.

Okul müdürlerinin değerlendirilmesi, onları yakinen izleyen, denetleyen müfettişlerden alınarak, yüzlerini dahi görmeyen ilçe milli eğitim müdürleri ve şube müdürlerine bırakılmıştır. Diğer yandan da öğrenci ve veli puanları, müdürler için kimi kez tehdit olarak kullanılmıştır.

İnceleme ve soruşturma işlemleri de müfettişlerin asli görevi iken, okul müdürleri ve şube müdürlerine yönlendirilmiştir. Okul müdürleri, görevlerinin çok yoğun olması ve işin uzmanı olmamaları nedeni ile bu durumdan hayli rahatsızdırlar.

5-Daha önce okullarda Talim Terbiye Kurulu tarafından Tebliğler Dergisinde tavsiye edilen kaynak kitaplar bulunduruluyordu. Müfettişler bu uygulamayı okullarda ve dersliklerde teftiş ederek izliyorlardı.

Kitap tavsiyesi ve müfettiş denetimi sona erdirilerek kitap ve materyal seçimi öğretmenlere bırakıldı. Bunun üzerine içeriği yeterince incelenemediği için birçok sakıncalı kitap derslik kitaplıklarında ve öğrencilerin ellerinde gezmeye başlamıştır.

Bu durumdan aileler hayli rahatsızdır. Çünkü büyüklerin bile okumasının mahsurlu olduğu; “şiddet, cinsellik, değerlere aykırı ifadeler içeren” kitapları minik çocuklar bilmeden okumakta ve olumsuz etkilenmekteler.

6-1983 yılında altı yaş uygulaması yapılmıştı. O yıllarda okul müdürü idim. Okula kaydettiğim 63 altı yaş grubundan sadece bir öğrenci okuma yazmaya geçmişti. O da öğretmen çocuğuydu.

Bu vahim ve sağlıksız uygulama bilindiği halde birinci sınıfa kayıt yaşının 66 aylık olarak belirlenmesi de yanlıştı. Şimdi görüyoruz ki 69 aya çıkarılmakta. İsabetli bir düzeltmedir. Keşke 72 ay olsaydı daha isabetli olurdu. Bu benim düşüncem değil, eğitim ve çocuk psikolojisi otoritelerinin değerlendirmesidir.

 

Geldiği günden itibaren sevinçle ve olumlu karşılanan Milli Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk Beyefendi, Türk Eğitim Sistemi, öğrenci ve öğretmenler için büyük bir şanstır. En isabetli ve kaliteli bir isimdir. Umarım eğitimde şimdiye kadar biriken sorunları çözecek, bundan sonra da hatalar yapılmasına fırsat vermeyecektir.

Sayın Ziya Selçuk Beyefendi, eğitim sisteminde şimdiki unvanı ile, İl Maarif Müfettişlerinin işlevini ve önemini çok iyi bilen bir otoritedir. Umarım bu camianın eski işlevine dönmesine vesile olur. Okulları öğrencilerin sevdiği, koştuğu ilgi ve sevgi merkezlerine dönüştürür. Öğrenme ilgi duymakla ve sevgi ortamında gerçekleşir. Zorlama ve sınama yanılma ile eğitim zaman kaybeder.

“Bir yıl sonrasını düşünüyorsan buğday ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan insan yetiştir.” Diyor bir Çin Atasözü.

Geleceğin Türkiye’sine insan yetiştireceksek bilimin ışığında eğitimdeki doğrular vakit geçirilmeden uygulanmalı, çocuklarımız sağlıklı şekilde iyi yetiştirilmelidir.

Sevgiyle kalın…

 

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimi Üzerine…

Bir sistem, yasa, anayasa ve benzerleri bir ülkede başarıyla uygulanabilir ve fonksiyonel olabilir. Ancak bunların diğer bir ülkede aynı şekilde uygulamada başarılı olacakları ileri sürülemez. Yasalar ve sistemler her ülkenin sosyal yapısına göre şekillenmek durumundadır. Biz sosyal yapıyı yasalara ve düşündüğümüz sisteme uydururuz diyemeyiz. Hukuk sosyolojisi derslerini hukuk fakültelerinde bunun için okutuyoruz. Maksat konulara basit ve genelleyici yaklaşmamak, ihtiyaçlara ve geleneğe göre hukuk düzenini kurabilmektir. Ancak yaratıcı ve eser verici olamayanlar bu dersi sadece teorik bilgi aktarımı sayarlar ve öğrenciye de yazık olur. Türkiye’de yıllardır yapılan metot yanlışı şu veya bu ülkede başarıyla uygulanan ve fonksiyonel olan yasaları tercüme edip ülkemizde uygulanmasına zorlamaktır.

Türkiye yaklaşık bir senedir mahalli seçimlerle uğraştırılıyor ve asıl gündemdeki konular tartışılamıyor. Ülkemiz dost, düşman değişik ülkeler tarafından kuşatılıyor. Güvenliği tehlikeye sokuluyor. Birçok fabrika yabancılara ve yabancılardan pek farkı olmayan yerlilere satılıyor. Tarım ve hayvancılık çok zor durumdadır. İşsizlik ve şehir yoksullaşması aileleri perişan ediyor. Artan boşanma ve intiharlar sürekli haberlerde yer alıyor. Cinayet ve yaralamalar artıyor. Ahlaki değerlerde yozlaşma, diplomalı işsizlik sürüyor. Türkiye bu defa Akdeniz’de kuşatılıyor.

Bu ve benzer şartlar altında 31 Mart 2019 tarihinde mahalli idareler seçimlerini yaptık. Maalesef 23 Haziran’da İstanbul seçmenini zora sokarak seçimi tekrar ettik. 23 Haziran İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimi demokrasinin bir fazilet rejimi olduğunu ortaya koydu. Doğru işleyen bir demokraside seçmen iradesi asıldır; tayin edicidir ve geleceğe olan ümidi tazeler. Maalesef ülkemizde devlet imkanlarını rahatlıkla kullananlar, eşit ve adil bir seçimin gerçekleşmesini bir ölçüde engellediler. Ancak yine de umut, demokrasi, İstanbul ve Türkiye kazandı. Tatil rahatını bozup veya programını değiştirerek yurt dışından ve yurt içinden İstanbul’a koşan, demokrasinin tek çözüm olduğuna ve milli iradeye inanan bütün vatandaşlarımıza saygı duymalıyız. Seçime katılma üstün bir vatandaşlık şuurudur. Vatandaş hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı konularında hassas olduğunu gösterdi. Garip bir başkanlık benzeri sistem yerine bazı eksikliklerine rağmen; demokratik parlamenter sisteme olan özlemini ortaya koydu. Kibir, gurur, lüks ve şatafata sapılmasını reddetti. Halkla yabancılaşmayı kabullenmedi. Kamu görevlilerini bir partinin değil, devletin görevlisi olarak görülmesini istedi. Mültecilerin işgaline ve imtiyazlılığına hayır dedi. Milli Mücadelenin tacı olan Cumhuriyete ve Devletimizin kurucu değerlerine saygılı olunmasını istedi. T.C. ile ve andımızla uğraşılmasın istedi. Her türlü eşitsizliği ve adaletsizliği, kamplaşmayı kabullenemedi. Ülkenin iç kısır çekişme ve çatışmalarından çıkabilecek olumlu bir sonucun bulunmadığını haykırdı. Bizi biz yapan mutabakatların güçlendirilmesini istedi. Yer adlarında Türkçeye saygıyı bekledi. Dersimciliği ve benimsemedi. Sevgi ve hoşgörü peşinde olduğunu belli ederken, Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerden tavizi kabullenmedi. Başarılı terörle mücadeleyi desteklediğini gösterdi. Bazı sorunlar  bulunsa da 15 Temmuz FETÖ ihanetini lanetledi. Türkiye sıradan bir Ortadoğu ve Afrika ülkesi değildir. Fikir ve düşünce, basın hürriyetleri konusunda hassasiyetle davranılmalıdır.

Terör örgütüyle iç içe olan malum siyasi partinin Türkiye partisi olabilmesi için önce PKK’nın bir terör örgütü olduğunu kabul ve ilan etmesi gerekir. Bir taraftan terörle iç içe olacaksınız, diğer taraftan demokrasi ve özgürlüklerden bahsedeceksiniz; bu bir çelişkidir. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İspanya’da kapatılan terörle bağlantılı bir partiyle ilgili yapılan itirazı reddetmiş, bu partinin kapatılmasını uygun bulmuş, böyle bir partinin demokratik hak ve özgürlüklerden istifade lüksü olmadığını belirtmiştir.

23 Haziran’da uyarı ve tepki oyu kullanan daha önce farklı siyasi partilere veya ittifaka oy vermiş olan vatandaşımız bu tepki oylarıyla ekonominin düzeltilmesini, ülkeyi ithal cenneti yerine üretim alanı kılınmasını, gelir dağılımının düzeltilmesini, israf ve gösterişten kaçınılmasını, Kıbrıs’ta Ege’de ve Akdeniz’de milli çıkarlarımızın kesinlikle korunmasını, nitelikli yetişmiş elemanlarımızın beyin göçüne tabi olmasının önlenmesini, iç ve dış politikada itibar kaybedilmemesini, nefret ve düşmanlık dilinin terkedilmesini beklemektedir. Bağımsız bazı kuruluşların siyasi müdahaleye ihtiyacı yoktur. Güce tapanların ve Anayasa Mahkemesi’nin kararını tanımıyorum diyenlerin olduğu yerde adalet beklenemez. Birbirimizi anlaşılmaz ifadelerle suçlama yarışını bırakmalıyız. FETÖ’cü, terörist ve Pontus sıfatları çok yersiz ve anlaşılmaz bir şekilde kullanılmıştır. Yunan istihbaratının oyunlarına gelinmemelidir. Milli Mücadeleye düşman ve işbirlikçi çete başlarının anıtları yerlerinden sökülüp atılmalıdır. Demokrasiyi ve Cumhuriyeti içimize sindirmek zorundayız. Bundan başka yol yoktur. Cebimizi kolladığımız kadar ülke çıkarlarını da korumalıyız. Demokrasinin sonuçlarına katlanmayı öğrenmeliyiz. Terörle barış ve müzakere olamayacağını artık anlamalıyız. Milli ve askeri zaferler arasında ayırım yapmamalıyız. Türk Milletini etnik parsellere ayırarak ufalamayı ve kalabalıklaştırmayı demokratikleşme olarak gösterme oyunlarını yine bozmalıyız. Milli birlik ve bütünlüğün bulunmadığı bir yerde ne istikrar, ne huzur, ne de demokrasi ve ekonomik gelişme olabilir. Demokrasi de uygulanamaz ama sürekli tartışılır. Milli devlet ve üniter yapıyı bozucu, Kürtlere rağmen Kürtçülük tezgahlarını görmek durumundayız. Kürtlerin diğer bazı gruplar gibi homojen olmadığını ve HDP’nin bunları asla bütünüyle temsil edemeyeceğini fark etmeliyiz. Günümüzdeki emperyal politikaların yeni yüzü ve silahı klasik ideolojiler değil, etnik taarruzdur. Ülkedeki sorun; Türk Milletine mensubiyet duygusunu ırkçı ve etnik gerekçelerle bazılarının kabul edememesidir. Yer, kuruluş ve havaalanlarının isimlerinin Atatürksüzleştirilmesi çok çirkin ve boşuna bir çabadır. Yerli ve milli harp sanayiinin geliştirilmesi çabaları sürdürülmelidir. Türk, Türkiye’de etnik grup değildir. Bulgaristan, Yunanistan, Kosova veya Çin’de yaşamıyoruz. Türk, Osmanlıdan milli devlete geçişte kurucu unsurdur; milletin, milliyetin adıdır. Etnik sıfatlara da rakip değildir. Türkiye, kendilerini Türk Milletine mensup hissedenlerin vatanıdır.

23 Haziran İstanbul seçiminden herkesin alacağı dersler vardır. Özellikle iştirak oranının %84’ü bulması ve birçok seçmenin daha önce verdiği reyin dışında parti veya ittifak arayışı çok dikkat çekicidir. Vatandaş demokratik çözüm yolunda oldukça mesafe alırken, siyasiler ve yönetenler bunun gerisinde kalmamalıdırlar.

 

 

Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi – XI

0

(Madem seçimler şimdilik bitti, artık ekonomiye geri dönebiliriz; geride bıraktığımız tecrübelerle..)

Celal Bayar’ın ifadesiyle “mukaddes bir emanet gibi sakladıkları” sanayiyi teşvik kanunundan sonra Yazarımız ‘Birinci Beş Yıllık Sanayi Programı’nın hazırlanması ve uygulanmasını konu alacaktır. 1934’te yürürlüğe giren plan kısmen Sovyet uzmanlarının kısmen de Amerikalı uzmanların raporlarıyla verimlilik esasında gizli Bakanlar Kurulu kararı işletilmiş ve Yahya S. Tezel’in doktora tezi çalışmaları sırasında Şevket S. Aydemir’den alınarak işbu kitapta yayınlanmıştır. Bu bağlamda sadece alt başlıkları sunmak bile bir fikir verebilir: Pamuklu mensucat, Kendir-keten, Kangarn (Merinos yün ipliği), Demir, Sömikok, Bakır, Kükürt, Selüloz-kâat ve sunî ipek, Seramik, Kimya, Sünger, Gülyağı, Elektirifikasyon, Altın ve petrol.1

Birinci Beş Yıllık Sanayi Programı’nın öngörülen 5 yıllık sürede yani 1938’in sonunda büyük ölçüde uygulandığını belirten Tezel; Bakırköy Pamuklu Fabrikası Ek Tesisleri, Bursa Merinos Yün İpliği Fabrikası, Gemlik Sunî İpek Fabrikası, Malatya Pamuklu Kombinası, İzmit Birinci Kâğıt Fabrikası, İstanbul Paşabahçe Şişe ve Cam Eşya Fabrikası, Isparta Gülyağı Fabrikası, Keçiborlu Kükürt Tesisleri, Zonguldak Semikok Fabrikası, Karabük Demir-Çelik Fabrikası, Kayseri Kumaş Fabrikası, Aydın Nazilli Pamuk İpliği Fabrikası, Konya Ereğli Kumaş Fabrikası, Sivas Çimento Fabrikası, İzmit İkinci Kâğıt Fabrikası ve Kaolin Fabrikası, Süngercilik Fabrikası örneklerini vermektedir.2

Birinci programdan sonra daha çok ihracat maddeleri endüstrilerine ağırlık veren ‘İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı Projesi’nin 1938’de yürürlüğe konduğunu söyleyen Tezel; Madencilikte 10 tesis, Metal ürünleri sanayinde 8 tesis, Kimya sanayinde 15 tesis, Toprak ürünleri sanayinde 2 tesis, Gıda sanayinde 16 tesis, Elektirik enerjisinde 2 santral ve Ulaştırma alanında 2 liman, 1 serbest bölge ile 28 gemi alınması projelerini detaylandırmaktadır. Celal Bayar’ın Başbakanlık’tan istifası ve gelen raporlar doğrultusunda yeni oluşan Refik Saydam Hükümeti’nin 1939’da çıkardığı gizli bir kararname ile iptal edilen 1938 Planı Yazara göre 1944 sonlarında doğru Savaş Sonrası için yeniden yapılandırılmıştır.3

Sanayi Tetkik Heyeti Başkanı sıfatıyla planı ‘Öz Rapor’ adı altında özetleyen Ş.S.Aydemir’in kuzeyde sosyalistleştirilmiş olan ekonominin Doğu ve Orta Avrupa ile Balkanlar’a yayılacağı, Batı demokrasilerin ise ekonomik yöntemlerini yenileyerek süper kapitalizm evresine geçecekleri öngörülerini paylaşan Y.S.Tezel; akabinde ‘Savaş Sonrası Planı’, ‘Geniş Plan Taslağı’, ‘İvedili Plan’ adlarını alan ve “Türkiye’ye ithal edilen her şeyi yurtiçinde üretmek” maksatlı proje Kabine değişikliği, lira devalüasyonu ve liberal demokrasiye geçerek II.Dünya Savaşı’nın en büyük galibi Amerika’nın yardımını alma gibi durumsal kararsızlıklardan ötürü uygulanamadığını beyan etmektedir.4

Türkiye’nin dış ve iç siyasî dengelerinin değişmesiyle 1947’de yepyeni bir planlamaya geçildiğinin bilgilerini veren Yazar, başta Millî Şef İsmet İnönü olmak üzere tüm çevrelerde liberal bir ekonomi ve özel sektörcü bir kalkınma modelinin benimsenerek tartışıldığını yazmaktadır. Tezel’e göre, Türkiye’ye gelen Amerikalı uzman Thornburg’un son sanayi planını “devlet sosyalizminin aşırı bir ifadesi olarak nitelemesi” ve ABD’den istenen 615 milyon dolarlık yardımın kabul edilmemesi üzerine İktisat Bakanlığı Başdanışmanı Kemal S. Vaner’in soyadını alacak liberal bir yeni plan hazırlama yoluna gidilecek fakat bu da kabul edilmeyecektir.5

1948 ile 1952 arasında 4 milyar liralık bir yatırımı kapsayan Vaner Planı’nı da çöpe atan Türkiye’nin son olarak Nisan 1948’de tamamen Amerikalı uzmanlıların isteklerine uygun, çok daha mütevazı ve ziraat ağırlıklı bir kalkınma planı hazırlayarak 4 ay sonra imzalanan Marshall Planı

uyarınca ABD’den borç ve yardım almaya muvaffak olduğunu anlatan Yazar; öbür yandan hem 1945-1946 İvedili Plan’daki bazı yatırımların tamamlandığını, Devlet sanayi programlarını uygulayan Sümerbank (1933) ve Etibank (1935) gibi kamu kuruluşlarının da 1950’ye kadar sermaye ve çalışan anlamında 7,5 ilâ 11-12 kat büyüdüğünü paylaşmaktadır.