13.2 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 535

Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan Kitapları

0

İnanç Psikilojisi ve Bilim Ruh, Beyin ve Akıl Üçgeninde İnsanoğlu

Lise çağına gelmiş gençlerimizin önemli bir kısmı, kendilerine doğru hedeflerin doğru ve anlayabilecekleri bir lisanla söylenmemiş olması ve de arama yol ve yöntemi hakkında yeterli bilgi verilmemesi sebebiyle; deizm ve ateizme, beynine ve bedenine sığmayan zekâlarını müspet yönde kullanma imkânını bulamamış olanlar da anarşizme yöneliyorlar.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 288 sayfalık, ilk baskısı 2009’da; 15. baskısı Nisan 2019’da yayınlanan eseri ile yalnızca gençlere değil, yetişkinlere de -sonunda bulma garantisi olan- gerçekleri aramanın yollarını gösteriyor, yöntemlerini açıklıyor.

Neden yaratıldığı, bu dünyaya niçin -getirildiği değil- gönderildiği hususunda ilk, hatta anaokulunda bilgilendirilmeyen körpe zihinler, sorumluluklarını idrak etmekte gecikiyorlar. Geciktikçe de öğrenmekte zorlanıyorlar. Öylelerinin kurtuluşu artık tamamen tesadüflere kalmıştır.

İnsanoğlunun basite ve kolaya meyli vardır. Prof. Tarhan’ın ifadesiyle; ‘Beni inorganik maddeler yaptıysa ve bu maddeler bana hesap soramadığına göre, benim önceliğim, hukuktan ve toplumdan daha önemlidir‘ algısının yanlışlığını önlemek çoğu zaman mümkün olmuyor. Bilindiği gibi insanlara yeni bir şey öğretmek kolaydır, yanlış bildiğinin yerine doğrusunu koymak, zordur, bazen da mümkün değildir. İsteyenler deneyebilirler: ‘imeyıl‘ olarak telâffuz ettiği ‘e-mail‘ kelimesinin yerine ‘e-mektup‘ demesinin daha doğru olacağını, çevrelerindeki bir yetişkine kaç ayda, hatta kaç yılda öğretebilecekler…

Tarhan Hoca, nev’i şahsına münhasır üslûbu ile ve sohbet tadında kaleme aldığı eserinde, herkesi mutlaka ilgilendirecek, sorularına cevap bulabileceği konuları, efradını câmi – ağyarını mâni ölçüler içerisinde okuyucuya sunuyor. Kitaptaki yüzlerce konu başlığından birkaçı:

*Dinî Hayat Nedir? *Seküler Hümanizma ve Semâvî Öğreti Farkı. *İnsandaki Gençlik Algısı değişebilir mi? * Evrim Neyi Açıklar? *Tanrı Dünyayı Neden Yarattı? *Evrenin Bir Tasarımcısının Olduğuna İnanmanın Zekâyla İlişkisi *Gördüklerimiz, Mümkün Olduğunu Düşündüğümüz Şeylerden İbârettir *Psikiyatristlerin Dine Bakışı. *Beynin Ruhânî Yanı. *DNA’da Tanrıyı Görmek Mümkün mü? *Neden Tanrı’ya inanıyoruz? *Zihin Okuma Teorileri. *Beynin İşleyişi. *Dinlerin Şiddete Yaklaşımı *Psikiyatrik Hastalıklara İslâmiyet’in Bakışı *Ruh ve Beden İlişkisi *Bilinç Gelişir mi? *Nefsin Özellikleri ve İnsan Üzerindeki Belirleyiciliği  *Tevhid İnancı *İnancın Psikolojik Sağlığa Etkileri *İnsanın Gücüyle İstekleri Arasındaki Makas Çok Açıktır *Dinde Ödül ve Cezâ Kavramı ve diğerleri.

Eserden tadımlık bir bölüm:

Görünür Olandan Görünmeyene İman, İnsanlığın Tekâmülüdür

Görünmeyene inanmak, somutlaştırmanın bir ifadesidir. Meselâ bir çocuğun eline kırmızı bir ışık tutsanız, çocuk bunun ışık olduğunu fark edemeyebilir ve elinin boyandığını zannedip ağlayabilir. Zira çocuğun soyut ile somut farkını bilmesi zordur.

Görünür olana inanmak, arka planı görememek, kişinin soyut düşünce seviyesine erişememesinden kaynaklanmaktadır. Bu sebeple insanlardaki din ihtiyacı, insanların gelişmişlik düzeylerine göre artmaktadır. Soyut düşünceler yönünde ilerleyen bir insan, aslında din ihtiyacını ortaya koyuyor demektir. Ancak IQ seviyesi elli puan civarında seyreden veya otistik olan bir çocuğun temel ihtiyaçlarının ötesinde bir ihtiyacı kalmamaktadır.

Soyut düşünce, insanın varoluşla ilgili soruları yoğunlaştığında, kendisine ve hayata mana katmak için uğraştığında, zaman ve gelecek konusunda sorular sorduğunda ortaya çıkmaktadır. Görünmeyene inanmak, insanın gelişmişlik düzeyini gösterir.

İnsanlık tarihinde Tanrı arayışının ilk somut örneği olarak İbrahim Peygamber kıssasını görürüz. Hz. İbrahim zamanında, kâhinler babasına ‘Bu nesilden bir erkek çocuğu senin saltanatını yıkacak‘ dedikleri için babası, Hz. İbrahim’i mağarada büyütmüştür. Hz. İbrahim, soyut düşünce üretme yaşına gelinceye kadar, hayatın somut tapınmalarından uzak durmuş; bu durum, O’nda sorgulamayı oluşturmuş ve O’nu Tanrı ile ilgili yanlış öğrenmelerden uzak tutmuştur. Bu da Hz. İbrahim’in hayata ve kâinata farklı bir gözle bakmasına sebep olup, O’nun irâdesini kulluk ve inanma ihtiyacı yönünde kullanmasını sağlamıştır. Birkaç kişilik bir insan grubu ile temas içinde olan Hz. İbrahim, sorgulamaya başlamıştır. Sorgulamalarının sonunda itiraz etmesi, söylenenlere kafa tutması, hatta bir dönem inzivaya çekildikten sonra, güneşi, ayı ve yıldızları, doğada insanın büyük olarak kabul ettiği ne varsa, bunların insanın ihtiyaçlarını karşılayamayacağını fark etmesi, Hz. İbrahim’in soyut düşüncede ilerlediğini göstermektedir. Hz. İbrahim’in geldiği nokta, insanlığın soyut düşüncede ulaştığı seviyeyi göstermektedir. Artık insanlık, aklı ile Yaratıcı’yı bulma seviyesine gelmiştir.

İnsanlar, daha evvelden bu seviyeye ulaşmışlarsa da kolaylıkla sapmalar olmuştur. İlk çağ veya taş devri gibi dönemler, insanlığın çocukluk devresidir. O dönemde yaşayan insanlar, kullukla ne kadar mükellefse, Hz. İbrahim de o kadar mükelleftir. Ancak kişinin sorumluluğu, bilgi kendisine duyurulduğu vakit başlamaktadır.

Kendinden sonraki kuşaklara hakikati anlatan bir elçi vardır ve bu elçiye uyup uymamak, ders anlatan öğretmeni dinleyip dinlememek kişinin kendi iradesindedir. Peygamberlerle de insanlara dersler anlatılmıştır ve bu dersler insanların soyut düşünce konusunda ilerlemelerini sağlamıştır.  (s: 197-198)

Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından geliştirilen ‘Ailede ve Eğitim Ortamında Din Eğitimi Tutum Farkındalığı Çalışması‘ başlıklı Anket formu, Anne-baba veya eğitim veren kişiler için istikamet belirleyicidir. (s: 231-239)

Kitabın sonundaki KAYNAKÇA bölümünde %90’ı yabancı olmak üzere 1351 kaynaktan istifade edildiği belirtiliyor. (s: 239-288)

Bu satırları yazan ve bu satırların yazılı olduğu kitaba henüz ulaşamayanlara duyuran, neticeden sorumlu değildir. Bizim sorumluluğumuz doğru olanı yazmakla ve duyurmakla sınırlıdır. Neticenin ne olacağına Allah (cc) karar verir.

*SCI (Science Citation Index): Amerika Birleşik Devletleri’nin eyâleti Pensilvanya’nın en büyük şehri olan Philadelphia’da faaliyet gösteren ve binlerce ilmî dergiyi tarayarak, içeriğini okuyucularına duyuran ISI (Institute for Scientific Information) isimli kuruluşun uyguladığı bir sistemdir ISI kuruluşunun baz aldığı akademik yazım indekslerden biridir. İlmî makaleleri inceleyerek özetlerini çıkarmakta, bu makalelerin yazarına / yazarlarına kimler tarafından ve kaç defa atıfta bulunulduğunu tespit etmektedir. Başka bir ifadeyle; yayınlanan makalelerin ilim dünyasında nasıl yankılandığını göstermektedir. Dünya çapında çok fazla ilmî dergi bulunmaktadır. SCI kriteri sayesinde bilimsel dergiler incelenerek okuyucuya en kaliteli ve faydalı olanları iletilmektedir.

 

 

Prof. Dr. K. NEVZAT TARHAN

1952 yılında Merzifon’da doğdu. 1969 yılında Kuleli Askerî Lisesini, 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesini bitirdi. GATA stajı, Kıbrıs ve Bursa kıta hizmetinden sonra 1982 yılında Gülhane Askerî Tıp Akademisi (GATA)’da Psikiyatri uzmanı oldu. Erzincan ve Çorlu’da hastane hekimliği sonunda GATA Haydarpaşa’da yardımcı Doçent (1988) ve Doçent (1990) oldu. Klinik direktörlüğü yaptı. Albaylığa (1993) ve Profesörlüğe (1996) yükseldi. 1996-1999 yılları arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesinde öğretim üyeliği ve Adlî Tıp Kurumunda bilirkişilik yaptı. Kendi isteğiyle emekli oldu. 1998 yılında Memory Center of America’nın Türkiye temsilciliğini aldı.

Uzun yıllar büyük emekle ve araştırmalara dayanarak devam ettirdiği psikiyatrik uzmanlığındaki bilgilerini, 40’ın üzerinde SCI* sınıfı dergilerde olmak üzere millî ve milletlerarası hakemli dergilerde yayımlanmış 100’ün üzerinde araştırma makalesine aktarmıştır.

İlmî çalışmalarını dünya ile sınırlı olmayan, hem dünya hem de âhireti kapsayan hayat görüşü ve Allah’ın evrene yansıyan özellikleriyle bağlantısını kurarak okuyucularına sunmaktadır. Eserlerinde, kâinat ile Kur’ân’ı birbirini destekler şekilde anlatmayı prensip edinmiştir.

Bu farklı bakış açısının temellerinin kaynağı, gençlik yıllarından beri okuduğu ve hayatına rehber ettiği Kur’ân-ı Kerîm’dir. Hayatın mânâsını ve varoluşu sorgulayan genç insanlar gibi o da üniversite yıllarında *Tesâdüfî varoluş, *Hayatın anlamı, *Darwinizm, *Kötülükler neden var?, *Din ihtiyacı, *İnanmanın Psikolojisi, *Ölümden sonra hayat var mı?, *İnsanın akıl ve ruhu nasıl doyum sağlar? gibi sorulara, Kur’an’dan açıklamalarla ve ilmî araştırmalarıyla da ispatlayarak okuyucularına intikal ettirmiştir.

Halen; Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörlüğü ve Türkiye’nin ilk nöropsikiyatri hastanesi olan NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini yürütmektedir.

Kitapları 1 milyondan fazla satan, İngilizce ve Almanca bilen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, iki evlât babasıdır.

Bu sayfada adı geçen eserlerinin dışında kalan yayınlanmış diğer kitaplarından bazılarının isimleri:

*Psikolojik Savaş: Gri Propaganda (2002), *Aile Okulu (2004), *Kadın Psikolojisi (2005), *Hayata Dâir (2007; (Dr. Elif İlgaz Aydınlar ile birlikte) *Bilinçli Genç Olmak (2009), *Toplum Psikolojisi ve Empati (2009), *İnanç Psikolojisi ve Bilim (2009), *Asimetrik Savaş, Politik Psikoloji (2010), *Son Sığınak Aile (2010), *Değerler Psikolojisi ve İnsan (2011), *Sen-Ben ve Çocuklarımız (2012), *Çağın Vicdanı Bediüzzaman (2012), *Mesnevi Terapi (2012), *Yunus Terapi (2013), *Aşk Terapi (2014), *Bilinçli Aile Olmak (2014), *Anne ‘Darbe’ Ne Demek? (2017)

(Yazar, bütün kitaplarının telif hakkını İDER Vakfı’na bağışlamıştır.)

 

 

KUŞBAKIŞI

KENDİNİZLE BARIŞIK OLMAK / DUYGULARIN EĞİTİMİ /                                                             Kendinizle ve Çevrenizle Uyum İçinde Yaşamak

Ana bölümdeki kitapla aynı ölçülerde, 190 sayfalık eserin 28. Baskısı, Nisan 2019’da okuyucuya sunuldu. Prof. Dr. Nevzat Tarhan bu eserinde; ruh sağlığını korumanın yolunun, insanın kendisiyle ve çevresiyle barışık olmasından geçtiğini belirtiyor. Kendimizle barışmayı; ‘duygularımızı denetim altına almayı başarmak ve hayatımızı hedeflerimiz doğrultusunda yönlendirmek yönlendirebilmek’ şeklinde tarif ediyor. Duygularımızı eğitmek için de nasıl bir eğitim uygulanacağını açıklıyor.

Eser, ‘Ön Söz’ hâriç, yedi bölümden oluşuyor: *Beyin Hazinesini Yönlendirmek *Ruh Sağlığını Koruma Yolları, *İçimizdeki Güç *Ahlâk Eğitimi *Toplum Hayatı, Problemler ve Çözümler *Sağlıklı İletişim, İyi Diyalog *Röportajlar.

Prof. Tarhan, bu eserini yazmaktaki maksadını: ‘Kişiler arası ilişkileri düzeltmek; çocuğuna daha iyi davranan, eşinin duygularını anlayan, kendini tanıyan bireyleri çoğaltmak…’ cümlesiyle açıklıyor.

Röportajlar bölümünde: Spor kulübü taraftarlığı, genci-yaşlısı, erkek veya kadın toplumun her kesimin ortak problemi olan ‘Unutkanlık!’ Buradaki tespiti son derece ilgi çekici: ‘Zekânın % 50’si kişinin kromozomlarında yazılı olan potansiyel zekâ; % 50’si eğitim ve tecrübeyle kazanılmış pratik zekâdır. Bu sebeple zekâ sâbit bir büyüklük değildir.’ Anlaşılıyor ki zekânın kapasitesini artırmak mümkün. Nasıl artırılacağını da açıklıyor.

Aynı bölümde alzheimer hastalığı ve yaygın oluşunun sebepleri, hâfıza ölçülmesi ve hocanın müjdesi: İsteyenler, unutkanlıklarını en aza indirebilirler… Ve bir hüküm: Davranış bozuklukları medyayla besleniyor.

BAĞIMLILIK                                                                                                                                                                 Sanal veya Gerçek Bağımlılıkla Başa Çıkma

Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın Uzman Dr. Serdar Nurmedov’la birlikte hazırladığı 263 sayfalık kitabın 7. baskısı Nisan 2019’da yapıldı. Eserde; çağımızın en mühim problemlerinden biri olan bağımlılık konusu, en yeni ve ilmî gelişmeler ışığında inceleniyor.

Bağımlılığı, ‘tedâvisi mümkün olan bir beyin hastalığı‘ olarak vasıflandıran Prof. Tarhan, konuyu, sebepleri, koruyucu faktörleri ve her geçen gün gelişen tedâvi yöntemleriyle etraflı bir şekilde inceliyor.

Eserde; sâdece alkol ve madde bağımlılığı değil, gerçek veya sanal her türden bağımlılığın gelişim seyri ve tedâvi safhaları detaylı olarak ele alınıyor. Kitabın sonuna eklenen anket ve ölçekler okuyucunun bağımlılıkla kendisi arasındaki mesâfe konusunda bilgi sâhibi olmasını sağlıyor.

‘Bağımlılık‘ olarak kabul edilen bilgisayar oyunlarıyla meşguliyetin; çocuk, genç ve erişkinlerde dikkat ve konsantrasyonu artırmak gibi faydalı yönlerinin de bulunduğuna dair bilgiler dikkat çekici. Ancak özellikle çocuklarda acelecilik, sabırsızlık, kafa yoran işlerden sıkılma ve kaçma gibi tehlikeleri berâberinde getirdiği îkazı, dikkatli ve ölçülü olmayı şart kılıyor.

Altın değerinde öğütler: *Çocuklarda sınırsız arzular vardır. Kendileri kontrol edemezler, Psikolog müdâhalesine ihtiyaç var. *İtaat duygusu korku ile gelişirse de vücut kendisini gelişmeye değil, korumaya şartlandırır. Ve diğerleri…

Serdar Nurmedov; İnsanların neden bağımlı olduğunu, bağımlılığın nasıl geliştiğini, genetik yatkınlığın rolünü, bağımlılığın teşhisini, doğru bilinen yanlışları anlattıktan sonra, müjdeyi de veriyor: ‘Ümitsizliğe kapılmamalı. Problem varsa, çâresi de vardır.’

Uzman Dr. SERDAR NURMEDOV:

1976 yılında, Türkmenistan sınırları içerisinde bulunan Daşoğuz’da dünyaya geldi. 1996 yılında Trabzon Kanunî Anadolu Lisesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Karadeniz teknik Üniversitesi’ne yüksek eğitimine başladı. 2002 yılında ‘tıp doktoru’ diplomasını aldı. 2003-2008 yılında Marmara Üniversitesi Psikiyatri Anabilim dalında yüksek lisansını yaptı. Hâlen İstanbul Nöropsikiyatri hastânesinde klinik şefi olarak çalışmaktadır. Alkol-Madde Bağımlılığı, Hâfıza İşlevleri ve Nöropsikiyatri özel ilgi alanlarıdır.

 

 

 

10 ADIMDA POZİTİF PSİKOLOJİ

Çoklu Zekâ Uygulamalarına Pozitif Bakış

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu eserini; her biri psikoloji ve psikiyatrinin farkı sahalarında uzman olan; Aynur Sayın, Orhan Gümüşel, Bihter İyidir, Çiğdem Demirsoy, Eda Yavaş, Elif Kandaz, Fulya Ertekin Altan, H. Fâtih Dane, Hande Sinirlioğlu Ertaş, İhsan Öztekin, Kâmil Ertekin, Leyla Arslan, Necmettin Gürsoy, Neşe Özkarslı, Nüthet İşiten, Oğuz Tanrıdağ, Sinem Öztep, Yıldız Burkovik ve Zehra Erol ile yapılan müşterek çalışmalarla hazırlamış.  Eserde, duygularla alâkalı zekâ becerilerinin geliştirilmesi yöntemleri pratik uygulamalarla birlikte sunuluyor.

Çalışmanın hedefi; Duygularla alâkalı zekâ uygulamalarının kişinin kendisiyle ve çevresiyle doğru iletişime geçmesine yardım ederek hayat kalitesini artırmak…

Eserin 9. baskısı, Ocak 2019’da okuyucuya sunuldu.

DUYGULARIN PSİKOLOJİSİ

23. baskısı Ocak 2019’da yayınlanan kitapta Nevzat Tarhan, insanın sâhip olduğu olumlu ve olumsuz bütün duyguları birer birer çözümleyerek farklı bir bakış getiriyor. Bu kavramı Doğu’nun ve Batı’nın değerleriyle birlikte yeniden yorumluyor ve duyguların eğitiminde yeni bir pencere açıyor.

Eserin son sayfalarında, okuyucunun kendisi hakkında değerlendirme yapabileceği 4 adet anket yer alıyor.

MUTLULUK PSİKOLOJİSİ ve Stresle Başa Çıkma

Prof. Dr. Nevzat Tarhan;  ‘İnsan bedenî ve rûhî olarak her an dışarıdan gelecek etkilere açıktır. Hatta bâzı durumlarda ruh hâlini tamâmiyle bu uyarılar belirleyebilir. Çünkü her bir uyarı, insanın bedenî ve ruhî dengesini, düzenini, uyumunu etkiler. İnsanın içindeki mekanizma, bilinçli veya bilinçsiz olarak bu dengeyi koruyan sistemler, dengeyi ve uyumu sağlamak ve devam ettirmek için sürekli çaba harcar. Bu çabaların yetersiz kaldığın noktada da stres ortaya çıkar.’ Diyor.

29. baskısı Aralık 2018’de raflardaki yerini alın 184 sayfalık kitapta; hem insanın stresle olan ilişkisi hem de stresi nasıl mutluluğa dönüştürebileceğimize dâir yol haritası veriliyor.

Bu sayfada adı geçen kitapların iletişim kanalları:

TİMAŞ YAYINLARI:

Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, Fâtih, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00

e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

KISA KISA / KISA KISA

1-İSTANBUL’UN GİZLİ TARİHİ: Pelin Çift, Erhan Altunay  / Destek Yayınları.

2-SEMERKANT VE BUHARA’DA KANLI GÜNLER: Azam Haşimi / Kalender Yayınevi.

3-TÜRK IRKI NİÇİN MÜSLÜMAN OLDU?: İsmail Hâmi Danişmend / Ötüken Neşriyat.

4-O’NUN YOLUNDA BİZ: Prof. Dr. Tufan Gündüz / Yeditepe Yayınları.

5-MESAJLARIYLA HAC VE UMRE BANA NE DİYOR?: Veli Tâhir Erdoğan / Bilgeoğuz Yayınları.

 

 

Eğitim Kurumları ve Teftiş Olgusu

Bir önceki yazımda: “okullarda yıllardır halı altına süpürülmüş, görmezden gelinen, “ivedilikle çözümlenmesi gereken” birçok sorunun hala; yönetici, öğretmen, öğrenci ve velileri endişelendirdiğini” vurgulamıştım.

Bunlar; okulların “rehberlik ve teftişi” başta olmak üzere, bağışlar, kaynak ders kitapları, öğrenci servisleri, öğrenci kıyafetleri, okul giderlerinin temini, öğrencilerin beslenme sorunları kantinler vb. şeklinde sıralamıştık.

 

Eğitim öğretim bir sistemler bütünüdür. Tüm yönleriyle ele alınmalıdır. Bir veya birkaç yönü ihmal edildiğinde; “eko sistem” gibi kendisini sağlıklı sürdürme dengesini kaybeder. Büyük sorunlar yaşar, sarsıntılar geçirir.

Yıllardır resmi ve özel eğitim kurumlarımız, alanlarında yetişmiş konunun ehli müfettişler tarafından; “rehberlik ve teftiş”e tabi tutulmaktaydı. Bu sayede kurumlar 1739 sayıl Milli Eğitim Temel Kanunu’nda belirlenen, Türk Milli Eğitiminin genel ve özel amaçları doğrultusunda, faaliyetlerini titizlikle sürdürmeye yönlendirilirdi.

Öğretmen ve yöneticilerin çalışmaları müfettişlerce bu doğrultuda gözden geçirilir, sapmalar, ihmaller varsa;  “öneriler, uyarılar” da bulunularak rehberlik yapılırdı. Daha sonra da teftiş edilerek, raporla durum ortaya konurdu. Müfettişin adı bile kurumların kendisine çekidüzen vermesine, azimle ve titizlikle çalışmasına yeterdi.

Teftişin adı biraz soğuk olsa da, son yıllarda pozitif anlamda güzel değişim yaşamıştı teftiş sistemi. Kurumlara bu sayede yenilikler, değişim ve motivasyon geliyordu. Her kurumun grup müfettişleri olurdu. Telefon açıp bir şeyler sorabilme imkânları vardı öğretmenlerin.

Öğretmenler ve yöneticiler sıkıntılarını, başarılarını paylaşma, dertleşme, belki de bir bakıma “deşarj olma” fırsatı buluyordu. Çünkü bu üçlü birbirini anlayabiliyordu.

Müfettiş de insan, onun da bazen hatası olabilir. Bundan dolayı “teftiş sistemi” ni ve tüm müfettişleri eleştirmek haksızlık olur.

Ben de on yıldan fazla öğretmen olarak teftiş geçirdim. Bazen üzüldüm, fakat hiçbir zaman teftişin kalkmasını istemedim. Beni, müfettiş olmam için yönlendiren, teşvik eden yine müfettişler oldu. Başarılarımı onlar gördü, ödüllendirdiler, yanımda yakınımda oldular. Üst makamlara taşıdılar.

Teftişin gerçek yararına inanmış eğitimci ve eğitim kurumlarının, müfettişlerin gelmesini sabırsızlıkla beklediğini bu yüzden iyi bilirim.

Yıllar önce İzmit’in Sultaniye Köyü’ne teftiş için gitmiştik. Bizi uzaktan gören tek öğretmen, bize doğru var hızıyla koşmaya başlamış ve ağlayarak boynumuza sarılmıştı. “Nerede kaldınız sizi sabırsızlıkla bekliyordum, gözlerim yollarda kaldı” diye hıçkırıklara boğulmuştu. O an çok duygulu anlar yaşamıştık. Benzer müspet örnekler hayli çoktur. Neticede, “rehberlik ve teftişin” eğitim kurumlarının, “olmazsa olmaz” ı olduğu bir gerçektir.

 

Rehberlik ve teftiş eğitim öğretim kurumlarından kaldırıldığında, birçok sorunu da beraberinde getirmiştir. İşte bunlarda bazıları:

-Eğitim öğretim yılı başında, müfettişlerce kurumlarda yapılan mesleki toplantılarda; sistemle ilgili olarak, duyurulması gereken çok önemli yeniliklerden, hatırlatmalardan, pozitif katkılardan, destekten, motivasyondan öğretmen ve yöneticiler mahrum bırakıldı.

-Birkaç okul öğretmenlerinin bir araya gelerek yapılan bu toplantılar artık olmadığından, öğretmenler arası tanışma, kaynaşma ve fikir alışverişi imkânı kalmadı.

-Okul kantinleri eğitime olumlu katkıda bulunma amacını yitirdi. Öğrenci sağlığından önce kar etme amaçlandığından, zararlı ve fahiş fiyatlarla örünler, sağlıksız ortamlarda satılmaya başladı.

-Öğretmenlerin planlamaları ve yıllık tüm çalışmaları müfettiş rehberliğine tabi tutulmadığı için; amaçtan sapmalar, eksiklikler, hatalar düzeltilememekte. Bu yüzden bazen zamanında konular bitirilememektedir.

-Bazen seçilen yöntem ve teknikler derslerle uyum sağlayamamakta. Bazı önemli konular unutularak öğretilememekte, ya da önlem alınamamaktadır. Öğrenciyi ölçme ve değerlendirme yöntemlerinde hatalar yapılmaktadır.

-Sınıf kitaplıkları denetlenemediği için öğrenci seviyesinin üzerinde, içeriği hatalı ve zararlı kitaplar öğrencilere okutulabilmektedir. Bu hususta veliler çocuklarının okuduğu hikaye ve  masallard, rastladıkları uygunsuz ifadelerden hayli rahatsızdırlar.

-Okulun performansı teftiş sonunda ortaya konularak öğretmenler kurulunda değerlendirilmekteydi. Bu fırsatta kalmadı. Öğretmen ve yöneticiler, başarının neresinde, ne miktarda olduklarının farkında değiller. Bu yüzden kendilerini hangi yönde ve ne kadar geliştirmeleri gerektiğine dair güdüleyici ve itici bir motivasyondan yoksun kaldılar.

-Özellikle toplu taşıma okullarının öğrenci servisleri ve ihale ile dağıtılan kumanyalar denetim dışı kaldı. Oysa müfettişlerin denetiminde, “ayakta öğrenci olmaması, öğrenci durakları, hatların uzaklık yakınlık durumlarının uygunluğu, beslenme için dağıtılan yiyeceklerin gramajı, tazeliği, zamanında ulaştırılması vb”. durumlar gözen geçirilir, aksayan hususlar düzeltilirdi.

-Eğitim kurumlarının tüm bölümlerinin amaca yönelik kullanılmasında aksaklıklar yaşanabilmektedir. Örneğin: Bir kurumda teftiş yaparken, öğretmenler odasının derslik yapıldığına, öğretmenlerin odasız bırakıldığına tanık olmuştuk. Hemen farklı çözüm yolları ile bu sorun giderildi.

-Özellikle de öğretmenlerin sicil amirliğinden müfettişlerin(ilköğretim için) çıkarılması, başarılarının yeterince görülmemesine, mağdur olmalarına sebep olmuştur.

-Ders kitapları ücretsiz dağıtıldığı için, kaynak ders kitabı alma yasağı vardır. Buna rağmen bazı okullar velilere parayla kaynak kitap aldırmaktadırlar. Oysa bu duruma teftişlerin olduğu yıllarda asla fırsat verilmezdi.

-Öğretmenin kafasına takılan bir eğitim sorununu danışacağı, fikir alabileceği, uzman bir rehberi artık kalmadı.

Bütün bu yazdıklarımın daha ötesinde, akla gelmeyecek kadar yararı olan teftiş sisteminin kaldırılması büyük bir hatadır.

 

Millî Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk beyefendi sistemi çok iyi bilenlerdendir. Kendisine ulaşma imkânım olsaydı, iki önemli şeyi ısrarla ve ivedilikle kendisinden istirham ederdim:

1-Maarif Müfettişleri istihdamının eski işlevselliğine yeniden getirilmesi,

2-Okullarda okutulacak masal, hikâye, roman vb. kitapların yeniden T.T.Kurulu tarafından incelemeye tabi tutulması.

 

Bundan sonraki yazımda “armalı soygun” iddiaları ele alacatır.

Sevgiyle kalın…

 

 

Türklerin Dini (!)

0

Çok uzun zamandır özellikle ülkücü gelenekten gelen bazı dostlarımdan şu ifadeyi çok duyuyorum; “Bu din (İslam) Arapların dini, biz Türklerin dini Orta Asya’dan beri Gök Tanrı dinidir”.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var, insanlar inanmakta veya inanmamakta hürdürler. Her insan istediği şeye inanabilir, hatta Cem Yılmaz’ın tabiriyle isterse krem peynire bile tapabilir. Neye veya hangi dine inanacağına karar vermek her ferdin kendi bileceği bir husustur. Sadece yukarıda ifade ettiğim “Türklerin dini” şeklinde bir ifade kullanmakta mantıki açıdan bir yanlışlık var. Bu yanlışın ne olduğunu adım adım izah etmeye çalışalım.

Evvela, din konusundaki temel mesele bir yaratıcının var olup olmadığıyla alakalıdır. Şayet insan bir yaratıcının varlığına inanmıyorsa (ateist) veya bir yaratıcının var olup olmamasını problem etmiyorsa (agnostik) zaten din konusu en baştan kapanmaktadır. Bir yaratıcının varlığı kabul ediliyorsa bu defa yaratıcıya inanan insanın karşısına iki seçenek çıkmaktadır. İlk seçenek, yaratıcıyı kabul eder ancak yaratıcının bu dünyaya herhangi bir müdahalesinin olmadığı düşüncesiyle hiçbir dinin prensiplerine yaklaşmaz ki biz bunlara “deist” diyoruz. İkinci seçenek ise yaratıcıya ve yaratıcının insanlara bir takım yükümlülükler yüklediğine inanır, yaratıcıyı daha iyi anlamak ve ona manen daha yakın olmak için bir inanç sistemini yani dini kabul eder ki bundan sonra bahsedeceğimiz konular bu kategorideki insanları alakadar etmektedir.

İkincil olarak, varlığına ve insanlara bir takım yükümlülükler yüklediğine inandığınız yaratıcının kim olduğunu anlamak gerekmektedir. Mikro planda; gözle görünmeyen atomları, proton-elektron-nötron gibi atom altı parçacıkları, onların da alt parçacıkları olan leptonlar-kuarklar-nötrinoları, baryonları, mezonları, hadronları, fermionları, bozonları varlığına inandığınız bu yaratıcı yaratmıştır. Bizim gezegenimizi ele aldığımız zaman bitkileri, hayvanları, insanları ve diğer tüm cansız varlıkları bu yaratıcı yaratmıştır. Makro planda, gezegenleri yıldızları, yıldız sistemlerini, galaksileri, nebulaları, kara delikleri bu yaratıcı yaratmıştır. Yine zamanı, mekânı, zaman ve mekânın izafi olmasını, bir varlığın aynı anda birden fazla mekânda olabilmesini (kuantum teorisi) ve yine varlığın bir anda evrenin bir ucundan diğer ucuna gidebilmesini (moleküler transportasyon), insanın evrene dair keşfettiği ve henüz keşfedemediği her şeyi bu yaratıcı mümkün kılmıştır.

Üçüncü olarak; Adına ister “Tanrı”, ister “Gök Tengri”, ister “Rab”, ister “Yehova”, ister “Cenab-ı Allah” deyin; benim yukarıda basitçe anlattığım ama gerçekte son derece kompleks olan bu kadar şeyi yaratan yaratıcı, insanoğlunun Türk-Arap-İngiliz vb. olması gibi boş işlerle uğraşmaz. Türk için ayrı, Arap için ayrı, Yeni Zelandalı Aborjin için ayrı bir din tesis etmez. Eğer varlığına inandığınız yaratıcının bu kadar kompleks bir evren (kainat, kozmos) yarattığını kabul ediyorsanız, onun tesis ettiği dinin evrensel hatta bu dünyayı aşıp bütün evreni kapsayan bir kurallar silsilesi olduğunu da kabul etmek zorundasınız. İşte tüm bu nedenlerden dolayı “Türklerin dini”, “Arapların dini” vs. diye bir din olamaz. Gerçek anlamda “din” evrenseldir, evrensel olmayan sistem “din” olamaz.

Bir inanç sisteminin “din” olabilmesi için o sistemin yaratıcı tarafından vaz edilmiş olması gerekmektedir. İnsanlar tarafından ortaya konulan inanç sistemleri din olarak adlandırılamaz. Yine, sırf bizim binlerce yıl önce yaşayan dedelerimizin bir inanç sistemini kabul etmiş olmaları o inanç sistemini bir “din” haline getirmez ve bizleri de o inanç sistemini kabul etmek zorunda bırakmaz. Kaldı ki, “Türklerin dini Gök Tengri dinidir” diyen kişilerin bahsettikleri dinin sistematiği, felsefesi, özü, ruhu ve metodu hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadıkları gerçeğini de belirtmek gerekmektedir.

 

İslam Arapların Dini midir?

 

Bu yazının başlığını oluşturan sözdeki ikinci büyük yanlış da İslam dininin ırki bir kategoride değerlendirilmesidir. Ben bir dini bilimler uzmanı değilim ancak inandığım dinin kitabını hem orijinalini hem de Türkçe mealini birkaç kez hatmetmiş “amatör” bir dindar olarak bu konuda birkaç kelam etme hakkımın olduğunu düşünüyorum.

Evet Hz. Peygamber Araplar arasında bir Arap olarak dünyaya geldi. Doğal olarak getirdiği mesaj da Arapça olarak geldi ve O da Arapça olarak tebliğ etti. Ancak bu husus tek başına İslam’ı Arapların dini haline getirmez. Hz. Peygamber Türk, Çinli, Makedon yahut Latin olarak da dünyaya gelebilir, Kur’an saydığımız bu dillerden herhangi birinde de nazil olabilirdi. Hz. Peygamber’in mensup olduğu ırk veya Kur’an’ın nazil olduğu dil tek başına İslam dinini bir millete mensup bir din haline getirmez. İslam’ın evrensel özelliğini de ortadan kaldırmaz. Şimdi bu iddiamızın şahsi görüşümüz değil, bizzat Kur’an’ın kendi ifadesi olduğunu ayetlerle göstermeye çalışalım.

“De ki: Ey insanlar! Size Rabbinizden Hak (Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse, ancak kendisi için gelecektir. Kim de saparsa, o da ancak kendi aleyhine sapacaktır. Ben sizin üzerinize vekil değilim.” (Yunus-108) Ayette açıkça “Ey insanlar!” diye hitap edilerek muhatabın Araplar veya sadece Müslümanlar değil bütün insanlar olduğu açıkça ifade edilmektedir.

Yine aynı surenin 57. ayetinde “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.” buyrularak muhatabın bütün insanlar olduğu bir kez daha ifade edilmiş ve dinin evrenselliğine açıkça vurgu yapılmıştır.

Enbiya suresi 107. ayette “Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” denilmektedir. Bu ve emsali ayetlerdeki “âlemler” (âlemîn) ifadesine özellikle dikkat etmek gerekmektedir. Çünkü buradaki “âlemler” (âlemîn) ifadesi İslam’ın sadece bu dünyadaki insanlarla değil, yani sadece bizim gezegenimizle ve hatta galaksimizle değil başka gezegen-galaksi ve belki de evrenlerle alakalı olduğuna vurgu yapılmaktadır. Bu ve benzeri ayetlerde geçen bu “âlemler” (âlemîn) ifadesi sadece 1500 sene önce gelen bir kitap için değil günümüz teknolojisi için bile fazla iddialıdır. 1500 sene önce Arap yarımadasında yaşayan ümmi bir insanın bu kadar iddialı olması üzerinde düşünmek gerekmektedir.

“Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz.” (Rahman-33) ayeti ise bir üst paragrafta açıklamaya çalıştığımız İslam’ın yalnızca bu dünyayı muhatap almadığı iddiasını açıkça desteklemektedir. “Göklerin ve yerin çevresinden” yapılan bir seyahatten bahsederek açıkça hem insanların uzay yolculuğu yapabilecek güç ve imkâna sahip olduğuna hem de yine İslam’ın sadece dünya gezegeni ile sınırlı olmadığını, bilakis galaksiler ötesi devasa bir mekâna hitap ettiğini ifade etmektedir.

“Muhakkak ki, Rabbinin nezdinde bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac-47) ve “Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar.” (Mearic-4) ayetleriyle de zamanın izafiliğine (Rölativite) vurgu yapıldığı gibi İslam’ın sadece insanlığı ve bu dünyayı değil, bütün bir evreni (kozmos) muhatap aldığı ifade edilmektedir.

Her insanın inanma ve inanmama özgürlüğüne sahip olduğunu ve yine inanacaksa da istediği dine veya felsefi akıma inanabileceğini bir kez daha vurgulayalım. Kimse İslam’a inanmak zorunda değil. Fakat bununla birlikte, bundan 1500 sene önce o çağda yaşayan insanların hele ki Araplar gibi cahil ve vahşi bir topluluğun anlayış seviyesinin üzerinde konulardan bahseden, ifadeleriyle bütün insanlığı ve hatta insanlığın da ötesinde evreni muhatap alan bir dinin “Arapların dini” şeklinde adlandırılması en nazik tabirle cahilce bir yaklaşım olacağı gibi hem İslam dinine hem de bu dini gönderen yaratıcıya da hakaret anlamını taşıyacaktır. O nedenle bazı konularda söz söylerken daha dikkatli olmak gerekmektedir.

 

 

Rakamlara Takla Attıranlar

Son yazımda milli gelir ve büyüme rakamlarını açıklayan devlet kurumlarının “istatistik yalan” örnekleri vermesini anlatmıştım. Şimdi diğer birçok önemli verilerin açıklanmasında istatistik verilerin “olduğundan farklı hale getirildiğine” dair örnekler vermeye devam edelim:

***

Enflasyon Rakamları

İki hafta önce birçok gazetede benzer başlıklı bir haber yer aldı: “Fiyatlar artıyor enflasyon düşüyor!”

“TÜİK Ağustos ayı enflasyon rakamlarını açıkladı. Buna göre, TÜFE aylık bazda 0,86 artarken, yıllık enflasyon yüzde 15’e geriledi. Ekonomistler rakamları inandırıcı bulmadı, TÜİK’i hesaplama yöntemiyle ilgili açıklama yapmaya çağırdı.”

Döviz kurlarının geldiği seviye, elektrikten doğalgaza, akaryakıta ve her türlü gıda maddesinden sigara ve içkiye, harçlara, vergilere kadar gelen fahiş zamlardan sonra yüzde 15’lik enflasyona kim inanır?

Hele hele enflasyon rakamlarının Maliye ve Hazine Bakanı Damat Berat Albayrak’ın yakın arkadaşının TÜİK Başkanlığına atanmasından sonra hızlıca iyileşmesi tamamen tesadüf olsa gerek diye düşünmek istiyorum.

Ancak Yeniçağ’da Ahmet Takan bunun tesadüf olmadığını yazmıştı: “Bakan danışmanı Ertuğrul Altın, TÜİK bölge başkanlarını çağırıyor, ‘Herkes ayağını denk alsın medya ile konuşanların hepsine istediğimizi yaparız. Devlet için, vatan için, reisimiz için fiyatlar sayın bakanın dediği gibi kontrol edilecek ve çıkacak’ diyor.”

Bu baskı altındaki TÜİK‘in 26 bölgedeki temsilcileri “Veliaht  damattan gelen buyruklara göre, A101’lerden BİM’lerden veri toparlayarak!.. Veri alınacak dönemlerde belirli ürünlerin fiyatları düşürtülerek, kuruma enflasyon verileri giriyorlarmış.”

Dilerim ve umarım ki Ahmet Takan’ın verdiği bu bilgi yanlış olsun. Türkiye’nin en saygın kurumlarından biri bu kadar bozulmuşsa, bunun Türkiye’ye bedeli ağır olur.

******************************

İşsizlik Rakamları

Türkiye’de 82 milyon kişi yaşıyor, 28 milyon 500 bin kişi çalışıyor! Çalışanların 10 milyon kişisi kayıt dışı. Yani kayıt dışı çalışma oranı yüzde 35,2‘ye çıkmış durumda.

83 milyon nüfuslu Almanya’da ise çalışan sayısı 45 milyon. Üstelik hemen hepsi kayıtlı.

Almanya’nın işsizlik oranı yüzde 5, Türkiye’nin işsizlik oranı TÜİK’e göre yüzde 13.

TÜİK işsizliğin artışını gizlemek istese ne yapar? Nasılsa kayıtdışı çalışan kalemi şişkin. Orada çalışan sayısını artırırsan toplam işsiz sayısı düşer.

Tesadüfe bakın ki, TÜİK raporunda aynı durum olmuş: Kayıt dışı çalışma oranı artmış.

TÜİK’e inanmayan kayıt dışı işsizleri sayabilir!

Ama bir sorun var, kayıtlı işsizler TÜİK hesabında İş-Kur’a iş bulmak için kayıt yaptıran işsizlerden bile daha az gözüküyor.  Yani İş-Kur’a başvuranların bile bir kısmı işsiz sayılmamış.

Rakamların istenilen gibi çıkması için yapılan bir başka uygulama da, “işgücüne katılım oranı” üzerinde dokunuşlar yapmak.

2019 yılında böyle bir dokunuş örneği verildi:

2015 yılından itibaren, yine TÜİK’ten alınmış verilerle, 15-65 yaş arası artan nüfusun yaklaşık ortalama % 85 civarında iş gücüne katılmak istediği görülüyor. Ancak nedense 2019 yılında bu oran birden bire %19,8’e düşüvermiş.

İşgücüne katılabilir durumdaki artan nüfusun yüzde 80’inin çalışmak istememesi hayatın olağan akışına aykırı.

Görünen o ki, “rakamlarla ve varsayımlarla oynayarak İŞSİZLİK ORANINI düşük göstermeye çalışıyorlar.”

TÜİK’in son açıklanan Mayıs 2019 raporuna göre işsiz sayımız 4 milyon 157 bin kişi.

Rubil Gökdemir dostumuz gerçek oranı % 14,3 ve işsiz sayısını 4 milyon 617 bin olarak hesaplamış.

TÜİK‘in kriterlerine göre “son dört hafta içinde iş aramayanlar ama beş hafta önce iş aramış olanlar işsiz sayılmıyor. İş arayıp bulamayan ve iş bulmaktan ümidini kesenler, iş aramayıp ama çalışmaya hazır olduğunu söyleyenler de işsiz sayılmıyor. Buna karşılık, araştırmanın yapıldığı tarihte en az 1 saat iktisadi faaliyette bulunmuş olanlar ve yol parası, cep harçlığı vb. bir gelirle çalışanlar, çıraklar ve stajyerler de işsiz sayılmıyor.”

Geniş tanımlı işsizlik ise, TÜİK’in işsiz saydıkları yanında, iş bulma ümidini kaybeden işsizleri, iş aramayan ancak çalışmaya hazır olan işsizleri, mevsimlik ve zamana bağlı eksik çalışanları da kapsayan bir işsizlik tanımıdır.

Türkiye’de halen “geniş tanımlı işsizlik” miktarı 8 milyonun üzerindedir.

********************************

Bir Kuruş Harcamadan Yapılan Yatırımlar

Otoyollar, köprüler, İstanbul Havalimanı, şehir hastaneleri, nükleer santral gibi dev projeler hükümetin en çok övündüğü yatırımlar.

“Devletin bütçesinden bir kuruş harcamadan yaptık” dedikleri bu dev yatırımlar için gerçek durum ne?

Bu yatırımların ortak yönü eski adı Yap- İşlet- Devret (YİD), yeni adı Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) modeliyle yapılmış olması ve hepsine de gelir garantisi verilmiş olması.

Mesela Osman Gazi Köprüsü için günlük 40 bin araç geçeceği garanti edilip, 15 bin araç geçtiği için farkı devlet yani vatandaş ödüyor.

Nisan ayında, “Yavuz Sultan Selim ve Osmangazi köprüleri, Avrasya Tüneli, İstanbul- İzmir ve Kuzey Marmara otoyolları için ‘garanti’ bedeli olarak 3 milyar 650 milyon TL ödeme yapıldı. Bu para vatandaşın cebinden çıktı.

Şu andaki projelerin sözleşme değeri 130 milyar dolar. Yatırım değeri ise 59 milyar dolar. Yani devlet kendisi yapsa 59 milyara mal edeceği işleri 20-25 yılda ödemek üzere 130 milyara yaptırdı. 2023’e kadar planlanan yeni KÖİ yatırımlarının büyüklüğü 325 milyar dolara ulaşıyor.

Dünya Bankası yayınladığı raporuna göre, dünyada en büyük Hazine garantisi almış şirketleri Cengiz, Limak, Kolin, Kalyon ve MNG. Bunlar “neredeyse tek kuruş harcamadan şimdiden 70 milyar dolara yakın bir geliri garantilemiş durumdalar.”

Garanti edilen gelir elde edilemedikçe yeni devreye giren ve girecek İstanbul Havalimanı, Şehir Hastaneleri, karayolları, enerji santrallerinin ödemeleri de bütçeden yapılacak. Gelecek yıllarda bu yükün altından kalkmamız çok zor olacak.

 

 

 

Yine Kıbrıs Müzakeresi, Yine Birleşmiş Milletler!

Yine bir Eylül sonu, yine bir Kıbrıs görüşmesi…

Hiç bitmeyecek bir sevdaymışçasına süregelen müzakereler. 50 yılda kaç lider geldi, kaç lider gitti!

Konu aynı Kıbrıs, zemin hep aynı; Birleşmiş Milletler.

Konunun değişmezi ise; Kıbrıs Türk’ünün adadaki yaşam hakkının tescili! Sanki bir halkın yaşam hakkının belirlenmesi onların göreviymiş gibi!

Kıbrıs konusuyla ilgili Türkiye’nin, Yunanistan’ın, Kıbrıs adasının yarı buçuğunu temsil eden Rum tarafının, KKTC devletinin tüm temsilcileri şu anda New York’ta BM Genel sekreteri ile yapacakları görüşme sonrasında müzakerelerin yeniden başlaması olasılığını görüşüp zaman belirleyecekler…

Neden?

Yarım asırdan beri süregelen bu müzakerelerden bugüne değin bir sonuç çıkmamış, bundan sonra mı çıkacak?

Konuyla ilgili KKTC’deki hükümetin görüşü ile KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Akıncı’nın görüşü taban, tabana farklıdır!

Sn. Akıncı, çözümün ancak federasyon temelinde olabileceğini savunurken, Hükümet kanadının Başbakanı Sn. Tatar;

”Kendi devletimiz ve egemenlik haklarımız korunmalıdır. Artık egemen eşitliği konuşma zamanıdır. İki devletli çözüm, konfederasyon, iki ayrı devlet veya AB içerisinde iki devlet, ne olursa olsun varılacak çözümün bir unsuru muhakkak KKTC olacaktır.” Demektedir.

Rum tarafının temsilen GKRY başkanı Bay Anastasiadis ise;

”Adada çözümün ancak Rum tarafının liderliğinde olabileceğini, bu çözümün içerisinde Türkiye’nin garantörlük hakkının asla olamayacağını, Türk askerinin adadan çekilmesinin, Türkiye’den adaya gelen göçmenlerin gönderilmesi gerektiğini, 1974’te Kuzeyden güneye göç eden Rumların yeniden evlerine dönmelerini öncelikle istemektedir.”

Rum tarafı bu uzun süreçte yapılan müzakerelerin hiçbirisinde Kıbrıs Türkü için azınlık haklarından bir fazlasına evet dememiştir. Rum liderin son dönemde yaptığı açıklamalarına bakılacak olursa söylediği farklı bir şey de olmamıştır.

Adada yaşanan tarihi sürece bakıldığında 1950’li yıllardan beri yaşanan her ne varsa sanki bunun suçlusu Türk tarafı gibi görülmüş, ada Türklerinin yaşadığı acılı yıllar daima görmezden gelinmiştir.

Bu gerçekler ortada iken, hala Rumlarla görüşme masasının etrafında bir araya gelme çabalarını anlamak mümkün değildir.

Rum tarafının bu müzakerelerden beklediği hiçbir şey yoktur!

Dünya devletlerinin neredeyse tamamı GKRY’ni adanın yasal hükümeti olarak tanımakta, AB üyesi de yapılan bu güdük devlet üzerinden istedikleri her şeye ulaşmaları mümkün olmaktadır. Yoksa adanın kuzeyinde yaşayan Türklerin adadaki yaşam şartları, Rumların yıllardan beri uyguladıkları siyasi ve ekonomik insanlık dışı ambargolar onların umurunda değildir!

Bunca umursamazlığın içerisinden yeni bir müzakere süreci çıksa ne olacak, çıkmasa ne olacaktır? Sonuç yine hüsran, yine zaman kaybından başka bir şey olmayacaktır…

Verilecek bu kararın temelinde egemen eşitlik, iki devletli çözüm, konfederasyon, iki ayrı devlet veya AB içerisinde iki devlet ama anlaşmanın nihayetinde mutlaka KKTC de olmalıdır.

Kıbrıs Türk’ünün adadaki yaşam hakkı ve geleceğinin garantisi Türkiye’dir. Türkiye’nin garantörü olmadığı bir anlaşmanın adada yaşaması da mümkün değildir.

Bugün hala Kıbrıs konusunda söz sahibi isek, adanın geleceği konusunda karar verecek en önemli taraf Türkiye ve Kıbrıs Türk’ü ise; bu söz söyleme hakkını 1959-1960 yıllarında imzalanan uluslararası Londra ve Zürih anlaşmalarıyla elde etmiş olduğumuz yasal haklarımız sayesinde olduğu unutulmamalıdır.

Bir diğer önemli husus da, Doğu Akdeniz’de mevcut zengin enerji kaynaklarındaki hak ve çıkarlarımızın savunulmasını Kıbrıs adasındaki varlığımıza borçlu olduğumuzu da unutmamalıyız.

Bugüne değin her müzakere süreci Kıbrıs Türk’ünün adadaki varlığı ve yaşam hakkı üzerinden yürütülmüştür. Hiçbir zaman adada ki Rumların varlığı, Yunanistan’dan Kıbrıs’a getirilen Yunan kökenli göçmenlerin varlığı üzerinden yürümemiştir.

Sanki adanın sahibi Rumlarmış da azınlığı, misafirleri, göçmenleri Kıbrıs Türkleriymiş gibi!

Her müzakere sürecinde masaya oturan Türk tarafının temsilcisi Kıbrıs Türk’üne bir şeyler koparabilmek için oturmuş gibi bir algı yaratılmış ama Kıbrıs Türk’ünün 1959-1960 anlaşmalarıyla elde etmiş olduğu yasal hakları hep yok sayılmıştır.

Şurası yasal ve tarihi bir gerçektir:

Her müzakere döneminde nasıl ki, 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyetini yasal bir hükümetmiş gibi muhatap alan Birleşmiş Milletler yöneticilerinin adanın anayasal kurucu ortağı olan Kıbrıs Türk’lerinin mevcudiyetini de, bu anayasa ile elde etmiş oldukları haklarını görmezden gelmeleri mümkün değildir.  Ama bu gerçeğe de şaşı bakan BM yönetimi bunu her müzakere döneminde daima göz ardı etmiştir.

Bu şaşılığın en çarpıcı örneği de Annan Planı çerçevesinde 1959-60 anlaşmalarının hilafına Rumların AB üyesi yapılmasıdır.

Kaldı ki, Birleşmiş Milletlere üye pek çok ülke Kıbrıs adasının çevresindeki zengin enerji yataklarıyla ilgili Rum tarafıyla anlaşmalar yapmıştır. Bu nedenledir ki, Türkiye ve KKTC’yi bu gelişmelerin dışında tutabilmek için her şeyi yapacaklardır. Tıpkı AB sürecinde olduğu gibi!

Bu hafta New York’ta BM zemininde yapılacak Kıbrıs görüşmelerinden de bir sonuç çıkmayacak, çıksa bile en nihayetinde müzakere masasını deviren yine Rum tarafı olacaktır.

Kıbrıs Türk tarafına gelince önümüzdeki yıl KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimi vardır. Halen Cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Sn. Akıncı yeniden aday olacağına göre, bu seçim öncesinde Kıbrıs konusuyla çözüme ait ne kadar çok söz söylerse taraftarlarına o kadar çok moral aşılayacaktır.

Ama artık zaman söz söylemenin değil, Kıbrıs konusuna son noktanın konulması zamanıdır. Bu noktayı Rum tarafı koymayacağına göre, son karar Türkiye ve Kıbrıs Türk Halkına kalmıştır.

 

 

Ana Dilde Eğitim (1)

0

“Güneydoğu insanının özel olarak ana dilde öğrenim sorunu var!” deniyor.

Türkiye, sırf Kürtlerden mi ibaret?

Hakkın, küçüğü büyüğü olmaz!

Eğer haksa, herkese verilmesi gerekir.

Aza çoğa bakılmaz.

Türkiye’de kökeni değişik, onlarca değişik kavimlerden Türk vatandaşı var.

Herkesin, kendi âleminde ana dilini konuşması tabiidir / doğaldır.

Zaten buna kimsenin bir şey dediği yok.

Ama her ana dilin resmî dile ortak olmaya hakkı yok.

Her dil resmî dil sayılacaksa, zaten resmî dil diye bir dilden bahsetmek abes olur.

Ana dili, resmiyetin yanında resmen görmek istemek hak değildir. Birey hakkı hiç değildir.

Olsa olsa, pişmiş aşa soğuk su dökmektir.

Anlaşılır olmaktan çıkıp, herkesin ayrı telden çalacağı bir ucubenin ortaya çıkarak,

Herkesin tarümar / darmadağınık olmasına çanak tutmaktır.

Dil birliği, öğrenim birliği, eğitim birliği olmayan veya bölük pörçük olan bir millet,

Devlet olamaz. Var olan devletini de başına yıkmış olur.

Devlet olmak, o kadar kolay bir şey değil.

Satın alınan hiç değil. Hafife alan ise, hafife alınır.

Tarih geriye çevrilemez. Gidişatı hep ileriyedir. Yönü hep istikbaledir. Geleceğedir.

Geldiği süreçten çıkarsa, trenin raydan çıkması gibi yoldan çıkar.

Millet olmaktan sıyrılır. Kuru bir kalabalık olur.

Başka milletlerin arasında ezilip kaybolur, yok olur.

Dikkat edin! Yaldızlı parlak cümlelerle Türkiye berhava olabilecek

Bir zemine sürüklenmek isteniyor. Zehir, altın kupa içinde sunuluyor.

İlim adamı yetişmesi zor olduğu gibi, ilim dili oluşturmak da hiç kolay değil.

İstikrarlı, düzenli, oturaklı bir dille mümkün olur, olursa ancak.

Düşünebiliyor musunuz? Her okulda ana dilde öğrenim yapıldığını

Ve bunun eğitim ve öğretimin her dal ve kademesinde olduğunu düşünün!

Buna ne eleman ne de imkân bulunamayacağını görürsünüz!

Denecek ki bu bizim sorunumuz! Asıl olan bu hakkın verilmesidir.

Eğri oturup doğru konuşalım. Devlet olmanın da bir hakkı var.

O hak, böyle hakları, hak olarak görmemek

Ve asla kabul etmemek hakkıdır.

Bunun, devletin temeline dinamit koymaktan,

Ne farkı var Allah aşkına?

Bu hak sanılan hakların.

Ana dilini bilip konuşmak başka;

Resmî eğitim yanında ana dilde eğitim istemek

Daha başka bir şey!

İlkokul, Orta, Lise derken -mümkün değil ama-

Üniversitede ana dilde eğitimi noktalamak demek,

O dilde eğitim ve öğretimin tatbik edileceği alana da

Talip olmak demektir.

Eğer böyle bir uygulama sahası istenmiyorsa;

Ana dilde fizik, kimya vs. eğitimin pratikte ne faydası var?

Bu uğraş, boşa kürek çekmektir.

Vakit zayiidir.

Resmî dildeki eğitime de gölge düşürmektir.

 

 

Diyarbakır Anneleri

Çocuğu değişik bir şekilde kandırılıp kaçırılarak PKK terör örgütüne katılan çocukların annelerinin malum siyasi partinin Diyarbakır İl Merkezi önünde yaptıkları haklı protesto gösterisi devam ediyor. Analar emek verip büyüttükleri çocuklarını zorla örgüte katan ve örgütle iç içe olan siyasi partiden geri istiyorlar.

Bu protesto ve talebin ne anlama geldiğini en iyi anneler bilir. Yavrusunu yetiştiren anne bir gün çocuğunu kaybedebiliyor. Bu tarifi imkânsız bir acıdır ve annelere, ailelere yapılan manevi işkencedir. Çocuklarının hayatta olup olmadıkları, hangi kötü muameleyle karşılaştıkları bile belli değildir.

Bu çocukların örgüte göre büyük bir dava ile kaçırılmış oldukları yalanı analara hep fısıldanıyor. Oysa gerçekler artık ortaya çıkıyor. Kürtlere rağmen Kürtçülük yapan ve çıkar peşinde olan bölücü terör örgütü mensuplarının dış güdümlü olarak Türkiye Cumhuriyeti ile kavgaları vardır. Bu mücadele hilale karşı haçın tarihi mücadelesinin bir parçasıdır. Tarih boyu bize düşman olanlara hizmettir. Anlaşılan Şark Meselesi hala değişik boyut ve görüntü ile devam etmektedir. Hedef dün Osmanlı idi; bugün ise Cumhuriyet Türkiye’sidir. Onun hala anlayamayanlar kısır tartışmalar içinde sözüm ona siyaset yapıyorlar. Suriye’nin kuzeyine ABD’nin patronluğu altında değişik Avrupa Ülkelerinden Türklük ve İslam düşmanı unsurlar, paralı askerler intikam duygusu ile getiriliyor. Bunlar tırlar dolusu silah ve teçhizatla donatılıyor. Hedef Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve milli birlik ve beraberliğidir.

Yönetenlerimiz ise; baştan beri kendimize yönelecek tehdidi yok farz ederek ABD güdümünde kendi ayaklarına adeta kurşun sıkarak Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve birliğini dinamitleyenlere destek vermiştir. Ortadoğu’da bizim dışımızda yer alan işgalci her ülkenin menfaatleri çok farklı olduğundan mutabakat sağlanamıyor; barış ve huzur gelemiyor. Binlerce insan öldürüldü. Müslüman Müslüman la savaştırılıyor. Ümmet şuuru sadece bizde ve birkaç ülkede var.

Türkiye’nin zarar görmesi herkes için geçerlidir. Kimse bundan karlı çıkamaz. Diyarbakır’da terör örgütü ile işbirlikçi partinin önünde eylem yapan annelerin acılarını ve haklı taleplerine katılıyoruz ve saygı duyuyoruz. Daha yüzlerce ailenin çocuk kaçırma olaylarından perişan olduğunu da biliyoruz. Bölücü teröre karşı evladını şehit vermiş; asker, polis, korucu annelerinin evladı zorla kaçırılan annelere destek olmalarını da yadırgamıyoruz. Ancak işi sulandırmak için İran’dan annelerin gelmesini ve diğer bazı hoş olmayan örnekleri de kabul edemiyoruz. Başkaları adına ülkeleriyle kavgalı ve kullanılan militanların yakınlarının Cumartesi Anneleri adı altında bu aziz şehit anneleriyle bir tutulmalarını da içimize sindiremiyoruz.

Anneler iç siyasete âlet edilmemelidir. Bu iş STK’lara bırakılmalıdır. Türkiye’deki kamplaşmayı azaltacak, karşılıklı sevgi, hoşgörü ve saygıyı artırıcı her iyi niyetli teşebbüse saygı duyarız. Ancak ihanetleri de hoş göremeyiz ve alkışlayamayız. Bu kamplaşmanın temelinde yatan gerçekleri de iyi görmeliyiz. Basit ve kolay genellemelerden kaçınmalıyız. Siyaseti de polemik ve basit kavgalı tartışma ortamında kurtarmalıyız.

Türkiye bugün, var olma kavgası veriyor ve sözde dost ve müttefikleri tarafından kuşatılmaya çalışılıyor. İçeride ve dışarıda dostu ve düşmanı iyi fark edelim. Suçlu oldukları ve ihanet ettikleri kamuoyunda kabul görmüş, terör örgütüne terör örgütü diyemeyen şahısları kurtarma ve topluma hoş gösterme işgüzarlığına girişip komik durumu da düşmeyelim. Terör örgütüyle iç içe olan ve görevden alınan üç belediye başkanını ziyaret edip onlara Atatürk fotoğrafını hediye etme gibi yanlışları da yapmayalım.

 

 

Büyük Görev (2)

0

Peki nerede yapılacak bu ulvî öğretim derseniz?

Nerede olacak, sayısız câmilerimiz yine ne güne duruyor?

Namaz vakitleri arasında câmiler;

Kur’an öğretimi bakımından en iyi mekânlardır.

Gerekirse, imam ve müezzinlere ek ücret de verilebilir.

Böylece parayla ölçülemiyecek kadar değerli olan hizmetleri,

Bir nebze de olsa karşılanmış olur.

Unutmıyalım ki,

Kur’an öğrenmenin yaşı yoktur.

Ne kadar erken başlanırsa o kadar iyidir.

Çünkü Kur’an ilahî bir kitaptır.

Bu yüzden hangi milletten olursa olsun;

Her çocuk onu rahatça öğrenebilir.

Okuyabilir.

Zira her dil, Kur’anı;

Rahatça telâffuz edebilecek kabiliyette yaratıldığı gibi,

Kur’an da, her dile yatkın bir mahiyette vahiy olunmuştur ki,

Bu onun mucize oluşunun, bir başka delil ve kanıtıdır.

 

Yapılmazsa, devlete düşen büyük görev

Yerine getirilir, bu takdirde ev ev

 

Devlet diyemez, hiçbir konuda bana ne

Devletin eğilmesi, dünyada an’ane

 

Hele Türkiye gibi, dünyada kritik noktada bir ülke

Bırakamaz ki denetimsiz hiçbir şeyi, bu iyi biline

 

Türkiye, tutmuşken tarihinde, orta yol diyerek Ehl-i Sünneti

Fırak-ı Dalle’ye, aradığı fırsat için, çıkaramaz daveti

 

Her yol deneniyor, Türkiyeyi, ille de batırmak için

Yanlış yorumlıyarak, dine bile dedirtiyorlar, geçin

 

Kim ne derse desin, Türkiye itilmek isteniyor girdaba

Bunun için, kendine özgü, çok değişik konumu da caba

 

Türkler ve Türkleşmiş müslüman kavimlerden oluşuyor Türk milleti

Bu, düşmana veriyor -maalesef- bizi parçalama cesareti

 

Hele din gibi, iki tarafı da, keskin bir kılıç

Edilse ihmal, sebep olur almaya, tarihî hınç

 

Velhasıl:

 

Devlet, Kur’anı da öğretmeli zamanında, çocuğa temelden

Dış güçleri caydırmalı, hayal kuracağı, yıkıcı emelden

 

 

Prof. Dr. Hasan Elik ile Kur’ân-ı Kerîm’de Şefaat Meselesini Konuştuk.

(Birinci Bölüm)

GİRİŞ

Kur’ân-ı Kerîm’de; insanın irâde sâhibi, hür bir varlık olduğu, dolayısıyla şahsî tercihlerinin sonucu olarak yaptığı iyiliğin mükâfatını, kötülüğün de cezâsını göreceği belirtilmektedir. Diğer taraftan Kur’ân’da şefaatle ilgili âyetler de yer almaktadır. İslâm bilginlerince; bir başkasının vasıtasıyla Allah’ın, günahları affedeceği veya dereceleri yükselteceği anlamı verilen ‘şefaat‘le Kur’ân’daki şefaat ne ölçüde örtüşmekte veya ayrışmaktadır?

Şefaat kavramının kökü olan ş-f-a / şef’ kelimesi, Arap dilinde ‘bir şeyi benzeri olana eklemek, iki şeyi yan yana getirmek‘ anlamına gelir. Şef’in bir anlamı da ‘çift‘ demektir ki karşıtı; ‘tek’ anlamındaki ‘vitr’dir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu iki ifâde birlikte kullanılmıştır.  Benzerleri olması itibâriyle yaratılan her şeye ‘şef‘, eşsiz ve benzersiz olması itibariyle de Allaha ‘vitr‘ denir.

Şef’ kökünden türeyen şefaat kelimesi ise bir kişinin bağışlanması için aracılık etmek, ona yardımcı olmak veya bir başkasından onun adına yardım dilemek anlamlarına gelmektedir ki genelde yüksek konumda olan birisinin kendisinden konum itibariyle daha aşağıda olan kimseye destek vermesini ifâde etmektedir.  Şefaat edene ‘şefî / şâfi‘ denir ki, çoğulu ‘şüfea‘dır. Bir kimseden şefaat istemeye ise ‘istişfa‘ denir.

Kelamî bir terim olarak şefaat; âhirette günahkâr müminlerin günahlarının bağışlanması, günahı olmayanların da derecelerinin yükseltilmesi için Hz. Peygamberin Allah katında dua etmesi, yalvarması ve onlara yardımcı olmasıdır.  Bâzı hadislerde, sâdece Hz. Peygamber’in değil, nebilerin, meleklerin, âlimlerin ve şehitlerin de şefaat edecekleri belirtilmektedir.

 

Oğuz Çetinoğlu: Kur’ân-ı Kerim’de şefaatle alakalı hükümler nelerdir?

Prof. Dr. Hasan Elik: Kur’ân’da şefaatle ilgili çok sayıda âyet olup bu âyetleri iki grupta toplamak mümkündür:

1-Şefaatin mutlak ve kesin olarak reddedildiği âyetler:

*Hiç kimsenin bir başkasına en küçük bir yararının dokunmayacağı, kimseden yardım görmeyeceği ve hiç kimseden şefaatin kabul edilmeyeceği hesap ve ceza gününe karşı hazırlıklı olun. (Bakara 2/48, 123)

*Herhangi bir pazarlığın, dostluğun ve şefaatin geçerli olmayacağı gün… (Bakara 2/254)

*Kendilerine bir yarar veya zarar verecek durumda olmayan şeylere kulluk edip kendi kendilerine: “Bunlar, Allah katındaki şefaatçilerimizdir diyorlar. De ki: ‘Göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na haber veriyorsunuz?” (Yûnus 10/8)

*Şefaatçi edindikleri varlıklar hiçbir şeye mâlik olmadıkları ve hiçbir şeye akıl erdiremedikleri halde, onları şefaatçiler mi ediniyorlar? De ki: ‘Şefaat yetkisi tamamıyla, yerin/göğün mülk ve egemenliğine sâhip olan Allaha aittir.’ (Zümer 39/43-44)

*Onlara hatırlat ki âhirette her insan dünyada yaptığı yanlışlardan ve haksızlıklardan dolayı rehin tutulacak ve kendisini Allaha karşı koruyacak bir dost ve şefaatçi bulamayacaktır.’ (En’âm 6/70)

*Onlara hiçbir şefaatçinin şefaati fayda vermeyecektir. (Müdessir 74/48)

*O gün zâlimler için ne bir dost ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi olacaktır. (Gâfir 40/18)

*Zîlimler kendilerine yardım edecek kimse bulamayacaklardır. (Bakara 2/270)

Çetinoğlu: Şefaatin, Allah’ın izniyle mümkün olduğu şeklinde anlaşılan âyetlere bakabilir miyiz Hocam?

Prof. Elik: Şu âyetler örnek gösterilebilir:

*Allah’ın izni olmadan/olmadıkça onun katında kim şefaat edebilir? (Bakara/255)

*Melekler, Allah’ın hoşnut olduğu insanların dışında kimseye şefaat edemezler. Çünkü herkesten önce onların kendileri O’nun korkusuyla titrerler. (Enbiyâ 21/28)

*O’nun izni olmadıkça hiç kimse şefaatçi olamaz. (Yûnus 10/3)

*Rahmân’ın* katından bir ahid almadıkça o gün hiçbir kimsenin bir başkasına şefaat etme hakkı olmayacaktır. (Meryem 19/87)

*Rahmân izin vermedikçe hiçbir kimsenin bir başkasına şefaati bir yarar sağlamayacaktır. (Tâhâ 20/109)

*Allah izin vermedikçe O’nun katında hiç kimsenin şefaati fayda vermez. (Sebe 34/23)

*Şefaatlerini umdukları göklerdeki melekler, Allah dilemedikçe ve izin vermedikçe onlara şefaat edemezler. (Necm 53/26)

Çetinoğlu: Şefaat meselesine hâdisler açısından da bakabilir miyiz Efendim?

Prof. Elik: Başta Buharî* ve Müslim* olmak üzere bütün hadis mecmualarında farklı lafız ve üslûpla da olsa şefaatle ilgili çok sayıda hadis yer almaktadır.  Bu mecmualardaki hadislerin genel olarak şu mânalarda kullanıldıkları görülmektedir:

*Hesap gününün şiddetini azaltıcı şefaat.

*Bâzı insanların hesaba çekilmeden cennete girmelerini sağlayacak olan şefaat.

*Bâzı kimselerin hesaba çekildikten sonra azaba müstahak oldukları halde azap edilmeden cennete girmelerini sağlayacak olan şefaat.

*Cehenneme giren günahkârların oradan çıkarılmalarını sağlayacak olan şefaat.

*Günahsızların derecelerinin yükseltilmesini sağlayacak olan şefaat.

*Hz. Peygamberin amcası Ebû Tâlib’in azabının hafifletilmesi

*Medine halkına şefaat.

*İyilik ve kötülükleri eşit olanların cennete girmelerini sağlayacak olan şefaat.

*Kelime-i Tevhidi ikrar ettikleri halde hiçbir hayır işlemeyenler hakkında şefaat.

Çetinoğlu: Kesin hüküm ihtiva eden hadisler hangileri?

Prof. Elik: Bu hadislerden biri: ‘Şefaatim, ümmetimin büyük günah (kebâir) işleyenleri içindir.’ anlamındaki hadistir. Şefaat konusunda delil gösterilen bir başka hadis de şudur: ‘Her peygamberin kendine has kabul olunan bir duası vardır ve onunla dua edegelmiştir. Fakat ben duamı, ahirette ümmetime şefaat etmek için saklıyorum.’

Hz. Peygamberin ümmetine şefaati yanında bir de genel ve kapsamlı şefaatinden bahseden bir hadis rivâyet edilmektedir ki buna büyük şefaat (şefaat-i uzmâ) adı verilir. Hadis şöyledir:

‘Kıyâmet gününde güneş insanlara o kadar yaklaşır ki dökülen ter, insanın boyuna yükselir de kulak arkasına erişir. İşte insanlar bu acıklı durumda iken Âdemden şefaat dilerler. O ‘Ben bu yardıma ehil değilim.’ der. Sonra Nuh’tan yardım dilerler. O da ‘Ben buna ehil değilim.’ der. Sonra İbrâhim’den şefaat dilerler. O da ‘Ben buna ehil değilim.’ der. Sonra Musa’dan yardım dilerler. O da ‘Ben buna ehil değilim.’ der. Sonra İsa’dan yardım dilerler. O da ‘Ben buna ehil değilim.’ der. Sonra Muhammed’den yardım dilerler. Bunun üzerine, Hz. Muhammed secdeye kapanarak uzun bir müddet kaldıktan sonra yüce Allah ‘Kaldır başını; iste verilecek, konuş dinlenecek, şefaat dile şefaat hakkı verilecek.’ der. ‘Bunun üzerine Rabbime hamd ederek başımı secdeden kaldırır ve şefaatimle cehennemlikleri cehennemden çıkarır cennete sokarım.’

Çetinoğlu: Şefaatle ilgili âyet ve hadisleri İslâm âlimleri ve mezhepleri, nasıl anlamış ve yorumlamışlar?

Prof. Elik: İslâm’ın daha ilk döneminden itibâren şefaat konusu İslâm âlimleri arasında tartışılmaya başlanmış; Hâricîler, Kur’ân’da olmadığı ve bu konudaki hadislerin de Kur’ân’a muhalif olduğu gerekçesiyle şefaati reddetmişler, bâzı sahâbiler ise onların bu redlerini reddederek şefaati savunmuşlar ve şefaati inkâr edenlerin ondan mahrum kalacağını söylemişlerdir.

Sonraki dönemlerde de şefaat meselesi tartışılmaya devam edilmiş; Mûtezile*, şefaatin âsi muüminler için değil, mutî müminlerin derecelerinin yükseltilmesinde geçerli olduğunu, Ehl-i Sünnet* ise umumî şefaati kabul etmiştir.

Çetinoğlu: İslâm âleminde ekseriyeti teşkil etmeleri sebebiyle Ehl-i Sünnet’ten başlayabilir miyiz?

Prof. Elik: Ehl-i Sünnete göre şefaat haktır. Kıyâmet günü Hz. Peygamber, ümmetinin günahkârlarına, hatta bütün insanlığa şefaat edecektir. Şefaat hem mutî* kulların sevap ve derecelerinin yükseltilmesinde hem de kebâir ehlinin* cezâlarının affedilmesinde olacaktır.  Ebû Hanîfe Hz. Peygamberin şefaatinin büyük günah işleyenler için hak olduğunu ifâde etmiş; Ebu 1-Hasen el-Eş’arî* Müslümanların, Hz. Peygamberin büyük günah işleyen kimseler için şefaatte bulunacağında icmâ (fikir birliği) ettiklerini söylemiş; İmam Mâtürîdî* şefaatin Kur’ân ve hadislerle sâbit olduğunu belirtmiştir.

Çetinoğlu: Şiî* din âlimlerinin görüşü nasıl?

Prof. Elik: Şîî din bilginleri de şefaati kabul etmişlerdir. Meselâ Ebû Cafer Muhammed el-Kummî: ‘Allah’ın dinini kabul eden bir kimseye küçük-büyük günah işlese de şefaat edileceğine inanırız.’ demiştir.  Yine Şîî kelâmcılardan el-Hillî Hz. Peygamberin şefaatinin sâbit olduğunda âlimlerin ittifak ettiğini belirtmiştir.

Kelâm* âlimi ve Ehl-i Sünnetin görüşlerinin önemli ve etkili bir savunucusu olan Râzî*, tefsirinde şefaat konusunu genişçe ele alarak Ehl-i Sünnetin ve Mûtezile*’nin konuyla ilgili delillerini ve görüşlerini değerlendirmiştir.

Râzî şöyle diyor: “Muhammed ümmeti, Hz. Muhammed’in kendilerine âhirette şefaatçi olacağı hususunda icma etmiştir.  Dayanakları ise ‘Rabbin seni (ahirette) makâm-ı mahmûda (övgüye değer bir makama) yükseltecektir.” (İsrâ 17/79)  ‘Yakında, Rabbin sana (kalbinden geçeni) verecek ve sen de hoşnut kalacaksın.’ (Duhâ 93/5)  şeklinde anlaşılan âyetlerdir.

Râzî, Ehl-i Sünnetin şefaatle ilgili delillerini şöyle sıralamaktadır:

1-Hz. İsa’nın ümmeti ile ilgili olarak ‘Şâyet onlara azap edersen onlar Senin kullarındır; onları bağışlarsan bu da Senin kudret ve hikmetinin gereğidir.’ buyrulmuştur. Bu âyette Hz. İsa’nın, günah-ı kebâir* işleyen ümmeti ile ilgili şefaatinden bahsedilmektedir. Şâyet Hz. İsa için şefaat geçerli ise Hz. Muhammed için de geçerlidir.

2-Hz. İbrahim*’in ümmeti ile ilgili olarak: ‘Bana uyan bendendir, bana baş kaldırana gelince şüphesiz Sen acıyan ve bağışlayansın.’ buyrulmaktadır.  Bu âyetteki mağfiret*, kâfirler için değildir

(çünkü onlar mağfiret ehli değildir) küçük günah işleyenler ve kebâir ehlinden* olup da tövbe edenler için de olmadığına göre tövbe etmeden ölen kebâir ehli içindir.

3-‘Rahmân’ın katından bir ahid almadıkça o gün hiçbir kimsenin bir başkasına şefaat etme hakkı olmayacaktır.’  anlamındaki âyet, günahkârların başkalarına şefaat edemeyeceğini veya başkalarının şefaatine nail olamayacağını ifâde ettiği gibi, Rahmân’ın katından ahid almış olanlara şefaat edileceğini de ifâde etmektedir. Ahidden maksat da tevhid* ve İslâm’dır. Buna göre, ahid alan herkes şefaate hak kazanacaktır. Kebâir ehli de Rahmân’dan ahid aldığına göre onlar da şefaate ehildirler.

4-‘Kendi günahlarının ve erkek-kadın bütün müminlerin günahlarının bağışlanması için af ve mağfiret dile‘ âyetine göre yüce Allah, Hz. Muhammed’e bütün günahkârlar için istiğfar etmesini emretmiş ve onları bağışlamıştır. Kebâir ehli de mü’min olduğuna göre onlar da bağışlanmıştır.

5-‘Eğer onlar kendilerine zulmettikten sonra sana gelip Allah’tan bağışlanmaları için dua ederlerse şüphesiz Allah affedici ve merhametlidir.’  Bu âyete göre, Hz. Peygamber, zâlim ve fâsıklar* için ne zaman istiğfarda* bulunsa Allah onun duasını kabul eder. Böylece Peygamber’in kebâir ehli* için dünyada şefaati sâbit olmuştur. Bu, ahirette şefaati için de bir delildir.

Mûtezile*, şefaatin büyük günah işleyenler için değil, itaatkâr ve tövbekârlar için söz konusu olduğunu; dolayısıyla şefaatin, azabın kaldırılmasına değil, ancak derecelerin yükseltilmesinde ve sevapların artırılmasında olacağını savunmuşlardır. Meselâ Mûtezile âlimlerinden Kadı Abdülcebbâr Hz. Peygamberin şefaatinin ümmeti için sâbit olduğunda ihtilaf olmadığını ancak ihtilafın, şefaatin kim için gerçekleştirileceği hususunda olduğunu ifâde ederek şefaatin büyük günahlardan tövbe eden müminler için geçerli olduğunu söylemiştir.

Çetinoğlu: Mûtezile* nin kebâir ehline* şefaat edilmeyeceğine dair delilleri nelerdir?

Prof. Elik: Düşüncelerini şu âyetlerle temellendiriyorlar:

1-Şefaat, cezânın düşürülmesinde etkili olsaydı Kur’ânda ‘Hiç kimsenin bir başkasına yararı dokunmaz, kimseden şefaat kabul edilmez.’ (Bakara 2/123)  denilmezdi.  Zemahşerî*: ‘Bu âyet, âsilere şefaatin olmayacağının delilidir.’  demektedir.

2-Kur’ân’ın bâzı âyetlerinde şefaat mutlak olarak reddedilmiş, bâzı âyetlerde de zâlimlere şefaat edilmeyeceği beyan edilmiştir.  Zalimden maksat, zulmeden herkes olduğuna göre bu ifâde zâlim kâfirleri de zâlim müminleri de içine almaktadır.

3-Bir âyette yüce Allah, meleklerin; Allah’ın razı olmadığı kimselere şefaat edemeyeceğini haber vermektedir. Fâsık*, Allah’ın razı olduğu kimselerden olmadığından, melekler onlara şefaat etmeyeceğine göre Peygamber de böyle kimselere şefaat etmez.

4-Bir başka âyette ‘kimseye hiçbir şefaatçinin şefaatinin fayda vermeyeceği‘  ifâde edilmektedir. Şâyet şefaat, azabın/cezanın düşürülmesinde, affedilmesinde etkili olsaydı şefaatin onlara faydası olacağı ifâde edilirdi. Bilâkis âyet bunun aksini ifâde etmektedir.

5-Diğer bir âyette: “Allah’ın ‘taht’ını taşıyanlar (melekler) ve O’na yakın olanlar, Rablerinin sınırsız ihtişamını hamd ile yüceltirler, O’na iman edenler için bağışlanma dilerler: ‘Rabbimiz! Sen her şeyi ilmin ve rahmetinle kuşatırsın, tövbe edip yoluna uyanları bağışla ve yakıcı ateşin azâbından onları koru!” (Gâfir 40/7)  buyrulmaktadır. Fâsıklar* için şefaat söz konusu olsaydı âyette günahlarının bağışlanması için tövbe şartı getirilmezdi. O halde, şefaat ancak itâatkâr müminler ve günahlarından tövbe edenler için söz konusudur.

İslâm bilginlerinin hadislerle ilgili değerlendirmelerine gelince Ehl-i Sünnet*, kebâir ehline* şefaat edileceğinden bahseden hadis ile şefaat-i uzmâ hadisini, büyük günah işleyenlere şefaat edileceğine delil gösterir.

Mûtezile* ise Ehl-i Sünnet*’in şefaatle ilgili delillerini teşkil eden bu hadislerin haber-i vâhid olduğunu, dolayısıyla zan ifâde ettiğini, Kur’ân’ın, şefaati reddeden birçok âyetine ve akla aykırı olduğunu, şefaat gibi büyük bir olayı sâdece büyük günah işleyenlere tahsis ederek itaatkâr müminlerin bundan mahrum bırakılacağını, dolayısıyla âsiler lehine eşitsizliği ifâde ettiğini ileri sürerek kabul edilemez olduğunu söylemektedir.

Çetinoğlu: Ehl-i Sünnet*, Mûtezile*’nin bu görüşü için ne diyor?

Prof. Elik: Ehl-i Sünnet; Mûtezile’nin bu yaklaşımına şöyle cevap vermektedir:

Bu ve benzeri hadisler âhâd* olarak rivâyet edilse de şefaat konusunda farklı tariklerden* gelen birçok hadis vardır ki bunların ortak noktası, kebâir ehlinin* şefaat vesilesi ile cehennemden kurtulacağıdır. O halde, bu hadisler mütevâtir* hükmünde olup kat’î delil kabul edilmelidir.

Mûtezile*’nin, şefaatin âsiler lehine eşitsizliği ifâde ettiğine dâir itirazına İbnü’l-Cevzî* ve Nevevî*; ‘Şefaatin en çok muhtaç olana ve en çok ihtiyaç hissettiği anda yapılması, Hz. Peygamber’in ferâsetinin ve ümmetine sonsuz merhamet duygusunun bir ifâdesidir.’  şeklinde cevap vermişlerdir. İmam Mâtürîdî* de şefaat olunan kimsenin, işlediği günah sebebiyle değil, yaptığı iyiliklerle şefaate lâyık olduğunu söylemiştir.

Mûtezile’nin meseleye akıl açısından yaklaşımını ise İbnü’l-Müneyyir el-İskenderî* şöyle eleştirmiştir:

‘Onları, şefaati inkâr etmeye sevk eden sebep, Allah’ın mûtî kullarına mükâfat, âsi kullarına ceza vermesinin aklın gereği olduğu şeklindeki yanlış düşünceleridir.’

Mûtezile*, şefaatle ilgili bu hadisleri anılan gerekçelerle reddettiği gibi, bâzı hadisleri de şefaatin reddine delil göstermektedir.  Meselâ:

‘Zâlim yöneticilerin cennetten uzak olacağı‘,

‘Haramla beslenmiş bir bedenin cennete giremeyeceği, Hz. Peygamber’in bu kişilerden uzak olduğu‘,

‘Hür bir insanı satarak onun parasını yiyen kimselerin, çalıştırdığı insanın ücretini ödemeyenlerin hasmı olduğu‘  bildirilmektedir. Şâyet Peygamber herkese şefaatçi olsaydı bu hadislerde belirtilen kimselerin hasmı olduğunu, onların cennete giremeyeceklerini söyler miydi? Bu günahkârlar hakkında hem bu ifâdeleri kullanıp hem de onlara şefaat etmesi düşünülebilir mi?

Bâkıllânî*, bu gibi hadisleri ‘haramı helâl saymak ve nassı yalanlamak itikadı ile haram işledikleri takdirde şefaate lâyık olmayacakları‘ tarzında yorumlamıştır.

Râzî* de şefaatin reddine delil gösterilen bu hadisleri şöyle yorumluyor: ‘Bu hadislerden Hz. Muhammed’in kebâir ehlinin tamamına şefaat etmeyeceği anlamı çıkarılamayacağı gibi, kıyâmetin bütün safhalarında şefaat edilmeyeceği anlamı da çıkarılamaz. Mümkündür ki Hz. Peygambere, kıyâmetin bâzı aşamalarında bâzı kişilere şefaat etme izni verilmez ama bâzı aşamalarında bu kişilere şefaatine izin verilir.‘ (Râzî, age, 3, 62.)

(Devam Edecek)

 

 

1800 – 1923 Arası Lozan, Türkiye İktisat Tarihi – 3

Bu yazı dizimizin ilk iki bölümünde Osmanlı Devleti’nin iktisadî gelişimini kuruluşundan itibaren ele alarak özetlemeye çalıştık. Kanunî Sultan Süleyman dönemine kadar özetlediğimiz yazı dizimizin bu bölümünde bu tarihten itibaren devam edeceğiz.

Kanunî Sultan Süleyman dönemi malî durum, ayrıntılı olarak incelenmeye değer bir dönemdir. Çünkü, bu padişahtan sonra, devletin malî durumu gözle görülür şekilde bozulmaya başlamıştır.

Osmanlı Devleti’nde gelirlerin ve masrafların bütçe şeklinde dengelenmeye çalışıldığı dönem de yine bu dönemdir(1562-1563).

II. Selim zamanında, Sokollu’nun, Volga-Don arasının açılması ve Süveyş Kanalı’nın yapılması için harcadığı paralar, malî durumun bozulmasında önemli nedenler olmuştur. Sonuçta, hem istenen sonuca ulaşılamamış, hem de malî durum ciddi olarak bozulmaya başlamıştır.

II. Selim(1566) ile açığa çıkan malî bozukluk, 1622 yılında IV. Murat’ın tahta çıkışına kadar devam etti. Bu arada tahta çıkan tüm padişahlar ve bürokratlar, gelirlerin masrafları karşılayamaması nedeni ile sürekli para ayarları ile oynamak, vergileri artırmak ve yeni vergi çeşitleri koymakla uğraştılar. Bir yandan da masrafları azaltmak yerine, daha da çok lüks hayat ile, masrafların artmasına neden oldular.

IV. Murat, tahta çıktıktan sonra, büyük gayretlerle, devletin ekonomisinde bir takım iyileştirmeler sağladı, masrafların karşılanması için atıl malvarlıklarını devreye soktu.

Ancak, IV. Murat’tan sonra yine iktisadî durum bozulmaya başladı. III. Selim’in tahta çıkışına kadar(1789), bu bozulma devam etti. Bu dönem içerisinde sadrazamlığa gelen Köprülü ailesinin fertlerinin gayretleri, III. Mustafa ( III. Selim’in babası) zamanında sadrazamlık yapan                  Mehmet Paşa’nın gayretleri, ekonominin iyileşmesi için ancak, saman alevi rolü oynadı. Yani, bunların gayretleri, geçici iyileştirme sağlamalarına rağmen, kalıcı, sağlam bir ekonomik yapı oluşamadı. Özellikle, (Lale Devri gibi) bazı dönemlerde, akla hayale gelmez masraflar, Devlet’in, Avrupa devletleri karşısında geri kalmasında en önemli nedenlerden birini oluşturmuştur.

III. Selim dönemine, yani Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 1800’lerin başına kadar, Devlet’in malî, iktisadî durumunun özeti budur.

Bir de, ekonomik yapının nasıl işlediğine, Devlet’in ekonomik yönetiminin nasıl olduğuna, bu kadar büyük bir Devlet’in bir ekonomik sistemi olup olmadığına bakmak, konumuzun tamamlanması açısından uygun olacaktır.

Osmanlı Devleti’nde ekonomik sistem var mıdır diye sorulacak olursa, özellikle, 1500 yıllarından, 1800’lü yıllara kadar süren ve tarif edilebilir bir sistemin varlığından söz edebiliriz. İaşe(Provizyonizm), Fiskalizm ve Gelenekçilik olarak adlandırılacak olan bu sistemin ilklerini kısaca şöyle açıklayabiliriz:

İaşe İlkesi:

Ekonomide, mal veya hizmeti üretenler ve bir de bu mal veya hizmeti tüketenler vardır. Üreticinin amacı, temel olarak, kâr elde etmektir. Tüketicinin amacı ise, ucuz ve kaliteli mal veya hizmet tüketmektir.

İaşe İlkesi, bu iki temel ekonomik unsurdan, tüketiciye göre davranma, tüketicinin ihtiyacını önceleme düşüncesidir. Dolayısıyla, bu anlayış için temel esas, mal ve hizmetlerin piyasada bol olması, kaliteli ve ucuz olmasıdır.

Bu İlke’nin uzun yaşaması, dayandığı nedenlerin varlığına bağlıdır: Buna göre,

1- Verimlilik düşüktür ve artırmak zordur. 2- Mevcut durumu değiştirmek, yarar yerine zarar getirebilir. 3- Ulaştırma zor ve pahalıdır.

O dönemde, iktisadî hayatı yürütebilmek ancak bu anlayışla olur inancı hakimdi. Bu nedenle, Devlet tam bir müdahaleci devlet olmuştur. Yine bu nedenlere bağlı olarak, toprak mülkiyeti fertlere değil, devlete ait idi. Mirî adı verilen bu Mülkiyet Rejimi’nde Devlet, toprak ile her türlü işlemi sıkı denetim altına almış idi.

Gıda ve hammaddelerin alım satımı, kasaba esnafının tekelinde idi. Zaten temel tüketim merkezi buralar idi. Alım-satım dengesini korumak için Lonca Düzeni kurulmuştu. Kaza’nın ihtiyacı karşılandıktan sonra artan üretim, İstanbul’a sevk edilirdi. Yurt içi ihtiyaçlar tamamen karşılandıktan sonra, ancak, fazla üretim ihraç edilebilirdi. Yani, İhracat, üretim faaliyetinin temel hedefi değildi. Buna karşılık İthalat, hiç bir sınırlamaya gerek duyulmadan serbestçe yapılabilirdi.

İaşe İlkesi ile ilgili, son olarak şunu söyleyebiliriz: Devlet, Tüketimi önceliğe aldığı için, üretim artışının istenen seviyeden fazla olmasına ÇOK RAZI değildi. Gelenekçilik adı da verilen bu düzen Osmanlı Devleti’nde uzun bir dönem geçerli olmuştur.