30.5 C
Kocaeli
Salı, Haziran 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 533

Çıkış Yolu (1)

0

Gaye için her şeyi mubah, uygun ve yerinde gören bir Batı dünyası ile karşı karşıyayız.

Batı’nın liderleri sayılan ABD ve İngiltere’nin ve onların bir bakıma fikir babası İsrail’in; sırf maddî ve uzun vadeli menfaat ve çıkarları için, bir bölgeyi nasıl ateşe verdiklerinin korkunç, vahşi örneğiyle burun burunayız.

Irak’ta, Filistin’de insanlara yapılan işkenceleri, hayatı zehire çevirişleri, çoluk çocuk demeden vahşice yok ederek ezip geçmelerini hep beraber gördük görüyoruz.

Bütün İslâm Âlemi ve tüm insanlık dünyası kahrolarak bu dramı izledi izliyor. Yazık ne yazık ki koca İslâm Âlemi ve koca Türkiye Cumhuriyeti’nin elinden tam olarak bir şey gelmiyor gelemiyor. Milletçe kahroluyor. Olanlar karşısında dehşetle irkiliyoruz.

Hele ortaya çıkan işkence sahneleri, Batı Âlemi’nin resmî, menfî ve soğuk suratını, unutulan, maskelenen yüzünü öyle gösterdi ki, emin olun İslâm Âlemi’ni -ister istemez- kendine getirdi, getiriyor daha da getirecek!

Ne olması, nerde olması, nasıl olması gerektiğini gösterdi. Daha da gösterecek! İslâm kardeşliğini tutuşturdu. Daha da tutuşturacak! Pekiştirdi. Daha da pekiştirecek. Birbirine ısındırdı. Daha da ısındıracak!

Irak vahşeti, Filistin zulmü; geçmişine aldı götürdü Âlemi İslâmı. Şu gerçek hükmü iyice idrak ettirdi. Algılattırdı onlara. Çünkü on yıllarca evvel Âlemi İslâmın ne yapması, nasıl bir hattı hareket çizmesi, nasıl bir rota takip etmesi lâzım geldiği şu veciz, özlü sözlerle ifade edilmişti:

“Şark (Doğu) husumeti (Doğu’ya karşı soğukluk), İslâm inkişafını (gelişmesini) boğuyordu. Zail (yok) oldu ve olmalı. Garp (Batı) husumeti (düşmanlığı), İslâmın ittihadına birliğine, uhuvvetin (kardeşliğin) inkişafına (yayılmasına) en müessir (en etkin) sebeptir, bâkî kalmalı (devam etmeli).”

Geçmiş, Âlemi İslâmın bir bir gözlerinin önünden geçmiye başladı. Koca Osmanlı Devleti’nin kadri bilinmedi. Batı’nın ifsadı, Osmanlı Devleti vatandaşları arasında yaptığı bozgunculuk netice verdi. Osmanlı Devleti, devreden çıkarıldı.

Osmanlı şemsiyesine halel geldi. Görevini yerine getiremez oldu. Binbir desise, yalan ve dolapla Âlemi İslâmın üzerinden koruyucu zırhı kaldırıldı. Âlemi İslâm âdeta yetim ve öksüz kaldı. Hâmisinden, sâhibinden oldu. Büyük ağabeyisinden mahrum edildi. Âlemi İslâm için çekilen kılıçtan, dalgalanan hilâlden, onun uğrunda dökülen kandan yoksun bırakıldı.

Nitekim Osmanlının Balkanlardan çekilişinden sonra bir Sırplı ellerini dizlerine vurup döğünerek şöyle içini döküyordu:

“Şu kaldırım taşları bile Türkleri arayacak, fakat artık Türkler burda yok!”

Evet emperyalist, vahşi ve sırf menfaatinin zebunu, düşkünü olan, kendi çıkarından başka put tanımayan menfî, resmî Batı; bütün mel’anetlerini, lânetlik kötülüklerini başta Irak’ta Âlemi İslâmın üzerine kustu ve kusmakta. Bunu yaparken de, utanmadan sahte demokrasi kılıfına bürünmektedir.

Bu acıklı duruma gelişin panoraması, bir de şöyle tasvir ediliyor. Gözler önüne seriliyor. Âdeta gözlerimizin içine sokuluyor. Ta ki uyanalım. Kendimize gelelim diye.

İşte, Hind deniyordu; düşman zannederek, halbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.

İşte, Tatar, Kafkas deniyordu; öldürülmesine yardım ettiği şahıs, biçare valideleri olduğunu “Ba’de Harabi’l-Basra.” yani iş işten geçtikten sonra anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.

İşte, Arab deniyordu; yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp hayretinden ağlamayı da bilmiyor.

İşte, Afrika deniyordu; biraderini tanımayarak öldürdü. Şimdi vâveyla ve feryat ediyor.

İşte, Âlemi İslâm deniyordu; bayraktar oğlunun, şanlı Osmanlı askerinin gafletle / bilmiyerek öldürülmesine yardım etti. Vâlide gibi saçlarını çekip âh u fizar ediyor. Ağlayıp sızlıyor.

 

 

 

Üçüncü Yılında 15 Temmuz

15 Temmuz darbe teşebbüsünün 3. Yılı doldu. Hala operasyonlar yapılıyor, hala yeni davalar açılıyor. Fakat “15 Temmuz’un iş, medya ve uluslararası ayakları henüz tam olarak çözülmüş değil.”

Siyasetçi ayağına ise hiç dokunulmadı.

FETÖ gerçekten çok karmaşık ve tehlikeli bir yapı. ABD istihbaratı ile iç içe, uluslararası irtibatları olan, büyük para gücüne sahip bir organizasyon.

Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanlarının yaverlerinin bile Fetöcü olduğu, MİT ve Emniyet İstihbarat gibi birimleri dahi kontrol edebilen bir örümcek ağı.

Yargıyı ele geçiren, hukuku silah gibi kullanan, Ergenekon ve Balyoz davaları ile Türk Silahlı Kuvvetlerinden Atatürkçü subayları tasfiye eden bir yapı. O zaman birlikte hareket ettikleri R. Tayyip Erdoğan’a, “ben bu davaların savcısıyım” dedirtebilen bir güç bu.

“TSK’da mevcut 300 generalden 150’sinin darbede aktif rol aldığı” bir yapının orduya sızmasından bahsedilemez. “Orduyu ele geçirmiş” bir çete bu.

Bir mücadele görüntüsü var. Ama yandaş yazarların bile sorduğu bazı sorulara bugüne kadar cevap verilememiş olması manidardır:

“15 Temmuz darbe girişiminden hükümet üyeleri ne zaman haberdar oldular, haber aldıktan sonra ne yaptılar, o gece neredeydiler, saat kaçta ortaya çıktılar.”

“Sahi MİT ve Emniyet İstihbarat bu süreçte ne yapıyordu. JİTEM neredeydi, Genelkurmay İstihbaratı ne yapıyordu?  Darbe olacağını, bilmesi gerekenler dışında neredeyse herkes biliyordu!” (A. Dilipak)

Böyle bir yapı ile mücadele etmenin ne kadar güçlükleri olduğu açık.

Yine de yıldönümü vesilesiyle hamasi sözler yerine soğukkanlı bir değerlendirme yapmak daha yararlı olacaktır.

FETÖ Yargılamaları

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan “Fetö yapılanması” için çok doğru bir tarif yapmıştı:

“FETÖ altı ibadet, ortası ticaret, üstü ihanet olan bir yapıdır.”

Böyle bir yapı ile mücadele etmek için öncelikle “ihanet” katmanı ile mücadele etmek gerekirdi.

Yani silahlı darbe teşebbüsüne kalkışanlar, yargıyı bu örgüte teslim edenler, yargı yoluyla TSK’yı zayıflatanlar, çete mensuplarını TSK içine yerleştirenler, uluslararası ilişkilerini organize edenler, para kaynakları cezalandırılmalıydı.

Ortadaki “ticaret” grubunun çoğu da zaten AKP hükümetleri ve yöneticileri tarafından FETÖ’nün kucağına itilmiş insanlardı.

İşadamlarını bunların toplantılarına ve derneklerine katılmaya teşvik edenler… Yurt dışı ticari ilişkilere girmek isteyenleri, konsolosluk ve büyükelçiliklerimize değil, o ülkelerdeki FETÖ imamlarına yönlendirenler bugün serbestçe ve gururla içimizde dolaşıyor.

Bank Asya‘da parası, dershanede çocuğu okuduğu için” “Fetö ile irtibat ve iltisak” suçuyla cezalandırılanlar on binlerce kişi oldu. Yargılama yapılmadan KHK‘ler ile  126 bin civarında kamu görevlisi ihraç edildi.

Buna karşılık 15 Temmuz’a kadar Belediye mensuplarının maaşlarını ve devletin parasını Bank Asya’ya yatıranlar “Fetö düşmanı” pozlarında. Bu dershanelere son güne kadar öğrenci başı 300 TL destek veren devlet görevlileri de öyle.

Fetönün para kaynağı olduğu iddia edilen büyük işadamlarından bir kısmı beraat etti. Bu kararlarda rüşvet borsası iddiaları da toplum vicdanında adalet duygusunu örseledi.

AKP milletvekili Şamil Tayyar ve O’nu destekleyen Mehmet Metiner’in “FETÖ borsası kuruldu, itirafçı adı altında iş adamları serbest bırakılıyor” sözleri tarihe geçti. Ama bu şahıslar milletvekili listesine alınmayarak cezalandırıldı.

Sistematik bir kadrolaşma için sorular çalınırken, “soruların çalındığı yok, kim iddia ediyorsa şerefsizdir” diyenler de bırakın cezalandırılmayı bir özür bile dilemediler.

Ben Desem Kızarlar

Yeni Akit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak‘ın da FETÖ Yargılamaları konusunda objektif bazı tespitleri var:

“15 Temmuz davasının seyrinden şehit yakınları da, gaziler de rahatsız. Siyaset de, bürokrasi de, yargı da, ordu da bu konuda iyi bir sınav vermedi.”

“KHK ile görevden alınan, hakkında dava açılan, (hakkında soruşturma dahi açılmayan veya yargılanıp) beraat ettiği halde göreve iade edilmeyen o kadar çok insan var ki! Bir yandan da, FETÖ’cü olduğu bilinen birileri elini kolunu sallayarak ortalıkta dolaşıyor.

“Adam itirafçı olmuş, güya. Masum bir takım insanlar hakkında iftirada bulunmuş, onlar içeri alınmış, İtirafçı serbest kalınca yurt dışına kaçmış. İftira ettiklerinin kimi hâlâ içeride, kimi beraat etmiş ama hâlâ göreve iade edilmiş değil.”

“The Cemaat”le dolaylı ve zorunlu ilişkide olanlar bir şekilde cezalandırılırken, bu hareketin merkezinde ya da doğrudan ilişkisi olan bir takım isimlere kimsenin dokunmuyor olması, hatta bunların itibar görmeleri, terfi etmeleri anlaşılır bir durum değil.”

“Öte yandan bir “Cemaat”ten yakamızı kurtaralım derken, onu taklit eden başka cemaatler onların yerini almaya başladı. Bir takım FETÖ’cüler de bu muteber cemaatler, vakıflar, dernekler üzerinden AK Parti saflarına sızdılar.”

Yazıma başladığımda ben de benzer tespitler yapmıştım. Son anda A. Dilipak’ın yazısını görünce O’nun cümlelerini paylaşmayı tercih ettim.

Çünkü yandaş, trol, kripto Fetöcü olan bir güruh aynı cümleleri ben yazarsam hakaret ve iftiralarda bulunabilirdi.

SÖZCÜ VE MERAL AKŞENER’DEN FETÖCÜ ÇIKMAZ

Yeniçağ’da Servet Avcı anlatıyor: “Tabloyu düşünebiliyor musunuz; darbe girişiminden birkaç gün sonra, demokrasi mücadelesiyle nam salmış Şevki Yılmaz ‘demokrasi nöbeti’nde konuşma yapıp halkı aydınlatıyor! Bir başka demokrasi kahramanı Egemen Bağış Taksim Meydanı’nda tebrikleri kabul ediyor!.. Ömrü diz kırmakla geçmiş Hüseyin Gülerce ise ‘paralel tehlike’ konusunda halkı uyarıyor!

Ve geldiğimiz noktada Fetö’nün medya ayağını Sözcü Gazetesi ve yazarlarında, siyasi ayağını Meral Akşener‘de arıyorlar.

Sonra da bizden FETÖ ile mücadele ettiklerine inanmamızı istiyorlar.

 

 

Kavak Yelleri (2)

0

Çünkü Muhammedî nur, perdeyi kaldırdı.

O’nun bir an için, yanlış olarak sandığı gibi kâinatta yokluk, hiçlik, görevsizlik,

Abes, faydasızlık ve ayrılık olmadığını ortaya koydu.

Tam tersine o kavakların yaprakları sayısınca hikmet, gaye, amaç

Ve manaları var olduğunu gösterdi.

Sonuçsuz ve görevsiz olmadıklarını ispat etti.

Nasıl ki bir usta harika bir makine yapsa, herkes onu alkışlar, âferinlere boğar.

O makine de, ondan beklenen sonuçları tam tamına göstermesiyle,

Hal diliyle ustasını tebrik eder.

İşte her canlı ve her şey böyle bir makine hükmündedir.

Ustasından, yapıcısından haber verir. Onu över.

Bunun gibi her varlık, hayat ve şuur sahiplerinin gözlerine bakar.

Onlar için şirin ve tatlı, üstünde düşünecekleri birer marifet kitabı olur.

Ustasını, yapıcısını gösterir. Ondan haber verir.

Çünkü fiil, failsiz / iş, yapansız olmaz.

Nakış, nakkaşsız ortaya konamaz.

Bir yerde nakış varsa, o nakışı yapan da vardır.

İşte her varlık kendisine bakan için; okuyacağı bir marifet ve bilgi yumağıdır.

Mânalarını şuur ve bilinç sahibi insanların zihinlerinde bırakır.

Suretlerini hafızalarına nakşeder.

Benzerinin, kopyasının aksettiği ve bu şekilde muhafaza edilip korunduğu

Misalî levhalarda yer alır.

Gayb / görünmez âlemin defterlerinde bırakır.

Kısaca o varlık, kendisine bakanların vücut dairelerini mekân tutar.

Ancak bu nakil ve geçişlerden sonradır ki,

Her varlık şahadet yani görünür âlemi terkeder, gayb / görünmez âleme çekilir.

Demek ki şekle ait bir vücudu bırakır.

Manevî gayba / görünmeze ve ilme ait çok vücut ve bedenleri kazanır.

Bütün bunlardan sonra maddî yok oluşlarına üzülmenin artık mânası kalmaz.

Evet madem Allah var ve ilmi her şeyi kuşatıcıdır.

Elbette yokluk, hiçlik, mahvoluş, fena ve fânilik yani geçicilik;

Hakikat noktasında inanan insanın dünyasında yoktur.

Ancak inanmayanların dünyaları yokluk, ayrılık, hiçlik ve fânilikle doludur.

Çünkü onlar öyle istiyorlar. Yoksa aslında onların sandığı gibi değildir.

Ama Allah; kulunun zannı üzeredir. Kendisine nasıl muamele ve işlem yapılmasını istiyorsa,

Kul öyle bir karşılık bulacak ve görecektir.

İşte bu gerçeği şu özlü söz ders verip der:

“Kimin için Allah var, ona her şey var. Ve kimin için yoksa, herşey ona yoktur, hiçtir.”

Elhasıl:

Nasıl ki, inanç; ölüm zamanı, insanı sonsuz olarak yok oluştan kurtarıyor.

Öyle de: Herkesin özel dünyasını bile yokluk, hiçlik karanlıklarından kurtarıyor.

İnançsızlık ise, özellikle tam inançsız olsa;

Hem o insanı, hem özel dünyasını ölümle yok edip,

Manevî cehennem karanlıklarına atar.

Hayatının lezzetlerini, acı zehirlere çevirir.

Dünya hayatını ahretine tercih edenlerin kulakları çınlasın.

Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar; veya inanç dairesine girsinler.

Bu dehşetli zarar ve ziyandan kurtulsunlar.

 

 

Çeker

 

Çift sürenler bilir bunu,
Güçlü katır yöne çeker.
Dürüst iş yapmaktır konu,
Bezgin öküz yana çeker.

Gül çağında gül açılır,
Güzün tohumlar saçılır,
İşin zamanı seçilir,
Kışın toprak dona çeker.

Bilgi, kültür güzel şeyler;
Ol demekle olmaz beyler,
Çocuk gördüğünü eyler,
Senden olan sana çeker.

Adab bilenle taş taşı,
Bilmektir her işin başı,
Cahillerle yeme aşı,
Cahil seni düne çeker.

Asıl yetki tek Çalab’ın
Ne yapacak bak Çelebin,
Su çıkaran su dolabın,
Eşek döne döne çeker.

Bildiğini söyler yine,
Tilki kaçar gider ine,
Gönlü göne, Çinli Çin’e;
Oğuz soyu Hun’a çeker.

Uyan evlat gör de uyan,
Gaflet ile uyumuş Han,
Zannetme ki değişir kan,
Fıtrat soydur, kana çeker.

 

 

Kavak Yelleri (1)

0

Mütefekkir / Düşünür bir zat, bir tepede oturmuş etrafı seyrediyordu.

Tepenin eteklerinde küme küme kavak ağaçları vardı.

Her bir küme sanki bir zikir halkası görünümündeydi.

Her bir kavak bir derviş gibiydi. Dalları birer kol, yaprakları dilleriydi sanki.

Havanın püfür püfür esişi, hem kavakları hem de dal ve yaprakları bir ileri götürüyor, bir geri getiriyordu.

Son derece lâtif, hoş ve tatlı bir şekilde raks ediyorlar.

Cezbe ve çekime uğramışçasına bir o yana bir bu yana hareket hâlinde dans ediyorlardı.

Bu hâl yaşlı mütefekkiri çok düşündürdü. Nice yaşıtlarını kaybetmiş olmanın hüznü çöktü içine. Yalnızlığını hatırladı birden. Onlardan ayrı kalmanın acısını duydu ta derinden.

Kalbi hüzünle doldu. Gam yüküyle beli iyice büküldü. Güz ve kış mevsimini hatırlamasıyla kederi bir kat daha arttı. Tam bir gaflete gömüldü. Bir şey düşünemez oldu.

Biraz önce salınmalarına, raks ve dans etmelerine hayran olduğu, büyük bir hazla seyre daldığı kavakların; tam bir neşe içinde kıpırdayan yapraklarına ve güneşi yansıtışlarına yazıklanmaya başladı.

O nazlı kavaklara, o hayat sahibi, canlı ağaçlara öyle acıdı ki, gözleri yaşla doldu. Çünkü sonbahardaki hâlleri geldi gözlerinin önüne. Sert esen rüzgârları düşündü.

Onları nasıl sarstığı, nazenin yaprakları yerlerinden, yurtlarından ve arkadaşlarından nasıl ayırdığı geldi hatırına.

Kışın kardan beyaz kefene büründükleri durumlarını hayal etti ister istemez. O nazenin yaprakların bir bir sararıp düşüşleri, ayaklar altında ezilişleri resmigeçit yaptı zihninde.

Kâinat ona, süslü perdesi altındaki yok oluşları anımsattı. Ayrı kalışları hissettirdi. Onların zeval ve faniliklerinden gelen hüzünler üşüştü başına.

O boş bakış, o kutlu ve nazlı kavakları gözüne vazifesiz gösterdi. Neticesiz saydırdı. Yaprakların bir mevsimlik görünüş ve hareketlerini neş’eden değilmiş gibi sandırdı.

Yok olmaktan ve birbirlerinden ayrı düşmekten dolayı bir titreyiş olarak zannettirdi. Hiçliğe düşüş olarak düşündürdü. Herkes gibi ona dedirtti:

 

Sabahın seheri

Esiyor yelleri

Sarıyor gurbet

Garip elleri

 

Bu ruh hâli, herkes gibi ondaki ebedî ve sonsuz kalma isteğini uyandırdı.

Beka / ölmezlik aşkını canlandırdı. Güzeli ve güzelliği sevme duygusunu gün yüzüne çıkardı.

Diğer insanlara karşı duyduğu sevgi ve şefkati gündeme getirdi.

Hayat damarlarındaki akışı hızlandırdı.

Bu çeşit düşünüşten uzak kalamayış; onun şöyle bir akıl yürütmesine de yol açtı.

Eğer dünya böyle sararıp solacaksa… Ömür bir gün gelip tükenecekse…

Kabir hiçliğe açılan bir kapı olacaksa…

Böyle bir dünyanın manevi bir cehennemden ne farkı vardı?

Böyle bir ortamda akıl insana bir işkence âleti olmaktan başka ne işe yarardı?

Geçmişi ve geleceği yokluk olarak gösteren bir akılla, hayat nasıl çekilirdi?

Aklıyla zihnen bu biçimde mecelleşirken, kendini böyle bir durumda, manen zifiri karanlıkta hissederken birden Muhammedî gerçek, Muhammedî nur ve ışık imdada yetişti.

Şimşek gibi çaktı. Yıldırım gibi etrafı aydınlattı.

O sayısız gam bulutlarını dağıttı. Hüzün ve elemleri sevinçlere çevirdi.

Herkese olduğu gibi ona da tesellî kaynağı oldu.

 

 

İş Adamı, Ali Polat’ın Muhteşem Tespitleri, Müthiş Açıklamaları ve Harikulâde Tavsiyeleri…

(İkinci ve Son Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: İnsanların ve milletlerin geleceğini iyiye, doğruya ve güzele ulaşacak şekilde şekillendirebilmek mecburiyetinde olan gençlere mesajınızı size has o veciz cümlelerinizle ifade eder misiniz?

Ali Polat: Sadece çalışmak, çalışmak, çalışmak; yoruldum, yoruldum, yoruldum dememek. Ve ümitli olmak, ümitli olmak, ümitli olmak; ümitsizliğe hiç mi hiç yol vermemek.

Ben, Ali Polat olarak, bugün üç ülkede, Türkiye’de, Azerbaycan’da ve İran’da tanınmış bir kişiyim. Ama Ali Polat genç yaşında, ilk gençlik yaşlarında, 17-18 yaşında ne düşünüyordu? Düşünüyordu ki, ‘Allah’ım, ya Rabb’im, benim 6 metrekare bir odam olsa, bir tane de gazyağıyla aydınlatan bir aygıt olsa, bir ocak olsa, üzerinde de bir tane tencerem olsa dünyanın en mutlu insanı ben olacağım.’ Yani biz isteklerimizi, arzularımızı küçükten başlatırsak her gün sevinmiş olacağız, her gün sevinmiş olacağız. Çünkü istekler küçük olduğu zaman insan elde ettiğinde sevinir. Ve bu sebepten Ali Polat düşünüyor ki, Türkiye’de, İran’da, Azerbaycan’da ve dünyada hiçbir zenginin oğlu mutlu olamaz. Mutluluk için açlık gerekiyor. Aç olacaksın ki, bir şey elde ettiğin zaman mutlu olacaksın.

Çetinoğlu: İslâm âlemi kavramı size ne ifade ediyor? Böyle bir kavramın varlığından söz edilebilir mi; yoksa İslâm dünyasının verimli topraklarında birbirinden habersiz ağaçlar gibi devletler, milletler mi var?

Polat: Müsaade ederseniz, size bu konuyu şu şekilde dile getirmek istiyorum: Semavi dinlerin başlangıcının önemlisi Hazreti Musa’dır. Hazreti Musa’nın getirdiği din ve kanunların çoğu iktisadidir. Daha sonra Hazreti İsa’nınki, İsa ruhullah olarak, ruhanî hadiselerdir. Bizim İslâmiyet ise ikisinin karışımıdır. Ve benim şahsî görüşüme göre, İslâmiyet bir sosyal kanunlar külliyatıdır. Orada İslâmiyet’i biz uygularsak, Müslümanlar da aç kalmamış olacaktır, biri çok çok zengin olmamış olacaktır, herkesin keyfi yerinde olacaktır.

Burada iki tane misal vermek istiyorum.

Biz hacca gitmek istersek, yedi komşu kuzeyde, yedi komşu güneyde, yedi komşu doğuda, yedi komşu batıda aç olmaması lâzım. Bu bir. İkincisi:  dünyada tanıdığımız herkesten helallik alarak hacca gitmemiz lâzım. Bunu biz yaparsak, bakın bakalım bizim ülkeden kaç kişi hacca gidebilir?

Çetinoğlu: Zekât, sadaka ve sâire…

Polat: Ve biz bunu yaptığımızda… Yine İslâmiyet’in küçük bir konusunu size söyleyeyim: İslâmiyet insanlara tavsiye ediyor ki, elde ettiğiniz servetin sülüsünü, üçte birini sağlığınızda veya vefat ettiğinizde insanlara faydalı olmak üzere harcayın, bu şekilde hareket edin. Biz buna uygun hareket edersek bizim memleketimizde hiç aç kalmaz.

Çetinoğlu: Bu açıklamanız aynı zamanda İslâm âlemi tasavvuruyla ilgili sorunun da cevabı oldu; böyle bir İslâm âlemi tahayyül ediyorsunuz.

Günümüzde İslâm devleti olabilir mi; yoksa Müslüman ülke deyip geçmek mi lâzım? İslâmî devlet olabilir mi?

Polat: İster İslâmî devlet ismini koyalım, ister Müslüman insan diyelim, devletler insanlardan oluşmaktadır. Eğer insanlar İslâmiyet’in dediği gibi hareket ederlerse, şeklî değil, ben şekilciliğe karşı olan bir adamım, özüyle birlikte olursa, bütün dünya buna özenle bakacaktır ve bunu örnek alacaktır.

Çetinoğlu: Bir İslâm ülkesinin, yâni Milleti Müslüman olan bir devletin başkanı olsaydınız, bu tahayyülünüzün gerçekleşmesi için neler yapardınız? Bir kalem, iki kalem, üç kalem gibi belli noktalarda

Polat: Benim herhangi bir şekilde böyle bir düşüncem yok, hiç hayal etmedim ki ben bir ülke veya gruba başkan olayım. Eğer biz iyi bireyler, iyi insanlar olursak hepimiz zaten başkanız.

Çetinoğlu: Peki, Hıristiyan Batı’yı İslâmofobi anlayışından soyutlamak mümkün mü?

Polat: Yüzde yüz mümkündür.

Çetinoğlu: Nasıl?

Polat: Bizim İslâmî hareketlerimiz, bizim İslâmî düşüncemiz… Biz eğer Hazreti Muhammed’in sünnetinden yol alırsak dünya bize özenmiş olacaktır. Bizim hiçbir şekilde bu konuda… Biz yanlış yaparak, biz İslâm’a… Lütfen düşünün, televizyonlarda ve sairede görüyoruz, ölen de Allahu ekber diyor, öldüren de. Bu, gafletten, cehaletten başka bir şey değil ki. Ben eminim ki, eğer biz… Müslüman olmak veya Hıristiyan olmak veya…

Çetinoğlu: Musevî olmak…

Polat: Musevî olmak… Musevî kelimesi doğru değil, Yahudi olmak diyelim. İslâmiyet’te, annesi babası seyit olana, Peygamber sülalesinden olana da Musevî denir. Musevî kelimesi doğru değildir.

Çetinoğlu: Efendim, bildiğim kadarıyla Musevîlik bir dinin, Yahudilik ise bir ırkın adıdır. Yahudilerin hepsi Musevî’dir. Fakat Musevîlerin hepsi Yahudi değildir. Türkler arasında, Araplar arasında Musevî olanlar vardır. Hatta İngiliz, Fransız, Rus Musevisi vardır da… bilfarz, Alman Yahudisi yoktur. Zat-ı âliniz, ‘Müslüman olmak veya Hıristiyan olmak…‘ dediğinizde üçüncü semâvî din olarak akla Musevîlik geldiğinden, ‘Musevî olmak…’ demiş bulundum. Bu husus konumuz değil. Konumuza dönersek efendim… ‘Gafletten, cehâletten başka bir şey değildir…’ Demiştiniz. Devam edebilir miyiz?

Polat: Müslüman olmak veya Hıristiyan olmak… Biz doğru dürüst insan olabilmeyi, faydalı insan olabilmeyi hedeflersek, biz velev ki… Baktığımızda, bütün dinler, felsefi dinler dahi, hepsi insana, herhangi bir insana zarar vermemeyi emretmektedir. Dolayısıyla, bizim iyi bir insan olmamız, iyi bir Müslüman olmamız demektir.

Polat: Halka hizmet Hakk’a hizmettir. Başka diyecek bir kelime yok.

Çetinoğlu: Hıristiyan Batıyı İslâmofobi anlayışından soyutlamak mümkün mü, nasıl?

İslâmofobi kavramının yanlışlığı şuradan: İslâm kötülüğü emretmiyor, adam öldürmeyi emretmiyor. İslâmofobi kavramını oluşturan unsur, İslâm adına terör hareketlerine girişilmiş olmasıdır. Bu, İslâm’ın emri değil. Ve şu da biliniyor ki, hiçbir terör örgütünün bir dış destek olmadan ayakta durması, gelişmesi mümkün değildir; bunu destekleyen de Batılı ülkeler…

Polat: Müsaade edin, ben onu şöyle söyleyeyim: Oğuz Bey, ben 4-5 senedir karar almış durumdayım, inşallah ömrümün sonuna kadar hiç Amerika’ya gitmeyeceğim. Hatta Avrupa’ya da gitmemeyi istiyorum. Çünkü oralara gittiğimde, oralardaki insanları, halkı seviyorum, ama onların hükümetlerinin yaptıklarını kat’i suretle sevmiyorum. İster zamanında Taliban olsun, ister zamanında Boko Haram olsun…

Çetinoğlu: El Bağdadî olsun, Taliban olsun…

Polat: Falan filan, kim olursa olsun, bunların hepsi, bizi sömürmek için, bizleri yok etmek için, bizleri birbirimize düşürmeyi planlayan şeytanî fikirlerdir ve bu şeytanî fikirlerin de çoğunun kaynağı İngiltere, Fransa, biraz da Almanya, en başta da Amerika’dır.

Ben bu saydığım ülkelerin veya ismini vermediğim ülkelerin de hükümetlerine karşı pozitif değilim. Çünkü insanî iş yapmıyorlar. Ne oluyor… Lütfen müsaade edin, size şimdi ekonomik bir hesap vereyim.

Amerika yıllardır diyor ki benim paramın karşılığı yoktur. Diyorlar ki, şu ana kadar basılmış 30 trilyon Dolar karşılıksız kâğıt var. O kâğıdı matbaada basıyorlar, rengi oluyor yeşil, gelip benim altınımı, paramı alıp götürüyorlar. Acaba bu dünyanın neresinde insaf var? Benim bundan 35 sene önce öngördüğüm şuydu ki; günün birinde Amerika politik olarak kendisi iki veya dört bölüme ayrılacak. O ayrılmayla birlikte Dolar’ı yok edecekler, dünyayı bir sefer daha batırmış olacaklar. Ki dünyada ne kadar insan çalıştı, verdi; onlar zengin olsunlar, dünya batsın. Yani ben onların hükümetlerinin insanî düşüncede olduğunu hiç düşünmüyorum, hiç inanmıyorum. Ve dünyada yaygınlaşmış olan bu İslâmofobi meselesini de onlar yaratmışlardır. Kısmetse, çok yakında ‘Kur’ân-ı Kerim Âyetlerinde İnsan Hakları‘ isimli kitabının İngilizcesini çıkaracağız, oralara göndereceğiz. Elimizden bu geliyor. Yani mücadele etmek için, ‘İslâm budur, İslâm senin dediğin değildir, senin göstermek istediğin değildir, bunları lütfen bir düşünün‘ diyoruz. 11 Eylül hadisesinde Amerika iki tane kuleyi Taliban’ın ve bizim vurduğumuzu beyan ediyor. Buna kargalar güler yahu, kargalar güler! Biz o teknolojiye sahip değiliz ki. Kendileri yapıyorlar, daha sonra da birinin üzerine atıyorlar.

Çetinoğlu: Tanışıklığımızın, ilişkilerimizin başlamasının mazisi çok kısa. Buna rağmen ve üzerinde hiç konuşmadığımız bir konuda A’dan Z’ye kadar aynı düşüncelere sahibiz. Demek ki akıl için yol birdir. Bu aklı daha geniş kitlelere yayabilirsek ve özellikle gençlere… Ben gençlere onu söylüyorum, lisan öğrenin diyorum. Niçin lisan öğrenin? İki sebepten: Birincisi, onlar bizim hakkımızda, yani Türkler ve Müslümanlar hakkında ne düşünüyorlar, onu öğrenmek için. Sonra da o düşüncelerinin yanlış olduğunu onlara ifade edebilmek ve onları ikna edebilmek için lisan öğrenmeniz lazım diyorum. Bunu yaparsak dünyaya huzuru biz getireceğiz. Amerika dünyaya huzur getiremez.

Polat: Onlar huzursuzluğu getirirler. Başta İngilizler olmak üzere, 300-400 senedir huzursuzluğu dünyaya getirenler onlardır.

Çetinoğlu: Evet. İngilizler, Türklerin ve Müslümanların en sadık düşmanı. Sadakat sadece dostlukta olmaz, düşmanlıkta da sadakat olur.

Polat: Orada ben tam sizinle aynı fikirde olamıyorum, fikrinize evet diyemiyorum. Şöyle ki: Varsayalım ki bir ülkenin yönetenleri bizim düşmanımızdır. Eğer biz akıllı olursak o bana düşmanlığını yürütemez ki. Demek ki benim akıllı olmam lâzım. Eğer ben akılsızsam her şekilde beni kullanacaktır. Demek ki benim kullanılmamam için akıllı olmam lazım.

Çetinoğlu: Peki efendim, çok teşekkür ederim. Sorularla sınırlı kaldığınız için, vermek isteyip de veremediğiniz bir mesajınız varsa lütfeder misiniz?

Polat: Ben sadece bir şeyi temenni ediyorum. Bugünkü insanlarımız çok internete bağlıdır. Kiminle konuşuyorsam, diyor ki ‘Google’a bak.’ Kiminle konuşuyorsam, diyor ki ‘Wikipedia’ya bak.’ Kiminle konuşuyorsam, ne bileyim, ‘Whatsapp’a bak‘ diyor. Böyle böyle laflar ediyorlar. Ben gençleri gördüğümde diyorum ki, ‘Oradaki bilgileri biri üretiyor, biz de tüketen olmuşuz. Acaba biz ne zaman o bilgileri üretip de başkalarına satan olacağız?’ Dolayısıyla, biz bilgi üreten olalım, tüketicilikten kurtulalım.

Çetinoğlu:Teknolojiyi kullanmayı seviyoruz. Teknoloji üretemiyoruz. Teknoloji üretmek en büyük mecburiyetimizdir.

Polat: Evet. Üreten olalım, üretip tüketelim, ürettiğimizi de başkalarına tükettirelim, satalım.

Bugün ülkemizde en büyük holdinglerimizin servetine baktığımızda, çok büyük bir servet yok. Yani ülkemizde 50 milyar Dolar serveti olan kimse yok. Ama bakıyorsun, Facebook’un sahibi bir tane 30 yaşında, 40 yaşında genç, 50 milyar Dolar, ne bileyim, 80 milyar Dolar, 40 milyar Dolar, 20 milyar Dolar serveti var. Demek ki bizim bu kadar çalıştığımız bir beyin üretimiyle yok olup gidiyor. Bizim de o tür üretimlere, daha doğrusu hardware üretimi ile software üretimine girmemiz lazım.

Ama sizin sorduğunuz konuya, temennilerime dönersek; insanlarımıza sağlık, güzellik ve düşünme temenni ediyorum. Yani eğer bize öğretmişlerse, zekiyiz, çalışkanız diye, düşünmeyi de yanına koyalım. Düşünme olmayınca, düşünebilme fırsatı olmayınca insan bir şey olamıyor.

Ama siz bana bir, beş, on, yirmi, otuz konuda gelin, istediğiniz zaman istediğiniz röportajı yapalım.

Teşekkür ederim, sağ olun.

Çetinoğlu: Ben de teşekkür ederim Efendim.

 

 

ALİ POLAT:

1944 yılında Tebriz şehrinde doğdu. Azerbaycan kökenli bir ailenin mensubudur. 1964 yılında önce Bakü’ye geçti, daha sonra da Türkiye’ye yerleşti. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden Ziraat Yüksek Mühendisliği Ekonomi bölümünden mezun oldu. Ülkemizde faaliyet gösteren büyük bir sanayi kuruluşunun sâhibidir.

Küçük yaşlardan itibaren babasından dinî ve sosyal eğitim aldı. Çalışarak okudu ve ticâret yaptı. Çeşitli milletlerden binlerce düşünce ve ilim adamının özdeyişlerini kendi özdeyişleriyle birlikte ‘Üç bin Yıllık Birikim‘ adlı kitabında topladı. Eserini bütün mahkûmlara ulaştırmak için özel bir gayret gösterdi. Eserleri Azerbaycan’da Azerbaycan Türkçesi, İran’da Farsça ve Türkçe ile yayımlandı.

Diğer eserlerinden bâzıları: *Ya Ali / Hz. Ali’nin Hayatı, Felsefesi 1555 Hikmetli Sözü (2003), …*Ve Biz (2004), *Ömer Hayyam ve Rubaileri (Kitaep ve CD 2008), Bir Damla Su 1. Cilt-Su ve İnsan Sağlığı (2010), Bir Damla Su 2. Cilt Su ve Hayat (2011), *Bir Damla Su 3. Cilt Su ve Toplum (2012), *Bir damla Su 4. Cilt Ab-ı Hayat (2013), *Medeniyetlerin Buluştuğu Tebriz ve Çevresi (2014), *Tebrizli Bayatılar (2015), *Gençlerin Yaşam Enerjisi: Su (2017). *Sağlıklı Yaşamak ve Yaş Almak için Bedenimizi Tanıyalım (2017),  (Bu eser, her biri 12 kitaptan oluşmak üzere 3 grupta 36 adet kitaptır. Bâzılarının isimleri: *Rahat Yaşamak için: Beynini Tanımak Zorundasın, Sinir Sistemimiz Her Şeyimiz, Kanımız Canımız, Böbrekler Küçüktür Görevi, Havanın Önemi ve Doğru Nefes Alma Yöntemleri, Uyku ve Uykusuzluğun Önemi, Proteinler: Bedenimizin Yapıtaşları, Bağışıklık Sistemimizi Tanıyalım, Sağlıklı Olalım, Mâneviyat ve Hayata Dair Her Şey, Dil Kullanma Yeteneği, Yüz ifadelerimiz, Beden Dilimiz, Ruh-Beden İlişkisi ve Mânevî Sağlığın Önemi ve Ülkelerin Gelişmesindeki Önemi.

3 grup hâlindeki 36 kitabın her birinden 12.000’er basılan bu set, yurt genelindeki Ceza ve infaz Kurumları’nın, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kuruluşlarının, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Kadın Misâfirhânelerinin, Üniversitelerin, Polis Akademilerinin, Belediyelerin, Dînî Kuruluşların Kütüphanelerine ve yazılı olarak istekte bulunanlara bedelsiz olarak dağıtılacaktır.

Ali Polat’ın kitap çalışmaları, genel çerçevede, insanlara fayda sağlayacak şekilde, ağırlıklı olarak sosyal meselelerle alâkalıdır. Çalışma mevzuları, içerdiği bilgiler ve öğretiler açısından, her bireyin kendi hayatında uygulayarak müsbet sonuçlarını görebileceği, aynı zamanda oluşturduğu farkındalıkla, insanın hem kendine hem de çevresine daha faydalı olmasına yardımcı olacak şekilde seçilmiş ve işlenmiştir

Yazarın, bu çalışmaları, gerçekleştirmesindeki temel sebep, fertten başlayarak, toplumu daha bilgili, daha hoşgörülü ve anlayışlı bir noktada görme arzusudur Ali Polat, 2001 yılında ilk derlemesi olan ‘Üç Bin Yıllık Birikim‘ kitabı ile yazarlık hayatına başlamış ve 2018 itibariyle, 40’tan fazla eseri yayımlanmıştır. Çalışmaları, ticârî maksat gütmeksizin sosyal sorumluluk bilinciyle hazırlanmıştır.

(BİTTİ)

 

 

Düşman Hukuku

0

Düşman hukuku veya konumuz bağlamında “düşman ceza hukuku” kavramı ilk defa 1985 yılında Alman ceza hukukçusu Günther Jacobs tarafından ortaya atılmıştır. (Kriminalisierung im Vorfeld einer Rechtsgutsverletzung) Jacobs’a göre düşman ceza hukukunun temel özelliği, gelecekteki yani henüz işlenmemiş fiilere odaklanıp toplumu failden (suçludan) korumasıdır. Bu nedenle fail bir kişi olmaktan çıkar yani failin kişi hak ve özgürlüklerine sahip olmadığı kabul edilir. Jacobs bu kabulün “vatan hainleri”, “teröristler” ve “hukuk düzeninin diğer düşmanları” bakımından uygulanmasının doğru olduğunu savunur.

Jacobs kişileri “düşman” ve “vatandaş” olarak ikiye ayırır. Buna göre “düşman” hukukun dışında bir kişi olarak kabul edilir ve düşmana karşı “fiziksel güç kullanımı” ve savaşa varıncaya kadar her türlü eylem geçerlidir. “Vatandaş” hukuka aykırı fiili işledikten “sonra” cezalandırılırken, “düşman” tehlike hissedildiği anda yani hukuka aykırı fiili işlemeden “önce” cezalandırılır.

Görüldüğü üzere düşman ceza hukuku kavramı tamamen niyet okuma üzerine tesis edilmiş bir kavramdır ve bu yönüyle hukuk mantığı içerisinde kabul edilebilir bir yanı olmadığı gibi temel insani değerlere de aykırıdır. Düşman ceza hukuku kavramı ve bu kavramın daha iyi anlaşılması adına “önleyici (proaktif) ceza hukuku” ve “risk ceza hukuku” kavramlarının izah edilmesi gerekmektedir.

 

Önleyici (Proaktif) Ceza Hukuku

 

Önleyici (proaktif) ceza hukuku, adından da anlaşılacağı üzere suç henüz işlenmeden “önce” ceza hukukuna bir takım görevler yükleyen anlayıştır. Devletin kişi hak ve özgürlüklerine müdahalesini olabilecek en geç ana bırakan özgürlükçü devlet anlayışının aksine vatandaşlarını potansiyel bir risk faktörü olarak gören bir devlet anlayışını içermektedir. Bu yönüyle de ceza hukukunun temel ilkelerinin aksine fiile değil niyete bakan “niyet okuyucu” bir anlayış sergilemektedir. Kamu görevlilerini özensiz, savruk ve hatta doğrudan doğruya kötü niyetli fiillerde bulunmaya teşvik eden bir anlayıştır.

Önleyici ceza hukuku uygulamalarının en bilinen ve en güncel örneği ABD’de 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından yürürlüğe konan USA Patriot Act’te getirilen düzenlemelerdir. Bu yasanın 412. Maddesine göre herhangi bir tehlikelilik hali veya kaçma riski “kanıtlanmış olmasa bile” terör suçu işleyeceği şüphesi görülen yabancılar hakkında başsavcı emriyle önleyici tutuklamaya hükmedilmesi mümkündür.

Görüldüğü üzere hiçbir somut delile dayanmadan, sadece kamu görevlisinin şahsi görüşüyle insanların terör şüphelisi olabileceğini ve bu bağlamda tutuklanabileceğini öngören keyfiliğe son derece açık bir anlayış söz konusu.

 

Risk Ceza Hukuku (Risikostrafrecht)

 

Günümüzde, toplumun giderek büyümesine ve küreselleşmesine rağmen bireyin gitgide yalnızlaşması söz konusudur. Bu yalnızlaşma bireyin kendisini tehdit altında hissetmesine ve bu tehdidi bertaraf edebilmek için yapay bir güvenlik düşüncesine sarılmasına sebep olmaktadır. Bu durum ilk defa Ulrich Beck tarafından tanımlanan ve daha sonra küresel kabul gören “risk toplumu” anlayışının bir sonucudur.”Risk toplumu” mağdurları evrensel risk pozisyonlarında birleştiren, farklı çıkar çatışmaları ile karşı karşıya gelen grupları medeniyetin giderek artan risk karşısında eşitleyen yeni bir oluşumdur. Sınıf toplumundan farklı olarak risk toplumunun önceliği eşitlik değil “güvenliktir”. Sınıf toplumuna göre daha savunmacı bir toplumdur. Beck’e göre risk toplumunun nihai hedefi kendi kendini sınırlamaktır.

Risk ceza hukuku (Risikostrafrecht) işte bu risk toplumu kavramından doğmaktadır. Bu anlayışa göre ceza hukuku modern toplumdaki risklerle mücadele edebilmek için daha esnek ve daha etkili bir hale gelmelidir. Risk ceza hukuku kavramı, güvenlik kisvesi altında insan haklarına her türlü ölçünün ötesinde müdahale edildiği gerekçesiyle çok sert bir şekilde eleştirilmektedir. (*)

Türkiye’de Düşman Ceza Hukuku Uygulamaları

 

Düşman ceza hukuku kavramı nispeten yeni sayılabilecek bir kavram olmasına rağmen uygulamada çok eski olduğunu söyleyebiliriz. Nazi Almanya’sının Yahudilere, Bolşevik Devrimi sonrası Rusya yönetiminin muhaliflere yönelik uygulamaları düşman ceza hukukundan başka bir şey değildir.

Türkiye’de düşman ceza hukuku uygulamaları eskiye hatta neredeyse Cumhuriyetin kuruluşuna kadar gitmektedir. İzmir Suikasti gerekçe gösterilerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması, aralarında Kazım Karabekir Paşa’nın da yer aldığı mensuplarının ve yine özellikle eski İttihat ve Terakkicilerin İstiklal Mahkemelerinde yargılanıp pek çoğunun idama mahkûm edilmelerinin düşman ceza hukuku uygulamasının Türkiye’deki ilk örneği olduğunu ifade edebiliriz.

27 Mayıs İhtilali’nden sonra gerçekleştirilen yargılamalar ve kamudan ihraçlar da (tasfiyeler) düşman ceza hukukunun örnekleri arasında gösterilebilir. Hakeza 12 Eylül Darbesi’nden sonra gerçekleştirilen tutuklamalar, idamlar, kaçırmalar, bir daha haber alınamayan vatandaşlar ve binlerce kamu görevlisinin ihraç edilip tasfiye edilmeleri de düşman ceza hukuku uygulamalarının örneklerindendir. Yakın tarihte gerçekleşen Ergenekon-Balyoz Soruşturmaları da düşman ceza hukukunun örneği olmaktan başka bir şey değildir.

 

15 Temmuz

 

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, bu ülkede gerçekleri beyan etmek için kırk kere düşünüp başına gelebilecekleri hesaba katmak ihtiyacı duyuyoruz. Bazen de meramımızın yanlış anlamaya mahal vermeyecek şekilde net anlaşılabilmesi için bir takım ön açıklamalar yapma zarureti duyuyoruz.

Biz hukukçuların olayları değerlendirme şekli her zaman düz vatandaştan daha farklıdır. Çünkü biz hukukçular, olayları bir tarafın savunmasını yapma veya bir tarafa saldırma bakış açısıyla değil, bilakis olayları bütün çıplaklığıyla olduğu gibi görüp değerlendirmek zorundayız. Özellikle toplumsal olaylarda toplumu belli bir düşünceye sevk etmek için sistematik bir propaganda yapıldığı için hukukçuların o olay hakkındaki ifadeleri her zaman toplumun büyük kısmına ters gelir ve tepki çeker. Hâlbuki işin gerçeğinin hukukçuların ifade ettiği gibi olduğu sonradan anlaşılır. Ergenekon-Balyoz soruşturmaları ve yargılamaları hakkındaki fikirlerimizi beyan ettiğimiz zaman fikirlerimiz tepki çekmişti. 15 Temmuz soruşturmaları ve yargılamaları hakkındaki düşüncelerimiz de kuvvetle muhtemel aynı şekilde tepki çekecektir.

15 Temmuz Darbe girişimi sonrasında yüz binlerce kamu görevlisinin haklarında hiçbir yargı kararı olmadan KHK’lar ile ihraç edilmeleri, haklarında delil olmadan veya eylemlerinin konusunun suç teşkil etmediği göz önüne alınmadan tutuklama ve/veya mahkûmiyet kararı verilmesi de düşman ceza hukukunun yakın tarihli örneklerindendir.

 

İyi de Hepsi mi Suçsuz?

 

Bir üst paragraftaki ifademize haklı olarak “iyi de hepsi mi suçsuz?” tepkisi gösterilebilir ve bu tepki haklıdır da. Darbe bir suçtur ve darbe girişiminde yer alanlar elbette cezalarını sonuna kadar çekmelidirler. Ancak darbe girişimiyle aralarında nasıl bir ilişki olduğunu anlamakta zorlandığımız tapu memurlarının, öğretmenlerin, darbe gecesi darbecileri gözaltına alan binlerce polisin, aynı gece Erdoğan’ın özel uçağını kullanan ve yine bu uçağa eskortluk eden pilotların, Marmaris’te Erdoğan’ı almaya gelen timle çatışmaya giren korumanın ve daha pek çok kamu görevlisinin neden ihraç edilip tutuklandıklarını bir hukukçu olarak sormak zorundayım.

Burada eleştirilen asıl husus da şudur; Devlet, yargı erkine dayanarak soruşturma veya yargılama yaparken hakkında soruşturma yaptığı veya yargıladığı kişinin insan olmasından kaynaklanan haklarına, bedensel bütünlüğüne, manevi varlığına dokunmamak zorundadır. Daha açık bir ifadeyle soruşturma veya yargılama esnasında devlet “yargı bağımsızlığı”, “hâkimlik teminatı”,”suçta ve cezada kanunilik”, “suçların şahsiliği”, “şüpheden sanık yararlanır”, “işkence yasağı” gibi ilkelere uymak zorundadır. Aksi halde bu defa devlet teröründen bahsediyor oluruz.

15 Temmuz sonrasında ise hâkimlere tutuklama listeleri verilerek yargı bağımsızlığının; hoşa giden kararlar verilmediği zaman hâkimlik teminatının; bankaya para yatırmak, çocuğunu dershaneye yazdırmak gibi işlendiği tarihte konusu suç teşkil etmeyen eylemler bakımından tutuklama ve/veya mahkûmiyet kararı verilerek suçta ve cezada kanunilik ilkesinin; darbe girişiminden dolayı darbe ile uzaktan yakından ilgisi olmayan şahıslar hakkında tutuklama ve/veya mahkûmiyet kararları verilerek suçların şahsiliği ilkesinin; içinde hiçbir delil olmayan boş dosyalarda verilen tutuklama kararlarıyla şüpheden sanık yararlanır ilkesinin; kamuoyuna pek yansımasa da gözaltında kolluk görevlileri ve cezaevlerinde bir kısım infaz koruma memurları tarafından bazı şahıslara işkence yapılarak işkence yasağı ilkesinin ihlal edildiğini görmekteyiz.

Yukarıda saydığımız ihlaller karşısında “hafif” kalacağı için pasaport tahdidi, malvarlığına el koyma, ihraç edilenlerin başka bir işte çalışmalarına engel olma gibi işlemlere hiç değinmiyorum.

Şunu net bir şekilde ifade edebiliriz ki, düşman ceza hukuku Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca uygulanmıştır ancak (idam vakalarını saymazsak) bu uygulamaların en ağırı 15 Temmuz sonrası gerçekleştirilen uygulamalar olmuştur.

 

Saçmalıklar Silsilesi

 

Devletin kendi vatandaşını her zaman ve sadece “vatandaş” olarak görmesi elzemdir. Devlet vatandaşına şucu-bucu gözüyle bakamaz, vatandaşını düşman olarak göremez. Biz bu gerçeği Ergenekon-Balyoz döneminde de ifade ediyorduk, şimdi de ifade ediyoruz, yarın aynı şeyler Ak Partililerin veya başka birilerinin başına gelirse o zaman da ifade edeceğiz.

Türkiye’de menfaat gruplarının arasında geçen iktidar mücadelesinin bir sonucu olarak, sular yükseldiğinde balıkların yengeçleri sular çekildiğinde yengeçlerin balıkları yediği gibi iktidarı az buçuk ele geçiren grubun yargı organlarını bir silah olarak kullanarak diğer grubu yemeye kalktığını görüyoruz. Bu anlayışın bir sonucu olarak da, yargılama faaliyetleri kocaman bir “saçmalıklar silsilesi” haline gelmektedir. Bu kadar saçmalık artık fazla ve bu saçmalıkların bir yerde sonlanması lazım. Aksi halde kartopu gibi büyüyen bu saçmalıklar silsilesi bir çığ haline gelecek ve sadece iktidar mücadelesinin taraflarını değil bütün ülkeyi altına alıp yok edecektir.

 

 

 

 

(*) Konu hakkında detaylı bilgi için; DÖNMEZER, Sulhi & ERMAN, Sahir, “Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku”, c.1, Der Yayınları, İstanbul, 2016, s. 132-152.

 

 

İkinci Dünya Müslüman Türkler Buluşma Şöleni

Üsküdar Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı, Bilim Kültür ve Spor Adamı Prof. Dr. İbrahim Öztek Yayladağ’da

2. Dünya Müslüman Türkleri Buluşma Şöleninde

6 -7 Temmuz günleri arasında Hatay’ın Yayladağı ilçesinde Kızılgöl mevkiinde Türk devletleri 2. Dünya Müslüman Türkleri Buluşma Şöleni gerçekleştirildi.

Şölen; iş adamlarımızdan İsmail Yıldırım, dernek başkanı Erdal Türkoğlu ile Yayladağı belediye başkanı Mustafa Sayın’ın büyük gayret ve çabaları ile gerçekleştirildi.

Dünyanın en büyük ay yıldızı şölen alanına kurulurken birçok kanaat önderi, siyasiler, belediye başkanları ve mülki amirler de yer alarak konuşmalar yaptı.

Şölende ayrıca Türk devletleri ve özerk Türk Cumhuriyetlerinden çok sayıda katılanların yer aldığı görüldü.

Bölgenin Suriye sınırında Munbiç, Afrin, Azez ve Bayır Bucak bölgelerine komşu konumda olması nedeniyle buradaki Türk topluluklarından da şölene katılanlar göze çarptı.

Prof. Dr. İbrahim Öztek 10.000 kişiye varan izleyiciye yaptığı konuşmasında Türk milletinin tarih ile birlikte var olduğunu, Üç kıtada büyük uygarlıklar kurduğunu, nice çağlar kapayıp nice çağlar açtığını, gökten ay ile yıldızı indirdiğini, Oğuz Kağan’dan günümüze binicilik, ok atma, kılıç kullanma ve güreş gibi sporlarla bedenlerini, akıl ve ruhlarını geliştirerek 16 devlet kurduklarını ifade etti. Öztek, Türklerin pek çok haçlı seferini kırarak İslamiyet’in muhafızlığını yaptığını belirtti. Prof. Öztek ayrıca Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana ve Yunus gibi ilim sahipleriyle de dünyayı aydınlatan güneş olduklarını söyledi. 100 milyona varacak birlik içindeki akıl beden ve ruh eğitimi ile modern, çağdaş kalkınmışlığını tamamlamış bir Turkiye’nin batının korkulu rüyası olduğuna işaret etti. Konuşmasının sonunda kendisine Hatay Büyükşehir Belediye başkanı Doç. Dr. Lütfü Savaş ile Yayladağı belediye başkanı Mustafa Sayın tarafından Prof. Öztek’e ödül takdim edildi.

20 yıl kadar Türkiye Judo, Karate, Kuraş, Aikido, Vuşu federasyonlarının kurucu başkanlığını, Avrupa ve Dünyada da birçok federasyonun başkanlığını yapmış, bugün de Dünya Uluslararası Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu Başkanı olan Öztek, konuşmasının sonunda 6 – 7 yıl önce Türkiye’ye getirdiği Türklerin geleneksel sporlarından ağaç güreşi hakkında açıklamalarda bulundu. Daha sonra Hatay Büyükşehir Belediye başkanı Doç. Dr. Lütfü Savaş ile Yayladağı belediye başkanı Mustafa Sayın’ı ağaç güreşine davet etti.

Prof. Öztek, kısa bir ağaç güreşi gösterisi sonrası her iki belediye başkanını yarışmada berabere ilan etti. Bu değişik güreş ve güreşçiler halkın büyük takdirini topladı.

Daha sonra kız sporcular, ardından da Prof. Dr. İbrahim Öztek Antrenör İbrahim Saday ile birlikte aba güreşi gösterileri yaptılar. Bu gösteriler de yüksek teknik kalite ve kapasite açısından göz doldurdu. Yapılan gösteri sırasında Öztek’in bilimsel, kültürel ve sportif özgeçmişi anlatılırken, bu gösterilerle 75. gençlik yaşının kutlandığı da belirtildi.

 

 

Gagarin Tanrı’yı Gördü mü? (Deizm)

Din veya ideoloji… İktidar dayanağı hâlinde kullanılmaya başladığında ikisi de sakatlanır. Diktatörler eninde sonunda tahtlarından iner, fakat onlarla birlikte istismar ettikleri ideolojiler de çöküntüye uğrar.

Bir zamanlar komünizm bu haldeydi. Her bakımdan tükenmiş politikacılar dünyanın birçok ülkesinde bu “mutlak gerçek” ile kendilerini ve diktalarını haklı göstermeye, iktidarlarını korumaya çalışırdı. Komünizm de komünist diktatörler de bitti.

Şimdi sıra “Siyasî İslâm”dadır. Endişemiz, çöküşün birçok insanın dimağında İslâm’ın kendisine de etki etmesidir. Mustafa Öztürk Hoca’nın yukarıya aldığımız Tweet’indeki endişe budur ve buna katılmamak zordur.

1969 yılında, komünist diktatörlüğün altın çağında bir bilim kongresi için Polonya’ya gitmiştim. İki anekdot dün gibi aklımdadır. Biri Krakov’da bir katedrali gezerken mihmandarımız hanımın bir soruya verdiği cevaptı.

Soru, “Polonya’da din nedir?” idi. Mihmandar, “Resmen ateist deriz fakat çoğunluk Katoliktir” demişti. Verdiği cevaptan bir rahatsızlık da hissetmemişti. Diktatörlüklerde söylenenle yapılanın bir birine uymamasına alışılıyor… İkincisi Macar teorik kimyacı Profesör Yanoş Ladik’in anlattıklarıydı. Beni kapalı mekândan bahçeye çıkarıp, “Böyle yerler dinlenir” dedikten sonra şöyle devam

etmişti, “Seni birkaç gündür izliyorum; burada komünist arıyorsun. Burada arama, bulamazsın, burada hiç komünist yok. Komünistlerin hepsi sizin tarafta. Macaristan Komünist Partisi Genel Sekreteri arkadaşımdır. O da komünist değil. Komünizm nutku atması gerektiğinde utanıyor.”

Sözde komünist ülkelerde insanların devletin resmî ideolojisiyle bir ilgisi yoktu. Ben o yıllarda Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ndeydim ve bizim taraftakilerin bütün derdi yapacakları ihtilalden önce Mao ile Stalin arasında bir karara varmaktı.

O yüzden komünist jargona da söyleme de epey hâkimdim. Polonyalı, Macar, Rus, Ukraynalı meslektaşlarıma bu konuları açtığımda üç aşağı, beş yukarı şu cevabı alıyordum: “Biz bunları yıllar önce okulda okumuştuk. Aradan çok zaman geçti. Pek aklımda kalmadı.” Bakın bunu söyleyen insanlar, o ülkelerin kapıcıları veya tuvalet bekçileri değil, akademisyenleriydi!

Gagarin Tanrı’yı gördü mü?

Hrutçef döneminde uzaya ilk insanı Sovyetler çıkardı. Yuri Gagarin’di kahramanımızın ismi. Ona ait bir fıkra meramımı pek güzel açıklıyor. Gagarin, çatırdayan bir iktidarın son ümitlerinden biriydi, Kanal İstanbul gibi bir şeydi. Hemen dünya turuna çıkardılar.

Fıkra burada başlıyor. Turdan önce Hrutçev, Gagarin’i çağırıp Kremlin’de özel bir odaya almış ve sormuş, “Yukarıda Tanrı’ya rastladın mı?” Gagarin, “Evet Sayın Genel Sekreter. Orada oturuyor.” deyince Hrutçev, “Ben de öyle olduğunu tahmin ediyordum ama sakın kimseye söyleme!” demiş.

Dünya turu sırasında Roma’ya da uğramış Kozmonot Gagarin. Amerikalılar uzaya çıkanlara astronot, Ruslar kozmonot derdi… Kozmonot Gagarin Roma’ya da uğramış ve Papa onu Vatikan’a davet etmiş.

Özel bir oturum yapmışlar ve Hazret, sesi titreyerek sormuş: “Evlâdım, çıktın, gördün. Tanrı var mı?” Gagarin tenbihli ya, yalan söylemiş ve “Hayır muhterem peder, yok.” demiş. Papa ağır ağır külahını sallamış. “Ben de öyle tahmin ediyordum ama lütfen oğlum, senden rica ediyorum, kimseye söyleme.” demiş.

Ortodoks kilisesini biz mi iğfal ettik?

İnanç siyaset uğruna kullanılınca işte böyle oluyor.

Dinin siyasete alet edilmesi, maalesef, Muaviye Kuran sayfalarını mızrakların ucuna taktıralı beri Müslüman geleneğidir. Erol Güngör’ün ta 1957’de hazırladığı ve 1963’de “E. Kırşehirlioğlu” müstearıyla yayınlanan, Türkiye’de Misyoner Faaliyetleri kitabındaki şu pasaj çok ilgi çekici ve acıdır:

Hristiyan müellifleri, eski kiliselerin, İslam fetihleri dolayısıyle, hayatiyetini kaybetmesine sebep olarak, Hristiyanların Müslümanlarla olan mütemadi münasebetlerini gösterirler. Zira bu yüzden onların da kendilerine tamamen yanlış olan şu iki hususa, yani ahlakî karakterin kurtuluş için esas olmadığına, keza normların ve merasimlerin Tanrının inayetini temine kâfi geldiğine inandıkları kanaatindedirler.

Ortodoks Hristiyanların neye inandıkları beni çok ilgilendirmiyor. Fakat Batılı Hristiyanların doğuluları tenkidinde bu tespitleri vahim:

1) Müslümanlar güzel ahlâkın kurtuluş için gerekmediği kanaatindedir.

2) Merasimleri yeterince yerine getirirseniz bu yeterlidir diye düşünürler.

Dinimizde bunların doğru olmadığını siz de biliyorsunuz, ben de. Fakat niçin ikimiz de sanki bu sözlerde doğruluk payı varmış gibi hissediyoruz; niçin yaralanıyoruz sevgili okuyucum? Çünkü İslam böyle değil ama maalesef Müslümanlar böyle.

Ezanı duyunca imana gelmek

Nobelli romancı Doris Lessing’in bir romanında, yanılmıyorsam “Cehenneme İniş İçin Brifing”te şöyle yazar: “Tanrı insanları yola getirmek için mesaj üstüne mesaj gönderdi. Nihayet anlasınlar diye sonuncusunu çok açık ve basit kıldı.

Sadece yasaklar ve emirler bildirdi ama onlar yine anlamadılar.” Lessing Kirmanşah doğumludur. Bizim dünyamızın yabancısı değildir, mistiktir ve tasavvufa yakın olduğu hem eserlerinden hem biyografilerinden bellidir. Lessing’in yanıldığını, bize gönderilen mesajın yasaklar ve emirlerden ibaret olmadığın biliyoruz; biliyoruz da niçin bu sözler de içimizde çarpıp yankılanacak ukdeler buluyor?

Şimdi “güzel adamlar” diye parlatılıp pazarlanan Siyasî İslamcı yazarların edebiyatlarında sık sık, kâfir iken veya pek dindar değil iken birden bire ışığı görüp, hani şu Hristiyanların “epifani” dedikleri mucizevi halle Müslümanlığa uyanan kahramanları vardır.

Bunlara onların filmlerinde de rastlanır. Peki, bu ihtida, bu aydınlanma nasıl olur? Hani bir Dostoyevski’nin iç kavgaları, bir Kafka metamorfozu, veya Oscar Wilde’ın Dorian Gray’i gibi mi? Din insanı kalbinden, ruhundan ve aklından kavrayan bir şeydir, her şeydir, değil mi? Hem iman, hem aşk, hem akıl değil mi? Hayır.

Bizim Müslümancıları ezan sesi uyandırır. Kâfir kâfir yolda yürürken birden ezan duyarlar ve Müslüman olurlar. Veladdallin! Ne derinlik değil mi! Bu uyanış Vahabi ülkelerde mümkün değildir her halde, çünkü oralarda ezanın makamlı söylenmesi günahtır ve beddua eder gibi ezan okurlar… Her vakti ayrı besteyle okumak biz yarı-kâfir Türklerin işidir. Tıpkı Itrî’nin “saltanatlı tekbiri” gibi. Tövbe tövbe!

Dinbaz kalemler bir başka astronotun, Aldrin’in uzayda ezan sesi duyduğunu fısıldıyorlardı. Uzayda ses olmaz gibi zevzekliğin lüzumu yok. Onlar dediyse vardır. Yalandan kim ölmüş?

Resmen Müslüman olan ülkeler imanlı mı?

Dinle siyaset yapmanın zirvesi herhalde adları resmen “İslam Cumhuriyeti” olan ülkelerdir. Onlar ne haldedir? Bir İran Türk’ü, Arif Keskin, yıllar önce bir Millî Düşünce Merkezi bilgi şöleninde anlatıyordu (23 Aralık 2015, 311’inci Bilgi Şöleni konuşmasından çözme) :

[İran’da] Camiye insanlar gitmiyorlar. Gençler camiye gitmiyorlar. Gençler namaz kılmıyorlar. Gençlerin yani daha öyle bir dinî kaygıları yok. Bunu net olarak söylüyorlar. Bunu da yazıyorlar. “Çok farklı bir şey yaşattık.” Çünkü neden? O devrim iddia ettiği hiçbir şeyi gerçekleştiremedi.

O yüzden ideal toplumu, ideal insanı yapamadı. Bunu gerçekleştirememesi toplumda çok büyük bir ideolojik bunalıma yol açtı. Bugün rahatlıkla, bunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki bugün İran toplumu en büyük ideolojik bir bunalım ve en büyük ahlaki buhran içerisindedir. Uyuşturucudan tutun da başka şeylere kadar en fazla tüketilen yer burasıdır.

Dönemin Tahran belediye başkanı yardımcısı net olarak söyledi. “Tahran’a her gün 5 ton esrar giriyor, uyuşturucu giriyor.” Bunu itiraf ediyorlar. Yani düşünün böyle bir topluma sebebiyet verdi. Yani laikliğin burada önemi de anlaşılıyor.

Böyle bir devrim, toplumu dindarlaştırmadı. Tam tersine dinsizleştirdi. Azerbaycan ilk devrimin başbakanı Humeyni’ye bir mektup yazıyor ve diyor ki: “Kur’an’da böyle bir ayet var. Peygamber seviniyor.” Neden seviniyor. Diyor ki: “Kur’an’da grup grup insanlar dine dahil oluyorlar, dine giriyorlar.

Buna seviniyor. Bugün siz öyle bir yönetim yarattınız ki Allah’ın dininden grup grup insanlar çıkıyorlar.” Misyoner faaliyetin en çok başarılı olduğu yer İran’dır. Otobüsle Türkiye’ye geliyorlar. Onun rakamını istatistik resmî bir rakam burada çıkartsak anlaşılır. Din değiştirmelerin çoğu orada yaşanıyor.

Bu konuşmanın tamamının çözülmüş hâlini MİSAK sitesinde bulabilirsiniz.

Bunun gibi, Suudî Arabistan’a giden bir hekim tanıdığım da orada en büyük sağlık probleminin alkolizm olduğunu söylemişti! Evet. Siz dış görünüşe ve laflara bakmayın.

Neden böyle oluyor? Komünist rejimde insanlar Katolik, dindar rejimde alkolik oluyorlar? Veya esrarkeş? Bir sebebi olmalı.

Yukarıda eski bir konuşmasını alıntıladığım Arif Keskin Hoca, daha yakın zamanda “Türkiye, İran’dan çok daha dindar” diyordu. Fakat bu gidişe göre böyle devam etmeyecek.

Deizmden değil, gerçeklerin konuşulmasından rahatsızlar

Deizm gürültüsünü duydunuz. Bir kere insanın hemen dikkatini çeken şey şu: Onlar deizm veya ateizmin yayılmasından rahatsız değiller. Rahatsız oldukları şey birilerinin “Deizm, ateizm yayılıyor” demesi. Bir an için durup, “Gerçekten yayılıyor mu? Yayılıyorsa neyi yanlış yapıyoruz? Neyi başka türlü yapmalıyız?” diye bir dertleri yok.

Bütün sıkıntıları: Tam seçim sathı mailinde bu laf ne cesaretle söylenir! Bu, tiranlık kültüründe, “Kötü haber getiren habercinin kafasını vurun!” anlayışıdır.

Aslında deizm ve ateizmin yayılmasına dair haberler ve belirlemeler yeni değil. Bakın nasıl:

Ayşe Sucu Hanımefendi’nin köşe yazısından alıntılıyorum:

Themis Araştırma Şirketi, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü adına, 2016’da, 11-16 Mayıs tarihleri arasında bir araştırma yaptı. Koray Yücel’in yönettiği bu araştırma, İstanbul’un 15 ilçesinde yaşayan toplam 1283 seçmen ile yüz yüze görüşülerek gerçekleştirildi. Amaç, siyasi gündeme ilişkin ve yaşam biçimi ile ilgili tercihlerin hangi yönde şekillendiğinin tespit edilmesiydi.

Ankette, farklı sorular söz konusu; fakat benim dikkatimi çeken, “Hangi inanç sistemi size uygun” sorusuna verilen cevaplardaki çıkan sonuç. Oranlar şöyle: Kendisini ateist olarak tanımlayanlar % 6,6; “Allah’a inanıyorum, peygamberlere inanmıyorum” diyenler % 5,3… Müslümanım diyenler % 86,9; Hristiyan % 0,7; Musevi % 0,5.

Konda’nın 2010’da yaptığı araştırmaya göre, Türkiye’deki ateist oranı % 2,3 iken; bu oran 2015’te 2,9’a yükselmiş. Themis’in araştırmasına göre, İstanbul’u baz alırsak, bu oran iki kat artmış durumda. Buna deistleri de katarsak, İslam’a inanmayanlarda ciddi bir yükselme söz konusu.

MAK Danışmanlık şirketi, 12-18 Haziran 2017’de 30 büyükşehir, 23 il ve 154 ilçede 5400 kişi ile yüz yüze görüşme yöntemi ile “Türk Toplumunun din ve dini değerlere bakışı” isimli bir araştırma yapıyor.

Bu ankette, Allah konusunda din dışı cevaplar şöyle:

Yüzde 4 Allah’a inanmıyorum. 4
Cevap vermek istemiyor veya kararsız 4
Varlığına inanıyorum da her şeye karıştığına inanmıyorum. 6
Toplam:14

Kitaplara inanma konusunda din dışı cevaplar şöyle:

Yüzde 14 Kuran ve diğer kitapların vahiyle geldiğine inanmıyorum.

Cevap vermek istemiyor veya kararsız yüzde 10

Toplam: 24

Nihayet peygamberler konusundaki cevaplar:

Yüzde 9 Peygamberlere inanmıyorum.

Cevap vermek istemiyor veya kararsız 8
Toplam: 17

“Evet, Peygamberlere inanıyorum ama bazı konularda örnek alsam da her konuda Hz. Muhammed (SAV) örnek alınacak rol model / örnek değildir” diyen %20’yi din dışı diye nitelemedim. Çoğu bunu da din dışı addedecektir. Softalara uyarsak peygamberler konusunda din dışılık %37’ye yükselir. Birinci gruptaki, “Allah’a inanıyorum ama her şeye karıştığına inanmıyorum” da din dışı sayılmayabilir.

Bu anketin öğrenilmesi üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Diyanet Dergisi Ağustos 2017’de “Deizm, Ateizm, Nihilizm Kıskacında İnsanlık” özel başlığı ile çıkıyor. Bu sayılan “izm”lerin yaygınlaşmasından şikâyet ediyorlar ama kabahatı artan iletişim imkânlarında ve kontrolsüz erişilen bilgide buluyorlar.

Diyanet İşleri Başkan Vekili Ekrem Keleş Bey şöyle yazmış: “Günümüzde her geçen gün gelişen teknolojinin ve kitle iletişim araçlarının da etkisiyle her türlü bilgiye hızla erişimin kolaylaşması ve bilginin kontrolsüz biçimde yayılması, beraberinde olumsuz pek çok düşünce ve fikir akımının da serbestçe dolaşımına imkân vermektedir.

Bu durum, inanç değerlerimiz başta olmak üzere günlük hayatımızı birçok açıdan etkilemekte; bizi inancımızdan, yaratılış gayemizden uzaklaştıran ve özümüze yabancılaştıran birtakım unsurlar, değerler dünyamızı tahrip etmektedir.”

Herhalde çare bilgiyi ve iletişimi kontrol altına almaktadır! İran öyle yaptı. Kuzey Kore öyle yapıyor. Akıl için yol birdir! Akılsızlık için de birdir galiba. Fakat her şeyden önce bu hususların öyle ulu orta konuşulmasını önlemeliyiz. Ne yani? Kabahat kendilerinde veya – haşa-iktidarda olabilir mi! Ağzımızdan yel alsın!

Konunun yakın tarihçesine devam edelim. Tarih ve bilime kültürümüzün tam da içinden bakan, bilim adamı, Medeniyet Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, bu konu vantilatöre çarpmadan önce bir panelde şöyle konuşuyordu (Emeti Saruhan’ın yazısından alıntılıyorum.):

Okuduğum İmam Hatip okulundan bir heyet gelerek benimle fikir alışverişinde bulunmak istediklerini söylediler. Deizm yayılıyor, bu çocuklara ne anlatalım, ne yapalım diye sordular. Dedim ki, konuşmayı bırakın, yapın artık. Devamlı konuşuyoruz. Terbiye temsil ister. Örnek olacaksınız. Dini temsil makamındaki insanların bu durumu sürdüğü müddetçe 10 yıl sonra neslimiz bizimle kavga edecek. Bu dinin bir faydası olsa babama anneme olurdu diyecekler.

15 Temmuz’dan bu yana benim odama 17 tane başörtülü deist bile değil tanrı tanımaz öğrenci gelip benimle bu konuları konuştular. Başörtülü öyle geleneksel de değil bildiğin başörtülü. Sosyal statüleri gereği, aileleri nedeniyle hala başörtüler ama tanrıya bile inanmıyorlar.

Ortak neden sahnede dini temsil ettiğini söyleyen insanların eylemlerinin sonucudur. Mesele bu kadar ciddidir. Bu sonuçlarla yüzleşmezsek 30 yıl sonra çok farklı şeyler konuşuyor oluruz.

Emeti Saruhan’ın konuyla ilgili yazısının tamamını okumanızı da tavsiye ederim.

Bunlar olup biterken, iktidar çevreleri ve iktidar ortaklarından çıt çıkmadı. Herhalde bu haberleri danışmanlar reislere okumuyorlardı. Cesaret meselesi…

Sonra birden bire yer yerinden oynadı.

Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün, İKDAM Eğitim Derneği ve Uluslararası Öncü Eğitimciler Derneği ile ortaklaşa düzenlediği ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ve İmam Hatip Lisesi Meslek Dersi öğretmenlerinden oluşan 50 öğretmenin katıldığı “Gençlik ve İnanç” konulu çalıştayın sonuç bildirgesinde, gençlerin deizme kaydığı belirtildi.

Sen misin bu tespiti yapan. Sayın Cumhurbaşkanımız Millî Eğitim Bakanı’nı kürsüye çağırıp ne oluyor diye sordu. O da açıklama yaptı: Sadece gitmelerine müsaade etmiştik. Öyle anlaşılıyor ki pırlanta değerindeki Millî Eğitimimiz, bütün toplantı ilanlarını izleyip öğretmenlerin hangilerine gidip hangilerine gitmeyeceğini bildirmektedir.

Üstün bir gayret! Konya İl Millî Eğitim Müdürü şaşkın olduğunu beyan etti. Sayın Bahçeli, “Türk gençliğine deizm karası çalanlar nedamet getirmelidir!” dedi. Bundan sonra bu konuda kimsenin pek söz söyleyebileceğini sanmıyorum. Yok deyince yoktur. Diyanet İşleri Başkanımız da aynı fikirde. “Milletimize, gençlerimize kimse iftira atmasın” O özel sayı mı? Böyle sorularla bozgunculuk etmeyin.

Zaten orada “dünyayı saran tehlike” deniliyordu. O sayı Türkiye’ye değil dünyayı kurtarmak için çıkmıştı! Üstelik orada yazılanlar Sayın Cumhurbaşkanımız’ın bu konudaki tutumunun belirmesinden önceydi. Dolayısıyla hükümsüzdür, neshedilmiştir; sapkın fikirler düzeltilmiştir.

Bu arada haddim olmayarak sık tekrarlanan bir yanlışı düzelteyim. İktidar cephesinden her konuşan, bu arada derin ilminden zerre kadar şüphe etmeyeceğimiz Diyanet ileri gelenleri, Deizmin, Tanrı’nın dünyada hiçbir şeye karışmadığını savunduğunu söylüyor.

Herhalde danışmanlar böyle söyleyip yanıltmışlar. Deizmin gerçekten bu görüşte bir fraksiyonu vardır. Ona “soğuk deizm” deniyor. Fakat Tanrı’nın dünyaya karıştığını ve dua edilmesi gerektiğini söyleyen deistler de var. Onlara da “sıcak deist” deniyor. Muhakkak siz daha iyi bilirsiniz ya…

Otokrasilerde ideoloji niçin çöküyor?

Şimdi yazının başındaki tespite dönelim. Dedik ki, din veya ideoloji antidemokratik iktidara siyasî dayanak olarak kullanılıyorsa insanlar kullanılan düşünceden uzaklaşıyor. Öztürk Hoca’nın başa aldığımız Fazlıoğlu Hoca’nın alıntıladığımız sözünde belirtildiği gibi… Niçin?

Çünkü bilimsel sosyalizm, Marksizm, demokrasi, liberalizm ve hassaten teoloji gibi konuların münakaşası akademik donanım gerektirir. Akademik donanım ancak uzun ve yorucu gayretle elde edilir. Kolay yoldan mevki, makam ve servet kapanlarda bu donanım bulunmaz. Çünkü onlar o gayrete katlanabilecek tipler değillerdir.

İşte diktatörlüklerde makam ve mevkileri dolduranlar da tam tamına bu tiplerdir. Çünkü dini, ideolojiyi siyasî iktidar aleti yapan diktatörler, tayinlerinde liyakatı değil, sadakatı gözlerler. Böylece kolay yükselmek isteyen tabilerle kendini garantiye alma peşindeki metbu, aynı noktada birleşir. Kim takar fikri, zikri…

İşte bu tiplerin işgal ettiği hitabet mevkileri hür fikirli, karakter sahibi insanlara, bu arada ideal dolu, dürüstlüğü kendine şiar edinmiş gençlere etki etmez. Çünkü onlar inanırlılıklarını kaybetmişlerdir. Zaten konuştukları konulara hâkim falan da değillerdir. Akıllarınca o anda ne lâzımsa onu söylemektedirler. Öyle olmayanlar, konularına hâkim, gerçeği öğrenmenin zahmetli yolundan geçmiş olanlar ise “mülakatta” kaybetmiştir.

Dürüst insanlar size bakar: Mesela “Dolardaki çıkış spekülatiftir. Dolara dokunan yanacaktır.” demişsiniz. Bunu dolar 2 TL iken, sonra 3 TL iken, sonra 4 TL iken söylemişsiniz. Genç bundan şu mesajı alır: Bu adam ya yalancı yahut bilgisiz. Ona inanılmaz. Üstelik hâlâ başı havada dolaşıyor. Demek ki kişiliği de zayıf.

Dürüst insanlar size bakar: “Biliyorlar ki referandumda ‘Evet’ çıktığında terör bıçak gibi kesilecek!” demişsiniz. Sonra terör azdıkça azmış. Namuslu insan sizin hakkınızda şu hükmü verir: Atıyor. İşine ne gelirse onu söylüyor. Ciddî değil.

Namuslu insanlar size bakar: “Kobani’yi kurtarmak için militanları topraklarımızdan geçiren bunlar değil miydi?” diye sorar. Askerî birliklerin önünden teröristler resmigeçit yaparken, “kıpırdamayın” emrini veren bunlar değil miydi? Türk egemenliğinin paylaşılmasına razı olalım diye âkil adam heyetleri çıkaranlar bunlar değil miydi? O halde: “O halde bunların şu anda söylediklerinin de kısa bir süre sonra tam tersini söylemeleri mümkündür!” der.

Namuslu genç size bakar: “Yahu bu, daha dün, namus, şeref, namussuz, şerefsiz nutuklarıyla ve şiddet-i tasmim ile şu anda dediklerinin tam tersini bağırmıyor muydu?” der ve şu sonuca varır: Bunun dedikleri dinlenmez.

Dürüst insanlar memlekete bakar: Cüppeli, sakallı, fesli tiplerin televizyon kanallarını işgalini ve aynı anda çocuğa tecavüzün, kadına şiddetin yüzde bin arttığını öğrenir.

Dürüst insan cebine bakar: Sizin “Dört kat büyüdük” lafınızı duyar ve içinden… Kim bilir neler der.

Bütün bunların üstüne eğer siz, sıkıştıkça her cümlenize “ALLAAAAHHH!” diye başlayıp “ELHAMDÜLİLLAAAAAH!” diye bitiriyor ve bu lafların başında ve sonunda yalana dolana devam ediyorsanız, bu kavramlar üzerinde fazla düşünmemiş fakat dürüst gençlerin şüpheye düşmeleri… Doğru değildir ama anlaşılır sapmalardır.

Şarlatan hekimin candan; ahlâksız, hırsız imamın dinden etmesi bundandır işte.

Gençler, sizin gibi sözde Müslümanların şerrinden Allah’a sığınıyor. Siz bunu deizm sanıyorsunuz. Biz deistleri Müslüman yaparız ama siz ümitsiz vakalarsınız. Yalancıdan, hırsızdan, ahlâksızdan, yolsuzdan, yanardönerden hiçbir dinin mümini olmaz. Sizi ateistler bile kabul etmeyecektir.

Ve ilahiyatçılar! Sizler, yalnız deizme değil, Müslümanlık maskesiyle yapılan vahşete, tecavüze, hırsızlığa, yolsuzluğa, yüzleri kızarmadan yalan söyleyenlere, her dedikleri yanlış çıktığı halde kibirlerinden yanlarına yaklaşılmayanlara ilk itirazı yükseltecek mevkidesiniz. Neredesiniz? Yoksa siz de mi cübbelerinize düğme diktirdiniz?

 

 

Kıbrıs’tan Sonra Sıra Doğu Akdeniz’de mi?

Emperyalizm, bir ülkenin başka bir ülke üzerinde, onun ”doğal veya üretilmiş zenginliğini” çalmak amacıyla, siyasal araçlarla doğrudan veya ekonomik araçlarla dolaylı olarak, tahakküm [hâkimiyet] kurması sürecidir.

Bu, zorunlu olarak tahakküm kurulan ülkedeki çalışan halkın sömürüsünün sömürülmesi anlamına gelir, keza başka yerlerdeki çalışan halkların da sömürülmesine yardımcı olabilir. Böyleyken, emperyalizm hâkim ekonomik ve toplumsal sistemden ayrı olarak düşünülemez. Esas itibariyle sebep, sömürünün emrinde kullanılan aynı güç eşitsizliğidir. Şu anda Doğu Akdeniz’de yaşanan sıcak gelişmelerin temelinde bu gerçek vardır.

Nasıl ki, yarım asırdan bugüne Kıbrıs adasında yaşanan hâkimiyet/çıkar çatışmasının, temelinde bu stratejik adanın elinde bulunduran tarafa özellikle ”Orta Doğu-Avrasya-Anadolu” üçgeninde hâkimiyet sağlama avantajı varsa; günümüzde giderek ısınan Doğu Akdeniz bölgesindeki enerji yatakları üzerinde de aynı hâkimiyet/çıkar çatışmaları yaşanmaktadır.

Kıbrıs’ta hiç olmaması gereken AB-ABD-Fransa-İsrail vd. ülkelerin özellikle son dönemde Kıbrıs yetmezmiş gibi Doğu Akdeniz’de boy göstermesi; bölgenin stratejik öneminden daha fazla burada mevcut zengin hidrokarbon ve petrol yataklarından kaynaklanan zenginliklerin her biri emperyalizmin kirli yüzünü temsil eden bu ülkelerin bölgedeki zenginliklerden pay kapma/çalma hırsına bağlıdır.

Doğu Akdeniz’de giderek tırmanan enerji kaynaklı anlaşmazlığın sonu nereye varacaktır? Şu anda bunu kestirmek oldukça güç bir hal almıştır. Ancak görünen o dur ki, emperyalist ülkelerin iştahını kabartan bu bölgede Rum tarafı oldukça tehlikeli bir sürecin içine girmiştir.

Kıbrıs’ta uluslararası camiada tanınır taraf olmanın avantajını her defasında Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafının aleyhine kullanan, adada tek söz sahibi kendileriymiş gibi hareket eden bu had bilmezlere hak ettikleri cevap;  gerek Türkiye, gerekse KKTC tarafından verilmiş, Doğu Akdeniz’de Yavuz ve Fatih isimli sondaj gemilerimiz, şanlı donanmamızın, hava kuvvetlerimizin korumasında bölgedeki faaliyetlerine devam etmektedir.

Doğu Akdeniz’deki zengin enerji kaynaklarının kullanımına yönelik pek çok ülke ile anlaşmalar yapan GKRY, AB üyesi olmanın da avantajını kullanarak Türkiye’nin bölgedeki sondaj faaliyetlerinin durdurulması yönünde bu çıkarcı birlikten türlü yaptırımların/engellemelerin açıklanması için sinsi çalışmalarına devam etmektedir.

AB çatısı;  özgeçmişlerinde soykırım, müstemlekecilik, ırkçılık faaliyetleri öne çıkan ülkeleri barındırmaktadır.

Bu birliğin esas hedefi; doğal ve işgücü zenginliği ile öne çıkan az gelişmiş ülkeler üzerinde gümrük birliği ya da türlü ekonomik oyunlarla hâkimiyet kurarak, bu zenginlikleri birlik ülkelerinin çıkarları için kullanmaktır.

Kıbrıs’ın yarı buçuğunu temsil eden GKRY’ni haksız, hukuksuz bir biçimde üye yapan AB’nin Doğu Akdeniz’de yaşanan sıcak gelişmelere taraf olmasının yegâne nedeni Rum tarafını kullanarak, bölgenin zengin enerji kaynaklarından pay kapmaktır.

Dolayısıyla ülkemizin bu sıcak gelişmeler karşısında ulusal hak ve hukukumuzu korumak adına dik durması, hiçbir şekilde geri adım atmaması oldukça önemlidir.

Şu anda Doğu Akdeniz’de artan gerginlik, özellikle ABD ve dahi Rusya’nın Türkiye’ye yönelik bölgesel faaliyetlerini durdurması yönündeki açıklamalarıyla daha da kritik bir sürece doğru yol almaktadır.

Yaşanan bu sıcak gelişmeler şunu göstermektedir:

60 yıldan beri Kıbrıs adasında çözüme odaklı hiçbir görüşmeye olumlu cevap vermeyen Rum-Yunan ikilisi AB çatısı altına girdikten sonra, nasıl olsa adanın tanınan/yasal hükümeti benim tavrıyla hareket etmiş, etmeye devam etmektedirler.

GKRY adada istedikleri her şeyi elde etmenin rahatlığı ile bu defa yıllardan beri bir türlü ulaşamadıkları Doğu Akdeniz’deki enerji sahalarına yönelmişlerdir, özellikle de bölge ve bölge dışından pek çok ülke ile yapmış oldukları enerji anlaşmalarıyla Doğu Akdeniz’de üstünlük sağlamanın, bir şekilde Türkiye’nin güneyden kuşatılmasının anahtarı olma rolünü üstlenmişlerdir.

Bölgede yaşanan gelişmeler tehlikeli bir sonuca doğru hızla ilerlemektedir. Türkiye’nin S-400 füze alımı nedeniyle ABD ile yaşamış olduğu olumsuzlukları da göz önünde bulundurduğumuzda,

Yunanistan’da göreve gelen yeni hükümetin Dışişleri Bakanının Türkiye’nin bölgedeki faaliyetlerini durdurması yönünde yapmış olduğu hadsiz açıklamalarını da değerlendirdiğimizde; ülkemizi Doğu Akdeniz’e sonu hiç de hoş olmayan gelişmelerin beklediği çok açıktır.

Ancak özellikle Türkiye’nin garantörlük hakkı nedeniyle Kıbrıs’taki yasal ve ulusal menfaatlerinden, Doğu Akdeniz’de uluslararası deniz hukukundan kaynaklı haklarından vazgeçmeyeceği de gerçeğin ta kendisidir. Kaldı ki, Kıbrıs adası Türkiye’nin ön cephesi, Akdeniz’e açılan tek penceresidir.

Bu gerçeği çok iyi bilen Rum-Yunan ikilisi:

Kıbrıs’ta uluslararası camia tarafından tanınır ülke olmanın avantajının yanına; Doğu Akdeniz’deki zengin enerji kaynaklarının kullanımı için pek çok emperyalist ülke ile yapmış olduğu anlaşmaların gücünü de eklemiş, AB üyesi olmanın avantajını da kullanarak, şimdi de Doğu Akdeniz’de üstünlük sağlamanın, Türkiye’nin açık denizlere çıkmasını, bölgedeki enerji zenginliklerinden pay almamızı engellemenin peşindedir.