21.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 612

Mana Ruhtur (1)

“Kur’an’ın kâinattan yaptığı bahis, Hâlikın sıfatlarını ispat ve izah içindir.” Yâni mana içindir. İlahî manaya ermek için, ilâhî anlamı yakalamak için. Ruh hükmünde olan mananın kılıfıdır maddî olan, görülen dokunulan her şey…

Hz. Âdem’in gördükleri, dokundukları, içinde hem-hâl ve haşir-neşir oldukları her şey; bir manayı gösteriyor. Ona delâlet ediyor, ona götürüyor. Yâni manaya eriştiriyordu.

Aynen onun gibi bugünün insanlarının gördükleri, dokundukları, içinde hem-hâl ve haşir-neşir oldukları her şey de aynı manayı gösteriyor. Ona delâlet ediyor. Ona götürüyor. Yâni aynı manaya işaret ediyor.

Çünkü madde beden, mana ruhtur. Ruhsuz beden olmadığı gibi, madde de manasız olmaz.

Madde değişir, başkalaşır, erir, biter tükenir. Fakat onun ruhu olan mana değişmez, başkalaşmaz, erimez, bitmez tükenmez, madde dışı bir şey olan ruh; birdir. Suyun bir olduğu gibi.

Nasıl ki su; girdiği kabın şeklini alır. Rengini alır. Biçimine bürünür. Ruh da onun gibidir. Yâni ruhun şekli şemaili yoktur. Rengi mengi yoktur. Parçalanmaz, ayrılmaz, eskimez. Kısaca kelimeyle ifade edilmez bir şeydir.

İşte mana da ruh gibi. Ezelden gelir ebede gider. Bu bitmez tükenmez yolculuğunda zaman-zemine göre, kılıktan kılığa bürünür. Renkten renge girer. Ama hep olduğu gibi kalır. Mana da ruh gibidir. Mana şuur sahibi olsa bir bakıma o da bir ruh olur. Zaten mana; maddenin ve hareketin ruhu hükmündedir.

Lâfız ve delâlet ettiği madde değişse de hepsinin manası bir. Ve o BİR’e bakıyor. O BİR’i gösteriyor.

Velhâsıl mana; lezzetin tuzu biberi oluyor. Tuzsuz bibersiz yemek nasıl lezzetsizse, manası keşfedilemeyen her şey, her madde de tatsız tuzsuz bir yemek sayılır. Belki karın doyurur ama lezzet alınmaz. Mecbur olmadıkça peşinden koşulmaz. Dâva edilmez. Ruhsuzluk talep edilmezliği doğurur. Manasızlık isteksizliği sonuç verir.

İki kâinat iç içe. Biri zarf, diğeri mazruf. Biri iç öteki dış. Biri zarflanan, muhafaza ve koruma altına alınan mazruf. Diğeri örten, koruyan ve muhafaza eden zarf.

Her iki kâinatın kendileri zarf.İçindekiler, ihtiva ettikleri, içerdikleri mâna, anlam ise mazruf..Kaplayan ve kaplanan. Örtülen ve örten. İç ve kabuk misali.

Kevnî kâinat, içinde bulunduğumuz, taşıyla toprağıyla mevcut olan âlem..Kelâmî kâinat; içinde harfler, satırlar, paragraflar, sahîfeler bulunan âlem.

Biri çekirdek, diğeri ağaç hükmünde. İkisi de birer mâna, birer anlam, birer ruh taşıyor içlerinde.

Ruh mu mânadan, mâna mı rûhdan? Orası ayrı bir konu. Ama bir gerçek var ki ortada. İkisi de mânaları için var edildiler aynı ortamda.

Maddî ayetler, deliller olan kevnî, somut kâinat ile, yine maddesel âyetler, deliller olan kelâmî / sözel, söz ve lâfız kâinatı bir tek şey için yaratıldılar. Mana için, ruh hükmünde olan anlam için.

İşte ulu Yaratıcı yüce Allah kâinatın somut dili ile yâni lisanı hâliyle bir şeyler fısıldıyor insan olan insana.

İşte ulu Yaratıcı, yüce Allah evrenin ikinci somut lisanı olan Kur’an kâinatiyle yine bir şeyler dokunduruyor insan olan insana.

Kısaca ey erenler! İki kâinat kitabının cümlelerinde söz konusu olan şey insanın saadetidir. Ama bu; anlama saadetidir. Farkına varış, ayırdına eriş saadetidir.

Demek ki aziz okur! Saadete eriş; manaya varıştır. Gerçeğe ulaşıştır. İşte bu manaya erişemeyenler, bu maksuda varamayanlar, her iki kâinat ağacından mana meyvesini devşiremeyenler; gerçek saadeti bulamamış, hakikî mutluluğa erememiş bedbaht kişiler, kişiliklerdir.

Bir kere daha tekrar ediyorum: Saadet; manayı anlayıştır. Anlama eriştir. Daha doğrusu manayı yakalayış, anlamı elde ediş; saadetin hem de iki cihan saadetinin buluştuğu, örtüştüğü, eriştiği bir yer, manevî bir mekân, yüksek bir makam. Kısaca insan oluş keyfiyetidir.

 

 

Atatürk’le Bağnazlaşmak

 

Mustafa Kemal Atatürk…

Türk tarihindeki kıymetini geçiyorum, dünya tarihinin gördüğü en büyük askeri dehalardan biri ve dünya tarihine adını altın harflerle yazdırmış bir lider. “Bitti!” Denilen zamanda imkânsızı gerçekleştirip milli mücadeleyi örgütleyen bu toplumu esaretten kurtarıp özgürlüklerine kavuşturan bir kahraman. Kendisini minnetlerin en büyüğüyle anıyorum. Bugün siyasi görüşleri, ideolojik emelleri her ne olursa olsun Türkiye için idealleri olan herkesin onu minnetle anması gerekiyor, kemi kümü yok. Atatürk’ün çizdiği yol olmasaydı bugün ne durumda olabileceğimizi düşünürken bile tüylerim ürperiyor. İyi ki vardı, bu millete Tanrının bir armağanıydı…

Atatürk pozitivistti, gerçekçiydi ve her koşulda akılcıydı. Sözlerinin bilimle çelişmesi durumunda bilimi tercih etmemiz gerektiğini söyleyebilecek kadar da akılcı ve ileri görüşlüydü…

Atatürkçü düşünce sisteminde belirli ilkeler tasvir edilir ve bu ilkelerin ışığında ideaların her günün gerekliliğine göre şekillendirilmesi gerektiği belirtilir. Bu ilkeler de toplumumuzun ilerleyişini en hızlı şekilde mümkün kılabilmek adına bir araya getirilmiş evrensel ilkelerin bir sentezidir. Beni derinden üzen gerçek şudur ki bugün kendisine Atatürkçü diyenlerin önemli bir kısmının ne akılcılıkla, ne bilimle, ne okumayla alakası var. Atatürk’ü iç dünyalarında sorgulanamaz hale getirip bağıra bağıra İzmir Marşı söylemekten başka bir faaliyet içinde bulunmayan Atatürkçüler en yumuşak tabiriyle sürekli bağnazlıkla suçladıkları taraf kadar bağnazdır. Tarihe mal olmuş bir kişiliğe yapılabilecek en büyük iyilik onun fanatikliğini yapmak değildir. Onu gerçekten okuyup, okurken anlayıp tahlil etmektir. Kısacası onu çözümleyip kavrayabilmektir. Tam bu noktada sizinle bir anımı paylaşmayı istiyorum,

16 Nisan süreci içinde “HAYIR” çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Ben etrafımda gördüğüm insanlara neden hayır lehinde oy kullanmamız gerektiğini anlatıyorum. O gün yazmakta olduğum gazetelerde de bunu izah etmeyi deniyorum. CHP’li olduğunu tahmin ettiğim üniversiteli bir arkadaşla konuşuyoruz. Kendisi Atatürk’ün son derece demokratik bir cumhurbaşkanlığı yaptığını iddia etti. Atatürk her zaman yetkisi içinde kalmış hiçbir zaman seçilmiş başbakanın görevine müdahale etmemiş.

Hayretler içerisinde konuşmasını dinledim ve dedim ki vay bizim halimize! Şimdi sevgili dostlar şu konuda bir anlaşalım kimse tamamıyla kusursuz olmak zorunda değildir, olamazdır da! Atatürk otoriter bir sistemi uygulamıştı, bu konuda da kimse mırın kırın etmesin fanatikliğini sustursun. Ama Atatürk’ün otoriter bir cumhurbaşkanı olması hatta fiilen başkanlık modelini uygulamış olması onun ne tarihi değerini küçültür ne de bizim için olan önemini değiştirir. Buradaki asıl mesele Atatürk’ün yaptıklarını niçin yaptığını sorgulayıp bir sonuca varabilmek, Atatürk’ün yaptıklarını doğru kaynaklardan okuduktan sonra akıl süzgecimizden geçirip çözümlemektir. Bunu başarırsak yapmamız gereken en önemli işlerden birini yaparız. İcraatlarıyla, söyledikleriyle gerçek Mustafa Kemal Atatürk’ü tanırız. Ağızdan ağza dolaşan klişelerle değil.

Tabii ben bunları söyleyince bazıları şok havuzuna girmiş gibi oluyor zira Atatürk hakkında söylenecek hiçbir şeyi dinlemeye zerre tahammülleri yok. Ben bilimin, aklın ve şahısların değil değerlerin yolundayım. Fanatizmin veyahut şahsi fantezilerin gerçeklerin üstüne bir sis bulutu misali çökmesinin karşısındayım. Atamız da bu yoldaydı. Dolayısıyla ben kendisiyle aynı yolda yürüyor olmaktan, onun öğütlediği gibi bir Atatürkçü genç olmaktan büyük onur duyuyorum ama o bugünleri bir izlese kendine Atatürkçü diyenlerin halini bir görse kıvanç duyar mıydı işte bu soruya yanıt vermeyi sizin inisiyatifinize bırakıyorum!

Son olarak diyorum ki bağnazlık çok tehlikelidir. Bunu Atatürk ile yapan, Erdoğan ile yapandan daha az zararlı değildir. Bu zararlı düşüncelerin rehabilite edilmesinin yolu da yukarıda söylediğim gibi her görüşten okumak ve akılcı olmaktır. Dünyaya tek bir pencereden bakmayı bıraktığımız zaman bu hastalıkları bertaraf edeceğiz

 

 

Siyasi Ahlaksızlığa da Bu Kadar Tepki Göstersek

Küçük çocuklara karşı cinsel istismar ve öldürme haberleri üzerine toplumsal bir infial oluştu.

Vicdanları kanayan vatandaşlarımız sosyal medyada Eylül’ün, Leyla’nın resimleri altına tepkilerini “kıyamet kopsun artık”, “bu mahlûklarla aynı ülkede yaşamaktan utanıyorum” gibi çığlıklarla dile getiriyor. Çoğu da ‘kimyasal hadım‘, ‘idam cezasının geri getirilmesi gibi radikal tedbirler alınmasını talep ediyorlar.

Bu güzelim çocuklarımızın başına gelenlere gösterdiğimiz tepki kendi çocuklarımızın başına gelmesi halini düşünüp empati (duygudaşlık) yapmanın bir sonucu olabilir.

Hemen hemen bütün toplumlarda “pedofili” yani çocuğa karşı cinsel istismar ahlak kurallarına aykırı kabul edilir.

Kanunlara göre suçtur. Din kurallarına göre günahtır.

Ama biliyoruz ki hukuk devleti olmayan ülkelerde kanuni yaptırımlar güçlülere değil zayıflara uygulanır.

Günahların cezası ise ahiretin konusudur, bu dünyada verilmez.

Eğer hukuk devleti olmaktan uzak bir ülkede iseniz, ahlaksızlığa karşı toplumsal bir tepki olması bir ümit kaynağıdır.

Ancak tüm ahlaksızlıklara karşı aynı tepkiyi verebiliyor olsaydık böyle bir ümide kapılabilirdik.

Oysaki Türkiye’de artık ahlak sadece pedofili gibi sapıklıklar ve kadın davranışlarıyla sınırlı değerlendirilmekte.

Yalan söylemek, iftira, hırsızlık, rüşvet, başkasının hakkını çalmak, ehil olmayanı görevlendirmek, devlet gücünü adil kullanmamak gibi ahlaka uygun olmayan davranışlara karşı toplumsal tepkimiz sıfır mertebesinde.

Hazreti İsa’nın zina işlediği için recm etmeye (taşlayarak öldürme cezasını uygulamaya) hazırlanan gruba “ona ilk taşı aranızda günahsız olan atsın” deyince oradan sıvışan insanları hatırlayınız.

Galiba biz de diğer tüm ahlaksızlıklara karşı, aynı ahlaksızlığı yapan, bu günahkârlar gibiyiz…

**************************

Demokrasisi Gelişmiş ve Geri Kalmış Ülkelerde

Demokrasisi gelişmiş ülkelerde, devleti yönetenlerin halka yalan söylemesi, gerçeklerin üzerini örtmesi ve doğru bilgiye erişimi engellemesi en affedilmez kusurlardandır.

Geri kalmış ülkelerde bunun adı politik beceri ve hatta ustalıktır.

Demokrasisi gelişmiş ülkelerde, devleti yönetenlerin kamu gücünü veya kamu malını şahsı veya partisinin menfaati için kullanması ağır bir suçtur, büyük ahlaksızlıktır.

Hatırlayınız, Watergate skandalı ABD Başkanı Nixon’un rakip parti liderini dinletmesinden çıkmış, Nixon istifa etmek zorunda kalmıştı.

ABD’de bir beyzbol takımının maçı için 5 adet avanta bilet alan ve bu konuda yalan söyleyen Eyalet Valisi istifa etmek zorunda kalmıştı.

Geri kalmış ülkelerde ise bunlar “ayıp” bile değildir. Hatta bunun adı “politik beceri ve ustalıktır“.

Demokrasisi gelişmiş ülkelerde Başkan adaylarının bazılarına her türlü imkân verilmesi, diğerlerine karartma uygulanması hayal dahi edilemez.

Geri kalmış ülkelerde ise adayların birkaç TV programında eşit şartlarda tartışmasını istemeyi dahi hayal edemezsiniz.

**************************

Gayeniz Güzel Ahlak Olsaydı

Şanlı Peygamberimiz “İslâm, güzel ahlâktır” buyurmuş.

“Kur’an’ın amacı, inançlı ve güzel ahlaklı insanlar yetiştirmektir.”

“İslamiyet inanç ve ibadet kadar ahlaka da büyük önem verir. İyi huylu, güzel ahlaklı, dürüst, güvenilir, adaletli insanlar olmak dinimizin müminlerden beklediği davranışlardandır. Güzel söz söylemek, hoşgörülü olmak; yalan, iftira, dedikodu ve gıybetten kaçınmak vb dinimizin güzel ahlakla ilgili emirleridir.”

Ahlak kurallarından bu kadar bahsetmemizin sebebi uygulamada Hukuk devletine olan güvenin azalması, dinin sadece şekli ibadetlere indirgenip ahlak ve din bağlantısının koparılmış olmasıdır.

“Ahlaksız dindarlık” en fazla zararı dinimize zarar veriyor. Bunun siyasete yansıması ise kendisini Müslüman olarak tanımlayan kitlelerin “Külliye iradesini”, neredeyse, “Külli irade” sayar hale gelmesi şeklinde ortaya çıkıyor.

Rakiplerine en ağır iftiraları atmak, halka işine geldiği her zaman yalan söylemek, devlet malını şahsı veya parti menfaati için hoyratça kullanmak, kul hakkı yemek ve adil olmayan bir yönetim tarzı İslami değildir.

“Seçim savaştır, savaşta hile mubahtır” diye fetva verenler ve bu fetvaya göre her türlü ahlaksızlığa prim verenler de ülkemize ve İslam’a zarar veriyor.

Bu İslam dışı davranışlara toplumsal tepki göstermek, hem daha İslami ve hem de daha demokratik bir ülke olmanın ilk gereğidir.

**************************

Siyasi Ahlaksızlık ve Pedofili

Bana göre “siyasi ahlaksızlık” pedofili kadar çirkin bir durumdur. Hatta toplumumuz için pedofiliden daha tehlikelidir.

Çünkü Türkiye’deki en önde gelen Adli Tıp uzmanlarından biri olan Prof. Sevil Atasoy‘a göre, Toplumlarda “pedofili”ye yani çocuğa karşı cinsel istismara yatkın insan oranı yüzde 1 ile 5 arasında değişiyor.

Oysa çocukluk çağını yaşayan demokrasimize saldıran siyasi ahlaksızların oranı daha yüksek. Toplumsal bedeli de daha ağırdır.

Çocuklarımızı, Eylül’lerimizi, Leyla’larımızı korumamız lazım.

“Cinsel istismar, kaçırma ve öldürme olayları için Türkiye, İtalya, İspanya gibi sokağa açık sıcak ülkelerde daha da dikkatli olmak gerekiyor.”

Demokrasimizi korumamız lazım.

Bizim gibi demokrasisi çocukluk çağındaki, çoğu sözde Müslüman ülkelerde daha dikkatli ve özenli olmak gerekiyor.

 

 

24 Haziran’da Ne Oldu? 3

Milletvekilliğinde, Cumhur İttifakı: %53,66 / 340 Milletvekili AKP: %42,56 / 291 Milletvekili MHP: %11,10 / 49 Milletvekili Millet İttifakı: %34,07 / 193 Milletvekili CHP: %22,50 / 143 Milletvekili İYİ: %10,19 / 47 Milletvekili SP: %1,38 / 3 Milletvekili HDP: %11,60 / 67 Milletvekili Bu sonuçlara baktığımızda beni en çok şaşırtan sonuç MHP’deki kaybın sadece %0,80’le sınırlı kalması oldu.

Bugün bizler MHP teşkilatının özellikle İYİ hareketinden sonra oldukça zayıfladığını, kan kaybettiğini biliyoruz ama buna rağmen elde ettiği %11,10’luk oran hakikaten büyük bir başarı. Bu seçim sonuçlarıyla birlikte Devlet Bahçeli’nin düşündüğümüzden daha büyük bir siyasi öngörü yeteneği olduğunu düşünüyorum. Çünkü bugünkü sonuçlara baktığımda AKP meclisin kontrolünü kaybetmiş durumda. Mecliste verdiğimiz oylar nasıl olsa karşı tarafa gitmiyor düşüncesiyle MHP’ye giden ciddi bir oy olduğu kanaatindeyim.

AKP’deki %7,50’lik kaybın %3,50’luk bir kısmı bu şekildedir. Devlet Bahçeli hem partisinin baraj sorununu ortadan kaldırmış, hem bütün beklentilerin aksine partisinin mevcut durumunu korumuş en önemlisi de meclis tablosunda partisini kilit hale taşımıştır. Milletvekilliği seçiminin en büyük kazananlarından biri Devlet Bahçeli ve MHP’dir tebrik ediyoruz.

Bir diğer büyük kazanan da tartışmasız İYİ Partidir. Siz bir parti kuracaksınız, bu parti çıkacak 7 ay sonra daha doğru düzgün teşkilat toplayamadan seçime girecek, bu seçimden de barajı tek başına geçebilecek bir oy oranı elde ederek çıkacak… İYİ Parti kesinlikle büyük bir sınavdan geçip siyasetimizde kalıcı olduğunu kanıtladı. Daha bazı ilçelerinde yönetim bile yokken girdiği ilk seçimden %10,19 oy alarak mecliste 47 milletvekilliği ile temsil edilme hakkını kazandı. Pek tabii şimdi “İYİ’nin iddiası çok büyüktü !” “Facia bir netice !” tarzında yorumlar yapanları görüyorum. Beyler, bayanlar pardon ama bu yahut buna benzer bir neticeyi İYİ gençlik Kocaeli yönetiminde bulunan bir partili olarak ben bekliyordum. Seçim öncesi tahminlerimde de “%10’u aşar, 50 civarı vekil ile güçlü bir temsil kazanırız.” diye paylaşmıştım. Sizlerin başarı algısı tam olarak ne oluyor ben bilmiyorum ama tekrar ediyorum doğru düzgün teşkilatı olmayan bir partinin baskın seçimden %10,19’luk oyla hemen hemen 5 milyon seçmenle çıkması bana göre ciddi manada bir başarıdır.

İYİ’nin %10,19’luk seçmenine baktığımızda cumhur ittifakının 1 Kasım 2015’te %61 olan oyunun bugün %54 olmasıyla birlikte kayan 7 puanlık seçmenle birlikte %3’lük bir de CHP seçmeni görüyoruz. Cumhur ittifakından gelen oyun merkez sağ seçmen ağırlıklı olduğunu dolayısıyla İYİ’nin bir milliyetçi parti alternatifi olmaktan çok DYP geleneğinin devamı olan bir merkez parti olduğunu görüyoruz bunun bu şekilde olacağını bundan önceki analizlerimde paylaşmıştım.

CHP’den gelen oyun ise CHP’yi başarısız bulan, yeni bir alternatif arayan daha ulusalcı sol seçmenden geldiğini görüyoruz. CHP’ye baktığımızda sanıyorum ki milletvekili seçimleri bazında en başarısız parti olduğunu görüyoruz. Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce muazzam bir performansla %31 oyu yakalarken CHP uzun zamandır sabitlediği %25-26’lık oyun da altına düşerek %22’lik bir sonuç elde etti.

Burada HDP’ye barajı aştırmak için verilen oyların etkisi var ama ben bunun %1,5 – 2 düzeyinde kaldığını CHP’nin İYİ’ye beklenenden çok oy kaybettiğini düşünüyorum. Buradaki en büyük etmen tabii ki CHP genel merkezi… CHP’li seçmen aday listelerinden son derece memnuniyetsiz olduğunu zaten dile getiriyordu partinin muhalif kanadındaki adayların liste dışında kalması, daha sol adayların liste dışında kalması seçmeni mutlu etmedi. Bununla birlikte CHP’nin son dönemde HDP ile olan yakınlığından rahatsızlık duyan CHP’nin ulusal kanadındaki seçmen de yine Atatürkçü olan ama HDP’ye mesafeli duran İYİ’yi tercih etti.

CHP’nin %22, İnce’nin %31 oy alması aslında seçmenden gelen çok açık, net bir mesaj. “Kılıçdaroğlu evet dürüstsün, namuslusun, efendisin ama bu iş hakikaten seninle olmuyor sen biraz dinlen!” Bugünden sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun ne kadar demokratik bir lider olduğunu gözlemleyeceğiz. Haa demokratik de demeyelim bakalım kulakları mesajı alacak kadar işitiyor mu yoksa işitmiyor mu belki para toplar bir kulaklık hediye ederiz kendisine…

Saadet Partisi %0,68’lik oyunu beklendiği gibi artırdı ama bu artış umulan düzeyi bulamadı. %1,38 ile Saadet partisi oylarını ikiye katlasa da kendi başına hiçbir ilden vekil çıkaramadı. Beni en çok şaşırtan bir diğer sonuç Saadet’in Kocaeli’den vekil çıkaramaması oldu. CHP listelerinden seçilen 3 vekil 27’inci dönemde mecliste yerlerini alacak. Bakalım Temel Karamollaoğlu ve saadet partisi bugünden sonra nasıl bir yol izleyecek. Umuyorum ki bugüne kadar sürdürdükleri duruş devam eder.

HDP’nin barajı aşmama ihtimalini hiçbir zaman mantıklı bulmadığımı herkes biliyor. HDP’nin bu ülkede baraj sorunu yaşayacağını düşünmüyorum. Kendisi beklediğim bir oy alarak meclise 67 vekil gönderdi. HDP hakkında söyleyeceğim çok şey yok da ilginç olan bir iki nokta var. HDP doğu illerinde oy kaybı yaşarken batı illerinde oylarını artırdı. %85-86 Oy çıkan Hakkâri ve Şırnak’ta %69-70 bandına inmiş bir HDP görüyoruz. %50 İle kazanılan Bitlis’in, %41 ile kaybedildiğini görüyoruz. HDP’nin batı kanadında oylarının ciddi ciddi arttığını İstanbul’da hem MHP hem de İYİ’yi geçtiklerini görüyoruz.

Benim de beklediğim gibi AKP açıkça 7 Haziran bandına indi, bu görünüyordu zaten. Bu şekilde AKP bir lider partisi olduğunu tekrar göstermiş oldu. Erdoğan’ın takdire şayan zaferine karşın mecliste AKP’nin takdire şayan bir netice aldığını söyleyemiyorum çünkü tek başına meclis çoğunluğu kaybedildi. Bu noktada AKP cumhur ittifakına mecbur bir parti haline geldi. Hâlbuki biz tam tersi olarak MHP’nin ittifaka mecbur olduğunu düşünüyorduk.

Bugün AKP’nin MHP dışında işbirliği yapabileceği bir parti kalmadığı için cumhur ittifakına bağımlı hatta küçümseyip küçük ortak olarak gördükleri MHP’ye bağımlı kalmaları AKP için ciddi bir başarısızlıktır. 24 Haziran’dan itibaren AKP’nin kendi başına yeten bir siyasi iktidar olduğu günler mazi olmuştur. 24 Haziran 2018 için ben kısaca tecrübenin, heyecanı mağlup ettiği seçim diyorum. Dün geceki temennilerimi aynen sürdürüyorum. Umut ediyorum ki yarın bir gün bizler tarih olunca, tarih kitapları bizlerden bahsederken son umudun yok olduğu gün olarak bugünü yazmaz.

Açıkçası bu kez vicdanım çok rahat çünkü bugüne kadar takip ettiğim seçimlerde dışarıdan bir izleyiciydim, ama bu kez sahada çalışanlardan biri oldum. En baştan sandıkların ilçe seçim kuruluna teslim edilmesine kadar elimden gelen bütün gayreti gösterdim. Millet “tamam” değil, “devam” dedi. Bu sonuçla kavga edip, olmadık senaryolar üretip daha fazla sinir bozmaya hiç gerek olmadığını düşünüyorum, demokratik olgunluğa davet ediyorum. Herkes elinden geleni yaptı ama bu sonuç alındı. Şimdi oturup biraz analiz yapmak, biraz daha akıl yürütmek, en önemlisi de siyasetin ekrandan, sosyal medyadan takip edildiği kadar olmadığını idrak etmek gerekiyor.

Dün gece hepimiz üzüldük ama ben en çok siyaseti sosyal medyada yapılıyor sananların neticeyi kabullenemediğini gördüm. Hala “imkânsız, olamaz, hile var !” diyenlere şu uyarıyı yapmak isterim. Sonuçlara imkânsız demek yerine, nasıl olur da kötü giden onca vaziyete rağmen millet bu kararı verir diye düşünür, okur, gözlemler, siyaseti sadece seçim zamanlarında takip etmek yerine birazcık takip ederseniz gerçekten gidişatı değiştirebiliriz. Meselenin İstanbul’da milyonları toplamak değil, dünyaları Orta Anadolu’ya sıkışıp kalmış Ayşe teyzelerin, İsmail amcaların ellerini sıkmak olduğunu kavradığımızda gidişatı gerçekten değiştirebiliriz.

Sonuçlar hepimize hayırlı olsun… Son olarak, Asla ama asla umutsuz olmayın, ama gerçeklerden soyutlanıp hayallerde de yaşamayın. Her zaman uğurunda mücadele edilecek değerler vardır, her zaman uğuruna hırpalanmaya değer davalar vardır ve her zaman aldığımız yaralardan çıkarılacak dersler vardır… Her şeye rağmen aydınlık bir geleceğin ümidiyle. Son

 

 

Yaşayan Kayıplar

0

Gazete haberine göre, ülkemizin dört bir yanından gelen üzücü haberler dolayısıyla kayıp çocuklara dair açıklanan son istatistikte Türkiye’de beş binin üzerinde çocuk kayıpmış. Son üç yılda sayının bir miktar daha arttığı tahmin ediliyormuş. Yetkililer, kayıpların daha çok tatillerde ve bayramlarda yaşandığına dikkat çekiyormuş ve ‘Sizin dalgın olduğunuz bir an, onlar için büyük bir fırsattır. Çocuklar kaybolmuyor, kaybediliyor’ diyerek aileleri uyarmış.

Gazete, haberin devamında çocukların kaybolmaması veya kaybedilmemesi için ailelerin alması gereken tedbirleri, çocuklara ve emniyet birimlerine düşen görevleri yazmış.

Varlıklarından ümit kesildikleri için çocukların bir kısmının aranmasından vazgeçilmiş.

Beden varlığını sürdürmek, dünyaya gelen her canlının hakkıdır. Buna kimse müdahale edemez. Varlık mücadelesini sürdürmek, o canlının fıtri, aynı dünyayı paylaşan diğerlerinin de ilahi mecburiyetidir. En basitinden en mükemmeline kadar hiçbir canlı, bu mecburiyetten kaçamaz. Madem yaşıyoruz, yaşatmak zorundayız. Çıkmayan candan, umut kesilmez.

Kayıp nitelemesiyle veya kaybolmak eylemiyle biz daha çok bedensel yok oluşu anlıyoruz. Kelimelere somut anlam yüklüyoruz, bunu beş duyunun kapsamıyla izah ediyoruz. Ölümüne şahit olmadığımız bedensel yok oluş, kayıp olarak adlandırılıyor. Gerçekte, bu mudur kaybolmak?

Kendimi kaybettim, kalabalıklarda kayboldum deriz bazen. İnsanlığa faydasız bir evlat yetiştirsek, onun yaptığı her şey bize, çevresine, ülkesine zarar verse o, mevcut mudur yoksa kayıp mıdır? Biraz kötümser olacak; ama neslimizi kaybettiğimizi düşünüyorum.

Kayıp, bedeninden, varlığından hiçbir şekilde başkalarının fayda görmediği şeydir. Çanakkale Savaşı’nda iki yüz elli bin insanımızı şehit verdik; ama kaybetmedik. Onlar, bir tarih yazdı. Biz bu topraklarda yaşamamızı onlara borçluyuz. Onlar, öldüler, şehit oldular; ama kaybolmadılar.

Televizyon karşısında, internet ortamında zamanımızı; fastfoodlarda bedenimizi; kötü arkadaşlarla ümitlerimizi, yaşama sevincimizi; tembellikle yarınlarımızı, kötü yöneticilerle vatan aidiyetimizi, modern hayat tarzıyla ruh sağlığımızı, bize kimlik kazandıran değerlerimizi hayatımızdan çıkarmakla saygınlığımızı kaybediyoruz. Bedenen, ruhen, insanlığa, bize ve kendisine değer katmayan her oluş ve olgu, kayıptır. Var olsa da kayıptır.

Acıma, sevgi, saygı, yardımlaşma, vefa, sabır, merhamet, iyi niyet, cömertlik gibi değerlerimizi kaybediyoruz, insanlığımızı kaybediyoruz.

Trajik durumla karşı karşıyayız. Bedenen kaybolan çocuklarımızı bulmak için ülke olarak seferber oluyoruz; ancak değerleriyle bir mana kazanacak insanımız, çocuklarımız için aynı hassasiyeti göstermiyoruz. Onları bulmak yerine kaybetmek için büyütüyoruz, her türlü zorluğa katlanıyoruz; yetiştirmiyoruz, büyütüyoruz.

Sosyal medyanın kirli mecrasında büyüyen çocuk, bütün öğrenim hayatını bu ülkenin kaynaklarını kullanarak yapmış ancak kendisine yurt dışında iş bulmuş bir aydın, coğrafyasının verdiği yer altı ve üstü kaynaklarını halkı için değerlendirmeyip onları başka ülkelere peşkeş çekmiş bir idare, ülkesine ve insanlığa yararlı evlat yetiştirememiş bir aile, kendisine emek verilmiş, uğruna yatırım yapılmış bir hekim, pilot borçlu olduğu milletine hizmet etmemişse sizce var mıdır, kayıp mıdır? Yaşatmak nedir bilmeden yaşamış, yük almayıp hep yük olmuş bir kişi bana göre, size göre var mıdır, kayıp mıdır?

Mevcudun bir an yok alması kayıp. Bu doğru. Bir nesne veya varlıktan beklenen faydayı görememek, istenen anlamı onda bulamamak, bir yeteneği veya birikimi işlevsiz hale getirmek de bir kayıptır. Bunlar, yaşayan kayıplarımızdır.

Kaybolan çocuklarımızı bulmak için seferber olalım. Unutmayalım ki, seferber olmamızı gerektiren daha pek çok kaybımız var.

Şimdi sefer vakti.

 

 

Özbekistan Seyahati ( 6 )

Bundan önceki yazımda Buhara’da ki ziyaretlerimizin tamamlanmış olduğunu ve sıranın Özbekistan gezimizin son durağı olanı Taşkent’e geldiğinden bahsetmiştim.

05. Mayıs 2018 Cumartesi günü Buhara‘da ki ziyaretleri tamamladıktan sonra saat 16.oo da tren ile Taşkent’e müteveccihen hareket ettik. Terene binmeden önce akşam yemeği olarak kumanya paketleri dağıtıldı. Kumanya paketinin menüsü oldukça zengin idi. Sağ olsun seyahat şirketi her türlü ihtiyacımızı düşünmüş. Yolculuk boyunca hem yedik hem de gittik. Yolculuğumuz tam 6 saat sürdü. Fakat yolculuk esnasında hiç sıkılmadık diyebilirim. Zira arkadaşlar ile muhabbet ede ede yolculuğumuz devam etti. Hayırlısı ile saat 22.oo de Taşkent’e vasıl olduk. Trenden inince istasyonda bizi beklemekte olan Vizyon Turizm’e ait arabaya binerek kalacağımız otele hareket ettik. Kısa bir süre sonra otele vardık. Kalacağımız otelin ismi Ramada Hotel Taşkent idi. Otel şehrin merkezi bir yerinde olup, oldukça yüksek ve gösterişli bir binası vardı. Otele varınca anahtarları alıp hemen odalara çıkarak istirahate çekildik. Çünkü bir hayli yorulmuştuk.

06 Mayıs Pazar günü. Otelde açık büfe sabah kahvaltısı yaptıktan sonra saat 9.oo da şehir ziyaretine başlamak üzere otelden ayrıldık. Ancak şehir turunu anlatmaya başlamadan önce, Taşkent hakkında kısaca bilgi vermenin faydalı olacağı kanaatindeyim.

Özbekistan’ın Başşehri olan Taşkent ülkenin idari merkezi ve en önemli şehirlerinden biri olup, iki buçuk milyona yakın nüfusu bulunmaktadır. Ülkenin en kalabalık şehri olmanın yanı sara tarihi ve isminin hikâyesiyle de ilgi çekici bir şehir olan Taşkent tarihin ilk zamanlarından beri varlığını devam ettirmektedir. Şehrin isminin Taşkent olmasının sebebinin, savaşlarda ülkesini savunan askerlerin namından ileri geldiği söylenmektedir. Şehirde ziyaret edilebilecek birçok tarihi mekân bulunmaktadır.

Önceden tespit edilen programa göre, saat 9.oo da arabaya binerek şehir turuna başladık. Görünüş itibariyle Taşkent oldukça büyük ve yeşil bir şehir. Geniş caddeleri ve büyük parkları hemen dikkati çekmektedir. En büyük caddelerden birisine Biruni ismini vermişler. Bir meydanda bulunan 36 m. yüksekliğindeki Lenin’e ait heykeli yıkıp, yerine kucağında çocuk bulunan bir kadın heykeli yapmışlar. Kadın sevgiyi, çocuk ise istikbali temsil ediyormuş.  Bu meydanın adını da bağımsızlık meydanı yapmışlar. Özbekler bu meydana Müstakillik Meydanı diyorlarmış. Şahsen bu isim bana daha sıcak geliyor. Biliyorsunuz Müstakil kelimesi bizde de var. Fakat diğer birçok kelimeler de olduğu gibi, maalesef bunu da unutturmaya çalışıyorlar.

Şehri gezerken bir park ve bu parkın içinde bir heykel gösterdiler. Bu parkın ismi, Bizim Türk Dili Edebiyatından şiirleriyle tanığımız Ali Şir Nevai Parkı imiş. Heykelde ona aitmiş.

Araba ile şehir turundan sonra ilk ziyaret yerimiz Has İmam Camii oldu. Bu cami oldukça büyük ve güzel bir mimari yapısı var. Beş bin kişilik kapasitesinin olduğu söyleniyor. Burada da Tahiyetül Mescit Namazı kıldık.

Bundan sonraki ziyaretimiz KÖKELDAŞ Medresesi oldu. 16. Yüz Yıl yapımı olan bu medrese halen Özbekistan da açık bulunan on medreseden en büyüğü imiş. Bu medresede faklı ülkelerden gelen yüzlerce talebenin eğitim gördüğü ve İdari bakımdan Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olduğu bilgisi verilmiştir. Ayrıca bu medresenin Ruslar zamanında kapatılmayan iki medreseden birisi olduğu söylenmektedir. Bu medresenin çok güzel bir bahçe tanzimi bulunmaktadır.

Daha sonra Barak Han Medresesi’ne gidildi. Bu medrese son şekliyle 1530 Yılında Taşkent Valisi Barak Han tarafından yaptırılmış ve onun ismini almış. Burası Özbekistan Müftüsünün idare merkezi olarak kullanılmaktadır. Bu müftülük bir nevi bizdeki Diyanet İşleri Başkanlığı gibi çalışmaktadır. Medresede Hz. Osman’a ait ceylan derisine yazılmış Kuran-ı Kerim üzerinde kan lekelerinin olduğu ve Hz. Osman’ın şehit edilirken bu Kuran-ı Kerimi okumakta olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca Hz. Osman tarafından 4 adet Kuran-ı Kerim yazıldığı, bunlardan birisinin İstanbul Topkapı Sarayı Müzesinde, birinin Kahire de, diğerinin de Londra da olduğu söylenmektedir. Burada bulunan Kuran-ı kerim ise, Timur tarafından Bağdat tan getirilmiş.

Bu ziyaretten sonra öğle yemeği için Sultan Said Restorana gittik. Burası ırmak kenarında, yeşillikler içinde olan, şirin mi şirin bir yer. Burada şiş kebabı ile birlikte, meşhur Çayhana Pilavını ikram ettiler. Yemekten sonra, burada mescit olmadığı için Öğle Namazını münferit olarak kıldık

Öğleden sonra Emir Timur Müzesini, Tillo Şeyh Camiini, çarşı ve kapalı Pazar yerlerini gezdik. Pazarlarında başta safran ve şamfıstığı olmak üzere bol baharat çeşitleri bulunmaktadır. İkindi Namazını Tillo Şeyh Camii’nde kıldık. Burada İkindi Namazının sünnetini kılmıyorlar, sadece farzını kılıyorlar. Ancak Buhara’daki camilerde namazdan sonra çekilmeyen tespih burada çekiliyor

Bu ziyaretlerden sonra Özbekistan Seyahati programımız tamamlanmış oldu. Akşam yemeği için Taşkent’in en güzel lokantalarından birisi olan Shedevr Garden restoranına gittik. Burada çeşitli ikramlar yanında bıldırcın eti dahi verdiler. Ayrıca yemek esnasında Özbek kızları, milli kıyafetleriyle halkoyunlarını icra ettiler.

Özbekistan seyahati ile alakalı hatıralara son vermeden önce Özbekistan hakkında genel bir değerlendirme yapacak olursak, ülke ekonomik bakımından pek gelişmemiş. Para birimleri olan Som bol sıfırlı. Bizde olduğu gibi sıfırların bir kısmının atılması icap ediyor. Bizim bir liramız, 2 Som ediyor. Halkın ortalama 200-250 Dolar civarında bir para ile geçindiği söyleniyor. 500 Dolar alan birisi zengin olarak kabul ediliyormuş.

%95’inin Sünni Müslüman olduğu söylenilen Özbekistan’da maalesef tuvaletlerinde taharet musluğu bulunmamaktadır. Haliyle bu husus büyük bir sıkıntı meydana getirmektedir. Bu arada memnuniyetle ifade edelim ki, Ruslar zamanından kalan votka içme alışkanlığı yavaş yavaş azalmakta olduğu söylenmektedir.

Özbekistan’da Cuma namazı 10 rekât kılınmakta olup, namazdan sonra tespih çekilmemektedir. Ayrıca ikindi Namazlarının sünneti kılınmamaktadır. Yatsı Namazının ilk sünnetini kılıp kılmadıklarını bilmiyorum. Camilerde açıktan ezan okunması yasak. Ayrıca kadınların sokakta dahi başörtülü gezme imkânı yok. Birlik ve beraberlik dini olan İslam dinindeki farklılıkların bertaraf edilmesi bakımından, bizim Diyanet İşleri Başkanlığının Türk Cumhuriyetleri ile yakın bir işbirliği içerisinde olmasının çok faydalı olacağı kanaatindeyim.

Netice itibariyle, Özbekistan dan iyi intibalar ile ayrılıyoruz. Özbekistan’daki dostlarımızı çok samimi davranışları, misafirlere saygısı ve ikramı çok sevmeleri ile her zaman hatırlayacağız.

Bu suretle, hayırlısıyla bir haftalık Özbekistan seyahati nihayete ermiş bulunmaktadır. Bu cümleden olarak çok güzel ve faydalı bir ziyaret yaptık diyebilirim.

07 Mayıs 2018 Pazar günü 02.4o da Taşkent’ten uçağa binerek sabah saat 6.oo sıralarında İstanbul Atatürk Havaalanı’na indik. Bir kısım arkadaşlar aktarma yaparak Ankara’ya, Samsun’a, Adana’ya ve Trabzon’a gittiler. Biz İzmit ekibi olarak bizi beklemekte olan Vizyon Turizm arabasına binerek İzmit’e hareket edip, saat 9.oo sıralarında İzmit’e geldik

Bu seyahat vesilesiyle ekibin toplanmasında emeği geçen Hasan Uzunhasanoğlu’na, seyahatin başından sonuna kadar bizim ile beraber olan, Vizyon Turizm Şube Müdürü Emre İpekli ‘ye, Özbekistan’da bizi gayet güzel gezdiren ve çok faydalı bilgiler veren rehberimiz Aybek Bek’e ve gezi boyunca çok güzel bir uyum sağlayan gezi ekibindeki bütün arkadaşlara hassaten, ayrı ayrı teşekkür ederim. (BİTTİ)

 

24 Haziran’da Ne Oldu? -2

Bu sonuçlara baktığımda diyorum ki sevelim, sevmeyelim, görüşlerine muhalif olalım veyahut olmayalım ama Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi arenadaki belki de en güçlü diyebileceğimiz adaylarla girdiği yarıştan 2014’teki %51,79’luk oyunu da artırarak %52,57 gibi bir oranla birinci çıkıtı. Seçimi ilk turda sonuçlandırması takdiri hak ediyor, bu büyük bir seçim zaferidir. İlk yapacağım yorum da budur.

Daha sonra Muharrem İnce’ye helal olsun diyorum. Malum beyefendinin 8 senedir yapamadığını şurada bir kaç haftada yaparak psikolojik bir eşik olan %30’u aşması çok büyük başarıdır. Kendisi üzerine düşen görevi hakkıyla yapmış, alabileceği en sağlam oy oranını almıştır. Bazı CHP’lilerin ona yüklendiğini görüyorum bunu kesinlikle Muharrem hocaya yapmayın yahu! Elde ettiği oy oranı, elde ettiği başarı öyle ufak tefek bir mevzu değil. CHP’nin adayı 41 sene sonra partiyi %30 üzerine çıkardı, inanılmaz performans! Ve bugün yaptığı açıklamayla da kendisine olan saygımı, sevgimi daha da artırdı. Seçim sonuçlarına ilişkin değerlendirme yaparken ki üslubu %31 oy almış bir adayda bulunması gereken olgunluğu taşıyordu. Tebrikler hocam büyük iş başardın! Tabloya baktığımda cumhurbaşkanlığı seçiminin iki kesin kazananı olarak Recep Tayyip Erdoğan’ı ve Muharrem İnce’yi görüyorum.

Selahattin Demirtaş potansiyel Kürt oyunu taşıdığı için ona yapacak spesifik bir yorumum yok ama seçimin iki kesin kaybedeni Meral Akşener ve Temel Karamollaoğlu’dur…

Milletvekilliği seçimleri için izlenimlerimi bundan sonra yapacağımı hatırlatarak devam ediyorum, Meral Akşener net bir başarısızlık elde etti. Bunu dolandırmanın alemi yok. Parti oyu %10,20’lerdeyken kendisinin oyu %7,29’da kaldı. %3’lük Puan farkı göz ardı edilecek kadar küçük değil. Tabii buradaki bu sonucun medya ambargosuyla alakası var efendime söyleyeyim imkânsızlıklarla alakası var ama Meral Akşener iki sefer memleketi dolaştı, sayısız insanla buluştu çok büyük bir beklentisi söz konusuydu ikinci tura ben kalıyorum derken bırakın Erdoğan’ı Muharrem İnce’nin 4’te biri kadar oy elde etti. Buradaki gerçeğin üzerinde iyi düşünmek, tahlilini iyi yapmak gerekiyor. Bana soracak olursanız bu neticenin en büyük sebebi Meral Akşener’in “Sağdan nasıl olsa oy alacağız” kafasıyla düşünüp özellikle kampanyanın son düzlüğünde sol seçmenden oy koparma stratejisine gitmesi. Meral Akşener kendini anlatması gereken güruha yeteri kadar anlatamadı ve Muharrem İnce gibi kitlesinin üzerindeki ölü toprağını atıp peşine takmış bir liderin arkasındaki seçmenden oy koparmayı denedi. “İkinci turda kimi görmek istemez.” “Sağ-sol sosyolojik seçmen.” argümanları çok doğru olsa da bunların altına imzamı atsam da kendisi sağ tarafı halletmeden sol oya oynamaya kalktı netice itibariyle kendisinden beklenilen oyun çok altında kaldı.

Temel Karamollaoğlu’nun başarısızlık sebebi ise tabanına meseleyi iyice anlatamamasıdır. Beni tanıyanlar biliyor ki benim görüşlerimin kendisiyle hiçbir alakası yok ama paylaştığımız ortak değerlerimiz var. Kocaeli mitingine katıldım, kendisini en önden dinledim. Hiçbir yerden okumadan, tamamen doğaçlama bir biçimde 1 saatten uzun bir konuşma yaptı. 78 Yaşındaki bir adamdan, 78 yaşındaki bir saadet partili adamdan beklemeyeceğim kadar bilgi dolu, pozitif mesajlar dolu, akıl ve bilim dolu bir konuşmaydı. Hatta öyle bir konuşmaydı ki ben o konuşurken alanda kendimi misafir olmama rağmen hiç misafir gibi hissetmedim, söylediklerine katıldım. Sorun şu ki Temel Karamollaoğlu’nun “Ben İslamcı değilim, Müslümanım.” Beyanıyla birlikte başlayan süreçle birlikte kendisi tam bir muhafazakâr demokrat imajı çizdi. (Zaten epey entelektüel bir insan olduğunu düşünüyorum, belirtmeden geçmeyeyim.) Fakat saadet partili taban buna bence hazır değildi, sloganlarındaki gibi bence Temel Karamollaoğlu tabana çok “bilge” geldi. Dini duyguları sömürmeden, tamamen akılcı, ilkeli ve dürüst yürüttüğü siyaset de kendisine kazanım getirdi. Ama bu kazanım %0,30 kadar olabildi. Ben bu %0,30’luk kazanımın çok kıymetli olduğunu, saadet partisi ve kendisinin oyuna bakarak ülkemizdeki akılcı Müslüman demokrat oranını aşağı yukarı tahmin edebileceğimizi düşünüyorum. Keşke herkes Temel Karamollaoğlu gibi kaybetse. Şimdi bugün bakarsak Numan Kurtulmuş bakanlık koltuğunda, bir şeyler kazanmış durumda. Ama Temel Karamollaoğlu bu süreçteki duruşuyla, liderliğiyle, sempatikliğiyle kesinlikle kaybetse bile manevi yönden en çok kazananlardandır. (Devam edecek)

 

 

Hüsrev ü Şîrin – 2

0

İranlı şâir Firdevsî’nin ‘Şehnâme‘ isimli eserinde kısa bir bölüm oluşturan hikâye, Azerbaycan Türklerinden Genceli Nizâmî ve Doğu Türkistan Türklerinden Ali Şîr Nevâî tarafından Türk yurtlarında tanıtılarak şöhrete kavuşturulmuş ve  ‘Hüsrev ve Şirin‘ adı ile anılmıştır.

Yazının birinci bölümünde, eser hakkında umûmî bilgiler verilmiştir. İkinci ve son bölümde ise, hikâyenin genişçe bir özeti sunulacaktır.

Mesnevinin Nizâmî’deki şekliyle esas çerçevesi şöyledir: Çocuğu olmayan İran hükümdarı Hürmüz’ün Tanrıya yakarışları ve adakları sonunda dünyaya gelen oğlu Hüsrev, büyük bir itina ile büyütülüp delikanlılık çağına vardığında bir gece rüyasında gördüğü dedesi Nûşirevân’dan kendisine Allah tarafından şu dört şeyin ihsan edileceği müjdesini alır: Emsalsiz güzellikte bir sevgili, adı Şebdîz olan harikulade bir at, Bârbed adında bir musikişinas ve muhteşem bir taht. Hüsrev gün görmüş, ülkeler dolaşmış, mahâretli bir ressam olan nedimi Şâpûr’dan Ermen melikesi Mihîn Bânû’nun Şîrin adında dünyalar güzeli bir yeğeni ve onun da Şebdîz adlı bir atının bulunduğunu öğrenir. Hakkında duydukları ile Şîrin’e âşık olan Hüsrev, Şîrin’i istetmek için Şâpûr’u Ermen diyarına gönderir. Şâpûr, Hüsrev’in resimlerini yaparak Şîrin’in görebileceği yerlere asıp onun ilgi ve merakını uyandırır. Daha sonra da râhip kılığı ile ortaya çıkar ve gerçeği anlatır. Şîrin de resimlerine bakarak Hüsrev’e âşık olur. Hüsrev’in bir yüzüğü ile beraber resmini Şîrin’e veren Şâpûr, Hüsrev’i bulmak üzere onun ülkesi Medâin’e gitmesini söyler. Şîrin, erkek kıyafetine girip avlanmak bahânesiyle atı Şebdîz’e binip saraydan ayrılır ve Medâin yolunu tutar. Diğer tarafta, memleketinin kumandanlarından Behrâm-ı Çûbin’in entrikası yüzünden babası ile arası açılan Hüsrev, sâdık bendelerine Şîrin gelecek olursa O’nu ücra bir köşkte ağırlamaları için tâlimat verip kıyâfetini değiştirerek Ermen ülkesine doğru yola çıkar. Yolda bir göl kenarında konaklar ve gölde yıkanmakta olan Şîrin’i görür. Ancak ikisi de değişik kıyâfetlere girmiş olduklarından birbirlerini tanımazlar ve aksi istikamette yollarına devam ederlerse de bir süre sonra durumun farkına varırlar. Şîrin, Mihîn Bânû’dan izinsiz ayrıldığı için Ermen’e dönemeyeceğini düşünerek Medâin’deki köşkte Hüsrev’in geri dönüşünü beklemeye başlar. Hüsrev ise Mihîn Bânû’nun misâfiri olarak Ermen’de hasretle Şîrin’i beklemekte ve yanından ayırmadığı Bârbed’in nağmeleriyle teselli bulmaktadır. Daha sonra Medâin’de olduğu öğrenilen Şîrin’i almaya gönderilen Şâpûr onu bulur, birlikte Ermen’e doğru yola çıkarlar. O sırada babasının, kumandanı Behrâm-ı Çûbin tarafından tahttan indirildiği haberini alarak Medâin’e giden Hüsrev, Çûbin’in tertipleri ve onun askeri karşısında tutunamayıp yeniden Ermen’e hareket eder. Öte yandan Ermen’e varan Şîrin orada Hüsrev’i bulamayınca perişan olur. Ancak bir gün kendini oyalamak için ava çıktığında Hüsrev’le karşılaşır. İki sevgili günlerini av âlemleriyle geçirmekte iken Hüsrev Şîrin’den vuslat ister. Mihîn Bânû’nun kendisine öğüt verip yemin ettirmiş olması dolayısıyla Şîrin bu teklifi reddeder ve ona her şeyden önce mertlik gereği olarak taç ve tahtını kurtarmasını söyler. Şîrin’in bu sözleriyle gönlü kırılan Hüsrev bir çâre aramak ümidiyle Bizans diyarına gider. Kendisini çok iyi karşılayan Rum kayseri onu kızı Meryem ile evlendirir ve tahtını kurtarması için 50.000 kişilik bir ordu ile Medâin’e gönderir. Behrâm-ı Çûbin’i zorlu bir savaşla yenen Hüsrev, yeniden tahtına oturur. Ancak Meryem ile yaptığı gönülsüz evlilik ona Şîrin’in aşkını unutturamamıştır. Bu arada Mihîn Bânû ölmüş, Şîrin Ermen melikesi olmuştur. Hüsrev’e yaptığı gönül kırıcı muameleden pişmanlık duymakta ve hâlâ onun aşkıyla yanmaktadır. İçinde bulunduğu ruh haliyle ülkeyi yönetemeyeceğini anladığından bir yıl sonra tahtını yakınlarından birine bırakarak Medâin’deki köşkte inzivaya çekilir. Bu arada Hüsrev, Şâpûr’u araya koyarak çektiği hasrete dayanamadığını ve görüşme dileğini Şîrin’e iletir. Şîrin ise onun bu talebini artık başkası ile evli olduğu için geri çevirir.

Burada mâceraya başka bir yön veren olaylar içinde yeni bir şahıs ortaya çıkar. Çocukluğundan beri taze sütle beslenmeye alışkın olan Şîrin çevre otlaksız olduğundan süt bulmakta zorluk çekmektedir. Şâpûr’dan buna bir çare bulmasını ister. Şâpûr da Çin’de kendisiyle birlikte aynı üstattan ders gören arkadaşı Ferhad’ı ona getirir. Şîrin’in isteği üzerine işe başlayan Ferhad, bir ay içinde sarp kayalar arasında bir suyolu açıp Şîrin’in köşkü önünde yaptığı havuz ve çeşmeye uzaktaki otlaklardan taze süt akıtmaya başlar. Fakat Ferhad daha sesini ilk duyduğu anda Şîrin’e âşık olmuştur. Onun yaptığı işe mükâfat olarak verdiği mücevherleri kabul etmez. Ümitsiz aşkının ıstırabı ile kırlara, dağlara düşer. Gizli tutmak istediği aşkı kısa zamanda herkes tarafından duyulur. Durumu öğrendiğinde Ferhad’ı kıskanan Hüsrev, onu huzuruna çağırıp para ve servet teklifiyle onu bu sevdasından vazgeçirmeye çalışır. Râzı edemeyince, başardığı takdirde Şîrin’den uzak durmayı vaad ederek baştanbaşa sert bir kayadan ibâret olan Bîsütun dağını delip ordunun geçebileceği bir yol açmak gibi olmayacak bir işle oyalamak ister. Şîrin’in aşkından aldığı güçle işe girişen Ferhad her kazma vuruşunda dağın bir parçasını indirir. Şîrin’in ve atı Şebdîz’in tasvirlerini kayalara işleyen Ferhad’ın yaptığı iş dillere destan olur. Duyduğu merakla onun çalışmasını seyretmeye gelen Şîrin’in bir ara atı sakatlanıp yuvarlanmak üzere iken Ferhad onu atıyla birlikte havada yakalayıp köşke götürür. Bu arada açmakta olduğu yolu neredeyse dağın öbür ucuna ulaştırabileceği korkusu Hüsrev’e Ferhad’ı aradan kaldırma çarelerini düşündürür. Bu maksatla ona Şîrin’in öldüğü haberini yollar. Duyduğu haberle yıkılan Ferhad derin bir ıstırapla hemen can verir. O sırada Hüsrev’in karısı Meryem de ölür. Bu iki ölüm dolayısıyla Hüsrev ile Şîrin birbirlerine iğneleyici birer baş sağlığı mektubu yazarlar. Yaptıklarından özür dileyip Şîrin ile yeniden bir araya gelmek isteyen Hüsrev, onun bu teklife uzak durması karşısında kendisini avutmak için Şeker adlı genç bir kızla evlenir. Fakat bir müddet sonra Hüsrev Şeker’den bıktığı gibi Şîrin’in de inadı kırılır. Neticede Hüsrev ve Şîrin büyük bir düğünle evlenirler. Hüsrev’in Şîrin, taht, Bârbed ve Şebdîz’e sahip olacağına dair rüyası böylece gerçekleşmiş olur.

Bu şekilde yaşayıp giderlerken Şîrin’in tesiriyle değişen, varlık ve hayatın fâniliği hakkında felsefî düşüncelere kapılan Hüsrev Şîrin’le beraber inzivaya çekilir. Hüsrev’in Meryem’den doğan ve tahtın vârisi olan kötü ruhlu oğlu Şîrûye öteden beri Şîrin’e göz koymuştur. Gayesine ulaşmak için babası Hüsrev’i bir gece öldürtür. Şîrin’e gizlice haber gönderip onu kendisiyle evlenmeye zorlar. Şîrin bu teklifi kabullenmiş görünerek Şîrûye’yi oyalar. Hazırlanan türbeye Hüsrev’in tabutu büyük bir merasimle götürülür. Tek başına türbeye giren Şîrin, belinden çıkardığı hançerle tabutun başında ona sarılmış olarak hayatına son verir.

Hüsrev ve Şirin hikâyesi çeşitli ülkelerde bestelenmiş, opera ve tiyatro eseri olarak sahnelenmiş ve sinema filmi hâline getirilmiştir.

KUŞBAKIŞI

ÂDİL FİYAT / Antik Yunan’dan 16. Yüzyıla:

Prof. Dr. Abdullah Mesud Küçükkalay, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 268 sayfalık eserinde; âdil fiyat kavramını inceliyor. Bütün kadim medeniyetlerde, bir şekilde gündeme gelen ve ahlâkî uzantıları bulunması sebebiyle âdil fiyat meselesi; Hıristiyanlığın ve İslam’ın da ilgi sahâsındadır.  Meselenin tartışmaya mâruz kalmasını, âdil fiyatın, iktisat teorisi, felsefe, hukuk, sosyoloji, târih ve teoloji ile olan derin ilişkileri sebebiyledir. Âdil fiyat aynı zamanda ticâret, fâiz, tekel, piyasa düzenlemeleri ve servet dağılımı gibi konularla direkt olarak bağlantılıdır. Bu sebeple de, iktisatçılar, târihçiler, hukukçular ve teologlar da meseleye ilgi göstermektedirler.  Eserin yazarı; âdil fiyatın, adâletli bir toplum için elzem olduğuna dikkat çekiyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

SARAYDAKİ CASUS / Gizli Belgelerle Abdülhamid Devri ve İngiliz Ajanı Yahudi Vambery

Prof. Dr. Mim Kemal Öke 13 X 19 santim ölçülerinde 296 sayfalık eserinde;  hayatı macera filmleri kadar fantezi ve serüven dolu Yahudi profesörün ilgi çekici hikâyesini anlatıyor. Takma adı Raşit Efendi olan sahte derviş Vambery, Abdülhamid’in en yakınına kadar sokulur. Saraydaki bütün gelişmeleri anında İngilizlere rapor eder. Yahudilerin Filistin’e yerleşmeleri için teşebbüslerde de bulunur. Jöntürklere akıl hocalığı yapar.

Yazar, İngiliz, İsrail ve Türk arşivlerinin karanlık raflarındaki belgeleri günışığına çıkarıyor.

İRFAN YAYINEVİ:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 42 Kat: 3  Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-518 38 66 Belgegeçer: 0 212-516 32 54. E-posta: irfanyay@gmail.com www.infanyayinevi.com

 

AT KİTABI:

Dünyanın ilk ilmî at eğitim kitabı Kikkuli isimli bir at eğitimcisi tarafından M.Ö. 15. Yüzyılda, Çorum vilâyetimiz sınırları içerisindeki Hattuşa-Boğazkale’de yazılmıştır.

Türkçede atın rengini, özelliklerini, organlarını, yaşını, koşumunu, hareketlerini ifâde eden zengin bir kelime dağarcığı bulunmaktadır.

Atlara mezar yapılmıştır. Mesela, ‘Genç Osman‘ olarak bilinen Sultan İkinci Osman Han’ın (1604-1622)  ‘Süslü Kamir‘ isimli atının mezar taşı Üsküdar’dadır.

18. yüzyıl mahkeme kayıtlarından atların çalındığını, at sâhiplerinin yılmadan atlarının izini tâkip ettiğini, at pazarlarında kaybolan atları aradığını görmekteyiz.

İnsanlar gibi atların da şecere kayıtları bulunmaktadır. Osmanlı donanmasında at gemisi tâbir edilen gemilerle asker, malzeme ve hayvan taşınmıştır.

Bu ve benzeri alâka çekici bilgileri, Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali’nin editörlüğünü yaptığı 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 800 sayfalık kitabında bulmak mümkündür.

KİTABEVİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: : 46/A Cağaloğlu – İstanbul Telefon: 0 212-511 21 43

Belgegeçer: 0.212-513 77 26 www.kitabevi.com.tr e-posta: kitabevivaris@gmail.com

 

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİ: Yunus Özdamar / Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

2-HERMENEUTİĞİN EVRİMİ: Vefa Taşdelen / Hece Yayınları.

3-ELHAMDÜLİLLAH MÜSLÜMANIM: Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir / Tahlil Yayınları.

4-HZ. AİŞE’NİN TEFSİR RİVAYETLERİ VE METODU: Dr. Sevgi Tütün  / Kayıhan Yayınları.

5-İNSANLIK SANA HASRET SULTANIM /  HZ.MUHAMMED (s.a.v.)‘İN HAYATI: Süleyman Dama / IQ Kültür Sanat Yayıncılık.

 

DERKENAR:

BU DİL VAR YA… / 2

İBRAHİM ŞAŞMA

Bu dil var ya bu dil, Bilge Kağan tâ bin iki yüz yıl evvel milletini ‘Titre ve kendine dön‘ diyerek bu dille îkaz etmişti. Karamanoğlu Mehmet Beyin ‘Bugünden sonra divanda, dergâhta, mecliste ve bargâhta Türk dilinden başka dil kullanılmayacaktır‘ dediği ve yüzyıllardır Türk dünyâsında yankı bulan fermânı, bu dil içindi.

Bu dil, Kâşgarlı Mahmud’un, Ali Şîr Nevâî’nin en kutlu aşkıydı. Âşık Veysel’in sazının teline tezeneyi vurmasıydı. Yunus Emre’nin gönül heybesinden dökülen ve gönüllerimizde yer eden sevgi dokunuşuydu. Bu dil köklü bir medeniyet mirasının sâhipleri olarak yüzyıllardır zengin ve dinamik bir kültür atlası üzerinde yaşayan bir târihin en büyük varlığıydı. Aynı zamanda bizim için dünü bugüne, bugünü de yarına bağlayan sağlam bir köprüydü.

Bu dil var ya bu dil, varlığımın başlangıç noktasıdır. Kimliğimin ve târihimin temelidir. Karamanoğlu Mehmet Bey’den Atatürk’e, Türk dili için uğraş verenlerin nakış nakış dokuduğu kilimdir. Bu dil, duyan kulağım, gören gözüm, tutan elimdir. Her şart altında ve her zaman sâhip çıkmam gereken millî varlığımdır. Bizlere ve bana emânet edilen dilimin kullanımında gün geçtikçe artan dikkatsizlik bir bıçak gibi canımı acıtıyor. Bir milletin dilini kaybetmesinin ne ne büyük felâket olduğunu bilen var mı acaba? Bu dilin yozlaşmasına razı olanlar ve katline olur verenler, dikkatsiz kullananlar, şuursuz yapıyorlarsa, sorumsuzluğa, şuurlu – bilerek yapıyorlarsa büyük bir ihânete imza atmaktadırlar.

Bu dil var ya bu dil, ağlamasın istiyorum. Savruk ve itinasız kullanılmasın. Yozlaşmasın. Özentinin ve hassasiyetsizliğin kurbanı olmasın. Kendini bilen insan, lisanını da doğru ve yerinde kullanmasını bilmelidir. Aksi halde Türkçe imdat eyledikçe Karamanoğlu Mehmet Bey mezarını çatlatıp kalkıp gelecektir.

Bu dil var ya bu dil, biz onu yaşadıkça o bizi yaşatacaktır. Biz onu sâhiplendikçe o bizi çepeçevre kuşatacaktır. Ve ben son nefesime kadar Türk dili ile yazmak, Türk dili ile konuşmak istiyorum. Sadakat kalemiyle ve millî mürekkebimle yazmak istiyorum yazabildiğim kadar. Dağlara taşlara, uçan kuşun kanadına… Ve inadına inadına… Söylenmemiş sevda şiirlerini ben söylemeliyim. En kutsî aşkların baş tutanı ben olmalıyım. Daha yazılmadık şiirlerimiz var bizim. Söylenmedik türkülerimiz. Tezene daha çok değmeli sazın teline. Bir şiir yazmalıyım mürekkebi Türkçe olan kalemle… Sevginin o diri ve gür sesi yarın da duyulsun diye bir şiir yazmalıyım. İnsanlık târihinde varlığım ölümümden sonra da lisanım ile devam etsin diyerek, hayatım ve eserlerimle arkamda hoş bir sedâ bırakayım diyerek. İnsanlığın gönül semâsında kayan bir yıldız olup ben akayım diyerek. Bir şiir yazayım istiyorum ana dilimle, Türkçemle. Kalemim insanlığın ilerlemesi ve saâdeti yolunda bir rehber ve bir ışık olsun diyerek. Ne geçen zaman, ne de değişen fikirler bir çizgi çekebilsin yazdıklarımın üzerine. Ki dilim, ebedîlik makamında mağlûp olmasın faniliğin karşısında.

Bu dil var ya bu dil, Kaşgarlı Mahmut ile dost olabilmektir. Yusuf Has Hacip’in yüreğini görebilmektir. Karacaoğlan’ın yandığı kara kızın elinden bir tas ayran içebilmektir. Bu dili sevmek ve lâyığı ile konuşmak Âşık Veysel’in gözünde fer olabilmektir. Dadaloğlu’nun sinesinde nâr olabilmektir. Ömer Seyfettin’in kırık kaşağısında çocukluğumu görebilmektir. Kemâlettin Tuğcu’nun satırlarında öksüzlüğümü yetimliğimi hissedebilmektir.

Bu dil var ya bu dil, kendisini ana dil bilenlerden sadâkat bekler. Bu sadâkat; ‘ben Türk milletinin bir ferdiyim‘ diyen ve bu millete mensup olmaktan gurur duyan herkesin kutlu vazifesidir. Bu ruh ve şuurla gücümüze güç katacağımız, şanımızdan, şerefimizden ve kimliğimizden tâviz vermeyeceğimiz aşikârdır. Böylece çok daha büyük mesâfeler kat edilecek, çok daha büyük başarılarla Türkün ses bayrağı dalgalandırılacaktır. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti önünde uzanan aydınlık yolda, emin adımlarla ilerlemeye devam edecek, benimsediği, millî ilkeleri koruyarak medenî dünyanın en şerefli üyesi olmaya devam edecektir.

(Antalya’da yayınlanan Nevzuhur Dergisi’nden iktibastır.)

(BİTTİ)

 

 

Gözlerime Akan Çocuk

Onlar ölüyorken

Siz orada yoktunuz!

Ben gözlerini gördüm

Ölmüş bir çocuğun.

Yıpranmış bir gazetede,

Annesini yanına yatırmışlardı

Annesini ölü sanmıştım!

Sonra annesi kalktı,

Ağlamıyordu!

Çünkü suyu çekilmişti kuyusunun.

“Bir Hıçkırıktı Geçmiş Zaman” şiirinde öyle söylüyor M. Burak Sezer.

Aylan‘dan Eylül‘e, Bodrum’dan Ankara’ya değin ve Muhammed‘den Leyla‘ya, Arakan’dan Ağrı’ya dek içte ve dışta günahsız güvercinlerin katli, gayri sözü de hükümsüzleştiriyor.

Şiir limanının mısra halatlarına sığınalım. İmgelerimizi af dileme bâbında onlara adayalım. Ve bu meyanda 21 Ocak 1993‘te Silvan‘da yazdığımız “Gözlerime Akan Çocuk” şiirini paylaşalım:

 

Bir hıçkırıktı geçmiş zaman

Yakamda bir rozet suçluluklar

Gözlerimin buğusu duman duman

Gölgesinde ip atlıyor çocuklar

Akköpüklü atlar geçecek dörtnala

Toynakları gözbebeğimde yangın

Resmini çizin ve anlatın çocuklara

Demir yumrukları var ayrılığın

Bir çocuk sesinde hissetmek ölümü

Ve teslim olmak bir çiçek açışına

Gözlerime bahsetmeyin öldüğümü

Ve çocukları gömmeyin gözyaşıma

O çocuklar ki beni anlayabilir

Fakat siz esirsinizdir çığlıklara

Çağdaş günahları yıkanın bir bir

Ve teslim olun çocuklara!..

 

 

24 Haziran’da Ne Oldu? -1

Evet! Dona kalma faslı sona ererken hepimizi derinden etkileyen 24 Haziran 2018 seçimlerinin bir analizini yapmanın zamanı geldi. Neler beklendi, sandık neler verdi? Her yazımda olduğum gibi mümkün olduğunca objektif izlenimlerimi aktarmaya çalıştım… Göz atalım bakalım… 24 Haziran seçimlerine gitme kararı apar topar alındı, bunu hepimiz biliyoruz. Buradaki en temel üç gaye iktidar cephesinin yeni sistemi bir an evvel uygulamak istemesi, ekonominin vaziyeti ve muhalefeti zora sokmaktı.

Paldır kültür bir seçim gerçeğiyle karşılaştık hatta vatandaşlarla konuştuğumda seçimin hiç seçim havası içinde gitmediğini belirtenlerin sayısı haddinden fazlaydı. Doğrusu buna bende katılıyorum, “Bu pazar seçim olsa kime oy verirsiniz ?” tadında bir seçim dönemi geçirdik. Seçim sürecinin pek tabii kritik noktalar oldu.

Bir kere bunların ilki CHP’nin 15 milletvekilinin YSK’nın işi uzatmasının önüne geçmek ve İYİ’nin seçime girebilmesini garanti altına alması için İYİ’ye katılmasıydı. Bu hamle ustaca atılmış bir adımdı hiç beklenmeyen zamanda acaba seçime girecekler mi girmeyecekler mi tartışmasını bıçak gibi kesti, muhalefetin bir arada durduğunu gösterdi. Bu hareketten daha sonra adına millet ittifakı diyeceğimiz seçmenin birlik ruhu pekişti.

İkinci kritik nokta ise Saadet’in tam 3 defa davet almasına rağmen cumhur ittifakına katılmaması oldu. Pazarlığın aslı astarını bilmiyoruz ama kulislere göre AKP 20 civarı vekillik ve bakanlık teklifi sunmuş Temel Bey de bunu reddetmiş. Saadet burada büyük bir tercih yaptı. İlkelerini sürdürmek mi yoksa meclis sıralarına hasret kalmış partinin hasretini dindirmek mi? Temel bey ve saadet yönetimi ilkeli duruşlarını sürdürme kararını aldı. Böylelikle saadet partisi büyük bir uzlaşının temel unsurlarından oldu.

Üçüncü kritik nokta iktidar cephesinde Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli liderliğindeki cumhur ittifakının ustalığı oldu. Burada siyaset konusunda tecrübeli iki lider bizlere çok zayıf görünen ama aslında kendilerine %54’lük zaferin önünü açan bir taktiği izleme kararı aldı. Farkındaysanız Erdoğan ve Bahçeli fevkalade umursamaz davrandı. Muhalefet her ne derse desin bir kaç istisna dışında karşı tarafı doğru düzgün muhatap bile almadan duruşlarını sürdürdüler. İşte bu duruş siyasi tecrübenin onlara getirisiydi. Bu tavırlarıyla bazı konularda hassasiyeti yüksek olan sağ seçmene “Bizi yenmek için yedi düvel ortalığı ayağı kaldırdı ama görüyorsun biz rahatız.” mesajını işlediler.

İttifaklaşmayı başlatan ikili olmalarına rağmen gözden kaçan bir şey var. Erdoğan – Bahçeli yakınlaşması 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra gözle görülür biçimde hissedildi. İttifak olarak açıklamanın tarihi daha sonraları olsa da sağ seçmen bu birlikteliğe hemen hemen 2 sene önceden alıştı benimsedi. Böylelikle bunun seçime yönelik değil hakikaten “bekaya” yönelik olduğu atmosferi yaratıldı. Büyük siyasi ustalık ancak tebrik etmek düşüyor.

Dördüncü ve son kritik nokta ise millet ittifakının kurulması oldu. Ben her zaman muhalefet bloğunun içinden ittifaklar çıkması gerektiğini önerdim. Önerdim ama önerdiğim ittifak modeli bu değildi. Demiştim ki, CHP yanına DSP ve VP gibi partileri alsın bir merkez sol ittifakı kursun, İYİ yanına SP ve DP’yi alarak bir merkez sağ alternatifi oluştursun, HDP yanına zaten kendisine destek veren sosyalist ufak partileri alsın ve muhalefet bloğuna ait 3 ayrı ittifak seçime girsin. Fakat bu adım atılmadı ve CHP, İYİ, SP & DP’den oluşan millet ittifakı kuruldu. Burada oluşturulan birlik duygusuna, uzlaşıya saygım sonsuz yanlış anlaşılma olmasın. Ama şu var ki kurulan bu ittifak cumhur ittifakından kayması öngörülen sağ oyların millet ittifakına gelmesinin önüne geçti.

Yukarıda yazdığım yedi düvel birleşti mevzusundan ve sol partiye kin dolu olan sağ seçmenden ötürü millet ittifakı umulan oy oranını yakalayamadı. Millet ittifakı niyet olarak ve pek tabii duygusal olarak müthiş hoş bir hareket olsa da seçmenimizin takdirinde saydığım sebeplerle pek hoş olamadı. Hemen hemen 2,5 aydır sahalarda aktif bir şekilde çalışıyorum. Rengimi gizleyerek iletişime girme imkânı bulabildiğim kadar insanla iletişime giriyorum. Hatta bazen yeri geliyor karşı taraf tedirginlik hissetmesin, düşündüklerini bana rahatça aktarabilsin diye farklı görüşü benimsemiş gibi yapıyorum. Şimdi sahadan uzak olanlar televizyonlardan izledikleriyle oluşturdukları algıları bakımından dünkü sonuçlara inanamıyorlar.

Evet, birazdan yazacağım bir kaç sonuca hakikaten ben de inanmakta güçlük çektim ama size söylemeliyim ki muhalefetin Recep Tayyip Erdoğan’a sadık kitleden oy almak hususunda olması gerektiği kadar başarılı olamadığını izlenimlerim gösteriyordu.

Ben muhabbet ettiklerimle hep bir ilk tur ihtimalinden söz ediyordum. Akşener ve İYİ’nin %20 oy altına düşmeyeceğini düşünen amcama %10’lar vaziyetinden hep söz ediyordum. Hatta pek kıymetli ağabeyim ve babamla seçime bir kaç gün kala oturup konuşurken izlenimlerimi aktardığım zaman “Bana neden bu kadar kötümsersin” dediler. Maalesef biz tamama kendimizi endeksledik ama saha da devamın sinyalleri gayet kuvvetliydi.

Gelelim sonuçlara: Cumhurbaşkanlığı, Recep Tayyip Erdoğan %52,57, Muharrem İnce %30,92, Selahattin Demirtaş %8,21, Meral Akşener %7,29 Temel Karamollaoğlu %0,96 Doğu Perinçek %0,19