16.2 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 532

Ö z e l l e ş t i r m e (1)

Tanzimat’tan beri, işin hep kolayına kaçıyoruz.

Sadece zevahiri kurtarmakla yetiniyoruz.

Çareyi, sırf görünüşü düzeltmekte buluyoruz.

Meselenin / sorunun ruh yönünü ihmal ediyor,

Hep bir tarafa bırakıyoruz.

Bugün de aynı hatada ısrar ediyoruz.

Balık tutmayı öğrenmek yerine,

Balık verecek birilerini aramakla meşgulüz!

İnsanı kazanmak yerine; onu itmeye bakıyoruz!

Onu itimat edilir hale getirmiyor; onu dışlamayı yeğliyoruz!

Ona ümit vermiyor.

Onu gayrete getirmiyor, ona güvenmiyoruz!

Ona iş vermiyor; başaracağına inanmıyor,

Dürüst olacağını düşünemiyoruz!

İnsanımızın idareci ve yönetici olabileceğini

Aklımız almıyor!

Her işin üstesinden gelebileceğini, ondan beklemiyoruz!

Türkiye Cumhuriyeti,

Bir fetret / bir ara / bir geçiş dönemi geçirdi, geçiriyor.

Fakat artık boşalan manevî bataryaları

Dolmaya başladı, doluyor.

Maneviyatsızlık boşluğunda kaldığından ötürü,

İşlerinde aksama oluyor, gereğince dürüst olamıyor,

El attığı işlerin üstesinden tam olarak gelmiyor gelemiyor.

Mesleğini, baştan sağma yapıyor!

Günü kurtarmaya bakıyor, geleceğini gölgeliyor!

Üstelik bunun farkında değil!

İşte bu muvakkat / geçici hâllerinin

Devamlı olacağını sanan resmiyet;

Türk insanının elinden, bütün yetkileri almak.

Onu idareci oluş vasfından uzaklaştırmak.

Onu hâkim değil, mahkûm olarak görmek istiyor!

Yani hükmeden değil, hükmedilen;

İdare eden değil, idare edilen;

Güden değil güdülen olarak görmek istiyor!

Ve tabii ki çok yanılıyor, çok aldanıyor.

Bu gidişle pişman olacağı muhakkak.

Üstelik, pişman olduğuna da pişman olacak.

Fakat bu pişmanlık hiç fayda vermeyecek.

Resmiyet, büyük bir yanılgı içinde.

Görülmemiş bir gaflet bataklığında.

Dönüşü muhal / imkânsız kararlar arifesinde.

Kendi insanını, kendi elleriyle elinden çıkarmak üzere.

Kendi insanını, yabancıların insaf ve merhametine terketmiş halde.

Acıdır ama resmiyet demek istiyor ki,

Ben kendi insanıma, öz vatandaşıma, ne inanıyor ne de güveniyorum.

İyisi mi boynumuza yular takıp, güdümü yaban ellere bırakalım.

Yazık ki resmiyet, kendi ipini kendisi çekiyor, çekmek istiyor!

 

 

Lânet Üstüne Lânet (2)

Hatayı hep kendimizde

-Bütünüyle- Türk Devleti’nde aramayalım.

Nitekim Türk Devleti’nden ne içtekilere ne dıştakilere

-Tarih boyunca- asla zarar gelmemiştir.

Bugün de gelmiyor. Yarınlarda da gelmeyecektir.

Batı karşısında kompleksten kurtulalım.

Ve asıl onlardan soralım.

Onları sorguya çekip, onları sorgulayalım.

Ve özellikle kendi alt kimliklerine el atalım.

Onları uyandırmak isteyelim.

Bakalım, başka devletleri kışkırtmak neymiş,

Tattıralım onlara.

Dünyanın kaç bucak olduğunu gösterelim.

İğneyi bir de onlara batıralım.

Batıralım ki anyayı Konyayı anlasınlar.

Yoksa yapma etme demekle bir yere varılmaz.

Yapma etme demekle gelmez onlar yola.

Bir zamanlar, garbın elçileri

Hasret kaldığı gibi, üzengi öpmeye.

Onların hasretini giderecek

Uygulamaya geçelim bir kez de.

Bakalım nasılmış görsünler

Ülke insanlarını devleti aleyhine kışkırtmak!

İkinci Sultan Abdülhamit Han’ın

Siyaset dehasından istifade ettiğimiz an.

İşte ancak o zaman Batılı, Beyaz ve Hristiyan devletlerin aklı başına gelir.

İsterse gelmesin.

Evet Türkiye’de Cumhuriyet’ten sonra bazı aşırılıklar olduysa da,

Buna bütün Türkiye maruz kaldı.

Bunu, belli bir etnik / kavmî ve ırksal bir zümreye karşı

Yapılmış gibi göstermek çok yanlış.

Elbette Türkiye’de Kürt, Laz, Arnavut, Çerkez vs. sorunu yok.

Varsa, hepimizi ilgilendiren, topyekün Türkiye’nin sorunları var demektir.

Meseleye böyle bakmak lâzım.

Bunu bir ırka indirgeyerek ele almak

Diğer ırk mensuplarını gücendirmez mi?

Ve hatta acı acı düşündürmez mi?

Evet Türkiye’nin mesele ve sorunları yığınladır.

Ama bunu bölgesel olarak ele almamalı.

Bölgesel olarak görmemeli.

Belli bir etnik guruba indirgememeli.

Türkiyemizin topyekün -menşe ve kökeni ne olursa olsun-

Türk insanının, Türk vatandaşının sorunu olarak görmeli, göstermeli.

Aksi tutum ve davranışlar;

Batı’nın oyununa gelmektir.

Son vatan Türk Yurdu’nun temeline

Dinamit koymaktan farksızdır.

Batı’nın altın kupayla sunduğu zehri içmektir.

 

 

1800 – 1923 Türkiye İktisat Tarihi – 6

Bugüne kadar beş yazı dizisi olarak yayınladığımız dizinin son sayısına geldik.

Çok ağır şartlar içeren Mondros Ateşkes Anlaşması’nın 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanması ile birlikte, Osmanlı Devleti, kendi iç meselelerine dönmek durumunda kalmıştır. Çünkü, 1911 yılından beri süren savaşlar, gerek zaten zayıf ve ekonomisi Düyun-u Umumiye tarafından kontrol altına alınmış olan Devlet’in hazinesi, gerekse, Türk insanı, tükenmiş, bitmiş, adeta yok olma noktasına gelmiştir.

1881 yılında Muharrem Kararnamesi ile İflasını ilan eden Devlet, savaşların getirdiği ağır ekonomik şarlarla birlikte tamamen felç olmuş ve ayağa kalkacak durumu kalmamıştır. Öyle ki, Ateşkes Anlaşması ile birlikte en büyük sıkıntı insanımızın yiyecek meselesi olmuştur. Diğer bir ifade ile, Devlet, insanına yiyecek bulabilmek için olağanüstü tedbirler almak ve çareler bulmak zorunda kalmış ve bunu bile başaramamıştır. Başta Fransa ve ABD olmak üzere diğer bazı devletlerden iaşe getirilmek zorunda kalınmıştır.

Yani, İnsanımız, Gerçekten Açtır:

Millî Mücadele, Devlet’in ve Türk Milleti’nin bu ağır şartlarına rağmen başlamış, yürütülmüş ve başarılmıştır.

Gazi Mustafa Kemal, bu çok ağır şartları yaşadığı ve altından kalkılması çok zor “silahsız savaş” yapmak zorunda olunduğunu bildiği için, ilk yaptığı işlerden biri, 1923’ün Şubat ayı içerisinde İzmir İKTİSAT Kongresi’ni düzenlemek olmuştur. Kazım KARABEKİR Paşa’nın Başkanlığını yaptığı bu Kongre, 15 gün kadar sürmüş ve ülkenin ekonomik envanterinin her anlamda ortaya konmasına ve  o günden sonra, ülke ekonomisinin nasıl yürüyeceğine ışık tutulmasına çalışılmıştır. Bir konuyu daha bu aşamada belirmek gerektir; Gazi Mustafa Kemal Paşa, bu Kongre aracılığıyla, o günlerde kesintiye uğramış olan Lozan Görüşmeleri’nde karşı tarafa ve dünyaya düşüncelerini de açıkça ilan etmiştir: “Kanımızın son damlasını harcayarak elde ettiğimiz Askerî başarının, Siyasî Bağımsızlığımız kadar Ekonomik Bağımsızlığımız için de olduğunu herkesin bilmesi şarttır”.

Lozan’da en çok tartışılan konulardan biri, Ekonomik Konular olmuştur. Özellikle, Kapitülasyonların Kaldırılması ve Borçlar Meselesi çok uzun tartışmalara sahne olmuştur. Sonunda varılan anlaşma ile asırlardan beri kanımızı emen Kapitülasyonlar hayatımızdan tamamen çıkmış, 1881 yılından beri Türk Milleti’ne hakaret olarak kabul edilen Düyun-u Umumiye kurumu kaldırılmıştır. Borçlar, yaklaşık 129,375,000 Lira olarak belirlenmiş ve bunun 84,597,000 Lirasını Yeni Türk Devleti’nin ödemesi konusunda anlaşılmıştır.

Bu ağır ekonomik enkazın Osmanlı’dan Yeni Türk Devleti’ne aktarıldığını, devredildiğini daha da iyi belirtebilmek için bazı rakamları ortaya koyalım:

Osmanlı Devleti’nde Özel Sanayi tesislerinin sayısı:

1915 yılında, Gıda 38, Toprak 5, Deri 4, Tahta 15, Tekstil 18, Kağıt-matbaa 21, Kimya 6  olmak üzere toplam 107’dir.

1914 yılındaki demiryollarının miktarı şöyledir;

Toplam 8,334 km’dir. Bugünkü sınırlar içinde kalan ise 3,790 Km (Erzurum-Sarıkamış hariç)’dir. Yani, bugünkü sınırlar içinde kalan demiryolları, toplamın yarısından azdır.

Yine aynı tarihlerde, bugünkü sınırlarımız içinde kalan 18,335 kilometrelik şosenin 13,885 kilometresi kırma taştan yapılmış, 4,450 kilometresi ise toprak yoldan ibarettir. Kırma taş ve şoselerin  büyük kısmı bakımsızlıktan harap hale gelmiş ve tesviyeleri bozuktur.

1914 yılı Dış ticareti;

İthalat 4,184 milyon kuruş ve İhracat 2,160 milyon kuruştur ki bu durumda Dış Ticaret Açığı 2,024 milyon kuruştur. Sürekli yüksek oranlarda Dış Ticaret Açığı verilmektedir.

Üç tarafı denizlerle çevrili olan Osmanlı Devleti’nin deniz ulaşımının yüzde 90’ı yabancılar tarafından gerçekleştirilmektedir.

Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda, Ülke nüfusunun 12 milyon 500 bin kişi olduğu tahmin edilmektedir. Yetişkin erkek gücü açığı oldukça fazladır. 25 yaş üstü nüfusun ortalama eğitim düzeyi 1 yıldır. Okuma yazma bilen erkeklerin oranı yüzde 6-10 arasında olduğu belirtilmektedir. Kadınlarda bu oran, binlerle ölçülen rakamlardır.

Bütün bu ağır şartların yanında bir de, Lozan Anlaşması gereği, Türkiye’den yaklaşık 1,5 milyon kişi Yunanistan’a ve oradan da 379 bin kişi Türkiye’ye gelmiştir.

Kısaca: CUMHURİYET’E TAM BİR ENKAZ DEVREDİLMİŞTİR. AMA, CUMHURİYET’İ KURAN İRADE, NE BU ENKAZ EDEBİYATINI YAPMIŞ VE NE DE BU ZORLUKLARDAN YILMIŞTIR. HEPSİNİN ÜSTESİNDEN GELMİŞTİR.

TÜRK MİLLETİ OLARAK, ONLARA MİNNET, ŞÜKRAN VE HÜRMETLERİMİZİ SUNAR, MAHŞERE KADAR SAYGIYLA ANARIZ:

.

 

 

TBMM Tutanaklarıyla Kıbrıs Konusu ve Garanti Antlaşması

Tarihe iz bırakan öyle olaylar vardır ki, bu olayların gerçekleri ne kadar göz ardı edilirse edilsin, çağın gerekleri bu gerçeğin artık değişmek zorunda olduğunu işaret ederse etsin; o olayların tarih sayfalarına bırakmış olduğu izleri silmek mümkün olmaz, olamaz…

Kıbrıs konusu da bunlardan bir tanesidir. Yakın tarihimizin son 60 yılına damgasını vuran bu milli davamızla ilgili bugüne değin yüzlerce kitap yayınlanmış, binlerce makale kaleme alınıp, sayısını hatırlamadığım konferanslar, sempozyumlar düzenlenmiştir. Ancak Kıbrıs adasında yaşanan olayların sonucunu almak ne yazık ki mümkün olmamış, konunun çözümüne yönelik bunca yıl süren müzakerelerden de bir sonuç alınamamıştır.

Böylesine önemli bir olayın tarih sayfalarına bırakmış olduğu silinmez izlerinin yanı sıra hâkimiyetin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğunu teyit eden Türkiye Büyük Millet Meclisinde de konunun silinmez izleri, resmi tutanakları vardır.

Unutulmasın ki Kıbrıs; bir alacak verecek davası değil, Türkiye’nin ön cephesidir. Ülkemizin savunması Kıbrıs’tan başlar. Kıbrıs ata yadigârı vatan toprağıdır. Bu gerçek tarih sayfalarına kan ve can bedeli ödenerek kazınmıştır. Hiçbir neden Kıbrıs’tan vazgeçmemiz için gerekçe olamaz.

İşte yakın tarihimize iz bırakan en önemli olay; işte TBMM’de mevcut resmi tutanaklarıyla Kıbrıs konusu:

 

T. C.

Başbakanlık’ .                                                                                                                                  25. 12. 1961

Kanunlar ve Kararlar Tetkik Dairesi

Sayı: 71 -1627/3682

Millet Meclisi Başkanlığına

Dışişleri Bakanlığınca hazırlanan ve Türkiye Büyük Millet Meclisine arzı Bakanlar Kurulunca 19. 12. 1961 tarihinde kararlaştırılan;

« 16 Ağustos 1960 tarihinde Lefkoşe’de,

Türkiye Cumhuriyeti, Yunanistan Krallığı, Büyük Britanya ve Şimalî – İrlanda Birleşik Krallığı ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasında imzalanan, Kıbrıs Cumhuriyetinin teessüsüne müteallik Antlaşma ile A, B, C, D, E, F eklerinin,

Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan Krallığı ve Büyük Britanya ve Şimalî – İrlanda Birleşik Krallığı arasında imzalanan, Garanti Antlaşması ve bu Antlaşmanın II inci maddesinde atıfta bulunan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının temel maddelerinin,

Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan Krallığı arasında imzalanan, İttifak Antlaşması ile I ve II sayılı Ek Protokollerin, Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan Krallığı arasında imzalanan ittifak Antlaşmasının uygulanması için imza edilen Anlaşmanın,

En ziyade müsaadeye mazhar millet şartı hakkında, Türkiye Cumhuriyeti ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında nota teatisi suretiyle yapılan Anlaşmanın, Onaylanması hakkında kanun tasarısı »  gerekçesi ve ilişikleriyle birlikte bağlı olarak sunulmuştur.

Gereğinin yapılmasını rica ederim.

Başbakan

İsmet İnönü

 

 

GEREKÇE

Bilindiği üzere, Kıbns Rumları, haiz bulundukları sayı üstünlüğüne dayanarak, Adanın Yunanistan’a ilhakını sağlamak için geçmişte müteaddit teşebbüslerde bulunmuşlar fakat netice elde edememişlerdir.

İkinci Cihan Harbinden sonra, umumi siyasi havayı gayeleri için müsait gören Kıbrıs Rumları, Yunanistan’la birleşme (ENOSiS) emellerini gerçekleştirmek üzere tekrar faaliyete geçmişler ve bu amaçla İngiltere Hükümetinden isteklerde bulunmuşlardır. Bu istekler İngiltere Hükümetinden müsait bir mukabele görmeyince Yunan Hükümeti, Kıbrıslı Rumların taleplerinin milletlerarası alanda savunmasını üzerine almış ve 1954 yılında Birleşmiş Milletlere müracaat etmiştir.

Kıbrıs meselesinin böylece milletlerarası bir mahiyet alması üzerine Türkiye de tabiî olarak Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerini korumak üzere gerekli teşebbüs ve faaliyetlere girişmiştir. 1954 ten 1959 yılına kadar olan devre zarfında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin Kıbrıs meselesindeki tutumları aşağıda özetlenen istihaleleri geçirmiştir:

Yunanistan’ın tutumu:

Bidayette, İngiltere ile Yunanistan arasında ikili bir anlaşmaya varmak suretiyle Kıbrıs’ın ilhakını sağlamaya uğraşmış ve Kıbrıs meselesinde Türkiye’nin ilgili taraf olmadığını ileri sürmüştür. Bu teşebbüsünde muvaffak olamayınca, meseleyi Birleşmiş Milletlere ve çeşitli milletlerarası teşekküllere götürerek, Kıbrıs halkına «şelf – determination» hakkı verilmesini istemiş ve ilhakı bu yol ile gerçekleştirmeye çalışmıştır.

İngiltere’nin tutumu:

Başlangıçta, Kıbrıs sömürge idaresinde Ada halkına sınırlı bir iç muhtariyet vermekten ileri gidemeyeceğini ilân etmiş, fakat sonraları dış siyaset, millî savunma, iç emniyet gibi başlıca yetkiler İngiliz idaresinde kalmak suretiyle Ada halkına daha geniş muhtar bir idare vermeyi kabul etmiştir. Bu maksatlar «Radcliffe» Anayasa taslağı, «Macmillân» plânları diye anılan bazı teklifler ileri sürmüş ise de bunlar, Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan tarafından reddedilmiştir, İngiltere Adanın geleceği hakkında Kıbrıslı Türklerin söz haklarını kabul etmiş ve İngiltere, Türkiye ve Yunanistan tarafından şayanı kabul bir anlaşmaya varılmasına çalışmıştır.

Türkiye’nin tutumu:

Bidayetten beri Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakına şiddetle muhalefet etmiştir. İlk safhada İngiltere Kıbrıs’ı terk edecekse Adanın eski sahibi olan Türkiye’ye avdeti gerektiği görüşünü savunmuştur. Yunanistan ilhak istemediğini, sadece Kıbns halkına «şelf – determinotion» hakkı verilmesine çalıştığını ileri sürünce, Türkiye, Birleşmiş Milletler Antlaşmasına atıfta bulunulan «self – determination» prensibine karşı cephe almamış ve Kıbrıs halkına «self – determination» hakkı verilecekse, bu hakkın Birleşmiş Milletler Antlaşmasının hükümlerine uygun olarak Ada’nın Türk ve Rum halklarına ayrı ayrı tanınmasını istemiş ve bu suretle «taksim» tezini benimsemiştir.

Yunanistan, 1954 ten 1959 yılına kadar Kıbrıs meselesini her yıl Birleşmiş Milletlere ve fırsat düştükçe de çeşitli milletlerarası teşekküllere götürmüşse de istediği şekilde bir sonuç elde edememiştir.

Buna muvazi olarak Kıbrıs Rumları Ada’da kanlı tedhiş usullerine başvurarak netice almaya çalışmışlardır. Kıbrıs Rumlarının önceleri Ada’daki İngilizlere yönelttikleri tedhiş faaliyeti bilahare Türk ve Rum Cemaatleri arasında silahlı çatışmalara yol açmıştır. Dolayısıyla Kıbrıs uyuşmazlığı, NATO dâhilinde müttefik bulunan Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın münasebetlerinde vahim bir gerginlik meydana getirmiş ve bin netice Orta – Şarkta Batı savunma sistemine büyük zararlar verebilecek bir vüsat kesp etmiştir.

Yıllar boyunca süregelen mücadeleden sonra Kıbrıs meselesinin bir yönden, mevcut şartlara göre vahim ihtilâtlar doğurmadan alâkalı üç Devletin sadece her hangi birinin görüşüne uygun şekilde halledilemeyeceğinin, diğer yönden de bu meselenin daha uzun müddet askıda bırakılmasının her üç Devlet ve dolayısıyla de Batı Savunma Sistemi için vahim tehlikeler yaratabileceğinin anlaşılması üzerine ilgili üç Devlet gayretlerini, Kıbrıs meselesine her üçünün de görüşlerini kısmen telif edecek bir hal sureti bulunması istikametine yöneltmişlerdir.

Bu maksatla yapılan müteaddit diplomasi temaslarından sonra 1959 yılı Şubat ayında Zürich’te Türkiye ile Yunanistan arasında bir konferans akdedilerek Kıbrıs’ın müstakbel rejiminin esasen bazı anlaşmalarla tespit olunmuştur. Şubat 1959 sonlarında Londra’da, bu sefer Türkiye, Yunanistan, İngiltere ve Türk ve Elen Cemaat temsilcilerinin katılması ile toplanan konferansta Zürich Anlaşması ve özellikle İngiltere’yi ilgilendiren diğer bazı prensip anlaşmaları bütün ilgililer tarafından parafe edilmiştir.

Zürich ve Londra Anlaşmaları muayyen ana prensipleri ihtiva eden belgelerdir. Bunları her üç Hükümet de parlâmentolarına sunarak tasviplerini aldılar. (Zürich ve Londra Anlaşmaları Türkiye Büyük Millet Meclisinin 4 Mart 1959 tarihli celsesinde tasvip olunmuştur.) Ancak, Zürich ve Londra Anlaşmalarında bazı genel esasların tespitiyle yetinildiği için, bu esaslara müsteniden teferruatlı ve şekil bakımından uygun Antlaşmalar ve Anlaşmalar hazırlanması gerekiyordu. 1959 yılı başlarından 1960 yılı Ağustos ayına kadar olan süre zarfında Londra, Lefkoşe, Lozan, Ankara ve Atina’da birçok çalışma grupları Anayasanın çeşitli Antlaşma ve Anlaşmaların metinlerini hazırladılar. Bunlar 16 Ağustos 1960 tarihinde Lefkoşe’de imzalandı. İmzalanan metinlerin Türkçe tercümeleri ilişikte sunulmuştur.

Yukarda arz edildiği gibi, bahis konusu metinlerle, taraflardan hiçbirinin isteklerini tamimiyle gerçekleştirmeyen ve fakat mevcut imkânlar ölçüsünde bunların hak ve menfaatlerini uzlaştırmayı gözeten bir sonuca varılmıştır.

Bu Antlaşmalarla Türkiye bakımından elde edilen sonuçlar, aşağıda sırası geldikçe her bir metnin tahlili esnasında teferruatlı surette arz edileceği üzere, şöylece özetlenebilir:

1. Kıbrıs’ın Yunanistan’la veya başka bir Devletle birleşmesi ihtimaline karşı ahdî ve fiilî teminat sağlanmıştır. (Garanti Antlaşması)

2. Kıbrıs Türk Cemaatinin, Rum çoğunluğun idaresine tâbi olması ihtimali önlenerek Ada’da, Türk ve Rum cemaatlerinin ortaklığına dayanan bir idare sistemi kurulmuştur. Türk Cemaatinin Kıbrıs Cumhuriyetinin idaresine iştirak nispeti, iki cemaat arasındaki nüfus nispetine bağlı olmayıp bu nispetin üstündedir. Kıbns Türklerinin siyasi, idari, iktisadi, adlî, kültürel ve dinî alanlardaki hak ve hürriyetleri, çoğunluğun muhtemel ihlâllerine karşı Anayasa hükümleri ile teminat altına alınmış ve Anayasanın temel hükümleri de Garanti Antlaşmasının hükümlerinin teminatı altına konulmuştur.

3. Kıbrıs Adasının Türkiye’nin güvenliği bakımından arz ettiği önem göz önünde tutularak Ada’da siyasi veya fiilî yollarla Türkiye güvenliğini tehlikeye sokabilecek bir durumun taaddüdüne karşı ahdî ve fiilî teminatlar sağlanmıştır. (Anayasa gereğince dışişleri konusunda Cumhurbaşkanı Muavinine tanınan veto hakkı, İttifak Antlaşması ve bu Antlaşma maksatları için Kıbns ‘a gönderilen Türk Alayı). Ada’da, iki egemen İngiliz üssünün mevcudiyeti de, Türkiye ve İngiltere’nin NATO ve CENTO dâhilinde müttefik bulunmaları sebebiyle, memleketimizin güvenliğini takviye edici unsurlardır. (Teessüs Antlaşması). M. Meclisi (S. Sayısı: 387 )

 

 

GARANTİ ANTLAŞMASI

Kısa bir dibace (ön söz ) ile beş maddeden müteşekkildir.

I inci maddede, Kıbrıs Cumhuriyetinin taahhüt ettiği hususlar yer almaktadır. Kıbrıs Cumhuriyetinin yüklendiği taahhütler şunlardır: ;

a) Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığını,

b) Toprak bütünlüğünü,

c) Emniyetinin muhafazasını ve

d) Kıbrıs Anayasasına riayeti sağlamak,

e) Her hangi bir Devletle hiçbir siyasi veya iktisadi birliğe kısmen veya tamamen katılmamak,

f) Başka bir Devletle birleşmeyi veya Ada’nın taksimini doğrudan doğruya veya bilvasıta sağlamaya matuf olabilecek her türlü faaliyeti yasak ilân etmek.

II inci maddede, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin taahhütleri sıralanmaktadır. Anılan üç ‘ Devlet Kıbrıs Cumhuriyetinin yukarda 1 inci maddedeki taahhütlerini not alarak;

a) Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, emniyetini ve Anayasanın temel maddeleri ile ihdas edilen durumu tanımış ve garanti etmişlerdir.

b) Türkiye, Yunanistan ve İngiltere, kendilerini ilgilendirdiği nispette, Kıbrıs’ın her hangi başka bir Devletle birleşmesini veya Ada’nın taksimini doğrudan doğruya veya bilvasıta sağlamaya matuf faaliyetleri yasak etmeyi taahhüt eylemişlerdir.

III üncü maddede, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti Ada’daki Egemen İngiliz Üslerinin bütünlüğüne riayeti ve Teessüs Antlaşması ile tanınan hakların İngiltere tarafından kullanılmasını ve bunlardan faydalanılmasını garanti etmişlerdir.

IV üncü maddede, yukardaki hükümlerin ihlali halinde, bu hükümlere riayeti sağlamak için gereken teşebbüs ve tedbirler hakkında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere birbirleri ile istiare etmeyi taahhüt eylemişlerdir.

Müştereken hareket etmek kabil olmadığı takdirde, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’den her biri işbu Antlaşma ile ihdas edilmiş durumun yeniden tesisini sağlamak amacı ile harekete geçmek hakkına sahiptirler.

V inci maddede, âkit tarafların işbu Antlaşmayı mümkün olduğu kadar kısa bir zamanda Birleşmiş Milletler Sekretaryasına tescil ettirecekleri yazılıdır.

Kıbrıs konusunun gerçeklerinde yer alan Garanti Antlaşmasının IV üncü maddesine bakıldığında; Yunanistan-GKRY ikilisinin Türkiye’nin Kıbrıs’taki garantörlüğünü neden istemedikleri daha iyi anlaşılmaktadır.

15 Temmuz 1974’te Rumların Kıbrıs adasını Yunanistan’a bağlamak maksadıyla gerçekleştirdikleri darbe sonrasında, buna mani olmak amacıyla 20 Temmuz 1974’te Türkiye’nin adaya müdahalesi de bu yasal maddeye dayanmaktadır.

 

 

Suriyelilerin Güvenli Bölgede İskânı

Türkiye’nin PKK/ PYD güçleri kontrolündeki Suriye topraklarında başlattığı “Barış Pınarı” harekâtının amaçlarını Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan açıkladı:

Bu amaçlardan biri “güneyimizde oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu yok etmek”, bir diğeri ise “oluşturulacak güvenli bölge sayesinde Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönmelerinin sağlamak.”

“Terör koridorunu yok etmek” için bu aşamada zaruri hale gelen askeri harekâtın başarılı olacağına inanıyorum. Türk Silahlı Kuvvetlerimize ve Mehmetçiğimize güveniyor, zayiatsız olarak görevlerini tamamlamaları için dua ediyorum.

Şimdilik olayın siyasi, askeri ve diplomatik yönlerini değil, sadece Suriyelilerin güvenli bölgede iskânının ekonomik maliyetini ele alacağım. Ancak Suriyelilerin iskânı ve istihdamına dair açıklamalardaki bazı açık olmayan ve yanlış olan hususları tespit ettikten sonra.

**********************************

Açıklamalardaki Yanlışlık ve Belirsizlikler

“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha önce açıkladığına göre, “Türkiye’de yaşayan 3,7 milyon Suriyeli mülteciden 2 milyonu, Suriye’nin kuzeyinde oluşturulacak 480 km uzunluğunda ve 30 km enindeki güvenli bölgede iskân edilecektir. Bu 2 milyon insanın 1 milyonu, o bölgede halen mevcut beldelere, 1 milyonu da sıfırdan kurulacak yeni bir kentte yaşayacaktır.”

Öncelikle belirtelim ki 3,7 milyon Türkiye’de yaşayan ve kayıtlı olan Suriyeli sayısıdır. Ülkemizde fiilen kayıtlı-kayıtsız 5,3 milyon Suriyelinin yaşadığı tahmin ediliyor.

Erdoğan daha 02.02.2018’de projenin ipuçlarını vermişti: “Güvenli alanlar oluştuğunda çadır kentleri artık kurmayacağız. Hem kendi bölgemizde hem de sınırın diğer tarafında kalıcı konutlar kuracağız. Burada yaşayan Suriyeli vatandaşları da yeni oluşturacağımız kalıcı konutlara yerleştireceğiz. Artık evlerde yaşayacaklar. Böylece 3,5 milyon Suriyeli mültecinin bir an önce kendi topraklarında yaşaması için de adım atılmış olacak” demişti.

Bu açıklamalardaki bazı belirsizliklerin açıklığa kavuşması gerekir:

1-    Kayıt dışı olarak Türkiye’de yaşayan yaklaşık 1,6 milyon Suriyelinin bu projenin kapsamında olup olmadığı tam anlaşılmıyor. Bunlar için devletin nasıl bir planı var bilemiyoruz.

2-    Ülkelerindeki iç savaştan kaçarak gelen ve Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin hukuki statüsü maalesef devleti yönetenler tarafından bile yanlış ifade ediliyor. “Mülteci” ve “sığınmacı” olarak adlandırılsa da bu doğru değildir.

Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu‘nun 91. maddesine göre,  hukuki statünün adı “geçici koruma” ve Türkiye’deki Suriyeliler “Geçici koruma sağlanacak yabancılar”dır. Yanlış olarak “mülteci” veya “sığınmacı” sayılırlarsa uluslararası hukuka göre Türkiye’nin ilave sorumlulukları üstlenmesi söz konusu olur.

3-    Neden Türkiye’deki Suriyelilerin yarısının geri döneceği varsayıldığı açıklanmamıştır.

4-    İster Türkiye’de, ister Suriye’de oluşturulacak güvenli bölgede yapılacak yeni şehirlerde iskan edilecek Suriyeliler nasıl seçilecek, iskan mecburi mi olacak, isteğe bağlı mı olacak?

**********************************

İskân ve İstihdamın Maliyeti

Cumhurbaşkanı Türkiye’de geçici koruma altındaki Suriyelilerin, Suriye’de oluşturulacak güvenli bölgede iskânı ve istihdamına dair projeyi açıklarken, “Burada 2 milyon Suriyelinin istihdamını sağlamak hedefimizdir” dedi.

Güvenli bölgede kurulacak yeni şehrin maliyetinin 53 milyar dolar civarında olduğu öngörülüyor. İşin içine istihdam da girince yani yeni iş alanlarının yaratılmasını da hesaba dâhil ettiğinizde bu maliyetin iki katına kadar çıkabileceğini göze almak gerekiyor.

Oysaki ne Türkiye’nin böyle bir maliyeti üstlenebilecek ekonomik imkânı var, ne de zengin ülkelerin böyle bir projeyi finanse etmeye niyetleri.

Ah keşke böyle bir kaynak bulunabilse ne kadar güzel olurdu? Bir yandan Suriyelilerin yarısını da olsa göndererek sosyal maliyeti azaltılmış; bir yandan da Saray’a yakın son derece becerikli, büyük projelere imza atmış iş adamlarımızın milyarlarca dolar kazanmasının yolu açılmış olurdu.

**********************************

Yeni Şehrin Statüsü

Ege Cansen, Sözcü Gazetesi’ndeki köşesinde, “güvenli bölgede” yapılması düşünülen “yeni şehir” ile ilgili bazı soru ve sorunları özetlemiş:

  • Kuzey Suriye’de sıfırdan kurulacak bu “yeni şehir” hangi ülkenin (Suriye, Irak, Türkiye) ekonomisiyle bütünleşip diğer kentlerle bağlantı kuracaktır?
  • Bu ilişkiler, iç ticaretin mi yoksa dış ticaretin mi kapsamına girecektir; Gümrük kapıları, hangi komşu ülkelerin sınırlarında olacaktır?
  • Bu “güvenli bölge”, Kuzey Irak Kürt Yönetimi gibi ayrılıkçı mı, yoksa Kuzey Kıbrıs gibi “yavru vatan” mı olacaktır?
  • Burada hangi ülkenin parası, resmi para birimi olacaktır? Vergi salma ve kamu harcaması yapmada son sözü kim söyleyecektir?
  • Bütçe açığı oluşursa kamu borcunu kim alacaktır?
  • Bölgede hangi ülkenin kanunları geçerli olacaktır?
  • Yoksa burası bağımsız bir devlet mi olacaktır?
  • Bu durumda Suriye’nin toprak bütünlüğü nasıl korunacaktır?
  • Ayrı bir ordu ve polis gücü olacak mıdır?
  • İskâna zorlananlar ve burada halen yaşayanlar bu çözüme razı olmazsa, onlara ne yapılacaktır?

Acaba bu projeyi hazırlayanlar bütün bu soruların cevabını biliyor mu?

 

 

Devletin Reorganizasyonu IV Yeni Bir Teşkilat, Siyasetin Dizaynı ve Yargı Reformu

Devletin reorganizasyonu bağlamında ikinci aşama “yeni bir teşkilat” yani devlet kurumunun ve buna bağlı olarak siyaset kurumunun yeniden düzenlenmesi aşaması gelmektedir.

Devlet kurumunun yani teşkilatın ve siyasetin düzenlenmesi konusu bir takım anayasa değişikliklerini gerektirmektedir. Ancak, devletin ve siyasetin düzenlenmesi her şeyden önce “idari” (administrative) ve “işletmesel” (management) bir konudur. Bilimsel anlamda en pratik ama daha da önemlisi demokratik bir yönetim tarzını belirledikten sonra bunu kurallaştırmak gerekmektedir. Öte yandan ileride ele alınacak olan “yeni bir anayasa” konusunda devletin teşkilat yapısından ziyade, daha önce de değinildiği üzere anayasanın toplumsal sözleşme olması hususlarına vurgu yapılacak ve daha çok yeni anayasanın felsefesi ve ruhu üzerinde durulacaktır. Bu nedenlerden dolayı devlet ve siyaset kurumlarının düzenlenmesi konusu yeni bir anayasa konusundan ayrı olarak anlatılmıştır.

Devlet kurumunun doğasından gelen üç temel kuvveti vardır; yasama, yürütme ve yargı. İdeal bir devlet organizasyonunda esas olan bu üç kuvvetin farklı organlar tarafından kullanılması yani “kuvvetler ayrılığı ilkesi” olduğu için yasama, yürütme ve yargı organlarının düzenlenmesi ayrı ayrı anlatılacaktır. Siyaset kurumu daha ziyade yürütme kuvvetiyle ilgili olduğundan siyaset kurumunun düzenlenmesi yürütme organının düzenlenmesiyle birlikte ele alınacaktır.

 

Yasama Organının Düzenlenmesi

Yasama organı dediğimiz zaman yasama / kanun yapma (legislation) yetkisini taşıyan organı (Parlamento) yani Türkiye özelinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni (TBMM) anlıyoruz. Yasama organının düzenlenmesi hususu parlamenterlerin yani milletvekillerinin nitelikleri ve seçilmeleri konusunun yanı sıra bundan daha önemli olarak TBMM’nin yetkilerini içermektedir.

TBMM kanun yapma konusunda tek yetkili organdır. Ancak 16 Nisan 2017 tarihli referandumla kabul edilen 21.01.2017 tarihli Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı’na kararname çıkarma yetkisi verilerek yasama yetkisinin zımnen yürütme organıyla paylaşıldığı görülmektedir. Bu husus kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı olmasının yanında kuvvetler birliği tesis etmesi nedeniyle rejimin otoriterleşmesi tehlikesini taşımaktadır. Bu nedenle Cumhurbaşkanı’nın kararname çıkarma yetkisi ilga edilmeli ve yasama yetkisi sadece ve sadece TBMM’nin uhdesinde olan bir yetki olmalıdır. Bu husus TBMM’nin bağımsızlığı ve yürütme organına karşı kontrol-denge (check and balance) vasfını alması sağlanmalıdır.

TBMM’nin bağımsız olmasından bahsetmişken aslında yürütme organının konusuna giren bazı hususlara burada değinilmesi gerekmektedir. Birinci husus Cumhurbaşkanı’nın partili olması hususudur. Kanaatimizce bizim sistemimizde Cumhurbaşkanı olarak adlandırdığımız Başkan’ın (President) partili olmasında bir sakınca bulunmamaktadır. Çünkü yeryüzünde gerçek anlamda bir tarafsızlıktan bahsedemeyiz. Cumhurbaşkanının parti mensubu olmaması tarafsız olduğu veya tarafsızlığını muhafaza edeceği anlamına gelmez. Nitekim yakın tarihte bunun pek çok örneği vardır.  Ancak Cumhurbaşkanı’nın parti yöneticisi olması son derece sakıncalıdır. Cumhurbaşkanı mesaisini devlet işlerine ayırması gereken bir kişidir. Devletin genel işleyişi içerisinde var olan meseleler Cumhurbaşkanı’nın ciddi şekilde mesai ayırması gereken konulardır. Öte yandan siyasi parti yöneticiliği de başlı başına mesai ayrılması gereken bir husustur. Bir koltukta iki karpuz taşınmaz düsturunca, bir insanın hem partisinin faaliyetlerine zaman ayırması hem de devlet işlerine mesai harcaması fiilen imkânsızdır. Kaldı ki vatandaşlar tarafından ülke sorunlarına çözüm bulması için seçilen Cumhurbaşkanı’nın ülkeyle alakalı meseleleri bir kenara bırakıp parti faaliyetlerine katılması etik de değildir hukuki de… Öte yandan Cumhurbaşkanı’nın aynı zamanda siyasi parti yöneticisi olması devletin partileşmesi riskini taşımaktadır. Bu husus ise demokrasiye aykırı olduğu kadar, devlet işleyişinde partizanlığa ve liyakatsiz kadroların görev almasına yol açar ve devleti zafiyete uğratır. Öte yandan Cumhurbaşkanının parti yöneticisi olması demek, partisinin milletvekili adaylarını kendisinin belirlemesi anlamına gelmekte ve bu durum da Cumhurbaşkanı’nın kendi partisinin milletvekilleri üzerinden Parlamento’da tahakküm kurmasına yol açmaktadır.

TBMM’nin bağımsız olmasındaki bir diğer husus da TBMM seçimlerinin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden ayrı yapılması zorunluluğudur. Mevcut sistemde TBMM seçiminin yenilenmesi Cumhurbaşkanlığı seçiminin de yenilenmesini veya tam tersi Cumhurbaşkanlığı seçiminin yenilenmesi TBMM seçiminin de yenilenmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu durum da kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırıdır. TBMM seçimleri Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden ayrı yapılmalıdır.

TBMM seçimlerine dair önemli bir diğer husus da temsilde adaletin sağlanması hususudur. Parlamenter sistemin söz konusu olduğu dönemlerde yönetimde istikrarı sağlama adına seçimlerde %10 barajı söz konusuydu ki hala söz konusudur. Ancak artık Başkanlım Sistemine geçildiğine göre temsilde adaletin esas alınması ve milletvekili seçim barajının kaldırılması gerekmektedir. Buna paralel olarak “dar bölge seçim sisteminin” getirilmesi de gerek seçimlerin daha demokratik bir hale gelmesini sağlayacak gerekse arkasında toplum desteği olan milletvekilleri ortaya çıkacağı için Meclis’i Cumhurbaşkanı’na karşı daha güçlü ve daha fonksiyonel bir hale getirecektir.

 

Yürütme Organının Düzenlenmesi

Yürütme organı denildiği zaman hükümeti (cabinet, goverment) anlıyoruz. Yürütme organının başı ise Cumhurbaşkanı’dır. Burada karşımıza iki tane sistem (rejim) çıkmaktadır. Vatandaş Meclis’i seçer, Meclis kendi içinden bir hükümet kurarsa bu sistem Parlamenter Sistemdir. Vatandaşın Meclis’i ayrı Cumhurbaşkanı’nı ayrı seçtiği ve hükümetin Meclis’in onayına gerek olmaksızın Cumhurbaşkanı tarafından kurulduğu sisteme ise Başkanlık Sistemi dir. Her iki sistemin de kendi içinde avantajları ve dezavantajları vardır. Kanaatimizce Başkanlık Sistemi, siyasal istikrarın sağlanabilmesi adına daha uygun bir sistemdir. Öte yandan Türkiye’deki sistemin başkanlık sistemi olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü başkanlık sistemi dediğimiz zaman yasama, yürütme, yargı kuvvetlerinin ve bu kuvvetleri temsil eden organların son derece sert bir şekilde birbirlerinden ayrılmalarını kast ediyoruz. Türkiye’de ise yürütmenin gerek yasama üzerinde gerekse yargı üzerinde ciddi bir tahakkümünün olduğunu görmekteyiz. Esasında Türkiye’de cari model bir sistem değildir bilakis “kişiye özel” hazırlanmış bir sistemsizlik söz konusudur.

Devlet denilen kurum yüzlerce dişliden oluşan ve birbirleriyle senkronize bir şekilde hareket eden bir makinaya benzer. Türkiye’de yürürlükte olan model ise bütün yetkiyi tek bir kişide toplayan, devletin alt kurumlarının rutin işleyiş prosedürlerini bile tek kişinin inisiyatifine bırakan bir model olması hasebiyle devleti dişlilerden oluşan bir makine olmaktan çıkartmış ve ortada sadece işlevsiz bir cıvata parçası bırakmıştır.

Türkiye modeli, Cumhurbaşkanı seçimleri yenilendiğinde Meclis seçimlerini de otomatikman yenileyen, Cumhurbaşkanı’nın sadece iki dönem seçilebileceğini düzenlemesine rağmen şayet ikinci dönem tamamlanmadan seçim yenilenirse dönemi tamamlamamış sayılacağından (!) Cumhurbaşkanına tekrar seçilme hakkı veren ve bu şekliyle bir kişinin hayatının sonuna kadar Cumhurbaşkanı olarak kalması imkânını sağlayan garabetler içeren bir modeldir. Bu haliyle Türkiye modeli başkanlık sistemi kendi içerisinde ilkesizliği ilke olarak benimsemiş bir modeldir.

Siyasetin Dizaynı

Siyaset kurumunun düzenlenmesi hem bir takım anayasal değişiklikler hem de başta Siyasi Partiler Kanunu olmak üzere yasal değişiklikler gerektirmektedir.

Siyaset kurumunun düzenlenmesinde anayasal olarak getirilmesi gereken en önemli düzenleme bir kişinin (vatandaşın) hayatı boyunca “en fazla” iki defa (dönem) muhtar, belediye meclis üyesi, belediye başkanı, milletvekili, bakan ve Cumhurbaşkanı olabileceği düzenlemesidir. Bu düzenleme siyasette bir sirkülasyon sağlayacak, siyaset kurumunu belli başlı kişilerin tahakkümünden kurtaracaktır. Böylelikle sürekli olarak yeni yüzlerin sahneye çıkmasıyla siyaset sahnesi canlılık ve kalite kazanacaktır.

Siyaset kurumunda getirilmesi gereken ikinci düzenleme ise Siyasi Partiler Kanununun değiştirilmesidir. Mevcut düzenleme siyasi partileri açık açık liderleriyle özdeşleştiren ve siyasi partileri lider sultasına mahkûm eden niteliktedir. Siyasi partilerde lider sultası bitirilerek gerçek demokrasi tesis edilmeli ve bu amaçla delege sistemi kaldırılmalıdır. Parti içi her kademe yöneticilerin seçiminde ilgili üyeler oy kullanmalıdır. Yine siyasi partilerin seçim öncesi aday belirlemelerinde ön seçim şartı getirilmeli ve ilgili siyasi partilerin “üyelerinin” en çok oy verdiği aday adayları o siyasi partinin adayı olarak sahneye çıkmalıdır.

Tekraren ifade edeceğimiz üzere siyasette asıl olan sürekli bir sirkülasyonun tesis edilmesidir. Yani köşe kapıp ömür boyu o köşeleri tutmanın yolu kapatılmalı, sürekli olarak yeni yüzlerin sahneye çıkması sağlanmalıdır. Bu sirkülasyon konusu siyasetin ve siyasetçilerin kalitesini artıracağı gibi ülkenin yönetim kalitesini de aynı oranda yukarılara taşıyacaktır.

 

Yargı Reformu

Türkiye’nin nasıl bir yargı reformuna ihtiyaç duyduğuna dair görüşlerimizi daha önce başka yazılarımızda ifade etmiştik. Burada da konu bütünlüğünü sağlama adına özet geçmekte fayda var.

Anayasamız yargı kuvvetinin bağımsız mahkemeler tarafından kullanıldığını ifade eder. Ancak Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bu yana yargı organlarının yani mahkemelerin hiçbir dönemde bağımsız olmadıklarını ve yargı organlarının yürütmenin vesayeti altında görev yaptığını söyleyebiliriz. İstiklal Mahkemelerinden, Yassıada yargılamalarına, 12 Eylül yargılamalarından günümüzdeki yargı faaliyetlerine kadar bu vesayeti görmek mümkündür. İşte yargı reformu yaparken başlangıç noktasının yargı üzerindeki yürütme vesayetinin kaldırılması hususu olması gerekmektedir. Bu da Hâkimler Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısının değişmesiyle mümkündür.

HSK’nın yapısının değişmesi gerektiğinden bahsederken iki şeyi kast ediyoruz. Birincisi HSK’nın sadece Hâkimler Kurulu olarak düzenlenmesi gerekmektedir. Hâkimlik ve Savcılık aynı meslekler olmadığı gibi muadil meslekler de değildir. Savcı, yargılama sistemi içerisinde bir taraftır. Sistem içerisinde taraf olan meslek grubunun, sistemin karar verme mercii olan hâkimlik mesleğiyle muadil tutulması, savcıların hâkimlerle aynı haklara sahip olması, hâkimlerle aynı binada (adliye) ve yan yana odalarda görev yapıyor olması adil yargılama kavramıyla bağdaşmaz. Çünkü bütün bu saydıklarım aynı zamanda ceza hukukunun temel ilkelerinden olan silahların eşitliği ilkesiyle de bağdaşmamaktadır. Kaldı ki, hâkim ve savcılar hukuken (de iuri) aynı statüde iken fiilen (de facto) savcılar hâkimlerden daha üst konumdadır.

Evvela adliyenin idari amiri başsavcıdır. Hâkimlerin duruşma salonu olarak hangi odayı kullanacaklarına, makam odası olarak nereyi kullanacaklarına başsavcı karar verir. Bir hâkim dostumla sohbet ederken şöyle demişti; “Başsavcı bize kâğıt vermezse duruşma bile yapamam.”

İkincil olarak ise, özellikle ceza dosyalarında savcıların hâkimleri doğrudan doğruya etkileyebildiklerine, özellikle tutuklama işlemine dair bazı kararlarda ilgili hâkimlerin dosyayı inceleme zahmeti bile göstermeyip soruşturma savcısının telkiniyle hareket etmelerine çok sık rastlanmaktadır.

Adil bir yargılama sisteminin tesisi için hâkimlik ve savcılık mesleklerinin doğalarına uygun olarak farklı meslekler olarak düzenlenmesi, idari ve hukuki olarak bağlı oldukları birimlerin, özlük haklarının, görev yerlerinin tamamen ayrılması gerekmektedir.

HSK’nın yapısının değişmesinden kast ettiğimiz ikinci şey ise Adalet Bakanı ve Müsteşarının HSK (teklif ettiğimiz düzenleme ile artık sadece Hâkimler Kurulu – HK) üyeliğinden çıkartılmasıdır. Adalet Bakanı ve Müsteşarının HSK (HK) üyesi olması demek, yargı erkinin açıkça yürütme erkine bağlı olması demektir. Yargı erkinin yürütme erkine bağlı olması ise hem kuvvetler ayrılığı ilkesine hem yargı bağımsızlığına aykırıdır. Bu aykırılıkların olduğu bir yargı sisteminde ise adil yargılanma hakkı çok kolay bir şekilde ihlal edilir. Adalet Bakanı ve Müsteşarının kurul üyesi olması Anayasa’nın 159’uncu maddesinde ifade edilen mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı ilkelerine de açıkça aykırıdır.

Yargı reformu bağlamında gerçekleştirilmesi gereken üçüncü önemli düzenleme ise Yüksek Mahkemeler yani Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay’a atanacak olan üyelerin yargı mensupları tarafından belirlenmesi, Cumhurbaşkanı’nın ve Meclis’in yüksek mahkemelere üye atama konusundaki yetkilerinin ya tamamen kaldırılması ya da sembolik hale getirilmesi (Sadece 1’er veya en fazla 2’şer üye atamaları gibi) gerekmektedir. Bu konu, mahkemelerin bağımsızlığı açısından önemlidir.

 

 

Gizli Gürcistan Emperyalizmi – II

Türkiye’de milliyetçilik pek bilinmez hatta çoğu zaman yanlış bilinir. Tıpkı Kuran’da yol, çizgi olarak bildirilen Sırat’ın din adamları ve halk arasında genellikle ‘köprü’ olarak algılanması gibi. Özal’ın kategorize ettiği meşhur 4 eğilimin 2’si milliyetçiliği ırkçılık, kafatasçılık olarak kodlar; İslamcı cenah ve sol/sosyalist kadrolar.

Oysa milliyetçilik bir aidiyettir, bir millete mensubiyet. Ve “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına” ortak duygudaşlıkla aynı kültürel gen havuzundan müşterek bir devlet çıkarabildiğinden dolayı “Türk Milleti denilir”. Günde 40 kez Fâtiha’da ‘sırat-ı müstakim’ yani istikamet yolu, dosdoğru bir çizgi deseniz de kıldan ince ve kılıçtan keskin bir köprü meraklısı olanlar namaz – niyaz piyasasına öyle hâkimlerdir ki Allah’ın dediği adeta hükümsüzleşir.

Bu zamana kadar gördüğüm milliyetçiliğe ve milliyetçilere fikrî olarak karşı duranlar milliyeti ve millet tarifini kana, ırka göre yapmaya yeltenenler. Sorsan herkes millet; Laz milleti, Kürt milleti, Zaza milleti, Çerkez milleti, Boşnak milleti, Gürcü milleti ilh. Etnisite de denilen alt kimlikleri millet yaptığınızda; 1-Türkiye’nin kuruluş ilkelerini anlamamış oluyorsunuz, 2-Anayasaya göre bölücülük suçu işliyorsunuz.

Dışarıda bir yerde Kürdistan diye bir organizasyonun varlığı ancak buradaki Kürt kökenli unsurları ayrı bir millet olarak tariflersen ilgi çeker. Veya Bosna-Hersek, Gürcistan, Romanya, Abhazya, Osetya, Arnavutluk, Arabistan, Çerkezya, Çeçenya gibi yerlerin varlığı bizdeki isimdaş unsurlar için elbette bir bağdır fakat birincil bağ Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığıdır, büyük Türk Milletinin parçası olmaktır.

Yukarıda adı geçen unsurları ismi geçmeyen bazı unsurlarla akademik açıdan tarihsel arkaplanda ele alsam bir sürü kan ve ırk bağı bulurum ama derdim o değil. Türk Kültürüne mensubiyeti Millet olmanın temeli olarak addedenler olarak Çingeneyi benden Roman adı altında ayırmaya çalışanlara karşı birlik – bütünlük mücadelesi vermedeyiz.

Bu noktadan hareketle Kocaeli – Sakarya Havzasının meşhur tanışma sorusu “Ne milletsin?” baştan itibaren gömleğin yanlış iliklenmesine sebep olmakta ve sonra Millî Görüş’ün “Sen ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ diye levha asarsan onlar da ‘Ne mutlu Kürdüm der” veya Sosyalist Enternasyonal meraklılarının Kürtlük, Çerkezlik, Gürcülük güzellemelerine dönüşmektedir. Millet tarifi pasta tarifi değildir.

Bu uzun girizgâhtan sonra Türkiye’deki Gürcü kökenliler için isim ve dil benzerliğinden başka bir anlam ifade etmeyen Gürcistan Emperyalizminin gizliden gizliye 83 milyonluk birleşik bir kitleyi AB-ABD, Rusya, Suud, Yunanistan, Ermenistan, Barzanî – Talabanî, PKK-PYD vb. gibi minimize etme / parçalama çalışmalarına tıpkı öbürleri gibi müsamaha gösterilmemesi elzemdir. Lazlık ayrı bir şeydir, dışarıda Lazistan ismiyle var olan bir yapının Türkiye düşmanlığı ayrı bir şeydir. Türkiye içinde bu düşmanlık temelinde gizli-açık yada örtülü dernek vesair teşekküller varsa Devlet bununla anayasal suç kapsamında mücadele etmeli, göz yummamalıdır.

Gürcistan’la NATO şemsiyesi ve Kapitalist Bloktaki stratejik ortaklığımız, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı ve Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı gibi ticarî ilişkilerimiz ayrıdır; Türkiye’nin iç işlerine karışmak sayılacak gizli ajandaları işletmek ve Türkiye’nin garantörlüğündeki Acara Özerk Cumhuriyeti’nin tüm işleyişini hukuk tanımaksızın değiştirmek ayrıdır. 2004’te Acara lideri Aslan Abaşidze’yi baskılarla yurt dışına kaçırtan, evini yakıp mallarını müsadere eden, ardından bizim Batum Vilayetimizin şimdiki adı olan Acarya’nın başta bayrağı ve dini olmak üzere tüm özerk yani yarı bağımsız yapısını tahrip eden bir zihniyete müsamaha bile suçtur.

Türkiye hem Aslan Abaşidze’ye sahip çıkmadı hem de 2008’deki Rusya – Gürcistan Savaşı’nda yanlış safta yer aldı. Merak eden o yılın 13 Eylülünde yazdığımız “Abhazya ve Osetya Yetmez Acarya’yı da Tanımalıyız” yazımıza bakabilir.

 

 

CHP’nin Din Algısındaki Değişim

CHP uzun bir aradan sonra milliyetçi, muhafazakâr ve mütedeyyin insanlarımızdan da oy almaya başladı. Böylece son yerel seçimlerde büyükşehirlerde kazandığı başkanlıklarla nüfusun yarıdan fazlasına hizmet etme imkanına kavuştu.

Bu sonuç aynı zamanda CHP’nin ciddi bir test sürecine girdiği anlamına geliyor. Buralarda başarılı olduğu taktirde Türkiye’nin yönetimi için yetki almasının yolu açılacak.

Yüzde 25’te takılıp kalmış ana muhalefet olgusunun kırılması kolay olmadı. CHP’nin bir tarafını teşkil ettiği “laiklik eksenli tartışmalar, mücadeleler, kavgalarla” dolu bir dönemi yıllardır geride bırakmamıza rağmen eski algının değiştirilmesi zaman aldı. Hala da yaşlı kesimde eski algı kırılabilmiş değil.

Milliyetçi kesimin İYİ Parti kanalıyla, muhafazakâr kesimin Saadet Partisi kanalıyla CHP adaylarına oy vermesi eskiden hayal edilemeyecek bir konuydu. Ancak bu değişim sadece seçim ittifakları ile sağlanamayacak bir husus. Asıl sebebin CHP’nin uzunca bir süredir izlediği dindar kitlelere yakınlaşma politikaları olduğunu düşünüyorum.

CHP geleneğinde “dini siyasete alet etmeme endişesi” baskın bir özelliktir. İsmet İnönü‘nün siyasi konuşmalarında Allah ismini telaffuz etmemek için gösterdiği aşırı özen hatırlardadır. CHP içinde namaz, oruç gibi ibadetleri yapanların oranı anketlere göre sağ partilerden düşüktür. Ancak bu ibadetleri yapan CHP’lilerin de “siyasete alet etme” endişesi içinde ibadetlerini çoğu zaman gizledikleri bilinir. Bu durum CHP içinde dini inançların cesaretle vurgulanmasını önleyen bir faktör olmuştur.

Genel Başkanlar Deniz Baykal ile başlayıp, Kemal Kılıçdaroğlu ile devam eden yeni anlayışta CHP dini siyasete alet etmeden inancını ortaya koymaya çalıştı. Bu tarzın yavaş yavaş diğer CHP’lilerce de benimsenmesi ile çözülemez zannettiğimiz başörtüsü ve katsayı gibi meselelerin çözümü mümkün oldu. Mütedeyyin vatandaşlarımızla CHP arasındaki duvarlar yıkılmaya başladı. AKP’nin başörtüsü gibi simgeler üzerinden CHP’yi şeytanlaştırma siyasetine alan bırakılmadı.

“Asla CHP’ye oy vermez” diye düşünülen kesimler de Ankara ve İstanbul gibi şehirlerde milliyetçi- muhafazakâr kökenli adayların samimiyetine inanıp oy verince seçim başarısı gerçekleşti.

***************************************

SİYASET UZUN SOLUKLU BİR SÜREÇTİR

CHP’nin laiklik anlayışını “dinsizlik” olarak nitelendirenlere karşı “doğru dini” savunarak ve kendi din anlayışlarını samimi bir şekilde ortaya koyarak cevap verme sürecini Deniz Baykal başlattı. Kemal Kılıçdaroğlu devam ettirdi.

Bana göre bu politikanın miladı CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın (14 Nisan 2010 günü) Kutlu Doğum Haftası Törenine katılması ve yaptığı müthiş konuşma idi.

Daha o zaman yazdığım bir yazıda bu konuşmayı şöyle değerlendirmiştim:

Baykal konuşmasında, TBMM’nin açılışını dualarla, Kur’an-ı Kerim okutarak açan Cumhuriyeti kuran kadroyu dinsizlikle suçlayanların da; Batılılaşmayı kendi öz değerlerinden ve inançlarından vazgeçerek yapmaya çalışanlara karşı direnenleri gerici, yobaz suçlamalarıyla ötekileştirenlerin hatalarını anlatabildi. Hem de bu olaylardan hiç bahsetmeden.

“Türkleşmek- İslamlaşmak- Muasırlaşmak” formülüyle bu kavramların çatışma değil, bir mutabakat zemini olabileceğini gösterenlerin orta yolunu bulmuş bir kişilik sergiledi.

“Laik olmayı dinsiz olmakla eşdeğer gören” hem sol ve hem de sağ cenahtaki kişilere akıl – vahiy ilişkisini mükemmel bir sadelikte ortaya koydu. Bu konuda ortaya koyduğu şu tespitlere katılmamak mümkün mü?

“Vahiy, Akıl ile çelişki içinde değildir. Hazreti Muhammed şöyle der; ‘aklı olmayanın dini de yoktur.’ Kur’an ısrarla insanların aklını kullanması, düşünmesi, ibret alması gerektiğini söyler. Yaklaşık 300 yerde Kur’an-ı Kerim’de ‘düşünmez misin, ibret almaz mısın’ şeklinde uyarılar vardır.”

Dini, hayatın dışına taşımak isteyenlerin nafile çabalarına, Baykal şu ifadelerle karşı çıktı: “Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in hayatı Kur’an-ı Kerim’in bizzat bir tefsiridir. Böylece Hazreti Peygamber Kuran-ı Kerim’in yaşanılabilir olduğunu ortaya koymuştur. Ulaşılmaz, hiçbir kimsenin tümünü gerçekleştiremeyeceği afakî, soyut talimatlardan ibaret bir anlayışı sergilemediği, hayata geçirilebilir, uygulanabilir, yaşama dönüştürülebilir bir anlayışla Kuran-ı Kerim’in bezenmiş olduğunu hepimize göstermiştir.”

Ancak Baykal, “Kuran’ın ve Hazreti Peygamberin bir siyasi rejim, bir devlet modeli teklif etmediğini, bütün rejimlerin uyması gereken adalet, istişare, şura, işlerin ehline verilmesi gibi kavramlarla ifade edilen evrensel ve zamanlar üstü mesaj verdiğini“ de yine İslam’ın kaynaklarına dayanarak ifade etti.

Baykal’ın dikkati çektiği diğer husus da şöyle idi: İslam’ın tavsiyelerine uyarak kişisel gelişimini sağlamış, “iyi niyet, yani ihlâs, sonra tövbe ve daha sonra da dua; en son olarak da amel-i salih, iyi davranmak, iyi yaşamak” suretiyle her bireyin Allah’ın rızasını kazanması mümkündür.

“Kimsenin sana aracılık yapmasına gerek yoktur. Cennete ancak hak eden girer. Cennette hiçbir cemaate toplu rezervasyon yapma imkânı yoktur.”

Din ve dini simgelere karşı CHP’nin verdiği izlenim bu kitlelerin CHP’ye oy vermesine mâni olmaktadır. Baykal’ın bu konuşmasında ortaya koyduğu samimiyet ve tavır, partisine yansırsa CHP bir türlü %25’i aşamayan oy oranın çok üstüne çıkabilir ve müzmin muhalefet olma kaderini değiştirebilir. Ancak bu süreç epey bir zaman alacaktır; samimi olmaları, buna halkı inandırmaları ve bu yüzden de sabırlı olmaları gerekir.

İşte son yerel seçimlerde CHP’nin milliyetçi- muhafazakâr kitleleri samimiyetine inandırması böylesine uzun süreli bir politik tavrın sonucudur.

Bu sonuca, AKP’nin dini istismar etmesine; “İslamcı” görünüşüne rağmen İslam’a aykırı hal, tavır ve uygulamalarına olan tepki de katkı sağladı.

 

 

Lânet Üstüne Lânet (1)

Kimi aydınlar, terörle mücadelede askerî ve polisiye tedbirleri hafife alıyor.

Bu iş “Adalet ve barışı temel alan hukukî ve siyasî önlemlerden geçmektedir!” diyorlar.

Yani “hukukî” ve “siyasî” çözümlerden dem vuruyorlar.

İnsan düşünmeden edemiyor. Acaba Türkiye’nin çeşitli yörelerinde farklı adalet mi uygulanıyor?

Yani farklı kanunlar mı tatbik ediliyor? Yöreye göre farklı bir adalet anlayışı mı hâkim?

Eğer Türkiye’de mesele adalette düğümleniyorsa, mesele, Türkiye’nin meselesidir. Çünkü bütün

Türk Milleti -doğru ya da yanlış- aynı adaletin şemsiyesi altındadır.

Yok, bu mesele barışla halledilecekse, silâhı alıp dağa çıkan kim?

Üstüne varınca da barıştan dem vurmak hangi mantık icabı?

Canlar! Eğri oturup doğru konuşalım. Türkiye’de kışkırtma var!

Özellikle dışarıdan üfleyiş var! İçte dışta bu üfleyişe çanak tutanlar var!

İçte dışta bu üfleyişten medet umanlar, nemalanan kimseler var!

Ne yapsanız, ne etseniz, emîn olun vatanı da bölseniz,

Türkiye, haritadan silinmedikçe, bu etnik / ırkî kışkırtıcılık son bulmayacaktır.

Bu çabuk çakan, ateş alan geçici de olsa netice veren silâhı;

Ne iç ne dış odaklar asla ellerinden bırakmayacaktır.

O çokbilmiş Avrupa devletleri! O “dostum” demek gafletine düşülen Avrupalı devlet adamları,

Lâyık olmadıkları hitaba, resmen muhatap olunca emin olun,

Bıyık altından kıs kıs gülmekten kendilerini alamıyorlardır.

Türk Devleti’nin bu kadar saf ve samimî oluşuna da bir türlü akıl erdiremiyorlardır.

 

Şeytanlar; Meleği anlayabilir mi hiç, Kıyamete kadar a dostlar?

Batılı devletler giymiş domuz, tilki, ayı kılığında nice postlar!

 

“Siyasî ve hukukî önlemler!” diyenler, ne de yuvarlak lâflar ediyorlar!

Beyler! Açıkça söyleyin lütfen!

Çıkarın baklayı ağzınızdan da, bilelim neymiş bu sihirli kelimelerin içeriği? Lütfen açık olun!

Ne demek “siyasî ve hukukî önlemler?”

Bilelim! Bilelim de ona göre meseleyi ele alalım. Meseleyi deşelim. Su yüzüne çıkaralım.

Muğlak / kapalı, müspet – menfî çok şey içeren kelime ve kavramların arkasına sığınmıyalım.

Ne diyorsanız açık söyleyin! Ne düşünüyorsanız açıklayın!

Bırakın havanda su dövmeyi. Kesip atın artık göbek bağınızı.

Kurtulun arkalarına kapılandıklarınızdan. Çıkın açıkça karşımıza.

Ne diyorsunuz?

 

Bölelim mi Türkiye’yi, ne dersiniz beyler, eyalet eyalet?

Dökülsün mü üstünüze, sağnak hâlinde, lânet üstüne lânet?

 

Ey ikiyüzlü, ödlek, kimi kara yüzlü, sözde aydınlar!

Yaptığınızı yapmaz nice sözde kara yüzlü kadınlar!

 

Osmanlı Devleti belirli etnik / kavmî / ırkî bir kimliğe mi dayandı?

Elbette hayır.

Farklı menşeli kavimlere baskı mı uyguladı?

Hayır asla.

Peki buna rağmen, niçin dessas Batılı devletler, onlara el attı?

Onları kışkırttı!

Hem onların hem bizlerin rahatını kaçırdı!

 

 

Zoruma Gidiyor (1)

Soykırım / Soykırımı / Genosit: Aynı milletten, aynı soy ve ırktan ya da dinden olan insanları; şuurlu / bilinçli ve plânlı bir şekilde yok etme, ortadan kaldırma fiil ve eylemidir.

İşte Türkiye Cumhuriyeti Devleti; varisi olduğu Osmanlı Devleti’nin, güya yaptığı sanılan, sözde soykırımla suçlanmakta! İtham edilmekte ve töhmet altında tutulmaktadır!

Bu vesileyle Türkiye Cumhuriyeti; baskı altına alınmak, baskı altında tutulmak isteniyor. Ve bundan siyasî taviz ve çıkarlar bekleniyor. Ve bununla Türkiye’nin siyaset arenasında eli kolu bağlanmak, hareket kabiliyeti kısıtlanmak amaçlanıyor.

Oysa 1915 Ermeni Tehciri / göç ettirilmesi, onlar için soykırım değildir. Onların Türkiye toprakları dışına çıkartılmasıdır. Buna da kendileri sebep olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın ateş çemberinde kıvranan Osmanlı Devleti’ni arkadan hançerlemek ihanetinde bulunmuşlar.

Rusların ve Batılı devletlerin kışkırtmaları, maddî – manevi destekleri sonucu, soykırımı, asıl onlar yapmak istemiş. Nitekim yapmışlardır da. Çoluk çocuk demeden, yaşlı genç farkı gözetmeden, kadın kız oluşlarına bakmadan, binlerce Türk’ü kesmişler, yakmışlar, doğramışlar. İşkencelere tâbi tutmuşlar. Fecî şekilde öldürmüşlerdir.

Buna karşılık Osmanlı Devleti onların bu ihanetlerini önlemek ve bu taşkınlıklarına artık bir son vermek gerektiğine karar vermiş. Yerlerinden, yurtlarından ayrılmalarını öngörmüş. Bunun için her türlü emniyetin alınmasını, yani onların resmî koruma altında sağ salim göçlerini temin etmeyi ilgili makamlara bildirmiştir.

Elinden geldiği kadar, kıt imkânlar ve yetersiz elemanlarla bunu sağlamaya çalışmıştır. Buna rağmen -mevsim icabı- havaların soğuk olması; ölümlere yol açmış. Çeşitli hastalıklar; telef olmaları sonucunu doğurmuş. Ermeni vahşetine, Ermeni kıyımına uğrayan halkın yakınlarının önlenemeyen intikam duyguları; Ermenilerin kayıplar vermesine yol açmıştır.

Bütün bunlara Ermeniler sebep oldukları halde yine de Osmanlı Devleti, kendi resmî makamlarını muhakeme etmiş; kendi memuruna zulmetmiş, hatta idam bile etmiştir. Boğazlıyan kaymakamını mazlumen / nâhak yere / haksız olarak astığı gibi.

Demek istiyorum ki, soykırım yapmak isteyen bir devlet böyle mi davranır?

Kendi memurunu hesaba mı çeker?

Tehcir / göç ettirme uygulamasına mı başvurur?

Bugün dünyanın her tarafında boy gösteren Ermeniler; Türkiye’den göç ettirilen Ermeniler ve onların torunları değil mi?

Öyle bir belâ olmuştur ki, Ermeniler hakkında bu Tehcir Meselesi. Kendi ırkdaşlarının başlarına sardığı bu belâdan hepsi etkilenmiş. Hepsi, ister istemez zan altında kalmış. Kurunun yanında, yaş da yanmış. Suçluyu suçsuzu, birbirinden ayırmak kabil olmamıştır.

Zaten öyle bir zaman ve zeminde ihanete kalkışmışlardır ki, bu sonuçtan kurtulmak, artık imkânsız olmuştur. Çünkü devlet savaş içindedir. Harp hâlindedir. İstemediği bir gayya kuyusundadır. Nefis müdafaası halindedir. Üstelik bunu yedi düvele karşı yapmaktadır.

Devlet, can derdindedir. Ortam karışık, zemin bulanıktır. Bütün bunlara rağmen Osmanlı Devleti ve Müslüman halkı asilce davranmaktan geri kalmamış. Öksüz ve yetim kalan Ermeni çocuklarını, yetimhanelerde barındırmıştır.

Kimi aileler, komşu Ermenilerin, kendilerine emaneten bıraktıkları çocuklara gözü gibi bakmış, kendi çocuklarından ayrı tutmamış. Onları suçlamamış. Onları masum bilmiştir.

Hem resmen, hem halk tarafından, Ermeni çocuklarına bu kanat geriş; düşündürücü değil mi?

Böyle bir devlet, böyle bir asîl ve soylu halk, nasıl olur da soykırım yapmış olmakla suçlanır?

Nasıl böyle bir vahşeti yapmakla itham edilir?

Aslında Ermeni siyasetçi ve politikacıları bunları bilmez değil.

Batı diplomatları bu gerçekleri görmez değil. Ama çıkarlarını; doğruları eğri görmekte buluyorlar! Ama menfaatlarını Türk Devleti’ni suçlamakta görüyorlar!