28.6 C
Kocaeli
Salı, Haziran 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 535

Müjdeli Sinyaller

Irak, volkanik bir dağı andırıyor.

Gittikçe sessizliğini bozuyor, kıpırdıyor, kıpırdatıyor, harekete geçiyor, harekete geçiriyor.

Bu, orda burda patlak veren patırtılar;

Büyük, def’î ve âni bir kükreyişin belirtileri olacağa benziyor.

Halk yavaş yavaş, yağmurdan sonra nasıl bir doluya tutulduğunun yeni yeni farkına varıyor.

Büyük patlayışa hazırlanıyor.

Adım adım büyük şahlanışın, gittikçe yaklaştığını haber veriyor.

Nitekim olacağı buydu. Her zaman hırs hasarete sebeptir. Zararla sonuçlanır.

Zaten ellerinde olan petrol musluklarıyla yetinmeyenler;

Petrol zeminini de ele geçirmek isteyince, olanlar oldu. Oluyor ve olacak.

Kendi halinde bir milleti kahraman yapmak için, elden ne geliyorsa o yapılıyor.

Şişedeki cin -istemeseler de- dışarı çıkıyor.

Mehmed Âkif’in:

“Birkaç kişinin ilhadiyle (dinden çıkmasıyla)

Bütün bir milletin ilhadı (dinden çıkması) muhal (imkânsız ve olası değil).” dediği gibi.

Bir kısım insanlar şu veya bu sebeple şaşkın ve şaşırmış olsalar bile, işgalciye kanmış bulunsalar

Da, bütün bir milletin aynı tuzağa düşmesi olası değil.

Şüphesiz her milletin bu durumlarda çıkaracağı vatanseverler; kanmışlardan veya

Kandırılmışlardan kat kat fazladır.

Ve zamanla onları da arkalarından sürüklemesini bilirler.

Ateşten bir top hâlinde işgalcilerin başlarına inerler.

Onları tarümar eder. Arkalarına bakmadan kaçacak duruma düşürürler.

Emin olun o günler yakındır. Hem de pek yakın. Kimbilir belki yarından da yakın.

İşte önceleri kararsızlık içinde yüzen Iraklılar. Yavaş yavaş kendilerine geliyor.

Toplanıyor, toparlanıyor.

Kaybolan devletlerini yeniden bulmanın, yeniden kurmanın halecan ve heyecanı içinde

Vatan sathını topyekün bir cephe yapma uğraşı veriyorlar.

Hattı değil sathı savunmanın bilincinde bir olmaya, vatanı birlikte savunmaya, başlarına yıkılan,

Üstlerine çöken devleti yeniden ayağa kaldırmaya çalışıyorlar.

Ve bu yüce dâva için şehit ve gazi oluyorlar. Dayanılmaz işkenceler altında,

Birer birer şehadet ve şehitlik şerbetini içiyorlar.

Bir taraf hem dünyalarını hem öteki dünyalarını kaybederken,

Bunlar hem dünyalarını ihya ediyor hem de

Ölümden sonraki öte âlemi en güzel şekilde hazırlamış oluyorlar.

Böylece kendilerinden sonrakilere bir devlet bırakmanın manevî hazzını duyuyorlar.

Görünürdeki Irak cehenneminde, gelecekteki Irak cennetinin havasını teneffüs edip soluyorlar.

Velhasıl Irak için için kendi kozasını örüyor.

Irak, Ortadoğu’da yüz gösterecek olan islâmî uyanışın da kıvılcımını oluşturuyor.

İşte bütün bunlar, olmayan Osmanlıyı hatırlatıyor.

Yokluğa her an biraz daha hissedilen insanî misyon

Ve görevinin yokluğunu düşündürüyor bizlere.

Bu ihtiyaç -inşallah- beklenen yükselişin de sancılı doğumlarını müjdeliyor.

Çünkü Ortadoğu; İslâm Âlemi ve dünya için beklenen büyük uyanışın müjdeli sinyalleri

Dünya semasında kendini göstermeye başlıyor.

Hatta başladı bile diyebiliriz.

 

Irakta zafer, işgalcilere çok ırak,

Şahlandı halk, diyor artık yakamı bırak!

 

 

Sevginin Gücü-1

“Sevgi gelince tüm eksiklikler biter, bütün kötülükler yok olur.” Yunus Emre

Sevgi nedir? Sevginin tanımı yapılamaz. Sevgi ancak tadılır. Tadan kişi de sevginin ne olduğunu yeterince anlatamaz. Aynı zamanda sevgi evrensel bir duygudur. Seveni sevilene bağlar.

Dr. Peck, sevginin ihata edici bir tanımı yapılamamasının, onu gizemli bir hale getirdiğini söyler ve yetersiz kalacağını da belirterek sevgiyi şöyle tanımlar: “Sevgi, insanın, kendisinin ve bir başkasının ruhsal tekâmülünü desteklemek amacıyla benliğini genişletme arzusudur”.

“Sevgi nedir?” Sorusuna cevap aranacaksa; sevgi, kayıtsız şartsız saygıdeğer bulunmaktır.

Sevgi fark edilmedir. Sevgi hoş görülmedir. Sevgi paylaşmadır. Sevgi tanınma, bir insanın olabileceğinin en iyisi olmasına, gelişmesine imkân sağlamaya ça­lışmadır. Sevgi, şeffaf olmadır. Sevgi ihtiyaçtır.

Sevgi, sosyal bir varlık olarak, insan olmanın gerektirdiği doğal bir ihtiyaçtır. Moslow’un sıraladığı hiyerarşik insan ge­reksinimleri üçgeninde sevgi, temel olarak belirlenen, fizyolo­jik ve güven ihtiyacından sonra gelmektedir. Bununla beraber, sevginin, temel ihtiyaçların da önüne geçerek, ilk sırada yer alacak kadar güçlü bir ihtiyaç olduğunu gösterir sayısız örnek vardır.

“Sevgi, kişinin kendi bütünlüğünü, bireyselliğini koru­yarak gerçekleştirdiği bir birliktir. Sevgi, insana özgü dünya­dan bir şeyler vermektir. Bunlar; ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgidir”.

Spinoza ise sevgiyi; ” zorlama olmadan, yalnız özgür oldu­ğunda yaşanabilen, insan gücünü somutlayan bir eylem” olarak ele almaktadır.

“Sevgi, kolların her zaman açık oluşudur. Sevgi için kolları­nızı kaparsanız, kendinizin dışında tutacak hiçbir şey kalmadığı­nı görürsünüz”.

Bademci’ye göre: “Sevgi tutku gibi zehirlisi olmayan, her­kesin yetiştiremediği sıradan bir çiçektir.”

Sevgiyi en geniş anlamda: “İnsanları birbirine yaklaştı­ran olumlu ve iyi duyguların tümü” olarak tanımlamak yanlış olmaz. “İnsan, sevme yeteneğini sevilerek kazanır. Sevmeden önce sevilmeyi öğrenir.” Sevecenlik, ilgi, anlayış, hoşgörü, acı­ma, bağlılık ve beğenme de bu duygunun ürünleridir.

Japon düşünür Masumi Toyotome;  Three Kinds of Love. “Aşk üç çeşittir.” kitabında sevgiyi üç gruba ayırmaktadır:

1. Eğer türü sevgi: Belli beklentiler karşılandığında verile­cek sevgidir. “Eğer beni üzmezsen seni severim.” “Eğer beni seversen ben de seni severim.” Türünden sevgidir.

En çok rastlanan sevgi budur. Bir şarta bağlı, karşılık bekle­yen sevgidir. Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı, sevgi karşılığı bir şey kazanmaktır. İlişkilerin pek çoğu “eğer” türü sevgi” üzerine kurulduğu için çabuk biter. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile “eğer” türüne rastlanır:

İnsanlar “eğer” türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı için­deler. “Eğer” türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı oldu­ğundan büyük ve ağır bir yük haline gelmektedir.

2. Çünkü türü sevgi: Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır.

“Eğer” türünden pek farkı yoktur. Bu tür sevgi insana yük getirir. Kişiler hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek nite­liklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama, sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve re­kabet girer.

“Çünkü” türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz. Bu tür sevgide güven duygusu yoktur. Bunun iki ayrı nedeni var­dır:

(1). “Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?” korkusu: Tüm insanların iki yanı vardır. Biri dışa gösterdikleri, ötekisi yalnızca kendilerinin bildiği. “İnsanlar sandıkları kişi ol­madığımızı anlar ve bizi terk ederlerse” korkusu buradan doğar.

(2). “Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sev­mez olurlarsa…” endişesidir: Japonya da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terk etmiş. Daha acısı, aynı kentte oturan anne ve babası, hastane­ye ziyarete bile gelmemişler. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan, bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş.

Toplumlardaki sevgilerin çoğu “çünkü” türündendir. Bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür. Peki, o zaman gerçek sevgi, güvenilecek sevgi nedir? İşte sevgilerin en gerçeği.

3. Rağmen türü sevgi: Koşula bağlı olmadığı ve karşılığın­da bir şey beklenmediği için “eğer” türü sevgiden farklıdır. Sevi­len kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için “çünkü” türü sevgi de değildir.

Bu tür sevgide, insan “bir şey olduğu için” değil, “bir şey olmasına rağmen” sevilir. Burada insanın iyi, çekici ya da zen­gin olarak sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliği­ne, kötü huylarına ya da kötü geçmişine “rağmen” olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görüne­biliyor, ama en değerli gibi sevilebiliyor.

Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur. Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir.

Yaşamımızı sürdürebilmemizin nedeni “rağmen” türü sev­giyi şu anda yaşamamız ya da bir gün bu sevgiyi bulacağımıza inancımızdır. Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin bu sevgiye ihtiyacı var.

“Dünyadaki en büyük kıtlık, rağmen türü sevginin yeterince olmayışıdır!” .

Sevgi koşulsuz olmalıdır: Doğan Cüceloğlu, “olumlu ben­lik” kavramı için koşulsuz sevgiyi önerir: “Olumlu benlik bilinci için koşulsuz sevgi gereklidir. Koşulsuz sevgi birey ne yaparsa yapsın onun sevgi ve saygıya layık olduğunun kabulüdür. Bu tür sevgi içinde büyüyenlerin benlik anlayışları, güçlü ve olumlu­dur”.

Bu gün sevgiyi davet edin: Bir kadın, kapıdan dışarı çıktı­ğında, bembeyaz sakallı üç ihtiyarın kendi evinin önünde otur­duklarını görür.

“Ben sizi hiç tanımıyorum” der. “Ama aç ve susuz olmalısı­nız. Lütfen içeriye gelin de sizlere bir şeyler ikram edeyim.” Der.

“Evin erkeği içerde mi?” Diye sorar adamlar.

“Hayır” der kadın. “Şu an evin dışında.”

“O evde olmadığı sürece bizim bu eve girmemiz mümkün değil” diye cevap verirler.

Akşam olup kocası eve döndüğünde kadın olanları anlatır.

“Peki, onlara söyleyebilir misin?” Der adam. “Ben evdeyim artık, eve gelebilirler.”

Kadın dışarı çıkıp bu kişileri içeri davet eder.

Ama bu defa da; “Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz.” Der yaşlı adamlar.

Kadın öğrenmek ister: “Niye giremezsiniz?”

İhtiyarlardan biri açıklar: “Onun adı ZENGİN” der bir arka­daşını göstererek.” Diğeri BAŞARI. Ben ise SEVGİ.”

Sonra ekler; “Şimdi içeri gir ve kocanla konuş. Hangimizi evinizde istersiniz?”

Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır. Adam duy­duklarıyla neşelenerek;

“Ne güzel” der “madem öyle, ZENGİN’ i içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun.”

Karısı itiraz eder: “Canım, niçin BAŞARI’ yı çağırmıyo­ruz?”

Bu sırada, evin diğer köşesinde bulunan gelinleri konuştuk­larını duyar. Koşarak gelir ve kendi fikrini söyler; “SEVGİ’ yi çağırsak daha iyi olmaz mı? Evimiz sevgiyle dolar!”

“Gelinimizin teklifini dikkate alalım” der adam karısına. “Dışarı çık ve bizim misafirimiz olması için SEVGİ’yi davet et.”

Kadın dışarı çıkar ve yaşlı adamlara sorar: “Hanginiz SEV­Gİ idi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol.”

SEVGİ ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar. Fakat diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler. Kadın şaşırmış bir hal­de ZENGİN ve BAŞARI’ya sorar: “Ben sadece SEVGİ’yi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?”

ZENGİN ve BAŞARI bir ağızdan cevap verirler: “Eğer ZENGİN’i ya da BAŞARI’ yı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı. Ama sen SEVGİ’yi davet ettin. O nereye giderse biz de ardından oraya gideriz. Çünkü nerede SEVGİ varsa, orada BAŞARI ve ZENGİNLİK vardır” (Tunay, 2013).

Sevgi denizinin yontmayacağı sert taş yoktur. Sevginin bü­tün eksiklikleri gidereceği asla unutulmamalıdır.

Derin sevgi ruhuyla yoğrulmuş olan Yunus: “Gelin tanış ola­lım, sevelim, sevilelim” diyor. Sevgi birleştirir, kin ve düşman­lık ise ayırır. Mevlâna’nın dediği gibi sevgi; acıyı tatlıya, toprağı altına, hastalığı şifaya, zindanı saraya, belayı nimete ve inkârı rahmete dönüştürür.

 

Sevgiyle kalın…

 

 

Altan Araslı’nın Ardından…

Bir dostun arkasından yazmak ve ona bir Fatiha istemek çok zor bir şey… Ancak bunu yapmak ve duygu ile düşüncelerimi sizle paylaşmak zorundayım.

Evet, Altan Araslı diye bir adam bu dünyadan geldi geçti. Bana göre içine Balkan Türklerinin de dahil olduğu Avrupalı Türkler ona az da olsa bir şeyler borçlu. Hatta Türk Dünyası diyerek de, bu çerçeveyi genişletebiliriz.

“Avrupa’da Türk İzleri” adlı üç ciltlik kitabı bana göre kaynak bir eser. TRT’de belgeseli de yapılan bu çalışma bize Avrupa’da “Kızıl Elma” için at koşturan ecdadı ve Avrupa topraklarında yaratılan Türk medeniyetini yeniden hatırlattı. Bosna ile ilgili çalışmaları, Azerbaycan, Kazan ve Kırımlı Türklerin folklor ve musikisi için yazdıkları bu dünya da Türkler için hoş bir seda bıraktı.

İyi insandı güzel insandı… Nazikti kibardı! Her halde yolu biraz dış işlerin de çalışmaktan geçtiği için rafine olmuş bir insandı. O bizlere “tonton” der bizde ona “tontonların üstadı” diyerek takılırdık.

Kendisini Yozgatlı olduğu için “Çorak toprakların çocuğu” olarak tanımlardı. Bize de “suyun öte yanından bereketli topraklardan gelen medeni insanlarsınız” derdi ve hep birlikte tebessüm ederdik. Eğer çorak toprak olan Anadolu böyle insanları bağrından çıkartıyorsa kurban olayım Anadolu’nun çoraklığına!

Ondan bir şeyler öğrenmedik desek yalan olur. Bu sohbeti hoş insan İstanbul’a geldiğinde beni arar ve mutlaka bir sohbet fırsatı yaratırdık. Yine böyle bir İstanbul’a gelişinde “Dost gel sana Süleymaniye’de bir kuru fasulye ısmarlayayım” dedi… Bilenler bilir orada kuru fasulyeci çok meşhurdur. Buluşacağımız saatte kalktım gittim. Bir de ne göreyim; en ön masayı en az altı yedi kişinin yiyeceği bir şekilde donatmış ve kendisini Mimar Sinan’ın muhteşem eseri Süleymaniye Camii’ne döndürmüş vaziyette oturmuş, sordum “hayrola üstat kaç kişiyi yemeğe çağırdın?” dedim… O da bana “sadece seni!” diye cevap verdi… “Peki nedir bu sofranın doluluğu? İki kişi nasıl yiyeceğiz, bu kadar yemeği?” diye devam ettim… O da bana “gel otur, ilk önce gözümü doyuruyorum; karşımda ecdadın muhteşem eseri Süleymaniye önümde Allah’ın verdiği sonsuz güzellikte nimetler… gözü doymayan insanın karnı hiç doymaz! Fazla yemekleri gözümüz doyduktan gelen geçen fakirlere yedireceğiz” dedi. Gerçekten öğrendim ki “gözü doymayan insanın karnı hiç doymaz”…Derler ya, Allah gözünü doyursun diye!

Bu dost bizden habersiz bu fani dünyadan ebedi âleme göç etti. Toprağa verilirken de haberimiz olmadı. İşte dünya böyle bir şey… Ancak onu anmak ve sizlere hatırlatmak bizim elimizdeydi ve bizde şimdi bunu yapıyoruz… Altan Araslı için bir Fatiha’yı eksik etmeyiniz!

İnanıyorum ki, onun ruhu Avrupa’da “Allah Allah” diye kılıç sallayan ecdadın yanındadır. Türklerin Batı’ya doğru muazzam yürüyüşünde ruhları ile yer alan sessiz taburların içine katılmıştır. Mekânı cennet olsun.

 

 

İş Adamı, ALİ POLAT’tan Tespitler, Açıklamalar ve Tavsiyeler…

Oğuz Çetinoğlu: İş adamısınız. Ancak çok velût bir yazarın başarabileceği ölçüde kitaplar hazırlayıp çok lüks teknikle yayımlatarak sebil gibi dağıtıyorsunuz. Eşine az rastlanabilecek hizmetler gerçekleştiriyorsunuz. Bu hizmet aşkı sizde nasıl doğdu, nasıl gelişti de Niyagara Çağlayanı hâline geldi?

Ali Polat: Çok teşekkürler. Benim doğum şartlarım, dünyaya geliş şeklim ve babamın ben 10 yaşındayken vefatı, bana o küçük yaşta, dünyada ne kadar negatif konu varsa gösterdi. Benim aslında çok negatif ve küskün bir adam olmam gerekiyordu. Allah-ü Teâlâ lütfetti, ben onu terse çevirdim. Şu manada terse çevirdim: Negatifleri unutmaya çalıştım. Unutmaya çalıştığımda, evet, aile; bir taraftan üveyler var, zenginler; ben, annem ve iki kardeşim o durumda değiliz. 10 yaşından sonra çalışmaya başladığımda, ben ister ilkokul, ister ortaokul, ister lise döneminde olsun, hem çalıştım, para kazandım, hem okudum. Tabii, bunu yaparken ‘diğer çocuklar gibi olmanın hasretini çekmedim‘ diyemem. Onun hasretiyle büyüdüm. Çünkü onlar okula geliyorlar, gidiyorlar; ben ise fırsat bulup çalışmam lâzım, okula gitmem lazım ve onlar gibi yaşamam lazım. O yaşantıyı kuramadım. Kuramadım; çünkü işe yönelik hareket etmem lâzımdı. O lüksü elde etmek için çalışmam gerekiyordu. Bu lüksü elde etmek için çalışmak mukaddes bir şeydir. Ama belki de benim imkânım olsaydı ben hiç işadamı olamayacaktım veya olmayacaktım. Çünkü ben çocukluğumda da fırsat bulduğumda 1.500 sayfalık kitabı iki gün, üç gün bir odaya kapanıp okumuş adamım. Ama diğer taraftan da hayat şartları, ekmeğimi kazanma mecburiyeti vardı. Bu şekilde büyüdüm ve farkında olmadan kendimi iş hayatının içinde buldum, çalışmaya başladım ve o çalışmayla da hayatımı bu günlere kadar devam ettirdim.  Şükürler olsun, namusumuzla, şerefimizle hayatımızı devam ettirmeye çalıştık. Çalışma hayatımızda da hiç kimsenin gönlünü kırmamaya çalıştık. Yani hiçbir kimseye rahatsızlık vermeden, bilerek zarar vermeden çalıştık.

Yaklaşık 40 yaşında bir turizm şirketiyle ortaklık kurdum. Ortaklık yaptığımızda, 1985’te ilk tatil köyünü açtık, 721 yatak. 1987’de de ikinci tatil köyünü açtık, 921 yatak. O iki tatil köyünü açtığımızda o günkü yönetimle konuşmuştuk, düşüncemiz şuydu: Bizim 1991’den, 1992’den sonra hiçbir borcumuz kalmamış olacak. O günün parasıyla yılda yaklaşık 10 milyon Mark’a yakın bir gelirimiz olacak ve o 10 milyon Mark gelirin 4 milyon Mark’ını kurduğumuz vakfa aktaracağız.  O günlerde Türkiye’de bugünkü gibi mükemmel hastaneler yoktu. Birçok hastalık tedavi edilemiyordu. Vakfa aktaracağımız kaynakla bu parayı bir vakfa aktaracağız, kendi kurduğumuz vakfa ve aktaracağımız parayla da Ali Polat, tedavisi mümkün olmayan hastaları alıp, onların hizmetçisi gibi, onlarla beraber gidip, dünyada onları tedavi ettirecek ve onlar adına mutlu olacak. Çünkü Ali Polat bir şeyle çok mutlu olabiliyor: Karşısındaki insanı tebessüm ettirebilmek. Onun sıkıntılarını giderebildiği zaman kendisini biraz rahat ve mutlu hissedebiliyor. O şekilde başladık ve benim beynimde o şekilde gitmek vardı. Yani işadamlığı devam etsin, ama işadamlığıyla birlikte ben de vakıfta insanlara hizmet edeyim. Ne yazık ki, büyük ortakların daha sonra fikir değiştirmesiyle bu düşündüğümüz şey olamadı. Büyük ortaklar, iki tatil köyünden sonra üçüncüsünü, dördüncüsünü de açmak istediler. Ama ekonomide bir majör noktası var, yani ekonominin yukarıya gittiği yerde eğer siz bir noktada durmazsanız baş aşağı dönersiniz. Bizim firmamız da baş aşağı dönmeye başladı. Tekrar etmek istiyorum: Ali Polat’ın programına göre, Ali Polat 1993 senesinden sonra hayatını vakıfta ve bir şekilde insana hizmet etmekle geçirecekti. Bu arada da, tabii, Ali Polat nereye gitse orada kitaba bakar, kitabı alır, ilgilenir, bilgilenmeye çalışır vesaire. Ama 1995’ten sonra Ali Polat baktı ki, eski hayal ettikleri, grupla beraber, idare heyetiyle, ortaklarıyla beraber hayal ettikleri mümkün olamayacak. Mümkün olamadığı için, 1995-1996’dan sonra kendine bir yol çizmeye çalıştı.

Çetinoğlu: Çizilen yeni yolda neler vardı?

Polat: Biliyorsunuz, bizim gençliğimizde kimisi şiir toplar, kimisi pul toplar, kimisi kibrit toplar, koleksiyon yaparız. Kimisi kitap toplar. Ali Polat, onlardan biri olarak, eski çalıştıklarını, eski topladıklarını bir kitap hâline getirmeyi düşündü. 1998’den sonra çalışmaya başladı ve 2001 yılında ilk kitabı olan ‘3 Bin Yıllık Birikim‘ isimli kitabını ki o kitap bir derlemeydi, o derlemeyi ortaya çıkardı. O derlemeden sonra… Ali Polat o güne kadar düşünüyordu ki, sadece bir kitap olacak ve bitmiş olacak. Ama o kitapla çok sükse yaptı ve bu olduğunda Ali Polat ondan sonra düşünmeye başladı: Ben vakıf yoluyla yardımcı olamadım; acaba ne şekilde topluma yardımcı olabilirim diye tekrar bir düşündü. Bu sefer, kendi gözlemleriyle, toplumun noksan gördüğü konularda ben bir kitap çıkarırsam topluma yardımcı olurum diye düşündü. O zamanki televizyonlarda, radyolarda bizim Alevi vatandaşlarımız çıkıp konuştuklarında, Ali Polat bakıyordu ki, bunlar kendilerini Hazreti Ali’ye mensup görüyorlar, bağlı görüyorlar, ama onun hareketlerinden bir eser yok. Dolayısıyla, içine doğdu ki, Hazreti Ali’nin yaşantısıyla ve öğütleriyle ilgili bir kitap hazırlasın. Bu sefer, 2002’den sonra iki sefer Irak’a gitti ve 2003 senesinde, 18 ay çalıştıktan sonra ortaya bir kitap çıkardı, ‘Ya Ali‘ adında. O ‘Ya Ali‘ isimli kitabı, dünyaya geldiği günden vefatına kadar Hazreti Ali’nin hayatını, O’nun vasiyetlerini ve aynı zamanda Hazreti Ali’ye atfedilmiş, verilmiş bir isimle iki tane kitap var, birisi ‘Nehcü-l Beleğa‘, diğeri ‘Gureru’l-Hikem ve Dureru’l-Kelim‘diye, onlardan da sözler toplayarak, 127 başlıkta Hazreti Ali’nin öğütlerini topladı.

Çetinoğlu: Hayırlı olsun, Allah devamını nasip etsin.

Meydana getirdiğiniz eserler bol zaman gerektiriyor; bu kadar zamanı nasıl buluyorsunuz? İşlerinizden kitap hazırlamaya vakit kalıyor mu?

Polat: O dönemde ortak olduğum o eski turizm firmasından ayrıldıktan sonra kendime bir firma kurdum: 2001’den sonra veya 2003’ten sonra ömrümün daha çoğunu işadamlığı yerine yazıya dökmek için çözüm aradım. O günlerde benimle beraber gelip eski tanıdığım bir arkadaşım bana yardımcı oluyordu ve yardımcı olduğunda da herhangi bir talebi yoktu. Belli bir zaman sonra firmamızın yüzde 50’sine kendisini ortak ettim ve ona şöyle bir cümle kurdum: Dedim ki, ‘Bundan sonra para kazanmak senden, harcamak benden.’ Bugüne kadar Allah-ü Teâlâ da öyle gösterdi.

O zamandan beridir iş dünyasında sadece gerektiği zaman arkadaşlar benimle görüşüyorlar. Gerekmediği zaman, üretim yapabileyim diye beni serbest bırakıyorlar. Aynı zamanda ben, düşünüp de, toplumun ihtiyacını düşünüp de bir eser meydana getirmeye karar verdiğim zaman, o konu için, o konuyla ilgili ekip topluyorum, yani o konuda bana yardımcı olacak asistanlar topluyorum, o asistanlar ve ben bir eseri ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Yalnız, tek başıma oturup, tek seslilikle yapmıyorum; toplum daha fazla faydalansın diye birçok insandan o konuda faydalanıyorum ki toplumun nabzı elimde olsun.

Çetinoğlu: Maddî açıdan da yüklü bir sermayeyi bu işlere tahsis etmiş olmalısınız. Tevazudan tâviz vermeyen bir insansınız, bu sebeple miktarını sormayacağım. Görünen o ki, ancak devlet imkânlarıyla yapılabilecek hizmetleriniz var. Biliyorum, beklentiniz de yok. Fakat marifet iltifata tabidir şeklinde güzel bir özdeyişimiz var. Bu sözün gereğini yerine getirmek babında, takdirlerini değilse bile, hiç değilse teşekkürlerini size yansıtan devlet erkânı oluyor mu?

Polat: Çok sağ olun Oğuz Bey. Burada bir konuyu dile getirmek durumundayım: Ben 29 yaşındayken Allah-ü Teâlâ bana hacca gitmeyi nasip etti. Çünkü hacca gitmek için yaşlanmak değil, hacca gitmenin şartlarının oluşması lazım. Ben 29 yaşındayken hacca gitmenin şartları bana oluşmuştu ve ben de hacca gittim. Hacca gittiğimde Allah-ü Teâlâ’dan iki dilekte bulundum. Birinci dileğim, o zaman nişanlıydım, onunla ilgiliydi: ‘Allah’ım, ya Rabbim, bu evlenmeyi düşündüğüm kişi, ben onu mutlu edebilir miyim, nasip olsun; o beni rahata kavuşturabilir mi, nasip olsun. Yoksa senin bildiğin bir konuda, ben kısa görüşlü bir adamım, senin bildiğin gibi olsun.’ Allah-ü Teâlâ’dan ikinci dileğim de şuydu: ‘Allah’ım, ya Rabbim, benim harcayamayacağım parayı bana nasip etme.’ Onun manası şu: Bugünkü zenginlerin, bugünkü para sahiplerinin çoğu, yüzde 99’u o paraların esiridirler, para tuzağına girmişler. Ben o para tuzağına girmiş değilim; yarınımı düşünmeden, kısmeti Allah verir yoluyla hareket ediyorum.

Çetinoğlu: Peki Efendim. Tahmin ediyorum ki bildiğim hizmetleriniz, aysbergin görünen yüzü kadardır. Okul inşaatı, karşılıksız burs gibi hizmetleriniz var mı?

Polat: Oğuz Bey; ben hayatımda okul yaptırmadım. Neden yaptırmadım? Ben binaya, betona-binaya çok inanan bir kişi değilim ve aynı zamanda da onların devletin işi olduğuna inanıyorum. Benim hayatım boyunca çalıştığım, insanlara bina inşa etmek oldu. Çünkü bir insan bir ülkeyi kurtarabilir düşüncesindeyim. Bu düşünceyle ben sadece insanlar üzerinde yatırım yaptım.  Tabii ki bu arada, 25-26 senedir burs veriyoruz. Burs verdiğimiz kişiden özel şartlar istiyoruz. Özel şartlardan bir tanesi şu: Toplumun çok zeki insanları olması lâzımdır, normal insanlara burs vermiyoruz. Yani üniversite notu 3.8’den aşağı olana burs vermiyoruz. Çünkü buna inanıyoruz ki, çok zeki insanlar, eğer bizler sahip çıkmazsak, toplum sahip çıkmazsa, kötü insanlar onlara sahip çıkacaklar. Onları bırakmamak için elimizden geleni yapıyoruz.

Çetinoğlu: Yayımını sağladığınız kitaplarda kullanılan kâğıdın baskısının ve ciltlerinin lüks ve pahalı olmasındaki tercihlerinizin sebebi nedir?

Polat: Her insanın meydana getirdiği eser, ismini koyduğu eser, o kişinin karakterini, şahsiyetini, zevkini, durumunu ortaya koyar. Bu bende her zaman var olmuştur ki, ben başka insanlara herhangi bir kitap takdim ettiğimde, verdiğimde, onlar görüntü, ve zevk olarak ondan zevk duysunlar.

Çetinoğlu: Çok güzel. Her türlü takdirin üzerindeki hizmetlerinizi devam ettirmeyi düşünüyorsunuzdur, hatta kararlısınızdır da; gelecekteki hizmet hedefleriniz hakkında da bilgi lütfeder misiniz?

Polat: Ben yine insan odaklı düşünüyorum. Çünkü insanın duyguları var, insanın zihninin yarattıkları var. Ve zamanında biz geldik, şiir kitapları ortaya çıkarttık, insanların zevkine seslenmek için. Daha sonra biz geldik, beş ciltten oluşmak üzere, insanları suyla tanıştırdık. Bizim insanımız Tanrının verdiği su ve havayı, bedava olduğu için, parasız olduğu için çok önemsemiyor. Hâlbuki su, dünyanın en önemli…

Çetinoğlu: İhtiyaç maddesi.

Polat: En önemli ihtiyaç maddelerinden bir tanesi olmakla birlikte en önemli hayat kaynağımızdır bizim. Bu hayat kaynağımızı bize Tanrı verdiği için, biz geçmişte susuzluktan ölen insanları unutuyoruz. Bugün yine dünyanın birçok ülkesinde susuzluktan ölen insanları görmezlikten geliyoruz. Ve bunu burada belirtmek isterim ki, şu an insan ile su arasındaki münasebette 50 çeşit hastalık sudan insana geçmektedir ve her 9 saniyede bir kişi su hastalığından ölmektedir. Fakat kimse bunu görmüyor, çünkü kimse bilmiyor ki su hastalığından ölüyor, sadece öldü diyorlar. Oysa su hastalığından ölüyor. Ve bu Ortadoğu coğrafyasında su hakkında, suyun önemini göstermek için benim kadar araştırma yapmış, kitap yazmış bir kişi olmamasına rağmen şunu dile getiriyorum ki, ben su hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Su hakkında şunu söyleyebilirim: Bugün ben su hakkında hiçbir şey bilmiyorum ve bundan en az 1.000 sene sonra da insanlar, bildiğimiz, basit gördüğümüz, hidrojen ve oksijenden meydana gelmiş suyun sırlarını hâlâ çözmemiş olacaklar. O kadar önemli bir şeydir su. Ama biz, her nedense, suyu anlamak istemiyoruz. Şu an dünyada bazı bilen insanlar litresi 250 Euro’ya kadar su içiyorlar. Ya o adamlar delidirler veyahut biz biraz dikkatsiziz.

Çetinoğlu: Su, sun’isi, yani özel üretimle elde edilemeyen tek ihtiyaç maddesi. Buğday üretilebilir, topraksız bitki üretilebiliyor, benzin yerine ikame edilecek birtakım imkânlar var; ama suyun yerine ikame edilecek hiçbir şey yok. Deniz suyundan içme suyu elde ediyorlar; fakat o her geçen gün maliyeti biraz daha artan bir teknoloji. Çünkü arıtılan sudan arta kalan tuzu yine belli yerlerde sarf ediyorlar; denize dökülüyorsa, o suyu tasfiye etmek için daha yüksek masraflar oluyor. Bu konuda teknolojik olarak bir ilerleme var, mesela ev atık sularını en azından bahçe sulamada kullanılabilir hâle getiriyorlar. Peki, göl sularını, ırmak sularını… Dünyanın üçte biri suyla dolu; fakat bu üçte birin ancak yüzde 10’u kadarı kullanılabilir su. Okyanuslar, denizler, göller, ırmaklar falan, hepsini düşündüğümüzde, ancak yüzde 5 kadarı kullanılabilir su. Bu suyu, tabiatta çok bol olan bu suyu içme suyu hâline getirebilmek imkânları gelişecek mi zaman içerisinde?

Polat: Dünyadaki su miktarı hiçbir zaman ne azalmaktadır, ne çoğalmaktadır. Çünkü bu bir devridaimdir. Biz aldığımız suları geri veriyoruz tabiata, tabiattan da bir şekilde bize dönüyor. Dolayısıyla, hiçbir şekilde su azalmaz. Ama içme suyu miktarına geldiğimizde, tüm dünyadaki nehirleri, Amazon, Fırat vesaireyi düşündüğümüzde, sadece yüzde 0,4-0,5’tir. Yani yüzde 99,5 deniz suyudur, yüzde 0,4’ü, 0,5’i de içme suyudur. Onun için, suda bir korku yok; sadece…

Çetinoğlu: İhtiyaçlar artıyor.

Polat: İhtiyaçlar arttığı için bizim suya daha kutsi olarak bakmamız lâzım, mukaddes bir şey olarak bakmamız lâzım.

Çetinoğlu: İsraf ve kirlenmeler var…

Polat: Evet. O konuya girmeyelim. Çünkü o çok ayrı bir konu, belki 50 saat konuşurum o konuda.

Çetinoğlu: Peki Efendim. İran doğumlu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşısınız. Bölgenin önde gelen Müslüman iki ülkesi arasındaki siyasi ve iktisadi ilişkilerle alâkalı yorumunuzu alabilir miyim?

Polat: Bizim kökenimiz Erzurum’dur. Babamın iş yapması dolayısıyla Azerbaycan’da, o yıllarda, 1937 yılında Tebriz’e kaçmasıyla birlikte ben Tebriz’de dünyaya geliyorum. Babam ben küçük yaştayken öldü. Ben 18-19 yaşıma kadar, yani kebir oluncaya kadar -o zaman çocuklara pasaport verilmezdi- orada kaldım. Dolayısıyla, liseye kadar orada okudum ve orayı tanıdım. Daha sonra da oralara gidip gelmelerim oldu, işbirliğim oldu, iş yapıyorum, hâlâ gidip geliyorum.

Her nedense, benim anlayamadığım şekilde, ben siyasetle hiç, hayatımda uğraşmadım. İktisadi olarak değerlendirdiğimde, bana göre, herhâlde bir gizli el bu iki ülkenin birbirine yaklaşmasını istememektedir. Ben öyle görüyorum.

Çetinoğlu: Kim istemiyor dediniz?

Polat: Bir gizli el.

Çetinoğlu: Kirli el…

Polat: Evet. Bir kirli el, gizli el bunu istememektedir. Hâlbuki bu iki ülke toplam Arap dünyasında iki tane Arap olmayan büyük ülkedir ve Araplar kendilerinden olmayana Acem derler, yani Türkler de Acem’dir. Çünkü Arap olmayan herkes Acem’dir onlara göre. Ama bu iki ülke bir şekilde zaman zaman yakınlaşıyor, zaman zaman bu olamıyor. Benim şahsî görüşüm, eğer devletler, işadamlarını, doğru dürüst işadamlarını, yani İran’daki dürüst işadamlarını, Türkiye’deki dürüst işadamlarını birbirlerine tanıtabilirlerse, iki ülkenin gerçek işadamları devreye girerek, ister konsolosluk vasıtasıyla, ister dernekler vasıtasıyla ülkelerini tanıtırlarsa, uzun vadede bu ilişkiler gelişebilir.

Çetinoğlu: Yâni iktisadî unsurları siyasi unsurların önüne koymak lazım.

Polat: Başka yolu yok.

(DEVAM EDECEK)

 

 

Bir Kozinoğlu Kaç Mursi eder?

Son üç yıldır yaz tatilimi Baba Ocağımın bulunduğu Tokat’ın küçük bir ilçesinde(Artova) tarla içerisinde tek odalı bir bağ evinde geçirmekteyim. Henüz elektriği olmayan evimde, aydınlatma ve bilgisayarımı ve cep telefonumu şarj edecek küçük bir güneş enerjisi panelinden sağlıyorum. Gelirken yanıma aldığım üç kitap: “Her Yönüyle Kâzım Karabekir(Oğuz Çetinoğlu), Büyük Türk İslâm Âlimi MÂTÜRÎDÎ(Oğuz Çetinoğlu) ve Bilim Din ve Türkçülük(Prof. Dr. İskender Öksüz)”.

İşte size sade bir hayatın getirdiği doğal yaşantı; etrafımda bülbül seslerinin dışında duyduğum başka bir canlı sesi yok, gazete yok, televizyon yok. Tek başına inziva hayatı yaşayan bir insanı düşünebilirsiniz.

Hayır, şikâyet etmiyorum; bu benimkisi münzevi bir hayata kaçış aslında. Ne şehrin gürültü ve görüntü kirliliği,  hiç beğenmediğimiz halde her gün izlemek zorunda kaldığımız tek taraflı kanallarda seviyesiz tartışmalar ve kirli ve nemli havanın sıkıcılığındandır bu kaçış.

Ama gelin görün ki, sık sık girmesek de internet ve sosyal paylaşım sitelerinden kaçış olmuyor. Mısır da bir proje adamı olan Müslüman Kardeşlere mensup eski başbakanlardan Mursi öldü. Aman Allah’ım en tepeden en alt tabakaya kadar günlerdir Mursi’nin şehit oluşu konuşuldu, Camilerde salâlar verildi, gıyabi cenaze namazları kılındı.

Bir tuhaf millet olduk neredeyse, ABD de Obama başkan seçilir deve keseriz de bir adım ötemizde Kerkük’te, Musul’da Suriye’de Doğu Türkistan’da “Gavim gardaş nerdesin” diye inleyen Türk soydaşlarımızın sesini duymazdan geliriz.

ABD projesi, Arap Baharı öncüsü, Müslüman kardeşler mensubu Mursi’nin öldüğü günlerde Doğu Türkistan da toplama kamplarında şehit olan Uygur Türklerinin münevverlerinden Nurmuhammed Tohdi’nin ismini hiç kimse anmadı, radyo ve televizyon kanalları herhalde haber değeri olmamış olacak ki!!! bir ikisi dışında hiç birisi vermedi.

Ya Kâşif Kozinoğlu; Odatv davasından tutukluyken Silivri cezaevinde vefat eden Kozinoğlu, Türk Milletinin nazarında(Muktedirleri ve yandaşları saymıyorum) kaç Mursi ederdi veya tersinden okuyalım bir Mursi kaç kozinoğlu eder?

Kâşif Kozinoglu, Afganistan da görevde iken Türkiye ye çağırıldı, Odatv davasından ifadesi alınıp tutuklandı. Ömrü boyunca Türk düşmanlığı yapıp “Kurtuluş savaşını Türkler değil keşke Yunan kazansaydı” diyen, aklı estikçe Atatürk’e küfreden, ama sıkıyı gürünce İngiliz’in koynuna sığınan Kadir Mısıroğlu gibi Kaçabilirdi, kaçmadı çünkü suçsuz olduğunu biliyordu. Ama devleti yönetenlerce hain Fesliye gösterilen ilginin binde biri suçsuzluğu ispat edilmesine rağmen Kozinoğlu’na gösterilmedi. Çünkü o günler; “devlet, bağırsaklarını temizliyordu.”

Kâşif Kozinoğlu gibi niceleri….Kuddusi Okkır, Ali Tatar, Türkân Saylan gibileri saymakla bitmez, isimlerini hatırlayamadıklarım var mutlaka, onlara da Allah’tan rahmet diliyorum ışıklar içerisinde uyusunlar.

O Ali Tatar ki, kendisine yöneltilen suçların hiç birisini kabul etmedi, ısrar edilince “ben bu onursuzlukla yaşayamam” dedi ve kendi silahıyla intihar edip, hem kendi şeref ve onurunu kurtardı, Türk Milletine de şerefsizce yaşamaktansa gerektiğinde ölmenin yollarını öğretti.

Sözün özüne gelecek olursak; Türk’ün ekmeğini yiyenler, Türkiye Cumhuriyetinin fırsatlarından yararlanarak makam sahibi olanlar, Türk’e ve Türk Milletine düşman oldular.

Kalın sağlıcakla.

 

 

Yalnızlık, Değerli midir?

0

Yaşam tarzı olarak yalnız yaşamayı seçen Ebu Zer’e: “İnsanlardan uzak, yalnız yaşamak, senin için zor olmuyor mu?” diye sorarlar. Ebu Zer: “İnsanlarla daha zor oluyor.” diye cevap verir.

Yalnızlık; sağlıklı bir tercih midir, hastalıklı bir ruh hali midir? Yalnızlık; bir hak mıdır, israf mıdır, zamanın kıymetlendirilmesi midir? Ruhun dinginleşmesi midir, karanlıklarda ışık aramak mıdır, fırtına öncesi yaşanması gereken zorunlu sükût mudur?

Yalnızlığı, “esaret, cesaret, dirayet, teslimiyet, hürriyet” kelimelerinin hangisiyle daha iyi anlatabiliriz? Yoksa yalnızlığın içinde hepsi bir miktar var mıdır?

Siyasi hayatımızda bir zamanlar kullanılan “Değerli Yalnızlık” ifadesi ne kadar doğru? Yalnızlık değerli midir, değerli kılan nedir? Yoksa kendimizi kandırmanın ilanı mıdır?

“Yalnızlık, Allah’a mahsustur.” ifadesi, insanların ve toplumların yalnız yaşayamayacağını, toplu halde yaşamanın bir kader olduğunu anlatır. Doğum öncesi ve ölüm sonrasında yalnızlık nasıl bir kaderse dünya denen mekânda topluca yaşamak da bir kaderdir, yasadır. Kaderimizde bulunmayan bir tercih, hak değildir. Birey olarak bir topluluk içinde, millet olarak diğer uluslarla birlikte yaşamak, bir ihtiyaçtır, zorunluluktur. Dünyaya gelişimiz, dışımızdaki insan ve uluslarla ilişkimizde bir anlam kazanır. Kişinin kalitesi, ilişki düzeyini ve sınav sonucunu belirler.

Yalnızlık, paylaşılmaz; paylaşılsa yalnızlık olmaz. İnsanoğlu, paylaşarak mutlu olur; fikrini paylaşır, duygularını paylaşır, emeğini paylaşır, zenginliğini paylaşır. Her paylaşım, kişiye değer katar. Veren el, alan elden üstündür.

Bir tükenmişlik, çaresizlik sonucu değilse eğer yalnızlık, ancak hayat tarzı değil de yöntem olarak tercih edilebilecek geçici bir süreçtir. “İtikaf”, kişinin Yaratan’la baş başa kaldığı eğitim ve tefekkür döneminin adıdır. Sendrom halindeki yalnızlık, rehabiliteye muhtaçtır.

Yalnızlığı değerli kılan da yöntem olarak onun niçin tercih edildiğidir. Dışlanmışlık, acizlik gibi nedenler, yalnızlığı değerli kılmaz. Gideceği yönü, yanaşacağı limanı iyi bilen, yelkenlerini rüzgâr ve fırtınada iyi kullanabilen usta bir kaptan için,  yolculuk öncesi, adına yalnızlık diyebileceğimiz hazırlık dönemi bilinçli bir tercihtir. Bu bilinç, değerlidir; duruş, onurludur.

“Kimse beni anlamadı, bir kişi anladı, o da yanlış anladı.” yakınmasını, söyleyiş olarak pek severim. Düşüncede, duruşta, eylemde, algıda farklılık; kişiyi yalnızlaştırabilir. Dünyanın emperyal sistemine, kurulu düzenine, egemenlerin sömürüsüne karşı gelmek, ülkeleri ve o ülkelerin yöneticilerini yalnızlaştırabilir. Kişilerin veya ülkelerin yalnızlaşması, onlara yalnız yaşama hakkını vermez. Yalnız kalmak; çok kere “kralın çıplak olduğunu” söylemekten, yanlışları haykırmaktan, doğruyu ilan etmekten kaynaklanabilir. Bu, değerli bir yalnızlıktır. Ancak, doğruları bilme ve bildirme, kötüden ve yanlıştan sakındırma görevine sahip aktif iyiler, itildikleri yalnızlığın tutsağı olmamalıdırlar. “Kalabalıklar içinde yalnız” kalınsa bile, yalnızlık tercih, kalabalıklar terk edilmemelidir.

Yalnızlık üzerine sözler söylenmiş, şiirler ve romanlar yazılmış, besteler ve resimler yapılmış. Yalnızlığa genellikle kötümser yaklaşılmış. Her hayırda şer, her zorda kolaylık, her kötülükte iyilik, her çirkinde bir güzellik olduğuna inanan ve bu inancını hayat felsefesi haline getiren insanlar için yalnızlık, hiç de kaçınılacak bir durum değildir. Yalnızlık, Necip Fazıl’a şu dizeleri söyletir: “Yalnızlık bir fenerse / Ben de içindeki mum. / Onu, billur bir kâse / Gibi doldurur nurum. // Dışarıdan bana neler / Getirir pervaneler! /  Pırıltılar, nağmeler, / Renklerle eriyorum.”

Herkesin kaçındığı, hakkında olumsuz değerlendirmeler yaptığı yalnızlığı, ancak yoğun ve sağlam bir bilgi birikimine, irfana, doğru istikamete sahip olan kişiler cazibe haline getirebilir, sevimlileştirebilir. “Yalnızlık fenerinde mum olmak” benzetmesi, edebi dehanın ürünüdür. Gönül hissederse, akıl düşünüyor, kelimeler dile geliyor, kalem yazıyor, “yalnızlık” bize dost oluyor.

Kalabalıklar içinde “yalnızlık” saadeti yaşayanlara ne mutlu! Divan şairi Nedim’in dediği gibi: ” Şevk-i tamâm va’de-i ferdâyı dinlemez / Reşk ana kim cihanda bugün buldu yârını” ( Tam kıvamını bulmuş olan neşe, yarına (âhirete) dair olan vadi dinlemez; dünyada bugün sevdiğini bulmuş olana ne mutlu!)

 

 

Cumhuriyet Döneminin İktisadî Arayışlar Tarihi – XII

“Tarım Sektöründeki Yapı ve Gelişmelerle İlgili Genel Gözlemler” başlığını taşıyan onuncu bölüm Türkiye’de tarım sektörünün çalışan nüfusun % 80’ini ve GSYH’nın da % 50’sini oluşturduğu tespitiyle başlıyor. Kıyı ve iç bölgeler diye ikiye ayırdığı Batı Anadolu’yu, Marmara Bölgesi’ni, Akdeniz Bölgesi’ni, Karadeniz Bölgesi’ni, Orta Anadolu Platosu’nu, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni ve Doğu Anadolu Bölgesi’ni ‘1940 Yılında Türkiye Tarımındaki Bölgesel Farklılıklar’ alt başlığında tablolar ve istatistiklerle anlatarak devam ediyor.

‘Tarımda Üretim, İstihdam ve Arazi Kullanımı’nı, ‘Başlıca Ürünlerde Üretim Miktarları ve Hayvan Varlığındaki Gelişmeleri, ‘İşlenen Alanın Ürün Gruplarına Göre Dağılımı’nı, ‘Tarımsal Üretimin Pazarlama Oranı’nı istatiksel detaylarıyla ve etraflıca aktaran Tezel; ‘Türk Tarımının Sosyoekonomik Yapısının Başlıca Yönleri’ kısmında birkaç bin yada on binli rakamlarla zikredilen büyük arazi mülkleri sahiplerinin elinde milyonlarca hektar toprak bulunduğunu, küçük arazili köylülerin kırsal nüfusun 3’te 2’sini oluşturduğunu, kırsalda 5’te 1 oranında da topraksız nüfus bulunduğunu rakamlarla karşılaştırmalı olarak sunmaktadır.

“Tarımsal Gelişmeyle İlgili Politikalar ve Uygulamalar” başlıklı on birinci bölümde Yazar, Kurtuluş Savaşı’nın örgütlenmesi ve kazanılmasını sağlayan toplumsal ittifakta önemli bir yer işgal eden büyük arazi sahiplerinin 1924 Kadastro Kanunu ve 1926 Medenî Kanun’la birlikte güçlendirildiğini savunmaktadır. Hele hele 1929’da Osmanlı’nın tımar ve iltizam olarak verdiği belgeleri bile özel mülk suretinde tapuya kayıt imkânı tanımasını olağanüstü bir teşekkür olarak gören Tezel, birkaç bin kişilik bu nüfuzlu kitleye karşılık Cumhuriyet’in kuruluşunda 1 milyonu aşkın olarak tespit edilen köylü aileleri için de bütçenin o zamana kadarki en büyük gelir kalemi olan Aşar’ı kaldırmasını halkı ağır bir yükten kurtaran cesur bir adım olarak nitelendirmektedir.

‘Hükümetin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Büyük Arazi Sahibi Kürtlere Karşı Tavır Alması’ alt başlığında önce 1.500 civarındaki Kürt kökenli ailenin 1927’de Doğu Anadolu’dan “İdarî, askerî ve içtimaî nedenlerle garp vilâyetlerine nakli” hususuna değinen Yazar, Atatürk’ün de direktifleriyle 1929 yılında çıkarılan kanunla 110 bin dönüm tarım arazisinin topraksız köylülere dağıtıldığını ifade etmektedir. Asıl devrim niteliğindeki değişikliği 1934’te çıkarılan İskân Kanunu olarak gören Yazar, ‘Bu kanun uygulanabilseydi Doğu Anadolu’daki feodalite benzeri büyük arazi mülkleri ve toplumsal üretim ilişkileri tasfiye edilebilirdi” görüşündedir.

Ünlü İskân Kanunu’nun daha da ünlü 10.maddesindeki * Kanun, aşirete hükmî şahsiyet tanımaz” * Ağa, şeyh, reis, beylere ait olarak bilinen kayıtlı-kayıtsız bütün gayrimenkuller Devlete geçer” * Devlet bu adı geçenlerin mahsurlu bulduklarını aileleriyle birlikte yer değiştirtebilir” hükümleri uyarınca iş görülemese de Sezai Tezel’e göre 1934 – 1938 arasında 41 bini göçmen ailesi, 48 bini de topraksız yerli aile olmak üzere 89 bin aileye 2 milyon 900 bin dönüm arazi dağıtıldı. Fakat bunun tamamına yakını boş hazine arazisiydi ve büyük arazi mülklerine dokunul(a)madı.

Doğu Anadolu’daki toprak reformunda yeterince başarı gösterilememesi ve feodal yapıların çökertilememesinin Halk Partisi liderlerine verdiği rahatsızlığın 1935’ten itibaren genel bir toprak reformu yapılması noktasında hararetli tartışmalara sebep olduğunu aktaran Yazar, 1937-1938 yıllarında hazırlanan Ziraî Islahat Kanunu Projesi görüşmelerinde 18 milyon Türk’ün 15 milyonunu çiftçi olarak kabul eden Hükümetin II.Dünya Savaşı nedeniyle ertelediği projeyi ancak 1945 yılının Mayıs ayında bu kez “Çiftçiye Toprak Dağıtılması ve Çiftçi Ocakları Kurulması Hakkındaki Kanun Tasarısı” adıyla TBMM’ye getirme imkanı bulduğunu paylaşacaktır.

Ortalığı tam anlamıyla karıştıran tasarıya karşı A.Menderes, E.Sazak, C.Oral, H.Menteşe gibi toprak ağası mebuslarca çok etkili bir muhalefet yapıldığını yazan Tezel, İsmet İnönü’nün Tasarıyı “Bu maddeyi kabul etmeyen benim milletvekilim değildir” diyerek komisyonlardan geçirebildiğini anlatmaktadır. Haziran 1945’te 17 maddeyle geçen kanun Tasarısına göre 500 dönümün üzerindeki mülkler belli bir matrah değer üzerinden kamulaştırılacaktı ve bu amaçla Temmuz 1945’te kanunu uygulayacak kamu örgütü kuruldu ki Yazar, iki gelişmenin Hükümet’e ani bir ‘u’ dönüşü yaptırdığını iddia edecektir.

 

 

İstanbul Seçimleri

0

Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur derler. Fakat Ben yol gösterecek değilim. Zira, yol göstermek benim haddime düşmez. Ben sadece, halkın içinden sade bir vatandaş olarak, hayatın içinden bildiklerimi, gördüklerimi ve duyduklarımı ifade etmek istiyorum. Tabii ki, takdir okuyucularındır.

En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim. İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkan adayı olarak  şayet, Binali Yıldırım yerine Prof. Dr. Veysel Eroğlu’nun ismi açıklanmış olsaydı, bu seçim hiç bir zaman kaybedilmezdi. Ben bu düşüncemi daha adayların tespit edilmesi esnasında Muhterem Veysel Hocama bir yazı ile bildirdim. Tabii ki, benimki, doğru olduğuna inandığım bir düşüncenin ifade edilmesinden, gündeme getirilmesinden ibaret idi.

Şurası bir gerçektir ki, başta İstanbullular olmak üzere, halkımızın tamamına yakını, Değerli Recep Tayyip Erdoğan Beyin İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığında muvaffak olmasında İSKİ Genel Müdürlüğü’nün göstermiş olduğu muhteşem başarının büyük bir payının olduğunu bilir ve buna samimiyetle inanır. İSKİ’nin İSKİ olmasında ise, Prof. Dr. Veysel Eroğlu’nun samimi ve gayretli çalışmalarının olduğu, fikri ve düşüncesi, her ne olursa olsun her kesim tarafından kabul gördüğü hususu da bir hakikat olup,  herhangi bir şek ve şüphe bulunmamaktadır.  Bu itibarla,  Veysel  Hoca’nın  adaylığı İstanbul Halkı tarafından kolayca kabul edileceğinden, büyük ölçüde tanıtıma dahi ihtiyaç bulunmayacaktı. Alacağı oy oranı da belki, Partinin alacağı oydan en az 3 – 5 puan daha önde olabilirdi

Artık olan oldu. Geçmişe hayıflanmanın hiçbir faydası yok. Mühim olan geçmişte yapılan hatalardan ders almak suretiyle, gelecek dönemlerde ayni hatayı yapmamaktır.

Bundan önceki Mahalli Seçimler ile alakalı yazımda Mahalli seçimler üzerinde müessir olan bazı hususları yazmıştım. Ehemmiyetine binaen, kaybedilen İstanbul Seçimleri vesilesi ile özetleyerek de olsa,  bu düşüncelerimi bazı yeni ilaveler ile birlikte tekrar yazmak istiyorum. Şöyle ki;

Gazi Osman Paşa Köprüsü gibi muhteşem köprüler yapıldı. Fakat öyle yüksek geçiş ücretleri tespit edildi ki, vatandaşlar arasında, yapılan köprünün faydalarından ziyade, geçiş ücretlerinin yüksekliği konuşuldu, halen de konuşulmaya devam ediyor. Yüksek geçiş ücreti sebebi ile Köprüden geçen araç sayısının da oldukça azaldığı ifade ediliyor.  Verilen geçiş garantisi sebebiyle, meydana gelen zararın Hazine tarafından karşılanması icap etmektedir.

Yine, Dünya çapında yapılmış bulunan 3. Hava Alanına ait otoparkın Bir saatlik ücretini 21.00 TL. olarak tespit etmekle, yapılan devasa eser adeta gölgelenmektedir. Bu hususta yaygın olarak yapılan tenkitlerin bizzat canlı şahidiyim. Ayrıca bir şişe su 10 TL.ye satılmakta  olup, dışarıdan su getirilmesine de müsaade edilmemektedir.

Öğretmenlere, polislere, ve din adamlarına 3600 Ek Gösterge verilmesi hususunda bir nevi taahhütte bulunulmasına ve zaman zamanda kararın çıkacağı intibaı verilmesine rağmen, hiçbir karar alınamadı. Milyonlarca kişiyi alakadar eden bu mühim meselenin 527 sayılı KHK. nin yeni baştan ele alınıp, yeni bir düzenleme yapılmadan halledilemeyeceğini bundan önceki yazımda açık bir şekilde ifade ettim. Bu husus ile alakalı mevzuatı bilen birisi olarak yine, ayni kanaatimi muhafaza ediyorum. Bu hususta verilen taahhüdün yerine getirilememesi, öyle tahmin ediyorum ki, son İstanbul Seçimleri dahil, Mahalli Seçimlerde hatırı sayılır bir oy kaybına sebep olmuştur. Bu mesele ile alakalı olarak, Külliyede oturan müşavir, danışman ve uzmanların REİSE yardımcı olmadıkları kanaatindeyim.

Mahalli Seçimlerde yapılan aday tespitlerinde büyük ölçüde bölgecilik yapılmıştır. Bunu sadece ben söylemiyorum. İktidara yakın gazetelerin köşe yazarları da ayni kanaat de olduklarını açık bir şekilde ifade etmektedirler. Bu düşünce tarzı bu şekilde devam ettiği takdirde, bundan sonraki seçimlerde AK PARTİ’nin daha başka yerlerde de seçimleri kaybetmeye mahkûm olacağı aşikardır. Kimse, REİSİN boyuna posuna sevdalı değildir. Müşterek noktalarımız çok olduğu için REİSİ seviyoruz. Müşterek noktalarımız devam ettiği sürece de severiz. Biz Rahmetli Adnan Menderes’i, rahmetli Erbakan Hocayı ve kısa boylu olmasına rağmen, rahmetli Turgut Özal’ı da sevdik ve partilerine gönül rahatlığı ile oy verdik. Çünkü onlar ile de bir çok müşterek noktalarımız bulunmakta idi. Fakat buna karşılık, Bülent Ecevit’i, Mesut Yılmaz’ı pek sevemedik. Çünkü onlar ile ortak noktalarımız yok denecek kadar az idi.

Başkanlık sistemine geçildikten sonra tayin edilen bazı tarafsız bakanların bulundukları bakanlıklarda sanki bir iktidar değişikliği olmuş gibi kadrolarında yersiz ve lüzumsuz tayinler yaparak   personel arasında büyük bir huzursuzluğa sebep olmuşlardır.

AK PARTİ, 17 yıldır tek başına iktidar da olmasına rağmen, halen okullarda okutulan ders kitaplarının ne lisanına nede muhtevasına sahip çıkabilmiş değildir. Bunun neticesi olarak da bu güne kadar milli ve manevi değerlerine sahip bir gençlik yetiştirilememiştir. Bu arada bazı müşavirler de marjinal gruplara yaranabilmek için Değerli Başkanımıza hiç sevmediği halde konuşmalarında koşul, anımsamak ve gereksinim gibi uydurma kelimeleri kullandırmaktadırlar. Bunun marjinal guruplar üzerinde hiç bir etkisi olmadığı gibi, kendisine samimiyetle inanan insanlar arasında bulunan müşterek noktaların azalmasına sebep olmaktadır. Zira, Lisan birliği, en az din birliği kadar mühimdir. Bilindiği üzere, din birliği, dil birliği Milleti Millet yapan unsurların başına gelmektedir. Bu bakımdan lisan birliğini muhafaza etmek için başta Devlet adamlarımız olmak üzere, bütün şuurlu vatandaşlarımızın bu işe sahip çıkmalarında mutlak bir zaruret bulunmaktadır.

Bu cümleden olarak, şu hususu ifa de edeyim ki, bu hafta torunumun okumakta olduğu fakülteyi bitirmesi sebebiyle İzmir’de bir mezuniyet merasimine iştirak ettim. Bu merasimde gördüğüm manzara, 17 yıllık, AK PARTİ iktidarı döneminde yetişen bir neslin nasıl kaybedildiğini bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır. Ortada milli ve manevi değerlere sahip bir gençlik bulmak ve görmek nerede ise imkânsız hale gelmiş. Bu hususun telafi edilebilmesi için milli ve manevi değerlere sahip bir nesil yetiştirilmesini teminen ilkokullardan başlamak üzere, bütün ders kitaplarının Mili kültürümüze uygun olarak yeni baştan ele alınıp hazırlanması icap etmektedir. Aksi takdirde mevcut müfredat programına göre yetiştirilen bu nesil gider, Suriye’de Esed ile işbirliği yapan, partilere oy verir. Bu suretle de daha pek çok, İstanbul Belediye Başkanlığı ile Genel Seçimler kaybedilir. Bu meseleleri AK PARTİ halletmeyecek de, hangi parti iktidara gelirse halledecek bilemiyorum.

Köprülerin yapılması, boğazın altından trenlerin ve otobüslerin geçtiği tünellerin yapılması, birçok yere hızlı trenin götürülmesi, kilometrelerce otoban inşası ve bu arada İstanbul – İzmir arasındaki yolculuğun 3,5 saate indirilmesi gibi hizmetler hiç bir şey ifade etmiyor. Bu itibarla bu bahsi geçen hizmetleri yapmak mühim ve elzem olmakla beraber, daha önce de yazdığım gibi, asıl marifet, Milletin gönlünde kalıcı bir yer bulabilmektir. CHP, bu memlekette hangi hizmetleri yaptı da seçimleri kazanır hale geldi. Bu hususu çok iyi düşünüp, çok iyi değerlendirmek lazım.

Ramazan Bayramından önce ve sonra olmak üzere bazı gazetelerde yayımlanan haberlere göre, Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk tarih derslerinin okullarda seçmeli ders olarak okutulacağını söylemiş. Ben buna inanmak istemiyorum ama ateş olmayan yerden duman çıkmaz misali, yaparlar mı yaparlar diye de düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu haber şimdiye kadar tekzip de edilmedi. Şayet böyle bir karar alınırsa bu çılgınlık olur. Bu haberin İstanbul seçimlerinden önce çıkması da ayrı bir faciadır.  Bu haberin derhal tekzip edilmesi icap ederdi. Fakat kimseden bir ses seda çıkmadı. Bilhassa da Osmanlı tarihi ile İslam Tarihi seçmeli olacakmış. Olacak iş mi bu yani.  Yoksa kökünden kopmuş bir nesil mi yetiştirilmek isteniyor. Böyle bir karar alınıp uygulanırsa, bin yılı aşkın tarihimiz nereye atılacak, Bu muhteşem tarihimiz ders olarak okutulmadıktan sonra, nasıl bir milli kimlik ve tarih şuuru meydana getirilecek, doğrusu çok merak ediyorum.

Geçtiğimiz günlerde tarafsız bir bakanın eşinin, hizmetçisine nereden icap ettiyse elini öptürüp, 100 Dolar bahşiş verirken çekilmiş bir fotoğrafı internet sitelerinde ve bazı gazetelerde yer aldı. Kabul etmiş olduğumuz Laik sisteme göre kimsenin giyimine kuşamına karışmaya hiçbir şekilde hakkımızın olmadığını çok iyi biliyorum. Ancak dolaylı da olsa benim verdiğim oylar neticesinde birileri o makamlara gelmiş ise, bu takdirde, benim de bazı düşüncelerimi ifade etmekte herhangi bir mahsur olmadığını zannediyorum.  Her nedense, bu nevi haberler hep kritik seçimlerden önceki günlerde çıkarılıyor. Bu haberlerin belli bir gayeye matuf olarak çıkarıldığını tahmin ediyorum. Fakat birileri de buna bilerek veya bilmeyerek alet oluyor. Benim üzüldüğüm husus da budur. İddia ediyorum ki, Seçim öncesi yayımlanan bu fotoğraf en az, yapılan bir köprünün getirmiş olduğu faydayı fazlasıyla alıp götürmüştür diye düşünüyorum.

Bu vesile ile şu husus ifade etmek istiyorum ki, başlangıçta BAŞKANLIK Sistemini canı gönülden destekleyip kabul edilmesi için oy verdik. Fakat şimdi düşünüyorum da seçime girseler seçmenden 3-5 bin oy dahi alamayacaklarını tahmin ettiğim bazı tarafsız bakanların yaptıkları icraatları görünce, hata mı yaptık acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Otuz bin kişinin katili olan bir adamı müebbet hapse mahkum edip, bir adaya hapsediliyor. Sonra da aradan 20 yıl geçtikten sonra seçimlere sadece bir hafta kala onun yazdığı bir mektuba dört elle sarılıp, üstelik de kardeşi televizyona çıkarılıyor. Allah aşkına bunun neresi tutarlı bir politikadır.  O zaman niçin karşı taraf, Kandil’in işbirlikçisi olan HDP İle ittifak yaptı diye itham ediliyor. Devletimizin bu hususta yetişmiş, doğru yolu gösterecek hiç mi bir uzman personeli yok? Sıradan bir vatandaş olarak ben, bu hususta alınan kararların hiç bir işe yamayacağını, bilakis zarar vereceğini düşünüp üzülüyorum da, bu konuda karar veren yetkililer ellerinde istihbarat raporları olmasına rağmen nasıl böyle yanlış karar alabiliyorlar doğrusu hayret ediyorum. 30 bin kişinin katiline müebbet hapis cezasının şartları ne ise o uygulansın, olsun bitsin. Bu hususta öyle ince ve derin bir politika takip etmeye de lüzum olmadığı kanaatinde bulunmaktayım.

Bizim adamlarımız her nedense, hep tarafsız görünmeyi çok seviyor. Tarafsız olmak güzel bir şey. Fakat illa da tarafsız olacağım diye açık oturumun yapılacağı kanal olarak hiç beğenmediğimiz FOKS TV’yi, Moderatör olarak da bize pek sıcak gelmeyen televizyoncu İsmail Küçük Kaya’yı seçerseniz bunun adı tarafsızlık değildir. Siz onu seçerseniz, o da gider meşrebine uygun olarak karşı taraf ile otel odalarında 43 dakika gizli bir görüşme yaparak açık oturumu  alenen satar. Devletin Valisine yapılan hakareti dahi gündeme getirmekten de imtina eder. Siz de yaptığınız tarafsızlık görüntüsü ile baş başa kalırsınız. Kaldı ki, bu açık oturumun Binali Yıldırım Beye hiçbir ilave katkısı olmamıştır. Zira Binali Yıldırım Beyin ne yaptığı hizmetlerinin ne de kendisinin tanıtılmaya hiç bir ihtiyacı yoktu. Yapılan açık oturum, tamamen Ekrem İmam Oğlunun tanınmasına vesile olmuş ve ona artı puan getirmiştir.

Halkın içinden sade bir vatandaş olarak yukarıda bahsedilen hususları yazmak lüzumunu gördüm. Bahsetmeye çalıştığım hususlar belki Sizlere teferruat veya bilinen hususların tekrarı gibi gelebilir. Fakat samimi olarak ifade edeyim ki, ben hayatın içinden bildiklerimi gördüklerimi yazdım. Ayrıca, bu yazdıklarım sadece, emekli memur Musa Ordu’nun bir düşüncesi olarak görülmemelidir. Zira, bu Memlekette benim gibi düşünen milyonlarca insanın olduğunu tahmin ediyorum. Geçmişten ders alınması lazım. AK PARTİ geçmişten ders almaz ise, daha çok, İstanbul seçimleri ile Genel Seçimleri kaybedilebilir. Benden hatırlatması.

 

Başkanlık Sistemi Hakkında

Cumhur İttifakı’nın yerel seçimlerde aldığı mağlubiyet, birden bire sistem tartışmalarının başlamasına neden oldu. Muhalefet cenahında Başkanlık sisteminden eski sisteme yani parlamenter sisteme geri dönülmesi gerektiği sesleri yükseliyor. İktidar cenahında ise parlamenter sisteme geri dönüşün söz konusu olmayacağı ancak mevcut sistemden bir takım düzenlemelere ihtiyaç duyulduğu ifade ediliyor. İktidarın bir takım “düzenlemelerden” bahsetmesi ise açıkçası endişe verici bir durum. Çünkü iktidarın bahsettiği “düzenlemeler”, yönetim sistemindeki eksiklikleri ve aksaklıkları gidermekten ziyade Cumhurbaşkanının yetkilerini artırıp onu “yasal olarak” daha da otoriter bir hale getirebilecek şark kurnazlığı hamlelerinden başka bir şey olmayacaktır.

Öte yandan, başkanlık sistemi hakkında bu tartışmalar sürüp giderken, muhalefetin de iktidarın da bilerek veya bilmeyerek gözden kaçırdığı bir takım hususlar var. Bu hususların başında Türkiye’de mevcut sistemin aslında başkanlık sistemi olmaması gelmektedir. Bundan sistemin adının “Cumhurbaşkanlığı sistemi” olmasını kast etmiyorum. Adına “Cumhurbaşkanlığı sistemi” de desek, “Türk Tipi başkanlık sistemi” de desek fark etmez, 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandumla birlikte Türkiye’nin yönetim şekli “sistemsizlik” olmuştur.

“Sistemsizlik” diyorum çünkü kurumsal manada “devlet” yüzlerce dişliden meydana gelen bir mekanizmaya benzer. Mekanizmanın işleyebilmesi için dişlilerin birbiriyle eş zamanlı olarak, uyumlu ve dengeli yani senkronize bir şekilde hareket etmeleri gerekmektedir. Siz bu mekanizma içinden bir takım dişlileri çıkardığınız zaman geriye işlevselliğini kaybetmiş bir takım metal parçalarından başka bir şey kalmaz. İşte 16 Nisan 2017 referandumuyla gelen şey bu nedenle bir sistem değil, “sistemsizliktir.” Şimdi neden bu hükmü kurduğumuzu anayasa hukukunun kavramlarını kullanarak ama sizleri de sıkmamak adına teknik detaya girmeden izah etmeye çalışacağız.

 

Kuvvetler Ayrılığı (Separation of Powers / Séparation des Pouvoirs)

 

İster basit bir kabile yöneticisi seviyesinde olsun; ister bir dernek, vakıf veya şirket olsun; isterse devlet organizasyonu olsun hükümranlık hakkına sahip olan her yönetimin bu hükümranlık hakkından kaynaklanan üç (3) temel kuvveti vardır; Yasama – yürütme – yargı. Yasama, kanun yapma / kural koyma kuvvetini; yürütme, icra etme / icraat yapma kuvvetini; yargı ise yapılan icraatların kurallara uygun olup olmadığını denetleme kuvvetini ifade eder.

Yasama-yürütme-yargı kuvvetlerinin en az ikisinin tek bir elde toplanması halinde “kuvvetler birliği” sisteminden bahsederiz. Yasama-yürütme-yargı kuvvetleri yasama organının elinde toplanırsa buna “Meclis Hükümeti Sistemi” denir. TBMM’nin 1920’de kurulduğu andan 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin kurulduğu tarihe kadar geçen sürede Türkiye’de yürürlükte olan sistem Meclis Hükümeti sistemidir.

Yasama-yürütme-yargı kuvvetlerinin en az ikisi yürütme organının elinde toplanmışsa şayet bu defa “mutlak monarşi” (krallık, sultanlık) veya “diktatörlük” söz konusudur.

Modern yönetim anlayışında yasama-yürütme-yargı kuvvetlerinin ayrı ayrı organların elinde bulunması kabul edilmiştir. Buna kuvvetler ayrılığı (separation of powers / séparation des pouvoirs) denir. Kuvvetler ayrılığı sisteminde yasama kuvveti parlamentoya (Meclis), yürütme kuvveti kabineye (hükümet), yargı kuvveti ise bağımsız mahkemelere (hukuk) aittir.

Yasama-yürütme-yargı kuvvetlerinin birbirinden mutlak olarak ayrı ve bağımsız olduğu sisteme “Sert Kuvvetler Ayrılığı” (Başkanlık Sistemi), yasama ve yürütme kuvvetlerinin verildiği organların birbirinden tam olarak bağımsız olmadığı ve hatta yer yer iç içe geçtiği sisteme ise “Yumuşak Kuvvetler Ayrılığı” (Parlamenter Sistem) denir.

 

Başkanlık Sistemi (Sert Kuvvetler Ayrılığı)

 

Başkanlık sistemi (sert kuvvetler ayrılığı) yasama ve yürütme kuvvetleri birbirinden mutlak bir şekilde ayrılmış iki organa (parlamento- başkan) verilmiştir. Bu iki organ gerek kaynak gerekse varlıklarını devam ettirme bakımından birbirlerinden bağımsızdır. Yani yasama ve yürütme organları olan parlamento ve başkan ayrı ayrı seçilir ve seçildikten sonra da birbirlerinin varlıklarını sona erdiremezler.

Başkanlık sisteminde yürütme organı tek kişiliktir. Parlamenter sistemdeki gibi bir kabine ya da kolektif bir yürütme organı yoktur. Bütün yürütme yetkisi tek başına başkana aittir.

Başkanlık sisteminde başkan halk tarafından seçilir. Parlamenter sistemde ise halk sadece parlamentoyu (Meclisi) seçer. Parlamento kendi içinden bir hükümet çıkartır.

Başkan, parlamentonun güvenine dayanmaz. Belli bir süre için (Türkiye’de 5 yıl, ABD’de 4 yıl) halk tarafından seçilir. Başkan, normal olarak süresi dolmadan parlamento tarafından güvensizlik oyuyla görevden alınamaz. Başkan parlamentoya karşı değil doğrudan doğruya halka karşı sorumludur.

Parlamento başkanı güvensizlik oyuyla görevden alamadığı gibi, başkan da parlamentoyu feshedemez.

Başkanlık sisteminde aynı kişi hem yürütmede hem de yasamada görev alamaz. Yani bir kişi aynı anda hem milletvekili hem de başkan veya bakan olamaz.

Başkan, yasama organının (Meclis) faaliyetlerine katılamaz.

 

Başkanın Yetkileri

 

Başkanlık sisteminde atamalar Başkanın yetkisindedir. Ancak bazı önemli atamalar Parlamentonun onayına tabi tutulmuştur. Böylelikle kritik atamalarda Başkanın Parlamentoyla uzlaşması zorunlu kılınmıştır.

Başkanlık sisteminde uluslar arası antlaşmalar Parlamento tarafından onaylanmak zorundadır. Bu şekilde Başkan bütün ülkeyi ilgilendiren dış politikaya dair konularda Parlamentonun düşüncelerini dikkate almak zorundadır.

Parlamento, Başkanın görev alanına giren konulara müdahale edemez ancak Başkanın icraatlarının hukuka ve / veya etik kurallara uygunluğunu Meclis Araştırması yoluyla denetleyebilir.

Başkan, her yıl icra etmeyi planladığı işlemler için bir bütçe yapmak ve bu bütçeyi Parlamentoya onaylatmak zorundadır. Başkan, bütçesinin kabul edilebilmesi için Parlamentoyla iyi geçinmek zorundadır.

Başkanın, Parlamentonun çıkardığı kanunları veto etme yetkisi bulunmaktadır. (*)

 

Cumhurbaşkanlığı (Türk Tipi Başkanlık) Modelinin Değerlendirilmesi

 

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Cumhurbaşkanlığı (Türk Tipi Başkanlık) Modeli, yukarıda ifade ettiğimiz gibi devletin yönetim mekanizmasını ve bu mekanizmanın çalışma esaslarını belirlemekten ziyade, tek bir kişiye göre düzenlenmiş nev-i şahsına münhasır (sui generis) bir modeldir. Hatta yine yukarıda ifade ettiğimiz gibi bir yönetim sistemi değil bilakis “sistemsizliktir”. Bu nedenle aşağıda kavramsal olarak hep Cumhurbaşkanlığı Modeli olarak ifade edilecektir.

Cumhurbaşkanlığı Modelinin bir sistemsizlik olmasının ilk nedeni modelin kuvvetler ayrılığı prensibine dayanmamasıdır. Çünkü yukarıda değindiğimiz üzere, Başkanlık sistemi dediğimiz zaman “kuvvetlerin sert ayrımından” bahsediyor ve bununla da Meclis’in ayrı, Başkanın ayrı seçilmesini kast ediyoruz. Cumhurbaşkanlığı modelinde her ne kadar Meclis ayrı, Cumhurbaşkanı ayrı seçilse de Cumhurbaşkanlığı modelinde her iki organın seçimi de birbirine bağlanmıştır. Yani Cumhurbaşkanı seçimi yenileneceği zaman Meclis seçimi de otomatik olarak yenilenmektedir ya da tam tersi Meclis seçimi yenileceği zaman Cumhurbaşkanı seçimi de kendiliğinden yenilenmektedir. Bu iki organın seçimlerinin birbirine bağlanması kuvvetler ayrılığıyla bağdaşmamaktadır. Çünkü Cumhurbaşkanlığı modelindeki bu imkân, “zımnen” Cumhurbaşkanına Meclisi feshetme yetkisi verdiği gibi Meclis’e de Cumhurbaşkanını görevden alma yetkisi tanımaktadır. Bu hususlar ise Başkanlık sisteminin özüne ve ruhuna aykırıdır.

Kuvvetler ayrılığı prensibiyle bağdaşmayan diğer bir nokta, Cumhurbaşkanının aynı zamanda parti yöneticisi olmasıdır. Burada şu ayrıma dikkat edilmesi gerekmektedir. Kanaatimizce Cumhurbaşkanının “partili” olmasında yani bir siyasi partinin üyesi olmasında hiçbir mahsur bulunmamaktadır. Ancak, Cumhurbaşkanının aynı zamanda “parti yöneticisi” olabilmesi pek çok yönden sakıncalıdır. Bir kere Cumhurbaşkanının mesaisini sadece ve sadece ülke meselelerine ayırması gerekmektedir. Ülke meseleleriyle yeterince başı kalabalık olan Cumhurbaşkanının bir de parti meseleleriyle uğraşması fiilen imkânsızdır. Çünkü bir koltukta iki karpuz taşınmaz. İkincil olarak, Cumhurbaşkanı kendine taraftar veya muhalif olan bütün ülkeye eşit yaklaşmak ve eşit davranmak zorundadır. Cumhurbaşkanının parti yöneticisi olması onu bu eşitlikten uzaklaştırmaktadır.

Cumhurbaşkanının parti yöneticisi olması, yöneticisi olduğu siyasi partinin milletvekili adaylarının doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından kararlaştırılması nedeniyle, Cumhurbaşkanıyla aynı partiden olan milletvekillerinin Cumhurbaşkanının vesayeti altına girmesine neden olmakta ve bu husus da Meclis’in dengeleyici ve denetleyici fonksiyonunu (check & balance) ortadan kaldırmaktadır.

Kuvvetler ayrılığı prensibiyle bağdaşmayan bir diğer nokta; yürütmenin temsilcilerinden olan Adalet Bakanının Hâkimler Savcılar Kurulunun (HSK) Başkanı olması ve yine Adalet Bakanlığı Müsteşarı’nın HSK’nın doğal üyesi olmasıdır. Bu hususlar, yargı kuvvetinin doğrudan doğruya yürütmeye tabi olmasına neden olmaktadır.

Son zamanlarda Cumhurbaşkanlığı modeline yöneltilen eleştirilerin başında, Cumhurbaşkanında ataması yapılan bakanların inisiyatif kullanamadıkları ve attıkları her adımda Cumhurbaşkanından onay bekledikleri eleştirisi gelmektedir. Bu husus bir vakıa olmakla beraber, kanaatimizce Cumhurbaşkanlığı modelinin yapısından ziyade mevcut bakanların kişisel donanımsızlığından ve beceriksizliğinden kaynaklanmaktadır.

Özetle, Cumhurbaşkanlığı modeli, kuvvetler ayrılığı prensibine dayanan bir model değil bilakis kuvvetler birliğini getiren bir tek adam modelidir.

 

Çözüm Parlamenter Sistem mi?

 

Kanaatimizce ülkede sorunların kaynağı hükümet sisteminin ne olduğundan ziyade, tekraren ifade edeceğimiz üzere birbirine bağlı bir “dişliler mekanizmasından” oluşan devletin Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birbirinden bağımsız metal parçalarına dönüştürülmesidir. Yani Türkiye’nin sorunu sistem değil sistemsizliktir. Bu koşullarda parlamenter sisteme geçmek de tek başına bir çözüm olmayacaktır. Hatta parlamenter sisteme geçilmesi, yönetimde istikrar koşulunu sekteye uğratarak başka yönetim zaaflarının doğmasına sebep olabilir. Çözüm önerilerimiz ise şu şekildedir;

Yapılması gereken şey özet olarak Cumhurbaşkanlığı modelini gerçek anlamda bir başkanlık sistemine çevirmektir. Cumhurbaşkanlığı modelini sisteme çevirebilmek için de denge-denetleme organlarını yürütmeden tamamen ayrı ve güçlü hale getirmek gerekmektedir. Bu da Meclis’in ve yargı kurumunun yürütmenin kontrolünden kurtulması anlamını taşımaktadır. Bu sistemi kurmanın yolu ise şu köklü değişiklikleri gerçekleştirmekten geçmektedir.

Öncelikle Cumhurbaşkanının “parti yöneticisi” olabilmesi imkanı ortadan kaldırılmalıdır. Cumhurbaşkanı parti yöneticisi olduğu sürece yasama yürütmenin vesayeti altında yer alır.

İkincil olarak, Meclis seçimlerinin Cumhurbaşkanlığı seçimlerine göbekten bağlanması sonlandırılmalıdır. Her iki organın seçimleri birbirinden tamamen bağımsız olmalı, bir organın seçimlerinin yenilenmesi otomatik olarak diğer organın seçimlerinin yenilenmesi sonucunu doğurmamalıdır.

Üçüncü olarak, HSK’nın yapısı değişmelidir. HSK sadece Hâkimler Kurulu haline getirilmeli, Savcılar bu kuruldan ve adliye teşkilatından çıkartılarak Adalet Bakanlığına bağlı ayrı bir birim olmalı ve asli görevleri olan “adli kolluğun başı” sıfatıyla görev yapmalıdırlar. Yine Adalet Bakanı ve Müsteşarı, Hâkimler Kurulundan çıkartılmalı ve bu şekilde hem yargı bağımsızlığı sağlanmalı hem de kuvvetler ayrılığı ilkesi gerçek anlamda tesis edilmiş olmalıdır.

Dördüncü olarak, Cumhurbaşkanının kararname çıkarma yetkisi sona erdirilmelidir. Kişi hak ve özgürlüklerini doğrudan doğruya etkileyen OHAL ilanı gibi yetkiler Cumhurbaşkanından alınmalı ve bu yetkiler “sadece ve gerçekten” olağanüstü hallerin varlığı halinde Meclis’e verilmelidir.

Son olarak, Meclis’in Cumhurbaşkanının icraatlarının hukuka ve etik kuralları uygun olup olmadığını denetleyebilmesi sağlanmalıdır. Bunun için de Meclis’te “temsilde adalet” anlayışı hâkim kılınmalı ve bu bağlamda Meclis seçimlerinde seçim barajı kaldırılmalıdır. Böylelikle seçmenin tamamının Mecliste temsil edilmesi sağlanmalıdır.

 

 

Değerlere Gölge Düşmesin Diye Mazeret Kabul Etmeyen Delikanlı Zaptiye Ahmet Mehmet

Benim neslim 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesini, zulümleri, işkenceleri, tacizleri, ayırımcılığı, göz altıları, evlerin ve işyerlerinin basılmasını, sürgünleri, hapishaneleri ve idamları yaşadığı için daha bir özgürlükçüdür, demokrattır ve cumhuriyetçidir. Birlikte yaşamanın ve dayanışmanın kıymetini bilir.

Hele bir metropolde mesela İstanbul’da yaşıyor iseniz ufkunuz daha da geniştir.

Çünkü darbeye rağmen İstanbul Beyazıt’taki Marmara Kıraathanesi gibi bir sivil akademi vardı. Her kesin ve her kesimin uğrak yeriydi. Görüşünüz ne olursa olsun eğer buraya bulaşmışsanız, fikri değişimi iç dünyanızda yaşıyordunuz. Hele bir de değerleri sağlam bir aileye mensupsanız artık sizin için yeni bir dünya kuruluyor demekti. Bütün ünlüleri, fikir adamlarını, akademisyenleri, kanaat önderlerini, maruf kişileri burada görmek ve tanımak mümkündü. Onca sivil istihbaratçının olduğu bilinmesine rağmen her türlü konu ve sorun tartışılır ve konuşulurdu.

 

Değişmeyen Gündemdeki Konular

Şöyle düşünüyorum da Davit Rockefeller’in daha sonra itiraf ettikleri, o yıllarda Marmara Kıraathanesinde anlatılırdı?! Ne idi onlar? “Osmanlı’yı yıkmak batı için zor olmadı, ABD Adnan Menderes zamanında Marshall Yardımı ile Türkiye’ye el attı, darbe Amerika’nın istekleri doğrultusunda yapıldı, onlarca Türk genci ideolojileri uğruna can verdi, Türkiye’de para ve zenginlik itibar gördü; aile gibi değerler unutturulmaya çalışıldı, Kürt devleti  ideolojisi hayata geçirilerek örgütler kuruldu, bölge için hayati olan su kaynaklarının önemli bir kısmının Türkiye’de olması , Türkiye ve Türkler medeniyetin beşiğiydi, bunu batının kabul etmesi mümkün değildi, bu mirasa el konulmalıydı.” Sadece gündem ve tartışılan konular bunlar değildi elbette. Mao Çin’inde ve SSCB’deki Türk devletlerinde uygulanan soy kırım, işkence, sürgün, tutuklamalar da her sohbette konuşulurdu. 27 Mayıs Darbesi sosyalist ve örtülü komünist eylemelere zemin hazırlamıştı. Bu faaliyetin adı “devrim” diyerek gerçekleştirilecekti. İsimleri de devrimci veya ilerici olacaktı! Karşıtları ise kuyruk ve mürteci olarak tanıtılacaktı. Moskova’ya karşı bir sempati giderek artıyordu. Bu da genelde Moskova’da sığınan Nazım Hikmet’in şahsında oluyordu. Ayrıca Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal gibi yazarların eserlerinin tercümesiyle takviye ediliyordu. Hafif sol hava da teneffüs eden yazar ve şairlerin eserleri hemen SSCB’de tercüme edilerek neşrediliyordu. Buna karşılık ülke genelinde Türkiye Komünizmle Mücadele Dernekleri hızla yayılıyordu.

 

Kosigin’in Röportajı

SSCB Başbakanı Aleksiy Kosigin’in İstanbul’a geleceği  haberini ajanslar geçince bu görevi çalıştığım Babıali’de Sabah Gazetesi yazı işleri Müdürü Avni Ateş, İstihbarat Servisi Şefimiz Orhan Deliorman’a benim ismimi vermiş. Benim görevlendirmemi istemiş. Mecburen Kosigin ile alakalı gelişmeleri not ettim. 27 Mayıs Darbesi destekçisi CHP’nin yayın organı niteliğindeki, İnönü’nün Damadı Gazeteci Metin Toker’in Dergisi Akis ve sosyalistlerin ANT Dergisini yakından takip ediyordum. İstanbul’a gelmeden önce Kosigin Türkiye’deki sosyalist dergilere röportaj vermişti. Diyordu ki “NATO bize tecavüz vasıtası ve mütecaviz emellerin teşkilatlanmasıdır. Çok taraflı nükleer gücün bize karşı olmadığını söyleyebilir misin? Bu gelişme doğrudan doğruya bize karşıdır.”

Kosigin uzun röportajında “Türkiye ile aramızda hiç bir ihtilaf yoktur. Ayrıca komşuyuz. İşbirliklerimiz olmalı. Burada karşılıklı menfaatlerimiz öne çıkmalı. Türk toprakları  bize karşı tecavüz besleyen 3. bir devlet tarafından kullanılması konusunda endişe besliyoruz. Oysa biz barışçı komşuluk ilişkilerinden yanayayız.” demeyi de ihmal etmiyordu. Etmiyordu ama Türkiye’nin ciddi bir Sovyet tehdidi altında olduğu şüphesi de toplumda yaygındı.

 

Birkaç sağcı gazete Moskova’nın Türk komünistlere gönderdiği 10 maddelik emri yayınlamış ve bunun içinde Osmanlı, din, milliyet ve aile çözülmesini isteyen unsurlar de yer alıyordu. Öyle ki komünizmin yasak olduğu Türkiye gibi ülkelerde sosyalizm diye propaganda yapılması bile hatırlatılıyordu. TRT de o günlerde toplumun tepkisini çekecek sol ve sosyalist konuklarla yayınlar gerçekleştiriyordu. Kanunun verdiği yetkiye dayanarak yönetimin görüşünü devletin görüşü gibi yansıtıyordu. Hatta bir Sovyet Yapımcısı olan Juravlevin’in  Çorni Biznes-Kirli İş filminin gösterimini yapacak diye duyulması kuruma olan tepkiyi daha da artırmıştı.

 

“Kahrolsun Komünistler”

O yılların ikinci sivil mektebi de MTTB idi. Lise eğitimimi İstanbul’da ve öğrenci iken bile gazetecilik yaptığımdan gelişmeleri ciddi ciddi takip ediyor, hem taze fikirler ve hem de yeni muhit ediniyordum. O açıdan şanslıydım. Rasim Cinisli MTTB Başkanı idi. Odasında ziyaret ederek tanışmıştım. Ayrıca MTTB’deki konferansları takip ediyor ve yeni isimlerle tanışıyordum.

Peki Zaptiye Ahmet’i ne zaman tanıdım?

Sosyalist gelişmelerin ivme kazandığı, ancak komünizmle mücadelede  de mesafe alındığı bir günde Kosiğin kalkıp İstanbul’a geldi ve resmi temaslar yaptı. Temas ve görüşmelerinin ardından Ayasofya ile Sultanahmet camilerini ziyaret etmek de programı içindeydi. Ben  ve foto muhabirimiz Aydın Ünsal Gülhane Parkı’nın önünde bekliyoruz. Güvenlik önlemleri had safhada. Kuş uçurtulmuyor. Ancak gazetecilerin önceliği ve ayrıcalığı olduğundan daha serbest hareket etme imkanımız var. Kosiğin buraya nereden geldi, nasıl geldi anlamadık. Birden bire her yanımız kalabalıklaştı. Yolun iki yanında kalabalıklar sürekli artıyor. Çoğu genç ve hanımlar. Turistler de var. Kosiğin tam Gülhane’nin önünde gövdesinde bir kocaman taş gömülü tarihi çınar ağacının yanına gelmişti ki uzun boylu, saçlarının ortadan üst kısmı dökülmüş, siyah bıyıklı ve gözlüklü, takım elbiseli ve kravatlı  bir genç “Kahrolsun komünistler.. komünistler Moskova’ya.. Sovyetlerdeki esir Türklere hürriyet!”” diye bağırdı. Sonra bir grup üniversiteli de aynı sloganlarla karşılık vermeye çalışıyordu ki birden bire bir arbede başladı. Gençlerin Fruko  dediği polisler arabalarından son sürat indi, ellerindeki copları sağa sola savurarak  slogan atan gençleri derdest edip yakalamaya çalıştılar. Çoğu kaçtı. Ancak bir tanesi yakalanmıştı. Bir polis slogan atmaması için yakaladıkları gencin ağzını kapatırken, diğer polis kolunu bükerek araçlarına götürmeye çalışıyordu.

 

Takvimler 25 Aralık 1966’yı Gösteriyordu

Ben ise iyi bir haber yakaladığımdan emindim. Ancak fotoğraf konusunda endişelerim vardı. “Aydın Ağabey resimleri çektin mi?” dediğimi hatırlıyorum. Çünkü ben ve gazeteci arkadaşlar “kahrolsun komünistler” diye slogan atan gencin bindirildiği polis arabasını takip ederek Sirkeci’deki emniyet müdürlüğüne koşmaya başlamıştık bile.

Kimdi bu “komünizmi ve Kosigin’i kınayan, protesto eden genç?” Adeta görmüşlüğüm vardı, yüzü hiç yabancı değildi sanki. Ama hatırlayamadım.

O günlerde Süleyman Demirel Başbakan ve Adalet Partisi iktidarda. İçişleri Bakanı da antikomünist olarak bilenen Dr. Faruk Sükan. Sirkeci’deki Emniyet Müdürlüğünde gazetecilerle birlikte üniversiteli gençler de beklemeye başladı. Epeyi süre beklendi ve hatta sabahlandı. Gözaltındaki genç hakkında resmi bir açıklama yapılmadı. Ancak bu gencin ismini öğrenmiştim; İstanbul Hukuk Fakültesi Öğrencisi Yozgatlı  Ahmet Ersin Yücel.. O dönemde üniversitede ve özellikle hukukta okuyan çok sayıda MTTB’li öğrenci vardı. En başta da MTTB Genel Başkanı Rasim Cinisli,  Nevzat Kösoğlu, Mehmet Niyazi Özdemir, Ertuğrul Düzdağ, İsmail Hakkı Akın, Sıtkı Erdem, Ahmet İyioldu, Taha Akyol, İsmail Kahraman, Kadir Mısıroğlu, İsmail Müftüoğlu, Kemal Efendioğlu, İsa Yılmaz, Mustafa Kuran, Zeki Hacıibrahimoğlu, Yavuz Aslan Argun, Yusuf Uğurlu, Yılmaz Karaoğlu vs..

Gazete haberimi manşet yaptı.

 

Babıali’deki Sabah’ın Arşivindeki Komünistler Bakın Ne Oldu?

Ancak Aydın Ünsal fotoğrafları yıkarken yakmış. Aydin Ünsal meslektaşlarından resim bulmaya çalışırken, yazı işleri benden; taşraya erken giden ve akşam üzeri vapur iskelelerinde ve meydanlarda satılan meyhane baskısı dediğimiz Anadolu baskısı için arşiv resmi kullanmamı istedi. Arşiv Müdürü Cavit Ersen bulamadı. “Mehmet Bey S harfinde SSCB’ye baktım yok, K harfinde Komünistlere baktım yok, M harfinde Moskova’ya baktım yok. Oysa daha arşivi yeni düzenlemiştim. Ayrıca bana Muin Nursen Eriş ve Mehmet Polatdemir de yardım etti, onlar da bulamadı. Bir başka yardımcım Mehmet Can namaz için Nuruosmaniye’ye gitti. Belki o bulabilir. Döner dönmez söyleyeceğim.” Bir müddet sonra Mehmet Can geldi. Ben ve Cavit Ersen heyecanla hatırlattık “Mehmet Can hemen bize arşivden Kosiğin’in resmini bul, biz baktım bulamadık.” Babıali’de Sabah Gazetesi’nin arşiv çalışanı Mehmet Can ise çok rahattı “Elbette bulamazsınız.. ben ne kadar komünist momünist varsa, hepsini çıkartıp yaktım!” demez mi?

 

Harçılığını Biriktirip Sürgündeki Osmanlılara Gönderecekti

Kosiğin’i protesto eden genç artık belli olmuştu. Ahmet Yücel artık gazete manşetlerine giren bir kahraman gibi muamele görüyordu. Hatta yakıştırmalar yapılıyor ve anlatıyordu. Marmara Kıraathanesine girdiğinde Fakülteler Matbaası Sahibi Osmanlı Tarihçisi Ziya Nur Aksun “Kahramanımıza yer açın” diye iltifatlar ettiğini öğrendik. Artık bir ayrıcalığı vardı arkadaşları arasında. Bir olayını anlattıklarında küçük dilimi yutacaktım. Harçlıklarını biriktiriyormuş, Avrupa’da sürgünde bulunan, mezar bekçiliği ve şoförlük yapan, üstelik çoğu perişan vaziyette kötü bir hayat yaşayan Osmanoğulları Ailesine göndermek için.

Analar yürekleri devleti kadar büyük, fedakarlığı örnek olacak kadar önemli böyle evlatlar da büyütmüş meğer. Ahmet Yücel ilk ve orta mektebi memleketi Yozgat’ta okumuş. Dedesi Şeyh Ahmet adında entelektüel biri.  Mekteplerde öğrendiklerinden daha fazlasını dedesi ve ailesinden hıfz etmiş. Osmanlıca ve Osmanlı Tarihi öğrenmiş. Üstelik mezar taşlarını okuyacak kadar. Başta aile olmak üzere değerleri fark etmiş.

 

Bir Nesli Kim Yoğurur?

Daha sonra o  yıllarda ülke genelinde lise sayısı az olduğundan İstanbul’a giderek Haydarpaşa Lisesine kaydolmuş. Mahir İz’in talebesi olmuş. Tarihine daha fazla merak sarmış. Bir Osmanlı olup çıkmış. Yolda giderken bile karşısına bir Osmanlı Medeniyetine ait bir eser çıktığında onu anlatmadan geçemiyor, hatırlatmadan edemiyor. İstanbul Hukuk Fakültesine kaydolmuş. Bir sene okumuş. Sonra Edebiyat Fakültesine yatay geçiş yaparak şarkiyat tahsiline başlamış. Osmanlı Türkçesini de bilmesi bir avantaj olmuş. Beni hayretler içerisinde bırakan husus Namık Kemal’in Yavuz Sultan Selim Han ve Şehbenderzade Ahmet Hilmi Bey’in  İslam Tarihi’yle, İmam-ı Birgivi’nin Vasiyetnamesini Osmanlı Türkçesinden Latin alfabesiyle günümüz Türkçesine ve okurlarına kazandırmış olması.

Bunları duydukça ve öğrendikçe hayretler içerisinde kalıyorduk hem ben ve hem de arkadaşlarımız. Demek sadece slogan ezberlemek mücahit olmaya, serdengeçti olmaya yetmiyordu. Bilgiyle donanmak gerekiyordu.

 

Ahmet Yücel’in maruf ismiyle Zaptiye Ahmet’in Türkçemize sahip çıkması da farklı bir yanı. Mesela kesinle bir lokantada sipariş verirken “hoşaf” istiyor “komposto” değil. Çünkü hoşafın yaşaması ve yaşatılması lazım. Osmanlıca veyahut eskimez Türkçemiz, yani dilimiz Osmanlıca Zaptiye Ahmet için artık dinin şartlarında sonra gelen önemli bir husus. Zaptiyeliği de zaten buradan geliyor.. haksızlıklara tahammül edemiyor, dayanamıyor. Yolda, otobüste veya okulda bile bir yanlış görse düzeltiyor, mazeret kabul etmiyor. Değerlere gölge düşsün istemiyor, haksızlıklara dayanamıyor. İşte bunun için de Zaptiye  adı yakışıyor ona.

 

“Şeyhülislam Geldi, Kaldırın Cenazeyi”

Türk ve İslam Tarihini okumak ve üzerine sohbet etmek iliklerine işlemiş olan Ahmet Yücel(1942 Yozgat-İstanbul) mide kanaması geçiriyor. Önce Çapa Tıp Fakültesine kaldırılıyor, oradan da arkadaşlarının katkısıyla Vakıf Guraba’da tedavi altına alınıyor. MTTB’li gençler hastaneye şişe şişe kan veriyorlar. Bu sayı üç beş derken 60 şişeye kadar geliyor. Ancak kanama durmuyor. Bir ara kendine geldiğinde şöyle gözleriyle etrafı süzerek, tebessüm ediyor ve “Şeyhülislam geldi, daha ne duruyorsunuz, kaldırın cenazeyi” diyor, herkesin gözü yaşlı. Duaya yöneliyorlar. Hakka yürüyen Zabtiye Ahmet ise mutlu. Üstelik daha 27  yaşında.

Cenaze namazını  sürekli gelip gittiği hocalarından Alim Abdurrahman Gürses kıldırıyor. İstanbul Üniversitesi’nin ana giriş kapısının hemen karşısındaki Beyazıt Camii’nde yaz sıcaklığının hararetleri zirveye vurduğu 16 Temmuz 1969 Çarşamba günü, bir başka alim Mahmut Celalettin Ökten‘in mezarına komşu oluyor.

Zaptiye Ahmet dönem arkadaşlarından davasını ısrarla, ihlasla ve gururla götüren mücahitler olduğu gibi; sonra müteahhit, en sonunda müsait olanları iyi ki görmedi. Mekanı cennet olsun. Nurlar içinde uyusun. İslam Peygamberine komşu olsun. Ülkemizin en büyük sıkıntılarından biri Zaptiye Ahmetlerden yoksun olması. Ne dersiniz?