21.6 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 613

Bu Rumlarla Nasıl Anlaşma Olur?

Uzun zamandan beri 24 Haziran seçimlerine kilitlenen Türkiye, seçim sonuçlarıyla Cumhurbaşkanlığı sisteminin halkımız tarafından da onaylanması sonrasında kurulacak yeni kabinede kimlerin görev alacağını, yeni sistemin uyum yasalarının neler olacağını beklerken;

Ülkemizin uluslararası arenada yıllardan beri çözüm bekleyen pek çok dış sorununun halli için de önümüzdeki dönem neler yaşanacağını şimdiden kestirmek oldukça zor görünüyor…

Çözüm bekleyen bu dış sorunların başında hala Kıbrıs konusu var!

1968 yılından bugüne devam eden müzakereler süreci 50 yılını doldurdu. Geçtiğimiz yıl BM gözetiminde devam eden taraflar arası görüşmelerde tam da çözüme ulaşıldı derken; Rum tarafının görüşme masasını terk etmesi, konunun çözümünü bekleyen her kesimde büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı.

Rumların 1963 yılında başlattıkları, Yunanistan destekli adayı ele geçirme planları için yaptıkları her hamle, Kıbrıs Türk Halkının ve Anavatan Türkiye’nin bu ikilinin oyunlarını bozması sonucu başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Rumlar, 1960 Anayasasında Türk tarafına verilen devletin kurucu ortağı tanımlamasını hiçbir zaman kabul etmemişler, Türk tarafına adanın azınlığıdır muamelesi yapmaktan, tam yarım asırdan beri her alanda insanlık dışı ambargolar uygulamaktan vazgeçmemişlerdir.

Ve ne yazıktır ki, adada çözüm adına görev alan dünya devleri de Rumların bu tutumlarına ses çıkarmamışlar, adada taraflar iki ayrı yönetim altında yaşamalarına rağmen, adanın yasal hükümeti Rumlarmış gibi onları muhatap almaya devam etmektedirler.

BM-AB-ABD üçlüsünün Annan Planı döneminde oynadıkları oyun neticesinde Rumların tek taraflı AB’ye üye yapılması, bu hukuksuzluğun en çarpıcı gerçeğidir.

1963 yılından buyana Kıbrıs Türk Halkı başta ekonomi olmak üzere; spor, kültürel faaliyetler gibi insani açıdan hiçbir şekilde kabul edilemeyecek ambargolar altındadır. Rumlar, Kıbrıs Türk’üne adeta adada yaşam hakkı tanımamaya devam etmektedir.

Bunun en çarpıcı örneğini geçtiğimiz hafta içinde Rum tarafının kuzeye geçen Rum araçlarına sınır kapılarında başlattıkları ”akaryakıt kontrolü” baskısı/ambargosunda görmek mümkündür.

Çünkü K.K.T.C benzinin litresi 4,5 TL, Güney Kıbrıs’ta 6,5 liradır. Güneyden Kuzeye geçen Rumlar, araçlarına KKTC’den aldıkları benzinle bir hayli tasarruf etmelerine rağmen, Rum yönetimi hudut kapılarında uyguladıkları denetimlerle, kendi vatandaşlarının adanın kuzeyinden akaryakıt almalarını önleyen cezai tedbirlerle baskı uygulamaya başlamışlardır.

Rumların uyguladıkları baskı/ambargo sadece akaryakıtla sınırlı değildir. Adanın kuzeyinde KKTC’de pek çok gıda maddesi Güney Kıbrıs’a göre daha ucuzdur. Rumların daha önceleri rahatça aldıkları bu tür maddeler, bir haftadan beri sınır kapılarından güneye geçerken kontrole tabi olmakta, müsaade edilmemektedir. KKTC’den yakıt alan Rumlara önce para cezası kesilmekte, ikinci kez alırlarsa araçlarının bağlanacağı tehdidi yapılmaktadır.

Ama bunun yanı sıra adanın güneyine geçip de oradan alışveriş yapan Kıbrıs Türklerine geriye dönüşlerinde sınır kapılarındaki Kıbrıs Türk Polisi hiçbir işlem yapmamaktadır.

Durum sadece bununla da sınırlı değildir!

Örneğin diğer ülkelerden Rum kesimine gelip de, adanın kuzeyine geçerek KKTC’de konaklamak isteyen turistlerin geçişleri türlü nedenlerle engellenmektedir.

Örneğin geçtiğimiz aylarda KKTC’de bir etkinliğe katılmak üzere önce Güney Rum kesimine gelen yabancı bir ülkenin folklor ekibinin KKTC’ye geçişine izin verilmeyerek etkinliğe katılamadan geri gönderilmiştir…

Adada birkaç günden beri Rumların uyguladığı akaryakıt baskılı ambargosuna KKTC Cumhurbaşkanı Akıncının, Rum yönetimi başkanı Anastasiadisi aramasıyla son verilmiş gibi görünse de, bu defa Rum polisi tarafından hudut kapılarından Rum araçlarının güneye dönüşlerinde didik, didik aranmasına başlanmış; Rumların KKTC’de alışveriş yapmamaları için türlü baskılar, ambargo uygulamaları hala devam etmektedir!

Ayrıca sınır kapılarında Rumların KKTC’ye geçişiyle ilgili uzun kuyruklar oluşturulmakta, Rumlar kuzeye geçebilmek için saatlerce hudut kapılarında bekletilmektedir.

Adanın yaz sıcağı düşünüldüğünde bu uygulamanın amacının Rumları bu eziyetle bezdirip, kuzeye geçmelerinden caydırmak olduğu açıktır.

Geçtiğimiz yıl Şubat ayında Türkiye’den adaya gelen can suyundan da Rum tarafı çok rahatsız olmuş, Türk tarafının iyi niyet çerçevesinde yapmış olduğu; ”bu suyun barışa odaklı olduğu, isterlerse Rum kesimine de su verilebileceği” açıklamasına karşılık bazı Rum siyasilerin;

”Türk suyu içeceğime, zehir içerim” diyerek vermiş oldukları cevap, o sürece damgasını vurmuştu…

Bugünlerden geride kalan yıllara baktığımızda; Türk tarafının adada barış adına Rumlara uzattığı her zeytin dalının Rumlar tarafından kırılıp atıldığı, müzakereler sürecinde Türk tarafının verdiği her taviz sonrasında bir yenisinin istendiği tarihi gerçekleriyle ortadadır.

Bu nedenledir ki, şimdilerde kendi vatandaşlarının ucuz Türk akaryakıtını, ucuz yiyecek maddelerini KKTC’de almalarını yasaklamalarını, yadırgamamak gerekir!

Rumların 50 yıldan beri Kıbrıs Türküne uyguladıkları insanlık dışı ambargoları bir yana, ada yaşamı için çok önemli suyu dahi Türkiye’den geldiği için reddeden, ”Türk suyu içeceğime, zehir içerim daha iyi” diyebilecek kadar akılsız politikacıları olan bu Rumlarla, nasıl anlaşma olur?

Varın gerisini siz düşünün…

 

 

İYİ Parti’nin Başarısını Etkileyen Sebepler

İyi Parti’nin kuruluşunun sekizinci ayında, Kocaeli teşkilatlanmasını tamamladığından 6 ay sonra girdiği ilk seçimdi. İYİ Partililer seçime girebilmek için nefes nefese koşturdu.

Son ana kadar partinin seçime girebileceği bile garanti değildi. Önce bu engeller aşıldı.

Son 50 günde, daha birbirlerini yeterince tanımayan, teşkilatlarda görev yapan ve gönüllülerden oluşan ekipler ipi önde göğüslemek için kalan bütün enerjileriyle koştu.

Rakiplerinin düz tartan pistte koştuğu yarışta, İYİ Parti engelli arazide koşu yapmak zorunda kaldı. Üstelik en büyük rakibinin aynı zamanda hakem olduğu bir adaletsiz yarıştı bu.

Sonuç bazılarına göre, hedefi kendi genel başkanını Cumhurbaşkanı seçtirmek olan bir parti olduğu için, başarısız.

Bazılarına göre de, İlk girdiği seçimde bütün engellemelere ve olumsuz şartlara rağmen yüzde 10 mertebesinde oy alarak 43 milletvekili kazanmak, oldukça başarılı bir sonuç.

***

Daha iyi bir sonuç alabilir miydi? Elbette.

Toplam kalite felsefesinde bir temel ilke vardır:

“Hiçbir şey mükemmel değildir ve her şey daha iyi yapılabilir!”

İYİ Parti özelinde iki temel sebep daha iyi bir başarıyı engellemiştir:

1- İYİ Parti’nin etki alanının dışında olan bazı gelişmeler.

Baskın seçim kararı alan AKP ve MHP ittifakının bu kararı almasını, seçimin Ramazan Ayına denk getirilmesini, Hazine yardımı alamayışını etkileme şansı yoktu.  Medya iktidarın kontrolündeydi. Muktedirler her türlü kanunsuzluk, yalan ve hile yapabilecek tıynetteydi. Dünyanın en adaletsiz ve en ahlaksız bir seçim yarışına sürükleyenlere İYİ Partililerin adalet duygusu ve ahlaki değer aşılama gibi bir etkileri olamazdı.

2- Partinin etki alanında olduğu halde yanlış veya eksik yaptığı işler.

Haksız ve insafsız engeller vardı. Ama İYİ Partililerin problemin neden var olduğunu değil, çözümünün nasıl olacağını tartışması lazım.

  • Mesela TV ve gazetelerin Genel Başkan Meral Akşener ve İYİ Parti’nin söz ve eylemlerini halktan saklamaları karşılığında yapacağı bir şeyler olabilir miydi? Bunun tartışılması lazım.

Yaygın medya kanallarının önüne binlerce insanı yığmak, Bu kanalların yöneticilerini partinin üst yöneticilerinin ziyaret ederek baskı altına alması, gerekirse halkı protestoya davet etmek gibi yöntemler düşünülmeli miydi?

  • Çok ilginç eylem yöntemleriyle uygulanan ambargoyu delebilir miydi?
  • Yerel medyayı etkileyecek yollar bulunabilir miydi?
  • Sosyal medyayı etkin kullanabildi mi?
  • Seçim için çalışan ekiplerin aynı fikirleri, benzer üslupla anlatmasını sağlamak için gerekli dokümanı üretebildi mi? Partiyi destekleyen yazarların etkili olabilecek belli görüşlerini yansıtan organize paylaşımlar yapılabildi mi?

Mesela Kocaeli İl ve İlçe teşkilatlarında görev alan yöneticiler ve gönüllülerin sayısı bin kişinin üzerindedir. Seçmenin iradesini etkileyebilecek bir yazıyı bu bin kişinin sosyal medyada paylaşması ile onların da arkadaşları paylaşacağından, Kocaeli seçmeninin yarısına erişebilirdi. Bu çok kolay organizasyonu yapılabildi mi?

  • Birçok il ve ilçede kurucu başkanların aday olması doğru oldu mu?
  • Aday sıralamaları doğru yapıldı mı?
  • İl yönetimleri ile ilçe yönetimleri arasında yeterli koordinasyon sağlanabildi mi? Yönetim kademlerindeki bütün partililer seçim çalışmalarında aktif olabildi mi?
  • Oluşturulan komisyonların hangileri verimli oldu, hangileri yeterince verimli olamadı, sebepleri?
  • Mahalle temsilcileri belirlemede ve sandık müşahitleri görevlendirmede neden yeterli etkinlik sağlanamadı?

********************************

İYİ Parti Genel Merkezi

Bir de partinin genel politikası ile ilgili sorgulamaya ihtiyaç var:

  • Partinin amaç ve ilkeleri yeterli netlikte belirlendi mi? Herkesten oy alma kaygısı partinin kimlik ve kişiliğinin netleşmesini engelledi mi? Yoksa halka bu kimliğin aktarılmasında mı eksiklik oldu?
  • Partinin içinde bulunduğu parasızlık problemi aday tespiti ve sıralamasında etkili oldu mu?
  • İYİ Parti oylarının yüzde 6’lık bölümü MHP’den, yüzde 2,9’luk bölümü Ak Parti’den, yaklaşık yüzde 1’lik bölümünün de CHP’den geldiği anlaşılıyor.

Seçim kararından ve CHP adayının Muharrem İnce olmasından evvel CHP’den İYİ Parti’ye çok daha fazla oy geleceği görülüyordu. Olmadı.

Elbette bunda Muharrem İnce’nin şahsi başarısı ve AKP Genel Başkanının medyayı İnce’ye açması, Sayın Akşener’e karartma uygulatması etkili oldu.

Yakınmak ve rakibin davranışına kızmak çare değil.

İYİ Partililerin “Biz bu konuda neler yapabilirdik, rakibin oyununu nasıl bozabilirdik?” sorusuna cevap bulmaları lazım.

MHP, İYİ Parti’ye kaybettiği oyların yüzde 5’lik kısmını, 1 Kasım 2015 seçimlerinde AKP’ye kaptırdığı milliyetçi oyları geri alarak telafi etti.

Bu oylar neden MHP’ye döndü de, İYİ Parti’ye gelmedi?

Bu sorunun cevabı İYİ Parti’nin milliyetçi özelliğini vurgulamaması olabilir mi?

AKP’nin de milliyetçi söylemlerle seçim kampanyası yaptığı ve başarılı olduğu görüldüğüne göre İYİ Parti’nin toplam seçmenin en az üçte birini oluşturan milliyetçi kesimi hedef alan söylemlerini çoğaltması gereği ortaya çıkıyor.

  • AKP içindeki eski merkez sağ oyların eridiği veya İYİ Parti’ye gelmekte çekingen davrandığı görülüyor. Bu kesimi, İYİ Partinin Türkiye’yi daha iyi yönetebileceğine ve iktidar olabileceğine yeterince inandıramadığı anlaşılıyor.
  • Ekonominin çok etkili olabileceği bir seçim kampanyasında ekonomi kurmaylarının daha görünür kılınması ve partinin devleti yönetebileceğine dair daha kuvvetli bir güven verilmesi gerekirdi.

***

İYİ Parti’nin çok kısa bir zamanda böyle soruların cevabını aradığı objektif bir değerlendirmeyi yapıp, hemen akabinde yerel seçimler için hazırlığa başlaması lazım.

Toplumumuzun içinde bulunduğu öğrenilmiş çaresizlik psikolojisini kırabilecek tek yol İYİ Parti’nin yerelde ve genelde iktidar veya alternatifi olmasıdır.

Kolay mı? Değil.

Ama şimdi İYİ Parti eskisinden daha çok imkâna sahip. Mecliste 43 milletvekili ile temsil edilen ve belli bir miktar hazine yardımı alacak olan bir parti.

Yerel seçimlere 9 ay var. 8 ayda bu kadar mesafe alan İYİ Parti’nin bu kadar zamanda çok daha yüksek bir başarıya ulaşabileceğini öngörebiliyorum.

 

 

Tarihe Not Düşelim Diye

0

Çağımızda her şey hızla akıyor ve değişiyor. Zaman da. Zamana bağlı olarak teknoloji eskiyor, yenileniyor; algılar, anlayışlar, bakışlar yeni boyut kazanıyor. Zamanın ruhunu taşımayanlar hızla çöp oluyor, tarihin çöplüğündeki yerini alıyor.

Siyaset, bir bakıma, kişilerin veya toplumun varlık mücadelesini kazanma veya hükümranlığını devam ettirebilme sanatı.

Ülkemizde yeni bir siyasi hareket yaşandı. Adına, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne Geçiş dendi. Genel seçim yapıldı, aynasız berberin dediği gibi, saçın rengi göründü, yöneteceklerin boyunun ölçüsü alındı, yönetileceklerin de boyunun ölçüsü verildi.

Devlet gemisini yönetecek kaptan ve ekibinin, tayfalara kadar her birinin, bundan sonra, yapılması gerekenleri yapamama noktasında hiçbir mazereti kalmadı. İç ve dış bahaneler, milletin gözünde artık yok hükmündedir. Tarihin bu kırılma noktasında, mevcut iktidardan beklentilerimiz şunlardır:

A.      Bürokrasi:

 

1.       Bürokrasi devlet demektir. Devlet, yeniden yapılandırılmalı. Devletin, kendisini ve vatandaşı yoran hantal yapısı derhal değiştirilmeli, kendisinin gardiyan değil garson olduğu olgusunu kabullenmeli.

2.       Devlet, varlığını bir güç, otorite olarak değil, ihtiyaç halinde bir emniyet olarak hissettirecek şekilde yapılanmalı.

3.       Bürokraside israftan kaçınılmalı, kaynaklar kısıtlanmalı, bürokratların müsrif, iş bilmez ve bitirmez oldukları inancı silinmeli, bürokratlara güven ve saygınlık kazandırılmalı, devlet kapısı vatandaşın en kolay açabileceği kapı olmalı. Gerekirse zamanla devlet kendini zaaf oluşturmayacak şekilde özelleştirmeli.

4.       Bürokrasi bir istihdam mecraı değildir, bir hizmet mecraıdır. Her kademedeki hizmet vericiler, çok verimli kullanılmalı, “Sallabaşı, al maaşı” devri kapatılmalıdır. Her makamdaki devlet memuru, mesaisinin saatle sınırlı olmadığını bilmeli, işini ibadet gibi yapmalı. Devlet geleneğine ve insan onuruna hiç yakışmayın fitne, dedikodu, yalakalık, riyakârlık, dalkavukluk; hiçbir şekilde hoş karşılanmamalı, bu kötü alışkanlıkları bertaraf edecek çalışmalar yapılmalı.

 

B.      Eğitim:

 

1.       Eğitim; okulöncesi-ilkokul, ortaokul-lise ve yükseköğrenim diye üç kategoride ayrı ayrı ele alınmalı, buna göre idari yapı oluşturulmalı.

2.       Eğiticilerin eğitimi esastır. İnsan sevgisi, vatan aidiyeti, hizmet aşkı duymayan hiçbir eğitimciye bu alanda yer verilmemelidir. Hizmet içi kurslar veya yakın markajla, sendikalar veya başka oluşumlar tarafından eğiticilerin rehabiliteleri yapılmalı, aidiyetleri sağlanmalı, verimlilikleri artırılmalıdır. Bunun için gerekli olan yurt içi veya dışı gezi, görev verme veya görevden alma, geçici uzaklaştırma gibi yollar kullanılabilir.

3.       Hitap ettiği öğrencisinin bir emanet, zamanın ve sağlığının bir nimet, aldığı maaşının bu millete borç olduğunu bilmeyen, buna inanmayan hiçbir eğitimci bu sektörde barındırılmamalıdır.

4.       Sistemdeki sık değişikliklere artık son verilmelidir. Enderun sistemine geçilmelidir. Yetiştirilecek insan modeli tanımlanmalı, bu doğrultuda müfredat oluşturulmalıdır. Bütün çalışmalar, ayakları bu ülkenin toprağına basan, bu toprağın tarihine, kültürüne ve ideallerine bağlı, coğrafyasının kendine yüklediği misyonu ve sorumluluğu bilen, dünyayı her yönüyle tanıyıp gerektiğinde dünya üzerinde egemenlik kurabilecek özgüvene sahip, yüksek moralli insan yetiştirmek amacıyla yapılmalıdır.

5.       İnsan, yetenek, zekâ israfı hem insanın kendisine hem bu ülke insanına hem de genel insanlığa ihanettir. Zeki, yetenekli insanlar tespit edilmeli, bunların gelişmeleri sağlanmalı, bunlar için gerekli eğitim müesseseleri acilen kurulmalıdır. Tarihi yazacak ve yönetecek insanlar bunlardır.

6.       Eğitimde özel sektör teşvik edilmeli, desteklenmelidir. Bu milletin çocuklarını yine bu millet yetiştirir. Devlet; denetleyici, teşvik edici, belirleyici olarak eğitimde varlığını, ağırlığını hissettirmelidir.

7.       Fiziki donanım, müfredat yenileme gibi zorunluluklar ertelenmemelidir, bunun için gerekli zaman ve kaynak kullanımından kaçınılmamalıdır.

 

C.      Sosyal yapı:

 

1.       Toplumun, siyasi görüş veya ideolojik farklılık nedeniyle birbirinden ayrışan kesimleri birbirine yakınlaştırılmalı, birbiriyle kaynaştırılmalıdır. Bunun için devlet ve STK’ler çalışma yapmalı, devlet bu alanda çalışma yapan sivil kuruluşlarını desteklemelidir. Her vatandaşımız, kendisinin bir bedenin uzvu olduğu kabullenmesiyle, hiçbir siyasi düşünce ve liderin uğruna kavga etmeye veya ölmeye değmeyecek değerde olduğuna inandırılmalıdır.

2.       Din ve dini kurumlar, toplumlarda önemli bir belirleyicidir. Diyanet, İslam’ın doğru anlaşılması, toplumun birleştirilmesi amacıyla çalışmalar yapmalı, gerekiyorsa yeniden yapılandırılmalıdır.

3.       Türk toplumunun sosyolojik bir gerçeği olan cemaatler, tarikatlar kontrol altına alınmalı, menfaat ve ayrılık üreten kurumlar olmaktan çıkarılmalı, vakıflaştırılmalıdır.

4.       Açık toplum olmak, demokrasilerin gereğidir. Bu her türlü bölücülüğe, fitneye açık olmak anlamına gelmez. Devlet, vatandaşının özgürlük alanını kısmadan, hizmet aşkını yok etmeden, aidiyet duygusunu zayıflatmadan, gerekli tedbirleri almalı, halkının huzur ve emniyetini sağlamalıdır.

 

D.      İktisadi Hayat

 

1.       Ekonomi, maliye insanların karnını doyurduğu alandır. Bu konudaki adaletsizler kısa sürede devlet tarafından giderilmelidir. İktisadi ilişkilerin, bir ahlakın tezahürü olduğu inancıyla hareket edilmeli, buna göre devlette ve ticari hayatta düzenleme ve yönlendirme yapılmalıdır.

2.       Devlet verici olmalıdır, ancak ticarette hep alıcı konumundadır. Kazanmayandan vergi alınmamalı, çok kazanandan çok, az kazanandan az alınmalı. Bu, teoride böyle olsa da uygulamada böyle değildir. Sık sık çıkarılan “yapılandırma”lar, kazanılmayan paranın devlete ödenmesidir. Yapılandırma yerine af getirilmeli, vatandaşın yükü kaldırılmalı ve teşebbüs kabiliyeti artırılmalı. Devlet alıcı değil, zor durumda kalana müşavir olmalıdır.

3.       Girişim yeteneği yüksek olan Türk insanı için, devlet projektör görevi üstlenmelidir. Müteşebbisin yapacağı yatırımlar için hükümet, zaman ve yer konusunda teşvik edici ve yardımcı olmalı, gerektiğinde kontrollü maddi kaynak sağlamalıdır.

4.       Müteşebbise finans sağlamak amacıyla kurulan bankalar veya finans kurumları, artık yıl sonunda ettikleri karla değil, ürettikleri hizmetle, işletmelere verdikleri destekle övünmeli. “Paran kadar adamsın, paran yoksa hiçsin.” anlayışına sahip olan kurumlar, sektörde kambur olmaktan çıkarılmalıdır.

 

E.       Askeriye

 

1.       Ordunun görevi, asli olarak, dış güvenliktir; yeri, kışladır. Artık bu bilinç yerleşmeli, yasalar ödünsüz şekilde buna göre düzenlenmelidir.

2.       Askerliğin, kutsal görev olduğu inancıyla “Peygamber Ocağı” anlayışına dönülmeli, buna göre orduda yeni bir yapılandırmaya gidilmelidir. Mehmetçik’in ve kumandanlarının milletin gönlündeki yüksek yeri yeniden tesis edilmeli, bu doğrultuda çalışmalar yapılmalıdır.

3.       Dış güvenlik ötelenemez, ertelenemez. Bunun için ordu içindeki profesyonellik sağlanmalı, tez zamanda yüksek donanıma kavuşulmalı, teknolojiye ulaşılmalı, dışa bağımlılıktan kurtulunmalıdır.

 

F.       Adliye

 

1.       “Adalet, mülkün temelidir.” vecizesi, tam manasıyla kurumsallaşmalıdır. Aksi ispatlanmadıkça hiç kimse suçlu değildir, öngörüsüyle davaların görülmesi temin edilmeli, buna göre yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

2.       Şahıslara yönelik işlenen suçlarda yasaların indirim uygulamasını ya da devletin af çıkarmasını, buna mukabil, devletin kendine karşı işlenen suçlarda hoşgörüsüz davranmasını hiç anlayamamışımdır. Halbuki, suçu affetmek, kendisine karşı suç işlenen kişinin hakkıdır. İşin tabiatı bunu gerektirir. Yasaların tamamı, tabii hukuka uygunluk açısından gözden geçirilmeli, yeniden düzenlenmelidir.

3.       Adliyelerde hakim, savcı, avukat, sanık hiyerarşinde sıkıntılar olduğu zaman zaman dillendirilmektedir. Adaletin işlemesi, güvenilirliğinin sağlanması bakımından da fiziki ve rasyonel düzenlemelere ihtiyaç olduğu kesindir.

Yukarıda yazılanlar, bu ülkenin toprağına basmış, suyunu içmiş, güneşinden faydalanmış samimi bir vatandaşın genel anlamlı önerileridir. Bunlar, uygulamada, adı konularak, özelleştirilmeye muhtaçtır.

Bu yazımızda; sağlık, tarım vb alanlarda yapılması gerekenleri ifade gereği duymadık. Gören göz, düşünen akıl; yapılması gerekenleri yapacaktır, diye düşündük. Amacımız, temel paradigmada bir zihin jimnastiği yapmak, çam sakızı çoban armağanı bir katkıda bulunmaktı.

Şüphesiz, “Bekasını kıyamete dek yaşama” temeli üzerine oturtan devletimizin ve özelde hükümetin bir yol haritası vardır, olacaktır.

Biz söyledik, “Tarihe not düşelim.” dedik. Haddimizi aştıysak, yazmamış olalım.

 

 

24 Haziran 2018 Seçimlerinin Kazananları ve Kaybedenleri

0

Türkiye’nin yönetim sistemini değiştiren ve 98 yıllık “Parlamenter Hükümet Sistemi’nden “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi “ne dönüştüren 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve 27. Dönem Milletvekili Genel Seçimleri gerçekleştirildi. Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildi, AKP tek başına salt çoğunluğu elde edemedi, ancak MHP ile kurduğu “Cumhur İttifakı” yüzde 53 oy alarak çoğunluğu sağladı. Demokratik hayatımızda birçok ilklerin yaşandığı bu seçimi, kazananları ve kaybedenleri ile değerlendirmek gerekir.

 

Seçimin İlkleri

 

Kasım 2019 tarihinde yapılması gerekirken 16 ay öne çekilerek 24 Haziran 2018 tarihinde “Erken” yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimlerinde bazı ilkler gerçekleşti.

1.    Bu seçimle “Parlamenter Hükümet Sistemi‘nden “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi “ne geçiş 16 Nisan 2017 Referandumundan sonra bir defa daha oylandı ve onaylandı.

2.    Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimleri, yani iki seçim bir arada yapıldı.

3.    Türkiye Büyük Millet Meclisindeki milletvekili sayıları 550’den 600’e çıkarılmıştır.

4.    Cumhurbaşkanı adayları, Parti Grupları veya halkın 100 bin oyu ile gösterildi.

5.    Sistem gereği Partili Cumhurbaşkanı seçilmesi gerekirken CHP’den Muharrem İnce ile HDP’den Selahattin Demirtaş parti başkanı olmadıkları halde, partilerince Cumhurbaşkanlığı için aday gösterildi.

6.    İlk defa partiler arasında ittifak kurmanın önü açıldı. AKP, MHP ve BBP arasında  “Cumhur İttifakı”, CHP, İyi Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti arasında “Millet İttifakı” kuruldu.

7.    İttifaka dâhil olan partiler için yüzde 10 barajı kaldırıldı, İttifakın toplam oyunun yüzde 10’u geçmesi yeterli görüldü. Bu baraj sadece bağımsız seçime giren partiler için (HDP, Hüda Par, Vatan Partisi) söz konusu oldu.

8.    D’hont nispi temsil seçim sistemi uygulandı. Bu sayede İttifaka dâhil partilerin milletvekili seçilmeye yeterli olmayan artık oyları birleştirilerek, bu partilerden en yüksek oyu alan partinin milletvekili çıkarması mümkün oldu.

9.    İlk defa OHAL ortamında bir seçim yapıldı.

10.          Devletin resmi televizyonu olan TRT bu seçimde adaylar ve partiler arasında zaman bakımından ilk defa eşit ve adil davranmamıştır.

11.          İlk defa seçim sonuçları sadece tek kanaldan, Anadolu Ajansı‘ndan açıklandı ve takip edildi.

Seçimin Sonuçları

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) 24 Haziran Cumhurbaşkanı ve 27. Dönem Milletvekili Genel Seçimi’ne ilişkin kesin olmayan sonuçları açıkladı.

 

1.     Cumhurbaşkanlığı Seçimi:

Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin yurt içi ve yurt dışı oylarını kapsayan kesin olmayan sonuçlara göre; 59 milyon 367 bin 469 seçmenin 51 milyon 197 bin 832’si oy kullandı. Oyların 50 milyon 68 bin 418’i geçerli sayıldı. 188 bin 8 sandığın yüzde yüzü açıldı. Buna göre, Recep Tayyip Erdoğan, 26 milyon 329 bin 920 oyla oyların yüzde 52.6′sını alarak Cumhurbaşkanı seçildi.

 

Diğer Cumhurbaşkanı adaylarının aldıkları oylar ve oy oranları şöyle;   Muharrem İnce 14 milyon 951 bin 770 oyla yüzde 30.8, Meral Akşener 3 milyon 604 bin 260 oyla yüzde 7.4, Selahattin Demirtaş 4 milyon 39 bin 726 oyla yüzde 8.3, Temel Karamollaoğlu 434 bin 871 oyla yüzde 0.9, Doğu Perinçek 95 bin 924 oyla yüzde 0.2 oranında oy aldı.

 

2.     Milletvekilliği Seçimi İttifak ve Partilerin Oyları;

AKP ve MHP‘nin kurduğu “Cumhur İttifakı’nın ortak oyu 455 bin 529, oranı yüzde 0,91 oldu. CHP, İYİ Parti, Demokrat Parti ve Saadet Partisi‘nin oluşturduğu “Millet İttifakı’nın ortak oyu 118 bin 954, oranı yüzde 0.24 olarak hesaplandı.

Milletvekili seçimleri sonuçlarına göre partilerin aldığı oylar şöyle:

AKP 20 milyon 980 bin 956 oy alarak yüzde 41,9’luk oy oranına ulaştı.

CHP toplam 11 milyon 271 bin 240 ile yüzde 22,5 oranında oy aldı. HDP 5 milyon 867 bin 564 oy alarak yüzde 11,7, MHP 5 milyon 466 bin 775 oy ile yüzde 10,9, İYİ Parti 4 milyon 955 bin 994 oy ile yüzde 9,9, Saadet Partisi 668 bin 744 oy ile yüzde 1,3, HÜDA PAR 157 bin 315 oyla yüzde 0,3, Vatan Partisi 117 bin 631 oyla yüzde 0,2’lik oy oranına ulaştı. Bağımsızlar ise 75 bin 634 oy alarak, tüm oylar içinde yüzde 0.15‘lik paya sahip oldu.

Seçimin Kazananları ve Kaybedenleri

24 Haziran 2018 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanı ve 27. Dönem Milletvekili Genel Seçimlerinin sonuçlarını, Cumhurbaşkanı adayları ve Partilere göre ayrı ayrı değerlendirelim ve seçimi kimin kazanıp kazanmadığını ortaya koyalım.

Önce Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarını değerlendirelim:

1. AKP adayı AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan yüzde 52,5 oranında oy alarak Cumhurbaşkanlığı seçiminin galibi olmuştur.

2. CHP Adayı Muharrem İnce yüzde 30,8 oranında oy almıştır. CHP yüzde 22,5 oranında oy aldığına göre, Muharrem İnce partisinden yüzde 8,3 oranında fazla oy alarak başarılı olmuştur.

3. İYİ Parti adayı İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener yüzde 7,4 oranında oy almıştır. İYİ Parti yüzde 9,9 oranında oy aldığına göre Meral Akşener, partisinin yüzde 2,5 oranında gerisinde kalmış ve başarılı olamamıştır.  

4. HDP adayı Selahattin Demirtaş yüzde 8,3 oranında oy almıştır. HDP yüzde 11,7 oranında oy aldığına göre, Selahattin Demirtaş partisinin yüzde 3,4 oranında gerisinde kalmış ve başarılı olamamıştır.  

5. Saadet Partisi adayı SP Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu yüzde 0,9 oranında oy almıştır. SP yüzde 1,3 oranında oy almış ve Temel Karamollaoğlu yüzde 0,4 oranında partisinin gerisinde kalarak başarılı olamamıştır.  

6. Vatan Partisi adayı Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek yüzde 0,2 oranında oy almış ve başarılı olamamıştır.

Milletvekili seçim sonuçlarını Partiler bazında değerlendirelim.

1. AKP: 1 Kasım 2015 seçimlerinde yüzde 49,5 oranında oy almıştır. 24 Haziran 2018 seçimlerinde ise yüzde 41,9 oranında oy alarak eski oyunun yüzde 7,6 oranında gerisine düştüğünden başarılı olamamıştır. 1 Kasım 2015 seçimlerinde 317 milletvekili kazanan AKP, 24 Haziran 2018 seçimlerinde 295 milletvekili çıkarmıştır.

2. CHP: 1 Kasım 2015 seçimlerinde yüzde 25,3 oranında oy almıştır. 24 Haziran 2018 seçimlerinde ise yüzde 22,5 oranında oy alarak eski oyunun yüzde 2,8 oranında gerisine düştüğünden başarılı olamamıştır. 1 Kasım 2015 seçimlerinde 134 milletvekili kazanan CHP, 24 Haziran 2018 seçimlerinde 146 milletvekili çıkarmıştır. Bu milletvekillerinden 3’ü SP kontenjanından seçilmiştir.

3. HDP: 1 Kasım 2015 seçimlerinde yüzde 10,8 oranında oy almıştır. 24 Haziran 2018 seçimlerinde ise yüzde 11,7 oranında oy alarak eski oyunun yüzde 0,9 oranında üzerine çıktığından başarılı olmuştur. 1 Kasım 2015 seçimlerinde 59 milletvekili kazanan HDP, 24 Haziran 2018 seçimlerinde 67 milletvekili çıkarmıştır.

4. MHP: 1 Kasım 2015 seçimlerinde yüzde 11,9 oranında oy almıştır. 24 Haziran 2018 seçimlerinde ise yüzde 10,9 oranında oy alarak eski oyunun yüzde 1 oranında gerisine düşmüştür. Fakat bünyesinden yeni bir partinin kurulmasına rağmen bu oyu almasından dolayı başarılı sayılabilir. 1 Kasım 2015 seçimlerinde 40 milletvekili kazanan MHP, 24 Haziran 2018 seçimlerinde 49 milletvekili çıkarmıştır.

5. İYİ PARTİ: Ekim 2017’de kurulan ve 24 Haziran 2018’te ilk defa seçime giren ve iktidar tarafından çeşitli engellemeler yapılmasına rağmen bu parti, yüzde 9,9 oranında oy alarak başarılı olmuştur. İYİ Parti bu seçimde 43 milletvekili çıkarmıştır.

6. SP: 1 Kasım 2015 seçimlerinde yüzde 0,7 oranında oy almıştır. 24 Haziran 2018 seçimlerinde yüzde oranında 1,3 oy alarak eski oyunun üzerine kısmen üzerine çıktığından başarılı olmuştur. SP, bu seçimlerde hiç milletvekili çıkaramamıştır. Fakat ittifak nedeniyle CHP listelerinden giren 3 SP’li milletvekili seçilmiştir.

7. VP: 24 Haziran 2018 seçimlerinde yüzde 0,2 oranında oy alarak başarılı olamamış ve hiç milletvekili çıkaramamıştır.

8. DP: 24 Haziran 2018 seçimlerine ittifak yaptığı İYİ Parti listesinden girmiş ve 1 milletvekilliği kazanmıştır.

Seçimlerin Genel Değerlendirilmesi

1. Seçimlerin OHAL ortamında yapılması demokrasimiz açısından sakıncalı bulunmuştur. Özellikle bazı Güneydoğu Anadolu Bölgesi illerinde seçimlerin baskı ve tehditle sağlıksız yapıldığı iddiaları kamuoyunda sıkıntı yaratmıştır.

2. Muhalefet partileri ve onların Cumhurbaşkanı adaylarına, özellikle devletin resmi televizyonu olan TRT’de iktidar partisi kadar veya hiç yer verilmemesi, seçimlerin eşit ve adil şartlarda yapılmadığı izlenimini uyandırmıştır.

3. Bazı Cumhurbaşkanı adaylarının partilerinden fazla oy alması, o partilerin yönetimini sıkıntıya sokmuştur.

4. AKP’nin Mecliste salt çoğunluk olan 301 milletvekilini çıkaramaması, yasa çıkarma çalışmalarında diğer partilerle uzlaşma veya koalisyon yapma zaruretini doğurmuştur.

5. AKP’nin eski oyuna göre yüzde 7,5 oranında oy kaybetmesi ve MHP’nin bünyesinden yeni bir parti çıkmasına rağmen bir önceki seçimdeki oy oranını koruması anket firmalarını şaşırtmıştır.

6. Selahattin Demirtaş ile bazı milletvekillerinin ve bazı il ve ilçe belediye başkanlarının tutuklu olmasına rağmen, bazı CHP’li seçmenlerin stratejik oylarıyla HDP’nin yüzde 10’luk seçim barajını aşarak 67 milletvekiliyle Mecliste 3. Parti olması düşündürücüdür.

7. Bu seçimde partiler arasında kurulan ittifakların, 2019 yılı Mart ayında yapılacak Mahalli İdareler Seçiminde de devam edeceği sanılmaktadır.

8. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, 15 milletvekilini istifa ettirip İYİ Parti’nin grup kurmasını sağlayarak, YSK’nın bu partiyi seçime sokmama ihtimalini ortadan kaldırması, demokrasi tarihimize bir iftihar tablosu olarak geçmiştir.

9. Farklı görüşlerde olan (CHP-İyi Parti-Saadet Partisi-Demokrat Parti) arasında “Millet İttifakı’nın kurulması, milli birlik beraberliğin güçlenmesine katkıda bulunacaktır.

10. İlk kez seçime katılan yedi aylık İYİ Parti’nin yüzde 10 bandından siyasi hayatımıza dâhil olması başarılı bir sonuçtur. Parti henüz örgütlenme, kadrolarını oluşturma çabası içindeyken, kurumsal olarak bir seçim tecrübesi yokken baskın bir erken seçime yakalandı. AKP, MHP, CHP ver HDP hazine yardımı alırken, bu yardımı almadan kendi yağıyla kavrularak seçime katıldı. Kamuoyuna mesajlarını ulaştırabilme imkânı tanınmadı, Yeniçağ gazetesi dışında da medya gücü yoktu. Birçok yerde de siyasi faaliyetleri mülki amirlerce engellendi. İYİ Parti, hem AK Parti, hem MHP, hem de -daha az oranda olmakla beraber- CHP’den de oy almıştır. Sedat Ergin’in ifadesiyle “İYİ Parti,  bu yönüyle sağın bütün katmanlarından ve de soldan oy alabilen çoklu bir çekim merkezidir.”

11. İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in, CHP’nin aslında sıcak baktığı “Çatı aday Abdullah Gül” seçeneğine kapıyı kapatarak, cumhurbaşkanlığı yarışının rekabet ortamında canlı ve heyecanlı bir şekilde sürmesini sağladı.

12. Meclis’te iki milliyetçi partinin olması (MHP-İYİ Parti), milli meselelerde olumlu sonuçlar alınmasında etkili olabilir.  

24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve 27. Dönem Milletvekili Genel Seçimlerinin sonuçlarının demokrasimiz ve milletimiz için hayırlara vesile olmasını dilerim.

 

 

Prof. Dr. İbrahim Ortaş Yardımcı Doçentlik ve Üniversitelerimizin Problemlerini Anlattı

Oğuz Çetinoğlu: Sayın Hocam, son günlerde üniversitelerin bölünmesi meselesi gündeme gelince, yardımcı doçentlerle ilgili istekler, beklentiler ve düzenlemeler unutuldu. Meselenin tekrar gündeme alınmasına, binlerce öğretim üyesinin problemlerine, beklentilerine çözüm bulunmasına vesile olabiliriz ümidiyle sizinle yardımcı doçentlik meselesini konuşalım istiyorum. Sonra da vaktimiz kalırsa, üniversitelerin bölünmesi meselesini konuşuruz.

Eskiden ‘yardımcı doçent‘ diye bir akademik unvan yoktu. Yardımcı doçentlik üniversite sitemimize nasıl girdi? Konunun uzağında olanlar için hatırlatma lütfunda bulunur musunuz?

Prof. Dr. İbrahim Ortaş: 1933 Üniversite Reformu ile ülkemizde öğretim üyesi olarak doçent, profesör ve ordinaryüs profesör unvanları oluşturulmuştu. Ancak daha sonra ordinaryüs profesör unvanı kaldırıldı. 1981 yılında, 2547 Sayılı Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) kanunu ile Amerikan üniversite modelindeki ‘Asistan Profesör‘ unvanına denk gelen Yardımcı Doçentlik kadro unvanı modeli benimsendi. ABD sisteminde Yard. Doç. sürekli bir kadro değil. Belirli süre ile görev alır ve doçentliğe hazırlanma süreci tanınmış araştırmacı konumundadır.

Çetinoğlu: Yeni kanun teklifi yardımcı doçentlerin problemini çözecek mi?

Prof. Ortaş: Yardımcı doçent sayılarının fazlalığının sebebi, doçent adayların yabancı dil barajını aşamaması, geriye kalan bir kısmının da yetersiz araştırma ortamından dolayı yayın yapamamasıdır. Yürürlükteki 2547 sayılı yasa ve mevzuata göre yeterli yayına sâhip herhangi doktoralı bir kişi yardımcı doçent olmadan doğrudan doçentliğe başvurabilir ve gerekli yayın ve sözlü sınavı geçerse doçent unvanını alabilir. Ayrıca üniversite dışından da doğrudan doçentliğe başvurabilir ve doçent olabilir. Bu bağlamda yardımcı doçentlik gibi bir ara kadro ülkemiz üniversitelerinin problemi değildir. Ancak tabîi olarak özlük hakları ve maaş yetersizliği sebebiyle her akademisyen bir an önce yardımcı doçent ve kısa sürede doçent ve profesör olarak akademik ilerleme yapmak ister. Bu da her akademisyenin tabîi hakkıdır. Ancak üniversitenin akademik kadrolarını oluşturmada hedef ilim adamı kimliğine uygun liyakatli adaylar arasında beynelmilel ölçülerle belirleyerek problemlerin çözümüne katkı sağlamaktır.  Bilim insanı yetiştirilmesi ve seçimi devlete memur alımından faklı özel konumları ve sınavları olan durumdur.

Çetinoğlu: Ne gibi?

Prof. Ortaş: İlim adamlarının işi, görevi ve sorumluluğu çok yüksektir. Akademik bilgi birikimi, çalışma azminin yanında, soyut ve analitik düşünme becerisi gibi şartları da taşımak gerektiren bir hayat biçimidir.

Bu bağlamda YÖK’ün TBMM’ye sunduğu Yard. Doç. kadrolarının doktoralı öğretim üyeliğine dönüştürülmesi ve doçentlik sınavında bazı değişikliklerin yapılması üniversitelerin nitelikli bilim insanı seçme ve kurumuna kazandırılmasına katkı sağlayabileceği, Yardımcı Doçentliğin kalitesini yükselteceği şüphelidir.

Çetinoğlu: Yabancı dil şartı hakkında neler söyleyeceksiniz?

Prof. Ortaş: Yardımcı doçentliğin ortaya koyduğu en önemli problem; yabacı dili öğrenilmesi ve yayın yapma ortamının bulunamamasıdır

Türkiye’de çok ciddî bir yabancı dil öğretememe diye ilmî araştırmalarla tespit edilmiş bir durumumuz var. Ülkemizde orta öğretimde, lisede ve üniversitede dil öğretimi yöntem olarak becerilmediği açık. Belirli yaşı geçmiş çok sayıda akademisyen yabancı dil bilmediği için ilim de yapamamaktadır. Açılan çok sayıda yeni üniversitede yetersiz kadro ve alt yapı, teknik eleman ve yarımcı eleman problemi sebebiyle araştırma yapma imkânı bulamayan çok sayıda araştırmacı da bulunmaktadır.

Haftada 35-40 saat arası ders yükü olan çoğu öğretim üyesi ne zaman araştırma yapacak, nasıl akademik makale üretecektir? Yeni açılan üniversitelerde ders yükünün fazlalığı ile birlikte üniversite iklimi ve kültürü yeterince gelişmediği için de tabîi olarak moralsizlik ve verimsizlik oluşmaktadır. Hele bir de ikinci öğretim var ise araştırıcının haftalık 50 saatlik ders yükü altında bırakınız araştırma yapmaya yorgunluktan gazete okumaya bile zamanı olamaz.

Çetinoğlu: Ek dersler de araştırma yapmayı ve lisan öğrenmeyi zorlaştırıyor…

Prof. Ortaş: Ek derslerin kaldırılması, bunun yerine özlük haklarının iyileştirilmesi ile verimlilik sisteminin sağlıklı kıstaslara oturtulması yerinde olacaktır. Eğitim öğretimde ders için 10 saat ve danışmanlık için 10 saat toplam 20 saat üst sınır getirilmesi gerekir. Böylece yardımcı doçentler araştırmaya zamanı olabilir.

Çetinoğlu: Temenni edilir ki bu çözüm değerlendirilir. Üniversitelerimizin başka problemleri de var…  Dünyanın ‘en iyi‘ olarak kabul edilen üniversiteler listesine girebilen üniversitemiz yok. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Prof. Ortaş: Türkiye üniversitelerinin çok âcil problemi kalite problemidir. Belirttiğiniz gibi, milletlerarası ölçülere göre dünyadaki ‘en iyi 100 ve 500 üniversite‘ listesine girebilen üniversitemiz yok. Ülkemizde birkaç çok iyi alt yapıya sâhip üniversite var, ancak edindiğim bilgiye göre üniversite özerkliğinin zedelenmesi duygularına bağlı olarak ilim adamlarını destekleyici unsurların düşük olduğu seziliyor. Bir kısmı da yurtdışına gidiyor ve ülkeye hiç dönmüyor. Maalesef üniversite ikliminin tam oluşamamasının da etkisi ile iyi akademisyenler beyin göçüne uğramaktadır.

Çetinoğlu: Üniversiteler arası rekabet, itici güç olabilir mi?

Prof. Ortaş: Türkiye üniversitelerinin rekabet gücü yetersiz ve zayıf. YÖK bildiğimiz kadarı ile uzun zamandır Türk üniversiteleri değerlendirilmesi için Quacquarelli Symonds (QS) şirketi ile çalışmakta ve QS’e yaptırdığı üniversitelerimizin dünyadaki yeri konulu araştırma sonuçlarına göre Türkiye’deki 200’e yakın üniversiteden 47 tanesi belli bir puan alabilmekte, ilmî 46 kıstastan ancak 23 alanda az sayıda üniversitemiz asgarî ölçüleri karşılayabilmektedir. Türkiye’deki 139 üniversite değerlendirmeye bile alınmaya değer görülmemektedir.  Rekabet edebilir olanların sayısı ise 10’dur. Bunlar da dünyada ilk 1000 üniversite sıralamasında yer alamıyor. Türkiye’deki üniversitelerin başta sosyal ilimler olmak üzere anatomi ve fizyoloji, biyoloji, diş hekimliği, sanat ve tasarım, sahne sanatları, ilâhiyat, felsefe, psikoloji, sosyal politika ve yönetim alanlarında rekabet edebilecek düzeyde olmadığı belirlenmiştir. Eğitim ve sosyal alanlarda ülkemizin yaşadığı problemler günden güne artmakta ve çözümü başka alanlar üzerinden devam ettirmeye çalışmaktadır.

Çetinoğlu: Teşhis konulmadan tedâvi söz konusu olamayacağına göre, problemin kaynağı ne olabilir?

Prof. Ortaş: Üniversitelerin bu ciddî meseleleri ile ülkemizin ekonomisi, sosyal gelişmişliği ve demokrasi gelişimi arasında bir ilişkinin olduğunu söyleyebilirim.

Çetinoğlu: Bu hükme nasıl varıyorsunuz?

Prof. Ortaş: Üniversitelerimiz ilmî makale üretmede dünyada ilk 18-20. sıralamada yer alırken ilmî makalelere yapılan atıflarda 38-40 sırada yer almaktadır. İlmî makalelerimizin yayınlandığı dergilerin etki faktörü de düşük. Üniversitelerin ürettiği patent sayısı bakımından OECD ülkeleri sıralamasının en alt basamağında yer almaktayız. Eğitim kalitemiz arzu edilen seviyenin çok gerisinde bulunmaktadır. Üniversite mezunlarımızın büyük çoğunluğunun diploması iş çevrelerince çok da yeterli görülmediği anlaşılıyor.

Çetinoğlu: Teşhisi koydunuz. Tedâvi hususunda neler söylemek istersiniz?

Prof. Ortaş: İdârî, akademik ve mâlî özerklik şart…

İlmî araştırmalara yeterli ölçüde yer vermeyen ve özerkliğe saygı göstermeyen bir toplumda hem ilmî nitelik hem de akademik hürriyetler ciddî bir problem olarak uzun zamandır tartışılıyor.

Üniversite üst yönetimlerinin belirlenmesi, yönetim organlarının, başta senatoların ve yönetim kurularının üniversite ve alt birimlerden oluşmaması bağımsız karar alınmasını sınırlayan faktörleridir. Bu durum kadrolaşmaya ve siyâsîleşmeye yol açmaktadır. Kararı merkezî erkte toplamak ilmî ölçüleri ve liyakati artırmamakta, aksine siyâsî etkilere açık hâle getirmekte ve düşürmektedir. Köklü değişikliklerin siyâsî otoritelerin talebi ile yürümeye kalkılınca tabîi olarak, bunlar üniversite özerkliğini zorlayan uygulamalar olarak etkisini göstermektedir. Dünya üniversite târihlerinin en önemli tecrübesi üniversitelerin özerklikten tâviz vermemesidir.

Yıllardır üniversitelerimizin dünyadaki yerini ve üretkenliklerini tâkip eden bir akademisyen olarak şahsî gözlemim şudur: Temel mesele, üniversite özerkliğinin beynelmilel ölçülerden mahrum olması ve ilmî ölçülerin bizim toplumumuzda bir saygı veya yerinin olmamasından kaynaklandığı kanaati taşıyorum.

Çetinoğlu: Kanaatinizi nasıl temellendiriyorsunuz?

Prof. Ortaş: 1980’lı yıllarda belirlenmiş olan ilim politikası dışında, ülkemizin hâlen devlet katında belirlenmiş ve üniversiteler, TÜBİTAK ve TÜBA tarafından uygulamaya alınmış güncel bir ilim ve teknoloji politikamız maalesef yok. En üsten en alta birimlere kadar belirlenmiş ilim politikalarının olmaması, iç denetimlerin sağlıklı işlemediği yönündeki haklı tenkitler ilim kuruluşlarının önemli problemleri arasındadır.

Çetinoğlu: Üniversite öğretim üyesi ve görevlisi kadrolarının teşkilinde beynelmilel ölçülerimiz var mı?

Prof. Ortaş: İdârî ve mâlî özerkliğin sağlanamamış olması, araştırma alt yapısının gelişmesini engellemektedir. Başından beri akademik kadroların oluşması ve nitelikli akademik ve araştırmacı kadrolarının oluşmasında beynelmilel düzeyde ölçülerimiz maalesef yok. Çok duygulu bir toplum olarak akademisyen seçimi liyakate ve seçiciliğe uygun yapılamaması bugünkü verimsizliğin temel sebeplerinden biridir. 200’e yakın üniversitemizin çoğunluğunda yetersiz alt yapı, oluşmayan üniversite iklimi şartlarında bilgi üretmek, hatta problemleri tartışmak ne yazık ki pek mümkün değil. Sık sık duyuyoruz bazı üniversitelerin çoğu birimlerinde nerdeyse seminer bile yapılmıyor, akademik, ilmî ve felsefi hiçbir konu konuşulmuyor.

Bugün ülkemiz üniversitelerinin problemleri bunlar. Yoksa yardımcı doçentlik meselesi teknik bir konu ve çözümü yine özerk üniversite ortamında, her üniversitenin kendi ilmî politikasına ve stratejisine uygun akademik kadro tahsisi ile çözülecek bir mesele. ABD ve İngiltere’de ilim adamı olmak için başka bir dil bilmesi ön şart olarak dayatılmıyor. Önemli olan kişinin ilmî niteliklere ve ehliyete sâhip olmasıdır. Dil bilmek bizim gibi İngilizce bilmeyen ülkeler açısından, ilim tâkip etmek için kaçınılmaz. Dil bir araç, amaç değil. Dil problemi olan akademisyenler için üç-beş aylık bir yurtdışı imkânı ile bu mesele büyük oranda aşılır. Üniversiteler mevcut durumda bile belirli bir planlama ile mâlî destek ve burslar ile problemi çözebilirler.

Çetinoğlu: Yardımcı doçentlerle alakalı yeni kanun neler getirecek?

Prof. Ortaş: Çözüm; yeni teklifle akademisyen olarak alınacak adaylarda aranacak ölçülerin zayıflatılması değil, maksada uygun olarak ilim adamı özelliklerini belirleyecek şekilde yeniden düzenlenmesidir. Çok nitelikli insanların üniversitelerde yer bulamaması sıkça eleştiri konusu olmaktadır. Üniversitelere alınan akademik düzeyi yetersiz kadrolar ile üniversitelerin yol alamadığı da aşikârdır. Bu konuda çok sık kamuoyunda eleştiri aldığımızı görüyoruz. Problem yardımcı doçentliğin kaldırılması veya doçent olmayı kolaylaştıran kanun değişiklikleri değil, üniversitelerin niteliğini ve kalitesini artırmak için bilim, felsefe ve sanatın önemini kavratmak, buna uygun özerk ortamlar yaramaktır. Bunlar ilgili makamlar ve kamuoyuyla duyurulmalı ve tartışılmalıdır. Üniversitelerin kendi organlarını nitelikli çoğunluğa göre belirlemek, üniversite ilim politikalarına ve stratejilerine uygun dinamik yapılar kurarak bilgi üretmek ve Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmaktır.

Çetinoğlu: Çıkarılabilir mi?

Prof. Ortaş: Üniversitelerin ve bilim kuruluşlarının işleyişi, yönetim modellerinin nasıl oluştuğu, üniversite gelenekleri, üniversite ikliminin (özerklik ve ilmî bağımsızlığın) mecbûrî gerekliliği ve araştırma ve teknoloji geliştirmenin bütün problemleri konularında Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve diğer ilgili devlet yetkililerinin doğru biçimde bilgilendirilmesi gerekir. Üniversitelerin kendi doğal kültürü, işleyişi, akademik kadrolarının oluşturulması kendine özgü ölçülerinin olduğu bir bütünlük içinde iletilmesi gerekir. Üniversitelerin beynelmilel tanımına uygun olarak özerk olmasının bağımsız bilgi üretimi ve felsefe yapmak için mecbûriyeti belirtilmeli. Üniversitelerin târihî olarak ve üstlendikleri görev gereği mutlaka akademik özerkliğe bağlı olarak akademik kadrolarını liyakat adaylı olarak dünya standartlarına uygun alınmasının sebepleri belirtilmelidir. Bunu sağlayacak en yetkin organ olan YÖK yetkilileri ve Cumhurbaşkanı eğitim-bilim danışmanlarıdır.

Özet olarak yarımcı doçentlerini akademik ilerleme yapmasının önündeki zorlukların aşılması için yabacı dil bilgilerini geliştirme desteği, proje desteği, yayın yapma konusunda teknik desteklerin sağlanması mutlaka yapılmalıdır. Üniversite kamuoylarından edindiğim izlenime göre Yardımcı Doçentlerin kadro problemi teknik bir konudur. Akademik başarısı yeterli olan akademik personel Yard. Doç. olmadan da doğrudan doçentliğe başvurabilirler.

Asıl üniversitelerin idârî ve mâlî özerklik, akademik verimlilik, kalite problemi, nitelikli öğretim kadrolarını yetiştirme, akademik bilgisi sağlam öğrenci bulma meselesi var. Ayrıca başta temel ve uygulamalı alanlar olmak üzere laboratuarların temel alt yapı yetersizliği, proje bütçelerinin dünya ile rekabet edecek düzeyin çok gerisinde olması, Araştırma Görevlisi kadrolarının yetersizliği, vasıflı ara eleman bulunamaması sebebiyle nitelikli araştırmanın yapılaması sorunları var. Hepsinden önemlisi üniversitelik bilincinin ve üniversite iklimi-kültürünün üniversitelerimize kazandırılamaması sonucu üniversitelerimizin rekabet edebilme ve milletlerarası standartlara uyum sağlamakta sıkıntıları bulunmaktadır. Üniversite çevrelerinden edindiğim izlenim, yeni kanun tasarısının yardımcı doçentlerin özgürce bilim yapma ortamı hazırlamasına çok da yardımcı olamayacağı yönünde. Öneri olarak partiler üstü bir yaklaşımla yeni bir üniversite kanununun bir an önce hazırlanmasıdır. Türkiye üniversitelerinin ve bilim insanlarının dünya üniversiteleri ile birlikte çalışma yapabilecek kapasitesi var.

Türkiye’nin hâlâ çok nitelikli akademik kadroları mevcut olup bunlara yetki ve sorumluluk verilir, saygı gösterilirse iyi bir planlama ile yeniden toparlanılabilir. Bunun için öncelikle problemi ve çözümü doğru yerde aramak gerekmektedir. Mesele; eğitim ve bilim, felsefe, sanatta yetersizlikse çözümü de buralarda aramak gerekmektedir. Eğitimcileri, ilim insanlarını, felsefecileri, sanatkârları görev ve sorumluluğa çağırarak, onlara saygı göstererek problemler ve sıkıntılar aşılabilir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam.

Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ

1960 yılında Kahramanmaraş ilimizin Pazarcık ilçesinde doğdu. İlköğretimini Denizli köyü ilkokulunda ortaöğretimini Gaziantep Atatürk Lisesi’nde tamamladı. 1985 yılında Çukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu. 1987 yılında Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne Araştırma Görevlisi olarak girdi. 1990-1994 yılları arasında İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde doktora öğretimi yaptı. 1995 yılında Yardımcı Doçent, 1996 yılında Doçent ve 2002 yılında profesörlük unvanlarını aldı. Prof. Dr. Olarak Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak ve Bitki Besleme Bölümünde araştırma, eğitim ve öğretime devam etmektedir.

İlmî araştırmaları dışında, toprak tarihi, insanbilim toprak ilişkisi, toprak felsefesi, tarım-çevre-insan ilişkileri, eğitimin sosyal boyutları konusunda çok sayıda gazete ve dergi yazısı ve söyleşileri bulunmaktadır. 1998 yılında ABD. Florida Üniversitesinde OECD bursu ile 4 ay süre ile araştırmacı olarak çalıştı. 2010-2011 yıllarında ABD’de Ohio State Üniversitesi’nde İklim Değişimleri ve Karbon Araştırma Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak çalıştı. Avrupa topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda Türkiye delegesi olarak şu anda 4 COST guruplarında yürütücü olarak çalışmaktadır. Daha önce 3 COST projesinde Türkiye’yi temsilen görev aldı. Ayrıca 35 ülkede ilmî toplantılara ülkemiz adına katılarak ilmî sunumlar yapmıştır.

SCI de taranan dergilerde 38, Türkiye’deki hakemli dergilerde 31, milletlerarası kongrelerde 87 bildiri, Millî kongrelerde 35 bildiri, 7 adet milletlerarası kitap bölüm yazarlığı, 6 kitap, 12 rapor ile toplam 235 ilmî makale kaleme almıştır.

Avrupa topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda Türkiye delegesi olarak şu anda 2 COST guruplarında yürütücü olarak çalışmaktadır. Bilim-felsefe, eğitim üniversite konularında 364 makale yayınlamıştır. Ayrıca tarım-toprak ve çevre konusunda 64 gazete dergi makalesi bulunmaktadır.

4 Doktora, 12 Yüksek lisans tezine danışmanlık yaptı. 3 DPT, 13 TÜBİTAK, 34 Münferit proje tamamladı.

1 TÜBİTAK, 1 DPT, bir Bap ve 4 Yüksek Lisans ve Doktora projesi yürütmektedir.

Toprak Biyoteknolojisi ve Kök Biyolojisi laboratuarları yanında Bölüm Araştırma Alanı yöneticisi olarak çok sayıda projede yönetici ve yardımcı araştırıcı olarak görev almaktadır.

 

 

Özbekistan Seyahati ( 5 )

 

Bundan önceki yazımda Buhara da Car Su Pazarını (dört Yol pazarı ) gezdiğimizden bahsetmiştim.

Car Su Pazarından sonraki ziyaret yerimiz ARK Kalesi oldu. ARK Kalesi 4 hektar genişliğinde, 20 m. yüksekliğinde bir kale olup, geçmişte hem karargâh hem de Buhara Emirlerinin sarayı olarak kullanılmış. Kale surlarının görünüşü itibariyle, tarihteki ihtişamını yansıtmaktadır.  Kalenin içinde, Emirin kaldığı oda, korumalar bölümü,  mutfak eşyaları, elbise, halı, hazine bölümü, hapishane olarak kullanılan zindan ve cami görülebilir. Üç tarafı revaklar ile çevrili olan caminin iç süslemeleri, tavanın güzelliği ve mihrabı dikkati çekmektedir.

Kalenin içinde emirlerin oturduğu bir taht bulunmaktadır.  Bu tahtın yanına emirlerin giydiği kaftan ve taç ile bir kılıç koymuşlar. Gelen ziyaretçiler,  kaftanı ve tacı giyip, eline kılıcıda alıp, fotoğraf çektirmektedir. Burada Fotoğraf çektirmek bizim para ile beş lira. Bu cümleden olarak, bizim ekipten bazı arkadaşlar da fotoğraf çektirdiler. Bu arada, kaftanı ve sultanlık tacını giyip eline kılıcı alan Avrupa İşleri Eski Bakan Yardımcısı Alaattin Büyükkaya kendisini Buhara Emiri olarak ilan etti. Ben Buhara Sultanı Alaaaddinnn…diye  başlayan bir konuşma yaptı. Yaptığı konuşma alkışlar ile karşılandı. Laf aramızda Sultanlık Alaattin Beye çok yakıştı.

Kalenin diş tarafında meydana bakan bir taht bulunmaktadır Bu taht Buhara Emirine ait olup, Emir buradan meydanda infaz edilen idamları seyredermiş.

Rehberin verdiği bilgiye göre, ARK Kalesi. Cengiz Hanın askerleri tarafından büyük ölçüde tahribata uğratılmış. Bu günkü son halini yapılan tamiratlar ile ancak 16. Yüz yılda almış. Bu kale hakkında daha çok yazılacak şeyler var ama şimdilik bu kadarı ile iktifa edelim, aksi takdirde yazı uzayıp gidecek.

Kale ziyaretinden sonra vakit bir hayli ilerleyip akşam olduğundan dolayı yemek için Buhara’nın önde gelen lokantalarından birisi olan Lebi Havuz Restorana gittik. Lokantanın hoş bir görünümü vardı.  Burada yemekler et ağırlıklı olarak ikram ediliyor. Zira, burada et çok ucuz. Etin kilosu bizim para ile 20 Tl imiş.

Akşam yemeğinden sonra 04. Mayıs. 2018 Cuma günkü programımız tamamlanmış olduğundan, kaldığımız otele dönüp, istirahate çekildik

05.Mayıs.2018 Cumartesi günü. Sabah kahvaltısından sonra kaldığımız odaları boşaltıp, valizlerimizi alt katta bulunan salona bıraktıktan sonra, Buhara gezisine kaldığımız yerden devam etmek üzere, saat 9.oo da otelden ayrıldık.

 

Bugün ilk ziyaret yerimiz Şah-ı Nakşibendi Hz.inin Türbesi ile Müzesi oldu.  Buraya gelince diğer camilerde olduğu gibi ilk işimiz Tahüyetül Mescit Namazı kılmak oldu. .Arkasından duygulu bir Şekilde dualarımızı yaptık

Bahattin Nakşibendi Hz.leri 1318 yılında Buhara da doğmuş olup, babası ile birlikte nakışçılık yaptığı için Nakşibendi Lakabı ile meşhur olmuş. Evliyaların en büyüklerinden olarak bilinen Nakşibendi Hz.leri, Müslümanlar nazarında çok mühim bir yere sahip bulunmaktadır Bu itibarla, türbesi, her gün dünyanın birçok yerlerinden gelen ziyaretçiler ile adeta dolup taşmaktadır. Allah şefaatlerine nail eylesin. Amin…

Bundan sonra Buhara’dan 30 Km. kadar uzaklıkta bulunan Seyit Amir Hz. nin Türbesini ziyarete gittik. Burasının da önemli ziyaret yerlerinden birisi olduğu söylenmektedir. Ayrıca, Seyit Amir Hz.nin, Nakşibendi Hz.nin hocası olduğu ifade edilmektedir. Bu türbenin yanında oldukça geniş bir cami de bulunaktadır.

Buhara’ya ait hatıralarımı bitirmeden önce, Eyüp Peygamber Çeşmesi ziyaretimizi anlatmadan geçemeyeceğim. Çünkü burası Özekler tarafından çok önemli bir yer olarak görülmektedir. Buraya Özbekler Çeşme-i Eyüp demektedirler.

Rehberin anlattığına göre, M.Ö 3700 yıllarında Eyüp Peygamber Buhara’ya geldiği zaman halka nasihatte bulunmuş. Kuraklık döneminde halk, Eyüp Peygamber’den su istemiş. O da dua ederek asasını yere vurmuş ve oradan kaynak suyu çıkmış. Bu su halen sırrını muhafaza etmektedir. Çıkan suyun üzerine 10. Yüz yılda Samaniler döneminde ilk defa kubbeli bir mekân yapılmış.  Yapılan bu mekânın 19. Yüz yıla kadar zaman zaman tamiri yapılmış.  Bu kuyuda halen su olup, bu suyun şifalı olduğu söylenmektedir. Bu sebeple burayı ziyarete gelenler bu sudan şifa niyetine içilmektedir.

Yine rehberin anlattığına göre, Çeşme-i Eyüp, Cengiz Han tarafından yıktırılmayan iki eserden birisiymiş. Bir diğeri de bundan önceki yazımda bahsettiğim Payi Kalan Meydanın da bulunan Kalan Minaredir Bu eserin Cengiz Han tarafından yıkılmamasının sebebi, Özbekler buranın yıkılmasını önlemek için üzerini kum ile kapatmışlar. Böylece Özbekler için çok önemli olan bu eser yıkılmaktan kurtulmuş.

Bu suretle hayırlısı ile Buhara ziyaretimiz tamamlandı. Ancak bu yazım mecburen(DEVAM EDECEK) Çünkü Taşkent bizi bekliyor

 

Siyaset Mühendisliği

0

Siyaset bir sanat değildir ve fakat bir mühendislik ve bir tasarımdır. Ki bilim dallarıyla da her daim rabıta halindedir.

İlm-i siyaset Sokrat‘tan Farabi‘ye, Nizam’ül-Mülk‘ten Şeyh Edebali‘ye, Yusuf Has Hacip‘ten Makyavelli‘ye, Kant‘tan Karl Marks‘a değin çokça tarif ve tasvir olunmuştur. Dahası her siyasetçinin kendine has yoğurt yiyişi vardır.

Türk siyaset tarihi, kut’sanmış monarşilerin tekliği ile devlet teşkilatının ikiden başlayarak birçok unvan sahibinin yetkilendirilmesinin çokluğu arasında bir yerdedir.

40-50 asrı bu alışkanlıklarla ikmal eyledik. Son 1 – 1,5 asırda da kutsanmış kişilerin vicdanına bıraktığımız faziletleri ilkeselleştirdiğimiz bir sistem üzerinde tecrübe etmekteyiz. Sebep olandan, katkı sunandan Allah razı olsun.

İkili bir icra, üçlü bir denge – denetim fabrikasyonu üzerinden bugünlere geldik ve an itibarıyla olayı kadim evredeki gibi tekleştirerek eski alışkanlığımıza döndük.

Sisteme giriş; iki bloktan birinin başarısı, kalış ise diğerine karşı iktidarı koruma becerisi üstüne.. İttifaklar, çatı adaylar, yarı’dan bir fazlası vs. de sistemik enstrümanlar..

Karşıtlık üzre olan rekabetten galip çıkan parçaları bütünlemiyor, ayrı bırakıyor ki hep aynı taktikle her maçı / seçimi kazana..

2002‘den bu yana kimi örtülü kimi açık hep 2 çatı aday arasında geçti seçimler ve cesametçe büyük olan Sağ’ın Adayı, Sol’un Adayını sürekli yendi. Son seçimde de bu oldu: Hesapta Çatı Adayın biri reddolunmuştu fakat 16 yıldır Çatı Adayı değişmeyen ve hep şampiyon olan taraf, karşıt cenahın birini yok sayarken diğerinin yükselmesine hem izin verdi hem kekten – börekten muhabbetlerle pirimlendirdi.

Zaten II.Tur‘a kalsaydı mevcut Sağ & Sol dengesinden dolayı müsabakayı farklı alacaktı, çaktırmadan o dengeyi daha maçın başında kurdu ve rövanşa bile ihtiyaç bırakmadan ilk rauntta neticelendirmeyi bildi.

Siyaset zekâ ister, kitle uzmanlığı ister. Türkiye’deki toplumsal faylar, seçmen sosyolojisi, geçişkenlikler, sürgit aynı takımı / partiyi tutmaktan mütevellit aidiyetler en iyi irdelenen ve yönlendirilen tarafça daimi bir avantajın yapı taşları..

Bazen olumlu kararlardan çok olumsuz kararların, kitleyi konsolide etmek için yaratılan ve günde 5 vakit tehlikesi vurgulanan tepegöz‘lerin / gulyabani‘lerin uyarıcı etkisini yabana atmamak lazım. Hatta Salih bir arkadaşın tavsiyeden yorulmadığı Eric Hoffer’in Kesin İnançlılar kitabı ile 10 yılda 500 küsuruncu bölüme erişen Gelin Evi gibi programlara deneysel olarak bakmak gerek.

24 Haziran akşamındaki sevinç gösterilerini de Dünya Kupası‘nda çok başarılı olmuş takımlara layık görülen sevgi gösterileri yanında siyasi kimliğin hiç de ulusal kimlikten aşağı kalmadığı noktasında gözlemlemek mümkün. Zira kazanma güdüsü dürtüseldir.

Ulusal kimlikten bahsetmişken son tahlilde muarız iki milliyetçi yapıyla ilgili analizle bitirelim: Seçimin öngörülemeyeni MHP’nin Urfa‘dan milletvekili çıkarması ve Hakkari, Şırnak, Van, Siirt, Bingöl, Bitlis gibi sandık taşımalı yerlerde 3’ncü çıkması ilerki zamanlarda çok konuşulacak.

Uzun zamandır adamakıllı bir ‘canavarlaştırma‘ya tabi tutulan İYİ Parti’nin herşeye rağmen 10’da 1‘lik yer edinmesi karşısında onlara yönelik Suskunluk Sarmalı‘nın ‘statüko‘ haline gelmesine yönelik ameliye sürdürülecektir diye düşünüyorum. Ve hatta başarısı rakibini ilk turda seçtirmek olan İnce‘den bir Çatı Adayın Anamuhalefet‘in başına sabitlenmesi de bilimsel siyaset yapanlar adına muhtemel hamle olarak öngörülebilir.

 

 

Seçimlerin Kazananı, Kaybedenleri…

Bu seçimlerin tek bir kazananı vardır, o da M.H.P ve lideri Sn. Bahçeli’dir. Seçim sonuçlarına bakıldığında bu gerçek tüm açıklığı ile ortadadır.

Kaybedeni ise CHP ile AKP’dir.

Diğer partiler, tahmin edilen oy oranlarıyla meclise girmiştir.

CHP % 5 oranında AKP ise; seçmen bazında 2,5 milyonluk önemli bir oy kaybına uğramıştır.

Cumhurbaşkanlığı seçimine bakıldığında Erdoğan’ın ilk turda seçilmesini sağlayan oy oranı %52,6’dır. M.H.P’nin almış olduğu oy oranı da %11,2 dir.  AKP’nin milletvekili seçiminde almış olduğu oy oranı %40,5’dir. Görülen şudur ki; Sn. Erdoğan’ın birinci turda seçilmesini sağlayan M.H.P’den gelen oylardır.

Cumhurbaşkanının almış olduğu oy oranından, M.H.P’nin oy oranını çıkardığınızda %41,4 oy oranı kaldığı görülecektir ki, bu oy oranıyla da Sn. Erdoğan’ın ilk turda seçilmesi imkansızdır. AKP’nin almış olduğu oy oranı da bu gerçeği anlatmaktadır.

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Sn. İnce; 50 günlük bir kampanya sonucunda %30,8 oy almış ama bu oy oranı seçilmesine yeterli olmamıştır. Sn. İnce’nin partisinin %8 üzerinde bir oy olarak, CHP’nin 41 yıldır aşamadığı  %25’lik barajı aşması, oldukça anlamlı ve önümüzdeki süreçte CHP içinde genel başkanlık ve yönetim kurulu anlamında çalkantılar yaratabilecek bir sonuçtur!

CHP liderinin seçim sonrası yaptığı açıklamada, seçimlerin kaybedeninin sadece AKP olduğunu belirtmesi, liderine ”topal ördek” tanımlaması yapmış olması, parti içinde genel başkanlığını sorgulayarak istifa çağrılarını yapanları koltuk sevdalısı olarak suçlamasına baktığımızda; ”koltuk sevdalısı” söyleminin, ardında bırakmış olduğu 9 başarısız seçim sonucuyla pek de uyuşmadığı açıktır! Bu kadar çok seçim kaybeden bir genel başkanın bu başarısızlığın gereğini yerine getirmesi gerekirken; bu seçimi de kaybetmesi nedeniyle, istifa etmesi çağrılarına karşılık, ”koltuk sevdalıları” açıklaması ne kadar doğru olmuştur?

Seçimler öncesinde M.H.P’nin %10 barajının altında kalacağının tahminini yapan pek çok anketör şirketlerin tahminleri, seçime yön veren bildik siyasetçiler, sokakta M.H.P karşıtı olanların tamamı ters köşe olmuş, M.H.P’ye gönül veren ülküdaşlar bu tür beklentileri boşa çıkardıkları gibi, AKP ve liderini de Cumhur İttifakı içinde birinci parti olmaya taşımışlardır.

Seçimlerden sonra M.H.P lideri Sn. Bahçelinin yapmış olduğu açıklamanın içerisinde yer alan ”Millet M.H.P’ye denetim ve denge görevi vermiştir” ifadesi yerinde ve çok anlamlıdır.

Önümüzdeki süreç, yeni yönetim sisteminin ülkemiz siyasetinde yeni uygulamalarıyla geçecek, 9 aylık kısa bir süre sonra yapılacak yerel seçimler sonrasında partilerin durumları iyice netleşecektir.

Ancak şurası da unutulmamalıdır; yeni meclisten çıkarılacak uyum yasalarında herhangi bir aksaklık yaşanmayacak olsa da, AKP’nin Cumhurbaşkanlığı yönetim sisteminde, Cumhur İttifakının güçlü tarafı M.H.P’nin desteği olmadan hiçbir yasayı çıkaramayacağı da önümüzdeki yasama döneminin ayrı bir gerçeğidir.

Yerel seçimlerde AKP’nin alacağı oy oranında, kazanacağı belediye başkanlığı sayısında da düşme devam edecek olursa; ondan sonrasını yönetmek AKP lideri için de oldukça zor olacaktır.

Bu seçim sürecinde HDP ve İYİ parti gerçeğini de unutmamak gerekir…

CHP için 9 ay sonra yapılacak yerel seçimlerde göstereceği başarı, genel başkanının göreve devam etmesinin sorgulanmasını bir süreliğine de olsa erteleyecektir. Ancak CHP bu seçimde de oy kaybına uğrar, yönettiği belediye başkanlıklarının da bir kısmını kaybedecek olursa, bu defa genel başkanının yapacağı ilk değerlendirme toplantısında ”istifa etmesi” kaçınılmaz olacaktır!

Sözün özü, bu seçimlerin sonucunda görünen şudur:

MHP ve lideri Sn. Bahçeli bu seçimlerin yegâne kazananıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan almış olduğu oy oranıyla, AKP’nin çok önündedir.

CHP kaybetmiş olduğu oy oranıyla, genel başkanının ve parti yönetimin başarı probleminin devam ettiğini göstermiştir. CHP’nin Cumhurbaşkanlığı adayı, Sn. Muharrem İnce 50 günlük bir süreçte söylemlerindeki samimiyet nedeniyle toplumun her kesiminde heyecan yaratmış, hüsnü kabul görmüş partisinin üzerinde almış olduğu oy oranı, öncelikle parti içindeki konumunu ilk kongrede genel başkan olur düşüncesine taşırken;

Cumhur İttifakına ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a oy vermeyen yaklaşık %48’lik bir kitlenin de umudu olmuştur.

HDP ve İYİ partinin gelecek seçimlerde %10’luk seçim barajı değişmediği sürece meclis’e milletvekili göndermeleri bir hayli zor olacaktır.

2023’e doğru yol alan Türkiye’nin geleceğine yön verecek yeni yönetim sistemini ve yönetim kadrolarını şimdi oldukça karamsar bir ekonomik tablo beklemektedir. 2019’da yapılacak yerel seçimleri de en çok bu tablo etkileyecektir.

 

 

Seçilenler ve Seçenlerin Ahlakı

24 Haziran seçimlerinin sonuçlarını analiz edebilmek için önce Tayyip Erdoğan ve AKP’nin seçim stratejisi ile Türkiye seçmeninin davranışını incelememiz gerekiyor.

Bu seçimde en önemli faktörün ekonomi olacağı değerlendiriliyordu. Çünkü ekonomik krizin ayak sesleri duyuluyor, döviz ve faiz birlikte yükseliyordu. Soğan, patatesin fiyatları benzin fiyatıyla yarışıyordu. Halk hayat pahalılığını hissediyordu.

Erdoğan ve AKP, en çok sosyoekonomik durumu geri olan kesimlerden oy aldılar.

Şeker fabrikaları satılmıştı. Üretici, işçi tepki gösterir sanılıyordu. Satılan şeker fabrikalarının olduğu şehirler iktidara en çok oy veren iller oldu.

Suriyelilerin yoğun olduğu illerde de tepki olabileceği düşünülüyordu. Gaziantep gibi iller rekor oy verdi.

Netice olarak, Erdoğan yüzde 52,6 ve AKP yüzde 42,6 oy alabildi.

***

Adaletsiz ve Ahlaksız Başarı

İktidarın Türk toplumunu siyasi davranış açısından çok iyi incelediği anlaşılıyor.

CHP ve HDP’nin oluşturduğu yüzde 35’lik kesimi ötekileştirip, kalan sağ oyların bu tarafa kaymasını engelleyecek şekilde kutuplaştırıyor.

CHP’yi “dinsiz” veya “dindar karşıtı” olarak damgalayıp, AKP’nin bütün yanlışlarına rağmen, sağ seçmenin AKP’yi tercih etmesini sağlıyor.

HDP zaten Türkiye partisi olamadığı için oy kayması yaşanmıyor.

Kendisine rakip olabilecek İYİ Parti ve kendi tabanına hitap eden Saadet Partisi’ni ise medya hâkimiyeti ve devlet gücünü kullanarak halkın gözünden saklıyor. Gazete okumayan, sosyal medya kullanmayan sadece havuz medyası izleyen milyonlarca insan İYİ Parti’nin varlığından bile habersiz.

Halka ekonomideki durumu ve kendi çözüm yollarını anlatamadığı için ekonomide sıkıntı olsa bile AKP’den başka alternatif yok zannediyor.

Seçime iki hafta kalıncaya kadar Meral Akşener ve İYİ Parti’nin oyları yüzde 20-25 bandında idi.

CHP adayı Muharrem İnce’nin şahsi performansı yüksek oldu. Ama istese İnce’nin bu performansını gizleyebilecek olan Erdoğan merkez medyayı Muharrem İnce’ye açtı. Her gün çok izlenen kanallarda Muharrem İnce’yi tartıştırarak ve kendisi meydanlarda yalnızca İnce’yi rakip göstererek CHP kitlesine gaz verdi.

Sonuçta Erdoğan kendi rakibini kendi seçti. Rakibinin CHP’li olmasını istiyordu, İnce’yi seçti.

Başarıya susamış CHP kitlesi meydanları doldurunca İnce’nin kazanabileceğine inananlar çoğalmaya başladı.

Bunun iki sonucu oldu:

  • İYİ Parti ve Akşener’e gidecek bir kısım sağ oylar, CHP gelebilir korkusuyla, Erdoğan’a döndü.
  • Erdoğan’ın gitmesi için Akşener’e oy vermeyi düşünen bir kesim de, Muharrem İnce kazanabilir ümidiyle, İnce’ye oy verdi.

Erdoğan’ın, AKP’nin ve güdümlü medyanın yaptıkları demokratik değildi. Ahlaki değildi. Adil değildi. Kanunlara aykırıydı.

Fakat çok ince hesaplanmış bir siyasi strateji olarak başarılı oldu.

Şimdi herkes bu antidemokratik ve ahlaksız başarıyı kutlamakla meşgul.

********************************

Müslüman Yönetici

Erdoğan ve AKP’lilerin seçmen desteğini sağlamaktaki en önemli etken dindar görünümleri ve AKP’nin İslami bir Parti olduğu algısıdır.

Bu ne kadar doğrudur?

Herkesin şahsi ibadetleri ve kabahatleri kendisine aittir. Hesabını her şahıs kendisi verecek. Bizi ilgilendiren kamu gücünü kullananların İslami kuralları ne kadar uyguladığıdır.

Aşağıda yazdığım kurallar İslam’ın olduğu kadar gerçek demokrasi ile yönetilen modern devletlerin de temel ilkeleridir.

İslam’ın devlet yönetiminde en temel ilkeleri şunlardır:

a) Meşveret, istişare (yapılacak işler hususunda, ehil olan kişilere danışmak, onlardan görüş almak. (Günümüzdeki anlamı devletin kurumlarının işletilmesi ve bağımsız medya ile Sivil Toplum Kuruluşlarının görüşlerinin alınması olarak algılanmalıdır.)

b) Adalet.

c) Beytülmalın (devlet hazinesinin) şahsi işlerde kullanılmaması ve kul hakkına riayet.

d) Emanetin ehline verilmesi (kamu görevi verilenlerde liyakat ilkesi)

e) Ahlak ilkelerinden sapmamak. (Yalan söylememek ve iftira etmemek, hesap verebilir olmak.)

AKP’nin getirdiği sistem meşveret yerine tek adamın iradesini hâkim kılmak üzerinedir.

Son 16 senedir adalet ve adil yargılamaya güvenin yerlerde süründüğü bellidir. Gücü olan hırsızın değil, onları yazanların ve yargılayanların mahkûm edildiği bir sistem söz konusudur.

AKP ve Erdoğan’ın sadece seçim kampanyasında kullandığı kamu malının haddi hesabı yoktur.

Devlet dairelerinin ehliyetsiz, liyakatsiz yandaş ve kifayetsiz muhterislerle doldurulduğundan herkes şikâyetçi.

16 senelik uygulamadan sonra ülkemizde ahlaktan soyutlanmış şekli bir İslam anlayışının hâkim olduğu açık. Devletin tepelerinde görev yapanlar her türlü yalan, iftiraya başvuruyor. Haklarında isnat edilen suçlardan yargılanamadıkları gibi, halka hesap verme zahmetine bile katlanmıyorlar.

Bunlar “Müslüman” diye tercih ediliyor.

Bu dindar görünümlü makyavelistler mi daha kusurlu? Bunları “Müslüman yöneticiler” diye seçenler mi?

Yoksa bu gerçeği yeterince anlatamayan bizler mi?

********************************

Dindar Görünümlü Makyavelistler

“Amaca ulaşmak için bütün araçların meşru olduğu” tezi Makyavelizm adıyla anılır.

Seçimi harp gibi görüp, seçimde de hileyi mubah görenler var ya.

İşte bu gibiler de dindar görünümlü makyavelistlerdir.

Makyavel’in DEVLETİ YÖNETENLERE (Prens veya hükümdara) tavsiyelerinden birkaçını aktaralım. Makyavelistlerin kim olduğunu anlarsınız.

1-    Devlete hâkim olan kişi dindar olmasa da daima dindar görünmelidir. (Bağışlayıcı, imanlı, insancıl ve dindar görünmelidir. Sadece böyle görünmesi iyidir, böyle olması iyi değildir.)

2-    Ahlakı güç, zalimlik, sertliğe dayanmalıdır. Ellerinizi kirletmeye katlanamıyorsanız, Şiddeti, ihaneti ve hatta cinayeti gerektirecek sert zorunlulukları kaldıramıyorsanız kenara çekilin. Bu size göre değildir.

3-    Verdiği sözü tutmalıdır. Ancak şartlar değiştiyse tutmayabilir.

4-    Gücünü halka dayandırmalıdır. Çünkü seçkinler hükümdar için tehdit olabilirler. Seçkinler hükümdara karşı harekete geçebilir fakat halk hükümdarı sadece terk edebilir.

5-    Zaman zaman halkı aldatmak gerekebilir. Ne zaman erdeme aykırı bir iş yapacaksanız sanki o işin sizinle ilgisi yokmuş gibi davranın. Nasıl olsa hile yapmak zorunda kalacaksınız. Onun için hile yapmadığınız görüntüsünü yaratmak için elinizden geleni yapın. Sizin gerçekte ne yaptığınızı halk bilemez. Bunu sır gibi saklayın.

6-    Hükümdar yönetimindeki kişilere sözünü geçirebilmelidir. Mümkünse hem sevilen hem de korkulan bir hükümdar olmak iyidir. Korkulan olmak daha önemlidir. İnsanoğlu korktuğuna sevdiğinden daha çok ve daha iyi hizmet eder.

7-    İnsanlar küçük darbelerin intikamını almayı düşünür ama büyük darbeler karşısında sinerler. Düşmanı tepki veremeyecek duruma getirmek gerekir.

 

 

Hüsrev ü Şîrin – 1

0

Mesnevi tarzında yazılmış, İran menşeli olmasına rağmen Türk yazarlar tarafından tanıtılmış, çok sayıda ve farklı şekillerde yazılarak yayınlanmıştır. Türkçede ‘Hüsrev ve Şîrin‘ adı ile anılır.  İlk defa, Firdevsî(1) tarafından yazılan Şehnâme(2) isimli eserde yer almıştır. Yaşanmış bir hayat hikâyesi olmasına rağmen, değişik şahıslar tarafından eklemelerle farklı şekillerde yazıldığından, daha ziyade, sözlü edebiyatın geçerli olduğu dönemlerde değişikliklere uğradığından efsane hâline gelmiştir.

Eser, Hüsrev(3), adındaki Sasani Devleti(4) hükümdarı ile Şîrin’in aşklarını anlatır.  Hikâye, Azerbaycan Türklerinden şâir ve edip Genceli Nizâmî(5) tarafından yazılınca, edebî bir hüviyet kazanmış, dünyaca tanınmış ve Firdevsî’nin Şehnâmesi içerisinde unutulmaktan kurtulmuştur. Günümüzde ‘Hüsrev ve Şîrin‘ denilince ilk akla gelen Nizâmî’nin yazdığı eserdir.

Diğer Hüsrev ve Şîrin yazarlarından bazıları şöylece sıralanabilir: Senai(6)Altın Orda Devleti şâirlerinden (hakkında günümüze hiçbir bilgi ulaşmayan) Kutb, 1341 yılında Nizâmî’nin eserini Kıpçak Türkçesine çevirmiştir. Böylece ilk Türkçe Hüsrev ve Şîrin okuyucusu ile buluşturulmuştur. Ârifî (14. üzyıl), Hüseyin Baykara(7), İmâdüddin Fakih (ölümü: 1371).

Anadolu bölgesinde ilk Hüsrev ve Şîrin’i Aydınoğlu Îsâ Bey adına, Fahrî adında bir şahıs, 1367 yılında kaleme aldı. Osmanlı Devleti pâdişahı Sultan İkinci Murad Han zamanında Şeyhî(8), Çağatay Hanlığı’nda Ali Şîr Nevâî(9), Sultan İkinci Beyazıd Han döneminde Şehzâde Korkud başta olmak üzere pek çok şâir ve edib tarafından, 8 adet, Kanûnî Sultan Süleyman Han döneminde 7, Sultan Üçüncü Selim Han döneminde 3 adet Hüsrev ve Şîrin yazıldı. 1870 yılında Manastırlı Mehmet Rifat(10), Hüsrev ve Şîrin adını taşıyan tiyatro eserini yazdı.

Hüsrev ile Şîrin’in konusu ilk defa İranlı şair Firdevsî’nin  Şehnâme isimli eserinde, kısa bir bölüm olarak ele alınmıştır.  Türk asıllı İranlı şair Genceli Nizâmî, Hüsrev ile Şîrin’in aşk hikâyesini bağımsız bir eser hâlinde geliştiren ilk yazardır.  Hüsrev ve Şîrin isimli diğer kitaplar, Genceli Nizâmî’nin eseri temel alınarak hazırlanmıştır.

Bir aşk macerasının asırlar boyunca ilgi görmüş ve sevilmiş hikâyesi olan Hüsrev ve Şîrin’in aslı Sâsânî Hükümdarı Pervîz’in hayatından alınmış olup Şîrîn ü Hüsrev, Şîrîn ve Pervîz, Ferhâd ve Şîrîn, Ferhadnâme gibi adlarla da bilinmektedir.

520-628 yılları arasında yaşayan Hüsrev’in şaşaalı saltanatı, sevgilisi Şîrin, atı Şebdîz ile musikişinasları Bârbed, Nikisâ ve hazineleri hakkında çeşitli efsâneler ortaya çıkmıştır. Hüsrev’in çok zengin ve ihtişamlı bir hükümdar olduğunu belirten tarihî kaynaklarda O’nun siyasî hayatına geniş yer verildiği halde Şîrin’le münâsebetine birkaç satırla temas edilir. Mesnevilerde ise Hüsrev’in siyasî hayatı kısaca geçilirken asıl ağırlığı Şîrin ile olan aşk macerâsı teşkil eder. Hüsrev’in tarihî şahsiyetinin çok iyi bilinmesine karşılık Şîrin’e ait bilgiler birbirini tutmamaktadır.

(DEVAM EDECEK)

 

AÇIKLAMALAR:

(1)Firdevsî: Asıl adı Ebu’l Kasım Mansur’dur. 935 yılında, İran sınırları içerisinde bulunan Tus şehrinde doğdu, 1026 yılında aynı şehide öldü. İran’ın millî destanı Şehnâme’nin yazarıdır. Yüksel değerde mal varlığı olan bir köylü idi. 60.000 beyitten meydana gelen eserini 35 yılda hazırladı. Fars hükümdarlığının târihini anlatır. Eserin kısa bir bölümünü, ‘Hüsrev ve Şîrin’ oluşturur.

(2)Şehnâme: Ferdevsî’nin geniş çaplı araştırmalarla topladığı ve son şeklini verdiği İran târihine ait bilgileri ihtiva eden, mesnevî tarzında yazılmış 60.000 beyitlik eser. İnsanların iyiye, güzele ve doğruya yönelmesi için ahlâkî öğütler de vermektedir. Türkçeye, Lâtinceye, İngilizce, Almanca, İtalyanca ve Fransızcaya çevrilmiştir.

(3)Hüsrev: Doğum târihi belli değildir. 590 yılında babasının ölümü üzerine hükümdar oldu. 628 yılında ölümüne kadar 38 yıl devletini yönetti. Onun zamanında Sasanî Devleti, en geniş sınırlarına kavuştu.

(4)Sasani Devleti: 226 yılında Birinci Erdşîr tarafından kuruldu. En tanınmış şehinşah Birinci Hüsrev, sonuncusu Üçüncü Yezdigird’dir. Halkı, Mecûsî inancına mensuptu. Devlet 642 yılında Nihâvend Savaşı’nı kazanan İslam Devleti tarafından târih sahnesinden silindi.

(5)Genceli Nizâmî: Azerbaycan’ın Gence şehrinde, 1141 yılında doğdu, aynı şehirde 1209 yılında vefat etti. Azerbaycan Türklerindendir. Felsefe, edebiyat, tıp, geometri alanında bilgi sâhibi, filozof ve şâirdir. Eserlerini Farsça yazdığı için Fars/İranlı olduğu iddia edilir. Oğuz Türklerindendir. Leyla ile Mecnun Mesnevisini yazdı. Diğer eserleri: Hamse, Sırlar Hazinesi, Yedi Güzel, İskendernâme. Kendisinden sonra gelen şâir ve ediplerin eserlerinde Genceli Nizâmî’nin izleri görülür.

(6)Senai: Gazneliler Devleti hükümdarlarından Gazneli Mes’ud döneminde yaşamış Türk mutasavvıf-şâirdir. (Doğumu: Gazne 971-Vefatı: Gazne 1131)

(7)Hüseyin Baykara: Doğumu: Afganistan’da Herat şehri 1438. Emir Temur’un soyundandır. Kayınpederi Merv hükümdârı Muizeddin’in vefatı üzerine hükümdâr oldu. 1506 yılında doğduğu şehirde vefat etti. Türk kültürünü korumak ve feliştirmek için çok çalıştı. Türkçe Dîvan’ı vardır. Aynı zamanda bestekârdır.

(8)Şeyhî: Kütahya’da doğdu. Doğum târihi belli değildir. 1428 yılında doğduğu şehirde vefat etti. İlk Osmanlı şâirlerinden ve aynı zamanda hekimdir. Genceli Nizâmî’nin Hüsrev ve Şîrin Mesnevi’sinden ilham alarak yazdığı eser, vefatı sebebiyle yarım kalmıştır.

(9)Ali Şîr Nevâî: Doğu Türkistan Türklerindendir. 1441 yılında Herat’ta doğdu. 1501 yılında vefat etti. Çağatay Türk edebiyatının en kuvvetli ediplerindendir. Eserlerinde Türk kavramını işlemiş, Türkçenin en gelişmiş dil olduğu fikrini müdafaa etmiştir. Hükümdar Hüseyin Baykara’nın hizmetinde bulunmuş, O’nun savaşta olduğu dönemlerde ülkenin idâresini üstlenmiştir. Muhakemüt’ül-Lûgateyn isimli eseri ile tanınır.

(10)Manastırlı Mehmet Rifat: Yunanistan’ın Manastır şehrinde 1851 yılında doğdu. Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın emriyle sürgün hayatı yaşadığı Suriye’nin Halep şehrinde 1907 yılında vefat etti. Nâmık Kemal’in tesirinde kalarak ateşli bir hürriyet taraftarı olmuştu. Asker, şâir ve oyun yazarıdır. Pekçok eser kaleme almıştır.

 

DERKENAR:

Bu Dil Var ya… / 1

İBRAHİM ŞAŞMA

Bu dil var ya bu dil, ağzımdaki ak süt idi. Babamın içli bir of çekişi, annemin beni dizlerinde sallarken, yüreğinden koparıp gözlerime sürdüğü ninniydi. Gelin kızların avuçlarına kına yakılırken duyduğum en yanık ve en içli türküydü.

Bu dil var ya bu dil, pencereme vuran yağmurun tınısı, bir çoban çeşmesinden akan suyun o en saf en tabîi sesiydi. Yüzü güneş, yüreği hasret yanığı anaların ‘guzum‘ demesiydi bu dil.

Bu dil var ya bu dil, naftalin kokulu sandıklarda saklanan yaldızlı bohçamdı benim. İçerisinde bütün hayatım vardı. Aidiyetim, milliyetim ve hürriyetim… Millî kimliğim ve mayamdı bu dil. Benim harcım dilimle karılmıştı. Merhemim dil olmuş, yaram dilimle sarılmıştı.

Bu dil var ya bu dil, karlı dağlarımın kekik kokulu güzeli, semalarımda uçan kuşun kanadıdır. Onun olmadığı her yerde, anasın yitirmiş çocuk misali onu aradım. Dudaklarım çatladı onsuz, yüreğimin bir ucu kanadı. Güneş tenimi yakarken ana dilim yoksa üşürüm, yönümü kaybederim. Gün nereden doğar nereden batar bilemem. Ana dilimi hiçbir şeye değişmem. O, içtiğim suya, ciğerlerime çektiğim tertemiz nefese benzer. Gökte ayımın şavkıdır, penceremden içeri süzülen. Yedi renkli dağ çiçeklerinin efsunkâr kokusu, kimliğimin benliğimin var oluşumun temeli ve dokusu… Ağzımdaki ak sütümdür, damarımdaki kanım. Ona sâhip olduğum kadar yaşarım, ona sâhip olduğum kadar insanım.

Zaman törpüsüne dağlar taşlar dayanmıyor. İklimler, mevsimler her şey değişiyor… Güneş değişiyor, ay değişiyor. İnsanlar değişiyor. Ve ben bu çelik dişli çarkın karşısında çocuk yüreğimden sıyrılıp bir nefer edasında sarılmak istiyorum değerlerime, kimliğime benliğime ve dilime. Bunun için tek bir silah verilmiş elime… Aklım fikrim ve geçmişime olan bağlılığım.

Biliyorum bir dil bir milletin aynasıdır. Geçmişiyle geleceği arasında kurulan köprüdür.

Bu dil var ya bu dil, milletimin var olma sebebidir. Varlığının temelidir. Dilinden vazgeçen bir toplum her şeyinden vazgeçmiş demektir. Ana dilimi yitirdiğimde biliyorum cemre düşmeyecek başıma. Yağmurlar yağmayacak saçlarıma. Güneş, güneş olmayacak ve düşmeyecek ayın şavkı pencereme.

Ana dilimle yol alırken ve onu, ekmeğim suyum kadar severken, daha bir emin oldum kimliğimden. Onunla yaşarken ve onu yaşatırken çok daha sağlam bastım adımlarımı yere. O dilimde iken kendimi asla kaybetmedim. O bende iken kaybolmadım. Aslımdan ve neslimden taviz vermedim.

Biz kerpiç evimizin çamurunu onunla kardık. Onunla seslendik sevdiklerimize. Onun gölgesinde söyledik türkülerimizi. Onunla büyüdüm ben. Onunla emzirdi gül anam beni. Hayatım her kesitinde onu hissetim. Babamın şefkati vardı özünde, annemin sıcaklığı. Göğün mavisi ve güneşin sarısı. Yağmur niyetine saymıştım ana dilimi. Meğerse ben, ne kadar sevdalıymışım ana dilime. Meğerse ben ondaymışım. Onda doğmuşum, onunla ‘ana‘ demişim ilk… Mâviyi onda tanımışım. Yeşili onda alı onda, balı onda… Ciğerime çektiğim bir nefesmiş o. Tuz kadar sevmişim onu.

Çağdaş dünyada kimliğimle o müstesna yerimi alabilmek adına sevdam ile sefere çıkıyor ve sevdam ile yürüyorum. Zaman törpüsünde aşınmasın diyerek ona sarılıyor üşümesin yanmasın diye kollarımla, bedenimle sarıp sarmalıyorum onu. Bizi biz yapan her gün içinde yaşadığımız değerlerimizin hakkını vermek adına bunu kendime görev olarak görüyorum. Ana dilime sâhip çıkmadığımda, her gün biraz daha bozulup yok oluş yoluna girecek biliyorum. Korkum budur, derdim budur. Sen de diline sâhip çık. Düşman dilinden vurmasın seni. Sen dilini kendine kılıç kalkan bilirsen, düşman da kendine dünyaları dar bilir.

Çocuk yüreğimle onu diliyorum onu dinliyorum. Gölgesinde dinleniyorum. Ana dilim olsun ağzımda hep, o dem şenleniyorum. Konuşma dili olarak şarkı türkü söyler gibi o var yanımda. Yazı dili olarak hatâsız kullanabildiğim sürece o dil benimdir. Sanat dili olarak, güzelliğine güzellikler katabilirsem ne mutlu bana.

(Antalya’da yayınlanan Nevzuhur Dergisi’nden iktibastır.)

(DEVAM EDECEK)

 

 

KUŞBAKIŞI:

BU BİR İSYAN ŞARKISI DEĞİL / Lazlar, Kimlik, Müzik:

Konya, Adana veya Gaziantep gibi, Karadeniz’e uzak bölgelerde yaşayan, Karadeniz şeridine gitmemiş bir kişi, Samsun’lunun, ‘Laz’ olduğunu düşünür. Samsunlu, Lazların Ordu’da, Ordulu, Giresun’da, Giresunlu Trabzon’da, Trabzonlu, Rize’de olduğunu söyler. Rizeli, Fındıklı ilçesinden değilse Lazların Artvin’de bulunduğunu söyler. Artvinli ise Arhavi ve Hopa’ya yönlendirir. Fındıklı’da, Arhavi ve Hopa’da doğup büyüyenler ve 3-5 kuşak öncesinden beri buralarda yaşıyorlarsa Lazlıklarını gizlemezler.

Elbette adı geçen vilâyetlerde ‘Laz’ denilebilecek insanlar bulunur. Fakat azınlıktadırlar.

Geldim‘ yerine ‘celdum‘, ‘gidiyor‘ yerine ‘gideyi‘, ‘üç‘ yerine ‘‘ diyenlerin Lazca konuştuğunu zannedenler de yanılırlar. Lazca, tamâmen ayrı bir dildir. Lazcaya birkaç misal: Ekmek: mçkudi, su: sğay, komşunun çocuğu: hetepeşi bere, ben bu gün hastayım: ma andğa zabuniyen

Lazlara en yakın insanların Tonya, Of ve Pazar’da Lazcanın farklı versiyonları konuşulur. Tabî ki Lazca bilen kaldıysa…

Lazlara ait kısa iki fıkra:

Siz Lazlar neden soruya soru ile karşılık verirsiniz?

Kim dedi oni sağa? Yoktur ole bir şeycuk da

Siz Lazlar terlik-merlik ,  para-mara… gibi cisimlere

İLETİŞİM YAYINLARI: Binbirdirek Meydanı Sokağı Nu: 3 İletişim Han. Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-516 22 60, Belgegeçer: 0.212-516 12 58 e-posta: iletisim@iletisim âdetâ bir soyadı ekleyerek konuşuyorsunuz.

Pakma sen olara. Olar, çoluk-çocuktur da

Karadenizliler, burun yapılarıyla, konuşmaları, hamsi hoşafı, lahana kapuskası, Laz böreği ve diğer yemekleri, oyunları ve silaha olan meraklarıyla… en çok da kendi kendilerini ‘ti’ye alan kendi üretimi fıkralarıyla ülkemizin en renkli insanlarıdır.

Aslen Rize’nin Pazar ilçesinden olan Trabzon doğumlu Nilüfer Taşkın, ‘Bu Bir İsyan Şarkısı Değil / Lazlar, Kimlik, Müzik‘ isimli eserinde bu renkli insanlarımızı anlatıyor.

Etnisite, kültür, kimlik konularındaki harâretli tartışmaların olmazsa olmazı ‘Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi…’ tekerlemesinin tam göbeğinde adları geçse de Lazlar, etnisite tartışmalarının tâmamen dışında kalmasını bilmişlerdir. Bu rağmen, kendi köklerine tam mânâsıyla bağlıdırlar. Vatanseverlikleriyle temâyüz etmişlerdir.

13 X 19,5 santim ölçülerinde, 248 sayfa hacimli eserde Lazlar biraz daha yakından tanıtılıyor. Bu meyanda; Lazların kısa târihi, şehirleşme süreci, çay tarımının târihi, Laz aydınlarının üretimleri, Lazca, ağırlıklı olarak Laz müziği, Fadime ile Temel bağlamında yeni Laz kimliği, Laz kadınları ve Lazlara ait husûsiyetlerin tamâmı değilse bile tamâmına yakını doyurucu bir şekilde anlatılıyor.

Eserde;  ‘Karadeniz’in hırçın dalgası gibi asi‘ olarak karikatürleştirilmiş bir tip, fıkra kahramanı, şiddet sever veya millet-devletin bekçileri olmanın çok ötesindeki Laz kimliği sıkıcılıktan uzak, renkli ve eğlenceli bir anlatımla sunuluyor. Lazları ve Laz kültürünü eserlerine konu olarak ele alan Sosyolog Dr. Mehmet Bilgin, Av-Yazar Özdemir Özbay, Ali İhsan Aksamaz, Muhammed Vanilişi, Ali Tandulava, Rahmetli M. Recâi Özgün, Mustafa Papila, Selma Koçiva ve diğerlerine Nilüfer Taşkın’ın dâhil olması Laz kültürüne alâka duyanlar için ciddî bir kazançtır.

Bu Bir İsyan Şarkısı Değil‘ isimli eser, sadece Karadenizliler için değil Türkiye’nin renklerine ilgi duyan herkes için kıymetli bir çalışmadır.

.com.tr internet: www.iletisim.com.tr

 

 

TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİNİN PSİKOLOJİSİ:

Mücâhit Gültekin Mart 2018’de yayınlanan eserinde; 1950’li yıllarda altın çağını yaşayan Türkiye-ABD ilişkilerinin 1964 yılında ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın İsmet İnönü’ye yazdığı mektupla kırılma noktasına gelmesine rağmen, ABD’nin Türkiye üzerindeki askerî, siyâsî, iktisâdî tesirlerinin devam ettiğini anlatıyor. Ermeni ve Kıbrıs meselesi ile Türkiye aleyhine devam ettirilen terör hareketlerine verdiği desteğe rağmen devam eden ilişkilerin temelindeki psikolojik yapıyı tahlil ediyor.

PINAR YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi, Çatalçeşme Sokağı Nu: 27, Defne Han Oda: 15 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-520 98 90 Belgegeçer: 0.212-527 06 77  e-posta: bilgi@pinaryayinlari.com www.pinaryayinlari.com

 

ALT DÜNYA SEÇİLMİŞLER:

Ateş ve Toprak… Kimilerine göre biri yok eder biri hayat verir. Kimilerine göre birini insan var eder, diğerini insan yok eder. Bu iki ismi taşıyan ve bu iki isim kadar birbirinden uzak iki kardeş ve aralarında Habil ve Kabil ile başlayan bir problem: Kıskançlık…

Engin Eser, bizden unsurlarla fantastik bir hikâye sunuyor: Efsuncular, Tepegözler, Ulu Geyik ve diğerleri…

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-FELSEFEDEN EDEBİYATA: Vefa Taşdelen / Hece Yayınları.

2- TÜRK MODEL DEVLETİ / GÖK TÜRKLER: Prof. Dr. Ahmet Taşağıl / Bilge Kültür Sanat Yayıncılık.

3-TÜRKLERİN SERÜVENİ / METEHAN’DAN ATTİLA’YA, FATİH’TEN ATATÜRK’E: Prof. Dr. Feridun M. Emecen, Prof. Dr. Abdülkadir Özcan, Yrd. Doç. Dr Ali Güler, Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Yrd. Doç. Dr. Haşim Şahin, Cansu Canan Özgen, Emrah Safa Gürkan / Kronik Kitap.

4-PSİKOLOJİK VİRÜS: Sefer Darıcı / Destek Yayınları.

5-ALLAH’A İMAN: Ulvi Murat Kılavuz / Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.