26.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 609

Asıl Lezzet Değil cennet (1)

0

Dünya ne ki

Asıl içindeki

Mânadır dünya

Cennet ne ki

Asıl içindeki

Anlamdır cennet

Dünyadan cennet

Çok güzel elbet

Mânası ise cennetin

Dünyadakinden a’lâ

Daha büyük cennet

Cennet cennet dedikleri

Gelmez hiç söze

Cennetteki mânanın ise

Olmaz karşılığı

Cennette bile

Demek ki

Asıl lezzet

Değil cennet

Asıl cennet

Mânadır elbet

X

Hz. Peygamber’e sorarlar: “Cennet lezzetlerinin bir örneği dünyada var mıdır?”

Cevap verir: “Siz hiç ilim meclislerinde bulunmadınız mı? Oradaki lezzet, cennet lezzetlerinin bir nümûnesi (örneği)dir.” meâl ve anlamındaki hadisi hatırlayalım önce.

Gerçekten ilim meclislerinde konuşulan İlâhî mâna ve konular, İlâhî sohbetler cennet lezzetlerinin örneklerindendir. Ve cennetteki cismanî lezzetlerden de üstündür.

Demek ister ki, o sevgili Peygamber; ilim meclislerinde konuşulan gerçekler, ortaya çıkan hakikatler, açıklanan Allah’ın esmaü’l-hüsnâsı yani güzel isimleri…Kısaca Ma’rifetullah / Allah’ı bilme, bulma, tanıma ve onda mânen gark olmadan alınan lezzet; cennet lezzetlerinden bir lezzetttir. Hattâ ondan da üstün, ondan da öte bir lezzettir.

Keza bunları tefekkürde / düşünmekte, tezekkürde / zikredip anmakda; öyle mânevî lezzet, öyle mânevî zevk, öyle mânevî haz ve öyle mânevî bir tad vardır ki, cennet lezzetlerinin birer örneği oldukları gibi, onlardan da yüksek bir lezzettir.

“(Çünkü) cennet, bütün lezaiz-i mâneviyeye medar(dır. Tüm mânevî lezzetlerin bulunduğu bir yerdir.)”

Demek ki cennet; evvelemirde özellikle mânevî lezzetlerin bulunduğu bir yerdir. Cennet her şeyden önce mâna, anlam, fehim ve idrâkin kendisini gösterdiği mekândır.

Cennet işte ancak, asıl rızık olan bu mânevî rızıklar için kurulmuş ve kurulacak olan alandır. Dünyada olduğu gibi, fakat daha üstün nitelikleriyle…Cennet’in en güzel tarafı ise, orada da mâna rızkına mazhar olmaktır.

Cennet ancak bu mânevî rızıktan yâni anlamak, mâna vermek rızkından, rızıklanmak için yaratılmış bir çiçekistandır. Çünkü anlamak, mânalandırmak lezzeti; cennet lezzetlerinden daha lezîzdir.

Rayiha ve kokusu olmayan çiçek bir şeye yaramadığı gibi, mânaya işaret etmeyen, mânası olmayan, madde de bir şeye yaramaz. Çünkü kendisi için değil, onu oraya koyan için vardır. Bu mâna için oluşturulmuştur. Bu anlam okunsun diye varlık sahnesine çıkarılmıştır.

İşte bu mânayı okumak ilimdir. Görülen maddede, işaret edilen mâna okunmuyorsa; bu cehildir. Zaten “Allah’ın adıyla oku!” emrinde de; bu hikmet, bu sır gizlidir.

 

 

Hherkes “İYİ PARTİ”yi Konuşuyor! Neden Acaba?

İyi Parti “Birlikte Daha İYİ’ye” sloganı ile Afyon Sandıklı’da 24 Haziran seçim sonuçlarını üç gün boyunca masaya yatırdı. Bende parti kurucusu ve aynı zamanda Merkez Disiplin Kurulu Üyesi olmam nedeni ile toplantıya davetliydim. Bugüne kadar görülmemiş bir şekilde parti içi demokrasi işletildi, herkes konuştu, özeleştiri yapıldı ve çözüm önerileri sunuldu.. Bu kapsamda Genel Başkanımız Meral Akşener, tüm sorumluluğu üzerine alarak tüzükten kaynaklanan yetkisi ile partiyi olağanüstü kongreye götürme kararı aldığını ilan etti. Ardından Genel Başkan adayı olmayacağını sosyal medya aracılığıyla duyurdu. Ancak parti kurulları ve kongre delegeleri Meral Akşener’in Genel Başkan olması için %100 ittifak halindeler ve tek aday olarak kongreye Meral Akşener girecek… Benimde üst kurul delegesi olarak imzam Genel Başkanım Meral Akşener için ve tek Genel Başkan Adayımız Meral Akşener’dir… Bu Türk demokrasisine yeni bir ivme kazandıracaktır. İyi Parti, başarısızlıkta kongreden kaçanlarada “iyi” bir örnek teşkil edecektir. İyi Parti’nin kimseden akıl almaya ihtiyacı yoktur. Bu nedenle herkes aklını kendine saklasın… Burada demokrasi için mücadele eden binlerce “iyi ve cesur insan” ile onları oyları ile destekleyen 5 milyon vatandaşımız vardır… İyi Parti 12 Ağustos’ta yapılacak olan kongresinden daha güçlü ve arınmış bir şekilde çıkacak ve yerel seçimlere iddialı bir şekilde girecektir… “İYİ Parti” ve Meral Akşener, Türkiye’nin siyasi geleceğidir. Mücadelemiz bunu tahakkuk ettirmek için azimle sürecektir.. İddiamız demokratik parlamenter sistem için, hak ve hukuk için, Türk Milletini zilletten kurtarmak için “Cumhurbaşkanı Meral Akşener”dir….

Meral Akşener’in Olağanüstü Kurultay Kararı

İyi Parti’nin Afyonkarahisar / Sandıklı’da yaptığı üç günlük çalıştayın sonunda, Genel Başkan Meral Akşener’in olağanüstü kurultay kararı açıklaması çalıştaya katılanlarda şok etkisi yaptı. Akşener daha sonra twitter hesabından, kurultayda aday olmayacağını duyurdu.

Yapılan çalıştayın sonunda moral ve motivasyonlarını yükseltecek güzel kararların çıkacağını bekleyen milyonlarca İYİ Parti seçmeni şaşkın. Ne olduğunu anlamaya çalışıyor.

Akşener’in açıklamaları, seçimden bu yana İYİ Parti’den hiç bahsetmeyen, çalıştaya dair küçücük bir haber dahi vermeyen yaygın ve yandaş medyada önemli bir gündem maddesi oluverdi.

Çalıştaya Partinin Kurucular Kurulu üyesi sıfatıyla katılan ve fakat size objektif bilgi vermek borcu altındaki bir yazar olarak bilgi ve görüşlerimi paylaşmak durumundayım.

Bu sonuca nasıl gelindi?

İyi Parti’nin ilk girdiği seçimlerde aldığı sonuçlar bir kesim tarafından başarılı bulunurken, beklentileri yüksek olan bir başka kesim de başarısız buluyordu.

Partililer arasında da bu iki görüşten insanlar vardı. Ama bütün partililer “mevcut durumdan daha iyi bir sonuç alınmasını engelleyen faktörler” konusunda muhtelif görüşler dile getiriyordu.

İşte bu çalıştay bütün bu görüşlerin serbestçe tartışıldığı demokratik bir platform oluşturmak için düzenlenmişti.

Çalıştay genel olarak maksadı temin eden başarılı bir toplantı olduğu halde Akşener’in kararı sürpriz oldu.

***********************************

ÇALIŞTAYIN TEKNİK YÖNÜ

Çalıştaya toplam 271 kişi katıldı. 18 masada 12-15 kişilik gruplar oluşturuldu. Masalarda divan üyelerinden biri, Genel İdare Kurulu Üyesi, Kurucular Kurulu üyesi, milletvekili, Belediye Başkanı, İl Başkanlarından olan üyelerden oluşturulmuştu.

Her masada birer masa koordinatörü seçildi. Mesela birinci masada Sayın Koray Aydın’ın teklifi ile çalışma grubu beni koordinatör seçti. Verilen sürede belli konularda herkesin görüşlerini alarak belli formata uygun raporlar hazırladık.

Bu raporlar görevlilerce toplandı. Tasnif edilerek bütün masaların dile getirdiği görüşler sıralandı. Ertesi gün Genel Başkanın katıldığı toplantıda katılanlara bunların sunumu yapıldı. Söz isteyen katılımcıların tamamına yakınına serbest konuşma hakkı verildi.

Konuşmacılar bizzat Genel Başkanın katıldığı bir toplantıda yapılan hata ve eksiklikler gayet demokratik bir üslupla anlattı. İl ve İlçe Başkanlarının aday olmak için istifalarına izin verilmesi eleştirildi. Bazı katılımcılar divanda, il ve ilçe yönetimlerinde revizyonlar talep etti. Birkaç kişi seçimli olağanüstü kurultay yapılması gerektiğini ama kendi adaylarının Meral Akşener olduğunu, başka lider düşünülemeyeceğini bildirerek beyan ettiler.

“Merkez partisi” kimliğinin içinin doldurulmasına dair ciddi ve verimli tartışmalar yapıldı.

Adaylık sıralamasında istediği yeri bulamayan birkaç kişi “sıralamalardaki hataların pahalıya mal olduğunu” iddia etti.

İl Başkanlarından bazıları Genel Başkanla iletişim kanallarının tıkanıklığından, aday tespitinde görüşlerinin alınmadığından yakındı.

Herkesin eteğindekileri boşalttığı bu ortam katılımcılarda genel bir rahatlama, geleceğe dair daha umutlu olmalarını sağlayan bir ruh halini yarattı.

“Türkiye tipi Başkanlık Sistemi” ile artık demokratik mücadelenin daha zorlaştığı ve fakat “her durumda yapacak bir şeyler olduğu” tartışıldı. “Kurtuluş Savaşı yıllarından da daha kötü şartlar olmadığına göre mücadeleye kararlılıkla devam etmeliyiz” görüşü vurgulandı.

Genel Başkan yapılan eleştirilere kendi açısından tek tek cevap verdi.

Halife ve devlet başkanı Hz. Ömer’e hesap soran cemaatten bir kişiyi ve Ona hesap veren Hz. Ömer’in kıssası aklıma geldi. Hep onları övgüyle anan ve anlatan biri olarak, bütün bunlar beni memnun etti.

Çünkü böyle demokratik ve İslami bir tavrı özlemiştik.

********************************

KURULTAY KRİZ Mİ FIRSAT MI?

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener çalıştay sonrası konuşmasına “24 Haziran seçimlerinde aldığımız sonuçları ben başarılı bulmuyorum. Kendi açımdan (Cumhurbaşkanlığında aldığı oylar açısından) hiç başarılı bulmuyorum” sözleriyle başladı. Bütün sorumluluğu üzerine aldı.

Akşener konuşması sırasında gergindi. Zaman zaman sevgisini ve kırgınlığını duygusal reflekslerle gösterdi. Sosyal medyada veya WhatsApp gruplarında kaba ve çirkin bir üslupla yapılan hakaret ve eleştirilerden rahatsızlığı belli oluyordu. Özellikle güvenip aday yaptığı, değer ve görev verdiği bazı kişilerin bu tavrının O’nu yaraladığı anlaşılıyordu.

Konuşmasında demokratik bir refleks gösterme inancı ile psikolojik halinin bileşimi bir karara varacağının ipuçları vardı.

Sonuçta son derece demokratik bir karar aldı.

Başkaları gibi yapabilirdi. Çok adaletsiz, hukuksuz, vicdansız ve antidemokratik bir seçim sürecinde, bunca engellemelere rağmen, aldığı sonucu yüksek başarı olarak nitelendirip keyfini sürebilirdi.

Öyle yapmadı, sonuçları başarısızlık kabul etti. Olağanüstü kurultay kararı aldı.

Ben Kurultay kararının İYİ Parti için bir fırsat olacağını düşünüyorum.

Çok kısa zamanda çalıştayda tespit edilen hataların telafisi, görevlendirilen yanlış kişilerin tasfiyesi ve inançlı güçlü bir kadro teşkili ile partinin kurumsallaşmasının tamamlanması için bir milat olabilir.

Kurultayda, Meral Akşener bütün delegelerin ortak ve tek adayı olarak seçime gidilecektir. İYİ Partililer başka genel başkan kabul etmez, zaten başka aday da çıkacağını sanmıyorum.

Akşener Kurultaydan güven tazeleyerek ve liderliğini güçlendirerek çıkacaktır. Bundan sonra da alacağı radikal kararlarla İYİ Partiyi yerel seçimlere hazırlayacaktır kanaatindeyim.

Meral Akşener’in verdiği karardan dönmeyeceğini düşünenler de var. Ama benim bildiğim Meral Akşener üç beş kendini bilmez yüzünden, on binlerce yol arkadaşına, kendisine oy veren 5 milyon seçmene karşı sorumluluğunu unutamaz. Onlara sırtını dönemez.

Herhangi bir sebeple bu sorumluluğa aykırı olarak kurultayda aday olmazsa, toplumsal vicdanda edindiği bütün olumlu izlenimleri yok eder. Siyasi hayatı boyunca ilmek ilmek dokuduğu saygınlığını yerle bir eder.

Bunu hem Meral Akşener göze alamaz, hem de Meral Akşener’i sevenler izin vermez.

 

23.07.2018

Ruhittin Sönmez

 

 

 

 

‘Kur’ân-ı Kerim, Abdestsiz Olarak Ele Alınabilir mi? Abdestsiz Olarak Okunabilir mi?

Oğuz Çetinoğlu: Son zamanlarda Kur’ân-ı Kerim’e abdestsiz el sürmek, dokunmak, eline almak ve okumak meselesi tartışılıyor. Zıt fikirler ileri sürülüyor, farklı iddialar var. Fikirler ve iddialar, karşılıklı olarak delillendiriliyor. İzniniz olursa, sizinle bu meseleleri konuşmak istiyorum. Fakat kanaatime göre, önce ‘Kur’ân-ı Kerîm‘ ve ‘Mushaf‘ târiflerinin yapılması gerekiyor. Bu husustaki değerlendirmenizi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır: Mushaf, Kur’ân âyetlerinin iki kapak arasında toplanması anlamında kullanılır. Bir Türk açısından Kur’an da aynı anlamdadır. Yani Kur’an deyince Nebîmize inmiş olan âyetlerin tamamını içeren kitap anlaşılır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Cümle içerisinde ‘Kur’an‘ demiş olsak bile kastımız, evimizdeki, işyerimizdeki kitaplığımızdaki ‘Mushaf‘tır. Öznemiz olan Mushaf hakkında konuşmaya devam edebiliriz. Ayrıca, bu röportajda, meseleyi Hanefî Mezhebinin akîdeleri çerçevesinde konuşuyor olacağız.

Okuyucularımız için, ‘Kur’ân’a el sürmek‘, ‘…dokunmak’ gibi ifâdelerin de ‘Kur’ân-ı Kerim’i, okumak veya taşımak maksadıyla elde tutmak‘ mânâsında kullanıldığını müsaadenizle belirtmiş olayım.

Bu ölçüler içerisinde meselenin aslına taallûk eden ilk sorum şöyle efendim:  Abdestsiz kişilerin Kur’an’a dokunmasının hükmü ile alâkalı olarak mezheplerin ortak bir görüşü var mı?

Prof. Bayındır: Yok. Çünkü abdestsiz veya cünüp birinin Kur’an’a dokunmasını yasaklayan sağlam bir delil yoktur.

Çetinoğlu: O halde Kur’ân-ı Kerîm’e abdestsiz dokunulamayacağını söyleyenlerin ileri sürdükleri delillerin irdelenmesine geçebiliriz…

Prof. Bayındır: Öncelikle bir hususu belirtmeliyiz:  Gerek abdest, gerek boy abdesti ve gerekse teyemmüm, sadece namaz kılanlar için farz kılınmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Ey inanıp güvenenler! Namaza kalktığınızda yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı ve aşık kemiklerine kadar1ayaklarınızı mesh edin. Eğer cünüp olmuşsanız2 yıkanın. Hasta veya yolcu olur yahut sizden biri ayak yolundan3 gelir veya kadınlarınızla birlikte olur4 da su bulamazsanız, temiz toprağa (yüzeye) yönelin; onunla yüzünüzü ve ellerinizi meshedin. Allah, size güçlük çıkarmak istemez. Onun isteği sizi arındırmak ve size olan nimetini tamamlamaktır. Belki görevlerinizi yerine getirirsiniz. (Maide 5/6)

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam, Bu âyete göre abdest, boy abdesti ve teyemmüm sadece namaz kılmanın şartıdır. Bir hususa açıklık getirebilir miyiz? ‘Abdestsiz‘ kelimesi, namaz ve boy abdestini, kadınlar için hayızlı olma durumunu mu ifâde ediyor. Hiçbir ayırım söz konusu değil mi?

Prof. Bayındır: Evet! ‘Abdest‘ kelimesi bu üç hâli de kapsıyor. Delil olarak kabul edilecek kaynaklara bu hususta bir ayırım yoktur.

Kur’an okuyanların abdestli olmasını söyleyenler şu ayete dayanmıyorlar mı?

Şüphesiz O şerefli bir Kur’an’dır. Korunmuş bir kitaptadır. O’na temizlenmiş olanlardan başkası dokunamaz.’ (Vakıa, 56 / 77, 78, 79.)

Prof. Bayındır: Doğru, Kur’an’dan sadece bu âyetleri delil alırlar. Ama bu âyet onlara delil olamaz. Delil olması için âyetin ilgili bölümüne yanlış meal vermişlerdir. Âyetin, delil alınan bölümü şöyledir:

لَا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ

Ona mutahhar olanlardan başkası dokunamaz.’

Burada “dokunmasın” emri yoktur. Zaten daha sonra görüleceği gibi ‘mutahhar olanlardan başkası istese de dokunamaz.’

Çetinoğlu: Bu âyeti, öncesi ve sonrası ile birlikte açıklamanız mümkün mü Efendim?

Prof. Bayındır: “Yok yok! Yıldızların yerlerine yemin ederim! Bilseniz bu büyük bir yemindir.

(Yıldızların yerinde olan) değerli bir Kur’an’dır, Kınında saklı bir kitaptadır. O’na, tertemiz sayılanlardan başkası dokunamaz. O, varlıkların Sahibi tarafından indirilmiştir.” (Vakıa 56/75-80.)

Yıldızların bulunduğu yer, birinci kat göktür; Ana Kitap oradadır. Onunla ilgili âyetler şöyledir:

“Biz, en yakınınızdaki göğü (birinci katı) bir süsle; kevkeblerle / ışığı size ulaşan5 yıldızlarla süsledik. Orayı, her inatçı şeytana karşı koruduk. Onlar, Mele-i A’lâ’yı (büyük meleklerin toplantısını) dinleyemez; her taraftan taşlanırlar. Hep kovulurlar; azap yakalarını bırakmaz. Onlardan kim bilgi hırsızlığı yapacak olsa, delici bir göktaşı hemen onun peşine düşer.” (Saffat 37/6-10)

Çetinoğlu: Mutahhar olanlar, birinci kat gökteki melekler mi oluyor?

Prof. Bayındır: Doğru söylüyorsunuz. Çünkü mutahhar kelimesi ism-i mef’ul’dür; eylemi yapanı değil, eyleme konu olanı gösterir. Kelime ‘mutahhir‘ şeklinde ism-i fail kalıbında olsaydı ‘kendini temizleyen, arınan‘ anlamına gelirdi ve abdest de bu kapsama girerdi. İsm-i mef’ul kalıbında olduğu için ‘temiz hale getirilen, arındırılan‘ anlamına gelir. Bu işi kendileri yapamayacakları için kelimeye abdest anlamı verilemez.

 

Birinci kat gökte, kınında saklı kitabın içindeki Kur’an’a dokunabilecek konumdaki ‘arındırılmışlar‘ meleklerden başkası olamaz. Allah Teâlâ, cin şeytanlarının o bölgeye girmelerini engelleyerek o melekleri onların baskısından arındırmıştır.

 

Nitekim Allah, İsa aleyhisselamı, insan şeytanlarının baskısından arındıracağını söylediği şu âyette aynı kelimeyi kullanmıştır:

“Bir gün Allah şöyle dedi: “Bak İsa! Ruhunu alacağım6 ve Seni katıma yükselteceğim7. Ayetlerimi görmezlikte direnen şu insanlardan seni mutahhar kılacağım / arındıracağım. Senin izinden gidenleri kıyamet gününe kadar, ayetleri görmezlikte direnenlere üstün kılacağım8. Sonunda yeniden diriltilip bana geleceksiniz. Aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz konuları, o zaman karara bağlayacağım.” (Al-i İmran 3/55)

 

Sonuç olarak, abdestsiz Kur’an’a dokunmayı yasaklayanların Ona, tertemiz sayılanlardan başkası dokunamaz. (Vakıa 56/79) ayetini delil almaları imkânsızdır.

Çetinoğlu: Bir de Vakıa Suresinin şu âyetlerine verdiğiniz meal dikkatimi çekti:

“O, değerli bir Kur’an’dır, Kınında saklı bir kitaptadır. “ (Vakıa 56/77-78.)

 

Âyetlerie böyle meal verilince saklı kitap ile Kur’ân’ın, birbirinden farklı olduğu ortaya çıkmış oluyor. Yanlış mı düşünüyorum?

Prof. Bayındır: Doğru düşünüyorsunuz ve çok yerinde bir soru sordunuz. Birinci kat gökte, Kur’an’ın da içinde saklandığı Ana Kitap’ta sadece Kur’an yoktur, başka şeyler de vardır. Bunu da şu âyetlerden öğreniyoruz:

“Her şeyi açıkça ortaya koyan bu Kitap hakkı için; bunu, Arapça (ayetler) kümesi haline (kuranlar haline)9 getirdik; belki aklınızı kullanırsınız. O, katımızdaki Ana Kitap’tadır; yücedir, hikmetlidir10.” (Zuhruf 43/2-4)

Şu âyetler de Kur’an’ın, o Ana Kitab’ın içindeki bir levhada korunduğunu bildiriyor:

“Aslında o, (onların yalanladığı) yüce Kur’an’dır11. Korunmuş bir levhada (levh-i mahfuz’da)dır. (Büruc 85/21-22)”

Çetinoğlu: Kur’an, birinci kat semadaki Ana Kitab’ın içindeki korunmuş bir levhada yani Levh-i Mahfuz’da saklanıyor. Evet, dikkatimi çekti. Siz meali şöyle verdiniz:

“O, değerli bir Kur’an’dır, Kınında saklı bir kitaptadır. “ (Vakıa 56/77-78.)

Demek ki Ana Kitap bir kının içinde Kur’an da onun içinde saklı. Kın konusu nereden çıktı, izah eder misiniz?

Prof. Bayındır: Kınında anlamını verdiğimiz kelime, ‘meknûn‘dur. “Bir şeyin içinde saklanmış” anlamındadır. Ev, barınak ve sığınak gibi bir şeyi saklayan her şeye kinn = الكن denir12.  Bu kelime Türkçemize “kın” olarak geçmiştir. Kelime, aynı surenin şu âyetinde de geçer:

“Her biri, kınında (sedefinde) saklı inciler gibidir.” (Vakıa 56/23)

Kınında saklı inciler gibi olanlar Cennete gidenlere hizmet edecek olan hurilerdir. İnciyi saklayan kın, onu örten sedeftir. Aşağıdaki resimlerden biri kapalı, diğeri de içi açılmış sedefi göstermektedir:

14

13

Sedefi açmadan içindeki inciye dokunmak mümkün değildir.

Birinci kat semada, kınında saklı olan elimizdeki Kur’an değil, onun da içinde bulunduğu Ana Kitap’tır. Bu sebeple yukarıdaki ayetleri, abdestsiz, cünüp veya adetli olan birinin Kur’an’a dokunamayacağının delili saymak imkânsızdır.

Çetinoğlu: Kur’an’a abdestsiz dokunulamayacağının âyetten bir delilinin olmadığı gün gibi ortaya çıktı. Bu konuda hadis var mı?

Prof. Bayındır: Nebîmiz aleyhisselamın, ne Mekke’de ne de Medine’de, herhangi bir kişiye, Kur’an okumak veya Kur’an’a dokunmak için abdest almayı emretmemiştir. Kendine indirilen âyetleri yazdırdığı vahiy kâtiplerinden herhangi birine “abdestli misin?” diye de sormamıştır. Çünkü Kur’an’dan böyle bir hükmü çıkarma imkânı yoktur. Nebîmiz, bütün söz ve uygulamalarında Kur’an’a uymakla yükümlüydü. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; onların arzularına uyma. Dikkatli ol! Allah’ın indirdiğinden az bir şey bile uzaklaştırsalar seni yakarlar. Yüz çevirirlerse bil ki bazı günahları sebebiyle Allah, onların başına bir kötülük gelmesini istiyordur. Zaten insanların çoğu yoldan çıkanlardandır.” (Maide 5/49)

Çetinoğlu:  Nebîmiz aleyhisselam, Yemen’de bulunan Amr b. Hazm’a yazdığı mektupta şöyle demiyor mu?

Kur’ an’a temiz olandan başkası dokunmaz15.’

Prof. Bayındır: Evet, böyle bir hadis vardır ama zayıftır. Kur’an’a aykırılığı açık olan bir hadisin senedi sahih de olsa kabul edilemez.

Çetinoğlu: Hanefi mezhebinin konu ile ilgili görüşünden bahseder misiniz?

Prof. Bayındır: Elde sağlam bir delil olmamasına rağmen Hanefi mezhebinde cünüp, hayızlı ve abdestsizin mushafa dokunması haram sayılmıştır. Üzerinde âyet yazılı olan kâğıda, paraya veya levhaya dokunmak da haram kabul edilmiştir. Mushaf, kendine yapışık, bağlı veya dikili olmayan bir kılıf, çanta veya torba içinde değilse ele alınamaz.

Adetli kadınların ve cünüp olan kişilerin Fatiha Suresini ve dua ayetlerini dua maksadıyla okuması caiz görülmüş, onun dışında Kur’an okumaları haram sayılmıştır.

Allah’ın koymadığı bir haramı kimse koyamaz. Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Yalanınızı Allah’a mal etmek için dillerinizin süslediği yalanlarla “Bu helaldir, bu haramdır” demeyin. Kendi yalanlarını Allah’a mal edenler, hedeflerine ulaşamazlar.” (Nahl 16/116)

 

Çetinoğlu: O halde Kur’ân-ı Kerîm’e abdestsiz donulamayacağını söyleyenlerin ileri sürdükleri delillerin irdelenmesine geçebiliriz…

Prof. Bayındır: Öncelikle bir hususu belirtmeliyiz:  Gerek abdest, gerek boy abdesti ve gerekse teyemmüm, sadece namaz kılanlar için farz kılınmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Ey inanıp güvenenler! Namaza kalktığınızda yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı ve aşık kemiklerine kadar16 ayaklarınızı mesh edin. Eğer cünüp olmuşsanız17 yıkanın. Hasta veya yolcu olur yahut sizden biri ayak yolundan18 gelir veya kadınlarınızla birlikte olur19 da su bulamazsanız, temiz toprağa (yüzeye) yönelin; onunla yüzünüzü ve ellerinizi meshedin. Allah, size güçlük çıkarmak istemez. Onun isteği sizi arındırmak ve size olan nimetini tamamlamaktır. Belki görevlerinizi yerine getirirsiniz. (Maide 5/6)

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam, Bu âyete göre abdest, boy abdesti ve teyemmüm sadece namaz kılmanın şartıdır. Bir hususa açıklık getirebilir miyiz? ‘Abdestsiz‘ kelimesi, namaz ve boy abdestini, kadınlar için hayıtlı olma durumunu mu ifâde ediyor. Hiçbir ayırım söz konusu değil mi?

Prof. Bayındır: Evet! ‘Abdest‘ kelimesi bu üç hâli de kapsıyor. Delil olarak kabul edilecek kaynaklara bu hususta bir ayırım yoktur.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Her şey çok açık ve net. İnşaallah okuyucularımız için faydalı olur.

Efendim, pişmiş aşa su katmış olmaktan teeddüp ederim. Bir hususu daha netliğe kavuşturmak bakımından, şöyle bir kanaat beyânında bulunulabilir mi?

‘Mushaf’ olarak andığımız evimizdeki-işyerimizdeki ‘Kur’an-ı Kerîm’e abdestsiz olarak dokunulamayacağına dâir sağlam bir delil yoktur‘ cümlesini, ‘abdestsiz olarak Mushaf’ı elinize alın, okuyun…’ mânâsında ‘fetva’ olarak kabul edilmemesi gerekir.

Esas olan Kur’an-ı Kerim’e saygıdır. Bu saygının gereği olarak, ibâdet maksadıyla Mushaf’ı eline alıp okuyacak kişilere abdestli olmaları tavsiye edilir.

Ancak; merak edilen, sorulan bir soruyu cevaplandırmak veya bir konuyu öğrenmek için günün belirsiz saatlerinde ve sık sık Kur’ân’a bakmak, bir şeyler öğrenmek ve/veya bildiğini-öğrendiğini tazeleyip tereddüdünü gidermek durumunda olanlar, namaz abdesti almadan da Mushaf’ı ellerine alıp okuyabilirler.

Gerekli olduğu halde boy abdestini geciktirmek ise esâsen mekruh olduğuna göre, bu durumda olanların ise evvel emirde abdestsizlik durumundan kurtulmaları harâretle tavsiye edilir.

Bu cümlelerde size İslâmî akîdelere bir aykırılık var mı?

Prof. Bayındır:Abdest almak daha iyidir‘ dersek yetkimizi aşmış ve Allah’ın koymadığı bir hükmü koymuş oluruz.

İnsanlar her durumda iken Kur’ân’ı ellerine alıp okuyabilirler. Okurken de sevap kazanmak için değil, anlamak ve hayatlarında uygulamak için okumalıdırlar.

Bu arada Süleymaniye Vakfı meâlini de telefonlarına indirebilirler.

 

Prof. Dr. ABDULAZİZ BAYINDIR

 

1951’de Erzurum’un Tortum ilçesinde doğdu. 1976’da Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesini bitirdi. Temmuz 1976’dan 1997’ye kadar İstanbul Müftülüğünde müftü yardımcısı ve uzman olarak çalıştı. Bu süre içinde Fetva Kurulu Başkanlığını ve Şer’iye Sicilleri Arşivi yöneticiliğini yaptı. 1983-1993 yılları arasında İslamî İlimler Araştırma Vakfının ilmî toplantılarını düzenledi. ‘Şer’iyye Sicilleri Işığında Osmanlılarda Muhakeme Usulleri‘ isimli teziyle 1984’te İslam Hukuku dalında İlahiyat Doktoru; İslam İktisadıyla ilgili çalışmalarıyla da 1987’de Kelam ve İslam Hukuku dalında Doçent oldu. 1993’te Süleymaniye Vakfı’nı kurdu. 1997 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi oldu. 2003 yılında ise İslam Hukuku Profesörü oldu. Hâlen bu görevi devam ettirmektedir. Arapça, Fransızca ve İngilizce bilmektedir.

 

Yayınlanmış Kitapları:

İslam Muhakeme Hukuku /Osmanlı Devri Uygulaması: (1986). Kur’ân Işığında Tarikatçılığa Bakış: (1997), Kur’ân Din ve Devlet İlişkileri Teokrasi ve Laiklik: (1999), Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk: (2001), Ticaret ve Faiz: (2002), Kur’ân Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar: (2005). Mütevelli Heyeti Başkanı olduğu Süleymaniye Vakfı’nın yayımladığı ‘Bilginin Kaynağı Kitap ve Hikmet Dergisi‘nde ilmî makaleler yazmaktadır.

 

Çok sayıda yayınlanmış makalesi, ilmî tebliğleri ve bildirileri bulunan Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, evli ve 4 çocuk babasıdır.

 

[1] Aşık kemikleri, ayağın bileğindeki kemiklerdir. Şiiler giyili ayağa, sünniler de çıplak ayağa meshedilmesini kabul etmezler. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgiye şu linkten ulaşılabilir:  http://www.suleymaniyevakfi.org/fikih-arastirmalari/maide-sresi-6-ayet-baglaminda-ayaga-mesh-meselesitez.html

2 Cünüp: Cinsel ilişkiye girmiş veya ihtilam olmuşsanız

3 Kişinin boşaltma ihtiyacını giderdiği yer, tuvalet, hela

4 Cinsel ilişki veya başka yolla meydana gelen orgazm hali.

5 Ragıb el-İsfahânî (ö. 425 h.), Müfredât (thk: Safvan Adnan Dâvûdî), Dımaşk ve Beyrut, 1412/1992,كب md.

6 Vefat, ruhun alınmasıdır. “Allah ruhları, ölüm esnasında alır, ölmeyenlerinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekini belirlenmiş eceli bitinceye kadar salıverir.“(Zümer 39/42) İsa aleyhisselam, ruhunun alınmasından sonraki ilk konuşmasını ahirette yapacağı için (bkz. Maide 117) bu âyetteki vefat kelimesi onun öldüğünü gösterir; dünyaya tekrar gelmesi diye bir şey yoktur.

7 Ölen her insanın ruhu göğe yükselir ancak gök kapıları kafirlere kapalı olduğundan onların ruhu geri çevrilir. İlgili ayet şöyledir: Ayetlerimiz karşısında büyüklenerek yalan söyleyenler için göklerin kapıları açılmayacak, halat iğne deliğinden geçinceye kadar Cennet’e giremeyeceklerdir. Suçluları işte böyle cezalandırırız.” ( Araf 7/40)

8İsa’ya uyanlar, onu Allah’ın oğlu sayanlar değil, Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna inananlardır.

9Arapçada  “Kur’an” kelimesinin bir anlamı da kümedir. Kelimenin bu anlamda kullanıldığı ayet için bakınız İsra 17/78

10 Doğru olan hükme hikmet denir. Hikmetli olması doğru hükümler içerdiği anlamına gelir.

11 Adem (a.s)’den beri indirilen kitaplar aynı özellikte olduğu için hep aynı kitap yalanlanmıştır.

12 Cemaluddin Muhammed b. Manzur, Lisan’ul-arab, Beyrut tarihsiz, الكن md.

13 https://environmentgr.files.wordpress.com/2014/01/ostrea_lurida.jpg

14 http://www.thesefiks.com/bilgi/inci-istiridyesi-hakkinda-bilgiler/

15Hakim el-Müstedrek, târih ve yer yok, K-Zekât, c. 1, s. 395 vd. 8.

16Aşık kemikleri, ayağın bileğindeki kemiklerdir. Şiiler giyili ayağa, sünniler de çıplak ayağa meshedilmesini kabul etmezler. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgiye şu linkten ulaşılabilir:  http://www.suleymaniyevakfi.org/fikih-arastirmalari/maide-sresi-6-ayet-baglaminda-ayaga-mesh-meselesitez.html

17Cünüp: Cinsel ilişkiye girmiş veya ihtilam olmuşsanız

18Kişinin boşaltma ihtiyacını giderdiği yer, tuvalet, hela

19 Cinsel ilişki veya başka yolla meydana gelen orgazm hali.

 

 

 

Suyu Bulandırmak

Doğruya doğru, yanlışa yanlış demek iyi bir dost olmanın şartlarından biridir. Eğer ortada yapılan bir yanlış varsa ve bunu göre göre susuyorsak ciddi problem var demektir. ”Aman parti üstleri buna zaten müdahale eder, bizler suyu bulandırmayalım.” Hayır efendim, edep ve saygı çerçevesi içinde suyu bulandıralım. İYİ Parti suyu bulandırmayalım diye diye ülkenin kaderini tek şahsın iki dudağı arasında temsil eden zihniyete muhalif olarak kuruldu. Bizler daha şimdiden lidere bağlılığı körlük seviyesine getirirsek, doğruyu yanlışı söyleyemezsek çok işimiz olur!

***

İYİ Parti, merkez yolda Atatürk, demokrasi, adalet, özgürlük gibi kavramları bileşenleriyle oluşturuldu. Kökten CHP’li birey olarak İYİ’ye kaymamın sebebi de buydu. Türk seçmeninin bir sosyolojik yapısı var, bu gerçek kabak gibi meydanda duruyor. Mantıklı ideallere sahip herkes bunu göz önünde bulundurmak durumunda diye düşünüyorum.

***

Türkiye seçmen profili itibariyle muhafazakâr – milliyetçi bir çizgide. 24 Haziran sonuçlarına baktığımızda %66 düzeyinde olduğunu görüyoruz. Bu seçmenin çok büyük kısmı maalesef özelikle tek partili dönemden kalma bazı talihsiz olaylardan dolayı CHP, merkez sol, sosyalist gibi kavramlara tabiri caizse”öcü” gözüyle bakıyor. Bundan önce parlamenter sistemimizin gereği olarak ve sağ oyların kendi içinde ayrılarak 4-5 başka partiyle temsil edilmesinden kaynaklanan durum gereği mecliste merkez sol partiler belirli formüllerle iktidar yahut iktidar ortağı olabiliyorlardı. Bunun en güzel örneği 1999 seçimlerinden önce kurulan DSP azınlık hükümetidir. Sağ partilerin içlerinden kabul gören bir hükümet çıkaramaması üzerine herkesin liderliğinde uzlaşacağı, ülkeyi seçime taşıyacak 4.Ecevit Hükümeti kuruldu. Bülent Ecevit başbakan olduğunda DSP 72 milletvekili ile meclisin 4’üncü partisiydi, önceki seçimden de %14 oy alarak çıkmıştı.

***

Fakat bugün sistem çok farklı. İktidar olabilmek için %50+1 yeter oya ihtiyaç var. Bu şartlar içinde siyasi konjektürümüzde CHP köklü değişimler geçirmeden veya başka bir merkez sol parti ortaya çıkmadan sol bir adayın veya partinin gerekli oyu sağlaması çok zor. Bugün HDP ve CHP’nin toplam oyu %33 ediyor. Kaldı ki HDP’nin içinde belirli oranda muhafazakâr Kürt seçmen oyu da var. Kısacası Türkiye Cumhuriyetini idare edecek kadro hem Atatürk’le, insan haklarıyla, demokrasiyle, özgürlükle hem de muhafazakâr seçmenin milli değerleriyle barışık olmalıdır…

***

Kökten bir sosyal demokrat olarak söylüyorum ki başarıya ulaşabilmek için sağ seçmene hitap edecek formüller düşünülmek zorunda. Muhalefet bloğunda kalacağız ama farklı adımlar atmayacağız, bildiğimizden vazgeçmeyeceğiz düşüncesinde olanlara saygı duyuyorum çünkü bu da bir idealdir, kitle partisi olma ideali dünyada pek çok örneğe de sahiptir. Ama hem değişiklik için yanıp tutuşan hem de bunun tek başına sol hareketle başarılabileceğini düşünenleri anlamak güç.

***

İYİ Parti içinde değişiklik isteyen sağcıyı da solcuyu da buluşturacak üçüncü yol bir organizasyon olarak tanıtıldı. Dolayısıyla bu hareketin içinde memnuniyetle bulundum çünkü ben değişiklik isteyen, değişiklik için farklı adımlar atılması gerektiğini düşünenlerdenim. Ama bugün geldiğimiz noktada İYİ Partinin pek ”İYİ’‘ gitmediğini söylemeliyim.

***

Bir kere en önemli sorun parti içindeki disiplinsizlik. Meral Akşener’in işi zor çünkü parti içinde farklı köklerden gelen çok üye grupları var. DYP, ANAP, DSP, CHP, MHP hatta BBP bile. Böyle bir hareketin liderliğini yapmak tabii ki öyle kolay iş değil ama Meral Akşener’in bunu başarabilmesi gerekiyor, cumhurbaşkanlığı adaylığı kampanyasında üzerinde en çok durduğu konulardan biri ”tecrübeydi.” Dolayısıyla bu tecrübeyi kullanıp parti içi çekişmelerin önüne geçebilmesi gerekiyor, teşkilatlar nasıl olsa Koray beyin vazifesi deyip konudan uzaklaşmaması gerekiyor.

***

Bir diğer önemli sorun taban, teşkilat ve yönetim uyumsuzluğu. Öyle bir durum cereyan ediyor ki parti teşkilatındaki üstlerin bazıları İYİ sanki MHP’nin güncelleme almış yeni modeliymiş gibi takılıyor. Halbu ki İYİ Partiye oy veren üyelerin ciddi bir kısmının ülkücülükle pek alakası yok. Evet tabii ki parti kurucuların ülkücü geçmişi var bu hissedilecek ama bunun ölçüsü kaçmış durumda. İYİ ”hiçbir yerin devamı değil, yeni bir partiyiz.” İddiasını kanıtlamak için icraat yapmalıdır. Aldığı oylara baktığımızda daha çok Atatürkçü seküler milliyetçilerin teveccühünü görmüş İYİ bu tür ufak görünen büyük sıkıntılarla kan kaybediyor. Gönüllüler İYİ’nin hiçbir partinin kuzeni, kardeşi, devamı olmadığını anlatmaya çalışırken MHP sempatizanlığından ölecek idareciler var.

***

Seçimden sonra beni en büyük hayal kırıklığına uğratan mesele ise İYİ’nin ısrarla özeleştiriden kaçması oldu…

Evet ben de şahsi olarak millet ittifakının doğru ittifak formülü olmadığını çok çok önceden söyledim. CHP’nin içinde bulunduğu ittifaka sağ seçmenden gelecek oy oranı kısıtlı olur dedim. Zira öyle de oldu beklenilen oy geçişleri yaşanmadı anketlerde %6’larda görünen MHP %11 oy aldı, AKP’den MHP’ye kayma oldu.

***

Ama ”Bu bir iktidar yürüyüşüdür !”iddiasıyla çıkılan yolda umulan netice alınamadığında tüm suçu CHP’ye yıkıp kenarı çekilmek yanlıştır, yakışıksızdır, nahoştur…

CHP ve İYİ bellli ilkeleri savunarak seçim ortaklığı oluşturmuş, 24 Haziran sürecinde aynı çizgide yol yürümüş iki partidir. CHP Ana muhalefet partisi olmanın olgunluğunu göstererek İYİ’ye nezaketle elini uzatmış, destek vermiştir. Seçim biter bitmez İYİ üstlerinin oturup bir muhasebe yapıp bunu merakla açıklama bekleyen 5 milyon seçmene anlatmak yerine faturayı seçim ortaklarının üzerine yıkıp fındık kabuğunu doldurur başka şey söylememeleri fevkalade manasızdır, profesyonellik dışıdır ve bana göre emek verenlere de saygısızlıktır.

***

Bana soracak olursanız millet ittifakının etkisi varsa da partinin taktiksel hataları da azımsanacak boyutta değildir. Bugün Ali paşanın istifasını sunarken beyan ettiği bir konu çok dikkatimi çekti. ”FETÖ Mağdurları süs için kullanıldı.” Maalesef bu çok doğru.Sadece FETÖ diye bakmayın Seçmenden ilgi gören onlarca isim süs olarak kullanılıp listelerde doğru düzgün yerlere koyulmadı. Kocaeli’de tüm Türkiye’nin ilgiyle takip ettiği Ali Türkşen komutanımız ikinci sıraya koyuldu, seçilemedi. Kocaeli’de partinin kuruluşundan itibaren emek sarf eden ve ilde sevilip sayılan Ruhittin Sönmez Bey dördüncü sıraya koyuldu, seçilemedi. Bu örnekleri yaşadığım kentten bizzat tecrübe ettiğimden misal olsun diye verdim ülke genelinde bu hatalar hep yapıldı. Teşkilatlar genel itibariyle çok başarılı değildi. Meral Akşener’in attığı yanlış adımlar vardı…

***

Ben Meral Akşener’in çıkıp bir lidere yakışır şekilde ”Burada, şurada, orada hata yaptık kardeşim ama onlarca engelle mücadele ettik elimizden bu kadar geldi. Bu sorumluluk bana aittir, yeni yol haritamız da şöyle şöyledir; kimse umudunu kaybetmesin durmak yok İYİ’leşene kadar devam.’‘ Açıklaması yapmasını beklerken parti kurmayları olur olmadık açıklamalarda bulunuyor, Meral Akşener kamera karşısına bile geçmiyor, hem de kadın olarak yola çıkıp %10 oyla meclise 43 vekil göndermeyi başarmasıyla başını eğmesine hiç gerek yokken, çok üzücü…

***

İYİ Parti acilen kendini tahlil edip 81 il dahil olmak üzere tüm teşkilatlanmasını baştan aşağı çözümlemediği, net bir yol haritası benimsemediği, Meral Akşener’in liderliğini yeniden kuvvetlendirmediği ve de MHP’nin kardeşi olma sempatizanlığından vazgeçmediği takdirde verilen emeklere çok yazık olacak, çok…

 

 

Eğer Yanaysanız (2)

0

Eğer, ancak bu gibi Kanun-u Esasîler sayesinde Avrupa’nın din ve devletimiz hakkında beslediği kötü zan ve yanlış düşünceleri düzeltebileceğimizi sananlardan yanaysanız.

Eğer, ancak bu çeşit yasalarla medeniyet tahripçisi olan ve anarşistliğe yol açan dinsizliğe karşı bir set oluşturabileceğimizi savunanlardan yanaysanız.

Eğer, ancak bu çeşit yasalarla, aykırı fikir karanlıklarından ve temelsiz sapık fikirlerden soyutlanabileceğimizi düşünenlerden yanaysanız.

Eğer, bu şekilde din ve ilim adamlarını bir araya getirmenin mümkün ve milletin mutlu olacağını; meşru hükûmet icraatlarının ise ancak böyle gerçekleşeceğini umanlardan yanaysanız.

Eğer, ancak bu kanunlar çerçevesinde, merhametli olan asıl adaleti yerine getirmekle; gayri Müslim ahaliyi daha ziyade milletle kaynaştırmaya ve devlete samîmane bir şekilde bağlamaya imkân bulacağımızdan şüphe etmeyenlerden yanaysanız.

Eğer, en korkak ve sıradan bir adamı bile en cesur ve en has adam gibi gerçek ilerleme hissiyle heyecanlı bir hâle getirmekten, fedakâr yapmaktan, vatan sevgisiyle kalbinin atmasını sağlamaktan yanaysanız.

Eğer, insanımızı medeniyetin yıkıcı vasfı olan sefahat ve israfattan ve zarurî olmayan ihtiyaçları elde etmek peşinde koşmaktan kurtulmasını isteyenlerden yanaysanız.

Eğer, ne dünyayı din için, ne de dini dünya için terketmeyen; belki dünyayı kesben değil; kalben terketmeyi yeğleyen; yâni dünya için çalışıp çabalayan fakat kalbde yer tutmasına fırsat vermeyen. Hattâ dünyayı da din için seven. Âhiretin imarı, dünyayı bayındır etmekten geçtiğini bilen. Âhirete inancı nisbetinde dünyayı mâmur hâle getirenlerden yanaysanız.

Eğer, ancak bu nevi düşünce tarzı, çalışma şevkini arttırır diyenlerden yanaysanız.

Eğer, medeniyet ve insanlığın hayatı olan güzel ahlâk ve yüce hislerin düstûr ve prensiplerini İlâhî kaynaktan öğrenmek lâzımdır. Çünkü yapan bilir, bilen konuşur. Zira söz odur ki Hakk’tan gelen Hakk olandır, diyenlerden yanaysanız.

Eğer, bütün bu zikredilenleri hüsnü niyetle kabul ettiğiniz ve yerli yerinde güzelce tatbik ettiğiniz sürece, bütün yaptıklarınızın -aynı zamanda- ibadetten sayılacağını sananlardan yanaysanız.

Evet, şayet bütün bu saydıklarımızdan yanaysanız. Sizler aslında o mânaların asıl Mâlik-i Hakîkîsinden; o mânaların ünvanlarının Muhteşem Sâhibi’nden ve o mânaların asıl Müessir-i Hakîkîsi / Tek ve Gerçek etki sâhibi olan Sâhib-i Kâinat’tan yâni Allah’tan yanasınız demektir.

Evet, şayet bütün bu saydıklarımızdan yanaysanız. Sizler aslında Hatemü’l-Enbiya / Son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa’dan yanasınız demektir.

Evet, şayet bütün bu saydıklarımızdan yanaysanız. Sizler aslında Mukaddes Kur’an’dan yanasınız demektir. Çünkü, bütün bu zikredilen ulvî değerler, Kur’an’ın ruhuna ve dört büyük mezhebin özünü uygun prensiplerdir.

Avrupa bu değerleri ancak ondört asır sonra idrâk edebilmiştir. Her ne kadar bu değerler, bugün Avrupa menşeli görünse de, hattı zatında hepsi de İslâm’ın özünde mevcut olan gerçeklerdir.

Öyleyse bütün bu düsturları, hükümlerimize kaynak edinsek ve layık veçhile tatbik etsek ne lâzım gelir? Acaba bu kadar faydalar ile beraber ne gibi bir şey kaybederiz?

Nitekim bütün bu değerlere inanıyor; bütün bu değerleri kabul ediyor; bütün bu değerleri uyguluyor; daha iyi tatbik etmeye çalışıyor; hayatımızın her safhasında gereği şekilde yer almasına gayret ediyoruz.

Fakat ne yazık ki, bazıları bütün bu değerleri İslâm’da yok sanıyor; İslâm’la bağdaşmıyor zannediyor! İslâm’a zıt şeylermiş gibi algılıyor! Bu durumda Hz. Ali’nin, ilimde metot sayılması gereken şu veciz sözünü baş tacı etmeliyiz: “Hakikati, söyleyenlerine bakarak öğrenme; hakikati (kaynağından) öğren; söyleyenlerini (onların ne olduklarını da) öğrenirsin.” Demek ki, Müslümanın hatalarına bakıp “İslâm budur!” dememeli. Müslümanın yanlış söz ve davranışlarını mensubiyetinden, bağlı olduğu kişi ve kuruluşlardan bilmemeli. İslam’ı bizzat kaynağından öğrenmeli. Hem unutmamalı ki, kanunda bilmemek özür değil.

 

 

Başkan Erdoğan’ın Türkiye’sinde Özgürlük

Orta Doğu Teknik Üniversitesinden 4 öğrenci “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlaması ile tutuklandı. Sebep mezuniyet töreninde taşıdıkları pankartlarında “Tayyipler Âlemi” adlı bir karikatürün yer alması.

Esasen bu törende çok sayıda başka ilginç pankartlar da taşındı. Bu pankartları “ODTÜ aynı suçu işledi: Orantısız zekâ” şeklinde niteleyenler oldu. Taşınan pankartların çoğunda zekâ ve mizahın bileşimi mesajlar vardı. Birkaç tane de “olmasaydı daha iyi olurdu” dediğimiz pankartlar da vardı.

Suç unsuru olarak gösterilen karikatür, Penguen dergisinin 24 Şubat 2005 tarihli “Tayyipler Âlemi” kapağıyla yayımlanmıştı. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan fil, zürafa, maymun, deve, kurbağa, yılan, inek ve ördek şeklinde karikatürize edilmişti.

Erdoğan bu karikatür sebebiyle Penguen’e 40 bin liralık tazminat davası açmıştı. Ancak Ankara 1. Asliye Hukuk Mahkemesince dava, 2006 yılında, “ifade özgürlüğü” gerekçesiyle reddedilmişti. Yani karikatürün hakaret unsuru taşımadığı hukuken kesinleşmişti.

ODTÜ Rektörlüğünün, olay hakkında yaptığı açıklama “bırakın gençler özgürce mizah ve eleştiri yapabilsin” gibi bir anlayış yoktu. Bilim, kültür ve sanatın yalnızca özgür bir ortamda gelişebileceği vurgusunu bile yapmaktan uzaktı. Hatta üniversite yönetiminin özgür olmadıklarının dışa vurumu gibiydi.

Açıklamada “Üniversitemizin genel prensibi ifade özgürlüğü olmakla birlikte, (….) devlet büyükleri, kamu görevlileri ve tüm şahısların şöhret ve haklarının korunması gerekmektedir. Bu durumla ilgili üniversitemizde inceleme ve değerlendirmeler derhal başlatılmıştır” sözleri yer aldı.

CHP yetkilileri ve ODTÜ Mezunlar Derneği yapılanın “en temel insani hak olan eleştiri ve ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirirken, AKP kanadından “hadsizlik ve terbiyesizlik” şeklinde tepkiler geldi.

Bazıları “500 tam puanla girilen ODTÜ’ye ‘akıllı olun’ diyenlerin mezun olduğu okulu” sorguladı.

Ankara E. Belediye Başkanı Melih Gökçek ise pankart taşıyan öğrencilerle ilgili “derhal okuldan atılsın ve Cumhurbaşkanına hakaret etmenin ne olduğunu anlasın” paylaşımını yaptı.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu aynı karikatürü Twitter’den “eleştiriye ve mizaha tahammül edeceksin, etmelisin! Hapse atarak eleştirinin ve mizahın önüne geçemezsin” notuyla paylaştı.

Ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve sosyal medyadan aynı paylaşımı yapan 72 CHP milletvekili hakkında suç duyurusunda bulundu. Kılıçdaroğlu ve CHP’li milletvekilleri hakkında “Cumhurbaşkanına hakaret”ten soruşturma başlatıldı.

***

Ak Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında “daha çok özgürlük” ve “daha çok demokrasi” vaat etmişti.

Kesinleşmiş bir yargı kararıyla, hakaret unsuru içermediği, ifade özgürlüğü kapsamında kaldığı tespit edilen bir karikatürün pankart olarak taşınmasına gösterdiği tepki, Erdoğan’ın bu vaadinde samimi olup olmadığını gösterecek.

Türkiye’nin gelişmiş ülkeler sınıfına ulaşabilmesi sanata, sanatçıya ve gençlere daha fazla saygı ve hoşgörü ile bakılmasıyla mümkün olabilecektir.

Dileriz Cumhurbaşkanı Erdoğan bu yönde bir adım atar.

********************************

Hukuki AÇıdan Siyasilerin Eleştiri Sınırı

Demokrasinin geliştiği ülkelerde, ülkeyi yönetenler bu tür olaylar hakkında son derece hoşgörülüdür. Çünkü karikatürler (resim, şiir, müzik vd sanat dalları gibi) farklı kişilerde farklı algılamalara sebep olabilir. Kişilerin değerleri ve iç dünyaları bu farklı algılamaların sebebidir. Bazı kişilerin algıladığı anlam, salt gerçekliği ifade etmez.

Sanat zaten bu geniş algılamalara sebep olabildiği için alabildiğine özgür bir ortamda yapılabilir.

Bunun içindir ki, ABD’de ve AB ülkelerinin çoğunda hukuken karikatür aleyhine dava açılamaz.

Bahsi geçen karikatür ve benzerleri ile diğer eleştirilerin düşünce ve basın özgürlüğü açısından değerlendirilmesinde Yargıtay, Danıştay ve AİHM Kararlarında kamu yararı kavramını geniş bir yorumlamaya tabi tutulmaktadır.

Özetle Yasalar basın özgürlüğünü güvence altına almış olup, bu güvencenin sebebi kamu yararıdır. Bunun içindir ki, basında yer alan bir yayına ilişkin “hukuka aykırılık”, genel olaylardaki “hukuka aykırılıktan” farklıdır.

AİHM, basında yer alan “değer yargıları” ile “kişilerin şeref ve haysiyetlerinin korunması” arasındaki dengenin sağlanmasında “sade vatandaş- politikacı” ayrımını yapmaktadır.

AİHM’ne göre, siyasi bir görev üstlenen kişi, bütün karar, söz ve davranışlarının basının ve kamuoyunun devamlı değerlendirme ve eleştirisine tabi olduğunu bilerek bu görevi kabul etmiştir. Bu nedenle, hükümet üyeleri ve diğer siyaset adamları, siyasal konuların açık bir biçimde tartışılmasındaki “kamu yararını” da dikkate alarak, eleştirilere, değer yargılarına karşı sade vatandaşlardan daha “hoşgörülü” olmak durumundadırlar.

Siyaset adamlarının toplumu etkileme ve yönlendirme konumları, onların ‘eleştirilebilir’ sınırlarını da genişletir. Bu itibarla siyasilerin ağır da olsa haklarında yapılan eleştirileri hoşgörüyle karşılamalarını gerektirir. Bu yüzden “DOĞRUDAN KİŞİSEL NİTELİKLERİNE YÖNELMEYEN, SİYASAL KİMLİKLERİNE YÖNELİK İFADELERİN ELEŞTİRİ SINIRI İÇİNDE MÜTALAA EDİLMESİ GEREKİR.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan da, aynı zamanda Ak Parti Genel Başkanı olmayı tercih ederek, “eleştirilebilir sınırlarının genişletilmesini” kabul etmiştir.

Bu tür olaylar hakkında daha hoşgörülü olması, O’nun sadece Ak Partililerin değil, “herkesin Cumhurbaşkanı” olmasına yardımcı olacaktır.

 

 

İslâm’ın İlke ve Hedefleri

0

Din Sosyolojisi Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yümni Sezen, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 301 sayfalık eserinin tam adı: ‘Kapitalizmin Zulmü – Marksizmin Muhasebe Defteri – İslam’ın İlke ve Hedefleri. Ayrıca içeriğinden ipucu veren bir açaklama var: ‘Yanlışlara Kurban Edilen Doğrular.’ Yazar eserini; ‘Dindar siyâsîlerin ve marksist aydınların vicdanlarına ithaf‘ ediyor.

Kitabın önsözünde yer alan; ‘Komünizm faaliyetleri, dindarları ve özel olarak milliyetçileri haklı olarak ürkütmüştü.’ Cümlesi dikkat çekiyor. Herhalde komünizmin, kağıttan kule gibi üfleme mesâbesindeki küçük bir rüzgâr ile yıkılmadan önceki dönemin ‘dindarları‘ kast ediliyor olmalı. Komünizm, doğduğu topraklarda yıkılmış olsa bile, kıyıda-köşede (ölüyü diriltmeye çalışan) komünizm hayranları ‘tehlikeli‘ olamasalar bile, var güçleriyle çalşıyorlar.  Günümüzdeki dindarların tamamına yakın çoğunluğu,  komünizmden korkmadıkları gibi, ‘dindarlık‘ da ‘joker kavramlar‘ arasındaki mûtenâ yerini almış bulunuyor. Elbette tenzih edilecek dindarlarımız var. Fakat ‘Manzara-i umûmiye‘ budur efendim. (Dindarlığın kendisi değil tabîi ki adı) maske olarak kullanılmaktadır. Kullananların varlığı ve çokluğu elle tutulmasa bile gözle görülür haldedir.

Özsözde çarpıcı başka ifâdeler de var:

Zâlimliğin başka bir zâlimlikle önlenebilmesine ve ezilebilmesine yol açmak nasıl mümkünse, hürriyetin de başka bir hürriyetle yok edilebilmesi söz konusudur. Hayatta bunun binlerce örneği olduğu açıkça bilinir. Kapitalizmin mallarını koruma duygusu, başka bir davranışa tahammül edememiştir. İşte Marksizm de bu duruma tahammül edemiyordu. Bu zâlime haddini bildirmek gerekiyordu. Fakat Marksizm öksüz ve yetim kalmıştı. Anasını babasını kendi elleriyle öldürmüştü. Çelişkiler üzerine bina etmeye mecbur kaldığı doğrularını öksüz ve yetim bırakmıştı. İsâbetli yaklaşımlar, âdeta ödünç alınmış duruma düşüyordu. Meselâ, temel dayanaklarından biri ‘artı-değer teorisi‘ idi. Haklı olarak üzerinde durdukları artı-değer, kapitalizmin bir ârızası, bir hastalığıdır. Marksizm bunu bazı hesaplamalara mahkûm etti. Böyle olunca da teori olarak kaldı.’ (s: 7)

Bu hususlar, kitabın devam eden sayfalarında teferuatlı olarak açıklanıyor.

Birinci bölümde yazar, ‘Felsefe-Din-İdeoloji‘ kavramlarını inceleyerek, eserinin sonraki bölümlerinde yazacaklarının temelini çizimler desteğinde oluşturuyor. Bu bölümde açıklığa kavuşturulan diğer kavramlar: Diyalektik, Liberalizm, Makrsizm, Determinizm, Libero-Sosyo materyalizm.

Sezen Hoca, bu kavramları irdelerken; aklı, ilmî kıstasları, özellikle de vicdânî iklimi kaybetmeden gerçeklere yaklaşmaya çalışıyor. (s: 11-92)

İkinci bölümde ise okuyucucu gerçeklerle karşı karşıya getiriliyor. O gerçekler: İktisâdî hayat, Liberalizm, Marksizm ve İslâm’dır. İktisâdî dünyanın temel kavramlarını; Değer, Emek, Sermâye, Üretim, Tüketim, Dağıtım-Değişim, Fiyat, Para, Arz-Talep, Tasarruf, Yatırım, Mülk, Pazar, Otorite (yetki), Gelenek olarak belirliyor.

Yazar, ‘iktisat‘ ilminin varlık sebebini çok açık ve net bir şekilde açıklıyor: Varlık-kıtlık… Eğer herşey, hava ve güneş ışığı kadar bol ve herkese, gelecek bütün nesillere yetecek kadar bol olsaydı, ‘iktisat’ denilen bir düzen ve onun ilmi de olmazdı.

Aşağıdaki satırlar, Yümni Sezen’in; meselelerin hakîkatlerini güneş ışığı gibi gözler önüne serdiğinin delilidir:

Bir altın kadehle bir demir kadeh, aynı değerde midir? Marx’ın teorisine göre eşit değerde olması gerekirdi. Altını elde etmek için sarfedilen emek, demiri topraktan çıkarmak için sarfedilen emekten fazladır ama, altını işlemek, demiri işlemekten kolaydır. Toplam emekte hemen hemen bir eşitlik olup, farklılık yoktur. Bu sefer, azlığı-çokluğuna ve arz-talep’e başvurmak gerekir. Maddenin özelliklerinin farklılığını hesabetmek, bizim psikolojimizdeki yansımalarına bakmak gerekecektir. Demek ki ne kadar önemli olursa olsun, sırf emekle meseleyi açıklamak yetmeyebilir.’ (s: 95-96)

Karl Marx Efendi, mezarından kalkıp bu satırları okuyabilse, ‘ben ne halt etmişim…’ diyerek, insanlığın başına belâ ettiği doktrininin ilk uygulayıcısı Lenin gibi kafasını taştan taşa vurarak geldiği yere dönmez miydi?

Kapitalizm-Sosyalizm-Komünizm: Üç İdeolojinin Sosyolojik  Dayanakları‘ başlıklı bölümde de dikkat çekici açıklamalar var. (s: 129-157)

Sol ve solculuk nedir‘ ara başlıklı bölüm; akıl ve mantığıyla değil, gördükleri ve kafasına sokuşturulan sloganlar sebebiyle, çığırtkan azınlığın peşine takılan saf gençlere altın değerinde öğüttür. (s: 165-174)

Kitabın en dikkate değer sayfaları; ‘İslam’ın İktisâdî Hayata Açtığı Kapılar‘ başlıklı yazı ile başlıyor. Bu uzun bölüm, mutlaka bütünüyle ve yazarın ifâdelerinden okunmalı.

İslâmiyet’in, iktisâdî hayata getirdiği yenilikler ve onun mahsülü olan âdil sistemin ne olduğu, nasıl tatbik edileceği teferruatlı olarak anlatılıyor. (S: 174-203)

Bir başka sayfada, güneşi balçıkla sıvama işleminin içyüzü açığa çıkarılıyor: İktisat ilminin târifi, iktisatla ilgili ders kitaplarının baş sayfalarında: ‘Sınırsız olan ihtiyaçlarla, sınırlı olan tatmin vâsıtaları arasında en mükemmel dengeyi kurmak…’ kelimeleriyle başlayan cümlelerle yapılır.  Reklam, delikli borunun mertliği bozduğu gibi bu târifteki iktisat ilminin papucunu dama attı. İhtiyaçları, sınırsızlığın ötesine taşıdı. ‘Benim ürettiğim iyidir‘ yerine ‘Bunu da al, mutlaka al ve benden al…’ algılatmalarıyla beyinler yıkandı. İhtiyaçların târifleri de sınıflandırmaları da değişti. Reklamı çok yapılan herşey zarûrî ihtiyaçmış gibi beyinlere yerleştirildi. Alışverişte hile yapmanın adı ‘reklamcılık‘ oldu. Köleliği kaldırmak üzere nâzil olan İslâm diyarlarında reklamcılık, insanları kapitalizmin kölesi hâline getiriyor.

Sonraki sayfalarda İslâm’ın getirdiği ilkeler ve ulaşılmasını sağlayacak yöntemlerle birlikte belirlenen hedefler hakkında Kur’ân ve Hadisler rehberliğinde bilgiler veriliyor ki, herbiri yekdiğerinden mühim. Birkaçını tercih edilip misal olarak göstermek, diğerlerine haksızlık olacaktır.

Üçüncü ve son bölümde Din-İktisat-Siyâset ilişkisi örneklerle anlatılıyor. (s: 259-278)

Sonuç bölümünü, ‘kapitalizmin reddiyesi ve yerine konulacak âdil sistemin tasviri‘ olarak özetlemek mümkünse de hikmet, yazarın gizlidir. (s: 279-294)

İRFAN YAYINCILIK

Alemdar Mahallesi, Çataçeşme Sokağı Nu: 42 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212- 518 38 66, Belgegeçer: 0.212-516 32 54 e-posta: bilgi@irfanyayinevi.com // internet: www.irfanyayinevi.com

 

Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN

 

1938’de Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul öğreniminden sonra 1957’de Gaziantep Lisesini bitirdi. 1961’de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Millî Eğitim Bakanlığına bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptı. 1976-1978 yıllarında İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalında doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve sonra Profesör unvanlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Din Sosyolojisi öğretim üyeliğinden emekli olarak çalışmalarına devam etmektedir.

 

Çalışmaları felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslamî sosyoloji üzerinde yoğunlaşmıştır.

 

Yayınlanmış kitapları: Günümüzde İslâmiyet ve Milliyetçilik (1978), Sosyolojiye Göre Halk-Millet-Devlet (1982), Târihî Maddeciliğin Tahlil ve Tenkidi (1984), Hayatın Manâsı (1984), Sosyoloji Açısından Din (1988, 1993,1998), Sosyolojide Temel Bilgiler ve Tartışmalar (1990,1997), Türk Toplumunun Lâiklik Anlayışı (1993), İslâm Sosyolojisine Giriş (1994), Maddeci Felsefenin Çıkmazları (1996), Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik (2003), İslâm’ın Sosyolojik Yorumu (2004), Hümanizm ve Türkiye (2005), Kültür ve Din / Türk-İslam Örneği 2011. Ayrıca; Kültür adıyla Fransızcadan bir kitap tercümesi, çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri yayınlandı.

 

Prof. Dr. Yümni Sezen evli ve üç kız babasıdır.

 

 

 

 

KUŞBAKIŞI:

ADALAR’A ÇIKMAK:

İstanbul’da değişik üniversitelerde edebiyat ve tarih dersleri vererek 12 yıl yaşayan Fransız yazar Catherine Pinguet, Paris’e döndükten sonra dünya incisi şehrimize olan hayranlığını satırlara döküp kitaplaştırdı. İstanbul’un Köpekleri (2009), İstanbul; Fotoğrafçılar, Sultanlar 1840-1900: (2014). Ve son kitabı: Adalar’a Çıkmak: (2018). İstanbul’da 12 yıl yaşamak, elbette 3 kitaba sığmaz. Devamı gelecektir.

Batılıların ‘Prens Adaları‘, bizim kısaca ‘Adalar‘ dediğimiz bu kara parçacıklarının kendilerine has kültürleri, tarihleri, efsaneleri ve hikâyeleri var. Bayın Pinguet’nin ‘Şimdilik’ son eserinde okuyucuyu, Adalar’ın tarihinde yolculuğa çıkarıyor. Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinden geçip günümüze kadar uzanan yazılarında, târihî yaklaşımın yanı sıra, Troçki’den Sait Faik’e, Theophile Gautier’den Yahya Kemal Beyatlı’ya kadar Adalar’da yaşamış veya gelip geçmiş yazarların, şairlerin, seyyahların tespit ve düşüncelerini, ‘isimsiz’ adalıların hatıralarını ve onların şâhit oldukları alâka çekici hâdiseleri anlatıyor.  Şüphesiz bu tür eserleri, Türkler de yazdılar. Fakat nedense batılıların yazdıkları, biz Türkler için ayrı bir gurur vesilesi oluyor.

Eserin çok büyük bölümü Pierre de Gigord’un koleksiyonundan derlenmiş ve bazıları daha önce hiç yayımlanmamış 55 fotoğraftan oluşuyor.

Fırsat buldukça Adalar’a gidenler, Pinguet’nin bu eserini okuduktan sonraki ziyaretlerinde farklı güzellikler bulacaklardır.

Orhun Alkan’ın Türkçeye çevirdiği eser, 20 X 27,5 santim ölçülerinde ve 222 sayfadır.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-243 56 00 bilgi@iskultur.com.tr İnternet: www.iskultur.com.tr

TÜRKLERİN DÜNYASI (Dil-Kimlik-Siyâset)

Tarihî derinliğe ve coğrafî genişliğe sâhip dünyanın sayılı milletlerinden biri olan Türklerin dillerinin izlerine M.Ö. 3500’lerde Sümerce tabletlerde rastlanmaktadır. Günümüzde batıda Adriyatik Denizi’nden doğuda Mançurya’ya, kuzeyde Kuzey Buz Denizi’nden güneyde Habeşistan’a kadar uzanan 11.000.000 Km2‘lik çok geniş bir alanda 200.000.000’un üzerinde bir nüfusa sâhip olan Türkler, kendilerine ait bağımsız yedi ülkeyle birlikte, Rusya, Çin, İran, Irak, Suriye, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Kosova, Makedonya, Moldova, Gürcistan, Tacikistan gibi ülkelerde yaşamaktadır.

Kitapta, Prof. Dr. Bilgehan Atsız Gökdağ’ın 25 yıl içinde çeşitli dergilerde yayımlanan; Türk dünyasını daha çok dil, kimlik ve siyaset üzerinden incelediği makalelerinden oluşmaktadır. Bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetlerinde millet inşasında dilin yeri,  dil planlamaları,  Avrasyacılık, Bakü Türkoloji Kurultayı, ortak iletişim dili, alfabe değişimleri, Balkanlar, İran, Orta Doğu ve Afganistan’da Türk varlığı ve onların dilleri gibi konular 21 makalede dikkatlere sunulmuştur. Dilin sosyo-politik ve sosyo-kültürel yönünün öne çıkarılarak ele alındığı makalelerde 19. yüzyıldan günümüze Türk dünyasında devam dil ve alfabe tartışmalarına da mercek tutulmuştur.

16 X 23,5 santim ölçülerinde, 463 sayfalık kitap, 2018 yılında yayınlandı.

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ:

Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52 www.akcag.com.tr e-posta: akcag@akcag.com

Neden Klasiklerimiz Yok?

Zihnimize, hafızamıza, yâni medenî-kültürel varlığımıza müdahalelerin neredeyse iki asırlık tarihi var. D. Mehmet Doğan, eseri hakkında şunları yazıyor:

Kimlik ve kişilik değiştirici bu müdahaleleri doğru bir zeminde değerlendirmektir. Zorla kültür değiştirmenin neticeleri ile biz ve bizden sonrakiler gerçek mâniada karşı karşıya kaldılar. Öncekiler ortak metinler okumuşlar, klasik mûsikîmizle haşır neşir olmuşlar ve tezyinî-plastik sanatlarımızı hayatlarının bir parçası olarak hissetmişlerdi.

Cumhuriyet’in ikinci kuşağı olarak biz bunlardan tamamıyla mahrum kaldık. Bu dayatmalarla ilgili tepkilerimizde de farklılaşmalar ortaya çıktı. Bu farklılaşmanın tamamen ‘dil’ merkezli olduğunu söyleyebiliriz. Bütün bu dillerdeki zorlayıcı değişime boyun eğip, birikimden vazgeçerek sırf dinî kavrayışla meseleyi halletmek yönündeki ‘radikal’ görünümlü/iddialı tavrın kısırlığı artık daha iyi anlaşılabiliyor. Dinin kültürleşmesi, yaşanması, hayatı bir şekilde idare etmesi asla ihmal edilemeyecek bir sosyal gerçekliktir. Medeniyet inançların, kültürlerin kendini ifade etme tarzıdır. Bunun inkârı ise, günümüzde selefilikten radikalliğe ve ışidciliğe kadar varan bir vandalizmle kendini göstermektedir.

Neden klasiklerimiz yok?’ Bu sorunun temel yazılı metinlerimizi aşan bir tarafı olduğunu da belirtmek gerek. Bu yüzden kitapta klasik mûsıkîmizle ve klasik sanatlarımızla ilgili yazılar da yer alıyor.

YAZAR YAYINLARI:

Müdafa Caddesi Nu: 10 Müdafa Apartmanı Kat: 7, Daire: 13 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.212-417 34 72Belgegeçer: 0.212-232 05 71 e-posta. yazar@yazaryayinlari.com // www.yazaryayinlari.com

 

DERKENAR

Türkçemizin Katilleri!

Muhakkak ki her dilin yeni mefhumlar için yeni kelimeler türetmeye ihtiyacı vardır. Fakat her biri müstakil, kapalı bir sistem teşkil eden diller bunu kendi mantıklarına, kendi kaidelerine göre yaparlar. Bu kaidelere göre teşkil edilmeyen kelimeler -lisâniyatta- “Uydurma” veya “Barbarca” (Fransızcadaki “barbarisme” tabirini bu suretle Türkçeleştiriyoruz) kabul edilirler. Her dilin bekçileri mesâbesinde olan dilciler, edîpler veyâ o dilin her bir konuşanı bu çeşit kelimelere karşı müteyakkızdır ve onların yaygınlaşmaması için kararlılıkla mücadele ederler. Zira bunlar, dilin mantığını, bünyesini bozar ve onu keşmekeşe, binâenaleyh tereddîye sürüklerler. Bozan böyle kaide hârici bir kelime, muhtelif sebeplerle yaygınlaşır ve “galat-ı meşhûr lûgat-i fasîhden evlâdır” kaidesince umûmî kabûl görür. Şu var ki bu ameliye isimsiz bir şekilde bütün bir halkın eseridir ve bu çeşit kelimeler istisnâî kalırlar veyâ hiç olmazsa nâdirattandırlar.

Hâlbuki Türkiye’de, 1930’lardan îtibâren, iktidâr gaasıbı bir zümre, kasd-ı mahsûsa ile Uydurma veyâ Barbarca kelime îmâline yönelmiş ve bu yolla yeni bir Resmî Dil ihdâs etmiştir. İşte Milletimiz için tahammül edilmez olan, onun dili üzerinde bu şekilde sû-i niyetle ve cebren tasarruf edilmesidir. Dilimize bu gayr-i meşrû müdâhalenin başlıca gayesi de, kimisi için hâinâne sâiklerle, kimisi için de anlaşılmaz bir eziklik hâlet-i rûhiyesiyle, Türkçeyi Fransızcalaştırmak, yâni hem türetme kaideleri, hem kelime hazînesi, hem zevki, hem de cümle kuruluşu bakımından olabildiğince Fransızcaya benzetmektir. Hâinâne sâiklerle hareket edenleri tesbît, teşhîs ve kendileriyle -meşrû vâsıtalarla- mücâdele lâzımdır. Eziklik hâlet-i rûhiyesiyle davrananları ise îkaz ve şuûrlandırmak iktizâ eder. Onlara hitâben bizim ezcümle söyliyeceğimiz şudur: Hem medeniyet, hem insanlık bakımından târihe şân veren ve insanlığın bin küsur senedir gidişâtı üzerinde müessir olan Türkler gibi büyük bir millete mensûb olan bir ferdden, asırlardır dünyâya kan kusturan şu Avrupalılar karşısında eziklik hissine kapılmak şöyle dursun kibirli olmak beklenir ve buna rağmen, bir Türk, dîğer insanlara karşı mütekebbir davranmıyorsa, bunun sebebi, ancak Müslüman fazîletine sâhib olmasıdır.

 

Yrd. Doç. Dr. ŞÂKİR ALPARSLAN YASA

KISA KISA / KISA KISA…

1-İSLAM DÜŞÜNCESİNDE FELSEFE-KELÂM İLİŞKİSİ: Şamil Öçal / Fecr Yayınevi.

2-KUR-AN’DA TASAVVUF: Kemal Tekdemir / Akıl Fikir Yayınları.

3-FELSEFE KÜLTÜRÜ: Vefa Taşdelen / Hece Yayınları

4-BİR ÖMRÜ OKUMAK: Fatma Kebire Gündüz / Beyan Yayınları

5-SESSİZ DEVİN KALESİ-Temel Kaya’nın Başarı Hikâyesi: Bünyamin Aygün / Doğan Kitap.

 

 

1 Nolu Kararname Adnan Hoca

1300’de kurulan Osmanlı 1600’e kadar iyi gitmiş, sonraki 1800’e kadar da kötü gitmiştir. O zamanlar Devlet sayılan Padişahlar eliyle düzeltme ve değişim bazen, bazen de güç temerküz eden guruplar vasıtasıyla değişim ve yeni düzene ortak olma gayretleri tarihimiz olmuştur.

II.Mahmut bu guruplardan biri olan Âyanlarla (Feodal Güçlerin Liderleri) İttifak Senedi imzalayarak ve onları yerelde kendi adına yetkilendirerek başa gelmiş (1808), akabinde de Bektaşîlik merkezli ve her daim imtiyazlı Yeniçeri Ocağı‘nı ona kaynaklık teşkil eden dinî yapıyla beraber kapatarak (1826) Devleti yeni baştan tanzim etmeye durmuştur. Kabine / Hükümet sistemi, , müsaderenin (mala el koyma) kaldırılması, muhtarlıklar, Danıştay ve Yargıtay ondan kalmadır.

Anayasal sistem, kanun üstünlüğü, miras ve mülkiyet garantisi ise Tanzimat (1839) yani Sultan Abdülmecit ile Mustafa Reşit Paşa ortaklığından kalmadır. Modern bütçe, çeviri hukukî düzenlemeler ve Batılılaşma modası da sonrasının devamıdır. Islahat Fermanı (1856) ise Batılı Devletlerin istediği bir Açılım / Çözüm Süreci idi, tutmadı.

1876’daki 1 yıl 1,5 aylık Meşrutî Monarşi yani Meclisli Sultanlık / Parlamenter Padişahlık II.Abdülhamit ve Jön Türkler ortaklığıydı; 1908’deki ve darbelerle savaşlara, Anayasa değişikliklerine rağmen işgal altındaki İstanbul‘da İngilizlerin kapattığı Nisan 1920‘ye kadar kesintisiz süren Meclisli İdare / Parlamenter Yönetim ise İttihat ve Terakki imzalıydı.

Kuva-yı Milliye refleksiyle başlayan Millî Mücadele koalisyonunun ilk işi kapatılan Meclisi aynı ay içerisinde Ankara‘da kurarak Kurtuluş Savaşı‘nın bile Parlamenter bir üst yapıyla yürütülmesini sağlamaktı. Başardılar, “Ve emruhum şûra beynehüm / Ve işleri aralarında bir meşverettir” (Şûra 42) düsturunun bereketini gördüler.

Hele Mustafa Kemal; elindeki büyük güce rağmen Devlet Başkanlığı yetkilerini tek elde toplamadı, Cumhurbaşkanlığı ve Bakanlıklarla beraber Başbakanlığı ayrı tutarak 95 yıllık bir denge & denetim sistemi geliştirmiş oldu. Geçen haftaki 1 Nolu Kararname ile başlayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Parlamenter Sistem tecrübemizi tekrar Meşrutiyetler havasına sokmuş gibi gözükse de bizce işin özünde başka arayışlar var.

28 Şubat‘ın en cafcaflı zamanlarında Harp ve Polis Akademilerinde misafir öğretim görevlisi olarak İktidar için hazırlanan Davutoğlu ve onun Stratejik Derinlik kitabı üzerinden Türkiye‘nin başarısızlıkla sonuçlanan bir vites yükseltme serencamı olduğuna dair analizler yapmıştık. Zira 2001 sonrası Dünya yeni bir konsepte sokulmuştu, biz de kendi çapımızda durumdan vazife çıkarmaya çalışmıştık.

Çin ve Rusya gibi ABD’yi dengeleyerek yükselen Küresel Güçlere bakarsak güçlü bir tek adam, piyasa ekonomisi ve kapalıya yakın bir rejim ortak noktaları gibi duruyor. Sanki Amerika da Trump‘la buna yanaşmak istiyor ama hem ABD hem de G.Kore‘deki Başkanlık sistemleri kuvvetler ayrılığı nedeniyle buna geçit vermiyor. (Bu fasılda Koç gibi arkadaşıma fikrî ilhamlarından ötürü teşekkür ederim)

Sanki bu yeni sisteme geçiş için herkes koalisyon yapmış görünüyor, bilhassa da devlet aklı diye teşmil olunan kesimler.

Yeni kararnamelerle lağvedilen ve oluşturan yeni teşkilatlar, İçişler Bakanlığı ve Valilere verilen ekstra yetkiler, kuvvetli bir merkeziyetçi yapı bakalım Türkiye’yi nelere ve hangi dönemlere hazırlıyor?

Sıkılabilirsiniz ama Magazinci Hoca‘yı değil bunu konuşmalıyız.

 

 

Eğer. Yanaysanız (1)

0

Cumhuriyet ve Demokrasi’den yanaysanız.

Eğer, Anayasa’nın gereği olan; bütün kuvvetin kanunda olmasından, yâni hak kuvvette değil; kuvvet hakta olmasından, yâni bir kimse kuvvetli olduğu için değil; haklı olduğu için kuvvetli sayılmasından; kanunsuz suç olmayacağı anlayışından; bütün kuvvetin kanunda toplanması gerektiğinden yanaysanız.

Eğer, meclisin her hâl ü kârda varlığından ve adaletin mutlaka sağlanması zaruretinden yanaysanız.

Eğer, sırf adaletin tatbikinden yâni ancak gerçek suçlunun yakasına yapışan “Vela teziru vaziretün vizre uhra.” (En’am Sûresi: 164) ölçüsünden hareketle, birinin suçu yüzünden başkasını cezalandırmayan bir yargıdan yanaysanız.

Eğer “El-adlü esasü’l-mülk.” yâni “Adalet mülkün temelidir.” hükmünden yanaysanız.

Eğer, ancak böyle bir anlayışın dayanak noktamız olması lâzım geldiğinden ve ancak böyle bir adâlet işleyişinin istikbal ve geleceğimizi te’mîn edeceği ve güvence altına alacağından yanaysanız.

Eğer, Cumhuriyet ve Demokrasimizin böyle bir sağlam Anayasa’ya dayanması icab ettiğinden yanaysanız.

Eğer, ancak bu şekilde çeşitli, yersiz vehim ve şüphelerden uzak kalacağımızdan yanaysanız.

Eğer vatanın, milletin ve devletin geleceğine, ancak böyle bir Anayasa’nın kefil olmasından yanaysanız.

Eğer, ancak böyle bir ortamda, mânevî yaşayışın gerçekleşerek, ebedî hayatı da sağlayacağından yanaysanız.

Eğer, halkın menfaat ve çıkarını korumak ve kollamak demek olan Hukukullah’a / Allah’ın Hukuku’na riayet etmekten, yâni “Hakk’a kulluk, Halk’a hizmetten geçer.” hükmünden yanaysanız.

Eğer, millî hayatımızın ancak böyle bir Anayasa’yla teminat / güvence altına alınmasından yanaysanız.

Eğer, ancak bütün bu benimsediklerimizle, halkın zihinleri; aynı ruh, aynı gaye ve aynı amaçta birleşeceğinden yanaysanız.

Eğer, ancak bu şekilde, dış devletlere karşı sağlam durabileceğimizden; nasıl medenî bir millet olduğumuzdan ve varlığımızı ancak bu şekilde muhafaza edebileceğimizden yanaysanız.

Eğer, ancak bu gibi cihanşümul / evrensel kanunlar çerçevesinde yaşadığımız takdirde; hem dünya, hem de ahirette hesaba çekilmekten uzak kalacağımızdan yanaysanız.

Eğer, bütün bu belirttiğimiz maksat ve saydığımız hususların; neticede halkın birliğini kuracağından yanaysanız.

Eğer bütün bunların; halkın birliğinin ruhu olan efkâr-ı umumiyeyi, yâni kamuoyunu doğuracağından yanaysanız.

Eğer, bilim ve teknik yönü hâriç, medeniyetin -örf ve ananelerimize aykırı- kötü taraflarının hürriyet sınırımızdan ve müspet medeniyet hudutlarımızdan içeri girmemesinden yanaysanız.

Eğer sosyal hayat, ahlâk ve manevi değerler bakımından Avrupa’nın kıymet ve ölçülerine ihtiyacımız olmadığı için, bu manada Avrupa dilenciliğine karşı koymaktan yanaysanız.

Eğer, bilim ve teknik gelişmelerde geri kaldığımız için, “İhtiyaç; ilerlemenin hocasıdır.” düşüncesi doğrultusunda hareket edeceğimizden, âdeta doyum noktasında olan Avrupa’ya, onun kat’ ettiğinden daha kısa zamanda erişeceğimize inananlardan yanaysanız.

Eğer, Türkiye Cumhuriyeti, bu esas ve temeller dairesinde kalarak; maddeten ve manen yükseldiği ve örnek alınacak bir duruma geldiği takdirde; bütün Arapların, dış Türklerin, İran’ın ve tüm Samîlerin;Türkiye’nin etrafında toplanacağından ve onların büyük bir kıymet verdiği, yüzlerini Ankara’ya çevirdiği Büyük ve Lider Türkiye’nin; ancak bu şekilde doğacağına bütün kalbiyle inananlardan yanaysanız.

Eğer, hükûmetin şahsı manevisini; ancak böyle bir Türkiye Cumhuriyeti tablosunun, diğer kardeş İslâm ülkeleri nezdinde Müslüman göstereceğinden emin olanlardan yanaysanız; aslında Allah’tan yanasınız demektir.