30.5 C
Kocaeli
Salı, Haziran 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 534

Ümmetin Partisi

Yazının başlığını okuyunca bazılarınız, “burası Türkiye Cumhuriyeti ve T.C. bir hukuk devletidir. Anayasamız ve hukukumuzda ümmet diye bir kavram yoktur. Hukuken bu amaçla parti kurulamaz” diye itiraz edebilir.

İtiraz haklıdır ama Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın sözü üzerine bu başlığı attığım anlaşılmıştır.

AKP’den ayrılıp yeni bir parti kurma hazırlığındaki Ali Babacan’a, “bu ümmeti parçalamaya hakkınız yok!” dediğini Erdoğan kendisi açıkladı.

Bu cümle çok sorunlu.

Ali Babacan ve O’nun arkasındaki Abdullah Gül ile diğer arkadaşları bir siyasi parti kuracaklar. Babacan peygamberliğini veya mezhep imamlığını ilan etmeyecek. Din veya mezhep kurmayacak.

Ümmet niye parçalansın ki?

Kuracakları partinin esas tabanı haliyle AKP kitlesinden oluşacak ve kadrosu AKP içinden çıkacak.

Tıpkı Millî Görüş çizgisinden kopan AKP’nin, RP/ FP partilerinin içinden çıktığı gibi.

Millî Görüşçüler ve lideri Necmettin Erbakan AKP’den daha ümmetçi idi.

Tayyip Erdoğan ve arkadaşları Fazilet Partisi kapatılınca partinin devamı niteliğine sahip olduğu kabul edilen Saadet Partisi‘ne katılmadı. Bu partiden ve liderinden ayrılarak AKP’yi kurdular.

Onlar AKP’yi kurmakla herhalde ümmeti parçalamış olmadılar. Saadet Partisi’ni daha doğrusu milli görüşçüleri parçaladılar.

Şimdi de yeni parti parçalayacaksa, bu parçalanan ümmet değil, Ak Parti olacak.

Ümmetin Lideri Değil

Erdoğan’ın “bu ümmeti parçalamaya hakkınız yok!” cümlesindeki yanlışlık çok ciddi.

AKP Genel Başkanı bu cümlesinden ümmet ile partisini aynileştirdiği görülüyor.

Hatta bazı AKP taraftarlarının Erdoğan için “ümmetin lideri” sloganını kullandığı da malum. Fanatik taraftarların bu akıl dışı sloganını Erdoğan da içselleştirmiş olmalı ki bu cümleyi sarf etmiş.

Oysaki “ümmet, bir peygambere inanıp onun yolunu seçen kimselerin tümünü” ifade eden bir kavram.

Özelde ise “İslam dinine bağlı olan, Hazreti Muhammed’in yolundan giden Müslümanların tümü” demek.

Ak Parti tüm Müslümanları temsil eden bir parti değil. AKP lideri bırakın dünyadaki bütün Müslümanların, Türkiye’deki Müslümanların bile ortak lideri değil.

Kaldı ki, O’na oy verenler ve vermeyenler arasında Müslüman olmayanlar da var.  Erdoğan inancı ne olursa olsun, bütün vatandaşları kucaklamak zorunda.

Sadece AKP’nin Müslüman, diğerlerinin ümmet dışı unsurlar olduğunu düşünmek kadar tehlikeli ve bölücü bir zihniyet olamaz.

Eğer bir sürçü lisan ise hemen düzeltilmeli. Değilse, bu sakat zihniyetten derhal uzaklaşılmalıdır.

Keşke Bir Sistem Olsaydı

İstanbul Belediye Başkanlığı seçiminden sonra bir “sistem tartışması” başladı. Çünkü hem yenilmez zannedilen AKP yenildi ve hem de “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” uygulamasının birinci yılı doldu.

Ve Türkiye hemen her alanda bir sene öncesine göre daha kötü. “Bu sistem gelince uçacağız” dediler. Yere çakılmak üzereyiz.

Burada tek sebep “yeni sistem” değil. Keşke bir “sistem” olsa da ona uyulsa idi.

Hangi “sistem” olursa olsun, daha başarılı bir sonuç çıkabilirdi.

Sistem demek kurumların çalıştığı ve kuralların işletildiği bir yöntemler düzenidir.

Oysaki bizim problemimiz kurumların devreden çıkarılmış olması, tek adama bağlanmasıdır.

Buna ilaveten kuralların yine aynı iradenin isteğine göre uygulanması, gerektiği kadarının uygulanması veya uygulanmamasıdır.

Bu tarife göre Türkiye’de bir sistem, dolayısıyla bir hükümet sistemi yoktur.

Adı “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” de olsa uygulanan yönetim biçimi bir sistemi ifade etmiyor. Bir “parti devleti” görüntüsü var.

Bu bakımdan TV’lerde harıl harıl sistem tartışmaları yapılması havanda su dövmekten ibaret kalıyor.

Faiz Konusunda Görüş Ayrılığı

Gelişmiş bütün ülkelerde Merkez Bankaları bağımsızdır. Son iki başkan döneminde yarı bağımsız olan T.C. Merkez Bankası, 6 Temmuz 2019’dan itibaren, artık bağımsız değildir.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Merkez Bankası Başkanını kendisinin verdiği “faizleri indirin” talimatına uymadığı için görevden aldığını açıkladı. “Sayın Başkanın kendine has birçok tasarrufu olmuştur ve maalesef ağır bedeller ödendi” dedi.

Oysa faiz, enflasyon ve diğer para konularında Merkez Bankası Başkanı tek başına karar vermez. Kararları veren “Para Politikası Kurulu” dur.Kurul, MB Başkanı ve dört üyeden oluşur. Hepsinin eşit oy hakkı vardır. Yeni Başkan da, görevden alınan başkan döneminde bu kurulun üyesi idi. Nedense diğer kurul üyeleri görevden alınmadı, kurul üyesi Başkan Yardımcısı Başkan oldu.

Şimdi artık bu kurulun tarafsız ve ekonominin gereklerine göre politika belirleyebileceğine kimse inanmıyor.

Faiz konusunda Erdoğan meğer Ali Babacan ile de anlaşamıyormuş. Erdoğan “faiz konusunda hiçbir zaman anlaşamadık kendisiyle”diyerek açıkladı. Babacan ekonominin kaptanı görevlerinde iken “faizleri düşürün” talimatı vermiş. Babacan bu talimata rağmen faizleri düşürmek için Merkez Bankasına baskı yapmamış. Erdoğan bunun ülkeye çok ciddi sıkıntılar yaşattığını ifade etti.

Bu sözü Ali Babacan’ı rakip olarak ciddiye aldığını ve şimdiden muhatap alıp gözden düşürmeye çalıştığı şeklinde yorumlanabilir.

Fakat esas sıkıntılı olan konu Erdoğan’ın faiz konusuna, gerçekçi ve ekonomi bilimi açısından değil, tamamen ideolojik şablonla bakıyor olmasıdır.

Bütün bunların ekonomiye “ağır bir bedeli” olacak. Hem de çok uzun olmayan bir vadede.

 

 

Bozkurt İlham Gencer’le Sanat ve Siyâset Bir Arada

0

Müzik dünyamızın asırlık çınarı BOZKURT İLHAM GENCER’i; zanaatı sanata dönüştüren cam ustası ve yazar SAMİ SEFER COŞKUN anlatıyor. 15 X 21 santim ölçülerinde, birinci hamur kâğıda basılı 467 sayfalık kitapta; müzikle nakışlanmış sevgi dünyasının renkleri, bir büyük sanatkârın bilinen ve bilinmeyen yönleri hafızalara yerleşiyor, gönüllere doluyor. Maceralı bir hayat, linç teşebbüsleri, sanat hareketleri, siyasetin labirentleri, dostluklar, kıskançlıklar roman akıcılığında sayfaları dolduruyor.

Editörlüğünü Yeliz Şenyerli’nin üstlendiği eser, Sami Sefer Coşkun’un kaleme aldığı İlham Gencer’in şahsiyet özellikleriyle başlıyor:

İlham Gencer, klasik anlamda boylu boslu olmasa da yakışıklı bir adam. Sesi, konuşurken bile mikrofondan çıkarcasına gür. Çenesindeki gamzesi, kendisinin mührü. Kabiliyetini Tanrı’dan alan Gencer, sayısız nitelikleriyle tek başına bir ordu… Galatasaraylı olsa da o hep millî takımı tutar. Bir de her sabah spor yapar.

Kolay kırılmaz kimseyi de kırmaz. O’nun için zenginlik ölçüsü, doğru olmak, işini severek yapmak, hatalarını en aza indirmek. Para pul tanımaz, eli açık, yardımsever, gözü pek ve cesur. En büyük özeliği, inandığı şeyleri yapmak ve tevazu sahibi olmak. Müzisyenliği yanında milliyetçiliği ve vatanseverliği de onun hayat biçimi. Müdana etmeden yaşamak, kimseye borçlu kalmamak başlıca ilkesidir.

1925 yılında Bakırköy’de doğdu. Ailesi ve yakınları O’na, 1934 yılına kadar kullandığı İlham Osman ismiyle seslendi. Soyadı kanunuyla birlikte babasının ‘Gencer’ soyadını almasından sonra ‘İlham Gencer‘ ismi, ‘Bozkurt‘ ilâvesiyle kendisini bugünlere taşıdı.

Annesi Nihal Hanım ile babası İbrahim Ethem Bey, İlham çok küçük yaştayken ayrılmıştı. İlham, bundan sonra annesi ve dedesi Halil Nail Öget tarafından yetiştirildi.

Annesi Nihal Hanım, uzun yıllar Almanya’da tahsil görmüş Almancayı ana dili gibi konuşan bunun yanında Fransızca ve İngilizceyi çok iyi bilen bir hanımmış. Çocuklara piyano dersleri veren Nihal Hanım, cam içi süsleme işçiliğinin de dünyadaki sayılı sanatkârlarından biri olarak çok sayıda sergi açmış. İlham’ın, sanatkâr ruhunu annesinden almış olduğu söylenebilir. Henüz 5 yaşında iken annesinden piyano çalmayı öğrendi. Aynı yıl ilk eseri olan ‘İlham Vals‘i besteledi.

Tahsil hayatına 1932 yılında 44’üncü Şişli İlkokulu’nda başladı. Ortaokula kaydolduğu 1938 yılında dedesi ile birlikte Atatürk’ün cenâze törenine katıldı. Mahşerî kalabalıkta dedesinin elinden kurtulunca ne olduğunu anlamadan top arabasını çeken atların altında kalarak başından yaralandı. Gözlerini Teşvikiye Sağlık Yurdu’nda açtı. Tedavisi 45 gün devam etti. Sonra müzik çalışmalarına devam etti ve 1940 yılında ilk konserini İstanbul’da Harbiye Orduevinde verdi.

1943 yılında kaydını yaptırdığı Kabataş Erkek Lisesi’ne 4 yıl okudu. Kendi ifâdesiyle derslerde pek başarılı olamayıp belge alarak okuldan ayrıldı. Ana dili gibi Almanca konuşabiliyordu.  Lise diplomasını, 1948 yılında Atatürk Erkek Lisesi’nden aldı.

Kendine has tarzıyla toplulukların aradığı bir isim olmayı başaran İlham Gencer, 1949 yılında 24 yaşındayken TRT İstanbul Radyosu’nda canlı yayında “İlham Gencer’le Cumartesi Geceleri” adlı 20 dakikalık programlar yapmaya başladı. Bir müddet sonra da İstanbul’da, İzmir’de ve Ankara’da gazino programlarının aranan ismi olmuştu. Askerlik hizmetine Ankara’da Yedeksubay Okulunda başladı, Sıhhıye Bölük Komutanı olarak tamamladı. Orduevlerinde müzik çalışmalarını yaparken ilk orkestrasını kurdu.

Kendisi tanınmış isimlerle birlikte çalışırken, ‘Üsküdar’ şarkısını öğreterek meşhur ettiği Ertha Kit, Berkant, Ajda Pekkan gibi sanata yeni başlayan kişilerin şöhret olmalarına katkıda bulundu. Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Kılıç Ali, Fahrettin Altay Paşa ve daha sonraları Adnan Menderes, Kemal Zeytinoğlu, Benli Belkıs, Erol ve Haldun Simavi, Çiğdem Simavi’nin babası Avni Meserretçioğlu, Gönül Yazar, sonraki yıllarda Sakıp Sabancı ve Hollywood’un tanınmış yıldızlarından Ann Miller, Akim Tamirof, Terry Moor ve sevgilisi Hilton’un varisi Nick Hilton, zamanın dedikodu yazarlarından meşhur Luella Person ile dost meclisleri oluşturdu.

Nüfus kartındaki kaydî yaşının bir asır sınırına yaklaşmasına rağmen her gün sporla yenilenen genç bedeninden fışkıran enerjisi, çevresindekileri saran neş’esi, ayın on dördü gibi parlak zekâsı, lekesiz hâfızası ile Bozkurt İlham Gencer yıllara meydan okuyarak eğlendirmeye devam ediyor. Hepsi bu kadar mı? Hayır! Sağlam fikrî yapısıyla gençlere vatana-millete hizmet, bayrağa ve ataya saygı telkinleri ihtiva eden sohbetleriyle, hitabetiyle o bir öğretmendir. Sevenlerinin gönülden dualarıyla daha uzun yıllar topluma faydalı olmaya devam edecek inşallah.

Kitapta, Bozkurt İlham Gencer’in hayatını dolduran onlarca acı-tatlı hâtıraları, renkli ve pırıltılı bir hayatı olan Sami Sefer Coşkun’un şiirleri, siyasi ve fikrî çalışmaları, sanat hayatında ulaştığı başarılarla alakalı notlar, tasvirler, açtığı sergiler, kendisine takdim edilen armağanlarla alakalı bilgiler, kitabı zenginleştiriyor.

Bozkurt İlham Gencer, aydınlıklara, çağdaşlığa ve medeniyete açık bir insan olarak dâima millî ölçüler içerisinde kalmış, bu sebeple milletine yabancılaşmamıştır. Kendisi de aynı hasletlere sâhip olan ince ruhlu şair Sami Coşkun, dostu Bozkurt İlham Gencer’i çok iyi anlamış ve anladığı gibi de başarıyla anlatmıştır.

Gençler, gelecekte kendileri gibi kalarak gelişmek maksadıyla bir rol model arıyorlarsa, aradıklarının en muhteşemini bu kitapta bulacaklardır.

 

SAMİ SEFER COŞKUN

 

1947’de İstanbul’da doğdu.  Yapı Sanat Enstitüsü İnşaat Bölümü’nde okurken cam sanatlarıyla ilgilendi. Ustalarla birlikte çalıştı. 1965 yılında atölyesini kurdu. Unutulmuş form ve teknikleri kullanarak cam, ahşap ve metalden; gülabdanlar, kahvedanlar, ibrik ve leğenler, sandıklar, mücevher kutuları, yatağan kılıçları, gaddare ve eğri kamaları, kubur tabanca ve tüfekleri, Mecidî nişanları, Karadağ madalyaları ve liyâkat nişanları üretti, yerli koleksiyonere danışmanlık yaptı. Sanat hayatı boyunca 6 sergi açtı. Onur ve teşekkür belgeleri ile mükâfatlandırıldı.

Gençlik yıllarından itibaren yazdığı şiirlerini, ‘İstanbul Şiirlerde Gülsün‘ adlı kitabında topladı ve 1999 senesinde 21. Yüzyılın Antikaları adını verdiği eserlerini de katalog hâlinde yayınladı.

Türk El Sanatları alanındaki uzun yıllar ağır ve yorucu çalışmaları neticesinde kas ve eklemlerinde oluşan yıpranmalar nedeniyle bu alandaki çalışmalarını sipariş üzerine devam ettiriyor.

Bozkurt İlham Gencer’in hâtırâlarını kitaplaştırdı.  İki kızı iki torunu vardır.

 

YELİZ ŞENYERLİ

 

1993 yılında Bartın’da doğdu.

İlk ve ortaokulu Bartın’da, liseyi Bilecik’te okudu. 2018 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nden mezun oldu, Aynı üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi’nde sinema, Başkent İletişim Bilimleri Akademisi’nde spikerlik ve sunuculuk eğitimi aldı. Öğrenciliği döneminde üniversite dergilerinde yayınlanacak pek çok makalenin tashihlerini ve Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya Merkezi’nde habercilik yaptı.

Pek çok gazete ve dergide makaleleri yayımlandı; habercilik, radyo ve televizyon programcılığı, dergi yazı işleri müdürlüğü, kitap editörlüğü ve röportajlar yaptı, armağanlar kazandı.

Hâlen Bengü Türk televizyonunda muhabirlik, editörlük ve sunuculuk yapmakta, Deniz Ticaret,      Yeniçağ ve Bizim Anadolu gazetelerinde köşe yazıları yazmaktadır.

DERKENAR:

BASINDA DİL HATÂLARI

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Hiçbir şey bilmediği hariç, her şeyi bildiğini iddia eden kişiler, en çok da Türkçemize zarar veriyorlar.

Son bir hafta içinde tespit edebildiğim dil hataları:

Kendilerini enperyalist güçlerin temsilcisi zannetmek gibi iflah etmez bir hastalığa yakalananlar…’ Diye yazmış

Zaten hiçbir hastalık, hiç kimseyi iflâh etmez ki…

Cümleyi yazan, bu satırları okuma fırsatını bulabilmişse, belki…

İhtiyacı vardır düşüncesiyle not: İflâh; İyileşme, kurtulma, onma demektir.

İflâh eden‘ hastalık değildir, doktordur, ilaçtır, tedavidir.

İflâh olmaz‘ tabirini kullanması gerekirdi.

*

Teşkilât‘ kelimesi zaten çoğuldur. ‘Teşkilatlar‘ denilmez.

*

Hakkında merak ettiğim sorular‘ denilmez. Sorular merak edilmez, soruların cevapları merak ediliyor olabilir. En doğrusu, ‘hakkında merak ettiğim hususlar…‘ şeklinde söyleyip yazmaktır.

*

Hızlı‘ kelimesinin yerine ‘tempolu‘ diyorlar. ‘Tempolu yürümek‘, ‘tempolu konuşmak‘… ve benzerleri… Her hareketin bir temposu vardır. Bazıları yavaştır, bazıları hızlı…

*

Bilgisayara hâkim değilim‘ veya ‘Mecidiyeköy semtine hâkim değilim‘ diyorlar. ‘Hâkim değilim‘ yerine ‘bilmiyorum‘ deseler ayıp mı olur?

KÜPE:

Dilimizi korumak, farz-ı kifâye değil, farz-ı ayn’dır.

KUŞBAKIŞI:

MODERN TÜRK DÜŞÜNCESİNE BİR DERKENAR:                                                                                                 YUSUF AKÇURA VE ZİYA GÖKALP

13.5 X 21 santim ölçülerindeki 183 sayfalık eser, târihci Dr. Mehmet Kaan Çalen’in; muhtelif târihlerde modern Türk düşüncesinin büyük iki ismi Ziya Gökalp (1876-1924) ve Yusuf Akçura (1876-1935) hakkında kaleme aldığı yazı ve bilgi şölenlerinde sunduğu tebliğlerden oluşmaktadır. Buna rağmen kesintisiz bir bütünlüğe sâhiptir.

Yusuf Akçura’nın Kahire’de 1904 yılında yayınlanan ‘Üç Tarz-ı Siyâset‘ başlıklı makalesi, Ziya Gökalp’in 1918 yılında İstanbul’da yayınlanan ‘Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak‘ isimli kitabı; Türkçülüğün / Türk Milliyetçiliğinin (Frenk tâbiri ile) manifestosudur. Türkçe ifâde etmek istersek, ‘Temel Beyannâmesidir’ diyebiliriz. Günümüzde bu mevzu ile alakadar olanlar sık sık bu iki kaynağı tekrar okumak ihtiyacını hissederler. Yusuf Akçura, üç siyaset tarzını ayrı ayrı incelemekle birlikte, herhangi birini kesin olarak tercih ettiği, benimsediği söylenemez. Ziya Gökalp’in; ‘Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, garb medeniyetindenim‘ sözü de tartışmalara açık olmuştur.

Türk milliyetçiliği statik (sâbit-durağan) değil, dinamik (gelişerek değişen-yenilenen bir yapıya sâhiptir. ‘Garb – batı medeniyeti‘ kavramı da farklı yorumlanmaktadır. Makalenin ve kitabın yazıldığı târihten bu yana, 100 yıldan fazla zaman geçmiştir. Yazılanlar, o günün sayfalarında kalmıştır. Tartışmaya mahal yoktur: Müslüman Türk milletiyiz. Durumumuzu, ‘Türk-İslâm bütünleşmesi‘ olarak da ifâde edebiliriz. Türklük ve İslâmiyet… (dileyen ‘İslâmiyet ve Türklük’ de diyebilir, fark etmez…  Bizler Türk milleti olarak kendi öz medeniyetimizi oluşturmuşuzdur. Eksiklikleri, yanlışlıkları olsa bile, bize has bir medeniyet anlayışımızın varlığını iddia edebiliriz, etmeliyiz. Sosyologlarımız,  ideologlarımız bu meseleyi karara bağlayamadan rahmet-i rahmana kavuşturmuş olsalar bile yazdıklarından yukarıdaki neticelere ulaşmak mümkündür.

Ebedî âleme intikal edenlere ‘kusur izâfe emek’ olarak yorumlanmayacaksa, belirtilmesi gerekir ki, sağ kesimin sosyologları, Akçura-Gökalp arasındaki görüş ayrılıklarını tevil bâbında, sol kültür dairesinden sosyolog Niyâzi Berkes 1908-1988) ve aynı dâireden halk bilimci sosyolog Pertev Naili Boratav (1907-1998) kadar meşgul olamamışlardır. Sosyolog olmamasına rağmen, meseleleri sosyolog dirâyeti ile tahlil eden ve neticelere bağlayan Galip Erdem de; ‘Bir Türk milliyetçisinin en mühim muârızı, bir başka Türk milliyetçisidir‘ diyerek geçiştirmeyi tercih etmişti. Bilenler biliyorlar: 1900’lerde başlayıp, 1960’lar öncesine ulaşan tartışmalar, 2000’ler sonrasında devam ediyor.

Akçura-Gökalp arasındaki görüş ayrılığı, aynı konudaki düşüncelerin 14 sene ara ile beyan edilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu 14 sene içerisinde çok şey değişmişti. Denilebilir ki değişmeyen tek şey, değişimdi. Çok mühimmiş gibi, çok ince görüş farklılıklarını, 100 sene sonrasında diri tutmak bize faydadan çok zarar veriyor. Gökalp de, Akçura da bizimdir. Hatta Boratav ile Berkes’de… Hepsi Türkiye topraklarında gömülüdür.

Hatırlanmalı: Akçura, ‘şimdiki aklım olsaydı…’ diyerek 1904’ten farklı düşündüğünü beyan etmişti. Fakat talihsizliği şuradadır ki, beyan ettiğinde Gökalp hayatta değildi.

Özetle Efendim, Dr. Mehmet Kaan Çalen’in modern Türk düşüncesine ait meselelerin anlaşılmasına katkı sunan semereli fikir egzersizlerinin uzlaştırıcı, birleştirici fakat doğruyu bulmak için zihin sancılarıyla her koldan devam ettirilmesi mecburiyeti ile karşı karşıyayız.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

OSMANLI’DA DİL VE EDEBİYAT

Dil, insan kalabalıklarının millet hâline erişmesinde en önemli unsurdur. Edebiyat ise, bir milletin bulunduğu, eriştiği medeniyet seviyesinin göstergesidir. Dil ve edebiyat bir milletin olmazsa olmaz varlıklarıdır. Osmanlı’nın ihtişamı, târihî zaferlerinde, adâletli yönetiminde olduğu kadar mimârîsindedir, dilinde ve edebiyatındadır. Çünkü Osmanlı’nın dili ve edebiyatı, aynı zamanda bir büyük medeniyet ve köklü bir devlet geleneğinin ürünüdür. Devletin kurulduğu 1300 yılından başlayıp târih sahnesinden çekildiği 1922 yılına kadar geçen yaklaşık yedi asırlık bir dönemde, hükmettiği geniş coğrafyanın insan ve hayatla ilgili hemen her şeyini konu edinen ve işleyen bu edebiyat, sınırlı biçim özelliklerinin yanında âdeta sınırsız bir muhtevâ zenginliğine sâhiptir.

Bu edebiyatta, özellikle en önemli kolu olan şiirde, sâdece hayal ürünü mevzular değil; aynı zamanda insanımızın inanç ve zihniyet dünyasından gönül dünyasına; sanat, kültür ve eğitim hayatından gündelik yaşayışına, zaferlerinden mağlûbiyetlerine; mutfak kültüründen mimarisine, eğlence hayatından mâtemlerine, kısaca doğumdan ölüme kadar hayatın hemen her safhası ve alanına ilişkin son derece değerli güzellikler, lezzetler, râhiyalar bulunmaktadır. Dolayısıyla Osmanlı’nın bir bütün hâlinde ve lâyıkıyla öğrenilip tanınmasının yolu, aynı zamanda dilinin ve edebiyatının bilinmesinden geçmektedir.

Eser, kendisinden sonra yazılacak nice eserlere kapı aralamakta, rehber olmaktadır. Bu maksatla hazırlanan Osmanlı’da Dil ve Edebiyat isimli eser, bir kısmı kongrede bildiri olarak sunulmuş ve yayınlanma safhasına gelmiş metinlerden, bir kısmı ise sahânın uzmanlarınca ve teklif üzerine kaleme alınmış on üç yazıdan oluşmaktadır. Bunların yedisi klasik Türk edebiyatı, beşi dil ve biri de Tanzimat sonrası Türk edebiyatı ile ilgilidir.

Bayram Ali Kaya’nın editörlüğünde hazırlanan 16 X 23 santim ölçülerinde, 208 sayfalık kitap, Mart 2019’da yayınlandı.

MAHYA YAYINCILIK VE EĞİTİM HİZMETLERİ Ltd. Şti.

Vatan Caddesi Nu: 76 B2 Blok Daire 29 Fatih – İstanbul. Telefon: 0.212-531 25 25 info@mahyayayincilik.com.tr //  www.mahyayayincilik.com.tr

Devletin Kâhyası, Sultanın Efendisi                                                                                                       MEHMED SÂİD HÂLET EFENDİ:

Hâlet Efendi (İstanbul, 1760-Konya’da idam edilişi 1823), hademelikten kadılığa yükselen Kırımlı Hüseyin Efendi’nin oğludur. Zeki ve hitâbeti kuvvetli idi. Osmanlı’da devlet düzeninin nasıl işlediğini iyi bilmesi sebebiyle Sultan 3. Selim Han, 4. Mustafa Han ve Sultan 2. Mahmud Han’ın saltanat dönemlerinde (1802-1822) devletin en güçlü adamı oldu. Osmanlı’nın Balkanları kaybetmesinin müsebbibidir.

Ağır tenkidlere ve ithamlara mâruz kaldı. İddiaların dayanak noktasını Şânizâde, Esad Efendi ve Ahmed Cevdet Paşa’nın eserleri oluşturuyor. Bu ithamlar arşiv belgeleri ve Avrupalı müelliflerin eserleriyle mukayese edildiğinde çok farklı neticeler çıkıyor.  Süheylâ Yenidünya Gürgen‘in hazırladığı 13,5 X 21 santim ölçülerindeki kitap, 408 sayfadır.

DERGÂH YAYINLARI:

Merkez: Binbirdirek Mahallesi, Klodfarer Caddesi Nu: 3/20 Altan İş Merkezi Sultanahmet – İstanbul. Telefon: 0.212-518 95 78  Belgegeçer: 0.212-518 95 81  e-posta: bilgi@dergahyayinlari.com www.destek@dergahyayinlari.com

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-SEYYÂH-I ÂLEM EVLİYA ÇELEBİ: Şükrü Halûk Akalın / Türk Dil Kurumu Yayınları.

2-MAVİ LALE: Nazan Bekiroğlu / Timaş Yayınları.

3- OTUZDOKUZ: Celalettin Murat. Hikâyeler. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

4-NİĞDE AKSARAY VE NEVŞEHİR TARİHİ ÜZERİNE: Editör Musa Şaşmaz / Kitabevi Yayınları – Mehmet Varış.

5-İRAN TARİHİ: Yılmaz Karadeniz / Selenge Yayınları. 

 

 

Ana Dede Diyarında…

Benim ana tarafım Bulgaristan’dan Bergama’ya gelip yerleşmişler. Onun için ana tarafından Bergama‘nın Aziziye köyündenim.. Orayı bilenler bilir, Aziziye ile Ayasköy iç içe geçmiş iki köydür… Aralarında üç dört metrelik bir yol vardır. Belki de bunun Türkiye’de başka bir örneği yoktur.

Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyesi Ayasköylü Prof. Dr. Mustafa Şahin ve kendisi gibi köyden yetişmiş aydın insanlar ilk defa bir buluşma tertip ettiler. Sağ olsunlar bana da, haber verip davet yolladılar.  Biz de bunun üzerine bir kez daha kalkıp ana dede topraklarına gittik… İyi ki gitmişiz!

Orada çocukluğumuzda uyuduğumuz odanın şimdiki halinin önünde fotoğraf çektim… Çok düşündürücü bir kare!… Beni 50 yıl öncesinin Türkiye’sine ve çocukluğuma götürdü bu fotoğraf ve ziyaret!

O vakitler köylü hala milletin efendisi idi! Ancak şimdi halinden memnun olan yok…. Prof. Dr. Mustafa Şahin köylerin tarihinide arkadaşları ile birlikte açtıkları sergilerle ortaya çıkarmışlar.

Nasıl oluyorsa biz eskiden daha gelişmiş imişiz! Gün gün geriye gitmişiz sadece elektrik, telefon gelmiş ama diğer her şey geriye gitmiş… Asıl önemlisi de “mutluluk” gitmiş…

Geçtiğimiz yıl Belçika’da bana köyleri gezdirmişlerdi. Belçikalılar köyde yaşamak için birbirleri ile yarışıyorlar bizde de insanlarımız köyden kaçmak için! İşte durum bu… Anlayacağınız evlerin çoğu halen benim çocukluğumda olduğu gibi kerpiç…dedim ya bir de köylerdeki “mutluluk” uçup gitmiş!

Olsun yine de köye gitmek ve köylülerimle buluşmak bana çok iyi geldi… Hele yaşlı kadınların “sen kimin oğlusun? Sen kimlerdensin?” sorularına muhatap olunca “Çakır Hüseyin’in kızı Bahriye’nin oğluyum” deyince “Dedene benziyorsun”, “Ananla ilkokulda beraber okuduk” cevaplarını alıp dayılarımın, teyzelerimin arkadaşlarını görmek beni mutlu etti… Anama onların selamlarını götürdüm…O da çok mutlu oldu!

Her zaman söylüyorum, Türk Milleti köylü bir millettir… Toprağını ve dolayısıyla vatanına yürekten bağlıdır… Dönüp dönüp köyünüze bakın çünkü Türklerin çıkışı yine köylerden başlayacaktır… Fotoğraflara bakın bakalım, sizlere bu kareler neler anlatacak.

 

 

Akıllara MIH Gibi Çakılsın

2002 Genel Seçimleri üzerinde kafa yorulması gereken mühim bir olay, hele hele memleketin yakın siyasi tarihini temellendirip çözümlemek istiyorsak. Koalisyonlarla geçmiş 11 senelik bir dönemin yaşanması, 11 sene içinde pek çok talihsiz hadisenin meydana gelmesi, köklerini 50’lerden alan siyasi hareketlerin çeşitli ortaklıklar içine girip Türkiye’nin kanayan yaralarına basit tamponlar dışında çözümler getirmede yetersiz kalmaları. Derken genç, dinamik ve toplumumuzda kendine karşılık bulabilecek bir kadronun çıkış yaparak yeni parti için düğmeye basması. Yazın tarlada kan ter içinde çalışan çiftçinin tenine vuran rüzgar gibi gelen AKP. Öyle bir geliş ki milletimiz ”Yetti artık !” diyerek, cesur bir hamleyle tek başına iktidarı girdikleri ilk seçimde bu genç kadroya emanet etti.

Peki AKP bunu nasıl başarmıştı?

O günkü Recep Tayyip Erdoğan’ı dinlerseniz ”Başarısız giden her şey için dış güçler lafı söyleniyor. Ben buna katılmıyorum, yanlış giden bir şey varsa sorumlusu hükümettir.” dediğini duyacaksınız. O günkü Recep Tayyip Erdoğan’ı dinlerseniz ”Bizim temel hedefimiz insanların haklarına, özgürlüklerine, hürriyetlerine sahip çıkmak. Toplumu öyle böyle diye ayırmak değil, bir bütün halinde kucaklamak.” dediğini duyacaksınız. O günkü Recep Tayyip Erdoğan’ı dinlerseniz ‘‘Şiirler okunduğu için insanlar bu kardeşiniz gibi hapse tıkılıyor, biz şiirin de sanatın da özgürlüğünü isteyenleriz.” dediğini duyacaksınız. O günkü Recep Tayyip Erdoğan’ı dinlerseniz ‘‘Belediye başkanlığı için kampanya yaparken bir hayat kadını kardeşimin elini tuttum, derdini dinledim. Benden istediklerini bizzat dinleyip ona hizmet edeceğime, kadın haklarını her daim koruyacağıma söz verdim.” dediğini duyacaksınız.

O günkü Recep Tayyip Erdoğan’ı dinlerseniz toplumsal ilerleyişi işaret ederken milletin milli değerlerini da inkâr etmeyen liberal bir anlayışın yansımalarını göreceksiniz. Dönemin siyasetini değiştirmeyi başarmış yeni bir söylem göreceksiniz. Bu söylem karşısındaki diyalektiği yakalamayı başaramayan yani yeni modaya uyamayan büyük sağ partiler, koalisyonlar içindeki yıpranmışlıklarının da etkisiyle seçimde baraja takılıp gittiler.

90’larda TBMM’de DYP, ANAP, RP, MHP 4 farklı partiyle temsil edilen sağ yelpaze 2002’de sadece AKP ile temsil ediliyordu. AKP Sahasındaki bütün partileri eriterek tabanın tek sesi olmayı başardı. Kendisini ideoloji partisi haline getirmeyi değil içinde farklı sesler ve farklı kanatlar barındıracak kapsamlı bir çatıya evirmeyi seçti. Partiye eski CHP’li bakanı da, DYP’li milletvekilini de, RP’li bakanı da kabul etti. Kabul ettiklerini belirli değerler etrafında bir arada tutmayı başardı. Bu başarısını 2015 seçimlerine dek AKP geniş çevreleri bir yolda konsolide ederek sürdürdü.

4 Sene önce İstanbul’da tek başına %49,12 oy almayı başaran AKP, 23 Haziran’da MHP ve BBP desteğiyle ancak %44 oy alabildi. 31 Mart ve 23 Haziran sonuçlarının verdiği en net mesaj AKP’nin kurucu çizgisini kaybetmiş olmasıdır, geniş düşünebilen, geniş kitleleri bağlayabilen parti olma vasfını kaybetmiş olmasıdır. Bugün AKP sağ cenahın gönül rahatlığıyla kendini emanet ettiği yegane çatı değildir. Bir yanda İYİ Parti’ye kaybedilmiş seçmenler, bir yanda tepki yüzünden MHP’ye kayanlar, bir yanda Ali Babacan’ın istifasıyla ve Ahmet Davutoğlu’nun net duruşuyla somutlaşmaya başlayan yeni parti hareketleri…

 

 

 

Öyle günler görüyoruz ki bugün Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun açıklamalarına büyük ölçüde destek verir hale geldim. Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu hiçbir zaman destekçisi olmadığım AKP içinde sempati ve saygı duyduğum nadir isimlerden olsa da bugün kendilerini yeni hareketlerin baş aktörü olarak görmek, kendileriyle AKP’ye aynı eleştirileri yapıyor olmak beni şaşırtıyor. Şaşkınlıkla beraber mutluluk da hissediyorum. Şu ucube başkanlık sistemiyle partilerin önü tıkanırken, partiler azaltılmaya çalışırken paslanmış siyasetimizde İYİ Parti’den sonra yeni solukların türeyişini görmek beni ziyadesiyle memnun ediyor. Bu milletin yeni ufuklara, yeni pencerelere ihtiyacı var.

Bugün AKP’den kopanların söylemleri bana 2002’deki AKP’nin çıkışını hatırlatıyor. Söylemlerin dokusu hemen hemen aynı, tabii bu yeni hareketlerde olması gerektiği gibi parlamenter sistem vurgusu öne çıkıyor, israf kınanıyor, kutuplaştıran dil reddediliyor. Yeni hareketleri destekleyen ben, sayın Davutoğlu’nun da sayın Babacan’ın siyasette yer edinmesi gerektiğinde inanan ben, ‘‘Ya yeni hal, ya yeni hal !” söylemine katılan ben, milyonlarca vatandaş gibi aklımdan şu soruyu geçirmeden edemiyorum ”Sayın Davutoğlu, Sayın Babacan işler bu raddeye varana dek neredeydi ?” Eğer yeni hareketlerde ”AKP Eskileri” damgası yememek istiyorlarsa ve farklı görüşleri buluşturmak istiyorlarsa bu soruya samimi cevabı tez zamanda vererek vicdanları rahatlatmalılar diyorum.

Siyasetimiz aynı 2002’de olduğu gibi yeni bir şafağın tuncuna boyanıyor. Yeni söylemler, yeni isimler ve yeni partiler devranın dönmesini bekliyor. AKP İçinse artık eteklerindeki yığın yapraklarla o merdivenlerden ağır ağır çıkmak, semaya ağlayarak bakmak zamanı geliyor.

Dilerim ki zuhur edecek yeni günde ders almak unutulmaz. AKP’nin ”Özgürlüklere Saygı” diye çıktığı yolda memleketi nereden nereye getirdiği akıllara mıh gibi çakılır.

Toplumu oy alabilmek için kutuplaştırmanın nelere sebebiyet vereceği akıllara mıh gibi çakılır.

Bir adamın memleketi tek başına yönetemeyeceği akıllara mıh gibi çakılır.

Liyakati yıkanların er ya da geç enkazının altında ezileceği akıllara mıh gibi çakılır.

Yazarları, öğretmenleri, aydınları bahanelerle içeriye tıkmanın ne büyük kötülük olduğu akıllara mıh gibi çakılır.

Bu memleketin 3-5 kişinin şahsi hırs ve emelleri uğuruna heba edilecek değil 17 senesi 1 senesi daha kalmadı…

Akıllara mıh gibi çakılsın…

 

 

Kahır

 

Kalbim su sızdıran çatlak bir testi 
İçi şiir doldukça daha çok sızdırıyor
Belli ki kırılacağım bir zaman sonra
En çok sızdırdığım yerden göğe kadar

Avuntum da umudum da yok 
Biliyorum bu çiçekler gözyaşı ile büyümez
Yağmurun bereketi üstümden çekildikçe
Kalıyorum bir kenarda sahra çölü gibi

Elimde kalem, düz mantıklı kafaları karalıyorum
Üç yanlış bir doğruyu alıp götürüyor
Bir çuval dolusu pirinçte bir tek taş işte
Hadi ayıkla taşları ayıklayabilirsen

Karnı burnunda yılın son aylarının
Önüne katar gider yaşanmışlıkları
Kimse memnun değil, herkes söylenir deli
Aynı yüze sürtünüp duran kahır ustura gibi

Kolay kanmadığım için kolay kanıyorum
Başımda yaralı kuşlar, başına buyruk dönüyor
Uçanı da bir düşeni de bir,kalbimde yarası
Gurbet,gurbet dedikleri iki ıslak kirpik arası…

 

 

Survivor 2019’un Finali Neden KKTC’de Yapılmadı?

Bilindiği gibi Survivor yarışması tüm dünyada olduğu gibi; ülkemizde de televizyonların en çok seyredilen yarışma programlarından birisidir.

Ülkemizde 2005 yılından beri yapılan bu yarışma programı bu yıl da Türkiye – Yunanistan formatıyla ekranlara geldi. 5,5 ay boyunca büyük bir heyecanla izlenen bu yarışma programı geçtiğimiz pazartesi günü sonuçlandı. Türk yarışmacılardan Yusuf Karakaya, Yunan yarışmacılardan ise Katarina Dalaka birinci oldu.

Yıllardan beri bu yarışma programının yapımcılığı başarıyla üstlenen televizyon yönetimi bu yılki Survivor finalinin Bodrum’da yapılacağını açıkladığında; her yıl finallerin yapıldığı Kıbrıs adasının kuzeyinde kurulu KKTC’de bu finalin neden yapılmadığı zihinlere takılı bir soru olarak kalmıştır!

Çünkü uzun zamandan beri Kıbrıs adasında yapılan bu yarışma finali, özellikle adanın kuzeyinde kurulu KKTC devletinin tanıtımı açısından da çok olumlu katkılar yapıyordu.

Ama bu yıl ki final burada yapılmadı!

Bana göre bu yarışmanın finalinin KKTC’de yapılmamasının en önemli nedeni, yarışmaya katılan diğer takım yarışmacılarının Yunanistan’dan olmasıydı. Çünkü ne Yunanistan, ne de Güney Kıbrıs Rum Kesimi adanın kuzeyinde kurulan KKTC’yi tanımıyordu…

Bu nedenledir ki, yarışmanın finali KKTC’de yapılmış olsaydı; gerek yarışmacılar, gerek Yunanlı yarışmacıların yakınları, gerekse Yunanistan’dan gelecek diğer izleyiciler, adanın kuzeyindeki bu finale nasıl katılacaklardı?

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bu gelişmeye sessiz mi kalacaktı?

Tabii ki hayır!

Rum tarafı bu gelişme karşısında derhal devreye girecek; adaya gelmek isteyen Yunanlı misafirlere adanın kuzeyine gidemeyeceklerini, çünkü orada kurulu devletin onların değerlendirmesine göre gayri yasal olduğunu, buna rağmen gidenler olursa bunun türlü yaptırımları olacağı yönünde tehditkâr açıklamalar yapılabilecekti…

Kaldı ki, adada Rum tarafının KKTC’de yapılması planlanan uluslararası kültürel, sportif, sanat, müzik ağırlıklı benzer faaliyetleri yıllardan beri nasıl engellediklerinin yaşanmış gerçekleri yazmakla bitmez…

Böylesine olumsuz bir gelişmenin yaşanmaması için ilgili televizyon yönetimi bu yılın finalini doğru bir karar ile Türkiye’de Bodrum’da yaptı.

Böylece Rumların bu programın finalinin KKTC’de yapılmasına mani olmak adına yapacakları her türlü olumsuzluğun önüne de geçilmiş oldu.

Aslında bu ve benzer organizasyonlar ülkelerin, halkların yakınlaşması, birbirlerini daha yakından yarışma programı da bu çerçevede güzel bir örnek teşkil etmiş; yarışmacılar arasında yaşanan dostluk ve arkadaşlık içeren güzel ilişkileri, her iki ülke izleyicileri üzerinde de olumlu izlenimler bırakmıştır.

İnanıyorum ki, bu yılki yarışmanın finali adanın kuzeyinde yapılmış olsaydı, KKTC yönetimi de Yunanistan’dan gelen tüm misafirlerini en iyi şekilde ağırlayacak, ellerinden gelen her türlü misafirperverliği gösterecekti.

Ayrıca yıllardan beri adada taraflar arasında mevcut sınır kapılarından her gün binlerce Rum adanın kuzeyine KKTC’ye geçmekte; ne geçerken, ne adanın kuzeyinde eğlenirlerken, ne de alış veriş yaparlarken hiçbir sorun yaşamamakta, tam tersine nereye giderlerse gitsinler; ada Türklerinin misafirperverliği ile karşılaşmaktadırlar.

Düşünebiliyor musunuz?

Hem Türkiye, hem de Yunanistan’da televizyondan en çok izlenen bir yarışma programının finali,  yukarıda açıkladığım bu olası nedenden dolayı adanın kuzeyinde, KKTC devletinde yapılmadı.

Son dönemde özellikle adada ve Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelere baktığımızda; Rum tarafının bir televizyon programının finalinin adanın kuzeyindeki Türk bölgesinde çekimine mani olabilirler düşüncesini dahi akla getirebilen Kıbrıs’ta:

Türkiye’nin ve KKTC’nin hem adada, hem de Doğu Akdeniz’de anlaşmalardan, uluslararası hukuktan doğan haklarını savunmasının türlü oyunlarla nasıl engellenmek istendiğini göz ardı etmeden, Rumların ve onları destekleyen ülkelerin Türkiye karşıtlığını da değerlendirdiğimizde;

BM ve AB tarafından Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelerde Rumları haklı gören ama Türkiye’nin konuyla ilgili faaliyetlerine mani olmak adına türlü yaptırımların yapılabileceğinin açıklandığı günümüzde;

ABD’nin bölgede üstünlük sağlamak, enerji yataklarından pay kapmak adına giderek artan faaliyetlerini de göz önünde bulundurduğumuzda;

Doğu Akdeniz’de enerjiye odaklı türlü Bizans oyunlarını içeren sözleşmeler imzalayan, 60 yıldan beri Kıbrıs’ın tek yöneteni benim, Kıbrıs Türk tarafı adada ancak azınlıklar hakkına razı olmalı diyen Rumlarla, yeniden müzakere masasına oturmak:

Kıbrıs adasına kalıcı bir çözüm getirebilir mi?

 

 

Küreselleşme ve Mustafa Kemal Atatürk – 5

Bir önceki yazımızda, I. Dünya Savaşı’nı tamamlamış ve Millî Mücadele dönemine gelmiştik.

Çanakkale Savaşları, I. Dünya Savaşı’nın iki yıl uzamasına neden olmuş, bu durum da Küresel İngiliz gücünün kırılmasına, sarsılmasına yol açmıştır. İngiltere’de 1916 Aralığında Başbakan olan Loyd Corc başta olmak üzere, İngiliz yönetiminin ciddi bir kısmı bu sonuçtan Mustafa Kemal’i ve Türkleri sorumlu tutmuştur.

I.Dünya Savaşı’nın bitmesiyle, sırasıyla Almanya ile Versay, Avusturya-Macaristan ikiye bölünerek, Avusturya ile Sen Germain, Bulgaristan ile Nöyi ve Macaristan ile de Triyanon Anlaşmaları yapılmıştır.  En son olarak İstanbul ile Sevr Anlaşması 10 Ağustos 1920’de yapılmıştır. Neden en son bizimle yapılmıştır? Üzerinde durulması gereken bir konudur. Çünkü, bizi yok etmek, ağır bir ceza vermek, bir daha ayağa kalkamayacağımız bir duruma getirmek için, ince ince ve derin çalışmalar yapılmıştır.

Diğer bir ifade ile hâlâ kendisini küresel güç gösterme gayretinde olan İngiltere, Türklerden ağır intikam almak gayesindedir.

Ancak, bir kez daha hesap tutmamıştır.

“Ben ezelden beridir hür yaşarım, Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, ” diyen Türk Milleti, Mustafa Kemal önderliğinde, hakkında verilen bir idam fermanı olan Sevr’i reddetmiş ve yırtıp tarihin çöplüğüne atmıştır.

Bu konuda çok önemli bir tarihî konuşma ile durumu örnekleyelim:

Adana olayları sonunda, Fransa, Franklin Buyyon’u anlaşma zemini aramak üzere Türkiye’ye göndermiştir. Buyyon, Mustafa Kemal ile görüşmüştür. Görüşme sırasında, Buyyon, daha fazlasını koparmak taktiği ile lafın arasında Sevr’in imzalanmasından bahsetmiştir.

Mustafa Kemal ( o zaman ATA, TÜRK soyadını almamıştı) derhal müdahale etmiş;

–          Ekselansları, anlaşmak üzere görüştüğüm bir dostun ağzından Sevr’i duymak beni çok üzmüştür. Türk Milleti, Sevr’i tanımamaktadır ve yok saymaktadır. Sizin de görüşmelerinizde bu temelden hareket etmenizi tavsiye ederim.

I.Dünya Savaşı’nın mağlupları ile ilgili olarak yapılan Anlaşmaların ağırlığı herkesin üzerine çökmüş ve bazıları da İngiliz gücüne teslimiyeti kurtuluş olarak görmeye devam etmektedir. Buna bir örnek verelim.

Vahdettin, Yunan-Ankara mücadelesi için İngilizlere şunları söylemiştir:

-Kuvvayı Milliyeciler bir avuçtur. Koskoca Almanya’yı dize getiren İngiltere, bu Ankara-Yunan mücadelesini neden durduramıyor”. Ne ibretlik değil mi?

Türk Millî Mücadelesi, İngiltere’nin yeniden toparlanma, yeniden küresel güç olma ümitlerini tüketmiş, söndürmüştür. Yaklaşık 150 yıldan beri sürdürülen dünyaya hâkim olma ve küresel güç olma mücadelesinin sonunun gelme sürecini başlatmıştır.

İngiltere, kendi iç işlerindeki mücadeleyi yakından bilen, ayrıca, müttefikleri ile ilişkilerini çok yakından takip neden, bu müttefiklerin aralarına girmeyi başaran bir deha ile karşılaşacağını hesap edememiştir.

İngiltere, öne sürdüğü Yunan’ın 9 Eylülde denize dökülmesi üzerine, boğazları elde tutma gayretlerine girmiş, ancak, Mustafa Kemal dehası, müttefikler arası ilişkileri bozarak, önce Çanakkale, sonra da İstanbul’un işgalden kurtulmasını sağlamıştır. Bu olayları yakından takip eden dünya, İngiltere’nin gücünün artık dikiş tutmayacağını görmüştür. Dünyanın bu olayları yakından takip ettiğinin en büyük delili şudur.

İngilizlerin oluşturduğu topluluğun en büyük üyesi olan Hindistan’ın lideri Gandhi, bu gelişmeler üzerine şu sözleri söylemiştir:

-Mustafa Kemal İngilizleri alt edene kadar, ben İngilizleri Tanrı zannederdim.

Bu örnek, tüm dünyada, o dönem yaygın bir düşüncenin temeli olmuştur.

İngiltere’nin bu duruma düşmesi, kendi iç siyasetini oldukça dalgalandırmış ve Türk düşmanlığını, Mustafa Kemal düşmanlığını saplantı haline getiren Loyd Corc, 1922’nin 12 Ekiminde Muhafazakâr Parti’nin koalisyondan çekilmesiyle Başbakanlıktan indirilmiş ve Liberal Parti bir daha İngiltere tarihinde iktidara gelememiştir. Böylece Türk Milleti’ne kefen biçmenin bedelini çok ağır ödemişlerdir.

1922’nin 20 Kasımında başlayan Lozan görüşmeleri, olağanüstü mücadeleler ile iki dönem halinde yaklaşık 8 ay sürmüş ve imzalanmıştır. Lozan görüşmeleri, İngiltere’nin dünya gücü olduğunu göstermesinin son mücadelesi olmuştur. İngiliz temsilcisi Lord Kürzon, Sevr’i imzalayan İstanbul delegeleri tipinde kişilerle karşılaşacağı beklentisi ile görüşmelere gelmiş, ancak karşılaştığı delegelerin kimler olduğunu 8 ay sonra anlayabilmiş ve böylece, İngiltere, son KÜRESEL GÜÇ olma ümidini de Lozan’da bırakmak zorunda kalmıştır.

Bu haftalık da bu kadar!

Lütfen TAKİP ETMEYE DEVAM EDELİM!

 

 

Merkez Bankası Başkanı Görevden Alındı

T.C. Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın Cumhurbaşkanı tarafından görevden alınması önemli bir olaydır.

Bu tür makam sahipleri kolay kolay görevden alınmaz, hatta alınamaz. Birlikte çalışmak istenmediği mesajı verilir, istifaya zorlanır. TCMB Başkanının da önce istifaya zorlandığı kanaatindeyim.

TCMB Başkanı muhtemelen bağımsız bir kurumun başında olduğunu ve Anayasa ve Kanunlara göre görevden alınamayacağını düşünmüş. Ya da istifa etmektense görevden alınmayı tercih etmiştir.

Gerçekten Merkez Bankası Başkanlarının diğer bürokratlardan farklı bir özelliği vardır. “Kendisi istifa etmediği sürece, Merkez Bankası Başkanının görevden alınması mümkün değildir. Bu güvence MB bağımsızlığının ayrılmaz bir parçasıdır.”

Anayasa ve kanunlarda böyle yazsa da Türkiye’nin bir yıldan beriCumhurbaşkanlığı Sistemine geçtiği ve partili Cumhurbaşkanının tek adam gücüne sahip olduğu unutuldu.

Bir kişiye bu kadar yetki verilmez diyenlere inat, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ‘ekonomik OHAL’ yetkisi veren kanun bile çıkarıldı. “Finansal sisteme sirayet edebilecek olumsuz bir gelişme” durumunda cumhurbaşkanına kurumların yetkilerinin üzerine çıkarak müdahale etme yetkisi dahi verildi.

İşte şimdi böyle olağanüstü bir yetki kullandı. “Anayasaya ve kanunlara aykırı” diyebilecek bir yargımız var mı?

* **

Görevden Alma Sebebi

Hürriyet’te yer alan habere göre, AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Merkez Bankası Başkanını görevden almasının sebebini açıkladı:

“Kendisine ekonomi toplantılarında defalarca faizi indirmesi gerektiğini söyledik. ‘Faiz düşerse, enflasyon düşer’ dedik. Gerekeni yapmadı. Aynı kulvarda değildik” dedi.

Bir başka rivayete göre de, MB Başkanı Murat Çetinkaya “para politikasındaki başarısızlık” sebebiyle görevden alındı.

Ancak Merkez Bankasının sorumlu olduğu tek konu fiyat istikrarı ve enflasyonu engellemektir. Eğer açıklanan “Haziran ayında TÜİK 10 binde 3 fiyat artışı gerçekse TCMB Başkanı başarılıdır. Değilse TCMB Başkanı başarısızdır.

Fiyat artışı rakamı doğru değilse, TÜİK Başkanı hakkında yorumu siz yapın.

***

Merkez Bankası Bağımsız Değil

Bu olay neden önemli? Öncelikle Türkiye ekonomisi çok ciddi bir darboğaz içinde. Yılda 200 milyar dolar dış borç ödemesini yapabilmek dışarıdan yeni borç bulmaya ihtiyacımız var. Bunun için uluslararası finans çevrelerinde ekonominin gerektirdiği reel kararların alınıp uygulandığı bağımsız bir yapının olduğuna inandırmanız gerekiyor.

Bunun için Merkez Bankalarının bağımsız olması gelişmiş bütün ülkelerde kabul edilmiş temel bir ilkedir.

TCMB Başkanının görevden alınması, hem de Erdoğan’ın “faiz indirin”talimatını, ekonomik gerekçelerle uygun bulmadığı ve uygulamadığı için azledilmesi Merkez Bankamızın bağımsız olmadığını gösterdi.

***

Faiz Enflasyonun Sebebi mi?

Merkez Bankası Başkanının değiştirilmesi, bundan sonra ekonomistlerin asla kabul etmediği ama Tayyip Erdoğan’ın ısrarla vurguladığı “faiz enflasyonun sebebidir” tezine göre karar alınacağını gösteriyor.

“Öyleyse faizleri sıfırlayın, enflasyon da sıfır olsun” dememizin bir faydası yok. Onlar da biliyor ki faizler sıfırlanır veya gerçekçi olmazsa bankalarda TL mevduatı kalmaz, önce yandaş zenginler paralarını dövize çevirir veya bankacılık sisteminden çıkarırlar. Bu da felaket olur.

Buna rağmen ilk etapta yeni başkan ekonomik şartlar oluşmadığı halde yüzde 3 civarında bir faiz indirimi yapmak zorunda kalacaktır.

***

Kurumlara Güven Kalmadı

TÜİK Başkanı değiştirilip, Damat Bey’in arkadaşı TÜİK Başkanı atanınca enflasyon hızla düşmeye başladı. Benzinden motorine, elektrikten çay ve şekere kadar her şeye zam yapıldığı halde artmayan bir enflasyon becerisini ilgiyle izliyoruz.

Biz ilgiyle izlesek de kurumlara güvenin kalmaması ekonomi yönetimine de güvensizlik yaratıyor. Nihayetinde ekonomik dengeler olumsuz etkileniyor.

Enflasyon oranı TÜİK’in açıkladığı gibi yüzde 15 ise, faizlerin yüzde 24-25 mertebesinde olması doğru değildir. Ama ya enflasyon rakamı doğru değilse?

***

Kuvvetler Ayrılığı Şart

Cumhurbaşkanlığı Sistemi uygulamasının beşinci ayı dolduğunda şu cümleleri yazmışım:

Hz. Mevlana’ya ait olduğu söylenen şu beyit çok anlamlı:

“İnsanı öğrendim / Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…

Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim…”

Bunun için gelişmiş ülkelerde “kuvvetler ayrılığı” ile “denge ve denetim” sistemlerine dayalı demokratik yönetimler uygulanıyordu.

Çünkü “Güç insanı bozar, mutlak güç mutlak bozar” sözünün doğruluğu tarihte çok test edilmiş, doğrulanmıştı.

İşte bizim “Cumhurbaşkanı partili olmamalı” ve “bir tek kişiye bu kadar yetki verilmemeli” dememiz böyle yanlışlıklara yol açacağını öngörebildiğimiz içindi.

Eğer bu “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” denilen yönetim şekli kabul edilirse, kuvvetler arasında dengenin de, etkili bir denetimin de kalmayacağını söylüyorduk.

Bu sistemle “bir Cumhurbaşkanı seçiyoruz, geri kalan her şeyi Cumhurbaşkanı seçiyor. Bu çok yanlış” demiştik.

Bütün bu yanlışlıklar oldu, olmaya da devam ediyor.

Sistemin birinci yılında ekonomiden dış politikaya, hak ve özgürlüklerden güvenliğimize kadar her alanda daha kötüye gittik.

Sistemi ıslah etmeli, muhakkak kuvvetler ayrılığını tesis etmeliyiz.

04 Nisan 2017’de benimle röportaj yapan bir yerel gazeteye söylediğim endişelerimi tekrar ediyorum:

Büyük devletler bu tarz durumları fırsat olarak kullanıyorlar. Saddam, Kaddafi, Esad gibi tek adam gücüyle yönetilen ülkelerde o isimlere büyük hatalar yaptırdılar ve sonunda da geldiler o ülkeye el koydular.

Biz zaten Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) bir ayağıyız. Böyle bir durumda Türkiye’nin dış müdahaleye kapısı açılır.

Bu müdahale ekonomik de olabilir, silahlı da.

 

 

Müjdeli Sinyaller

Irak, volkanik bir dağı andırıyor.

Gittikçe sessizliğini bozuyor, kıpırdıyor, kıpırdatıyor, harekete geçiyor, harekete geçiriyor.

Bu, orda burda patlak veren patırtılar;

Büyük, def’î ve âni bir kükreyişin belirtileri olacağa benziyor.

Halk yavaş yavaş, yağmurdan sonra nasıl bir doluya tutulduğunun yeni yeni farkına varıyor.

Büyük patlayışa hazırlanıyor.

Adım adım büyük şahlanışın, gittikçe yaklaştığını haber veriyor.

Nitekim olacağı buydu. Her zaman hırs hasarete sebeptir. Zararla sonuçlanır.

Zaten ellerinde olan petrol musluklarıyla yetinmeyenler;

Petrol zeminini de ele geçirmek isteyince, olanlar oldu. Oluyor ve olacak.

Kendi halinde bir milleti kahraman yapmak için, elden ne geliyorsa o yapılıyor.

Şişedeki cin -istemeseler de- dışarı çıkıyor.

Mehmed Âkif’in:

“Birkaç kişinin ilhadiyle (dinden çıkmasıyla)

Bütün bir milletin ilhadı (dinden çıkması) muhal (imkânsız ve olası değil).” dediği gibi.

Bir kısım insanlar şu veya bu sebeple şaşkın ve şaşırmış olsalar bile, işgalciye kanmış bulunsalar

Da, bütün bir milletin aynı tuzağa düşmesi olası değil.

Şüphesiz her milletin bu durumlarda çıkaracağı vatanseverler; kanmışlardan veya

Kandırılmışlardan kat kat fazladır.

Ve zamanla onları da arkalarından sürüklemesini bilirler.

Ateşten bir top hâlinde işgalcilerin başlarına inerler.

Onları tarümar eder. Arkalarına bakmadan kaçacak duruma düşürürler.

Emin olun o günler yakındır. Hem de pek yakın. Kimbilir belki yarından da yakın.

İşte önceleri kararsızlık içinde yüzen Iraklılar. Yavaş yavaş kendilerine geliyor.

Toplanıyor, toparlanıyor.

Kaybolan devletlerini yeniden bulmanın, yeniden kurmanın halecan ve heyecanı içinde

Vatan sathını topyekün bir cephe yapma uğraşı veriyorlar.

Hattı değil sathı savunmanın bilincinde bir olmaya, vatanı birlikte savunmaya, başlarına yıkılan,

Üstlerine çöken devleti yeniden ayağa kaldırmaya çalışıyorlar.

Ve bu yüce dâva için şehit ve gazi oluyorlar. Dayanılmaz işkenceler altında,

Birer birer şehadet ve şehitlik şerbetini içiyorlar.

Bir taraf hem dünyalarını hem öteki dünyalarını kaybederken,

Bunlar hem dünyalarını ihya ediyor hem de

Ölümden sonraki öte âlemi en güzel şekilde hazırlamış oluyorlar.

Böylece kendilerinden sonrakilere bir devlet bırakmanın manevî hazzını duyuyorlar.

Görünürdeki Irak cehenneminde, gelecekteki Irak cennetinin havasını teneffüs edip soluyorlar.

Velhasıl Irak için için kendi kozasını örüyor.

Irak, Ortadoğu’da yüz gösterecek olan islâmî uyanışın da kıvılcımını oluşturuyor.

İşte bütün bunlar, olmayan Osmanlıyı hatırlatıyor.

Yokluğa her an biraz daha hissedilen insanî misyon

Ve görevinin yokluğunu düşündürüyor bizlere.

Bu ihtiyaç -inşallah- beklenen yükselişin de sancılı doğumlarını müjdeliyor.

Çünkü Ortadoğu; İslâm Âlemi ve dünya için beklenen büyük uyanışın müjdeli sinyalleri

Dünya semasında kendini göstermeye başlıyor.

Hatta başladı bile diyebiliriz.

 

Irakta zafer, işgalcilere çok ırak,

Şahlandı halk, diyor artık yakamı bırak!

 

 

Sevginin Gücü-1

“Sevgi gelince tüm eksiklikler biter, bütün kötülükler yok olur.” Yunus Emre

Sevgi nedir? Sevginin tanımı yapılamaz. Sevgi ancak tadılır. Tadan kişi de sevginin ne olduğunu yeterince anlatamaz. Aynı zamanda sevgi evrensel bir duygudur. Seveni sevilene bağlar.

Dr. Peck, sevginin ihata edici bir tanımı yapılamamasının, onu gizemli bir hale getirdiğini söyler ve yetersiz kalacağını da belirterek sevgiyi şöyle tanımlar: “Sevgi, insanın, kendisinin ve bir başkasının ruhsal tekâmülünü desteklemek amacıyla benliğini genişletme arzusudur”.

“Sevgi nedir?” Sorusuna cevap aranacaksa; sevgi, kayıtsız şartsız saygıdeğer bulunmaktır.

Sevgi fark edilmedir. Sevgi hoş görülmedir. Sevgi paylaşmadır. Sevgi tanınma, bir insanın olabileceğinin en iyisi olmasına, gelişmesine imkân sağlamaya ça­lışmadır. Sevgi, şeffaf olmadır. Sevgi ihtiyaçtır.

Sevgi, sosyal bir varlık olarak, insan olmanın gerektirdiği doğal bir ihtiyaçtır. Moslow’un sıraladığı hiyerarşik insan ge­reksinimleri üçgeninde sevgi, temel olarak belirlenen, fizyolo­jik ve güven ihtiyacından sonra gelmektedir. Bununla beraber, sevginin, temel ihtiyaçların da önüne geçerek, ilk sırada yer alacak kadar güçlü bir ihtiyaç olduğunu gösterir sayısız örnek vardır.

“Sevgi, kişinin kendi bütünlüğünü, bireyselliğini koru­yarak gerçekleştirdiği bir birliktir. Sevgi, insana özgü dünya­dan bir şeyler vermektir. Bunlar; ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgidir”.

Spinoza ise sevgiyi; ” zorlama olmadan, yalnız özgür oldu­ğunda yaşanabilen, insan gücünü somutlayan bir eylem” olarak ele almaktadır.

“Sevgi, kolların her zaman açık oluşudur. Sevgi için kolları­nızı kaparsanız, kendinizin dışında tutacak hiçbir şey kalmadığı­nı görürsünüz”.

Bademci’ye göre: “Sevgi tutku gibi zehirlisi olmayan, her­kesin yetiştiremediği sıradan bir çiçektir.”

Sevgiyi en geniş anlamda: “İnsanları birbirine yaklaştı­ran olumlu ve iyi duyguların tümü” olarak tanımlamak yanlış olmaz. “İnsan, sevme yeteneğini sevilerek kazanır. Sevmeden önce sevilmeyi öğrenir.” Sevecenlik, ilgi, anlayış, hoşgörü, acı­ma, bağlılık ve beğenme de bu duygunun ürünleridir.

Japon düşünür Masumi Toyotome;  Three Kinds of Love. “Aşk üç çeşittir.” kitabında sevgiyi üç gruba ayırmaktadır:

1. Eğer türü sevgi: Belli beklentiler karşılandığında verile­cek sevgidir. “Eğer beni üzmezsen seni severim.” “Eğer beni seversen ben de seni severim.” Türünden sevgidir.

En çok rastlanan sevgi budur. Bir şarta bağlı, karşılık bekle­yen sevgidir. Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı, sevgi karşılığı bir şey kazanmaktır. İlişkilerin pek çoğu “eğer” türü sevgi” üzerine kurulduğu için çabuk biter. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile “eğer” türüne rastlanır:

İnsanlar “eğer” türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı için­deler. “Eğer” türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı oldu­ğundan büyük ve ağır bir yük haline gelmektedir.

2. Çünkü türü sevgi: Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır.

“Eğer” türünden pek farkı yoktur. Bu tür sevgi insana yük getirir. Kişiler hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek nite­liklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama, sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve re­kabet girer.

“Çünkü” türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz. Bu tür sevgide güven duygusu yoktur. Bunun iki ayrı nedeni var­dır:

(1). “Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?” korkusu: Tüm insanların iki yanı vardır. Biri dışa gösterdikleri, ötekisi yalnızca kendilerinin bildiği. “İnsanlar sandıkları kişi ol­madığımızı anlar ve bizi terk ederlerse” korkusu buradan doğar.

(2). “Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sev­mez olurlarsa…” endişesidir: Japonya da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terk etmiş. Daha acısı, aynı kentte oturan anne ve babası, hastane­ye ziyarete bile gelmemişler. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan, bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş.

Toplumlardaki sevgilerin çoğu “çünkü” türündendir. Bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür. Peki, o zaman gerçek sevgi, güvenilecek sevgi nedir? İşte sevgilerin en gerçeği.

3. Rağmen türü sevgi: Koşula bağlı olmadığı ve karşılığın­da bir şey beklenmediği için “eğer” türü sevgiden farklıdır. Sevi­len kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için “çünkü” türü sevgi de değildir.

Bu tür sevgide, insan “bir şey olduğu için” değil, “bir şey olmasına rağmen” sevilir. Burada insanın iyi, çekici ya da zen­gin olarak sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliği­ne, kötü huylarına ya da kötü geçmişine “rağmen” olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görüne­biliyor, ama en değerli gibi sevilebiliyor.

Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur. Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir.

Yaşamımızı sürdürebilmemizin nedeni “rağmen” türü sev­giyi şu anda yaşamamız ya da bir gün bu sevgiyi bulacağımıza inancımızdır. Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin bu sevgiye ihtiyacı var.

“Dünyadaki en büyük kıtlık, rağmen türü sevginin yeterince olmayışıdır!” .

Sevgi koşulsuz olmalıdır: Doğan Cüceloğlu, “olumlu ben­lik” kavramı için koşulsuz sevgiyi önerir: “Olumlu benlik bilinci için koşulsuz sevgi gereklidir. Koşulsuz sevgi birey ne yaparsa yapsın onun sevgi ve saygıya layık olduğunun kabulüdür. Bu tür sevgi içinde büyüyenlerin benlik anlayışları, güçlü ve olumlu­dur”.

Bu gün sevgiyi davet edin: Bir kadın, kapıdan dışarı çıktı­ğında, bembeyaz sakallı üç ihtiyarın kendi evinin önünde otur­duklarını görür.

“Ben sizi hiç tanımıyorum” der. “Ama aç ve susuz olmalısı­nız. Lütfen içeriye gelin de sizlere bir şeyler ikram edeyim.” Der.

“Evin erkeği içerde mi?” Diye sorar adamlar.

“Hayır” der kadın. “Şu an evin dışında.”

“O evde olmadığı sürece bizim bu eve girmemiz mümkün değil” diye cevap verirler.

Akşam olup kocası eve döndüğünde kadın olanları anlatır.

“Peki, onlara söyleyebilir misin?” Der adam. “Ben evdeyim artık, eve gelebilirler.”

Kadın dışarı çıkıp bu kişileri içeri davet eder.

Ama bu defa da; “Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz.” Der yaşlı adamlar.

Kadın öğrenmek ister: “Niye giremezsiniz?”

İhtiyarlardan biri açıklar: “Onun adı ZENGİN” der bir arka­daşını göstererek.” Diğeri BAŞARI. Ben ise SEVGİ.”

Sonra ekler; “Şimdi içeri gir ve kocanla konuş. Hangimizi evinizde istersiniz?”

Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır. Adam duy­duklarıyla neşelenerek;

“Ne güzel” der “madem öyle, ZENGİN’ i içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun.”

Karısı itiraz eder: “Canım, niçin BAŞARI’ yı çağırmıyo­ruz?”

Bu sırada, evin diğer köşesinde bulunan gelinleri konuştuk­larını duyar. Koşarak gelir ve kendi fikrini söyler; “SEVGİ’ yi çağırsak daha iyi olmaz mı? Evimiz sevgiyle dolar!”

“Gelinimizin teklifini dikkate alalım” der adam karısına. “Dışarı çık ve bizim misafirimiz olması için SEVGİ’yi davet et.”

Kadın dışarı çıkar ve yaşlı adamlara sorar: “Hanginiz SEV­Gİ idi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol.”

SEVGİ ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar. Fakat diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler. Kadın şaşırmış bir hal­de ZENGİN ve BAŞARI’ya sorar: “Ben sadece SEVGİ’yi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?”

ZENGİN ve BAŞARI bir ağızdan cevap verirler: “Eğer ZENGİN’i ya da BAŞARI’ yı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı. Ama sen SEVGİ’yi davet ettin. O nereye giderse biz de ardından oraya gideriz. Çünkü nerede SEVGİ varsa, orada BAŞARI ve ZENGİNLİK vardır” (Tunay, 2013).

Sevgi denizinin yontmayacağı sert taş yoktur. Sevginin bü­tün eksiklikleri gidereceği asla unutulmamalıdır.

Derin sevgi ruhuyla yoğrulmuş olan Yunus: “Gelin tanış ola­lım, sevelim, sevilelim” diyor. Sevgi birleştirir, kin ve düşman­lık ise ayırır. Mevlâna’nın dediği gibi sevgi; acıyı tatlıya, toprağı altına, hastalığı şifaya, zindanı saraya, belayı nimete ve inkârı rahmete dönüştürür.

 

Sevgiyle kalın…