25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 611

Hz. Mevlânâ’nın Hatırlattıkları

0

Akıl ve kalb ile gidenler arasında olanlardan biri de, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’dir.

Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazalî; meşhur eseri İhyau Ulûmi’d-Din ile,

Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, ünlü eseri, baş yapıtı Mesnevî-i Şerif ile,

İmam-ı Rabbanî; Mektubat’ı ile hem akla hitap etmişler hem de kalbe.

Madde-Mânâ elele ve atbaşı gidiyor bu eserlerde.

İnsanın da maddesi var. Akla ihtiyaç duyar.

İnsanın da mânevî tarafı, mânâsı var. Kalbe ihtiyaç duyuyor.

Çünkü “Aklın nûru (ışığı) fünûn-u medeniyedir.” Yani aklın ışığı ilimdir. Fendir. Bilimdir.

“Vicdanın ziyası (ışığı) ulûm-u diniyedir.” Yani vicdanın ışığı din ilimleridir.

Yâni doğruyu bulmak, doğruyu bilmek, doğruda olmak din ile mümkün. Din ile olasıdır. Ancak din ile Hak bilinir. Din ile Hak tanınır. Din ile kul; kulluğunu bilir. Bundan dolayıdır ki “Nübüvvet (Peygamberlik) beşerde (insanlık için) zarurîdir.” Yani Peygambere olan ihtiyaç, insan için mutlak zorunludur.

İnsan; Peygamberle ancak, dünyadaki konumunu bilir.

İnsan Peygamberle ancak, dünyada bulunuş sebebini anlar.

İnsan Peygamberle ancak, sonunun ne olacağını, geleceğin kendisine neler getireceğini bilir. Anlar. İnsan ancak; Peygamber’in Allah’tan getirdikleriyle, önünü görebilir. Sonunu akleder. Gerekeni yapar. Peygamber, gözünün nûru olur. Onsuz; bakar kör olduğunun bilincine varır. Var gücüyle onun ipine sarılır. Onun kendisini Allah’ın huzuruna çekmek istediğini fehmeder.

İşte Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri, Peygamberimizin âdeta bir mikrofonudur. Peygamberimiz, bizlere sesini bir de onunla duyurmaktadır. Görünüşte Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, kuru bir üzüm çubuğu gibidir. Ama ucunda tatlı mı tatlı, güzel mi güzel, hoş mu hoş üzüm salkımları taşımakta, bizlere sunmaktadır. Nasıl ki üzümün lezzeti kuru çubuğunda aranmaz. Mevlânâ’nın hoş sohbetlerinin doğruluk tadı, hakikat bilgisi, irfan kaynağı olan inci gibi sözlerinin kaynağı bizzat Allah’tır. Nitekim bunu Mevlânâ’nın kendisi de söylemektedir. Mesnevî adlı eserini; Allah’ın zaman zaman yaptığı ilhamlarla yazdığını kesin bir dille belirtmektedir.

Bir Peygamberi her yönüyle tanımak; bütün Peygamberleri tanımak demektir.

Bir vehbî âlimi -ayrıca Allah vergisine mazhar olan ilim sâhibi- bir zâtı tanımak, onun gibi bilginlerin tümünü tanımak demektir.

İşte Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, böyle bir zâtı muhteremdir. Çok saygın kişiliği olan bir kimsedir.

Kendisinden öncekileri şahsında topladığı gibi, kendisinden sonrakilere de bir çekirdek olmuştur.

Zaman-zemin ve şahıslar farklı, fakat hepsinde gaye, hedef, maksat ve metod aynıdır.

Sunuşlar değişik, kaplar çeşitli ama, içindekiler hep aynıdır.

Hepsinde öncelikle konu insandır. Ferttir. Bireydir.

Kabuktan ziyade özdür. Maddeden ziyade mânâdır.

Hepsinin; etrafında toplanılmasını istedikleri temel kavramlar şunlardır: Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Adalet ve İbadet. Hepsinin istediği; hepsi de kulluğu gerektiren şeylerdir. Nitekim yaptıkları, yapmak istedikleri hep aynı şey olmuştur.

Nitekim, Mevlânâ için “Ben O’nun zamanında gelseydim, öyle yazardım. O, Benim zamanımda gelseydi, böyle yazardı.” diyen asrın âlimi, kerametvâri bir söz söylemiştir.

Çünkü Mevlânâ’yı yersiz, yakışıksız ve liyakatsizce tenkit edeceklere bu sözü, onların yüzlerine bir şamar gibi iniyor. Onlara hadlerini bildiriyor. Onları kendilerine getiriyor. Yâni demek istiyor ki o zât değerli okur! Ben O’nun zamanında gelseydim, O’nun yaptığı gibi hizmet ederdim. O, Benim zamanımda gelseydi, O da Benim gibi hizmet ederdi.

Evet, yaşadıkları zamandan öncekilerle, yaşadıkları zamandan sonrakilerle, bu tip şahısların aynîliği vardır. Aynı maddî-mânevî safahat ve evrelerden geçerek kâmil ve erdemli oluşları vardır. Aynı hizmete talip oluşları vardır. Çevrelerinde halelenen ve halkalanan insanları, en güzel şekilde tenvîr edip, bir güzel aydınlatmaları

 

Nuri Killigil

Millî kahramanımız, Türkiye’mizde Savunma Sanayisinin kurulmasına öncülük eden Emekli General Nuri Killigil’in yan sütundaki hayat hikâyesinin son satırlarında sabotaj ihtimalinden söz ediliyor. Araştırmacı Yazar Atilla Oral, bilerek örtülen hâdiseyi 25 yıl boyunca araştırdı. İnfilak hâdisesi hakkında Türkçe yazılmış 185, yabancı dille yazılmış 18 adet kitabı, 718 adedi yerli, 35 adedi yabancı süreli yayını, 6 adet doktora ve yüksek lisans tezini, Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinden 20, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivlerinden 26, İstanbul İtfaiye Müdürlüğü Arşivlerinden 2 adet belgeyi inceledi.  Bu uzun ve yorucu çalışmalardan meydana gelen 928 sayfalık muhteşem eserini, 17 X 24,5 santim ölçülerinde renkli ve siyah-beyaz fotoğraflarla, harita, kroki ve belge fotokopileriyle zenginleştirilmiş hazine değerinde bir belgesel olarak okuyuculara sundu. İplik dikişli bez ciltli eser 80 gram mat kuşe kâğıda basılıdır, kalın kuşe kâğıttan şık bir muhafaza içerisindedir.

Bu muhteşem eserin yazarı Atilla Oral, Nuri Killigil’in kurup çalıştırdığı silah fabrikasının içerideki bir infilaktan değil, dışarıdan bir sabotaj ile havaya uçurulmuş olabileceği şüphesinden yola çıkarak giriştiği araştırmalarının neticesini, inandırıcı delillere dayanarak tespit ediyor.

Eser; Nuri Killigil’in, renklendirilmiş fotoğraflar eşliğinde ve en ince teferruatıyla anlatılan hayatı ile başlıyor. Okuyucu, Killigil Paşa’nın karakter yapısı hakkında bilgi sâhibi oluyor. Teğmenliği dönemindeki komutanlarının ve dostlarının, ayrıca aynaya bakarak çizdiği kendi portresi, bu sayfalarda yer alıyor. Okuyucu, Killigil Paşa’nın iyi bir ressam olduğu kanaatine varıyor. Sonraki sayfalarda Nuri Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı’nda; Trablus ve Bingazi’de, Kut’ul Ammare’de, Kafkas İslâm Ordusu Komutanı olarak Azerbaycan’da, Millî Mücadele yıllarında Anadolu’daki mücadeleleri ve başarıları, eserin 11-240. Sayfalarında yer alıyor. Bu bölümün sonunda ‘Kaynakçalı olaylar kronolojisi’ var. (s: 241-246)

Sonraki sayfalarda Paşa’nın Kütahya Çinicilik Anonim Şirketi / Kütahya Çini Fabrikası ile alakalı çalışmaları zengin fotoğraflarla yer alıyor. Nuri Paşa’nın önderliğinde kurulan fabrikada üretilen muhteşem çini vazoların resimleri dikkat çekiyor.

Bu bölümde başlayan ve eserin sonuna kadar devam Atilla Oral’ın asıl hedeflerinden biri de; sahasında otorite ölçüsünde bilgi ve ilim sâhibi tanınmış-saygın kişilerin, tarihçi ve yazarların ilgisizliği ve hatta sabotaj endişelerine davetiye çıkaran davranışlarının temelindeki sebeplere ulaşmaktır. Elde edilen neticeler, tespit edilen yargısız infazlar, tekzip edilmeyen saptırılmış ve tahrif edilmiş haber ve yorumlar alaka ile okunuyor.  (s: 249-276)

279. sayfada başlayan yeni bölümde; Nuri Killigil, Şâkir Zümre, Nuri Demirağ, Vecihi Hürkuş, Hasan Derman ve diğer mümtaz şahısların, Mustafa Kemal Paşa’nın, İzmir İktisat Kongresi’nde gösterdiği istikamette teşebbüse geçişleri anlatılıyor. Verilen bilgiler, üretilen malzemelerin fotoğrafları, makta resimleri ve teknik bilgileri ihtiva eden belgelerin fotokopileri eşliğinde okuyucuya sunuluyor. Türkiye’nin o tarihlerde, uçak ve uçak bombası yaptığını ilk defa bu sayfalardan öğrenenler, kendilerini gecikmeli bir heyecan ve gurur fırtınası içerisinde buluyorlar. Maalesef geçmişin imkânsızlıklar okyanusunda yapılan iyi işlerden, ulaşılan başarılardan haberdar olmayan insanlarımız, hiç de az değildir. Onları ilgisizlikle suçlamaya hakkımız yoktur. Başarıların devamına mâni olanlar, ayıplanmaktan çekindikleri, ihanetleri sebebiyle hesaba çekilmekten korktukları için şenâ’atlerini gizli tutmuşlardır. Araştırmacı yazar Atilla Oral, büyük bir başarı ile bütün kirli hesapları, aksi ispat edilemeyecek şekilde ortaya koyuyor. (s: 274-362)

Nuri Killigil Paşa, enerjisi ve milletine-ülkesine hizmet azmi bedenine, zekâsı kafatasına sığmayan bir insandır. Sütlüce’de kurduğu Askerî Teçhizat ve Zeytinburnu’nda kurduğu Demir Eşya fabrikalarının başarılarıyla iktifa etmemiştir. İzmir’de cıva madeni işletmesini satın alır. Atilla Oral önce,  Türkiye’de cıva madeni işletmeciliğinin tarihi hakkında bilgiler veriyor. Ülkemizde nerede ve kaç adet cıva madeni işletmesi var, bu işletmeler kimlere aittir, 1923’ten 1949’a kadar ne kadar üretim yapılmış… en ince teferruatıyla anlatıyor. (s: 365-390)

393. sayfada başlayan bölümde, İkinci Dünya Savaşı sürecinde Killigil Paşa’nın başına gelenler, Paşamızın ırkçılığı reddeden Turancı oluşu, Kırım Türklerinin temsilcisi büyük milliyetçi Müstecip Ülküsal ile dostluğu, Nazilerin Türkiye’de dağıttığı 5.000.000 mark, Paşa’nın Hitller Almanya’sı karşısındaki önlenemeyen (aslında önlenmeyen) mağlubiyeti ve diğerleri…

Bölümün sonunda kaynakçalı olaylar kronolojisi var. (s: (393-444)

Eserin diğer bölümlerinde ele alınan konuların başlıkları şöyledir: (s: 447-792)

*Ortadoğu Silah Pazarında İki Türk: (Nuri Killigil ve Şâkir Zümre.) Şâkir Zümre, daha sonra fabrikasında soba üretmek mecburiyetinde bırakılmıştır.

*2 Mart 1949 Nuri Paşa Fabrikasında İnfilak.

*Nuri Paşa’nın Cenazesine Müftülük Sabotajı

*Nuri Killigil Fabrikası Şehitliği. (Şehitliğin harap ve perişan hâli, fotoğraflarla gözler önüne seriliyor.)

*Nuri Killigil Ailesi Soy Ağacı ve fotoğraf albümü.

*Nuri Killigil’e Hükümet Sabotajı.

*Türkiye’ye Amerikan Askerî Yardımı-Millî Savunma Sanayii’nin Tasfiyesi.

*Nuri Paşa’ya Yahudi Sabotajı?

*Nuri Paşa’ya Araştırmacı-Yazar Sabotajı. Bu sayfalar, kitabın ana bölümleridir. Tamamının yazarın ifadeleriyle ve sayfalardaki fotoğraflarının incelenmesi suretiyle okunmasının, uygun olacağı düşüncesiyle ve okuyucunun duygularına sınır koymamak maksadıyla özeti verilmemiştir.

Son sayfalarda Belgeler ve Kaynakça ile Kişi Adları Dizini baş

lıklı bölümler bulunuyor. (s: 795-928)

Nuri Killigil Paşa, Türkiye’nin ilk Endüstriyel Silah Tasarımcısı, üreticisi ve ihracatçısıdır. Değerli, mümtaz ve nadir insanın maruz kaldığı ihanetleri, sabotaj ve katliam şeklindeki toplu cinayeti anlatan bu eser, Türkiye’nin geleceğinde söz sâhibi olmayı düşünen herkes tarafından mutlaka ve dikkatli bir şekilde okunmalıdır.

Türkiye’mizin inkişafını engelleyenleri: resmî tarih yazarlarının bilerek ve hatta kasten yazmadıkları için ihanet, diğer tarih yazarları da ihmal sebebiyle suçludurlar.

Atilla Oral’ın emekleri, Müslüman-Türk’e yakışır değerbilirliktir. Gönülden teşekkürleri hatta minnettarlıkları hak ediyor.

DEMKAR YAYINEVİ:

Cumhuriyet Mahallesi, Fırın Sokağı Nu: 13 Bomonti, Şişli-İstanbul. Telefon: 0.212-241 39 41

e-posta: posta@demkaryayinevi.com internet: www.demkaryayinevi.com

NURİ KİLLİGİL:

Enver Paşa’nın kardeşi olan Nuri Killigil Paşa, 1890 yılında, o dönemde 600 yıllık Türk toprağı olan, Yugoslavya’nın parçalanmasıyla 1991 yılında bağımsızlığını kazanan Makedonya’nın ikinci büyük şehri Manastır’da doğdu. 1909 yılında Manastır Harbiyesi’nden üsteğmen olarak mezun oldu. 1911’de Trablusgarb Savaşı’na katıldı. 1917 yılında Kafkas İslam Ordusu Kumandanı olarak Azerbaycan’da, İngiliz ordusu ve Ermeni çeteleri ile savaştı, Azerbaycan Türklerini hürriyetine kavuşturdu. 1919 yılında işgal altındaki İstanbul’da İngiliz işgal kuvvetleri komutanlığınca tevkif edilerek muhakeme edilmek üzere Batum’a gönderildi. Burada 6 ay esir olarak kaldı. Kafkasyalı Türklerin yardımıyla hapishâneden kaçtı. Önce Erzurum’a, sonra da Bakü’ye geçti. Bolşevik askerî kuvvetleriyle savaştı ise de baş edemeyeceğini anlayınca Erzurum’a döndü. Rus orduları tarafından terk edilen teçhizatı kullanılır hâle getirebilmek için İş Ocağı kurdu. 1921 yılında tedâvi için Londra’ya gitti. Askerlik hayatı böylece sona erdi.

İyileştikten sonra İstanbul’a geldi. 1930 yılında küçük bir sermâye ile silah ve cephâne üretim tesisi kurdu. Burada tabanca üretti. Arap İsrail Savaşı’nda Arap ordularını ve Filistin halkını destekledi. İsrail Devleti’nin kuruluşundan sonra da Araplara silah verdi. 2 Mart 1949 târihinde fabrikasında meydana gelen infilak sonucu, 27 kişi ile birlikte şehit oldu.

 

 

 

ATTİLA ORAL:

3 Kasım 1962 târihinde Kocaeli ilinin Karamürsel ilçesinde doğdu.

93 Harbi sonrasında Karamürsel’de iskân edilen Saraybosna göçmeni aileye mensuptur.

İlk ve orta öğrenimini Kocaeli ili Hereke beldesinde, lise öğrenimini ise İzmit’te tamamladı. İstanbul Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden mezun oldu. Demkar Yayınevi’nin sâhibi, araştırmacı ve yazardır.

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait eski fotoğraf koleksiyonu yapıyor. Osmanlı Devleti’nin son yılları, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet Dönemi, Atatürk Devrimleri ile ilgili çeşitli konular üzerinde belgelere dayanan araştırmaları mevcut. Türk ticâret ve sanayi târihi ile ilgili araştırmaları çeşitli gazete ve dergilerde makale olarak yayınladı. Özgür Kocaeli Gazetesi’nde yayımlanmış çok sayıda yerel târih makaleleri bulunuyor.

Evli ve iki çocuk babasıdır.

Eserleri: *Atatürk ve İktisâdî Kalkınma (2006), *Kuva-yı Milliye (2007), *Üsküdar Faciası (2008), *Atatürk ve Kocaeli (2009), *Selim Sırrı Paşa (2010), *Şakir Zümre (2012), *Nuri Killigil (2016), *Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu (2012), *Charles Harington (2013), *İşgalden Kurtuluşa İstanbul (2013), *Can Kıraç’ın Canhıraş Mektubu (2014)

Derlediği kitaplar: *Kocaeli Tarih ve Rehberi, Rıfat Yüce (2007), *Yörük Ali Efe, Şükrü Oğuz Alpkaya (2009), *Kurtuluş Savaşı Anıları, Niyazi Yelkencioğlu (2010), *Kazım Özalp (2011)

Yayına hazırladığı kitaplar: *İzmit Mutasarrıflığı, Vital Cuinet (2012), *Trakya’da Bir Savaş Fotoğrafçısı, Herbert F. Baldwin (2012), *Türkiye’de Gezintiler, Wilhelm Endriss (2014), *Atatürk ve Hekimler, Prof. Dr. Metin Özata (2015), Ârifiye Köy Eğitmenleri Târihi, Karabey Aydoğan (2015)

 

 

 

MİLLİYET DUYGUSUNUN SOSYOLOJİK ESASLARI:

Ord. Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, 1880 yılında Tataristan’ın başşehri Kazan yakınında Taşsu köyünde doğdu. Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, millî hislerinin yönlendirmesi ise 1906 yılında Kazan’a döndü. Seçimleri kazanarak Kazan Türklerinin milletvekili olarak Rus Parlâmentesu’nda bulundu. Rusya’da Çarlık yönetimini deviren Lenin; ‘Milletlere hürriyet, devletlere bağımsızlık‘ sloganı ile iktidara gelince Tataristan bağımsızlığını ilân etti, Sadri Maksudi Arsal devlet başkanlığına getirildi. 1918’de Komünistler Tataristan devletini çökertince Finlandiya’ya oradan da Paris’e gitti. 1923-1924 yıllarında Sorbonne’a bağlı bir enstitüde ‘Türk Kavimleri Târihi’ dersleri verdi. 1925 yılında Atatürk’ün dâveti üzerine Ankara’ya gelip Hukuk Mektebi’nde ‘Türk Hukuk Târihi’ profesörü oldu.  Türk Târihi Tetkik Cemiyeti’nin kuruluşunda görev alan Arsal, 1931’de Şebinkarahisar mebusu seçildi.. İstanbul Üniversitesi’nde Türk Hukuk Târihi Kürsüsü’nü kurdu ve başkanlığına getirildi. 1950 seçimlerinde İstanbul milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi. Türk târihine ve hukukuna dâir basılmış birçok eserleri vardır. Vefatından kısa bir süre önce tamamlayabilidiği son eseri ‘Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları’ isimli eseri, bir çeşit vasiyetnâme ve savunma mâhiyetindedir. Değerli bir eserdir. Ord. Prof. Dr. Arsal, 20 Şubat 1957 târihinde İstanbul’da vefat etti.

Merhum Hocamız eserinde; milliyet kavramını, hukuk târihi ve sosyoloji alanlarında kabul görmüş ilmî esaslar çerçevesinde, tamâmen objektif bir görüş açısıyla incelemektedir. İnsanlığın ve milletlerin hayatında çok büyük rolü olan ‘milliyet’ anlayışı üzerinde o güne kadar mevcut olan fikrî cereyanları kendi târih ve sosyoloji birikiminden örnekler vererek tartışıyor.

Kitap, milliyetçiliğin tarihte ve günümüzde milletlerin hayatında oynadığı rolün önemine rağmen, milliyet esasını münhasıran sosyolojik bakımdan ele alan bir eserin, Türkçe ve Batı dillerinde mevcut olmadığı 1955 yılında yayımlandığında çok büyük ses getirmiştir. Hâlâ da, milliyetçilik esasını objektif bir görüşle bu kadar kapsamlı ve geniş bir bibliyografyaya dayanarak araştırmış bir başka eser bulunmamaktadır. Kızı Adile Ayda’nın, ‘babasını ömrü boyunca rehberlik etmiş bir his ve idealin, ilmî temeller üzerine oturtulmuş abidesi‘ telâkki ettiği bu kitap, defalarca basılmış ve bugün bir klâsik hâline gelmiştir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

 

KEŞKE O DELİ BEN OLSAYDIM:

Aynı fabrikada çalışan iki arkadaştan biri Almanya’ya işçi olarak gitmiş, emekli olduktan sonra doğup büyüdüğü Kayseri’ye dönmüştür. Diğeri de iş hayatına başladığı fabrikadan emekli olmuştur. 30 seneden fazla bir sürededir görüşemeyen dostlar, tesadüfen karşılaşırlar bir çay bahçesinde oturup hasret gidermeye çalışırlar:

Buraları özlemişim. Eski iş yerimize gidip bir dolaşayım dedim. Fabrikanın kapandığı haberini duyunca çok üzüldüm. İyice moralim bozuldu.

Orasını hiç sorma… Dört sene evvel fabrika özelleştirilecek denildi. Sonra tamamen kapatılıp faaliyeti durduruldu. Ben de çok üzülüyorum şimdiki durumuna. Kimlere ekmek verdi, kimleri ev bark sahibi yaptı bu muhteşem iş yeri… Ama onu düşünen kim. Kapısına kilit vurdular. Tek sevindirici tarafı, arazisi ve binalarının Erciyes Üniversitesi’ne devredilmesi oldu. Hiç olmazsa yapılacak ilmî çalışmalara mekân olacak.

Rahmetli Deli Ahmet’in kemikleri sızlayacak.

Onu düşündükçe içim burkuluyor, bir hoş oluyorum.

Acaba bu devirde onun gibi bir adam daha çıkar mı dersin?

Hiç sanmıyorum ki, bu devirde Deli Ahmet gibi biri bulunsun.

Ah ne olurdu, eli kalem tutan vicdan sâhibi biri çıksa da Deli Ahmet’in hayatını, yaptıklarını şimdiki nesle örnek olsun, ibret alsınlar diye kaleme alsa. Belki okuyanlar birazcık ders alırlar.

Belli mi olur, belki de onu araştırıp hayatını yazan birisi çıkar.

İnşallah

***

Bu girişten sonra sağlam kurgulu, kolay okunan, insana huzur veren roman başlıyor. Yerli ve millî… Romanın kahramanları, her gün çevrenizde gördüğünüz, ‘Aaa bu bizim, Örencik köyünden gelip mahallemize yerleşen Hüsâmettin Amca’ya benziyor‘ diyeceğiniz insanlar… Veya komşunuz Melâhat Abla’ya, Safiye Teyze’ye benzeyenler…

Anadolu’da her mahallenin bir ‘deli’si vardır. Kimileri ‘deli‘ derse de aslında onlar ‘velî‘dirler. Deli Ahmet’ de öyle…

ORAN / ORTA ANADOLU KALKINMA AJANSI:

Telefon: 0.352-352 67 26 Belgegeçer: 0.351-352 67 33 e-posta: info@oran.org.trwww.oran.org.tr

ESKİ TÜRK FİLOLOJİSİNE GİRİŞ:

Doç. Dr. Mehmet Turgut Berbercan, kitabı hakkında şu bilgileri veriyor:

Kitapta, Türk edebiyatının ilk iki edebiyat dönemi, Köktürk ve Eski Uygur edebiyatları tanıtılmıştır. Bu tanıtım çeşitli bölümler altında Eski Türkçeye ait gramer, sözlük ve yazı bilgisi ile birlikte seçme okuma parçaları verilerek desteklenmiştir. Türk dili ve edebiyatını târihiyle bilmek Eski Türkçeyi öğrenmekle başlar. Bu şiarla, Türk yazı dilinin ilk dönemi, eski Türk edebiyatının başlangıç dili, Türk dilinin temeli ve edebiyattaki çıkış noktası olan Eski Türkçe, filolojik perspektifte târif edilmiş ve konuyla ilgili temel bir giriş bilgisi verilmek suretiyle Eski Türkçenin Türk dili ve edebiyatı târihi içindeki önemli yeri vurgulanmıştır.’

Bilgeoğuz Yayınları’nın Bilim Serisi’nde yer alan kitap, 16 X 24 santim ölçülerinde, 177 sayfa olarak 2018 yılında yayımlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

KISA KISA / KISA KISA…

1-         DÜNYAYI GÜZELLEŞTİRMEK / TURGUT CANSEVER’LE KONUŞMALAR: Beşir Ayvazoğlu / Timaş Yayınları.                                     2- BİR SAHTE DERVİŞİN ORTA ASYA GEZİSİ: Arminus Cambery / Tercüme: Abdurrahman Samipaşazâde Abdülhalim. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

2-          3- KUR’AN’DA Hz. İSA VE MERYEM: Dr. Hamdi Kalyoncu / Boğaziçi Yayınları

3-         4- BİR GÜN: David Nicolls. Çeviren: Nalan Işık Çeper. Pegasus Yayınları.

4-       5-SÖZ VERİLMİŞ BAHÇE: Güven Adıgüzel / Profil Kitap.

 

 

Semboller Fetişizmi

Fetiş denilen totemik parçalar yahut kişisel tapıncaklar çoğu zaman akıl ve ruh sağlığımızı etkileyen saplantılar / takıntılar haline gelebiliyor. Hem alışkanlıklarla yavaş yavaş hem de çaktırmadan..

Dinsel, cinsel, tinsel; metaî, siyasî, iktisadî; ne ararsan var fetiş sembollerinde. Fetişist yada fetişçi için bu semboller artık hayatın ve dinin, başarının ve tatminin yerini alır. Ağırlıklı olarak da erkeksi bir hastalıktır.

En başta teknoloji daha doğrusu telefon fetişizmi geliyor. Bakmak ve karıştırmak, çekmek ve paylaşmak, göstermek ve konuşmak adeta nefsimizin fizik tedavi süreçleri.. İnstagram, Snapchat, Facebook, WhatsApp, Messenger, Skype gibi antibiyotikleri de cabası..

Falan AVM’de bulunmak (ismi lazım değil), filan meşhur (piyasaca) mekânda (markaca) bir şeyler yiyip içmek (isterse zehir olsun) bazılarımız için nefes alıp vermek anlamındadır. Ve tabiî ki o ibadeti (!) teşhir etmen kaydıyla..

Bizim gibi turbo kapitalist (Alev Alatlı’nın tabiri) toplumlarda alışverişe dair her alanın markaşörleri o sosyo-ekonomik sahanın yüce fetişleridir. Arabadan diş fırçasına, tatil adresinden köpek bakımına değin..

Din eksenine gelirseniz Müslümanlar için Hilâl, Hıristiyanlar için Haç birer fetiştir. Peygamberimiz için Gül‘ün, Hz. Ali için de Zülfikâr‘ın fetişletirilmesi sözkonusu. Hatta dinin evrensel ve erdemsel boyutlarının tamamının ıskalanıp Namaz‘ın (Salât işlevi bile bilinmeden) fetiş haline getirilmesi bile mevcut. Kıl, kurtul!

1960‘ların Cinsel Devrimi‘nin fetişik sembolleri halen yürürlükte. Dişilik, erillik, eşcinsellik; aşk, barış, vs. Şimdi de (2000’ler) Dizilerle (ismini sen koy) aldatma, boşanma, fantezi işleri yaveş yaveş fetişizme kaymakta.. Ki artık bu durum herkes için sıradanlaşmaktaymış gibi algılanmakta.

Gel ordan din ve yaşam şeriğimiz futbola.  Takım adlarının kısaltmaları (FGB) dövmelerden araba plakalarına, arkadaş seçiminden kahvehane seanslarına kadar bir kimlik ısrarı ve kişilik ikonudur. Hele hele forma renkleri sanki din-dar’lık / taraf-tar’lık yarışıdır. Borsası “Damarımı kessen ‘lâcivert & kırmızı’ akar“dan başlar başka damarlardaki kana bulaşmaya dek sürer.

Bir de işin siyasî yönü var ki o da futbol, din ve cinselliğin “3’ü 1 arada“sı gibi; kazanma, tatmin ve haz. Bazen ambleme kutsal kitap, siyasî lidere peygamber muamelesi yapmak; bazen de bakkala götürülen çocukların renkli ambalajlara düşkünlüğü gibi sandığa gittiğinde “Aslında vermeyecektim ama pusulada o işareti görünce kendimden geçmişim” zikrinde olmak.

Seçimleri memleket için farklı projeleri değerlendirmek yerine lig yada kupa gurup maçları gibi görmek, kazananla kaybedeni de günlük hayatta sürekli kullanılan koy-ma’lı cümlelerin şuuraltı olarak ‘aktif‘ – ‘pasif‘ olarak betimlemek çağdaş kültürümüzün totemik trendleri sayılabilir.

Fetiş mi diyorduk; kimi zaman bir tarih, kimi zaman bir olay, kimi zaman bir bina, kimi zaman bir eşya, kimi zaman bir sûret, kimi zaman bir söylence fetişe dönüşebilir. Genellikle ilkel veya küresel topluluklarda sihir-büyü-uğur tapıngaçıdır. Tevhidî veya ilkeli topluluklarda yeşermez / yeşeremez.

Allah‘tan biz “L” demesini biliyoruz da..

 

 

Doğu Akdeniz de Sular Isınıyor!

Güney Rum Kesimi; Doğu Akdeniz’de uluslararası sulardaki enerji yataklarını tek taraflı kullanmaya yönelik hak hukuk tanımayan yeni hamleler yapmaktan, hatta sonucu sıcak savaşa gidebilecek oyunlar kurgulamaktan bir türlü vazgeçmiyor!

İşte bunların sonuncusu geçtiğimiz hafta içinde adanın yarı buçuğunu temsil eden Rum lideri Anastasiadis, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile bir araya gelerek 11 yıl önce Fransa ile imzaladıkları askeri işbirliği anlaşmasını bazı maddeler ekleyerek genişletti..!

11 yıl önce İsrail-Lübnan savaşı sırasında Lübnan’da bulunan Fransız vatandaşlarının Beyrut’tan tahliyesi için Rumların askeri üslerini kullanma antlaşması imzalayan Fransa’nın,  aradan geçen bunca zaman sonra bu anlaşmanın genişletilmesini isteyen Rum kesimine hangi menfaatler karşılığında neyi göze alarak evet dediği önümüzdeki aylarda belli olacak?

Genişletilen anlaşmaya göre:

– Rumlar, Fransız ordusuna toprakları içindeki hava ve deniz üslerini sürekli kullanmasını ve doğu Akdeniz’deki enerji sondajlarıyla deniz trafiğinin güvenliğini birlikte sağlayacak,

– Savunma işbirliği anlaşmasına göre Fransa, Rumların Mari deniz üssünün modernleştirilmesi, askeri teçhizat transferi sağlayarak, Rum askerlerinin Fransız askeri okullarında eğitimin almaları konusunda destek verecek,

– Kıbrıs sorunu çözülür ve Türklerle federasyon kurulursa, anlaşma yürürlükte kalacak. Tarafların istemesi halinde yeniden onaylanacak.

– Anlaşma 10 yılda bir yeniden gözden geçirilecek.”

11 yıl önce imzalanıp da bugün sessiz, sedasız böylesine maddelerin eklenerek genişletilen bu iş birliği anlaşmasının iki ana hedefi vardır:

Birincisi, Rumların Doğu Akdeniz’deki hak hukuk tanımadan yapmış olduğu petrol-doğal gaz arama/çıkarma çalışmaları sırasında görev alan Fransa’nın, bölgede araştırmalar yapan Fransız Total Petrol Şirketinin güvenliğini sağlayarak bu bölgedeki büyük enerji yataklarından pay alması,

İkincisi, AB üyesi iki ülkenin bu iş birlikteliği ile Türkiye’nin bölgesel haklarını korumak adına olası bir askeri müdahalesine karşı askeri iş birlikteliği sağlamasıdır.

Zaten Fransa ile mevcut askeri anlaşmanın genişletilmesi kararının hemen ardından Rum lider Paris’e giderek Doğu Akdeniz’de iki parsel kiralayan Total Petrol şirketinin CEO’su ile görüşmüş, Fransız iş adamı, yılsonuna doğru kiralamış oldukları parsellerde petrol arama çalışmalarını hızlandıracaklarını ifade etmiştir. Bu vesileyle Total’in CEO’su Rumlardan yeni parseller kiralayabileceklerini de ifade etmiştir!

Rumlar Doğu Akdeniz’i 13 parsele ayırmış, bunlardan 8 tanesini uluslararası petrol şirketlerine kiralamıştır.

Geçtiğimiz yıl bunlardan 5’ini kiralayarak Akdeniz’de arama çalışmalarına başlamak isteyen İtalyan ENİ Petrol şirketi, Türk Donanmasının engellemesi ile bölgeden ayrılmak zorunda kalmıştı.

Rum kesimi lideri, bu Bizans oyunlarını sessiz sedasız gerçekleştirirken; ne Türkiye’den, ne de KKTC’den herhangi bir açıklama, ya da tepki duyulmamıştır!

Fransa’nın Kıbrıs’taki mevcudiyeti giderek güçlenirken; adada İngiltere, İsrail ve ABD’nin varlığını da göz ardı etmemek gerekir.

On iki bin kilometre öteden adada söz sahibi olan ABD,  Annan Planı sonrasında Kıbrıs’a iyice müdahil olan AB, İsrail’le de benzer iş birlikteliği bulunan Rum kesimi, bu ülkelerle boşuna anlaşma yapmamaktadır!

İşte tam bu noktada;

Türkiye ve KKTC;

Ekonomik iş birlikteliği, Doğu Akdeniz’deki enerji yataklarının araştırılması ve kullanımı çerçevesinde, Orta Doğu’da müttefiklerimiz olarak nitelendirilen Suudi Arabistan’la, Katar’la benzer anlaşmalar yaparak;

KKTC’deki limanların kullanımını bu ülkelere açsa,  Doğu Akdeniz’deki o parsellerde petrol-doğal gaz arama izni veren anlaşmalar yapsa;  ne olur?

Kaldı ki, Katarla Rum kesimi arasında böyle bir anlaşma zaten var!

Aslında böylesine önemli bir anlaşmaya hiçbir Orta Doğu ülkesi evet demek bir yana, dönüp de bakamaz bile!

Çünkü bölgenin patronu Amerika’nın, bu ülkelerin böylesine tercihleri olduğunda; ne yapacağını iyi bilirler…

Sözün özü şudur;

Bu yılsonuna doğru Doğu Akdeniz’de sular çok ısınacaktır! Çünkü Rumlar enerji yataklarını kullanabilmek adına her şeyi yapmakta kararlıdırlar!

Ülkemizin Doğu Akdeniz’deki uluslararası sularda mevcut haklarını korumak adına önümüzdeki dönemde bu arama bölgelerinde şanlı donanmamıza yine iş düşecektir.

Ancak bu defa genişleyen bu anlaşma şartlarına göre Total Petrol şirketinin arama çalışmalarında güvenliği sağlamak adına Fransız donanması da bulunacak, Türk-Fransız savaş gemileri karşı karşıya gelebilecektir!

Her iki ülkenin NATO’ya üye oluşu bir tarafa, taraflardan birisinin olası tehlikeli bir hareketi sonrasında bölgede meydana gelebilecek vahim tablonun ne olacağını şimdiden kestirmek oldukça zordur.

Ancak Kıbrıs’ta tarafları ilgilendiren böylesine önemli anlaşmalar imzalandığında, adayla ilgisi bulunmayan ülkelerin savaş gemileri, hatta uçakları buradaki üslerde hak sahibi olduğunda ses çıkarmak, konuya müdahil olmak öncelikle ülkemizin Kıbrıs’taki hak ve hukukunu korumak adına önemlidir.

Türkiye adadan vaz mı geçmiştir?  Tabii ki hayır…

Ama adanın yarı buçuğunu temsil eden Güney Rum Kesimi, adanın sahibiymiş gibi istediği ülkeye adada üs tahsis etmekte, askeri anlaşmalar yapmakta, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin de, Kıbrıs Türk’ünün de hakkı olan enerji yataklarını parsel, parsel uluslararası petrol devlerine kiraya vermekten hiç çekinmezken; ne ülkemizden, ne de KKTC’den hiçbir ses çıkmamaktadır!

Şu önemli konunun altını bir kez daha çizmekte fayda vardır; Rumlar bir tek şey hariç; adada elde edebilecekleri her şeyi elde etmişlerdir!

Elde edemedikleri şey; Türk askerinin adadan gitmesi, Kıbrıs Türk’ünün adada azınlık hakkını kabul etmesidir!  Müzakere masasına oturuyorlarsa eğer bunun için oturmaktadırlar.

Uluslararası sulara açılan tek kapımız olan Kıbrıs adasını kaybetmek istemiyorsak eğer?

Türkiye’nin ve KKTC’nin, adadaki yasal kazanımlarımızı korumaktan başka bir tercihi olmamalıdır.

 

 

Yine Fil Avcıları Kazandı

Gazetede köşe yazısı yazmaya başlayalı 11,5 yıl olmuş. İlk yazılarımdan birinde “Fil Avcıları” başlığını kullanmış ve şu hikâyeyi anlatmıştım.

Fil avcılarının filleri avlama ve ehlileştirme hikâyesi şöyleymiş:

Filler çok geniş vadilerde yaşasalar bile her gün kullandıkları yoldan gidip gelirlermiş.

Fil avcıları da fillerin geçeceği yolu derince kazarlar üzerini ince bir tabakayla örterler ve en önde yürüyen filin o kazılan çukura düşmesini sağlarlarmış.

Fil avcıları siyah elbiseler içerisinde, yüzleri kapalı olarak gelir, çukurda çırpınan fili kırbaçla dövmeye başlarlarmış. Birkaç gün hiç yiyecek vermezlermiş.

Birkaç gün sonra aynı avcılar, beyaz elbiseler içinde filin sevdiği yiyeceklerle gelirler ve filin karnını doyururlar ve hortumunu, yüzünü gözünü okşarlarmış.

Avcılar, fili kendilerine alıştırdıktan sonra çukurun önünü kazarak fili oradan çıkarırlar ve filin hortumundan tutarak kendi fil damlarına götürürler ve ölünceye kadar fili işlerinde kullanırlarmış.

***

Günümüzde fil avcılığını bizim üzerimizde daha modern bir formatta uygulamaya devam edenler var. Fakat oyunun esasında bir değişiklik görülmüyor.

Önce sizi çukura düşürürler, bütün bunları bazı “kötü adamların” yaptığına inandırırlar. Sonra “iyi adamlarını” gönderirler ve sizi kurtarırlar. Böylece siz o kurtarıcılara karşı derin bir minnet ve vefa borcu içine düşersiniz. Zaman zaman hırpalansanız da, aşağılansanız da sizden beklenen tek bir şey var: Kurtarıcınıza kayıtsız şartsız sadakat ve canla başla çalışarak hizmet etmek.

“Filler başka insanlar başka” demeyin.

En azından bizim insanlarımız da filler gibi kendisine iyilik yaptığına inandıkları kişilere sadıktır.

Ayrıca defalarca tecrübe ile gördüğümüz gibi en az filler kadar saf insanlarız.

Bu yüzden fil avcılarının kazanmaya devam etmesine şaşmamak gerekiyor.

*********************************

İşsiz ve Çalışmayan Seçmenlerin Teşekkürü

Ipsos Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün gerçekleştirdiği 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanı ve Milletvekili Genel Seçimi Sandık Sonrası Araştırması‘ndan bazı sonuçlar ilgimi çekti.

Buna göre Cumhurbaşkanlığı Seçiminde Çalışanların yüzde 51’i, İşsizlerin yüzde 49’u, Ev Kadınlarının yüzde 60’ı, Çalışmayan ve öğrencilerin yüzde 59’u, emeklilerin yüzde 43’ü Recep Tayyip Erdoğan’a oy vermiş.

Parti ismi sorulunca aynı kesimlerin Ak Parti’ye oy verme yüzdeleri şu şekilde çıkmış:

Çalışanların yüzde 38’i, İşsizlerin yüzde 35’i, Ev Kadınlarının yüzde 54’ü, Çalışmayan ve öğrencilerin yüzde 46’sı, emeklilerin yüzde 34’ü Ak Parti’ye oy vermiş.

Erdoğan ile Ak Parti arasındaki fark gizli ortak MHP’ye verilen oyların da çoğunlukla Erdoğan’a oy vermiş olması.

Demek ki, işsizlerde küçük bir fire verse de genellikle işsiz ve çalışmayan vatandaşlarımız içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal sıkıntılardan Recep Tayyip Erdoğan’ı ve Ak Parti’yi sorumlu tutmadığı görülüyor. (Biraz emekliler sorgulamış ve daha az destek vermişler.)

Bu vatandaşlarımız ve en çok da ev kadınları oylarıyla Erdoğan ve Ak Parti’ye teşekkürlerini sunmuşlar.

*********************************

Şeker Fabrikalarının Satışına da Teşekkür

24 Haziran seçimleri öncesi hükümete yönelik tepkiye yol açan şeker fabrikalarının satışıyla ilgili kararın sandığa yansıması da beklenildiği gibi olmadı.

‘Şeker fabrikaları satılmasın’ diyen pancar üreticisi ile şeker fabrikası işçisinin yaşadığı illerde ve fabrikaların olduğu ilçelerde 24 Haziran seçimlerinde Ak Parti’nin aldığı oy oranları şöyle oldu:

Çorum Şeker Fabrikası (Merkez/Çorum) :AKP Çorum’da yüzde 52, merkez ilçede yüzde 46 oyla birinci parti çıktı.

Yozgat Şeker Fabrikası (Sorgun/Yozgat): Yozgat’ta yüzde 53, Sorgun’da yüzde 57.

Niğde Şeker Fabrikası (Bor/Niğde) :Niğde’de yüzde 43, Bor ilçesinde de yüzde 45.

Ilgın Şeker Fabrikası (Ilgın/Konya). Konya’da yüzde 59. Ilgın ilçesinde yüzde 49.

Turhal Şeker Fabrikası (Turhal/Tokat): Takat’ta yüzde 49. Turhal’da ise yüzde 46 oy aldı.

Kırşehir Şeker Fabrikası (Merkez/Kırşehir): Kırşehir’de yüzde 41, Fabrikanın bulunduğu Merkez ilçede de yüzde 37 ile birinci oldu.

Erzurum Şeker Fabrikası (Aziziye/Erzurum) : Erzurum’da yüzde 54, Aziziye’de ise yüzde 61 oy oranına ulaştı.

Erzincan Şeker Fabrikası (Merkez/Erzincan) : Erzincan’da yüzde 44’ünü alan AK Parti, Merkez ilçede ise yüzde 42 destekçi buldu.

Alpullu Şeker Fabrikası (Babaeski/Kırklareli) : AK Parti Kırklareli’de yüzde 26, Alpullu’da yüzde 19’da kaldı.

Muş Şeker Fabrikası (Merkez/Muş) : Muş’ta AK Parti’nin oy oranı yüzde 32 oldu. Merkez ilçede AK Parti yüzde 44’le birinci parti, HDP yüzde 39’la ikinci parti oldu.

Elbistan Şeker Fabrikası (Elbistan/Kahramanmaraş); Kahramanmaraş’ta yüzde 54 iken, şeker fabrikasının bulunduğu Elbistan ilçesinde yüzde 46 oldu.

Burdur Şeker Fabrikası (Merkez/Burdur): AK Parti Burdur’da yüzde 43, Merkez ilçede yüzde 36. Şehirden 2 AK Partili, 1 CHP’li milletvekili çıktı.

Afyon Şeker Fabrikası (Merkez/Afyonkarahisar). Afyonkarahisar’da AK Parti yüzde 55, Merkez ilçede ise yüzde 57 oranında oy aldı.

Sonuç: Alpullu/ Kırklareli hariç, satılan bütün Şeker Fabrikalarının bulunduğu il ve ilçelerde yaşayan halkımız, 24 Haziran seçimlerinde verdikleri oylarla, Ak Parti’ye teşekkür etmiş.

Vatandaşlarımız fillerden daha saf ve kendilerini işsiz bırakanlara fillerden daha sadık değil mi?

 

 

Seçimler Sonrası Önümüzdeki Görev

24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Seçimlerini geride bıraktık. Seçimlerle ilgili çok şey söylenebilir ve yazılabilir. Bir iki makaleye sığmayacak çapta gelişmelerle karşı karşıya kaldık. Bu seçimler daha önce yapılanlardan çok farklıdır. Türkiye yüz yılı aşkın süredir sürdürdüğü demokratik parlamenter sistem yerine başkanlık sistemini çağrıştıran bir modele geçmektedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi adını taşıyan bu sistemde başkana aşırı yetkiler tanınmaktadır. Başbakanlık kalkmaktadır. Politika oluşturacak olan kurul ve ofislerdir. Bunlar bakanlıkların yerini alacaktır. Ortada bir hükümet olmadığı için kabinenin varlığı ve yokluğu tartışılamaz. Bakanlar başkan tarafından ve genelde TBMM dışından tayin edilecektir. Bütçe başkan tarafından yapılacaktır. TBMM’de gensoru verilemeyecek, yasa teklifleri tartışılamayacaktır. Osmanlı’nın meşrutiyet döneminde bile padişahın sahip olmadığı kanun yapma yetkisi yeni sistemde Cumhurbaşkanına yani başkana geçmektedir. Yürütme ve yasama önemli ölçüde başkana geçmektedir. Yargının da partili ve tarafsız olamayacak başkana karşı ne ölçüde bağımsız ve tarafsız olabileceği çok tartışmalıdır.

Türkiye’de yapılan ve yapılmaktan da bıkılmayan bir metot yanlışı bulunmaktadır. Üstelik bu yanlış sürmektedir. Yasa ve anayasa değişikliklerinde biz hep eskiyi atıp dünyayı ve ülkeyi yeniden keşfeder gibi yeninin peşine düşeriz. Bir heyecanlı arayış sürer. Oysa; yasa, anayasa ve sistemin işlerliğini ve bütünü tamamlayan parçaların fonksiyonelliğini engelleyen hususları tespit ederek onları düzeltmek yerine; genelde silbaştancılığa yöneliriz. Böylece zaman ve kaynak israfına sebep oluruz. Siyasi ve iktisadi istikrarı daha da bozarız. Taşları yerli yerine oturtamayız. Hele bir yasa çıksın değiştirme gerekirse ilerde yaparız tekerlemesini sürdürürüz. Oysa, yasa ve anayasalar sürekli üstünde oynanacak ve değiştirilecek belgeler değildir. Sürekli değiştirmeyle uğraştırmak bir kısır döngü şeklinde bize çok şey kaybettirir. Üretici ve yapıcı olmayı engeller. Çatışmacı ve kutuplaştırmacı bir anlayış yerleşebilir.

24 Haziran seçimlerini hala tartışmak, onu bunu suçlamak ve ihtilafları daha da artırmak yerine; iç sahada top oynamayı bırakarak yeni sistem içinde devlet bürokrasisinde en yetkili makamca da belirtildiği gibi, ehliyet ve liyakatin esas alınacağı ifade edildiğine göre, kısır ve ufku dar, duygusal yaklaşımları terk etmek durumundayız. Yapılacak iş; ehliyetli ve liyakatli kadroları ülke yararına tespit ederek onlardan istifade edilecek ortamı yaratmaktır. Bunun yerine, birbirimize çok kolay düşman olma sosyal hastalığını artık bırakmalıyız.

Bir dostumuzun söylediği şu cümle bazılarına ışık tutabilir: “… Biz TBMM’de artık 92 milletvekiliyle temsil ediliyoruz”. Bir gerçek var ki; TBMM’de fikirlerimizi paylaşan sayı bunun çok üstündedir. Özellikle küresel rüzgârların etkisiz hale geldiği, milli devletleri küresel sistemin kölesi yapıcı küreselleştirme, uysallaştırma, dondurma, milli çıkarları koruyamaz hale getirme, tâbi kılma çabalarının kan kaybettiği bir dönemden geçiyoruz. Milliyetçilik artık bağımsızlık, hükümranlık ve milletleri geleceğe taşımanın garantisidir. Milliyetçiliğin ekonomiden sanata kadar yükselen bir değer olduğu günümüzde, milliyetçiyim diyenlerin kısır tartışmalara ve yeni kan davalarına çeşitli taassup örneklerine ihtiyaçları yoktur. Tersine; akılcı ve duygusallığı aşan sosyal mühendislik işlerine ihtiyaç vardır. Türkiye önce Türkiye diyen milliyetçilerden bunu bekliyor.

 

 

Mânâ Rûhdur (3)

İşte anlatılamayan muamma bu

İşte çözülemeyen bilmece bu

İşte “bilmiyorum” demek

İşte ilim denen mânâ bu

İşte “anlıyorum

Fakat anlatamıyorum” deriz ya

Bir anda her şeyi

Birden sileriz ya

İşte öyle bir şey

Böyle bir mânâ

X

Kâinat kapıları açıksa da

Görünüşteki bakışa kapalı

Kapılar ardından o bakış

Değilse görüş

Çünkü

Göze hitap eden onca şey

Mânâya sebebiyet vermek için

Be hey

Koca sersem

X

Yoksa deli için

Ne ifade eder cennet ya cehennem

Deli için ne cennet ne cehennem

Onun için ne cennet taşıyor bir anlam

Onun için ne cehennem oluyor bir kavram

Hiç biri değil onun için

Sorulmaz ona artık niçin

Çünkü deli için cennet

Ha var ha yok ne gam

Çünkü deli için cehennem

Ha var ha yok ne gam

Çünkü benzer deli habersiz bir taşa

Öyleyse sen aklınla bin yaşa

Çünkü kâr eylemez hiçbir şey akılsız başa

Çünkü deli için her şey mânasız

Görüp duyduğu her şey anlamsız

Mâna denen nimeti kaybedeli

İnsanlığa paydos demiştir ebedî

Kör sağır dilsiz birinin dünyada

Hattâ cennette bile

Olmaz hayrı ne başkasına ne kendine

Dünya ve âhirette azizim

Mes’ele bu

Çıkarmayan mâna

Anlamaz yaşı kuruyu

Çünkü düştüğü

İçinden çıkılmaz dipsiz bir kuyu

 

 

Emekli Kurmay Albay, Doç. Dr. Hasip Saygılı Dikkatlere Sunuyor: ‘Asker Alma Sistemi, Türkiye’nin Beka Meselesi ile Doğrudan Bağlantılıdır.’

Oğuz Çetinoğlu: Asker alma, bedelli askerlik ve sözleşmeli er ve erbaş ile oluşturulacak profesyonel ordu tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doç. Dr. Hasip Saygılı: Sultan İkinci Mahmud Han’ın 1826’da yeniçeri ocağını imhasından Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesine kadar kalıcı, âdil ve etkin bir asker alma sistemi kurulamadığını biliyoruz. Cumhuriyet döneminin 1980 yılına kadar, etkinlik göz ardı edilmek kaydıyla nispeten devam ettirilebilir ve kamu vicdanını yaralamayan mecburî askerlik uygulaması yürütüldüğü söylenebilir. 1980 yılında başlatılan dövizle kısa dönem askerliğin, mecburî askerliğe yama olarak günümüzde hâlen tartışması artarak devam eden bedelli ve kısmen sözleşmeli er ve erbaş uygulamasına dönüştürüldüğü bilinmektedir. Bahsettiğimiz yamalarda uzun hatta orta vâdeli güvenlik ihtiyacı, nüfus artışı, mükelleflerin meslekî şekillendirme yönelimleri ile eğitim seviyelerinin dikkate alınmadığı anlaşılmaktadır. Daha ziyade seçmen talepleri, bütçeye ek kaynak sağlama gibi kısa vâdeli günün şartlarına bağlı düşünceler, karar vericileri etkilemiş görünmektedir.

Çetinoğlu: Askere ihtiyaç mı yok, asker alma sisteminde aksama mı var?

Doç. Saygılı: Henüz erbaş ve er seviyesindeki kadroların pek az bir kısmının doldurulabildiği bir dönemdeyiz. Seçimlerden sonra bedelli uygulaması masaya yatırılırken bu mahzurun dikkate alınacağını tahmin ediyoruz.

Bu çerçevede 1987 yılından 2014 yılına kadar beş ayrı dönemde uygulanan bedelli askerlikten 400.000 civarında mükellef yararlanmıştır. Bedelli uygulamasının 1987-1989, 1992-1993 ve 2011 yıllarında biriken yoklama kaçağı, bakaya ve saklı (nüfus kaydı bulunmayan) yükümlü rakamlarını eritme gerekçesi ifade edilmiştir.

Çetinoğlu: ‘Yoklama kaçağı‘, ‘bakaya‘ ve ‘asker kaçağı‘ kelimeleri neyi ifade ediyor?

Doç. Saygılı: 1111 sayılı Askerlik Kanununa göre yoklama kaçağı, askerlik çağına girdiği halde mazeretsiz olarak ‘sağlık muayenelerinin yapılarak askerliğe elverişli olup olmadıkları, öğrenim durumları, meslekleri ve niteliklerinin belirlenmesi‘ sürecine katılmayan askerlik yükümlüsüdür. Bunlara asker kaçağı da denilir. Aynı kanuna göre bakaya ise ‘asker edildikleri halde istenildikleri sırada gelmeyenlere veya gelip de askerlik yapacakları kıtalara gitmeksizin toplandıkları yerlerden veya yollardan savuşanlardır.

Çetinoğlu: Bedelli askerliğin gerekçesi nedir? Nakdî kaynak mı, ihtiyaç fazlası asker mi?

Doç. Saygılı: Bedelli askerliğin 1999 yılındaki gerekçesi bütçeye katkı ve deprem mağdurlarını kollamak olarak kabul edilirken, 2014 yılındaki uygulamanın Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nın ihtiyaçlarına katkı sağlamak olduğu dile getirilmiştir.

Çetinoğlu: Tecil ve kaçakların oluşma sebepleri nedir?

Doç. Saygılı: Askerlik yükümlülüğüne yanaşmayanlar ile hukukî olarak tecilden faydalananların sayılarının yüksekliğinin öncelikle nasıl olsa birkaç yılda bir bedelli uygulaması yapılıyor beklentisinden kaynaklandığı tahmin edilebilir. Yurt içi ve dışında devam eden iç güvenlik harekâtının askerlik mükelleflerinin bir kısmında askere gitmeme eğilimini artırdığını da söylemek yanlış olmayacaktır. Asker kaçakları için kanunun öngördüğü müeyyidelerin bazen gerektiği şekilde uygulanmamasının yarattığı mahzurlara da işaret etmeliyiz. İlgili kanun bunların yakalanarak muhafazalı olarak en geç 24 saat içinde askerlik şubelerine teslimi hükmünü amirdir. Mesela gazete haberlerine göre en son yapılan yerel seçimler öncesinde bakaya ve yoklama kaçaklarının yakalanma işlemine uğramadan oy kullanabilecekleri duyurulmuştur. Tabii işini kaybetmeme veya iş kurma düşüncesinin önemli bir diğer faktör olduğunu da kabul etmemiz gerekir.

Çetinoğlu: Halk arasında başka sebeplerden de bahsediliyor…

Doç. Saygılı: Halk arasında konuşulmakla birlikte, resmî makamlar tarafından pek fazla dile getirilmeyen yıkıcı bir zihniyetin artık taban tutmakta olduğu gerçeği ile karşı karşıya bulunmaktayız. Bu anlayışa göre artık iyi aile çocuklarının subay, astsubay, uzman çavuş, sözleşmeli er ve askerlik yükümlüsü olarak çok kısa bir süre için de olsa üniforma kuşanmasına gerek yoktur. ‘Zaten ordumuz da profesyonel sisteme geçmektedir.’ Askerlik hayat mücadelesinde tutunacak bir dalı kalmayanların mecburen tercih ettiği bir alan haline gelmektedir. Sözleşmeli olarak subay, astsubay, uzman erbaş ve er kadrosunda çalışmayı tercih eden yavrularımızın elbette alınlarından öpüyoruz. Kendilerine yürekten minnet duymalıyız. Halen kaldırılmaya çalışılan mecburî askerlik usulünü göz ardı edersek, ya sözleşmeliler de çatışma, ölüm ve yaralanma risklerini öne sürüp asker olmasaydılar, halimiz nice olurdu?

Çetinoğlu: Çok tehlikeli hatta ‘vahim‘ denilebilecek bir durum…

Doç. Saygılı: Monteskiyö’nün ‘madem Roma yıkıldı, her devlet yıkılabilir‘ dediği sistemin çökme sebeplerinden birisi de ülke savunması için orduya gereken sayı ve vasıfta general, subay ve nefer bulamayışı olmuştur. İmparatorluğun iyi aile çocukları askerliğin zahmet ve risklerini başkalarına havale ederken Ebedî Roma bitişe sürüklenmiştir. Roma’nın düşmanı olan barbar kavimlerden general, subay ve er kiralanması kaçınılmaz bir çöküşü getirmiştir.

Ülkenin savunması için kendi insanlarından yeterli sayı ve seviyede asker çıkaramayan bir milletin geleceği güvende olamaz. Esasen vekâletle yaptırılamayacak iki görev vardır: Birincisi kocalık görevidir. Malum analık, babalık, amcalık, ağabeylik, ablalık için birisini ikame edebilirsiniz ama kocalığın vekâleti olamaz. İkamesi olmayan diğer görev vatan savunmasıdır. Bu görevi; batılı paralı askerlik şirketlerine veya ekonomik olsun diye bir dilim ekmeğe muhtaç zavallı Suriyelilere, Afganlılara veya Afrikalı iş gücüne ucuz yollu havale edemeyiz.

Çetinoğlu: Çözüm teklifiniz nedir?

Doç. Saygılı: Ülke savunması için gerekli sayı ve seviyede profesyonel kadroyu temin etmeden halen yamalarla yürüyen mecburî askerliği itibardan düşürecek ve zayıflatacak beyanlardan kaçınılması gerekir. Adaletsizliği mümkün mertebe ortadan kaldırma niyet ve teşebbüslere ihtiyaç açıktır. Askerlik sadece fukaranın sırtına yükleniyor algısının önüne geçilmelidir. Nimetlerin âdil olarak paylaşılması maslahata uymuyorsa, külfetlerin hiç olmazsa sembolik olarak paylaşıldığı topluma gösterilmelidir. Kastımız ‘Şehit mi düştü asker?/Cennet koktu yine her yer…’ gibi pek de dayanışma ve acı paylaşma izlenimi vermeyen pankartlar asılması gibi karşılığı olmayan hamaset üretimi değildir.  ‘Şehitlerimiz artık cenaze marşı ile değil, Itri’nin tekbiri ile uğurlanıyor‘ ifadesinin de külfetin paylaşılması ile ilgisi bulunmuyor.

Ekonomik, sosyal ve siyasî nüfuzu yüksek aile çocuklarının da cüzi bir kısmının olsun üniformalı olarak çatışma ve harekât bölgelerinde görev yapması fikrimizce kesin bir ihtiyaçtır. Buna yanaşılmayıp, ‘şehadeti kutlu olsun‘ söylemlerine devam edilmesi bir müddet sonra dinin yurt savunmasında adaletsizliğe gerekçe olarak kullanıldığı algısı yaratabilir. Bunun vebali büyüktür.  Sabah akşam tarihi ile kendimizden geçerek övündüğümüz Osmanlı’nın klasik devirde padişahın, bazen şehzadeler ve daima yüksek nüfuz sahibi aile ileri gelenleriyle sefere çıktığını unutmayalım. Sultan Murad Hüdavendigâr’ın Kosova’da muharebe meydanında şehit düştüğünü (1389),  Gazi Süleyman Han’ın Zigetvar düşerken ecel şerbetini içtiğini (1566) bu çerçevede hatırlamak uyarıcı olmalıdır.

Çetinoğlu: Başka bir konuya geçmeden önce, ‘konuştuklarımızın neticesi‘ kabilinden bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Doç. Saygılı: Henüz erbaş ve er seviyesinde kadrolarının pek az bir kısmının doldurulabildiği bir dönemdeyiz. Güvenlik meselesinin aynı zamanda ‘beka meselesi‘ olarak kendini hissettirdiğini en yüksek makamın ifade ettiği bir ortamda birliklerimizin kadrolarının doluluk oranının olması gereken seviyede olmadığı biliniyor. Kısa bir dönem içinde bu açığın sözleşmeli personel ile doldurulması mümkün olmadığına göre 24 Haziran 2018 seçimlerinden sonra bedelli uygulaması masaya yatırılırken bahsettiğimiz mahzurların dikkate alınacağını tahmin ediyoruz. Tabii halen çetin şartlarda kahramanca görevine devam eden Mehmetçiğin, moral ve motivasyonunun bedelli tartışmalarından etkilenebileceği de göz önüne alınmalıdır.

Âdil, devamlı ve etkin bir asker alma sisteminin oluşturulması ile birkaç yılda bir aynı konuları tartışmaktan kurtulabiliriz.  Bunun kolay bir tasarruf olmadığı bellidir. Ancak idare-i maslahatçı ve geçici tedbirlerle kalıcı çözümlere adım atılmayacağı da açıktır. Problem sahasına ilişkin tecrübe, akademik ve teorik görüş sahiplerinin fikirlerini bugüne kadar yeterli seviyede dile getirdiklerini ileri süremeyiz. Siyaset bu görüşlerin kamuoyunda tartışılmasını kolaylaştırmalıdır. Formasyon, zekâ ve meslek tecrübesi fikir ifade etmeye elverişli olanlar da kayıt dışı dar dost çevrelerinde ifade ettikleri eleştirileri kamuoyu önünde seslendirecek cesareti gösterebilmelidir.

Her hal ve kârda 10 asır önceden Yusuf Has Hacip’in ‘memleketi tutmak için çok [günümüzde etkin, caydırıcı] asker ve ordu tutmak lâzımdır‘ tavsiyesi göz ardı edilmemelidir. Tabii bilgemizin adalete dayalı bir sistem olmadığı takdirde bunun mümkün olmayacağı ikazını unutmadan…

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim!

Seçim kampanyası çerçevesinde Başbakan Binali Yıldırım hâlihazırda 5,5 milyon civarında askerlik mükellefinin hizmete gitmediğini açıkladı. Açıklamayı nasıl yorumluyorsunuz?

Doç. Saygılı: Bu kadar yüksek rakamın ilk defa dile getirildiğini sanıyoruz. Bu rakamın daha önce Millî Savunma Bakanlığı’na atfen kamuoyuna yansıyan haberlerdeki rakamlardan da farklı olduğu anlaşılmaktadır. Yapılan açıklamaya göre öğrencilik gerekçesiyle yaklaşık 2 milyon olmak üzere toplam 4 milyon 815 bin küsur yükümlü askerliğini ertelemiştir. Bu sayıya ilaveten ayrıca askerlik yükümlüsü olduğu halde yapılan yoklama çağrısına uymayan 570 bin kişi mevcut. Askerlik şubesi tarafından sevk edilmesine rağmen gönderildiği birliğe gitmeyen ve birliğinden firarî olanlar bu sayının dışındadır.

Bu rakamların Türkiye’de asker alma sisteminde bir tıkanıklığın hatta krizin habercisi olarak ciddiye alınması gerektiğini düşünüyoruz. Meselenin kısa vadeli siyasî mülahazaların ötesinde istikrarlı, kalıcı, etkin ve âdil bir çerçeveye kavuşturulması lüzumu kendini hissettirmektedir.

Siyasetçilerin yılda 350 bin civarında yükümlünün askere alınacağı gerekçesiyle beş buçuk milyon yükümlünün eritilmesini esas mesele olarak görmekte olduğu anlaşılmaktadır. Sözleşmeli er ve erbaşlarla beraber 350 bin yükümlünün ordunun iç güvenlik ve hudut dışı görevlerini aksaksız yerine getireceği yüksek askerî makamlar tarafından tespit edilmişse buna diyecek bir şeyimiz yoktur. Bu durumda askerlik yapan yavrularımızın erbaş ve er yetersizliğinden birliklerde kadro mevcutlarının çok altında personelle çetin şartlarda hizmeti yürüttüklerinden endişeye gerek yoktur. Ancak Türk tarihinin en ağır bozgunu olarak gördüğümüz, Avrupa Türkiye’sinin kaybı ile sonuçlanan Balkan Harbi (1912-1913) felaketinin en önemli sebeplerinden birisinin, eğitimli 120 taburun savaştan önce terhis edilerek saldırgan küçük bölge devletlerine cesaret verildiğini hatırlamadan edemiyoruz.

Çetinoğlu: Ana mesele, askerlik çağında olup da askerlik dışında kalan 5.500.000 gencin en aza indirilmesi mi?

Doç. Saygılı: Beş buçuk milyon askerliğini erteleten yükümlünün seçim sonrası eritileceği tahmin edilebilir. Avrupa’daki yükümlü vatandaşların 1000 (bin) avro gibi küçük bir bedel mukabili askerliklerini yapmış kabul edileceğine ilişkin beyanlardan aşırı yığılan yükümlü sayısının kısa bir sürede ortadan kaldırılacağı öngörülebilir. Yığılan yükümlü sayısını eritmek bizce meselenin esası değildir.

Çetinoğlu: Nedir?

Doç. Saygılı: Öncelikle, 1980 yılından itibaren asker alma uygulamalarının bedelli, dövizli, uzun dönem, kısa dönem farklılıklarıyla halen bir yamalı bohça görüntüsü verdiğini itiraf etmeliyiz. Sistemin sonuçta birçok ülke nüfusundan fazla askerliğini erteleten şişkin bir nüfus oranı yarattığı ortadadır. Daha vahimi sözleşmeli er ve erbaşlık dâhil askerlik hizmeti ağırlıklı olarak orta alt ve en alt tabakaların omzuna yüklenmiş manzarası göstermektedir. Askerliğin fakir fukaranın borcu olduğu, hali vakti yerinde olan aile çocuklarının fiilen askerlik yapmadıkları algısı maalesef her geçen gün yaygınlık kazanmaktadır. Er ve erbaş seviyesinde şehit ve yaralıların büyük çoğunlukla toplumun en alttaki gruplarından olması başlı başına bir zafiyet sahasıdır. Ülkenin nimetlerinden sınırsız faydalananların askerliğe subay, astsubay, erbaş ve er olarak yanaşmamaları bir problem sahası olarak varlığını hissettirmektedir. 19. yüzyılda devletin güçsüzlüğü sebebiyle başvurulmuş asker yükümlüsünün yerine başka birini gönderme uygulaması olan adalet ve hakkaniyet duygusunu mahveden bedel-i şahsî usulünün sosyal statü ve sınıf esaslı olarak devam ettiği izlenimine fırsat verilmemesi gerekir.

Çetinoğlu: İhtiyaçlar sözleşmeli personelle karşılanabilir mi?

Doç. Saygılı: Yetkililerin bir yıl süreyle askere alınabilecek yeterli ihtiyaç miktarı olarak söyledikleri 350 bin erbaş ve er bugünkü ortamda tedarik edilebilir görünmemektedir. Sözleşmeli subay, astsubay, erbaş ve erlerimizin üniforma ile yurt savunmasına koşmalarını şüphesiz her zaman takdir etmeliyiz. Ama kamuoyunda askerliğin sadece maişet mecburiyetinden tercih edildiği şeklindeki bir algının tahripkâr olduğunu ifade etmeliyiz. Özellikle rütbeli personel söz konusu olduğunda yaptığı işi sadece geçim için yapanların kayda değer bir başarı göstermeyecekleri açıktır. Kısaca bu da kurucu liderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün: ‘Bir ordunun kudreti zabit ve kumanda heyetinin kıymeti ile ölçülür‘ önermesinden başka bir şey değildir. Tabii orduda statü ve sınıfların birbirine alternatif değil, tamamlayıcı oldukları gerçeğini de burada bir daha not etmeliyiz. Bu çerçevede kastettiğimiz profesyonel ordu için elzem olan moral ve motivasyon kaynaklarının görevin gerektirdiği seviyede olup olmadığının ilgili makamlarca değerlendirilmesine ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

Çetinoğlu: Yürürlükteki ‘mecburî askerlik Sistemi‘nin aksayan yönleri var mı?

Doç. Saygılı: Eleştirilen taraflarına rağmen olumlu yönlerinin de yeni bir usul benimsenirken dikkatten uzak tutulmaması gerekir. İsrail ordusu için söylenen bir Amerikalı için üniversite eğitimi neyse orduda askerlik yapmak da İsrail vatandaşı için aynıdır benzetmesi asker ocağının kalitesini vurgulamaktadır. Mecburî askerlik tamamen kaldırılırsa kriz zamanlarında ağır güvenlik hatta beka riskleri ile karşılaşmak mukadder olacaktır.

Yeni asker alma sisteminin caydırıcılık ve etkinliği tartışılmayacak bir ordu için şart ve sözleşmeli karma bir sistem olmasını teklif ediyorum.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. İnşallah, tavsiyeleriniz dikkate alınarak, beka endişesini bertaraf edecek bir sistem oluşturulur.

 

Doç. Dr. HASİP SAYGILI:

Hasip Saygılı; 1960 yılında Gaziantep’te doğdu. 1982 yılında Kara Harp Okulu, 1992 yılında Kara Harp Akademisi ve 2000 yılında Quetta Command and Staff College’dan mezun oldu.

 

Subay olarak çeşitli kıta ve karargâh hizmetleri yanında 2002-2004 yıllarında Pakistan Kara ve Hava Ataşeliği, 2005-2008 yıllarında Kara Harp Akademisi Sınıf Başhocalığı, 2009-2010 yıllarında Kosova Türk Temsil Heyeti Başkanlığı ve 2013 yılında Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Müdürlüğü görevlerinde bulundu.

 

2012 yılında ‘1905 Rus Devrimi’nin Osmanlı Devleti’ne Etkileri’ konulu teziyle İstanbul Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. 2015’te doçent oldu. Halen Fâtih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nde tam zamanlı öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Evli ve üç çocuk babasıdır.

 

Yayınlanmış eserleri: *1905 Rus Devrimi ve sultan Abdülhâmid Han: Ötüken Neşriyat 2016, *Rumeli Türkleri ve Müslümanları: İlgi Kültür Sanat Yayınları 2016.

 

 

Pek İnce Ama Bir O Kadar da Acı Hediye

İnsanoğlunu nefes alıp vermek, yiyip içmek işlevini yerine getiren makinelerden ötesine taşıyan önemli ayrıt noktaları vardır. Bu ayrıt noktalarını saymak gerekirse duygularımızı, hissedebiliyor olmayı söyleyebiliriz. Ama bu ikisinden de kat’i olarak insanı diğer canlılardan şu özellikle ayırt ederiz, ”İnsan muhakeme edebilen, kendi düşün dünyasının içinde kararlar kılabilen bir varlıktır.”

Öyleyse insanoğlunu diğer canlılardan farklı kılan en belirgin özellik muhakeme yetisidir dersek, yanlış bir önerme sunmuş olmayız. Muhakeme edebilmenin tanımına TDK’dan baktığımızda ”Akıl süzgecinden geçirebilme, karar verebilme” ibaresini görürüz. Karar verebilmeyi bildik de peki şu ‘akıl süzgeci’ dedikleri ne oluyor? Akıl süzgecini sık sık işitir ve kullanırız ama sanıyorum ki hiçbir zaman üzerinde durup uzun uzun düşünmeyiz.

Esasen akıl süzgecinin herhangi bir sözlükte kayıt altına alınmış sınırları çizilmiş bir tanımı yoktur. Bu sözü genellikle bir karar veriyorken veya düşünüyorken söyleriz. Öyleyse TDK yanılmıyor. Bu süzgecin bizim muhakeme yeteneğimizle yakinen münasebeti var. Akıl denilen yerde bilgiler ve düşünceler buluşur, harmanlanır ve ortaya akıl süzgeci dediğimiz mekanizma çıkar.

Bana göre, akıl süzgeci bilgilerimizle düşüncelerimizin kavuşmasıdır. Doğru muhakemeyi yapabilmemiz için sadece ve sadece aklımızda var olanlar yeterli değildir. Düşüncelerimizin hayattan doğrudan doğruya karşılık bulması lazımdır. Bu karşılığı ise hayattaki iyi veya kötü tecrübelerimizin neticesinde doğan bilgilerden sağlarız. İnsanın ne kadar düşündüğü, neyi düşündüğü, nasıl düşündüğü, düşün dünyasının zenginliği sahip olduğu bilgilerle doğru orantılıdır.

Bilgiyle hasbihal olmayan bir zihnin hayat konusunda temelleri sağlam, ayakları yere sıkı sıkı basan bir düşünce üretebilmesi mümkün müdür? Bilgilerle buluşmayı başarabilmiş düşüncelerin bulunduğu akıllar ise tam manasıyla bir huzursuzluk yeridir. Çünkü akıl süzgeci olması gerektiği gibi çalışan, olması gerektiği gibi düşünen birey artık zehirlidir. Bu zehir biliyor olmak vaziyetinden doğan sorumluluk hissiyatıdır. Pek ince ama bir o kadar da acı hediye…

Sorgulamak, merak etmek ve bu duygularla aynı safta yerini almış tüm duygular bu zehrin etkisiyle ortaya çıkar. Akıl bilgilendikçe sormaya, sorgulamaya başlar, aldığı yanıtlardan tatmin olmadıkça daha çok aramaya başlar. Öyle ki akıl bir yerden sonra vahşi bir hayvanın kana doyumsuzluğunu andırırcasına oburlaşır. Kafatasının içini adeta savaş alanına çevirir, yakar ve yıkar. İşte bu savaş aydınlanmanın savaşıdır. Kant’ın aydınlanması da tam manasıyla budur. Zehirleneceğini, kendinle bir savaşın içine düşeceğini bile bile aklını kullanma cesaretini göster. Göster ki aydınlanış mümkün olsun.

Karanlığa alışmış gözler aydınlıktan kaçar. Ve karanlıktaki insanın gözü ışıkla karşılaştığında bir kaç saliseliğine duraksar. Görevini yerine getiremez. Göz bebekleri karanlıkta irileşir ve tembelleşir. Çünkü karanlık vardır, safi karanlık… Üzerinde türlü renkler barındıran bir gök kuşağı yoktur mesela. Veya bir kitabın sayfalarında cümleler yoktur. Sadece karanlık vardır, uçsuz bucaksız bir siyah. Karanlıkta gözlerin üzerinde efor harcayacağı bir şey yoktur.

Gözler bu siyahlıkla gelen umursamazlığa bırakırlar kendilerini yavaş yavaş. İnsan siyahlara baka baka kararır, bir zaman sonra karanlığın parçası haline gelir. Asaletin rengi olduğu kadar siyah insanoğlunun kabullenişinin, düşünmekten kaçışının, sorumluluklardan korkusunun rengidir de. Karanlığa alışmış gözleri ışığa çevirmek adımların en cesurudur.

Gözler acıdıktan, ışığa alıştıktan sonra da iş bitmiş değildir. Işığa ulaştın, ben ‘aydınlıktayım’ deme cesaretini gösterdin o halde kavga şimdi başlar. Bugün dünyadaki her iyilik ve her kötülük bilginin bir neticesidir. Buradaki esas nokta şudur ki insanın aydınlığa kavuştuktan sonra yapacağı iş nedir?

Bilen insan, aydın insan yalnızca kendisinden mi sorumludur? Bu sorumluluk yalnızca bireyselliğiyle mi sınırlıdır? Tabii ki de hayır. Bu sorumluluk bir kişiye veya birilerine karşı hissedilen sorumluluk duygusu değildir. Bu sorumluluk dünyadaki herkese karşı işleyen bir sorumluluktur. Bu sorumluluk yalnızca yüzünü gördüğümüz, sesini işittiğimiz insanlara karşı değil tüm insanlara karşı işleyen bir sorumluluktur.

Yaşadığımız dünyada onlarca can ıstırap çekiyor ve kendini aydınlanmış olarak niteleyen binlerce insan yaşayıp gidiyor sizce de bu biraz saçma değil mi? Derim ki asıl aydın insan görmek istediklerini görüp bir zümrenin çıkarlarını gözeten değildir.  Asıl aydın insan elde ettiği bilgilerin senteziyle, zihnindeki ham düşüncenin geçerliliğiyle öndeyide bulunabilen ve bu öndeyilerle herkese fayda sağlayan kimsedir. Bilgi sahibi olmak ”Ben artık aydınım, siz şunları şunları yapın ben bir bakayım.” demek değildir. Doğrudan doğruya yaşantının içinde bulunmaktır.

Efendim, derim ki aydınlanmak sadece düşünmek ya da sadece bilmek demek değildir. Aydınlanmak bilgiyi düşüncelerle sentezleyip donanımlı bir düşün dünyası inşa etmek daha sonrasında da bu dünyanın fabrikalarında üretilen ürünleri insanların hayatına değer vermek, hayatlarını değiştirmek ve iyileştirmek için kullanmaktır. Kim zehirlenmek ister kim istemez bilemem. Ama bilirim ki birileri gerçekten aydınlığa kavuşacaksa onlar zehrin tadını, suyun tadını bildikleri kadar iyi bilmiş olacaklar…

 

 

Kitle partisi: Her şey olayım derken hiç bir şey olamadı

Siyasî partilerimizin dışa dönük beyanlarına bakarsanız, hepsi kazanmış. Eh “kazan-kazan”ın bu kadarı şaşırtıyor. Kaç defa kazan demek gerekir acaba? Fakat içeride, durum epey farklıdır.  Orada bir öz eleştiri gırla gidiyordur ama “öz eleştiri” diye insanların kendilerini eleştirmesi anlaşılmaz. Bizim partililer öz eleştiriden, özlerindeki diğer partilileri eleştirmeyi anlar. Hatta özeleştiriyi hainlik sayanlar vardır.  Bir tarihte Türk Milliyetçisi gençler yapacakları toplantıda fikirlerinden bahsedilecekler arasına rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nu da yazmışlardı. Ankara hemen müdahale etti: O muhaliftir, onu çıkarın! Merhum Hocaoğlu’nun muhalifliğinin gerekçesi,  Türk Milliyetçiliği’nin En Mühim İhtiyacı: Öz-Eleştiri başlıklı bir yazı yazmasıydı. Merak edenler kendi adını taşıyan siteden makalesine erişebilir.[i]

Bizim iş ve siyaset adamları her şeyi bilir

Partilerimizin bu halini göz önüne alan MİSAK, yaptığı seçim analizinde, durum tespitini parti dışından, bilim gözlüğüyle bakabilen tarafsız ekiplere yaptırmalarını tavsiye etmişti.[ii]

Aslında danışman tutmak pek sevdiğimiz bir iş değil. Batı’da danışmanlık şirketleri bayağı büyük cirolara ulaşır. Bizde ancak çok büyükler, onlar da genel olarak temas ettikleri yabancı şirketlerden gördükleri için danışman tutarlar. Danışman kelimesinin anlamı bile farklıdır. Emekli bürokratlar, ayrıldıkları devlet kurumlarında hâlâ etkilidirler de belki işimizi kolaylaştırırlar diye onlar danışman yaparız. Meselâ vergi mevzuatını iyi bilen eski maliyecilere “üstat” denir ya; onlar yeni bürokratlar üzerinde etki sahibidir diye büyük şirketler onları istihdam eder.

Bir de siyasî danışmanlar vardır ki bunlar genellikle “baş danışman”dırlar. İnsan “baş danışman”ın bir tane olacağını düşünür, fakat yanılır. Dedem Korkut’un Yedi Başlı Kara Ejder’i gibi bizim siyasîlerimizin de altı, yedi, hatta daha daha fazla baş danışmanı, partilerin de “danışma kurulu” vardır ki bunlar da genellikle “yüksek”tirler. Ama danışmanlara danışıldığı pek vaki değildir. Maaşlı olanlara görev verilir. Bu sonuncular aslında bir nevi asistandırlar.

Bilmiyorum devrimi!

Aklıma Harari’nin bilim devrimi tespiti geliyor. Harari, “Bilim devrimi, insanların ‘bilmiyorum’ demeleridir ” diyor. Çünkü Ortaçağ Avrupasında her şeyin bilindiği kabul edilirdi. Siz bilmiyorsanız papaza sorardınız, o bilmiyorsa kardinale. O da bilmiyorsa Papa mutlaka bilirdi. Papa da bilmiyorsa, o şey, bilinmesi gerekmeyecek kadar önemsiz demekti zaten. Bizim iş dünyasında da siyaset dünyasında da her şeyi bilenler hâlâ etkili konumdadırlar ve danışmaya pek ihtiyaç yoktur.

Her şeyi zaten bilmeyen zavallı batılılar teşkilatlanma, pazarlama, propaganda konularını ve tabi bunların siyasî partilere uygulanmasını bilim dalları halinde ele alırlar. Ben de burada, onların söylediklerini derleyip toplayıp sunacağım. Tabi bizim reisler, başkanlar, kırk yıllık, elli yıllık tecrübeleriyle bunları benden de o gâvurlardan da daha iyi bilirler, o yüzden bunları okumaya da ihtiyaçları yoktur.

Önce pazarlamayı ele alacağım. Partilerin seçimler için yaptıkları da budur aslında. Hele pazarlamanın bugünkü anlamı ele alınırsa, partiler pazarlamadan ibarettir denilebilir.[iii]

Siyaset: Zihinler ve gönüller

İnsanları değişik fikirleri iknaya, değişik markaları satmaya çalışanların ne yapmaları gerektiği geçen asrın başından beri bilim konusu hâline geldi. Rekabet ediyorsunuz ya, ne üzerinde rekabet ediyorsunuz? Neyi çekişiyorsunuz? Cevap şöyleydi: Lawrence’in dediği gibi rekabet insanların zihinleri ve gönülleri içindi. Çekişilen zihinlerdi. Gönül de zihnin arkasından gelir zaten; veya zihin gönlün arkasına ilişir.

Reklamcılar ve pazarlamacılar buna bir isim buldu: Zihin payı (share of mind). İnanlar hakkınızda bir tercih yapacaksa, akıllarına önce sizin markanız veya sizin fikirleriniz, sizin dedikleriniz gelmeliydi. Veya sizin partiniz.

Tabi bunlar bir veya birkaç kişinin bir sabah uyandıklarında aniden keşfettikleri parlak fikirler değil, düzinelerle araştırmanın, anketin, saha çalışmasının sonucunda varılan neticelerdi. Bilim adamlarının kalemleri biraz zayıf olduğundan pazarlama alanından iki kişi, Trout ve Ries, bu çalışmaları derleyip toparladı ve Konumlandırma adıyla bir kitapta yayınladı.[iv] Onlar da bu kitap vasıtasıyla bu fikirleri pazarladılar ve marka oldular… Bunu genellikle Trout’un birinci müellif olduğu bir dizi başka yayınlar izledi. Tabi paralı konferanslar, danışmanlıklar…  Zengin oldular vesselam.

Zihin topografyasındaki tepeleri zaptetmek

Anlaşıldı ki rekabet denilen muharebe insanların zihinleri içindi. Fakat siz bir süredir piyasada iseniz insanların zihninde sizin zaten bir yeriniz vardı. Meselâ Volvo emniyet demektir. Mersedes lüks. Pepsi “gençlik”di, Coke, “dinlendiren mola”. Pepsi mavidir, Coke kırmızı. Bunlar on yıllar boyunca değişmez. Sadece ifade tarzları yenileniyordu. Mesela IBM insanların kafasında ana makine demekti. Trout ve Ries, IBM’in kişisel bilgisayar değil, kişisel ana makine satmasını tavsiye ediyordu (personal mainframe). Sahi IBM’e ne oldu? IBM, kendi markası IBM PC’yi icad edip piyasaya sürdü ama artık PC yapmıyor. Laptop’u ThinkPad’i de Çinli Lenovo’ya verdi. Şimdi kendisi bir nevi Saadet Partisi olarak hayatını idame ettiriyor. Daha önce onun kesin hâkimiyetindeki zihin tepesini şimdi Google işgal etmiş.

Siyasî bir parti bu anlayışla işe koyulursa kurmay heyeti gibi önce şunları sormalı:

  • İşgal edeceğimiz düşünce ülkesinde hangi bölgeler var?
  • İnsanların bizi zaten konuşlandırdıkları bir plaj başı mevcut mudur?
  • Rakiplerimiz hangi bölgeleri tutuyor?
  • Direnç nerede fazla, nerede düşüktür; rakibin yumuşak karnı neresidir?
  • O halde biz nereden giriş yapmalı; hangi bölgeyi hedef almalıyız?

Birinci madde ülkenin analizi, ikincisi bizim imajımızın belirlenmesi demektir. Bizim aklımızdaki imajımız değil, başkalarının aklındaki imajımızın… Herhalde bizim temel değerlerimiz vardır ve imaj bu değerlere göre mevcuttur zaten. Tuhaf gelecek ama sağa sola “terörist”, “Fetöcü” demekten başka “fikirler” de vardır!

“Ben de” diyerek kazanamazsınız

Rakiplerimiz hangi bölgelerde konuşlanmıştır sorusu en kritik maddelerden biridir. Çünkü zihin arazisinde boş bölgeler bulunabilir. Özelliklerinden, ideolojilerinden ötürü, rakiplerimizin bize direnemeyecekleri araziler, yumuşak karınları vardır. Oralar insanların zihinlerinde zaten bize ayrılmıştır, bizim plaj başlarımızdır.

Rakibin kuvvetli olduğu bölgeye ancak, “Ben de, ben de, ben de onun gibiyim.” diyerek girersiniz ve insanların size cevabı, “Oranın sahibi var, gerçeği varken niçin taklidine yönelelim ki?” olur.

Türkiye’de siyasî rekabette şu bölgeleri sayabiliriz:

  • Türk Milliyetçiliği
  • Yolsuzlukla mücadele
  • Eğitim
  • Dinî değerler
  • Adalet, demokrasi
  • Terör ve Güvenlik
  • Ekonomi ve istihdam

Bunlara belki birkaç madde daha eklenebilir veya bazı maddeler iç içe geçebilir.

“Merkez partisi” ve “kitle partisi”

Bu tasnifin ilk çarpıcı sonucu siyasî partilerdeki bazı yöneticilerin bir türlü göremedikleri şu gerçeklerdir: Bu bölgeler listesinde “vaatler” diye bir yer yoktur. Çünkü vaatler yapıla yapıla anlamsızlaşmıştır ve vaat taktiği ürün rekabetinde fiyat kırmanın ümitsizliği gibidir. Fiyat kırma üstün bir strateji olsaydı Hyundai ve Fiat bugün yolların hâkimiydi. Nasıl ürün rekabetinde ucuzluktan başka özellikler de gerekiyorsa ve ucuzluk en zavallı reklam ve rekabet malzemesiyse, siyasette de vaat öyledir.  Siz vaat edersiniz, rakipleriniz “beş fazlası” der ve seçmenin gözünde her ikiniz de güvenilirliğinizi kaybedersiniz. Maalesef Türkiye’de partiler büyük çapta bu hale düştü. Türk seçmeni de kötüler arasında az kötüsünü seçmek zorunda kalır. Veya rüşveti peşin vereni.

Diğer önemli nokta şudur: İnsanların bulunmak istedikleri, kendilerini ona göre tarif ettikleri “merkez” diye bir yer yoktur! “Kitle partisi” diye bir zihin bölgesi de mevcut değildir. Anketlere insanlar “Ben Türk Milliyetçisiyim”, “Adalet ve demokrasi istiyorum”, “Çocuklarım iş bulsun, torpilli olan önce geçmesin” diye cevap verebilir ama kimseden, “Ben kitle partisinden yanayım”, “Ben, merkezciyim” diye cevap alamazsınız.

Bu sebeptendir ki “Ses ver Türkiye!”, “Sensiz asla!”, “Sen bilirsin!”, “Yüzünü güneşe dön!” gibi kitle partililiğine, merkezi ele geçirmeye özenen sloganlar yerleşecek alan bulamaz, boşluğa düşer. Çünkü böyle bir bölge mevcut değildir ve bu ifadeler birer iddia, seçmene sunulan birer alternatif değildir. Dolayısıyla anlamsızdır.[v]

Söyle bana sen nesin, neredesin?

“Konumlama” diye özetlenen teorinin söylediği şudur: Sizin diğerlerinden farklı bir özelliğiniz vardır. İnsanlar zaten bunun – az veya çok -farkındadır. Bu farkındalıktandır ki siz kendi eşsiz özelliğinizi vurguladığınızda insanlar size inanır ve her tekrarda zihinlerinde siz, biraz daha o bölgedeki hâkimiyetinizi pekiştirirsiniz. Zaten size ait olan o mevkide diğerleri zayıftır.

“Kitle partisi olalım”, “merkeze yönelelim” diye düşünenler, o yöneldikleri yerin kalabalıklarla, seçmen “kitleleriyle” dolu olduğu vehmindedirler.  Bunu sağlamak için de en yapmamaları gereken şeyi yapar, kendi tabiî yerlerini öne çıkarmaktan, kendi tabiî kitlelerine seslenmekten kaçınırlar.  Az önce anlattığımızın tam tersi. Sonuçta kendilerinin olanı da kaybederler. Hatta daha beteri, temsil ettikleri fikrin karşıtlarına, “biz aslında sizden çok da uzak değiliz” anlamında laflar ederler. Kitle partisi olacaklar ya… Ve bundan irkilen tabiî taraftarlarını iterler.

Bu bir strateji işidir. Stratejinin ne demek olduğunu bilme işidir. Büyük taarruza bakınız: Kuvvetlerimizin büyük kısmı, diğer yerleri görece zayıf bırakma riskini göze alarak bir noktaya toplanmış ve 26 Ağustos sabahı sadece o noktada fakat düşmandan çok üstün bir güçle Yunan cephesi darmadağın edilmişti. Böyle değil de “her yerden birden saldıralım” da denebilirdi. Buna “kitle taarruzu” gibi cazip bir isim de takardık. Sonuçta belki başkentimiz Sivas olur, vize verirlerse bayram tatillerinde İzmir’e giderdik.

Çok basit bir örnek, cevabı çok belli bir soru: Şu andaki iktidar, bulunduğu yere kitle partisi konumlandırması ile mi geldi?

Tıpkı onlar gibi yapmak ne kadar hatalıysa, suya sabuna karışmamak ve rakiplerin seçmenini küstürmemek de strateji değildir. Bunun uyarısını, Fransız yazar Edmond Rostand’ın ta 1897’de kaleme aldığı Cyrano de Bergerac şaheserinin nefis Sabri Esat Siyavuşgil çevirisinde buluyoruz:

Biçarenin Cyrano de Bergerac’dı adı
Her şey olayım derken hiç bir şey olamadı