Hz. Mevlânâ’nın Hatırlattıkları

49

Akıl ve kalb ile gidenler arasında olanlardan biri de, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’dir.

Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazalî; meşhur eseri İhyau Ulûmi’d-Din ile,

Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, ünlü eseri, baş yapıtı Mesnevî-i Şerif ile,

İmam-ı Rabbanî; Mektubat’ı ile hem akla hitap etmişler hem de kalbe.

Madde-Mânâ elele ve atbaşı gidiyor bu eserlerde.

İnsanın da maddesi var. Akla ihtiyaç duyar.

İnsanın da mânevî tarafı, mânâsı var. Kalbe ihtiyaç duyuyor.

Çünkü “Aklın nûru (ışığı) fünûn-u medeniyedir.” Yani aklın ışığı ilimdir. Fendir. Bilimdir.

“Vicdanın ziyası (ışığı) ulûm-u diniyedir.” Yani vicdanın ışığı din ilimleridir.

Yâni doğruyu bulmak, doğruyu bilmek, doğruda olmak din ile mümkün. Din ile olasıdır. Ancak din ile Hak bilinir. Din ile Hak tanınır. Din ile kul; kulluğunu bilir. Bundan dolayıdır ki “Nübüvvet (Peygamberlik) beşerde (insanlık için) zarurîdir.” Yani Peygambere olan ihtiyaç, insan için mutlak zorunludur.

İnsan; Peygamberle ancak, dünyadaki konumunu bilir.

İnsan Peygamberle ancak, dünyada bulunuş sebebini anlar.

İnsan Peygamberle ancak, sonunun ne olacağını, geleceğin kendisine neler getireceğini bilir. Anlar. İnsan ancak; Peygamber’in Allah’tan getirdikleriyle, önünü görebilir. Sonunu akleder. Gerekeni yapar. Peygamber, gözünün nûru olur. Onsuz; bakar kör olduğunun bilincine varır. Var gücüyle onun ipine sarılır. Onun kendisini Allah’ın huzuruna çekmek istediğini fehmeder.

İşte Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri, Peygamberimizin âdeta bir mikrofonudur. Peygamberimiz, bizlere sesini bir de onunla duyurmaktadır. Görünüşte Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, kuru bir üzüm çubuğu gibidir. Ama ucunda tatlı mı tatlı, güzel mi güzel, hoş mu hoş üzüm salkımları taşımakta, bizlere sunmaktadır. Nasıl ki üzümün lezzeti kuru çubuğunda aranmaz. Mevlânâ’nın hoş sohbetlerinin doğruluk tadı, hakikat bilgisi, irfan kaynağı olan inci gibi sözlerinin kaynağı bizzat Allah’tır. Nitekim bunu Mevlânâ’nın kendisi de söylemektedir. Mesnevî adlı eserini; Allah’ın zaman zaman yaptığı ilhamlarla yazdığını kesin bir dille belirtmektedir.

Bir Peygamberi her yönüyle tanımak; bütün Peygamberleri tanımak demektir.

Bir vehbî âlimi -ayrıca Allah vergisine mazhar olan ilim sâhibi- bir zâtı tanımak, onun gibi bilginlerin tümünü tanımak demektir.

İşte Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, böyle bir zâtı muhteremdir. Çok saygın kişiliği olan bir kimsedir.

Kendisinden öncekileri şahsında topladığı gibi, kendisinden sonrakilere de bir çekirdek olmuştur.

Zaman-zemin ve şahıslar farklı, fakat hepsinde gaye, hedef, maksat ve metod aynıdır.

Sunuşlar değişik, kaplar çeşitli ama, içindekiler hep aynıdır.

Hepsinde öncelikle konu insandır. Ferttir. Bireydir.

Kabuktan ziyade özdür. Maddeden ziyade mânâdır.

Hepsinin; etrafında toplanılmasını istedikleri temel kavramlar şunlardır: Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Adalet ve İbadet. Hepsinin istediği; hepsi de kulluğu gerektiren şeylerdir. Nitekim yaptıkları, yapmak istedikleri hep aynı şey olmuştur.

Nitekim, Mevlânâ için “Ben O’nun zamanında gelseydim, öyle yazardım. O, Benim zamanımda gelseydi, böyle yazardı.” diyen asrın âlimi, kerametvâri bir söz söylemiştir.

Çünkü Mevlânâ’yı yersiz, yakışıksız ve liyakatsizce tenkit edeceklere bu sözü, onların yüzlerine bir şamar gibi iniyor. Onlara hadlerini bildiriyor. Onları kendilerine getiriyor. Yâni demek istiyor ki o zât değerli okur! Ben O’nun zamanında gelseydim, O’nun yaptığı gibi hizmet ederdim. O, Benim zamanımda gelseydi, O da Benim gibi hizmet ederdi.

Evet, yaşadıkları zamandan öncekilerle, yaşadıkları zamandan sonrakilerle, bu tip şahısların aynîliği vardır. Aynı maddî-mânevî safahat ve evrelerden geçerek kâmil ve erdemli oluşları vardır. Aynı hizmete talip oluşları vardır. Çevrelerinde halelenen ve halkalanan insanları, en güzel şekilde tenvîr edip, bir güzel aydınlatmaları

 

Önceki İçerikSeçimler Sonrası Önümüzdeki Görev
Sonraki İçerikMevlânâ – Şems İkilisi (1)
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.