25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 610

Şahsiyet Eğitimi

0

“Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma.”, “Dün, dündür; bugün, bugündür.”, cümlelerini ve “gemisini yürüten, kaptan” deyimini hiç sevmem. Kültürümüzde yer etmiş, zaman zaman dillendirdiğimiz böyle cümle veya deyimler pek çok. Bunlar bana, “kimliksizliği, şahsiyetsizliği, omurgasızlığı” övücü nitelikte gelmektedir.

 

Şahsiyet, kişilik, benlik dediğimiz temel değerler, bizi canlılar içinde “insan” mevkiine yükseltmektedir. Kişinin, sözünün senet olması; verdiği sözü ölüm pahasına yerine getirmesi; herkesin duruşundan memnun ve faydasından emin, varlığının başkaları için bir değer, kazanç olunması; yine aynı kişinin yük olan değil, yük alan olması; o kişiyi ayrıcalıklı kılan vasıftır, üstün bir niteliktir.

 

Arap dilinde şahıs, “yüksekliği ve görünüşü olan şey” diye tanımlanmaktadır. Şahsiyet’in Türkçedeki karşılığı ise ‘kişilik’tir. Kişilik, bir kimsenin kendisine özgü belirgin özellikleri, manevi ve ruhi özelliklerinin bütünü demektir.

‘Şahsiyet sahibi olmak’la kastedilen, kişilik sahibi olmaktır. Şahsiyet sahibi, artık bebeklikten çıkmış, çocukluk çağını geçmiş, insan olma sürecinde en önemli aşamaları aşmış, kendi ayakları üzerinde durabilen, kendisini ‘ben’ diye ifade edebilen ve ‘ben’ dediğinde, içini kendine özgü niteliklerle dolduran, kendini savunabilen, hayata dair bakışı olan, iddialara ve tezlere sahip bir insan varlığı demektir.

 

Değerleri oturmamış, nerede nasıl davranacağını belirleme yeteneği kazanamamış veya zekâsını, yeteneğini insanların faydasına sunmayıp zararına kullanan kişilere de benliksiz, kimliksiz, şahsiyet yoksunu veya şahsiyetsiz denir. Ahlak ve şahsiyet birbirinin hem olmazsa olmaz parçası hem de neden – sonucudur. Vefa, yardımseverlik, cömertlik, fedakârlık, duyarlılık, sorumluluk, sevgi, saygı gibi bütün yüce değerler insanın kimliğini, kişiliğini, şahsiyetini oluşturur.

Eğitimde dikey ve yatay boyutlardan söz edilir. Mana, eğitimin dikey; madde yatay boyutudur. Eğitimin mana boyutunu, Türkçeye “köprüyol” olarak tercüme edilen viyadükteki iki temel unsurdan direklere, madde boyutunu da yola benzetebiliriz. Sağlam direk, sağlam yol; güvenilir viyadük demektir.

 

Birlikte olduğumuz insanlar, yarınlarımızı emanet edeceğimiz gençlerimiz karakter, şahsiyet, benlik yönüyle viyadüklerdeki direk gibi sağlam, asırlık çınar gibi saygın, kuşatıcı; örnek kişiliğiyle kutup yıldızı gibi sabit olsa diyorum zaman zaman. Verdiği sözde durmayan, zor karşısında tırsmayı tercih eden, iradesi zayıf insanların varlığı birey olarak hepimizi yoruyor, toplumsal direnci, mukavemeti zayıflatıyor.

 

Karakterli, şahsiyetli insanlar yetiştirmek, birden olacak iş değil. Tarihimizde, edebiyatımızda çok güzel örnekler var bunun için. Ömer Seyfettin’in “Diyet”, “Pembe İncili Kaftan”, “Başını Vermeyen Şehit”; aklıma ilk gelen hikâyeler ve tarihi rol modeller.

Medyada, teori değil, pratik; malumat değil, uygulama ağırlıkla bir eğitime geçileceğinden söz ediliyor. İlk ve ortaöğretimde dersler atölye tarzı işlenecekmiş. Yani öğrencinin merkeze alındığı bir eğitim yöntemi. Öğrenci en az öğretmen kadar aktif olacak. Bir bakıma usta – çırak tarzı.

 

Öykünme, taklit; öğrenmede etkili bir yöntem. İşin içine uygulama da girerse bilgi kalıcı, eğitim meziyet olur. İrfan kapısı aralanır.

Karayolları seferberliği kapsamında yaptığımız çok sayıdaki viyadüğe sağlam direkler yaptık ama eğitim köprüsündeki irfan direklerini ihmal ettik. İşimize gelmedi, bunu görmezden geldik. Ne derler, dedik; fincancı katırlarını çok ciddiye aldık. Kimliksiz, şahsiyetsiz, yakın ve uzak çevresine karşı duyarsız, insani değerleri az gelişmiş ya da hiç gelişmemiş nesiller yetiştirdik. Dünya ve ahireti birbirine bağlayan köprü, zayıf kaldı.

 

Karakter geliştirici, şahsiyet kazandırıcı atölye çalışmaları yapılmalı okullarda. Değerlerimizi sahada yaşamalı öğrenciler, bizi biz yapan değerleri kendileri bulmalı, hayata indirmeliler. Bunun için senaryolar hazırlamalı, hikâyeler yazmalı, hastane veya huzurevlerini ziyaret etmeli her biri. Proje ödevler verilmeli öğrencilere. Şahsiyetimizi yücelten değerlerimiz, varlığı ve yokluğuyla karşılaştırmalı olarak anlatılmalı, yaşatılmalı. Sevgi sevgisizlikle, vefa vefasızlıkla, cömertlik cimrilikle daha kolay anlaşılır; değerler bir yöntem olarak zıddıyla örneklenmeli. Fıtrat, doğal olarak güzel ve doğru olanı tercih edecektir. Duruş sahibi, şahsiyetli nesiller ancak böyle yetişir.

 

İnsan olmanın lezzetini duymak, dünyada var olmanın şükrünü ifade etmek, yaşadığımız sürece çevremizden emin olmak istiyorsak, acilen “şahsiyetli nesil” projesi üretmeli, uygulamasına geçmeliyiz.

 

 

24 Haziran Seçimlerine Dair Bazı Sonuçlar

24 Haziran 2018 seçimleri üzerinden üç hafta geçti. Bu seçimlerin Cumhuriyet tarihimizin en önemli seçimlerinden biri olacağı belliydi.

Nitekim peş peşe gelen Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile devletimiz yeniden yapılandırılmakta. Bu yapılandırma sadece Cumhurbaşkanı / Başkan adıyla anılan tek kişinin imzaladığı kararnamelerle gerçekleşmekte.

Sistemde öyle bir değişim yapıldı ki, “biz millet olarak bir kişiyi seçtik, geride kalan her şeyin seçimini ve kararını o kişinin yapmasına razı olduk” havası var.

En köklü değişimler, en radikal yetki devirleri TBMM’ne uğramadan tek kişinin kararı ile hayata geçirilmeye başlandı.

Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile Bakanlar Kurulunun, Yüksek Askeri Şura’nın bütün yetkileri Cumhurbaşkanına devredildi. Rektör seçimleri kaldırılarak rektörler Cumhurbaşkanı tarafından atanmaya başlandı. Milli Kütüphane, Devlet Tiyatrosu gibi kurumlar kapatıldı. Daha neler neler oldu, olmakta?

Bu arada OHAL uygulamasının uzatılmamasına karar verildi. Ancak OHAL yerine Ak Parti grubunun TBMM’ne sunduğu yasa teklifi ile Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanununda yer alan bireysel hakların kullanımıyla ilgili kısıtlamalar artacak. Bu yasa ile Türkiye’nin demokrasi yönünden özürlü bir ülke görüntüsü kazanacağından endişe ediliyor.

Bir yandan ülkemizde neler olmakta bunu çok iyi izlemek; bir yandan da bu sürece nasıl geldiğimizi anlamak, seçim sürecinde dikkatimizi çekmeyen bazı hususları yeniden gözden geçirmekte fayda var.

****************************************

Seçim Kampanyaların Başarısı

IPSOS Sosyal Araştırmalar Şirketinin yaptığı anket verilerinden bazı hususlar dikkat çekici.

Önceki seçimlerde, genellikle seçmenin yüzde 90-95’e yakın bir kesimi seçimden iki ay kadar önce kararını vermiş olurdu.

Bu seçimlerde kararını iki aydan önce vermiş olan seçmen sayısı yüzde 75 olmuş. Son bir ay ile iki ay arasında karar veren yüzde 8, son bir hafta ile bir ay arası karar veren yüzde 5, son bir hafta içinde karar veren yüzde 6 ve sandık başında karar veren yüzde 5 olmuş. Yüzde 1 cevap vermeyen seçmen oranı.

Son iki aylık seçim kampanyası süresince karar veren kitlenin yüzde 24 gibi yüksek bir oran olması çok önemli.

Seçimlerin kaderini değiştiren bu kitlenin kararlarında, partilerin ve Cumhurbaşkanı adaylarının yürüttükleri seçim kampanyasının etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Hemen hemen bütün anket firmaları seçimden önce Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalma ihtimalinin çok daha yüksek olduğunu bildiriyordu.

Seçimden bir ay öncesine kadar yapılan anketlerde CHP yüzde 19-20, İYİ Parti yüzde 15-18, MHP ise yüzde 7 civarında görünüyordu. Meral Akşener’in partisinin oyundan yüzde 5-10 kadar fazla oy alacağı öngörülüyordu.

Neler oldu da bir ay içinde CHP oyları yüzde 22,65 ve MHP yüzde 11,10 oldu da, İYİ Parti yüzde 9,96’ya, Meral Akşener yüzde 7,3 oy oranına düştü?

Elbette 7 ay önce kurulmuş olan, seçime ilk defa giren ve dünyanın en adaletsiz bir seçiminde, kendisine uygulanan medya ambargosu ve karartmalara rağmen İYİ Parti’nin aldığı oy oranı başarısızlık değildir.

Ancak gelecekte iddiasını sürdürebilmesi için İYİ Parti’nin hem kendisinin ve hem de rakiplerinin seçim kampanyalarının strateji ve uygulamasındaki bütün detayları incelemesinde fayda var.

İYİ Parti’nin Afyon’da yapacağı çalıştayda bu konunun kapsamlı bir şekilde değerlendirileceğini sanıyorum.

********************************

Lider ve Partisi

Ipsos‘un anketinde “Oy tercihinizde en etkili unsur partinin kendisi mi, lideri mi, politikaları mı?” sorusuna verilen cevaplardan Ak Parti’nin tam bir lider partisi olduğu sonucu çıkıyor.

Ak Parti’ye oy veren seçmenlerin yüzde 71’i için oy vermesinde partinin lideri Tayyip Erdoğan etkili olmuş.

Liderin en fazla etkili olduğu ikinci parti İYİ Parti. İYİ Parti’ye oy verenlerin yüzde 43’ü partinin lideri Meral Akşener sebebiyle oy vermiş.

Bu oranlar HDP’de yüzde 36, MHP’de yüzde 29, CHP’de yüzde 21 olmuş.

Demek ki MHP ve CHP ideolojik yönleri ağır bastığı için, seçmenlerinin çoğu partinin lideri kim olursa olsun partinin kendisi ve politikaları sebebiyle oy veriyor.

İYİ Parti’de Meral Akşener’in çok önemli bir liderlik etkisi olduğu açık. Ama İYİ Parti, Ak Parti gibi yalnızca lidere dayanan bir parti değil.

Meral Akşener’in Cumhurbaşkanlığı seçiminde partisinin oyundan yüzde 2,5 daha az oy alması Akşener’in liderliği ile ilgili bir sonuç değildir.

24 Haziran’da Maurice Duverger‘in 60 yıl önce yayınlanan kitabında belirttiği bir durumu yaşadık. “Başkanlık sistemlerinde her zaman görülen bir şekilde, başa yarışan iki aday etrafında oy birikmesi” gerçekleşti.

Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi bu gerçeğin farkında olduğu için, Meral Akşener’e karartma uygulanırken; birinci turda da, ikinci tura kalınması halinde de kendisine karşı kazanması mümkün olmayan Muharrem İnce parlatıldı.

Partiler arası oy geçişkenliği konusu ayrıca incelenmeye değer bir boyuttur. Şimdilik bu konuyu İpsos verileri ışığında değerlendiren Hürriyet Gazetesi yazarı Sedat Ergin‘in sonuç cümlesiyle özetleyelim:

“Özellikle sağ partiler arasında önemli bir oy geçişkenliğinin yaşandığını söylemek mümkündür.

Bu geçişkenlikte trafiğin iki yönlü olarak en yoğun yaşandığı parti MHP’dir.

İYİ Parti de HDP dışında herkesten oy alabilme kapasitesiyle dikkat çekiyor.”

 

 

15 Temmuz ve Atatürk’ten Uzaklaşmak

Bugün 15 Temmuz 2018…

Devletimizin içinde yapılanmasına göz yumulmuş dinci bir örgütün modern cumhuriyet değerlerinin tümüne ve memleketin bütünlüğüne karşı adım attığı günün 2’inci yıl dönümü. O gün hayatını bir an bile düşünmeden ülkemizin geleceği için kendini ateşe atan başta kahraman astsubayımız Ömer Halisdemir olmak üzere tüm şehitlerimizi gurur ve minnetle anıyorum.  Gazilerimize şükranlarımı sunuyor ve şifalar diliyorum. Sanıyorum ki bana milletleri kısa kısa özet geçerek anlat deseler Türk milletinin özgürlüğüne, vatanına ve bayrağına düşkünlüğü anlatacağım ilk vecibe olurdu.

15 Temmuz’da yaşanan olaylar bu ülkede yaşayan her ferdin üzerinde durup düşünmesi, ölçüp biçmesi, akıl süzgecinden geçirmesi ve kafa yorması gereken olaylar. Tabii bunu yaparken mümkün olduğunca şahsi yorumlamalardan, siyasi görüşlerden uzak durup ana eksene aklı almak gerekiyor. Yoksa çıkıp Çanakkale ile 15 Temmuz’u birbiriyle yarıştırmak gibi zaten kutuplaşmış olan toplumumuzu birbirinden daha fazla uzaklaştırmaktan başka fayda getirmeyecek hatalara batabiliriz. Ya da sırf darbenin hedefindeki lider Recep Tayyip Erdoğan diye darbelerden medet umar hale gelebiliriz.

15 Temmuz’dan sonra bizler anlamalıyız ki aradan geçen 100 seneye rağmen Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ten başka düşün dünyası inşa etmeyi başarabilen bir lider olmamış. Liderler genellikle olaylara seçim ve gündem merkezli yaklaşıp yakın geleceğe dönük atılımlar yapmışlar, bir ideal uğuruna savaşmayı pek başarılı gerçekleştirememişler, ileri görüşlü olamamışlar aralarında olanlar olsa da gerekli adımları atmak noktasında zayıf kalmışlar. Öyle ki biz 2 sene önce Atatürk’ün bizlere miras bıraktığı değerlerden uzaklaşmanın bedelini ödedik. Gelecek oy kaygısıyla ulus devlet prensibinden uzaklaşmanın, laiklikten uzaklaşmanın, tarafsız adaletten uzaklaşmanın ve hizipcilik yapmanın bedelini ödedik.

Dinin siyasetin öznesi haline gelmesinin ne kadar tehlikeli olduğunu bizzat Osmanlı Devleti içinde yetişip görmüştü Atatürk. Bu konuda yaptıklarını rüyasında görüp yapmamıştı veya canı sıkıldığından da yapmamıştı…

Attığı ilk adımlardan biri halifeliği ortadan kaldırmak, hızlı biçimde laikliği benimsetmekti. Kurulan yeni devlette eski hastalıklara zinhar yer vermemek adına dini bir yana siyaseti bir yana koymaktı. Din ile siyaset birbirine geçemez, geçmemeli derken ne yazık ki bu yaşandı ve toplumumuzun ciddi bölümü maalesef bunun ne denli vahim sonuçlar doğurabileceğini ancak kan dökülünce görebildi. Adı her ne olursa olsun, gayesi her ne olursa olsun ayrım yapılmaksızın tüm dini tarikatların kökü kazınmalıdır. Adı X cemaati, Y tarikatı olsun aralarındaki fark çok aman aman değildir, hepsi 15 Temmuz’da yaşananların benzerinin yaşanmasında potansiyel baş aktörlerdir. Devleti temizleyeceğiz derken temizlenen yerlere bu sefer başka tarikat mensuplarını getirmek ne kadar mantıklıdır, ne kadar akılcıdır, bu olaylardan ne kadar ders alındığını gösterir? Muhafazakâr seçmenin bu konudaki hassasiyetlerini kullanarak bunu kutuplaştırıcı söylem haline getirip oy deposuna dönüştürmek ne kadar doğrudur? Komutanının emriyle dışarı çıkarılmış 18-19 yaşındaki erleri müebbete mahkûm ederken, bu ağla ilişkisini herkesin bildiği siyasilere dokunmamak ne kadar adildir?

 

 

 

Mustafa Kemal Atatürk bu devletin kurucusu ve fikir babasıdır. Düşünceleri, idealleri, icraatları bir partiye veya toplumun belirli kesimine ait değildir. Herkesin bunu aklına sokması gerekiyor. Uç noktada bir muhafazakâr olabilirsiniz, komünist olabilirsiniz, faşist olabilirsiniz hiç fark etmez pek ala Atatürk’ü belirli noktalarda hatalı bulabilirsiniz, eleştirebilirsiniz saygıdan kopmamak kaydıyla doğaldır.  Ama onun öğütlediklerini bilmelisiniz, onun fikirlerini iyi sentezlemelisiniz. Yoksa 100 sene önce gereği yapılan meselelerde göz göre göre böyle hatalara düşer seçimlerde elde ettiğiniz sonuca binaen çok kuvvetli olduğunuzu sanarken koskoca devleti millete köprülerden sokaklardan toplatırsınız…

Şov yapmanın ötesinde ders alarak anacağımız bir 15 Temmuz geçirmenin ve bir an evvel Atatürk’ün gösterdiği hedefe, modern cumhuriyet değerlerine ve aydınlık ufuklara dönebilmenin ümidiyle…

 

 

‘Özel ihtiyaç sâhibi çocukların eğitimi’ Eğitim, Kültür, Sanat Yazarı, İletişim Uzmanı Dr. Göktan Ay ile bu mühim meseleyi konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Özel ihtiyaç sâhibi çocukların, aynı zamanda özel bir eğitime ihtiyaçları olduğu biliniyor. Sizinle bu meseleyi konuşmak istiyorum. Önce genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Dr. Göktan Ay: Çocuklar geleceğimizin yetişkinleri olarak ülkenin ve toplumun en değerli varlıklarıdır.  Ülkenin gelişmesi ve çocuklara sağladığı hayat kalitesi, eğitim imkânlarının genişliği ve çocuk haklarının uygulanmasına bağlıdır. Dolayısıyla onlara yönelik yapılan her türlü destek, yardım, teşvik ve yönlendirme; geleceğimizin teminat altına alınmasını, ülke ve toplum olarak refah ve hayat kalitesinin gelişmişliğini sağlayacaktır.

Kanunlarda; sağlık, eğitim, sanat, beslenme, barınma, istihdam, topluma uyum, korunma, ulaşım ve sosyal güvenlik ile benzeri konularda, çocuklar için önemli bir yeri olan ve kısaca ‘özel ihtiyaç sâhibi‘ olarak anılan ‘özel eğitime ve terapiye ihtiyaç duyan çocuklara‘  yer verilmesi, sosyal devlet olmanın bir gereği olarak belirtilmektedir. Biz, burada târif gereği ‘özürlü veya engelli‘ kelimeleri yerine ‘özel eğitime ihtiyaç duyan‘ çocuklarımızdan söz ediyoruz. Onlar sâdece bizden farklı öğrenme ve hayat şartlarına ihtiyaç duyuyorlar. Farklı ihtiyaçlar kimseyi normal, veya anormal yapmıyor.

Çetinoğlu: Özel ihtiyaç sâhibi çocuklar‘ hangi haklara sahipler?

Dr. Ay: Ülkemizde, özel ihtiyaç sâhibi çocuklar, diğer çocuklarla ‘eşit haklara sâhiptirler.’ Mevzuatda;  her açıdan eğitimi yâni rehabilitasyon (iyileştirme) ve eğitime ilişkin çeşitli hükümler bulunmaktadır.  Beynelmilel ilke olarak Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na üye ülkelerde olduğu gibi, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde de açıkça ifâde edilmektedir.   Toplumuzda engelli, özürlü olarak nitelendirilen öğrencilerin; öğrenme, beceri kazanma, yaşama, eğitim haklarının, diğer çocuklar gibi olması gereklidir. Özel eğitim; ‘özel eğitime muhtaç çocukların eğitimleri için özel olarak yetiştirilmiş personel ve geliştirilmiş eğitim programları ile bu çocukların özür ve özelliklerine uygun ortamda gerçekleştirilen eğitim‘ olarak târif edilmektedir.

(http://acikerisim.selcuk.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/8417/190581.pdf?sequence=1)

Özel Eğitim ve rehberlik hizmetleri ile ilgili her türlü hukûkî mevzuat şu sitede vardır:

http://orgm.meb.gov.tr/www/icerik_goruntule.php?KNO=608

Bütün bunlara rağmen özel eğitime ihtiyaç duyan çocuk veya yetişkinlere verilecek ve hatta belirleme ve değerlendirmeden sonra hemen başlaması gereken hizmetlerin çok nitelikli ve çocuğun ihtiyaçlarına cevap verebilecek düzeyde olması gerekir.

Ancak, üniversitelerde bile böyle bir çalışmanın yeni başlaması üzüntü verici. Ahmet Gülümseyen’in Yeniakit Gazetesinin 01.07.2018 tarihli nüshasındaki yazısı ilgi çekicidir:

‘….Engelli sporcularımızı, kültürlü sporcular kapsamında yetişmeleri için Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK)’ün belirlediği kontenjan / puanla üniversitemizin ilgili bölümüne aldık diyelim! Bu bölümlerin fizikî yapısı, erişilebilir olma özelliği taşıyor olsun. Peki, ‘dersi’ kim verecek? Eğer engelli öğrenci / sporcu üniversitede eğitim alacak ise, öğrenciye dersi okutacak öğretim görevlisinin / üyesinin de, konusunun uzmanı olması gerekiyor….’

 

 

Çetinoğlu: Sistem nasıl çalışıyor?

Çetinoğlu: Ülkemizde özel eğitime muhtaç çocuk sayısı belli mi?

Dr. Ay: Toplumda okul çağında var olan özel eğitime ihtiyaç duyan çocuk sayısının 690.000, şu anda özel eğitim desteğinden yararlanan çocuk sa

yısının ise 160.000 civarında olduğu bilinmektedir.

(https://www.rehabilitasyon.com/haber/Ozel_Egitim_Kuruml-2_CZWtCG_98)

Bu duruma göre sosyal güvenliği olmayan çocuklara da bu hakkın tanınmasıyla birlikte eğitim ve terapi alan çocuk sayısının artması normal ve sevindiricidir. Evlerde saklı tutulan bu çocuklara, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinin de katkısıyla kurumlara getirilmekte ve bu çocuklara eğitim-terapi hizmeti sunulmaktadır.  Özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinin Türkiye’deki sayısı 2500 civarındadır. Ve 350 bin civarında kişi eğitim-terapi aldığı belirtilmektedir.

(http://www.hurriyet.com.tr/egitim/ozel-egitim-ve-rehabilitasyon-merkezi-sayisi-2-bin-178-40603781)

Son yıllarda bu çocukların yaptıklarının görünür olmasıyla eğitim, sanat, spor alanlarında ciddî ilerlemeler ve hayat kalitesinde artışlar görülmektedir.

Çetinoğlu: Şişli’deki Atlas Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi’ni ziyâret ettiğinizi söylemiştiniz. Gördüklerinizi, edindiğiniz bil

Dr. Ay: Ülkemizde çocuğun şartları belirlendikten sonra özel eğitim işini okullarda bulunan özel eğitim alt sınıfları, normal sınıfa kaynaştırma uygulamaları, ayrıca devlete ve özel sektör girişimcilerinin kurduğu özel eğitim okulları, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri yürütmektedir. ÖERM (Özel Eğitim ve Rehabitlasiyon Merkezleri ); Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan birer eğitim-terapi merkezleridir. Destek eğitim merkezleri olarak genel amaçları mevzuatta şu şekilde belirlenmiştir.

Özel eğitim ihtiyacı olan bireylerin;

A-Bakanlıkça belirlenmiş destek eğitim programları ile özel yöntem, personel ve araç-gereç kullanarak ilgileri, ihtiyaçları, yetenek ve yeterlilikleri doğrultusunda üst öğrenime, iş ve meslek alanlarına ve hayata hazırlanmalarını,

B-Toplum içindeki rollerini gerçekleştiren, başkaları ile iyi ilişkiler kurabilen, iş birliği içinde çalışabilen ve çevresine uyum sağlayabilen üretici bir vatandaş olarak yetişmelerini,

C-Dil-konuşma gelişim güçlüğü ile zihnî, fizikî, hissetme-anlama, sosyal, hissî ve davranış bozuklukları olan, özel eğitim gerektiren bireylerin engellilik hâlinin ortadan kaldırılmasını veya tesirlerinin en az seviyeye indirilerek yeteneklerinin en üst seviyeye çıkarılması ve topluma uyumlarının sağlanması, temel öz bakım becerilerinin ve bağımsız hayat becerilerinin geliştirilmesini sağlamak için eğitim çalışmaları yapmaktır.’

(http://mevzuat.meb.gov.tr/html/27807_0.html)

gileri anlatır mısınız?

Dr. Ay: Bir merkez olarak Şişli’deki kurumu gezdim, öğrencileri ve verilen eğimi tâkip ettim. Yetkililerle görüştüm. Koordinatör Özgür Atlas Bey’e sorularım oldu. 10 yıldır eğitim-terapi hizmetlerini yürüten kurumda 150 öğrenci bire bir eğitim-terapi seansı alıyor ve alanında uzman ve çoğu uzun süredir merkezde çalışan özel eğitim sınıf öğretmeni, psikolojik danışmanlar, okul öncesi ve çocuk gelişim öğretmenleri ile çalışmalarını yürütüyor.

 

 

Çetinoğlu: Nasıl ve hangi şartlarda eğitim veriliyor?

Dr. Ay: Merkezlerden hizmet alabilmek için, önce herhangi bir devlet hastanesinden ‘özürlü sağlık kurulu raporu alınması‘ ve ilçelerde bulunan rehberlik araştırma merkezinden (RAM) alınan ‘eğitim raporuyla’ merkezlere başvurulması yeterli. Çocuk; hem okula gitmekte hem de destek eğitimini özel kurumlardan almakta.  Eğitim saatleri günlük okul gibi değil; RAM’ların belirlediği özür grubuna göre 8 adet birebir ve 4 adet grup seansından oluşmakta. Yani, özel eğitime ihtiyaç duyan biri, eğitim ve terapi seansı olarak aylık en fazla 12 saat hizmet almakta. Ancak, bu yeterli görülmüyor, ilmî ve fiilî uygulamalar için, bu çocukların haftada en az 20 saat eğitim almaları gerekli görülmekte. O yüzden de aileler daha fazla eğitim-terapi almak isterlerse, kurumların hukûkî çerçevede belirlediği terapi saatlerinin ücretlerini ödeyerek fazladan eğitim-terapi alabiliyorlar. Ancak, merkezlerden; iktisâdî olarak genellikle düşük gelirli aileler eğitim aldığı için, fazladan eğitim -terapi alan öğrenci sayısı yok denecek kadar azdır…

Çetinoğlu: Devletin desteği hangi ölçüde?

Ay: Merkezler; devletten sâdece eğitim saatleri için verdiği eğitim ücretlerini, almakta, onun dışında; öğretmen, servis, kira, vergi ve malzeme paraları alınan bu ücretlerden karşılamaktadır. İmzası geçerli öğretmen çalıştırılması mecburiyetinden ve öğretmen maaşı piyasası yüksek olduğundan dolayı, bu merkezlerin harcamaları çok yüksektir. Şirketlerden alınan vergilerden muaf değillerdir ve ciddî vergiler de çıkmaktadır. Kısaca pahalı bir iştir.

Çetinoğlu: Bu merkezleri kurmak için bu işi sevmek, sabırlı olmak, eğitici olmak gerekiyordur…

Dr. Ay: Bu merkezlerde eğitim vermek için sabırlı olmak ve kendinizi sürekli yenilemeniz gerekiyor. Meslekî diplomanızın olması yetmiyor. Geniş bir yürek, sağlam bir irâde ve çelik bir çalışma azminiz de olması gerekiyor. Çünkü bu çocukların agresif tutumlarından nasibinizi alabilir, özel bakım ihtiyaçlarını karşılayamayanlarla çalışılacağından bakım hizmeti verdiğinizi unutursanız iğrenebilir, öfkenize yenik düşebilir ve büyük sıkıntılar da yaşayabilirsiniz. Siz sâdece bir saat o çocuğu görüyorsunuz, ama bir de onlarla 24 saat yaşayan ailelerinin hallerinden anlamanız, duygudaşlık göstermeniz gerekecektir. Aile neden ilgilenmiyor deyip işin içinden çıktığınızda, çok problemlerle karşılaşabilirsiniz, dolayısıyla ailelerin de sıkıntılı olduğunu görmek gerekiyor.

Çetinoğlu: Devlet desteğinin yetişmediği konularda, merkez olarak çözüm üretilebiliyor mu?

Dr. Ay: Çocuklarla çalışılırken genellikle çocuklara verilen plan doğrultusunda davranılıyor ama merkezler onların ihtiyaçlarına uygun çözümler de geliştirmek mecburiyetinde kalıyor. Aile ziyâretleri yapılıyor. Yol parasını bile veremeyen ailelere servis gönderiliyor. Gelen yardımlar onlara aktarılıyor. Çok zor şartlarda yaşayan kişiler ve aileler var. Çocuklarının bakım paralarıyla geçinen aileler olduğu görülüyor. Dolayısıyla verilen eğitimin bu çocuklar için yeterli olduğu söylenemez.  Okul saatleri içinde, bu çocuklarla daha çok meşgul olunması ve eğitim sürecine dâhil edilmesi gerekmektedir. Genel olarak çocuğun eğitimi için yıllık 96 saat ÖERM’e geldiği, neredeyse 9 ay okula, günde 6 saat giden bir çocuk, yılda okulda 1000 saati aşan şekilde eğitim görüyor.  Bir araştırma yapılsa görülür ki; bu çocuklar ne öğrendilerse Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi’nden (ÖERM’lerden) öğrenmektedir. Okullarda uzun saatler bulunmasına rağmen, çeşitli şekilde oralarda etkili ve verimli şekilde eğitim haklarını kullanamamaktadır.

Bunun pek çok sebebi olabilir. Son on yılda ÖERM; bu çocukların ve ailelerinin hayatlarına birçok katkı sunan kurumlardır. Çünkü mevzuat gereği 8 saate hem RAM’ların isteklerini sıkıştırmak mecbûriyetindedirler, hem de bu çocukların gerçekten ihtiyaç duydukları; eğimle ve şahıslarla alâkalı farklılıklara uygun olarak özelleştirilmiş programları hayata geçirmek mecburiyetindedirler.

Çetinoğlu: Çocukların sanat / kültür eğitimi de yapılıyor mu? Yetenekler tespit edildiğinde ne yapılıyor?

Dr. Ay: Merkezler, bu çocuklara sâdece eğitim vermiyor; çocukların günlük hayatlarını yeniden üreteceklerini ve kendilerini gösterebilecekleri alanları keşfetmeleri de sağlanıyor. Çünkü sâdece devletin verdiği bir çocuğa tahsis edilmiş 8 saat eğitim yeterli görülmüyor. Çocuklara üniversite kazandırılıyor; tek başına çalışabilen birçok çocuğa iş bulunuyor, yönlendiriliyor ve benzeri hizmetler veriliyor.  Eğitim sonucu; birçok çocuk tekrar rapor almaktan kurtuluyor. Çünkü her yıl çocuğun raporu RAM tarafından güncellenmektedir. Eğer, eğitim-terapi işe yaramışsa çocuğa rapor tekrar düzenlenmemektedir. Ki, bu kaliteyi ve uygulamayı artırmaktadır.

Merkezler; spor, sanat ve atölyeleri açarak bu çocuklara daha geniş çalışma alanları açılıyor.Ancak, bu çocukları yönlendirebilecek mekânlar çok az veya bu alanda çalışan yetişmiş öğretmen / uzman yeterli sayıda değil. Hedef; kültür, sanat, spor ve müzik yoluyla çocukların sosyalleşmesi ve imkânlar yaratıp bu çocukların kendi bağımsız hayat kalitelerinin artmasıdır. Şişli’deki merkezde, alt katta aletli spor salonu açılmış ve çocuklardan / ailelerinden çok ilgi görmüş. 30 kişilik kalabalık bir ekiple tiyatro grubu kurulmuş ve 2 kere değişik salonlarda sahneye çıkılmış. ‘Şimdi kendi müzik grubumuzu da kurmak ve müzik âletiyle ilgilenen  gruplaroluşturmak istiyoruz. Bunları hep kendi imkânlarımızla yaptık dolayısıyla bize bu konuda yardım ve destek verebilecek kişi ve kurumlara ihtiyacımız var.’ Deniliyor. (0 554 371 7915 / www.yeditepeatlas.com

Şişli’de yaklaşık 11 merkez var, İstanbul genelinde 500’e yakın… Büyük ihtimalle hepsi de benzer problemlerle karşılaşıyorlardır. Ancak çok farklı faktörlerden dolayı, ülkemizde bu kurumların çocuğa ve ailesine yönelik olarak verdikleri hizmetlerdeki seviyeyi, gelişmiş ülkeler seviyesine çıkarmakta güçlük çektikleri de gözlenmektedir.  Hep birlikte güçlükleri aşmak için çalışmalıyız.

Çetinoğlu: Bu merkezlerin şimdiki ve gelecekteki hedefleri nedir?

Dr. Ay: Bana kurumu gezdiren, Özel Yeditepe Atlas Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi, Uzmanı Psikolojik Danışmanı Özgür Atlas’a bu soruyu sordum, şöyle dedi:

“Bu çocukların; kendilerini gösterebilecekleri, toplumda ‘biz de varız‘ diyebilecekleri, ben de senin kadar normalim ve üretebilirim diyerek aktif ve bağımsız insanlar olduklarını gösterebilecekleri alanlara ihtiyaç var. Bunu karşılamanın yüz yolu olduğunu görüyor ve biliyoruz ama imkânlarımız oranında davranarak ‘deniz yıldızı’ dokunuşları yapabiliyoruz. Bizim bir öğrencimizin dediği gibi; ‘Bana yardım etme ben dilenci değilim. Bana kendimi ifâde edebileceğim bir alan aç, bul veya göster. Gerisini ben yaparım.’ Bu yüzden biz de onlara sadece masa başı çalışmalarının veremediği şeyleri vermek istiyoruz. Sanat, spor, çeşitli atölyeler ve fırsatlar. Müzik sınıfı açmak istiyoruz, spor salonlarına ve çeşitli kurslara göndermek istiyoruz. Öncelikle kendi açacağımız müzik sınıfına çeşitli müzik âletleri; öncelikle piyano, çeşitli davullar, gitar, keman, bağlama sonra da diğer örnek müzik âletlerinden olmasını istemekteyiz.

Ayrıca en alt katımızda bu çocukların kendi sanat ve el işlerini rahatlıkla yapabileceği tâmir-sanat işliği kurmak düşüncemiz var.  Bunun için de atölye yapmamıza destek verebilecek tâmir, sanat malzemeleri alabileceğimiz yerlere ihtiyacımız var. Bunlar kendi çapımızda bugüne kadar yaptık ama daha geniş kapsamlı yapmak istiyoruz.

Ailelerin internetin bilgi kirliliğinden uzaklaşması ve daha sağlıklı ve ilmî, delile dayalı uygulamalarla ilgili videolar, haberler, bilgiler bulabileceği bir youtube ve sosyal medya kanalları oluşturduk.  Bunların da tâkip ve abone olunarak sitedeki yorum ve önerilerle büyütülmesi ve geniş kitlelere bilgilendirici doğru bir kaynak olmasını arzu ediyoruz.

Ayrıca; özel eğitim ve otizmli çocuklara sosyal farkındalık kazandırmak, ilmî ve uygulamalı alanları anlatmak için açtığımız YouTube kanalına aşağıdaki linki tıklayarak abone olabilir görüş ve öneriler sunabilirsiniz..

https://www.youtube.com/channel/UCHmNvlJpdCzJDOIm34ZLMRw

Not: Bu arada Özel Eğitim Yönetmeliği 7 Temmuz 2018 tarih, 3471 Sayılı Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

 

Dr. GÖKTAN AY

4 Mart 1957 târihinde Artvin’in Ardanuç ilçesinde doğdu.

İlk, orta, lise tahsilini babasının öğretmen olarak bulunduğu Tokat’ta tamamladı. 1974’de Kültür Bakanlığı Halk Dansları Eğitim Merkezi’nde göreve başladı. Aynı zamanda Gazi Üniversitesi Müzik Bölümüne devam etti. 1975 yılında İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kurulması ile Temel Bilimler Bölümü’nün imtihanını kazanarak İstanbul’a geldi. Konservatuarın ilk öğrenci ve mezunlarından oldu. Bilim imtihanından sonra ‘asistan’ olarak göreve başladı. 1982 yılında Konservatuarın YÖK yasası ile İstanbul Teknik Üniversitesi’ne (İTÜ) bağlanması ile okutman, 1985 yılında sanatkâr öğretim elemanı, 1987 yılında Yrd. Doç. unvanlarını, devam etmekte olduğu yüksek lisans ve doktora programlarını tamamlayarak 1988 yılında ‘Doktor’ unvanını aldı.

Konservatuarda Türk Halk Oyunları (THO) Bölüm Başkan Yardımcılığı, Ana Sanat Dalı Başkanlığı, Çalgı Eğitim Bölümü Başkan Yardımcılığı, Konservatuar Yönetim Kurulu Üyeliği, Konservatuar Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Türk Musikisi Vakfı, Folklor Kurumu, İTÜ Türk Mûsîkîsi Devlet Konservatuarı Mezunları Derneği, Unesco Cid (Uluslararası Dans Konseyi) Danışma Kurulu Üyeliği, Başbakanlık Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü (GSGM) Türk Halk Müziği Danışma Kurulu, Başbakanlık GSGM THO Federasyonu Gözlemciliği, İTÜ TMDK Mezunları Derneği üyesidir.

Radyo ve televizyonlarda programlar yapmakta, 1980 yılından bu yana, dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlanmaktadır. Son 4 yıldır internethaber.com da eğitim/kültür/sanat üzerine güncel yazılar yazmaktadır.

Folklora Giriş, Folklor (Halkbilim), Sempozyum kitapları (10 adet)  yayımlandı.

23 yıldır, her Mayıs ayı boyunca,  ‘İstanbul Türk Müziği Günleri’ adlı özgün ve tek Türk Müziği Festivali’ Genel Sanat Yönetmenliği’ni, ‘Millî ve Milletlerarası Sempozyumların’ editörlüğünü yapmaktadır.

 

 

 

İnsani Değerlerde ve Eğitim Anlayışında Paradigma Değişikliği Önerisi

0

Paradigma; felsefi bir sözcük; genel olarak ideal bir durum ya da örnek bir şeye bakış tarzı, yargılama ölçütü sağlayan her türlü ideal tip ya da model veya değerler dizisi anlamına geliyor. Felsefede pozitivist, yorumlayıcı, eleştirel paradigmalardan bahsetmek mümkün.

Eğitimin gayesi, insan yetiştirmek. Türk eğitim sisteminin kurumlaşmış bir paradigması yok. Sadece Milli Eğitim Temel Kanunu’nun girişinde belli niteliklere sahip yurttaş yetiştirmekten söz ediliyor. Bu nasıl olacak, hangi paradigma esas alınacak? Ancak, “başarı”ya endeksli eğitim formatımızın olduğu bir gerçek. Eğitimdeki değerler dizisi, “başarı”ya göre kurgulanmış, sistemleştirilmiş görünüyor. Ne kadar başarılı bir öğrencisiysen o kadar iyi evlat, o kadar iyi yurttaşsın. Öğretmenin, annenin, babanın sevgisi; öğrencinin başarısıyla orantılı. “Vali olmuşsun; ama adam olamamışsın.” güzel sözü, kulağa hoş gelmekten öte bir etkiye sahip değil.

Farkında olmadan ilahlaştırdığımız “başarmak” dürtüsü; kendiliğinden bir ahlak doğuruyor, “Gayeye götüren her yol mubahtır.” anlayışını meşrulaştırıyor. Riyakârlık, kolaycılık, köşe dönmecilik, ayağını kaydırma, gıybet vb etik olmayan yol ve yöntemlere, başarı adına, başvurabiliniyor. Toplum içinde çok para kazanmış veya yüksek mevkilere ulaşmış insanlara “akıllı adammış demiyor muyuz? “Uyanık” sözcüğü bile, kinaye yoluyla, işini yol ve yordamına göre yapanlar için değil de dalavereyle sonuçlandıranlar için kullanılıyor. Toplum, işin yapılış ahlakını değil, işin sonucunu önemsiyor. Vicdanların onaylamadığı bu anlayış, Nasrettin Hoca’mızın “Ye kürküm ye.” ironik davranışıyla mizah kültürümüzde yer almış.

Bir iş yerine başvuruda özgeçmişimiz istendiğinde diplomalarımızı saymak durumunda kalıyoruz. Diploma, bir sonuçtur, bir başarı belgesidir. Bu belgeyi almak için ne kadar “emek” verildiği, hangi noktadan nereye gelindiği, ne kadar çile çekildiği dikkate alınmıyor. Her “emek” mutlaka bir sonuç doğurur; lakin her başarı her zaman bir emeğin ifadesi değildir.

Bir okul şarkısında geçen “İnsanı insan yapan, kutsal “emek” diyelim.” dizesini hiç unutmam. “Emek”, en yüce değerdir, “emek” insan olmak demektir. İçinde “emek” olmayan kazanç, ahlaksız bir kazançtır. Herhangi bir kazancı veya başarıyı yasalar onaylasa da vicdanlar onaylamıyorsa o kazanç, helal değildir, bereket getirmez, tat vermez. Vicdanların onayladığı kazanç, ahlaklı başarı; emeğin semeresi olan kazançtır, başarıdır.

Ülkemizde, eğitim sistemimizle ve yetiştirmeyi arzuladığımız insan modeliyle ilgili geçmişte çok şey söylendi, bugün de söyleniyor, yakın gelecekte de bu tartışma bitmeyecek görünüyor. Toplumdaki perspektif yanlışlığını değiştirmek kısa sürede mümkün değil. Eğitim, bunun sektörü. Bu sektörde, acilen, paradigma değişikliğine gitmek gerekiyor. Bunun adı, “emek öncelikli bir eğitim modeli” olmalı. Başarı, arkasından gelecektir.

İnsan hayatının, bu dünyadaki zaman ve mekânla sınırlı olmadığına inanan bizler, “Kişinin halis niyetle yaptığı çalışmalarıyla emek, çaba ve didinmesi de, günü geldiğinde gözler önüne serilecektir.” (Necm, 40) ve  “Biz, her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık.”(İsra 13) İlahi buyruk ve uyarılarını dikkate almak durumundayız. Yaradan’ın bizden beklediği şey; çabadır, emektir. Başarı, bir görev değil, lütuftur. Biz zaferle değil, seferle görevli olduğumuzu bilmek zorundayız. Neticeye, başarıya, mutlak zafere zorlanan bir beden, sahibi tarafından zulme uğratılmıştır. Kendimize haksızlık yapmayalım, zulmetmeyelim. Eğitim, bir zulüm arenası olmaktan çıkarılmalıdır.

Yapılması gereken şey zor değil, paradigma değişikliğidir. Su, yolunu bulursa kendiliğinden akacaktır. Bu yolda küçük bir değişiklik yapmanın tam zamanı. Fincancı katırlarına dikkat!

 

 

Mevlânâ – Şems İkilisi (3)

0

Mevlânâ’yı manen tutuşturan Şems; dönüp, manen tutuşturduğu Mevlânâ’nın manevi sıcaklığından, kendisi de istifade etmiştir, diyebiliriz.

Tıpkı biraz önce söylediğimiz gibi, bazen bir şeyhin hâlis ve samimi müridi, bir bakıma irfan sahasındaki öğrencisi; şeyhinden daha ileri gidebilmesi gibi. Sonra da dönüp şeyhini irşad etmesi, âdeta şeyhinin şeyhi olması gibi.

Aslında Şems-i Tebrizî (Tebrizli Şems), Hz. Mevlânâ’nın kaalden yani söz’den hâl’e yâni yaşayışa, oluşa geçmesinin kendisine neler kazandıracağını gösterdi. Mevlânâ’nın hamlıktan, pişmiş hâle geçişini sağladı.

Nitekim bir gün, Mevlânâ havuz başında oturuyordu. Yanında kitapları vardı. Şemseddin bunların ne kitabı olduğunu sorunca:

“Bu kaaldir. Sen anlamazsın!” dedi.

Şemseddin (Şems-i Tebrizî) kitapları suya attı! Mevlânâ buna çok üzüldü!

Şemseddin elini uzatıp hepsini sudan çıkardı. Hepsi kupkuruydu.

Mevlânâ: “Bu ne iştir?” diye şaşkınlığını ifade edince, bu sefer Şemseddin:

“Bu hâldir. Sen anlamazsın!” der.

Ve Mevlânâ’nın bir bakıma mânevî basîret ve gönül gözünün açılmasına vesile ve sebep olur.

Hemen belirtelim ki:

“Üstad ve mürşid (yâni mânevî rehberler) masdar ve menba (kaynak) telâkkî edilmemek (sayılmamak) gerektir. Belki mazhar ve ma’kes (sadece yansıtıcı) olduklarını bilmek lâzımdır.

“Meselâ: Hararet (ısı) ve ziya (ışık), sana bir âyine (ayna) vasıtasiyle gelir. Senden Güneş’e karşı minnettar olmıya bedel, âyineyi (aynayı) masdar (kaynak) telâkkî edip (sayıp), Güneş’i unutup,ona minnettar olmak, divaneliktir. Evet âyine (ayna) muhafaza edilip (korunmalı). Çünkü mazhardır (yansıtıcıdır).

“İşte mürşidin (mânevî rehberin) ruhu ve kalbi bir âyine (bir aynadır). Cenabı Hak’tan gelen feyze ma’kes (yansıtıcı) olur. Mürîdine (öğrencisine) aksedilmesine de vesîle (ve sebep) olur. Vesilelikten fazla feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır.”

İşte Mevlânâ ile Şems birbirlerine ayna olmuşlar. Âdeta İlâhî feyzi birbirlerine aksettirmiş ve aktarmışlardır. Sanki birbirinin gözünü açmışlar. Yâni mâna, kalb ve gönül, kısaca basîret gözünün bir başka çeşit açılmasına vesîle olmuşlardır.

Çünkü:

“Kur’an, âyîne (ayna) ister. Vekil (aracı) istemez.”

Zira Allah kulu ile kendi arasına kimsenin girmesini istemez.

Zaten, İslâm’da ruhbaniyetin olmazlığı da canlarım bunu göstermiyor mu?

 

 

El Etek Öpmek Üzerine

Evet ! Sevgili dostlar Aydınlar Ocağı ailesindeki yazarlık serüvenime 24 Haziranın bir değerlendirmesini yapmadan, olup bitenleri bir daha gözden geçirip ders almaya sevk etmeden başlamak istemedim. Çünkü bana soracak olursanız 24 Haziran herkesin tahlilini kuvvetli yapması gerektiği, pek çok dersle bezenmiş hayati bir tarihtir. Özellikle muhalefet bloğunda yer alan herkesin 24 Haziran tarihinden öğrendikleri olmalıdır, olmadıysa vay halimize zaten!

Ben 24 Haziran değerlendirme yazılarımı gönderirken gazi meclisimizin 27’inci yasama yılı başladı. Vatanımıza, milletimize hayırlı olsun ve aydınlık yarınlara gebe olsun…

Yemin eden tüm milletvekillerimize başarılı bir dönem diliyorum. Umut ediyorum ki 600 milletvekilimizin tamamı bulundukları konumun gereği olarak vazifelerini hassasiyetle yaparlar, ülkemizi kutuplaştırmak yerine kucaklaştırmak için çalışırlar.

Tabii ki takdir edersiniz ki bu kucaklaşma vaziyetinin belirli şartları var. İki insanın kucaklaşması için karşılıklı olarak birbirlerine sevgi ve saygı duymaları gerekir. Yoksa kucaklaşmak dediysem de İYİ Parti milletvekilinin, Devlet Bahçeli’nin elini öpmesini hiç kastetmedim!

Bu rezaletin üzerine sayın vekil bir de ”Hatırlatıyorum benim liderim Akşener, partim İYİ Parti.” dedi.

Evvela beyefendinin etrafındaki dostlarına bir çağrıda bulunmak istiyorum. Belli ki hafızada bir zayıflama var ben aşağıda detaylı bir hatırlatma yapacağım ama hep birileri kağıda kaleme sarılamaz iyisimi siz beyefendiye her sabah bir kaşık, her akşam bir kaşık olmak üzere balık yağı içirin! Hafızaya iyi geliyor diyorlar, doktorların yalancısıyım! Sakın üşenmeyin, dostlar böyle günlerde lazım!

Şimdi sayın vekilim bu parti için gece gündüz demeden çalışan bir genç olarak size bir şeyler hatırlatacağım gözleriniz de hafızanızla aynı vaziyetteyse aman okumadan evvel gözlüğünüzü takın iyi okuyun,  iyi anlayın…

Hiçbir siyasi kazanım elde edemediği gibi parti için idealleri olan ağır topları sırf muhalif diye vekil listelerine almayan kimdi?

MHP’nin içinde muhalif hareketin önünü kesebilmek için sınırsız ihracı yapan kimdi?

Delege gücünü sağlamış olan muhalefeti iktidarın yandaşı olmanın avantajından yararlanarak polis gücüyle, hukuki yaptırımla engelleyen kimdi?

İYİ Parti hareketini ne kadar terör örgütü varsa onunla bir tutup aşağılayan kimdi?

Meral Akşener’in namusuna kadar uzanan hakaretleri edenlere alkış tutan kimdi?

İYİ Partiye salon, bina kiralayanları tehditle caydırıp önüne geçen kimdi?

Sayın vekilim bunları yapan kimdi?

Bu kadar mı meraklıydınız size parmak sallayan o kirli eli öpmeye?

Merak ediyorum sayın vekilim tülbent devrimini hatırlıyor musunuz? Hani Meral Akşener’le birlikte başlayan şu kadın hareketini…

Zamanınızı ayırıp bir baktıysanız İYİ parti etkinliklerinin tümündeki kadın ağırlığını fark etmiş olmalısınız. Emekli maaşından 50 liraları, 100 liraları Meral Akşener’in eline tutuşturan gariban anneleri görmüş olmalısınız. Yağmur çamur demeden o alanlara gelen kadınları görmüş olmalısınız. Alanları sayın vekilim, biraz gezdiyseniz saçlarından terler damlaya damlaya bayrak asmaya çalışan, aç karnıyla, kurumuş diliyle afiş taşıyan gençleri de görmüşsünüzdür, görmeliydiniz.

Merak ediyorum sayın vekilim bugün sizi %10 oyla o meclisin sıralarına oturtan kaç annenin elini öptünüz? Bugün sizi %10 oyla o meclisin sıralarına oturtan kaç gencin elini sıktınız?

Öküzün altında buzağı aramayın…

Fitneden uzak durun…

Ortalığı velveleye vermeyin…

Türk töresinde yaşlıya saygı vardır…

Yangına körükle gitmeyin…

Bu cümleleri de şu iki günde ciddi ciddi söyleyenlerin olduğunu görüyorum.

Ben Meral Akşener seçmeniyle buluşamasın diye otellerde elektriği kesenlerle ittifak ortaklığı yapan beyefendiye hürmette kusur edilmemesine karşı geldim! Büyük fitneciyim yav (!)

Ben Türkiye içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulsun diye taşın toprağın içinde bayrak asan binlerce isimsiz gönüllüyü FETÖ ve PKK ile aynı kefeye koyan beyefendiye gösterilen saygıya karşı geldim (!) Durduk yere öküz altında buzağı arıyorum yangına körükle gidiyorum! Ne utanç değil mi ama (!)

Ben sırf milletine hizmet etmek için 62 yaşında sıfırdan parti kuran ve kurduğu partinin cumhurbaşkanı adayı olmak için imza toplamaya çalışan Meral Akşener için ”FETÖ’cülerin imzalarına bakılsın !” diyen beyefendiye saygı gösterildi diye kızdım! Ayıp ama be (!)

Türk töresini hiçe saydım! Benim gibi edep bilmez genç mi olurmuş (!)

Ayıp ediyorum ama değil mi?

Ne büyük ayıp!

Belli ki bir başka töredenim ben…

Yedi düvel üstüne akın akın gelirken ”Geldikleri gibi giderler!” diyen Mustafa Kemal’in töresini bilirim ben !

Ve

Davasını satanların önünde el etek öpmek için eğilenin töresini bilmem,  bilemem, tanımam, tanıyamam ben…

 

 

Mevlânâ – Şems İkilisi (1)

0

“Kişi refikinden (arkadaşından) azar.” diye bir atasözümüz var. Tabii bu söz aksi yönde de geçerlidir. Bu sözü genelleştirirsek “Kişi arkadaşı sayesinde azar da, yolunu bulur da.” diyebiliriz.

Yine “Arkadaşını söyle, ne olduğunu veya kim olduğunu söyleyeyim.” şeklinde başka bir vecizemiz mevcut.

Yine “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır.” sözünü hepimiz biliriz.

Büyük zatların da arkasında ve yanında onlar gibi büyük zatlar görülür.

Bu, dün olduğu gibi, bugün de böyledir. Tarih boyunca, bir yetişen bir de yetiştiren hep olagelmiştir.

Kâinat ‘ta her şeyin çift oluşunun bir cilvesi de bu olsa gerek.

Nitekim Akşemsettin (? – 1459) olmasaydı, Fatih Sultan Mehmet (1432 – 1481); Fâtih olabilir miydi?

Aristo (M.Ö. 384 – 322) olmasaydı, Büyük İskender (M. Ö. 356 – 323); büyük olabilir miydi?

Şems-i Tebrizî (Tebrizli Şems) (? – 1247) olmasaydı, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (1207 – 1273); Hz. Mevlânâ olabilir miydi?

Bu liste uzayıp gider. Fakat gerek yok.

Gerçekten tarihte -genellikle- her büyük zatın yanında, bir başka büyük zât buluna gelmiştir.

Allah, seçkin kullarına bir başka seçkin kulunu -âdeta- Hızır gibi yetiştirmiş. Onun potansiyelinin, manevî değerinin tam olarak ortaya çıkmasına vesile ve sebep olmuştur.

Bu, Hz. Mevlânâ için Şems-i Tebrizî’dir. Şems sanki sırf Mevlânâ için seçilmiş, onun için yetiştirilmiş, ona refik ve arkadaş olarak gönderilmiştir.

Nitekim Şems-i Tebrizî, Hz. Mevlâna’ya bir şeyi fark ettirdi. Bir şeyin farkına vardırdı. Bir şeyi görmesini sağladı. Bir şeyi yapmasını temin etti.

Çünkü:

Herşey ortada ama; hani nerde farkeden?

Herkes bakıyor ama, hani nerde gören?

Herkes duyuyor ama, hani nerde işiten?

Herkes biliyor ama, hani nerde anlayan?

Herkes anlıyor ama, hani nerde yapan?

Çünkü:

Her bakan görmüyor!

Her duyan işitmiyor!

Her bilen anlamıyor!

Her anlayan yapmıyor!

Demek ki, “Görenedir görene, köre ne?” boşuna söylenmemiştir.

Aslında Hz. Mevlânâ, büyük bir âlimdi. Sâhasının âlet ilimleri dâhil, bütün ilimlerini tahsil etmişti. Mevlânâ’nın Şems’den mâlûmat yönünden öğrenebileceği bir şey yoktu.

Nitekim Şems, Mevlânâ’ya yeni bir şey öğretmedi. Bir bakıma bildiklerinin ne olduğunu bildirdi. Bildiklerinin içyüzüne onu vâkıf etti. Âdeta Şems’le Mevlânâ’nın birlikteliği, Hz. Hızır’ın Hz. Musa ile olan arkadaşlığını andırır.

Hz. Hızır, Hz. Musa için nasıl bir fonksiyon icra etmişse; Şems de Mevlânâ için aynı fonksiyonu icra etmiştir.

Nitekim Şems-i Tebrizî çeşitli esrar ve sırlara mazhar olur, birçok hakikatlere kavuşur. Sayısız gerçeklere muttali olur. Yani ona malum olurdu. Fakat hiçbirini şiir olarak söyleyemez, terennüm edemezdi.

Kendisinden feyz aldığı Baba Kemâl-i Cündî, bu hâline şöyle bir açıklık getirir ve der ki:

“Yüce Allah seni, senin gibi birine arkadaş edecek. O, senin adına her marifet, bilgi ve hakikatleri dile getirip, söyleyecek ne gam!”

Gerçekten Mevlânâ, Şems’i kaybettikten sonra, duyup hissettiği bütün duygularının altına Şems’in adını yazar oldu.

 

 

Konumlandırma: Siz kimsiniz? Bilin ve bildirin!

Et tekraru ahsen velev kâne yüzseksen

Zihinlerdeki konum ne kadar yavaş değişir. Biri bir zihin arazisini ele geçirdiğinde onu taklit ne kadar anlamsızdır. Bunların örneğini, siyasetten değil, reklamcılık dünyasından vereceğim[1].

Duracell pilleri 1973’te yukarıda solda gördüğünüz oyuncak tavşanı tasarladı.

Bu tavşanın bataryası Duracell’di ve reklam filminde başka marka kullanan bütün oyuncakların pili biterken Duracell tavşanınki bitmek bilmiyordu. Aradan yıllar geçti. Duracell tavşanının başarısını gören rakip firma, Energizer ve Eveready pillerinin üreticisi, onu taklide kalktı. Daha “cool”, daha zıpır bir tavşan tasarladı ve büyük bütçelerle reklam atağına geçti. Bu taklit tavşan üstelik davul çalıyordu ve kara gözlükleri vardı. Energizer tavşanını yukarıda sağda görüyorsunuz.

Büyük bütçeler ve uzun kampanyalar sonunda ortaya çıkan sonuç reklam ve pazarlama dünyasının kulağına küpedir: Kampanya boyunca Energizer’ın satışları düştü; Duracell’inkiler arttı. Duracell yaptığı bir araştırmada, müşterilerin yüzde kırkının, Energizer tavşanının Duracell’in reklamını yaptığını zannetmiş!

Zihinlerde “tükenmeyen pil ve durmayan tavşan” arazisine Duracell yerleşmişti. Siz onu taklide kalkıştığınızda o bölgeyi ele geçirmek şöyle dursun, onun taraftarını arttırıyordunuz. “Ben de, ben de… Ben de tıpkı onun gibiyim…” davranışının sonucu!

Şimdi bir düşünün. Yakın tarihte ben de tıpkı onlar gibiyim diye kendi rotasından sapıp, kendi küçülürken rakibini büyüten siyasî parti misalleri bulabilir misiniz?

Bugün de pil üreticileri pili biten/bitmeyen oyuncaklarla reklama devam ediyorlar. Ancak tavşan üzerinde büyük hukuk kavgaları çıktığı için artık oyuncak ayı tercih ediliyor.

Tekrar tektonik hareketler

Ürününüzün, fikirlerinizin, partinizin insanların zihin ve gönüllerindeki yeri pek yavaş değişir. MİSAK’ın ikinci seçim analizi toplantısında bunu konuştuk. Tektonik hareketler yazımda da bundan bahsetmiştim. Kıtaların her birinin kendi plakalarında Yer’in magma tabakası üzerinde yüzüp hareket ettiğini biliyoruz. Her yıl bir kaç santim, birkaç santim… Farkına varmıyoruz. O küçük kaymaların biriktirdiği enerji deprem şeklinde ortaya çıkana kadar.

O küçük kaymalar ulu dağları yükseltir. Himalayalar’ı kaldıran Hindistan’ın Asya’ya çarpmasıdır. Alpleri yükselten İtalya’nın,  Afrika’dan kopup Avrupa’ya çarpması… Anadolu’yu 25 milyon yıl önce denizin yüzeyine çıkaran Afrika’nın Asya’ya doğru yürümesidir. O yüzden Anadolu’da, bu çıkıştan 35 milyon yıl önce yok olan dinozorların fosili bulunmaz-yüzen dinozorlarınki hâriç-ve Konya Ovası’nda deniz kabuklarına rastlarsınız.

Tektonik hareketlerdir bunlar. Yavaş fakat dev hareketler.

Saatin yelkovanı ile akrebine bakan bir genç de onun hareketsiz kaldığından, değişmediğinden şikâyetçidir ama benim gibi ihtiyarlar, tersine, çok hızlı hareket ettiğinden yakınır.

Zaman ve kıtalar… Bu yavaş fakat önünde durulmaz hareketlere bir de insanların gönüllerinde ve zihinlerindeki konumlandırmaları ekleyebilirsiniz. Bunlar da değişmez sanılır. Bizim MİSAK’ta, “Her şeye rağmen, bütün olan bitene rağmen seçmen hâlâ… ” diye şikâyet eden arkadaşlarımızın zannettikleri gibi. Veya Yılmaz Esmer Hoca’nın bir röportajda, “Soğan üç değil beş de olsa yine oy verirler” hükmü gibi[2]. Konumlandırmalar pek ağır değişir. Fakat değişir. Büyük krizlerde bu değişim hızlanıverir. Kriz patlamazsa zaman ölçüsü nesillerdir; yani on- yirmi yıllar. Tabi birileri o nesillere, o yeni nesillere bir şeyler söyleyebilirse. Tıpkı 1960-80 arasında Türk Milliyetçilerinin söylediği gibi. O yıllarda yetişenler bugün dört ayrı partide de olsa, Türkiye’nin siyasetinde söz sahibidir.

Strateji vaz geçmektir

Peki, bu yavaş değişen, fakat bir de değişince nesiller boyu aynı kalan gönül ve zihin dünyasında bir siyasî hareket nasıl hâkimiyet kurar? Ele geçireceği bölgeler nasıl bulur, fetheder ve tutar?

Önce kendisini iyi bir tarif eder. Ne olduğunu… Ve onun kadar önemlisi, ne olmadığını! Strateji hem onu, hem ötekini, hem de diğerini yapmaya kalkmak değil, sağlam bir tercih yapıp şuurlu bir şekilde bir şeylerden vaz geçmektir.

Strateji öğretilirken şu tutarlılık testi anlatılır. Eğer strateji diye söylediğinizin tersi saçmaysa kendisi de saçmadır. Çünkü strateji iki makul alternatif arasından birini seçip birincinin selameti için ikinciden vaz geçmek demektir.

Kuvvetleri bir noktaya toplayıp taarruz edeceğim” ifadesinin tersi, “Bütün cephelerde güçlü kalacağım“dır ve bu ifadelerin ikisi de makuldür. Fakat birincisi üstündü ve o kazandı.

Geçen bölümde anlatıldığı gibi hem bütün cephelerde güçlü olacağım deyip hem de büyük taarruza kalkamazsınız. Hem bütçe açığı verip hem enflasyonu düşüreceğim diyemezsiniz. Nasrettin Hoca’nın biri çömlekçi, öbürü çiftçi oğlu hikâyesindeki gibi yağmurun hem yağmasına hem de yağmamasına dua edemezsiniz. Hem Türk Milliyetçisi, hem dinbaz, hem “çözüm süreççi” olamazsınız!

Önce kim olduğumuzu ve kim olmadığımızı belirleyeceğiz. Sonra bu belirlemeye göre seçmenin gönül ve zihin arazisinde bize uygun konum neresidir diye bakacağız.

Ben hangi araziyi hedef alayım?

Geçen yazımda bir dizi gönül-zihin arazisi saydım: Dindarlık, yolsuzlukla mücadele, Türk Milliyetçiliği, eğitim, adalet ve demokrasi, teröre mücadele ve güvenlik, ekonomi ve istihdam.

Bu alanlar arasında bazı siyasî partilerin, “Burası benim, yaklaşmayın!” derecesinde benimseyip tahkim ettikleri var mı? Veya tersinden soralım: Bu arazilerden, bu değer tepelerinden hangileri savunmasız? İlk taarruzda düşecek gibi? İşte bu sorulara ayrıntılı cevap vermek, bir siyasî parti için iktidara geliş kılavuzudur. Bu kılavuzun hazırlanmasını bir başka zamana ve tek kişiye değil düşünce kuruluşlarına bırakalım; meselâ MİSAK’a.

Burada, gönüller ve zihinlerde bir tepe seçtiğimizde onu nasıl zapt edeceğimizi düşünelim. Misal olarak da Türk Milliyetçiliği zihin-gönül alanını seçelim.

Milliyetçi çok, Türk Milliyetçisi yok

Bir şeyi hemen ifade edeyim: Türk insanının zihin haritasındaki en değerli alanlardan Türk Milliyetçiliğinin sahibi yoktur. O tepe, o alan bomboştur ve kendini savunacak birine hasrettir. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşını oluşturan değer, bütün lafızlara rağmen, CHP’nin ilgili okuna rağmen eylemsiz ve savunmasızdır; ayaklar altındadır. Herkes milliyetçidir ama hiç kimse Türk Milliyetçisi değildir! Tek millet milliyetçisi, o, bu, şu, necip, aziz, İbrahimî millet milliyetçileri her tarafta; fakat siyaset sahnesinde bunlara “Bu milletin, bu bayrağın adı ne?” diye soracak bir Türk Milliyetçisi maalesef yok.

Siyasî partisiniz ve bir gönül-zihin alanını ele geçireceksiniz. Veya ürününüzü gönül-zihin coğrafyasında bir yere yerleştireceksiniz. Ne yaparsınız?

Tabi önce bir ürününüz veya bir kimliğiniz var! Diyelim ki kimsenin kendini layık görmediği Türk Milliyetçiliğini kimliğiniz yaptınız! Peki, propagandanız nasıl olmalı. Basın toplantınızda, grup konuşmanızda, beyanatınızda ne diyeceksiniz?

Türk Milliyetçiliği tepesini zaptetmek

Hepsinde, ama hepsinde, bıkmadan “Türk Milliyetçiliği” diyeceksiniz.

Allah, Allah! İnsanlar sıkılmaz usanmaz mı? Çarpıcı, yeni; şimdi çok moda, inovatif, bir şeyler söylesek daha iyi olmaz mı? Hayır olmaz. Çünkü siz, hele elinizdeki iletişim araçları kısıtlıysa, her fırsatta aynı noktaya vurmak zorundasınız. Yoksa etkiniz dağılır gider.

Ancak bu vuruş, “Türklük de Türklük!”, “Türk Milliyetçisi olun ey millet!”ten ibaret değildir. Değerlerinizi hayata yansıtmalısınız.

Siyasette her konu Türk Milleti ve Türk Milliyetçiliği hakkındadır aslında. Eğitimden mi bahsediyorsunuz? “Çocuklarınız, torunlarınız, yani Türk Milleti’nin geleceğidir konuştuğunuz”. Ekonomi mi anlatıyorsunuz? “Türk Milleti’ni zenginliğini, çocuklarınızın, torunlarınızın refahını” savunmaktasınız. Ekonomiden söz açmışken Orhun Bengütaşlarında aç milleti doyuran, çıplak milleti giydiren Kaan ihmal edilir mi? Ya tokken açlığı düşünmeyen budun?… Ve zengin ve müreffeh bir Türkiye’nin Türk dünyası için nasıl bir nirengi noktası olacağının heyecanını verirsiniz insanlara. Adalet mi? Türk Milleti’nin teşkilatı olan Türk Devleti’nin temelinden bahsediyorsunuz! Kutadgu Bilig’de Hakan Küntogdı’nın adalet için söylediklerini anlatırsınız. Dış politika mı? Dış politikamız Türk Milleti’nin çıkarları için mi yapılıyor diye sorarsınız. Türkmenlerden Uygurlara dış politikanın her konusu Türk Milliyetçiliği hakkındadır. Ege’de gaspedilen adalarımızı, AB’de gaspedilen haklarımızı anlatmak da.

Eğer ne yaptığınızı biliyorsanız; kimlik probleminiz yoksa, Türk Milliyetçiliği sözünü etmeden, hatta Türk demeden de Türk Milliyetçiliği yaparsınız zaten.

Ne Duracell ne de Energizer tavşanı “Ha bak ben bu bataryayı kullandığım için çok yürüyüp oynadım” demedi. İnsanlar onun cevvaliyetinin o bataryadan geldiğinin farkındaydı. Bir süre sonra davul çalması da gerekmez. Göründüğü anda neyi temsil ettiği anlaşılır.

Türk Milliyetçiliği zihin alanına yerleşen politikacı da artık sadece kalkıp el sallasa, onun için, “Bak Türk milliyetçiliği yapıyor” denir.

Başarısızlık için neler yapmalısınız?

Ne yaptığınızın farkında değilseniz, içiniz Türk Milleti ve Türk Milliyetçiliği ile dolu bile olsa; beğensinler diye, etkilensinler diye nutuk atıyorsanız, rol yapıyorsanız, hele hele tıpkı “onun gibi” olmaya çalışıyorsanız, hiç ümit yoktur. Türk Milliyetçiliği yapmıyorsunuzdur, yapamazsınız… Millet ekonomi veya dış politika bilmeyebilir ama kimin samimî, kimin aktör olduğunu hemen anlar. El kol sallamak boşunadır.

Siyasette de pazarlamada da acemiler bir kere söylediklerinin kâfi olduğunu sanırlar. Onlar kendileri ile pek bir iç içe olduklarından herkes de onların geçen gün, geçen hafta söylediklerini ezberledi zannederler. Hâlbuki iş hiç de öyle değildir. Gönül ve zihin arazileri her gün tekrar tekrar fethedilmelidir.

Gazete ilanları üzerinde yapılan araştırmalar, okuyucunun, sizin ilanınızı ancak üç tekrardan sonra gördüğünü, ona ilgi duymasının da ancak üç defa gördükten sonra vuku bulduğunu göstermişti. Yani bir mesajın iletilmesi ortalama dokuz yayından sonra gerçekleşiyor.

Bunun farkında olmayanlar, hadi bunu söyledik, şimdi şöyle zekice, esprili bir şey bulup milleti şaşırtalım, eğlendirelim, kızdıralım diye düşünür. Başarı her seferinde yepyeni şeyler söyleyerek değil, her seferinde aynı duygu ve düşünceyi farklı şekillerde tekrar tekrar söylemekle kazanılır.

Bir başka hata, rakibin ithamına uzun uzun cevap vermeğe kalkmaktır. Rakibi tenkidi öne çıkarmaktır. Hâlbuki rakip, kendi sahasında konuşur, kendi müstahkem mevkiinden size ateş açar. Onun yapıp ettiğini öne çıkarırsanız, muharebeyi onun seçtiği alanda kabul edersiniz. Hele onun üslubunu taklit ederseniz kaybettiğinizin resmidir. Tam tersine, onu kendi değerlerinizin, kendi üstünlüğünüzün alanında hesaba çekin: Senin tek millet dediğin milletin adı yok mu? Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk milleti denmez mi? Dokuz defa sorun bakalım ne cevap veriyor?

Ve kendi fikir kimliğinizi bir an bile unutmayın. Siz Türk Milliyetçiliği değerlerini temsil ediyorsunuz, kendisine Türk Milliyetçisi diyenleri temsil ediyorsunuz. Sizin her sözünüz, her projeniz, her davranışınız Türk Milliyetçiliğinin hesabına yazılır. Artısıyla da eksisiyle de.

Geçen yazıyı bir şiirle bitirmiştim. Bu sefer de herhalde bir grup muzip Arapça öğrencisinin uydurduğu Türkçe- Arapça salatası hoş bir tekerleme ile bitirelim:

Et tekraru ahsen velev kâne yüz seksen!

Tekrar daha iyidir, yüz seksen kere de olsa!

Tabi kim olduğunu ve neyi tekrar etmen gerektiğini biliyorsan.

_______________________________________

[1] 2011 seçimlerinden önce de bu hikâyeyi ilgileneceğini sandığım insanlara iletmiştim. Sonra yayınladım da: http://millidusunce.com/kilicdarolu-hata-yapmaz-neden-m/

[2] http://htdokun.haberturk.com/ana-gazete/haber/2039314-sogan-3-lira-degil-5-lira-bile-olsa-secmen-oyunu-degistirmez#

 

Muhteşem Törenler ve Gelişmişlik Seviyesi

Rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar, Türkiye’nin en ünlü psikiyatrlarından olduğu kadar, kendisini çok iyi yetiştirmiş gerçek bir aydındı. Aynı zamanda dünyayı gezmeye ve fotoğraf çekmeye meraklı bir kişiydi.

Kendisinden dinlediğim bir hatırasını hiç unutamıyorum. O’nun dilinden aklımda kaldığı şekliyle aktarayım:

“Galiba yıl 1986 idi. Avusturya’nın Başkenti Viyana’da turist olarak geziyordum. Başkanlık Makamının önündeki merdivenlerde fotoğraf çekerken, merdivenlerin başladığı noktaya bir siyah otomobil geldi.

Aracın önünde arkasında eskortlar, korumalar vs yoktu. İçinden çıkan adama dikkatlice bakınca tanıdım.

Bu bir gün önce yapılan seçimleri kazanarak Avusturya Cumhurbaşkanı seçilen Kurt Waldheim’di.

Avusturya Cumhurbaşkanı Kurt Waldheim aracından çıktı, bond çantasını eline aldı, tek başına Cumhurbaşkanı olarak görev yapacağı Başkanlık Makamına doğru merdivenleri çıkmaya başladı.

Ben de kendisine yaklaşarak kendimi tanıttım ve başarılar diledim. Teşekkür ederek, makamına gitmek üzere yoluna devam etti.”

Bilindiği gibi, Waldheim, 1972’den 1982’ye kadar Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği görevini üstlenmiş, 1986’dan 1992’ye kadar Avusturya Cumhurbaşkanlığı görevini yürütmüştü.

Kurt Waldheim dünyanın yakından tanıdığı çok önemli bir devlet adamı idi.

Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra sıradan bir memurun göreve başlaması gibi makamına gelmesi ve etrafını coşkulu vatandaşların sarmaması bana garip gelmişti.

***

Oysa bizde bu işler böyle mi olur?

Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan 24 Haziran’da 2. defa Cumhurbaşkanı seçildi.

Bir Cumhurbaşkanının göreve başlaması nasıl olurmuş âleme gösterdik.

Bakın nasıl kutladık bu kutlu ve mutlu olayı?

Yandaş medyadan alalım bilgileri:

“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki (TBMM) yemin töreninin ardından Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde gerçekleştirilen tören, katılımcı sayısı ve çeşitliliği bakımından dünyada öne çıkan törenler arasında yer aldı.”

“Törene görevli ve davetliler yaklaşık 10 bin kişi katılım sağladı. 22 Devlet Başkanı ile dini cemaatlerin ruhani liderlerinin de katıldığı törende, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Cumhurbaşkanlığı Devlet Klasik Türk Müziği Korosu, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Armoni Mızıkası, TSK Mehteran Takımı ile TSK Tarihi Birlik de yöresel kıyafetlerle hazır bulundu.”

“Talihsiz tren kazası nedeniyle biraz hüzünlü de olsa Meclis’teki o tarihi anda heyecan doruktaydı.”

“Misafirlere, darphane tarafından özel bastırılan ve arka yüzünde Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve törene ilişkin enstantanelerin bulunduğu 1 liralardan hediye edildi. Bu özel paraların bir kısmı da tedavüle sokuldu. Ayrıca, tören gününe özel pul bastırıldı.”

Şimdi Avusturyalılar ve hatta bütün batı bizi kıskanmasın da ne yapsınlar?

Hasetlerinden çatlasalar yeridir.

*********************************

Bitmez Tükenmez Kutlamaların Sebebi

Avrupa ve Asya’da önemli devletlerde Belediye Başkanı, milletvekili, bakan, başbakan veya cumhurbaşkanı seçilenler için muhteşem kutlama törenleri yapılmaz. Seçilenler aylarca tebrik için gelen ziyaretçileri misafir etmek zorunda kalmazlar.

Oysaki bizde küçük bir kasaba belediyesine başkan seçilenden tutun, milletvekili seçilenler ve bakan olanlara kadar her önemli makama gelen aylarca çok yoğun tebrik ziyaretleri ile meşgul edilir.

Seçilen kişilerin yeni görevlerine bir an evvel intibak etmesi, iş akışını öğrenmesi ve çalışanları tanıması için en değerli zamanları düşüncesizce harcanır.

İlk etapta kutlama ziyaretleriyle doldurulan makam odaları ilk altı aydan sonra da şahsi talepler sebebi ile gelenlerin istilasına uğrar.

Peki, gelişmiş demokrasi ile yönetilen ülkelerle bizim aramızdaki bu fark nereden doğmuş olabilir?

Avusturya’da, Almanya’da, İngiltere’de, Hollanda’da, Japonya’da, G. Kore’de vb ülkelerde vatandaş seçtiği kişilerden özel beklentiler içinde olmaz. Buralarda hukuk devleti olmanın gereği, vatandaşın meşru bir işi varsa zaten devletin görevi bu talebi çözmektir. İşi bir aracıya ihtiyaç duyulmaksızın yapılır.

Farz edelim, vatandaşın bir inşaat ruhsat işi, bir teşvik talebi varsa, talep hukuk kurallarına aykırı değilse, devlet görevlileri zaten bunu yapacaktır. Hukuka aykırı ise seçilenler adamınız da olsa, aracınız da olsa, meşru olmayan talebi yapılmayacaktır.

Oysaki bizim gibi demokrasi ve hukuk devleti açısından sorunlu ülkelerde devlette işiniz varsa o işin yapılması “hukuka uygunluk” kriterine göre değil, “adamına göre” yapılmaktadır.

Bir kısım vatandaşımızın siyaset merakı da, tebrik kuyruğunda beklemesi de “adamını bulma” niyetinden kaynaklanır.

Aylarca makam odalarında tebrik kuyruğunda bekleyenlerin önemli bir kısmı, bir süre sonra mevzuata aykırı taleplerinin kitabına uydurularak yapılması talebiyle gelecektir.

***

Bireysel Fayda, Toplumsal Fayda

Mevzuata aykırı bireysel taleplerin yerine getirilmesi genellikle toplumsal faydanın aleyhinedir.

Kaldırıma taşan esnafa hoşgörülü olursanız, kaldırımda yürüyen yayaların alanını daraltırsınız. Çekme mesafesini ihlal eden, verilen kat iznini taşan inşaata göz yumarsanız bir süre sonra orada şehir berbat bir hale gelir. Nitekim şehirlerimiz bu tür uygulamalarla yaşanmaz hale getirilmiştir.

Müteahhitlere bireysel fayda sağlayan kayırmalar, usulsüz krediler, ihale şartnamelerine uygunluğun denetlenmemesi gibi hukuksuzluklar, devlet kaynaklarını yandaşlara talan ettiren uygulamalar da ülkenin geri kalmasının en önemli sebepleridir.

Aynı zamanda Soma faciası, Çorlu tren faciası gibi gerçekte cinayet olan sözde kazalarda yüzlerce vatandaşınızı kaybeder, daha fazlasını sakat bırakırsınız.

Demek ki yapacağımız ilk iş, bitmez tükenmez kutlamaları bir yana bırakıp, hemen ve derhal hukukun üstünlüğünü tesis etmektir.

Ülkenin beka meselesi varsa, geri kalmak kader olmaktan çıksın diyorsak, çare önce hukuk devleti ilkesini hayata geçirmektir.