24.8 C
Kocaeli
Salı, Haziran 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 536

Vakit Değişim Vaktidir

23 Haziran 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yenileme seçimlerinde Ümraniye’de gözlemci olarak görevliydim. Gün boyunca 5-6 okul gezdim ve hepsi AKP’nin sağlam farklarla işi götürdüğü okullardı. Kendi görüşümü belli etmeden seçmenlerle sohbet etmeye ve olayları nasıl yorumladıklarını analiz etmeye özen gösterdim. Önceki seçimde Binali Yıldırım’ın %57’lerle kazandığı Ümraniye’de seçmen kızgın demiri andırıyordu. ”Bu zamana kadar AKP’ye oy verdik ama seçilmiş adamın hakkını yediler.” Cümlesini kaç vatandaştan işittim, inanın sayamadım. İktidar kanadında oy kaybı olacağı netti ama Binali Yıldırım’ın Ümraniye’de %50,90 oya kadar gerileyeceğini asla beklemiyordum. Binali Yıldırım %6 dolaylarında oy kaybederken, Ekrem İmamoğlu %41’lerdeki oyunu %47,85’e yükseltmişti. Yalnızca 2 ay içinde %6’lık seçmen saf değiştirmişti, tutanakları birleştirirken AKP’li görevlilerin ”Ümraniye böyleyse, biz genelde ne yaptık ?” diye ağlamaklı olduğuna da bizzat şahitlik ettim. O anları kelimelerle tarif etmem inanın zor. 2014 Mahalli İdareler Seçimlerinden beri çokça seçimi yakından izleyen, 24 Haziran döneminde sahada aktif çalışma yürüten ve hayal kırıklığına uğrayan biri olarak %10 farkla İstanbul’da yarışı önde tamamlamak bambaşka bir hissiyatı.

Fevkaladeydi ama ben bu zamana kadar eleştirdiklerimin hiçbirini yapmayacağıma dair kendime söz vermiştim. Nasıl iktidar cephesinden gelen yakışıksız lafların karşısında duruyorsam, Binali Yıldırım’ın şahsına, eşi Semiha Yıldırım’a ve AKP’nin teşkilat mensuplarına dair söylenen tüm yakışıksız lafların da karşısında durduğumu belirtmek isterim. Seçimi kazanmış olmak, sorumluluğu üzerine almış olmaktır ve artık en olgun yaklaşımı sergileme mesuliyetinin başa düştüğü andır. Bu an geldiğinde başkalarının ne dediği bizleri ilgilendirmemeli, biz olgunluğumuzu duruşumuzla muhakkak göstermeliyiz. ”Kutlama da mı yapmayalım ?” Diyerek seviyeyi kaybedenleri durup düşünmeye davet ediyorum ve diyorum ki ‘‘Böyle kutlayacaksanız, kutlamayın”.

Binali Yıldırım geçen seçimde yaptığı büyük hatanın farkına varmış olacak ki hemen kameralar karşısına geçip seçimden çekildi, kazananı tebrik etti ve Ekrem İmamoğlu’na çalışmalarında destek olacağını bildirdi. Binali Yıldırım bu hareketiyle bizlere özlediğimiz, hasretini çektiğimiz devlet adamı duruşunu gösterdi, iyi ki gösterdi. Bu sonucun Recep Tayyip Erdoğan için bir fırsat olduğunu, şahsını rehabilite etme noktasında yol gösterici işlev görebileceğini düşünüyordum ama sayın Cumhurbaşkanı hatalarını görmemekte inatçı, sayın Cumhurbaşkanı yapılan yanlışlardan dönmemekte ısrarcı, sayın Cumhurbaşkanı tek bir kişinin koskoca devleti yönetemeyeceğini anlamamakta ısrarcı ve en kötüsü sayın Cumhurbaşkanı milleti her rengiyle kucaklamamakta ısrarcı. Dolayısıyla benim gözümde bu seçimde %10 farkla milletten tokadı yiyen isim Binali Yıldırım değil, Binali Yıldırım’ı senelerdir statükocu bir anlayışla o görevden bu göreve koşturan ama bir kez ”Ben nerede yanlış yaptım ?” demeyen Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Bir erken genel seçim kararıyla karşılaşmazsak önümüzde 4 senelik uzun bir hizmet dönemi var. Millet İttifakı’nın bileşenleri CHP ile İYİ Parti doğru adımları ve özellikle iktidarın art arda gelen hataları sayesinde hayati kentlerin başkanlıklarında koltukları devraldılar, bu durum pek doğal şekilde senelerdir galibiyet alamamış camiada halen büyük motivasyon kaynağı olarak görülüyor. Yaz havasını koklamak bence de güzel ama bu motivasyonun artık hizmetler için enerjiye dönüştürülmesi gerektiği kanaatindeyim. Ülkemizin, kentlerimizin çığ gibi büyüyen sorunları var. Tabii ki genelde iktidar elde olmadığı için köklü reformlar yapmak olası değil ama 1 sene öncesine kıyasla yerelde etkinliği elde etmiş Millet İttifakı var, devlet yönetiminde hatırı sayılır paye almış Millet İttifakı var.

 

 

Millet İttifakı’ndan seçilen başkanlarımızın, meclis üyelerimizin; Millet İttifakı teşkilatı mensuplarımızın artık kutlamalara değil, onunla bununla münakaşa etmeye değil hizmetlere odaklanmaları gerekiyor. Milletimize verilmiş mühim ve iddialı sözlerimiz var. Kimseyi kutuplaştırmadan, partizanlık yapmadan, hak yemeden, torpil geçmeden, şeffaflık ilkesinden ödün vermeden yılmadan çalışmamız gerekiyor.

Milletimizin arzularından, beklentilerinden kopmadan, onlarla aramıza mesafe koymadan gece gündüz çalışmamız gerekiyor. Artık sadece gazi mecliste grupları olan, yetki ve sorumlulukları kısıtlı partiler değiliz. Yerel yönetimlerin güç merkezleriyiz.

Milletimizin bu teveccühüne icap eden ağırlığı üzerimize alarak oturuşumuza, kalkışımıza dikkat ederek; her daim orta yolda buluşma ülküsünden vazgeçmeyerek, milletimizden kopmayarak layık olabiliriz. Yolumuz zinhar senelerce eleştirdiğimiz hatalarla kesişmemeli. Bunun affı olmaz, olamaz.

Vakit Atatürk ilke ve inkılâplarını anlamlandırma vaktidir.

Vakit her vatandaşımıza eşit hizmet götürme vaktidir.

Vakit su gibi berrak olma vaktidir.

Vakit arı gibi didinme vaktidir.

Vakit çınar gibi dirayetli olma vaktidir.

Vakit herkesi kucaklama vaktidir

Vakit şatafat değil vakurluk vaktidir.

Velhasıl, vakit değişim vaktidir.

Allah yardımcımız olsun, bizleri milletimize mahcup etmesin.

 

 

23 Haziran Sonrası ve “Yeni Anayasa”

31 Mart ve 23 Haziran 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri nihayet geride kaldı. Aslında arada büyük oy farkı olmasa bazıları seçimin ikinci defa tekrar edilebileceğinden endişe ediyordu. Son iki seçimde de anlaşılmaz Türkçe yanlışları ve Türkçeye sokulmak istenen İngilizce kelimeler ön plana çıktı ve TV ekranlarını kirletti. Ekranlardaki altyazı yanlışları birbirini izledi. Mesela “hava sıcaklıklar artıyor“, “… yakalamak çalışma başlatıldı“, “eski FB başkanı öldü“, “şahsıma ve kulübüme zarar gelmesi için FB’den ayrılma kararı aldım“, “Yunanistan Fransa şirketi ile işbirliği yaptı“, “alaturka akşamlar (Ayvalık)” gibi onlarca yanlış TRT dahil birçok ekranda görüldü.

Tabii bir de “moderatör” kelimesi ortalıkta bolca dolaştı. Uzlaştırıcı ve yumuşatıcı anlamına gelen bu kelimenin yerine yönetici demiş olsaydık, anlaşılmaz bir kelimeden mi bahsedecektik?

23 Haziran seçiminin öncesi kırmızı bültenle aranan terörist başının kardeşini TRT ekranlarına çıkaran, ondan ve terörist başının mektubundan medet uman bir çarpık zihniyet ileride yeni sözde barış süreçleri ve açılımlara gidebilir. Önümüzdeki dönemde yeni anayasa değişiklikleri, yeni anayasa taslakları ortada dolaşacaktır. Bazı önemli değişikliklere gidileceği anlaşılmaktadır. Daha önce yapılan değişiklikler sırasında yapılan tartışmaları unutmuş değiliz. Türkiye’yi etnik parsellere ayırıcı zorlamalar Türkiye’yi sosyal dokusuna rağmen çok kültürlülük tezgâhının eşiğine getirmişti. Dünya çok farklı bir çizgiye gidip daha fazla bütünleşme kanalları açarken, Türkiye milli kimliği etniklik seviyesine indirerek bir dönüştürmenin peşine düşmüştü. Bu istek sözde müttefiklerimiz tarafından da uygun görüldüğü için Suriye’nin kuzeyinde terör örgütleri her yönden desteklendi ve Türkiye’nin güvenliği ve toprak bütünlüğü tehlikeye atıldı. Demek ki bölücü terör konusunda ABD ve Batı politikalarını destekleyen iç siyasi çevreler var. Anayasayı toplumdaki marjinal gurupların sesi olmaya yönlendirici dayatmalar var. Yapılan bütün araştırmalarda %5 ile %8 arasında değişen etnik taassup sahibi, milli kimlikle başkaları adına kavgalı, bölücü ve ülke düşmanı bazı çevreler yine top başı yapacak. Anayasanın bir toplumsal sözleşme niteliğinde olmasını istiyorsak; TC Devletinin temel kuruluş felsefesi, kurucu güç ve irade ile ters düşülmemelidir. Bazıları “ülkenin bölünmez bütünlük ilkesine” fena takmış durumdadırlar. Bu farklılıkları dışlama ya da bastırma değil; varsa farklılıkları kutsallaştırmamaktır. Anayasa değişiklikleri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmesi, sonlandırılması, terörün amaçlarına hizmet edilmesi için yapılmaz. Hiçbir ciddi ülke anayasa değişikliklerini ülkesini açık artırmaya çıkarmak için yapmaz. Hedef alınan milli kimlik bir ülkede mevcut etnisiteleri de kapsar. Etnisiteler ile milliyet çelişmez. Türk kimliği Türkiye’de etnisite kapsamında değil ki; etnik çağrışım yapabilsin. Yakın geçmişte Türkiye Cumhuriyeti “demokratikleşme ve özgürleşme” adı altında tarihinde görülmemiş örtülü bir ihanetle karşı karşıya idi. Anayasada ve yasalarda ülkenin ihtiyaçları ve yapılması gereken değişiklikler değil, dıştan kumandalı bir dönüştürme planı uygulanmak istenmişti. Bu dönüştürme planında TC, andımız ve Atatürk resimleri çok gereksiz idi! 23 Haziran Başkanlık seçiminden sonra büyük Atatürk’ün kaldırılmış resimlerinin tekrar yerine takılmış olması bazılarının nasıl bir anayasa yapacaklarının bugünden göstergesidir. Bu ülkenin yeni Oslo ve Dolmabahçe mutabakatlarına, sınır boylarında mahkeme çadırları kurulmasına artık ihtiyacı olmamalıdır. Herkes artık uyanmalıdır. 23 Haziran seçimlerinde İstanbul adaylarından birisi, hem de başbakanlık yapmış bir zat “kimliklerinizle gurur duyunuz ve iftihar ediniz” diyerek yanlış bir ezberi ve tasnifi sıralayıp durdu. Acaba bu tasnifte yer alanların milli kimliği, Türk milletine mensubiyeti nerede kaldı? İnsanlarımızı birbirine yabancılaştırarak, birbirinden soğutarak daha iyi birleştiremezsiniz. Artık Türkiye, bağırsaklarını temizliyor diye ordusuyla kavgalı sözde devlet adamlarını görmek istemiyor. Balyoz ve Ergenekon davalarında yargılananların toptan beraat etmesi üzerine askere bu tuzakları kuran ihanet odakları ve işbirlikçilerine yeni fırsatlar verilmemelidir. Mevcut yazılı ve görüntülü basınımız büyük oranda demokrasi sınavında sınıfta kalmıştır. Bağımlı ve güdümlü iktidar yanlısı olmak pirim getirmiştir. Böyle bir basının tiraj kaybetmekten bahsetmesi gülünçtür.

Aydınlar Ocağımızın değişik şuralarında bazı sorunlara rağmen, demokratik parlamenter sisteme olan ihtiyaç üzerinde hep durduk. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi bir asırdan fazla parlamenter demokrasiye sahip Türkiye’ye uymuyor. Cumhurbaşkanlığı ile parti başkanlığının aynı kişide olması, vatandaşın sığınacağı tepe makamı yıpratıyor ve güveni törpülüyor.

 

 

Yimpaş ve Telekom’dan Saray’a

Yaygın medya tamamen yandaş hale gelince artık buralarda görev yapamayan tecrübeli gazeteciler internetten TV ve gazeteleri sallamaya başladılar.

Milyarlarca dolarlık medya organları, sahibinin sesinden başka bir şey duyurmaz oldu. Vatandaşın gerçek haber ve bağımsız yorum ihtiyacına cevap vermek için yeni yollar bulundu.

Youtube üzerinden yayın yapan TV ve radyo kanalları ile mütevazı imkanlarla çektikleri güncel yorum videolarını paylaşanların çok ciddi takipçileri var. Bunların çok kısa zamanda kamuoyu oluşturma açısından merkez medya kadar hatta daha fazla etkili olacağı anlaşılıyor. Yeni mecrada çok izlenenlerden biri gazeteci Sabahattin Önkibar.

Önkibar son videolarından birinde iki önemli vakayı hatırlatarak, Saray’a uzanan bir bağlantı kuruyor.

***

Yimpaş Vakası

1990’ların “İslamcı Holdingleri” faizsiz yatırım yapmak isteyen mütedeyyin insanlarımızdan kâr payı ödemek vaadiyle paralar topladılar. Bunların başında gelen İhlâs Finans, Kombassan, Yimpaş her biri 1,5 milyar dolar civarında paralar topladılar. Bu holdinglerin kurduğu fabrikalar ve işletmelerin tamamı hortumlamalar sonucu battı.

Sadece İhlâs Finans’ın hortumlanması ile 750 milyon doların kayıp olduğunu, yani çalındığını AKP’nin atadığı TMSF Başkanı Ahmet Ertürk açıkladı. Ertürk aynı şekilde Kombassan ve Yimpaş‘ın da yüzlerce milyon dolar mertebesinde hortumlamalarla battığını ifade etti.

Yimpaş’ın patronu yani paraları toplayan, mal sahibi görünen kişi Dursun Uyar’dı. Uyar AKP döneminde ceza aldı, hapse girdi.

Yimpaş Holding yüzlerce milyon dolar zarar gösterilerek hortumlandığı için patronu hapse girerken holding üst yöneticilerine ne oldu?

İlginçtir, Yimpaş’ın en üst düzey yöneticisi Fuat Oktay Cumhurbaşkanı Yardımcısı oldu. Bu kişi, Cumhurbaşkanı Erdoğan yurtdışında iken, Cumhurbaşkanı Vekili olarak bu görevini yürütmektedir.

Tayyip Erdoğan tarafından Cumhurbaşkanı vekilliğine atanan Fuat Oktay batan, hortumlanan, patronu hapse giren Yimpaş’ın tepe yöneticisi idi.

Ancak Sabahattin Önkibar, Fuat Oktay’ın yayımlanan özgeçmişinde Yimpaş yöneticisi olduğundan bahsedilmediğini, bu bilginin nedense gizlenmiş olduğunu da not ediyor.

*********************************

Türk Telekom Rezaleti

Türk Telekom‘un özelleştirilmesi için en büyük baskıların yapıldığı zaman Bülent Ecevit‘in Başbakan, Devlet Bahçeli‘nin Başbakan Yardımcısı olduğu DSP+MHP hükümeti dönemi idi.

IMF gözetiminde Kemal Derviş‘in ekonomiyi yeniden yapılandırdığı bu dönemde, IMF kredilerinin alınabilmesi içinTelekom’un mutlaka satılması isteniyordu.

MHP’nin Ulaştırma Bakanı Prof. Dr. Enis Öksüz ve Genel Müdür İbrahim Hakkı Alptürk katıksız birer Türk Milliyetçisi olarak bu stratejik kurumun özelleştirilmesine direndiler.

Bu direniş kolay olmadı. Medyada “direnişin anlamsız ve piyasaları sarsıcı olduğu” iddialarıyla bu ikilinin aleyhine kampanyalar yapıldı.

IMF ve Kemal Derviş bastırdı. Devlet Bahçeli Bakanına ve Telekom’a sahip çıkmadı.

Enis Öksüz, Devlet Bahçeli’nin talimatı ile 2001 yılında bakanlıktan istifa etti. Bir yıl sonra da MHP’den ayrıldı.

Türk Telekom, AKP döneminde 2005 yılında, 6 milyar dolara özelleştirildi. Lübnanlı Hariri ailesine satıldı.

***

Sabahattin Önkibar Türk Telekom‘un özelleştikten sonraki sürecini özetleyip, ülkemizin kaç milyar dolar soyulduğunu şöyle açıklıyor:

2005 yılına kadar Türk Telekom yılda 2,5 milyar dolar kâr ediyordu. Bu stratejik işletme 2,5 yıllık kârı karşılığı Lübnan Başbakanı Hariri ve ailesine verildi.

Hariri ailesi bu arada Telekom’u teminat göstererek Türk bankalarından 5 milyar dolar kredi kullandı.

Telekom’un 800 milyon dolar gayrimenkullerini sattı. Türkiye’nin adeta bütün sokaklarını dolaşan bakır kablolarını yaklaşık 1 milyar dolara sattı. Yıllık 2-2,5 milyar dolardan toplam 12 milyar dolar kârı da diğer gelirleriyle birlikte Türkiye dışına çıkardı.

Hariri ailesi Telekom’a teknik yatırım yapmadı, çalışan sayısını 60 bin kişiden 20 bin kişiye düşürdü. Bunun sonucu hizmet aksamaya, rekabet etmekte zorlanmaya başladı.

Hariri ailesi kolayı seçti, Türk Bankalarından aldıkları “5 milyar dolar krediyi ödeyemiyorum, buyurun Telekomunuz sizin olsun” deyip çekildi gitti.

Türk siyasi ve ekonomi tarihine yüz kızartan bir vaka olarak geçen Türk Telekom özelleşmesi sonucu devletin kaybı 12 milyar dolardan ibaret değildi.

Bankalar kredilerini tahsil edemedikleri için Telekom’a el koydular. Fakat her sene 2,5 milyar dolar kâr elde eden Türk Telekom bu sene 754 milyon dolar zarar gösterdi. Devlet vergi gelirinden de mahrum oldu. Bu bilgi kamuoyundan saklandı.

***

Özelleştirme şartlarından biri olarak, Türk Telekom’un yüzde 5’ine devletimiz sahip olmaya devam etti. Bu yüzden şirketin yönetim kuruluna devlet bir Türk üye atayarak özelleştirmeden sonra da gelişmeleri yakından takip etme imkânına sahip oldu. Yani Hariri ailesinin bütün bu yaptıklarını yakından izleyen ve devlete rapor etmiş olması gereken bir yönetim kurulu üyesi vardı.

Peki, bu yönetim kurulu üyesi kimdi?

Bildiniz… Şu anda Cumhurbaşkanı Yardımcısı (Vekili) olan Fuat Oktay‘dı.

Şimdi bu iki vakada da Türk Milletinin büyük zararlara uğradığını görünce bu şirketlerde kritik görevler ifa eden Fuat Oktay için hemen “madem başarısız oldu, niye bu makama getirildi?” diye düşünmeyin.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fuat Oktay’ın yeteneklerini ve kazandırdıklarını iyi biliyor olmalı ki O’nu devletin iki numaralı ismi yaptı.

Demokrasi açıklık rejimidir. Fuat Oktay’ın “yetenek ve kazandırdıklarını” halkımız da bilirse, devletimizi yönetenlere kuşku ile bakanlara rağbet etmez.

 

 

Kabil’den Gazze’ye Soğuk Savaşı Gözetlerken Omurgasız Politika

0

Makine Yüksek Mühendisi ve İşletme İktisatçısı İbrahim Okur,  11,5 X 17 santim ölçülerinde 319 sayfa olarak ikinci baskısı yapılan eserinde; Türkiye için beka meselesi hâline gelen gelişmelerle alakalı soruları cevaplandırıyor: *Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, büyük güçler, Türkiye’ye nasıl bir çevre, daha doğru bir deyimle nasıl bir kafes hazırlamışlardır? *Türkiye, gücünün son haddinde azaldığı dönemlerde bile, neden büyük güçleri ürküten bir konumda olmuştur? *Soğuk savaş döneminde bölgemizde yüzyıllardır var olan siyasi, etnik ve kültürle alakalı problemler nasıl kaşınmıştır? *Bu problemler, büyük güçlerin işlerini kolaylaştıracak biçime nasıl sokulmuştur? *Hangi mahallî problem ne zaman ve ne biçimde sahneye çıkarılmıştır? *Bölge insanlarının büyük güçlerin oyununa gelmek konusundaki kabiliyetlerinin arka planında nasıl bir kültür ortamı vardır?

Bu soruların cevabı ile alakalı olarak geçmişte yaşanmış bütün hâdiseler, az bilinen şaşırtıcı teferruatla birlikte açıklanıyor. Şüphesiz müellifin maksadı geçmişteki tatsız olayları hatırlatmak, tarihten husumet çıkarmak değildir. Hedef, Türkiye’yi yönetenlere ve yönetime talip olacaklara, geleceği tanzim etmekte kullanılacak malzemeleri sunmaktır.

Birinci bölümde Anadolu Medeniyeti’nin kuruluşu, MÖ 3000’li yıllardan başlatılıyor. Türkiye’nin eksen ülke olmasının sebebi: ‘Balkanlarda, Basra Körfezi’nde, Arap-İsrail arenasında, Rusya’da, Akdeniz, Ege ve Karadeniz havzalarında ABD’nin çıkarları için hayatî önem taşıması‘ olarak açıklanıyor. Dikkat çeken bir tespit: 2050 yılında Türkiye çevresinde (Rusya hariç) 460.000.000 insan yaşıyor olacaktır. Avrupa Birliği’nin nüfusu 2000 yılında 374.000.000 iken 290.000.000’a düşecektir. Bir başka ifâde ile Türkiye, yakın bir gelecekte AB’nden daha büyük bir pazara sâhip olacaktır.

İkinci bölümde, 4000 yıllık tarihi ve bir mezhep devleti olan İran tarihi, heyecanlı bir macera romanı gibi anlatılıyor. Asırlar boyunca Türkler tarafından idare edilen ülke yönetiminin entrikalarla Farslara ikram edilmesi ve yönetime gelen iki kişilik Pehlevî Hânedânı’nın yönetimleri altındaki Türkleri ezme-yok etme faaliyetleriyle İran’ın;  İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya ve ABD tarafından nasıl sömürüldüğü anlatılıyor.

Üçüncü bölümde MÖ 20.000 yılından İsrail Devletinin kuruluşuna kadar çevrilen entrikalar gözler önüne seriliyor. Filistin halkının topraklarını Yahudilere satışlarının hazin hikâyesi dikkat çekiyor.

İsrail Devleti’in kuruluşunun, defalarca suikasta maruz kaldıktan sonra 1881 yılındaki suikast neticesinde, Rus Çarı İkinci Alksandr’ın öldürülmesiyle mümkün olduğunu biliyor muydunuz? Peki, Truman’ın nasıl bir insan olduğunu, nasıl başkan seçildiğini? İngilizlerin Ermenileri Hazar Denizi’nden Basra Körfezine kadar uzanan Ermeni İmparatorluğu vaadi ile nasıl iğfal ettiğini? Lenin’in babasının Kumuk Türklerinden, annesinin Yahudi olduğunu? Bu çok uzun metrajlı film, dördüncü bölümde de devam ediyor. Pehlivan tefrikası gibi…

Beşinci bölümde Müslüman ülke liderleri önce konuşup sonra düşünürlerken ABD’nin Orta Doğu’ya hâkim oluşu, Mısır’da Kral Faruk’un devrilmesinden sonraki karışıklıklar, General Necip ve Nâsır dönemleri, Macaristan’da batılı ülkelerin desteğini alamadığı için Moskova tarafından boğulan bağımsızlık mücadelesi, bu bölümün başlıca konularıdır.

İsrail’in hikâyesi altıncı ve yedinci bölümde de devam ediyor. İkinci dünya savaşı en çok İsrail’e yaramış, ABD’de türeyen Yahudi asıllı savaş zenginleri kaynak aktarmışlar, Filistin’i yok etme ameliyesini başlatmışlardır. ABD’de Kennedy’nin başkan seçilmesinde İsrail’in rolünü öğrenmek isteyenlerin okuması gereken bölümdür. Ve sonrası mâlum: ABD, Yahudiler tarafından yönetilmeye başlamıştır.

Sekizinci bölümün konusu 1967 ve 1973 Arap-İsrail Savaşları… Ayrıca Yemen’in hikâyesi, silah alımına aktarılan Orta Doğu petrol gelirleriyle zenginleşen, güçlenen İsrail… Aynı zamanda toprak da kazanıyor: 1967 yılında âni bir baskınla Mısır’ın 300 uçağını imha ederek başlatıp 6 gün devam eden savaşın sonunda 20.725 km2 olan topraklarına 61.200 km2‘si Sina’dan, 1150 km2‘si Golan tepelerinden, 5880 km2‘si Batı Şeria’dan, 362 km2‘si Gazze Şeridi’nden olmak üzere 68.500 km2 toprak kazandı. Yaser Arafat’ın teklifi üzerine İsrail’i dize getirmek için müşterek terör örgütü kurulur. Örgüt için Amerika’dan alınan silahların kârı yine İsrail’e akar. Ve hikâye içinde hikâyelerle, ‘Soğuk Savaş‘ isimli kitap, casusluk, entrika ve polis romanı hâline dönüşür.

İngiltere’de sahnelenen tiyatro eserinden bir bölüm, Sayın Okur’un eserini renklendiriyor: Petro-dolarları ülkesine çekmek isteyen İngiliz bakan, misafirleri olan bir Arap şeyhi ile ilgili olarak karısına şöyle diyordu: ‘İstediği her şeyi hazır et.’ Karısı, ‘hayatım o beni istiyor‘, deyince de cevap veriyordu: ‘Sevgili karıcığım gözlerini kapat ve İngiltere’yi düşün.’

Mısır’ın ve Lübnan’ın hatâlarla ve talihsizliklerle kararan bahtı, İran-Irak Savaşı, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve çöküşle ilgili olarak İbrâhim Okur’un harikulâde yorumu, Afrika’da ilmî sosyalizme kapı açanlar, Somali’de zengin toprakların fakir bekçileri, Afganistan halkının dramı, Kuveyt’in Irak tarafından işgali ve sonrası, medeniyetler çatışması mı, yoksulların direnci mi? Soğuk savaştan sonra başlatılan sinsi savaş: terör… ile devam eden eser, yazarın şu değerlendirmesi ile sona eriyor: ‘Dünya dengeleri denildiğinde, bir kurşun kalemi sivri ucu üzerinde dik tutma problemi akla gelmelidir. Çünkü şartlarda çok küçük değişiklikler ortaya çıktığında kıyas kabul etmez ölçüde büyük sonuçlar doğabilir. Yeni Dünya Düzeni söylemleri, sanki bu gerçeği saklamak için uydurulmuş gibi bir görüntü veriyor. Bütün uygulamalar, bütün kararlar düzensizliği körüklüyor. Sadece günü kurtarmak için!

İbrahim Okur bu eserini de diğerleri gibi bölge aktörlerini uyandırmak için yazmış olmalı. Yıllardır bölge insanları aynı kâbusları, uyanıkken görüyor. Liderleri uyuduğu için…

***

İbrahim Okur’un kitapları, bilgi@ibrahimokur.com // www.ibrahimokur.com adreslerinden ve internet kitap satış mağazalarından temin edilebilmektedir.

İBRAHİM OKUR

1952, Bursa doğumludur.

1974 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi’nden mezun oldu, aynı okulda ihtisas yaptı. Ayrıca, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi İşletme İktisadı Enstitüsü’nden ve İstanbul İktisâî ve Ticârî İlimler Akademisi İşletme Bilimleri Enstitüsü’nün Uluslararası İşletmecilik bölümünden 1978 yılında diploma aldı.

Yedek subaylığını Deniz Harp Okulu’nda Teknik Resim ve Makine Elemanları öğretim görevlisi olarak yaptı. Daha sonra yurt dışına çıkarak mesleğini çeşitli Orta Doğu ülkelerindeki şantiyelerde icra etti.  Irak, Libya ve Suudi Arabistan’da, sulama, şehir içi alt yapı ve karayolu inşaatlarında çalıştı. 1985′de Türkiye’ye dönerek iş hayatına atıldı.

Yayınlanmış 25 kitabı vardır. Söz konusu kitaplar ve içerikleri hakkında geniş bilgi www.ibrahimokur.com adresinde incelenebilir.

Kitaplarından bâzılarının isimleri: *İkinci Bin Yılın Muhasebesi, *Sümer Matematiği ve Sayıların Gizemi, *Nanoteknolojiye Giriş, *Boyasını Kazıyınca, *Terörün Patronları, *Altın, *Tarih ve Felsefe Üzerinden Kültür Savaşı, *Uygarlığa Giden Yol, Atom ve Kuantum Fiziği.

Ayrıca herhangi bir dergide, gazetede yayınlanmamış makaleleri GÜNÜMÜZE IŞIK TUTAN TARİHÇELER başlığı altında www.ibrahimokur.wordpress.com adresinden okunabilir. Söz konusu makalelerden bazılarının başlıkları: *Osmanlı Mimârîsi, *Eski Türklerde Adâlet, *Başkanlık Sistemi ve *Tarım Kentleri.

 

KUŞBAKIŞI:

Sosyalizmden Türkçülüğe Kazanlı Ayaz İshakî:

Kazan Türklerinden yazar, şâir ve siyaset adamının asıl adı İshakî İdilli’dir. 1878 yılında Kazan’da Yavşirma şehrinde doğdu.

Medrese tahsili gördü. Bir süre imamlık yaptı. Gaspıralı İsmail Bey’den etkilenerek Rusya’daki Müslümanların haklarını korumak için kurulan gizli teşkilata katıldı. Değişik şehirlerde çıkardığı gazete ve dergilerdeki yazıları sebebiyle hapis yattı ve sürgüne gönderildi. 1920 yılında Bolşeviklerin özerk İdil-Ural bölgesini ele geçirmelerinden sonra ülkesinden ayrıldı. Mançurya, Kore, Japonya ve Almanya’da bulundu. 1928-1939 yıllarında Berlin’de yayımladığı Millî Yol Dergisi Alman hükümeti tarafından kapatılınca 1940 yılında Türkiye’ye geldi. Yazı hayatına Ankara’da devam etti ve 1954 yılında ebedî âleme göçtü.

Kazan Türkçesiyle yazan İshakî’nin ilk eseri 1898 yılında yayınlanan ‘Taallümde Saadet‘tir. Günümüz Türkçesiyle ‘Öğrenmede Mutluluk‘ olarak ifâde edilebilecek olan eserde; millî eğitimle ilgili konular ele alınmıştır. Hâtıralarını 1927 yılında ‘Utız Yıllığım‘ isimli kitapta topladı. Diğer eserlerinden bâzıları: *Kelepusçi Kız (1900), *İki Âşık (1903), *Dilenci Kızı (1907), *Zindan (1907)  *İki Yüzyıldan Sonra İnkıraz (tükeniş, bitmek) (1908), *Familya (Aile) Saadeti (1912), *Yolsuzlar (1917), *Züleyha (1918), *Jan Bayeviç (1939) ve *Uluğ Muhammed (Kazan Hanlığının kurucusu Uluğ Muhammed Han’ın Hayatı) (1947).

Prof. Dr. Ahmet Kanlıdere, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 318 sayfalık eserinde, Türkiye’de dar bir çevre tarafından tanınan Ayaz İshakî’yi bütün yönleriyle tanıtıyor, makalelerini Türkçe olarak sunuyor. Kitapta ayrıca; İshakî’nin Fikrî Oluşumu ve Rusya’daki Hayatı, Milliyetçi Düşünceye Yönelmesi başlıkları altında Ayaz İshakî’nin fikir dünyası hakkında bilgiler veriliyor.

Sonraki bölümde Ayaz İshakî’nin Rusya’daki Müslümanları Osmanlı Türklerine tanıtmak maksadıyla kaleme alıp Sırât-ı Müstakîm Mecmuası’nda yayımlanan;  *Kazan Türklerindeki Üstün Meziyetler,  *Kazan Edebiyatı ve Halkçılık Akımı, *Türkiye, Türk Dünyasına Rehberlik Edecek mi? *Ortak Bir Türk Dili Oluşturulabilir mi? *Rusya Türklerinde Birlik ve Dayanışma Duygusu, *Türk Birliğinin Önündeki Engeller, *Türk Birliğine İtirazlar, *Türk Kadınının Hürriyeti Hakkında, *Lâtin Alfabesine Geçme Meselesi ile *Hayal Kırıklığı ve Sessizlik Yılları başlıklı makaleleri var.

Üçüncü bölümde; İshakî’nin Avrupa’daki Kültür ve Siyâsî Faaliyetleri, Türk Birliği, Târihî Olaylara Ait Yorumları, Avrupa’daki gelişmeler hakkındaki düşünceleri veriliyor.

‘Ek’ başlıklı bölümde Ayaz İshakî’nin 20 adet makalesi, yayınlandığı dergi ve gazete ismi ile tarihi belirtilerek yer alıyor. Son bölümler; *Bibliyografya, *İshakî hakkında yazılanlar ve O’ndan bahseden kaynaklar, *Dizin ve *Fotoğraflar başlıklarını taşıyor.

Türk dünyası düşüncesine ve düşünce yapısına dâir hakkında önemli bilgiler sunan kitap, Türkiye’de Ayaz İshakî hakkında geniş kapsamlı olarak hazırlanan ilk ve tek kitaptır. Mühim bir Türk aydınını, günümüz Türk münevverlerine tanıtması fevkalâde büyük bir hizmettir. Yazarı ve yayınevinin bu hizmeti teşekkürü hak ediyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

BÖRÜ 1: YENİDEN DİRİLİŞİN ve İNTİKAMIN KİTABI:

Bir intikama kaç taht sığabilir?

Acılı parmaklarla yapılmış kaç gösterişli taç, burçlarından kan taşan sarayların pürüzsüz merdivenlerinden yuvarlanabilir?

Hayat Ağacının köklerinde filizlenen kötülük, acunun direğindeki çatlağı zorluyor. Sürek avı gibi insan avlayan canavarlaşmış kralların tahtları sallanıyor!

Kanının sesini dinleyen ve küllere gömülmüş iki hanedanlık, öç ateşiyle yanıp tutuşanları ordularında birleştiriyor.

Büyük mâbedin (Göbeklitepe) ve Agarta’nın üstatları, hep bir ağızdan şu soruyu sordular; ‘O gün geldi mi? Gökyüzünün üç yılanın üzerine kan rengi uyanacağı zaman. Bâkir kar örtüsünün taze kanla ısınıp ırmaklara karışacağı an. Rüzgârın şâhit olacağı ateşten bir gazabın altından kumları darmadağın edip, taştan tanrılarına sarılan zavallıların yalvaracağı, öç ateşinin yakıldığı o gün geldi mi?’

Beklenen cevap Börü Han’ın dudaklarından döküldü: ‘Canavarlaşmış kralların yönettiği topraklarda öç, sadece katliamla alınabilir!’

Acun artık kurt ve aslanın pençeleri arasında…

Kandan ırmakların coşkulu sesine kulak verin!

Çağlayan Yılmaz’ın romanı 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 408 sayfa.

BÖRÜ 2: KURT İMPARATORLUĞU

Ey benim demirden dağlarım!

Yağı külleri savurduğum kadim ormanlarım!

Demirdağın tinleri geldi bu gece ateşimize!

Ey Börüler!

Uluyun…

Parçalayın…

Haykırın!                                                                                                                                                        Börüler ant içtiler yağı kanı akıtmaya!

Ey Ulu Tengri, güç ver gökte doğan oğullarına!

Ey Toprak Ana, yol göster bize ulu kayın ağaçlarınla!

Ey Çakay Han, aydınlat önümüzü, göğü aydınlatan gazap kırbaçlarınla!

Ey Kızagan Tengri, ant içtik adına!

Salınsın kara atlar, çıksın Erlik Han cenk meydanına!

Börü, arasına başka savaşçı sokmaz! Börü, karşısındaki ordunun sayısına bakmaz! Börü, dağların efendisi, karanlığın öfkesidir! Börü, her cenge sağ çıkmayacağını bilerek girer! İmkânsızı başarır, yağının kâbusu olur!

Börü olmak için hazır mısınız?”

Ağzında kan tadı varsa, bakışlarında sadece ölümün parıltısı vardır.

Çağlayan Yılmaz’ın yazdığı roman, 12,5 X 21 santim ölçülerinde, 416 sayfa.

(Tanıtım Bülteninden)

PANAMA YAYINCILIK:

Yüksel Caddesi Nu: 7-A/7 Kızılay Ankara. Telefon ve Belgegeçer: 0.312-432 14 80

e-posta: info@panamayayincilik.com internet: www.panamayayincilik.com

Eski Türk Edebiyatı:

Eski Türk Edebiyatı terimi, Divan edebiyatı, İslâmî Türk Edebiyatı gibi terimlerin yerine de kullanılmakla birlikte, daha geniş bir çerçevede, bilinen ilk sözlü örneklerden, Yeni Türk edebiyatının başladığı 1908 Tanzimat dönemine kadar devam eden çok uzun bir edebî süreci ifâde etmektedir. Bu sebeple, Prof. Dr. Cemal Kurnaz’ın 13,5 X 23 santim ölçülerindeki 558 sayfalık eserinde, ilk sözlü edebî örnekler olan sav, koşuk sagu ve detaylar ile ilk yazılı edebî örnekler olan Göktürk Kitâbeleri’nden başlayarak ortaya çıkan edebiyatın temsilcileri ve eserleri ele alınmıştır. Bunlar arasında Halk edebiyatı, Divan edebiyatı ve Tasavvuf edebiyatı mensupları bulunmaktadır.

Bahse mevzu eser, Eğitim Fakültelerinin Türkçe Öğretmenliği, Sınıf Öğretmenliği, Sosyal Bilgiler Öğretmenliği ve Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümlerindeki Eski Türk Edebiyatı derslerinin müfredatları göz önünde bulundurularak hazırlanmıştır. Bununla birlikte edebiyata ve kültüre meraklı şahıslar için de alaka ile okunabilecek bir başucu kitabıdır.

BERİKAN YAYINEVİ:

Kültür Mahallesi, Kızılırmak Caddesi Nu: 61 Gonca Apartmanı Daire: 6 Kızılay, Çankaya, Ankara.

Telefon: 0.312-232 62 18 Belgegeçer: 0.312-232 14 99 e-posta: berikan@berikanyayinevi.com www.berikanyayinevi.com

KISA KISA / KISA KISA…

1-AŞK’TAN AŞK’A: M. Mustafa Emlik / Yakın Plan Yayınları.

2-CEBERRUT MARTİN: William Golding – Fadime Kâhya / İş Bankası Kültür Yayınları.

3-KAÇINILMAZ ÇÖKÜŞ: Prof. Dr. Ümit Özdağ / Destek Yayınları

4-SELÇUKLULARIN HAÇLILARLA İMTİHANI: Muharrem Kesik / Timaş yayınları.

5-AH İSTANBUL Şiirler: Recep Yaşar. Bilgeoğuz Yayınları.

 

DERKENAR:

‘AMAÇ’ KELİMESİ…

amaç: Kelime uydurmayı ve uydurduğu kelimeleri dilimize yerleştirmeyi başlıca gaye olarak benimseyen Nurullah Ataç (1898-1957), Hukukçu Ömer Âsım Aksoy (1898-1993) ve köy enstitüsü kökenli edebiyatçı Emin Özdemir (1931-2017); amaç kelimesinin dilimize girmiş yeni kelimelerden olduğunu ve yabancı karşılıklarının atılıp kullanılmaması gerektiğini söylemişlerdir. Türk dili ve edebiyatı profesörleri Fâruk Kadri Timurtaş (1925-1983) ve Necmettin Hacıeminoğlu (1935-2008) ise amaç kelimesinin gaye, maksat, hedef karşılığı bulunan yanlış bir kelime olduğu, ayrıca menşeinin de belli olmadığı görüşündedir. Prof. Dr. Türk Dil Kurumu eski yöneticilerinden Doğan Aksan (1929-2008), kelimenin Dîvânü Lûgâti’t-Türk’te geçtiğini, ancak Farsçadan mı Türkçeye, Türkçeden mi Farsçaya geçtiğinin belli olmadığını, buna rağmen tutunmuş olduğunu belirtmiştir. 3548 kelimelik ‘Öztürkçe Sözlük‘ isimli lügati hazırlayan lise mezunu şâir Ali Püsküllüoğlu (1935-2008) amaç’ın çok eleştirildiği ancak sonuçta kabul edildiğini ve dilimizdeki yerini aldığını ifade etmiştir.

Netice: Amaç kelimesi hedef, gaye ve maksat gibi, herkesin bildiği ve kullandığı kelimeleri atmak suretiyle dilimizi fakirleştirmektedir.

(Not: Amaç kelimesinin Dîvânu Lugati’t-Türk’teki kaşlıkları: hedef ve saban.)

 

 

İnsan Olabilmek

“Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik, fakat bu arada çok basit bir sanatı unuttuk. İnsan gibi yaşamak.” Martin Luther

İyi insan, gülüşünü sevdiğiniz kişidir. Dostoyevski

“Dünya çok acı çekiyor: kötü insanların şiddetinden değil, iyi insanların sessizliğinden.” Napolyon

Diderot insanı: “Hisseden, düşünen, dünya üzerinde özgürce dolaşan, hükmettiği bütün diğer hayvanların başında görünen, toplum içinde yaşayan, sanatı ve bilimi icat eden, kendine özgü iyilik ve kötülüğü olan, kendine efendiler oluşturan ve kanunlar yapan, vs. bir varlık.” Olarak tanımlamaktadır.

İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik; “güçlü zekâsı, üstün düşünme kabiliyeti, sınırsız öğrenme gücü, içgüdüsel davranışlarının azalmış olması ve konuşma yeteneğidir.”

Her insan, yaratılışı gereği “mükemmel” olmasına karşın, çoğumuz bu mükemmelliğimizin farkında değiliz. İnsanın mükemmelliğini algılaması ve hayata geçirmesi için, öncelikle “kendisini tanıması” ve “tanıyabildiği kendini bilmesi” öğrenmesi ve gerçek “Kim” liği ile buluşması gerekmektedir.

Çağımızın düşünürlerinden Sponville, “Kendini tanımak; hayran hayran kendini seyretmek demek değildir. İnsanın hem ne olduğunu, hem de ne olması gerektiğini araştırmasıdır. Nasıl düşüneceğini, nasıl yaşayacağını, nasıl mutlu olacağını kendine sormasıdır.”

Derken, yaşamda kendini arama ve bulma yoluna girecek bir bireyin, yönünü nasıl doğru olarak bulması gerektiğinin de vurgulamaktadır. İnsanları affetmeye ve hatalarıyla kabullenmeye, kendimizden başlamanın bir yolunu bulmalıyız.

 

Nietzsche; “Hayatı kaybetmenin kıyısına yaklaşanlar, onu daha iyi tanırlar“. Der. Bireyi iyi bir insan olmaya götüren yolla, kişiyi önce insanlığa sonra da bilgeliğe taşıyan yol, birbirine benzer ve aynıdır. İnsanın makamı ve mevkii ne olursa olsun, O’ndan öncelikle insan olmanın gereklerini yerine getirmesi beklenir.

Fakat “insan görünüşlü” olmak başka, “insan olmak” başka şeydir. Kişi olabilmek için yalnızca insan görünüşlü olmanın, insan türünün herhangi bir bireyi, bir nüshası olmasına yetmeyeceğinden, insanda belli bir takım niteliklerin bulunması da gerekmektedir.

Mevlânâ’nın, “Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok” özdeyişini göz önüne alırsak; elbiselerine ve makamlarına baktığımızda insan zannettiğimiz fertlerin bazılarında, insan olduğumuzdan utanacak davranış ve eylemler görebilmekteyiz. “İnsanların değerini belirleyen nicelikleri değil, nitelikleridir.”

Başkan Theodore Roosevelt’in de ünlü bir sözünde belirttiği gibi, “Bir insanı “ahlaken” eğitmeden, sadece “zihnen” eğitmek, topluma bir bela kazandırmaktır.”

Burada anlatılan şudur: Doğru ve iyi olanı bilmek ile doğru ve iyi olanı yapmak arasındaki en önemli bağlantı, doğru ve iyi olanı yapacak bir karaktere sahip olmaktır.

Almanya’da bir Lise Müdürü, her eğitim öğretim yılı başında öğretmenlerine şu mektubu gönderirmiş:

“Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü.

İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar. Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum.

Sizlerden isteğim şudur: Öğrencilerinizin “insan olması için” çaba harcayın. Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.”

Neyi almak istiyorsak, önce biz onu başkalarına vermeliyiz. Sevmek isteyen, sevgiyi vermeyi öğrenmeli. Takdir edilmek isteyen önce başkalarını takdir etmeli. Mutlu yaşamak isteyen, önce başkalarının mutlu olmasına katkıda bulunmalıdır.

Türkiye’de ortalama yaşam beklentisi 75 yıldır. Bu da 39.446.157 dakika yapmaktadır. Muhtemelen okumadan geçtiğimiz bu rakam kadar telefon kontörümüz olsaydı, o kontörleri ne için ve nasıl harcardık? “Ömür” denilen hayat kontörlerimiz de, telefon kontörleri gibi, an be an düşmekte. Bunu durduramayız, fakat doğru kullanabiliriz.

Elimizde bir hayat var ve hayatı yeniden baştan alma imkânımız yok. Ancak; “dolu, yoğun, doğru, anlamlı ve derin” yaşayarak onun hakkını verebiliriz. Yaşamın hakkını vermede geç kalmış olsak bile, hala düzeltme şansımız var. Bu kararı verebilmek halen bizlerin elinde değil mi?

Neticede insan olmak:

– Çağını anlamak, çağının gerisinde kalmamak, geçmişle bugünün doğru sentezini yapabilmek, geleceği bugünden görebilmek, sözcüğün tam anlamıyla uygar olabilmektir.

-Kendinin ve içinde yaşadığı toplumun özgürlüğünü, bağımsızlığını sağlamak; sağlanmışsa titizlikle korumak demektir.

-Vicdanı özgür kuşaklar yetiştirmek; bu kuşaklar içinde yer alabilmektir.

-Onurlu olmak, kendi onuru kadar başka insanların da onuruna saygı göstermektir.

-İlmi, sanatı yaşamın en gerçek yol göstericisi olarak benimsemek; güzeli ve doğruyu nerede olursa olsun görebilmek, ondan yararlanabilmektir.

-Dünyanın barış içinde yaşamasını ilke edinmek, özgürlük uğruna yapılan savaşlar dışındaki tüm savaşları cinayet olarak kabul etmektir.

-Görevine kendi inançlarını karıştırmamak, başka din, cinsiyet, dil ve ırktan olanlara saygı göstermek; olmak demektir.

-Bilimsel, kuşkucu olmak; her konuda daha doğru olanı bulmak için sürekli çaba harcamaktır.

-Mevkii kendi çıkarları için değil, demokrasinin özü olan katılımlı yönetimi gerçekleştirmek; topluma yararlı olmak için kullanmak demektir.

Yeni bir düşünceden, buluştan yararlanabilmek bir meziyettir. Ne var ki, bu beceri insan olmaya yetmez. Birey ve toplum olarak üretilenlerden yararlanabilme becerisi göstermenin yanında; bilimden sanata, tıptan spora, tarımdan modaya, madencilikten çöp toplamaya değin her alanda düşünce, bilgi, nesne üretmek de gerekir.

Kim olursa olsun her insanın mutlaka kendine ve insanlığa yararlı olacak üretebileceği bir şeyler vardır.

İnsana, doğaya, kendine karşı sorumluluk taşımak; yaşamayı sevmek; sevinçleri olduğu kadar acıyı da paylaşmaktır insan olmak. İnsan olmak, “değer bilir” olmak, insanlık için yapılanları unutmamak demektir. Hele bu yapılanlar başta bizim için yapılmış ve bizi ilgilendiriyorsa.

Bizler, daha fit olabilmek uğruna,  spor merkezine gitmeyi ihmal etmezken, “daha iyi birisi olmak için” çalışabilmeyi nedense hiç aklımıza getirmeyiz.

Eğer gelecekte bir etik salonu olsaydı, bizler de düzenli şekilde egzersizler yaparak kendi iyilik kaslarımızı geliştirebilirdik. Böylece hayatı başkalarının açısından da görebilir, tartışmalarda hoşgörülü olabilir, sabırlı kimselerin nezaketine ve ikili ilişkileri yürütebilme biçimine özenir, ümitsizliği umuda çevirebilmeyi öğrenebilirdik.

Salonlar yok, ama günümüze ışık tutan etik reçetelerimiz var. İşte insan olmanın 10 kuralı: 1-Ruhsal Esneklik. 2-Empati. 3-Sabır. 4-Özveri. 5-Nezaket. 6-Mizah. 7-Kendini Bilmek. 8-Bağışlayıcılık. 9-Umut. 10-Güven.

Bilimsel bir ölçeği olmasa da, çabalarımızın iyiye yönelmesini sağlayacak bir liste, bize iyi olmanın anahtarını sunabilir.

Şimdiye kadar hepimiz daha iyi hayatlara sahip olmak istedik, ama çok azımız “daha iyi bir insan” olabilmeyi arzuladı. Belki de artık daha iyi biri olmanın zamanı çoktan geldi bile, ne dersiniz?

Bu nedenle gerçek insan olmayı başkalarının gözünde, sözünde veya davranışlarında değil, içimizde hissetmemiz gerekir. Bu bağlamda Dr. Keçe’ ye göre psikolojik açıdan sağlıklı, iyi bir insan olmanın ipuçları:

1- Kendinizi olduğunuz gibi kabul edin, sevin ve kimseyle mukayese etmeyin.

2- Değerliliği karşı tarafın bakışlarında ve sözlerinde değil kendi içinizde arayın.

3- Buğdaylar gibi büyüdükçe başınızı yere eğin ve alçak gönüllü olun.

4- Eleştiriye karşı hoşgörülü olun.

5- Her olayda suçlamak yerine sorumluluk alın.

6- Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

7- Karşınızdakini değil önce kendinizi değiştirmeye çalışın.

8- Anlamanın ve dinlemenin konuşup üste çıkmaktan daha önemli olduğunu unutmayın.

9- Haklı olmak yerine mutlu olmaya çalışın.

10- Alabileceğin en büyük intikam; affetmektir ve bazen karşınızdakine verilebileceğiniz en güzel cevap; gülüp geçmektir.

“Kişinin uyumlu yaşayabilmesi için, kendini ölçüyü kaçırmadan sevmesi gerekir.” Değerlilik duygusu içten hissedilen bir duygudur ve kişi ancak kendine yatırım yaparsa, kendi değerini kendi arttırabilir.

Kendi iyiliğimizle birlikte başkalarının iyiliğini düşünmeyi de öğrenirsek, herkesin etrafımızda döndüğü güneş olma sevdasından vazgeçebilir, kendi başımıza ışıldayan bir yıldız olabiliriz. Böyle bir yıldız olmakla diğer yıldızların varlığına da izin verebiliriz.”

Dünya, insan olanların sayesinde güzeldir.

Sevgiyle kalın…

 

 

Ya Türk Askeri Kıbrıs’a Gelmemiş Olsaydı?

Bir düşünün bakalım!

Bundan tam 45 yıl önce Türk askeri adaya gelmemiş, Kıbrıs Türk’ü Rum’un insafına terk edilmiş olsaydı, Kıbrıs’ta neler yaşanacak, o günlerin izleri bugünlere nasıl yansıyacaktı?

Atalarımızdan emanettir dediğimiz, on binlerce şehidimizin ayak izlerini taşıyan bu stratejik adanın Rumların elinde olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Adada 1963-1974 arası yaşanan o acılı yılların ne demek olduğunu bilen, o yılların her türlü mahrumiyetini tadan insanlarımızın sayısı giderek azalıyor.

1571’de adayı fetheden atalarımızdan bugüne yüzlerce nesil geldi, geçti. Ama hala Kıbrıs adasında yaşayanlar adaletli bir çözümü bekler dururlar ne yazık ki!

Ne yazık ki diyorum. Çünkü 1974’te Rumların topluca katletmek üzere olduğu Kıbrıs Türkünün yardımına koşan Türk askerinin adaya çıkmasıyla birlikte aslında adada çözüm sağlanmıştı. Bu çözüm hem de en adilane olanıydı.

Neredeyse 60 yıldan beri adada hala çözüm olacak diye bekleniyorsa eğer! Bu hayalden öteye bir şey değildir. Ya da çözüm adına adada bir başka senaryonun hayata geçirilmesi istenmektedir!

Şimdi ada tarihine damgasını vuran her şey bir yana, tarih sayfalarını geriye doğru tarayalım ve 20 Temmuz 1974 öncesine bakalım!

Kıbrıs’ta Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı Yunan cuntasının desteklediği bir askeri darbe yapılmış ve ”Kıbrıs Helen Devleti” kurulmuştur. Bu yeni oluşumun başına da ”Türk Kasabı” lakaplı Nikos Samson geçmiş esas hedefinin adada yaşayan Türk’leri tamamen ortadan kaldırmak olduğu anlaşılmıştır.

Şiddetli çatışmalar tüm adayı sarmış, adada kalan 90 bin civarındaki Kıbrıs Türk’ü çaresiz bir biçimde anavatanı Türkiye’den gelecek yardımı beklemektedir. Artık günler değil saatler dahi çok önemlidir. Çünkü hayat onlar için kum saatine dönüşmüş, düşen her kum tanesi geride kalan ömrün ne kadar olduğunu göstermektedir!

Şimdi bu noktada duralım ve elimizi vicdanımıza koyup düşünelim!

Tüm bunlar adada yaşanırken; ya Türk Askeri adaya gelmemiş, Rum’un insafına kalan Kıbrıs Türk’ünü topyekûn imha edilmekten kurtarmamış olsaydı bugün Kıbrıs’ta durum nasıl olacaktı?

Acaba bugünleri görebilecek kaç Kıbrıs Türk’ü adada kalacaktı?

Bu gün adanın kuzeyini süsleyen ay yıldızlı milli ve devlet bayraklarımız gönderlerde olabilecek miydi?

1983 yılından bu yana sadece Türkiye tanımış olsa dahi Kıbrıs Türk’üne anasının ak sütü gibi helal olan KKTC devleti adanın Kuzeyinde var olacak mıydı?

Kıbrıs Türk’ü kim ne derse desin kendi devletinde özgürce yaşamanın hazzını tadabilecek miydi?

Ya 36 yıldan beri halkının seçtiği oylarla bu devleti idare eden siyasileri ismen kaç kişi tanıyacaktı?

Her birinin altında son model Mercedes araçlarıyla, aldıkları yüklüce maaşlarıyla, KKTC meclisi çatısı altında kaç kişi görev yapmış olacaktı?

Yıllar boyunca sadece hayatta kalabilmenin çaresizliğini yaşayan Kıbrıslı Türk analar, babalar o günlerin acısını, anavatan Türkiye’ye olan özlemin ne demek olduğunu çok iyi bilirler.

İngiliz sömürgesi döneminde yıllar boyunca her sabah okullarına gittiklerinde zorla ”Kraliçem Sen Çok Yaşa” diye bağırtıldıklarını, sonrasında kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinde Rum’un insanlık dışı baskılarıyla yaşadıkları her saatin nasıl bir azap olduğunu en çok da adada hala yaşayan bir avuç 80 yaş üstü Kıbrıs Türkleri bilir. Bu acılı yıllar onların bizzat yaşadıkları, dedelerinin, ninelerinin anlattıkları bu gerçeklerin ta kendisidir.

Pekiyi, neden böyle bir yazı kaleme aldım?

Geçtiğimiz yazdan beri gerek Kıbrıs adasının çevresinde, gerekse Doğu Akdeniz’de sular giderek ısınmakta, bu bölgede tespit edilen zengin enerji yataklarının işletilmesi için dünyanın pek çok devleti Rumlarla iş birliği sözleşmeleri imzalamaktadır.

Çok doğaldır ki, Türkiye ve KKTC devletleri de bölgede mevcut uluslararası hak ve hukukları çerçevesinde buradaki enerji yataklarının tespiti, işletilmesi yönünde yapmış oldukları anlaşmalar çerçevesinde sondaj faaliyetlerini sürdürmektedirler.

Ancak on binlerce kilometre öteden gelip de sanki haklarıymış gibi bu bölgenin enerji kaynaklarından pay almanın peşinde olan devletler, Türkiye ve KKTC’nin bu faaliyetlerine şiddetle karşı çıkmaktadırlar.

İşte bu noktada bir kez daha düşünelim!

Enerji yatakları böylesine zengin bu bölgede, neredeyse dünya devlerinin tamamı Rumlarla kol kola pay kapmanın peşinde koşarken; Ya Türk askeri Kıbrıs’a gelmemiş, 36 yıl önce KKTC devleti kurulmamış olsaydı! Türkiye ve KKTC devletleri de bu bölgede aynı faaliyetleri yapabilecek miydi?

Bir başka önemli soru?

Türlü Bizans oyunlarıyla, içi tuzak dolu ittifaklarla Ege’de başlayıp, Doğu Akdeniz’e doğru yayılan Yunanistan’ın adeta Türkiye’yi kuşatmaya çalıştığı bu hamlelerine Kıbrıs adasının kuzeyi Türkiye’nin elinde olmasaydı nasıl cevap verilecekti?

Yıllar çok çabuk geçiyor! Kıbrıs’ta yaşanan onca olay çok çabuk unutuldu!

Ama tarihin unutmaz hafızası günü geldiğinde yaşanan onca gerçeği bir tokat gibi unutanların yüzüne çarpıveriyor!

Bir zamanlar; ”Rumlardan daima bir adım önde olacağız”,  ”Egemenlik uğruna ölünecek leyla değildir”, ”Git sen kendi ülkende konuş”, ”Adada tek devlet, tek egemenlik, tek millet den başka çözüm olmaz”, ”Birleşik Kıbrıs ada için en iyi çözüm şeklidir”, ”Adada Kıbrıslılar yaşıyor”, ”Kurtar Bizi Annan”, ”Barra Denktaş”, ”AB’ye Yes Be Annem”, ”Biz hep yavru olarak mı kalacağız. Burası bağımsız bir devlettir”, ”Türk ordusu işgalcidir!”…

Tırnak içine aldığım bu tür söylemlerle, adada çözüm olacağını sananlara günümüzün ada gerçekleri en doğru yanıtı vermiştir.

Kıbrıs Rum tarafının adada çözüm diye bir derdi yoktur!

Ada Rumlarının yegâne derdi Kıbrıs adasının tüm yönetimini ele geçirmektir.

Günümüz Kıbrıs’ı ve Doğu Akdeniz’de Rumların bölge devletleri ve diğer devletlerle yapmış oldukları enerji odaklı anlaşmalara, Güney Kıbrıs’tan adanın kuzeyinde kalan Rum yerleşim merkezlerine Rum ailelerin göç etmelerini özendiren maddi yardımlara, KKTC’de kurulan yeni hükümetin Türk Maraş bölgesinde yapmış olduğu hamleye/açılıma mani olmak adına Rum tarafının yapmış oldukları yaygaraya bakıldığında:

Bu gelişmelerin tamamı Rumların adada tek söz sahibi benim, benim dediğim olur, demelerinden başka bir şey değildir…

Ama tarihe kazınan gerçekler hiç de öyle değildir!

Bir de adanın kuzeyindeki gerçek vardır. Bu gerçekler tarih sayfalarına bundan 45 yıl önce Büyük Türk Milletinin birlikteliği, o dönemdeki Türkiye Hükümetinin kararlılığı, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin adaya çıkışı, Kıbrıs Türk’ünün milli mücadele direnişi ve nice kahramanlıklarla yazılmıştır.

Onun içindir ki;

Özellikle göreve geldiği günden beri taraflar arası müzakerelerde; Rum tarafının yıllardan beri adada istemediği Türkiye’nin garantörlüğünü, Türk askerinin adadaki varlığını, toprak paylaşımı gibi çok önemli konuları dahi sanki halkının onayı varmış gibi görüşme masasına taşıyan, adadaki çözümün ancak ”Birleşik Kıbrıs ” çatısında olabileceğini, federasyondan başka hiçbir çözümün kalıcı olamayacağını, hele ki ”İki ayrı devletli çözümün halkı aldatmak olduğunu” ifade eden KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Akıncı; yaşanan gerçekleri bir kez daha gözden geçirmeli, şu soruya verebileceği bir başka cevap varsa, onu da söylemelidir:

”Ya Türk askeri Kıbrıs’a gelmemiş olsaydı?”

 

 

İki Osman

AKP ve MHP seçimler öncesinde Türkiye’yi sarsan iki olayın failine hiçbir olumsuz tepki vermedi.

Bahsedeceğim olayların, ikisinin de failinin Osman ismini taşımasından başka, ortak yönü yok.

Birinci olayın faili “OSMAN DAYI” Ana Muhalefet Partisi “CeHaPe‘nin” Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu linç girişiminin baş aktörü. Şehit cenazesine katıldığı köyde Kılıçdaroğlu’nun yüzüne kameralar önünde attığı yumrukla tanıdığımız Osman Sarıgün AKP cenahında bu sıcak hitap tarzıyla yani “Osman Dayı” olarak anıldı. AKP yetkilileri evine ziyarete gidip elini öptüler, bu resimleri sosyal medyada paylaştılar.

Olaydan sonra sosyal medyada “Osman dayı yalnız değildir en çok tıklanan paylaşım oldu. Yalnız olmadığı 24 saat bile geçmeden serbest bırakılmasıyla ispatlandı.

Siyasi nezaket veya görevi gereği de olsa Cumhurbaşkanının sert bir tepki vermesini bekledik. Nafile.. Saldırıya uğrayan Kılıçdaroğlu’na bir geçmiş olsun mesajını çok gören Cumhurbaşkanı olayı halkın “gaz çıkarması” olarak tanımladı.

MHP Genel Başkanı Bahçeli ise faili değil, CHP’nin “yüzde 9 oy aldığı” Çubuk ilçesine gitmiş olmasını eleştirdi.

Bu ortaklar failleri değil, olayın mağduru olan Kılıçdaroğlu’nu “şehit cenazesine katılarak, halkımızı tahrik etmekle, galeyana getirmekle” suçladılar.

Bu tür olaylar devam etti. Yeniçağ Gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ‘a ve Gazeteci Sabahattin Önkibar‘a saldıranlar yakalanmalarına rağmen derhal serbest bırakıldılar.

Haliyle benzer olaylar kesilmedi. İYİ Parti kurucularından Metin Bozkurt’a, İYİ Parti stantlarına saldırılar oldu.

MHP‘nin üst organı MYK üyesi olan A. Yiğit Yıldırım adlı şahıs, twitter’de Ekrem İmamoğlu’na destek mesajı veren Ülkücülerin listesini yayımlayarak, “Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız” mesajını verdi.

Akabinde bu listede yer alan, İYİ Parti kurucularından Zihni Pamukçu da saldırıya uğradı.

AKP ve MHP bu davranışlarıyla hukuk devletinden ne kadar uzaklaştıklarını, adeta bir mafya görüntüsü verdiklerini fark etmediler bile.

***

İkinci Osman vakası, teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın kardeşi, yüzlerce şehidimizin eli kanlı katili OSMAN ÖCALAN’ın TRT’ye çıkarılması idi.

Seçimden bir gün önce HDP oylarının AKP’ye yönlendirilmesi için düzenlenmiş bir program yapıldı. Kırmızı bültenle aranan bu caninin devletin TRT Kürdi kanalına çıkarılması konusunda da AKP ve MHP Genel Başkanlarından olumsuz bir tepki gelmedi.

Hatta AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan “Osman Öcalan TRT Kürdi’ye müracaat yapmış ve bunu da TRT’deki arkadaşlarım reytingleri yükseltmeyi de düşünerek adım atmışlardır” diye adeta savundu.

CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel haklı olarak Meclis’te  “Kırmızı bültenle aranan biriyle TRT yurt dışında nasıl irtibat kuruyor?” diye sordu.

AKP’lilere, “MİT Müsteşarı’na en tepeden talimatla, MİT Müsteşarı’nın sağladığı ekiple TRT’den alınan ekibin götürüldüğünü, kaydın yapıldığını ve partinizin hiyerarşisi içinde buna aleniyet kazandırıldığını cümle alem biliyor. Devlet nasıl yönetiliyor biliyoruz. Devleti bir suç örgütü gibi yönetme maharetinizi de biliyoruz” dedi.

Bu ikinci Osman vakası da AKP ve MHP yönetiminin devlet adamı vasıfları hakkında şüphe uyandırdı.

*************************************

İki Abdullah

Mahkûm Teröristbaşı ABDULLAH ÖCALAN’dan özel ulakla mektup aldırılıp seçimden bir gün önce TV’lerde okutuldu. Projenin devlete, bir başka deyişle AKP’ye ait olduğu; MHP’nin de bilgisi ve rızasıyla uygulamaya konulduğu anlaşılıyordu.

Amacının da İstanbul seçiminde belirleyici olacağı görülen HDP oylarının AKP adayına yönlendirilmesi olduğu aşikârdı.

Ancak planlayıcıların son çare olarak sahneye koyduğu bu plan ters tepti. HDP oylarından AKP’ye bir dönüş olmadığı gibi, AKP adayına oy vermeyi düşünen Ülkücü oyları da İmamoğlu’na döndürdü.

Anketçilere göre son gün cereyan eden bu olayla Ekrem İmamoğlu ile Binali Yıldırım’ın oy farkı yüzde 4 daha arttı.

Bu operasyonun en olumsuz sonucu ise, teröristbaşı Abdullah Öcalan fiilen Türkiye siyasetinde bir aktör olarak yeniden yer aldı.

***

Devlet Bahçeli‘nin bu sürece katkısına şaşıranlar var. Ancak 8 senedir tecritte tutulan Öcalan’ın avukatlarıyla görüştürülmesinin başlatılmasına Devlet Bahçeli’nin katkısı hatırımızda.

Aynı Bahçeli’nin Ahmet Türk’ün “sağlık durumu” gerekçesiyle hapisten çıkarılmasına ve nihayet Mardin Belediye Başkanı olmasına verdiği katkı da biliniyor.

Bahçeli’nin bu defa da Öcalan’ın yeniden siyasi aktör haline gelmesine verdiği katkıya şaşıramadık. Şaşırdığımız şey 50 yıllık MHP fikriyatının geldiği yer ve hala buna destek veren ülkücülerin durumu.

***

Halef selef Cumhurbaşkanları Tayyip Erdoğan ile ABDULLAH GÜL arasındaki soğukluk artık kopma noktasına geldi.

Bu ayrışma ruhen uzunca bir süredir devam etse de, “Tedbir, Temkin ve Teenni” ilkelerini hayatına rehber edinmiş Abdullah Gül bunun açığa çıkmaması için özen gösteriyordu.

Nihayet Ali Babacan ve Abdullah Gül’ün sonbaharda bir parti kuracağına dair haberler yoğunlaştı. Babacan’ın danışmanı “mecliste AK Parti grubundan bazı milletvekillerinin kendilerine destek vermeye hazır olduğunu söyleyerek, aralarında ‘şaşırtıcı isimler’ olduğunu” dile getirdi.

Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül,mutlak otoritenin sürdürülebilirliğinin mümkün olmadığını” ifade etti.

Böylece hem AKP’nin (MHP ile birlikte) getirdiği yeni sistemi eleştirdi ve hem de yeni partinin önceliklerinin işaretlerini verdi: “İnsan haklarının, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, diyalogun, huzurun sağlanması gerekir” dedi.

Anlaşılan Abdullah Gül de, yine bir aradan sonra, aktif siyasi aktör olacak gibi görünüyor.

Birbirinden çok farklı iki Abdullah’ın siyasi hayatımızda ne gibi etkiler yapabileceğini düşünmeye başlasak iyi olur.

 

 

1993’te Ne Oldu?

1993’te Ne Oldu?

Bugün (2 Temmuz) Madımak Otel Olayı’nın 26’ncı yıldönümü. Gözü dönmüş bir grup caninin, Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas’taki Madımak Otel’de bir araya gelen insanları diri diri yaktığı o kara günün yıl dönümü. Bu katliamı gerçekleştirenleri lanetliyorum.  Öte yandan, bu olayın “yobazlar yaktı” şeklinde basite indirgenmeden ve perde arkasını görmeye çalışarak incelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

1993 yılı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kara yılı olarak tarihe geçmiştir. Başka hiçbir tarihi döneme göz atmadan sadece 1993 yılında meydana gelen olayları kronolojik olarak incelemek bile 1993 yılında Türkiye’ye bugünkü moda tabirle sağlam bir operasyon çekildiğini açıkça görebiliriz. Operasyon çekenlerin kimler olabileceğinin izini satır aralarında sürersek, bu iddiamızın bir komplo teorisi olmadığı da anlaşılacaktır. Şimdi kronolojik sırayla bu olaylara göz atalım.

Uğur Mumcu

24 Ocak 1993’te medya kuruluşları gazeteci Uğur Mumcu’nun aracına yerleştirilen bomba ile öldürüldüğü haberini geçtiler. Medyanın aktardığına göre suikast radikal İslamcı bir grubun işiydi ve suikastın arkasında ‘İran’ın parmağı’ vardı. Uğur Mumcu’nun ölümünden sonra hakkında ortaya atılan şu iddia ise bir hayli düşündürücüdür; “Uğur Mumcu, öldürülmeden önce PKK’nın kuruluşunda ve gelişiminde devletin veya bir kısım devlet yetkililerinin parmağı olabileceği yönünde bir araştırma yapıyordu. Abdullah Öcalan’ın öğrencilik yıllarında MİT’e çalıştığına dair bir takım belgelere ulaşmıştı.”

Adnan Kahveci

5 Şubat 1993’te Maliye Bakanı Adnan Kahveci şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Adnan Kahveci, Turgut Özal’ın yeniden siyasete girme planında en kilit isimdi ve aynı zamanda Kürt raporunun da yazarıydı.

Eşref Bitlis

17 Şubat 1993’te, Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis, uçağının düşmesi nı sonucu şehit oldu. Eşref Bitlis, Güneydoğuda konuşlu Çekiç Güç’ün Türkiye’den ayrılması gerektiğini savunuyordu. Şehit olmadan 10 gün önce, İncirlik’ten kalkan ABD uçaklarının PKK’ya yardım dağıttığını açıklamıştı. Bu arada, Eşref Bitlis’in uçağının düşme gerekçesi “motorda buzlanma” olarak açıklandı. Teknik olarak konuya hâkim değilim ancak motorunda “buzlanma” olan bir uçağın nasıl havalandığı ve yine çalışırken yüzlerce santigrad derece ısı üreten bir uçak motorunun “buzunun” nasıl olup da çözülmediğini gerçekten merak ediyorum.

Turgut Özal

16 Nisan 1993’te Cumhurbaşkanı Turgut Özal vefat etti. Vefat sebebi “kalp krizi” olarak açıklandı ancak suikast iddiaları sürekli dile getirildi. Özal’ın siyanürle zehirlendiği iddia ediliyordu. Bu iddialar sonucu vefatından 19 yıl sonra 3 Ekim 2012 tarihinde kabri açıldı ve vücudundan alınan parçalar tahlil için Adli Tıp’a gönderildi. Adli Tıp Kurumu zehir bulgusuna rastlanıp rastlanmadığı konusunda tuhaf raporlar ortaya koydu. Adli Tıp Kurumu’nun raporlarında Özal’dan alınan kıl ve doku numunelerinin “zehirlenme olgusunu tespite elverişli olmadıkları” gerekçesiyle analiz edilmedikleri anlaşıldı. Adli Tıp Kurumu’nun eski başkanı Prof.Dr. Sevil Atasay, bu kıl ve doku örneklerinin incelenmemesinin skandal olduğunu çünkü bu doku ve kıl örneklerinin zehirlenmeyi tespit açısından yeterli olduğunu ifade etti. Öte yandan DDK Tıp İhtisas Kurulu kendi düzenlediği raporunda Özal’ın otopsisinde zehirli maddeye rastlandığını, Özal’ın ölümünden 40 gün önce zehirlenmeye başlandığını ve zehrin azar azar verilerek suikastin gerçekleştini ifade etti.

33 Er Şehit Edildi

25 Mayıs 1993’te otobüsle Malatya’dan usta birliklerine giden tamamı “silahsız” 33 er Elazığ-Bingöl karayolunda Şemdin Sakık elebaşılığındaki PKK’lı bir grup tarafından kurşuna dizilerek şehit edildi.

Madımak Otel Katliamı

Yazının başında da ifade ettiğimiz gibi, 2 Temmuz 1993 tarihinde Pir Sultan Abdal Şenlikleri için bir araya gelen insanlar Sivas Madımak Otel’inde yakılarak katledildiler. Madımak Otel Katliamı ile alakalı olarak, katliamcıları galeyana getiren ve otele benzin döken kişinin bir “kamu görevlisi” olduğu iddia edilmektedir.

Başbağlar Katliamı

5 Temmuz 1993’te yani Madımak Oteli Katliamı’ndan üç gün sonra Erzincan Kemaliye İlçesinin Başbağlar Köyünde yaşayan 33 sivil, PKK tarafından katledildi. Akşam namazı vaktinde yüze yakın PKK lı terörist tarafından köy basıldı. Camiye giren teröristler cemaati zorla dışarı çıkartıp 1,5 saat örgüt propagandası yaptıktan sonra köydeki tüm erkekleri kurşuna dizdiler. Burada 29 kişi hayatını kaybetti. Teröristler daha sonra köyü ateşe verdiler. 214 ev, köy okulu, köy cami ve halk evi yakıldı. Yakılan evlerde saklanan 1’i kadın 4 kişi yanarak can verdiler.

Tuğgeneral Bahtiyar Aydın

22 Ekim 1993’te, Diyarbakır Bölge Jandarma Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, operasyon için gittiği Lice’de uzun namlulu suikast silahıyla vurularak şehit edildi. Tuğgeneral Aydın’ın şehit edilmesi olayına hala şüpheyle yaklaşılmaktadır.

Cem Ersever

4 Kasım 1993’te, Binbaşı Cem Ersever Ankara’nın Elmadağ ilçesi çıkışında elleri önden bağlanmış ve kafasına iki el ateş edilmiş olarak bulundu. Ahmet Cem Ersever, JİTEM’in kurucusuydu. PKK ile mücadelede silahlı çatışmalara bizzat katılmış, istihbarat çalışmalarına ağırlık vermiş bir isimdi. Ersever, Eşref Bitlis Paşa’nın şüpheli ölümünü protesto etmek için görevinden istifa etmişti. Ölümünden birkaç ay önce “Güneydoğudaki gerçekler Türk milletinden gizleniyor” şeklinde açıklama yapmıştı.

1993 yılında meydana gelen olaylar özetle bunlar. Gerçekten, 1993’te ne oldu?

 

 

Sınıf Muhabbeti (2)

Değerli okur! Dünya da bir okuldur. Hepimiz onda kayıtlıyız. Hepimiz onun öğrencileriyiz.

Her yer dünya okulunun sınıfıdır. Diğer insanlar okul arkadaşlarımızdır. Hayat ise öğretmenimizdir.

Elbette sınıf bildiğimiz evlerde ve evler dışında yaşam koşulları içindeyken birbirimize karşı tutum ve davranışlarımızda kusur ve hatalarımız olur. Bu yüzden bazen eksi puanlar alırız.

Yanlışlıklar hayatın her alanında peşimizi bırakmaz. Çünkü insanız. Bazen başarılı olur, bazen başarısız.

Gevşeklik, tembellik, umursamazlık, cehalet ve hamlık; herşeyde kendini gösterebilir. Evde, sokakta, işte, mabette ve inancı anlamada, özellikle onu uygulamada.

Kimi zaman bütün bunlara lâyık olmayan tutum ve davranışlar sergileyebilir. Sevimsiz görüntüler verebiliriz.

x

Bu yüzden kimse kimseyi kınamasın. İncitmesin. Hor görmesin. Hafife almasın.

Kaldı ki inancı tatbik ve uygulamada kişi, iniş çıkışlar gösterebilir. Olmasa iyi ama, olmuşsa bunu da tabii karşılamalı. Bu yüzden din kardeşine uzak durmamalı.

Çünkü hayat mektebi hayatın sonuna kadar sürüyor. Öğrencilik ise hayat boyu devam ediyor.

Nitekim Hz. Mevlana’ya biri gösterilerek: “Şu adam var ya şu adam! Ömründe hiç günah işlememiştir!” denir. Cevap verir Ulu Mevlana: “Keşke der, günah işleseydi de arkasından hemen tövbe etseydi.”

Demek ister ki Koca Mevlana: İnsanız. Beşeriz. İstemeyerek de olsa şaşarız! Günah da işleyebiliriz. Fakat hemen yaptığımıza pişman olmalı. Allahın affına sığınmalıyız. Çünkü günahımız ne kadar büyük olursa olsun, Allahın affı ondan daha büyüktür. Çünkü Yüce Allah: “Rahmetim, gazabımı geçti.” diye buyurmaktadır.

x

Değil mi ki dünya okulunda kaydımız var. Ne gam? Derslerimizden başta geleni ise İslâm. Elbette onu anlamakta, tatbikte insanlar birbirinden farklı olacak. Değişik görüntüler arzedecektir.

Herşeyi -elden geleni müspet şekilde yapmak kaydıyla- zamana bırakmalı. Zamanın en iyi müfessir / yorumcu ve ıslah edici olduğunu unutmamalı.

Hele hele insanlar birbirine küsmemeli. Selamı sabahı kesmemeli. Birbirlerine sevgide kusur etmemeli. Unutulmasın ki, mü’min mü’minin aynasıdır. Aslında herkes birbirinde biraz da kendini görür. Başkasını tenkit, biraz da kendimizi tenkittir. Başkasında kusur görmek, hattızâtında kendi kusurumuzun belirtisinden başka nedir ki?

x

Çünkü “Bazen söz küfürdür. Fakat sahibini kâfir etmez.” hükmü geniş bir yoldur varana. Bu söz, şöyle bir benzerini de söyletir insana: Bazı hareketler görünüşte küfürdür. Fakat sahibini kâfir etmez.

Çünkü şuur ve bilincinde olmadan yaptığımız öyle hareketler var ki, bunlardan habersiz oluşumuz, kurtuluşumuzun sigortası oluyor âdeta.

“Lâ ikrahe fi’d-dîn.” / “Dinde zorlama yoktur.” İlâhî hükmü ise insanların birbirlerine katlanmalarının İlâhî bir gerekçesidir sanki. Lâikliğin de özü, hiç şüphesiz bu hükümde saklı.

“Leküm dinüküm ve li yedin.” / “Sizin dininiz size, benimki bana.” diyen ilâhî hüküm ise, toplumda rota çizmeli birbirimize. Velhasıl:

 

Bu dünya okulunda öğrenciyiz hepimiz.

Hepimizin var hayat denen öğretmenimiz.

 

Olmalı daim fani dünyada sınıf muhabbeti,

İnanın bu sağlayacak asıl güzel akıbeti.

 

 

Kitap ve İnsan

0

Kitap okumak; kendimizi tanımak, bilmek, sevmek ve gereği gibi olmak demektir.

Kıymetimizi anlamak. Ne olduğumuzun farkına varmak, kendimizi bilinçli olarak bilmek demektir.

İç dünyamıza seyahat, iç dünyamızda konaklamak, kendimizi; kendimize misafir ve konuk etmek demektir.

Kitap okumak; iç manamızın atmosferini teneffüs etmek, kendi iç keyfiyet ve oluşumuzun farkına varmak.

Fikrî / düşünsel, akidevî / inançla ilgili potansiyel / gizil enerji ve gücümüzün ayırdında olmak demektir.

Bizde, bizden ve bizim olan anlamların, his, duygu ve düşüncelerin; şuur ve bilincinde olmak demektir.

Sanki kendimize ayna tutmaktır. Çünkü her şey bir bakıma aynadır.

Kendi maddî manevî bakışımızın aksini onda görür, kendi iç âlemimize ışık tutmuş oluruz.

“Bir dokun bin ah dinle kâse-i fağfurdan.” misâli, okumak demek; bilinçli olarak bam telimize basmak demektir.

Gizli melodilerimizi dinlemek, his dünyamızı soluklamak ve hissetmek demektir.

Başkalarında kendimizi görmek, bilmek ve anlamak demektir.

“Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla.” deyişinde ifadesini bulan bir şekilde uyarılmadır kitap okumak.

Hangi kitabı okursak, kendimizde var olan potansiyelin açılımına şahit oluruz.

Menfî okunsa da mı?

Evet; menfî, kötü kitaplar okunsa da.

Çünkü her şey zıddı ile bilinir.

Tabii bu ayırt edişe, çok ve değişik okuyanlar mazhar olur. İşin sırrına erer.

“Ahlâkı kimden öğrendiniz?” sorusuna: “Ahlâksızdan.” diye cevap verildiği gibi.

Aslında kitap okumakla; kendimizi okumuş,

Aynı zamanda kâinat ve evreni okumuş oluruz.

Çünkü kâinat büyük bir insan;

İnsan küçük bir kâinattır be dostlar!

Aynaya bakan kimi görürse,

Kitap okuyan da karşısında onu görür.

Kitap okumakla; kitap kitabı okuyor.

Çünkü kendimiz de bir kitabız be dostlar!

Tevekkeli boşuna dememişler koca kâinat için:

“Kitab-ı Kebîr-i Kâinat.”

Büyük Kâinat Kitabı. Yani Evren.

İnsan için:

“Kitab-ı Sagîr-i Kâinat.”

Küçük Kâinat Kitabı. Yani İnsan.

Kitap, yazılmış demektir.

Bizler de yazılmışız be yarenler!

Demek bir yazanı var.

Kitap:

Başkasından haber verdiği için bir bakıma mektuptur.

Çünkü birinden haber getiriyor.

Bizler de bir başkasından haber veriyoruz be dostlar!

Herşey den haberi olandan haber veriyoruz.

Haberin habercisiyiz be canlar!