17 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 614

24 Haziran 2018 Seçim’inin Ardından

0

Bir seçim yaşadık, emeği geçenlere geçmiş olsun. Bu sonuçlardan medet umanlara, hayırlar getirsin. Demokrasi oyununda yeni bir evreye girdi ülkemiz:

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi. Aleyhte ve lehte çok şey söylendi, bakalım, kim haklı kim haksız çıkacak? Zaman, en güzel hakem.

Zinde bir topluluğuz: Seçime katılma oranı, seçim öncesi kampanyalar, seçim sonrasında sonucu kabullenmeme, kılınan şükür namazları ve sevinç paylaşımları veya sonuçlara aşırı odaklanma çağrıları; bunun ifadesi. Gözleri kör, kulakları sağır edercesine bir yöneliş, sosyal-psikologlar tarafından tahlil edilmeli. Taşıdığım değerler açısından baktığımda, bu aksiyon, bana çok sağlıklı görünmüyor.

Seçimlere beklenmedik bir zamanda girildiği doğru. Bir doğru daha var: Seçim kampanyasını gelecek nesillerimize, insanlığa örnek olacak şekilde yürütemedik. Evet, ilkel değildik, birbirimize fiziken saygı gösterdik ama karşılaştığımızda utanacağımız şeyler de söyledik. Sosyal medya, yalancılığın arenası oldu. “Benim yalanım, senin yalanından daha inandırıcı, kaliteli.” yarışmasına döndü bu mecradaki yazışmalar. Yanlış, yıpratıcı, yaralayıcı algı oluşturma çalışmaları; kırık kalplerin, nefret duygularının oluşmasına, ıslah edilmez terbiyesizliklerin yaşanmasına neden oldu. Biz bunlara layık değildik, hiç gerek yoktu. Hele, seçim kampanyasından önce, bizi yönetmeye namzet politikacıların ayak oyunları, abidik gubidik işleri, siyaset tarihimize kara leke olarak geçecek nitelikte. Bu tür örnekler hepimizin hafızasında mevcuttur. Keşke yeni örnekler oluşmasaydı.

Demokrasi tarihimizin bu evresinde, politikayla uğraşanların şunu, kısmen de olsa, anlaması bir kazanç:  “Bir Türkiye gerçeği var, buna göre siyaset yapmak, politika üretmek zorundasın ve bu milletin değerlerine ters düşersen kaybedersin.” İstatistik örneklerine gerek yok, akıllı olan bunu okuyabiliyor.  Derin millet, kendinden olana hakkını veriyor, yalanı yemiyor, kavga etmek istemiyor, bulunduğu coğrafyadaki tarihi rolünden vazgeçmiyor, imkân eline geçtiğinde taşı gediğine koyuyor., kralın çıplak olduğunu haykırmaktan çekinmiyor.

Hiçbir siyasi figür veya fikir, uğrunda kavga etmeye, ölmeye değmez. Seçim sath-ı mailine girildiği andan itibaren yaşanan kırgınlıklar, yapılan kavgalar hiçbir işe yaramadı. Bir hakikati anlatmada, bir düşünceyi tebliğde güzel ahlaktan ötesi, anladık ki, işe yaramazmış. Sabır acı; fakat meyvesi tatlıymış. İş olacağı yere varıyor.

Sonuçlar şöyle veya böyle olsaydı demeye kimsenin hakkı yok. Böyle diyenler, farkında olmadan, milletle kavgaya başlamışlardır. Bana göre kazanan, emeğinin hakkını aldığı için şükretsin, memnun olsun; ama bu sevinçle şımarmasın; ateşten gömlek giydiğinin idrakiyle, kendine ümit bağlayanlara nasıl hizmet edeceğini, onlara nasıl layık olabileceğini düşünsün, tasarlasın, bunun yüküyle şimdiden ihtiyarlamaya başlasın. Kaybedenler de büyük bir cesaret ve dürüstlükle, niçin kaybettiklerini düşünsünler, kendilerini yargılasınlar, yeni stratejiler oluştursunlar veya taşıyamayacakları yükün altına girmemiş olmanın rahatlığını hissetsinler, hamt etsinler.

Kendisini muzaffer görenlere söyleyecek sözümüz var:

Bu millet sizi, isteyerek veya istemeyerek, seçti. Kiminiz vekil olacaksınız, kiminiz yönetici. Ancak bilin ki, aldığınız her nefeste, yediğiniz her lokmada, tükettiğiniz her maddede hakkımız var. Bu millet, fedakârlık yaparak size bu makamları, kariyerleri lütfetti. Bu lütfun hakkını vermezseniz gasp edenlerden olursunuz. Bu, kul hakkıdır, yoksa hakkımı helal etmeyeceğimi şimdiden ilan ediyorum.

Birkaç ricam olacak:

1.       Adil olunuz, tarihimizdeki bilge şahsiyetlerin devlet adamalarına yaptığı uyarıları ezberleyiniz, kendinize kılavuz yapınız.

2.       Gardiyan değil, garson; hâkim değil, hadim olduğunuzu kabulleniniz, biliniz.

3.       Aldığınız maaşların, özlük haklarınızın, imtiyazlarınızın;  Toplumumuzun gelir seviyesine göre yüksek olduğunu siz de biliyorsunuz. Bunu maalesef değiştirme imkânımız yok. En azından çok çalışarak, iş üreterek helal ettiriniz.

4.       Varlığınız, sevincimiz olsun; bize kambur olmayınız.

5.       Çevrenizde asalak barındırmayınız;  yalakaları, dalkavukları kendinizden uzak tutunuz, buna tevessül edenlere yüz vermeyiniz.

6.       Yapacağınız işlerde iyi ve kötü örnekler görmeniz adına tarihi unutmazsanız, aynı şekilde, tarih de sizi unutmaz.

7.       Bir gün tekrar bizlerle aynı sokaklarda yürüyeceğinizin, aynı musallaya konacağımızın bilincinde olunuz.

Yaşadığımız tarihi, siyasi, coğrafi konjonktür bizi ortalama iki yılda bir seçime zorluyor. Galiba buna pek alıştık. Her seçimin toplumumuzu biraz daha olgunlaştırdığını, bilinçlendirdiğini gözlüyorum. Dileğim; seçenlerin ve seçilenlerin, yönetenlerin ve yönetilenlerin birbirinden hoşnut olması, aynı iklimin havasını adil bir şekilde teneffüs etmesi. 24 Haziran Seçimleri, herkese hayırlar getire…

 

 

Seçimden Sonra

24 Haziran seçimlerinin Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli seçimlerinden biri olduğunu söylemiştim. Gerçekten hem Türkiye ve hem de bölgemiz açısından çok önemli sonuçları olabilecek bir seçimdi. Devletimizin yönetim sistemi ve hatta rejim değişikliği anlamına gelebilecek bu seçimi geride bıraktık.

Ülkem açısından endişelerim ve kaygılarım daha da arttı. Sebeplerini daha sonra yazacağım.

Bu seçime Kocaeli Milletvekili adayı olarak katıldığım için sadece bir vatandaş, bir yazar olarak gözlemlediğim diğer seçimlerden çok farklı gözlemlerim oldu, farklı tecrübeler edindim.

Ülkemizin bu kadar ağır sorunlarla karşı karşıya olduğu bir dönemde milletvekili adayı olmak ağır bir sorumluluktu.

Dış politikadan ekonomiye, eğitimden din anlayışına, terörden etnik ve ideolojik ayrışmaya, sağlıktan ulaşıma, kadına karşı şiddetten çevre sorunlarına kadar çok ağır meselelerin sihirli çözüm yolları olmadığını biliyordum.

Ayrıca iktidar partisine rakip olan bir partiden aday olmanın risklerinin de farkındaydım.

Ama bir şeyler yapmak lazımdı. Ülkem ve milletim için faydalı işler yapabileceğim ümidiyle önce milletvekili aday adayı, sonra aday oldum.

Adaylık sürecimde çok sayıda vatandaşlarımızla tanışmak ve görüşmek imkânı buldum. İYİ Parti adayı olduğumu duyunca gözleri parlayan, “sizi destekliyoruz” diyen, “bizi bu iktidardakilerden kurtarın” diyen, başarılı olmamız için dua edenlerin sayısı ve oranı o kadar yüksekti ki…

Seçim sürecinde arkadaşlarıma bir yandan üzerimize yüklenen sorumluluğun ağırlığını anlatıyordum. Çünkü bu sorumluluğun altına girmek bir cesaret işiydi.

Diğer taraftan “halkımızın bu teveccühü sandığa yansırsa çok büyük sürpriz yapabiliriz” diye görüş bildiriyordum.

Ancak bu yüksek oranlı teveccüh sandığa yansımadı. Sebeplerini tam olarak anlamak için biraz daha düşünmeye ve değerlendirme yapmaya ihtiyacım var.

Ben bu siyasi tecrübeyi yaşarken gönülden destekleri ile yanımda olan, çalışmalarıma destek veren, dualarıyla, iyi dilekleriyle moral veren bütün arkadaşlarıma, vatandaşlarıma teşekkür ve saygılarımı sunuyorum.

Bu süreçte destek veren vermeyen ve istemeden de olsa kırdığım ve üzdüğüm kimseler olduysa herkesten helallik diliyorum.

********************************

Seçimde Kim Başarılı Oldu?

Partiler açısından bana göre en büyük sürpriz MHP‘nin oy oranını koruması ve milletvekili sayısını artırması oldu. Yüzde 11 civarında oy alabilen ve içinden yüzde 10 oy alan bir siyasi parti çıkaran bu partinin oy oranını koruması ilginç bir durum. Bu durumu açıklamak gerçekten kolay değil.

Ne derece doğrudur emin değilim ama İYİ Parti’ye geçen MHP’lilerin yerini AKP’den gelen oyların doldurduğu yorumu yapılıyor.

Meclis çoğunluğunu kaybeden AKP’nin MHP desteğine ihtiyacı sebebiyle Genel Başkan Bahçeli partisinin kilit pozisyonunda olduğunu vurguladı.

Her ne kadar Cumhurbaşkanlığı Sisteminde parlamentonun önemi çok azalmış olsa da bazı durumlarda Meclis çoğunluğuna ihtiyaç duyulacaktır. Bu durumlar sebebiyle MHP’nin kilit parti rolü AKP politikalarını etkiler mi, şimdilik bilemiyoruz.

İYİ Parti’nin girdiği ilk seçimde yüzde 10 oy almasını bazıları başarı olarak değerlendirebilir. Gerçekten ilk defa seçime giren ve henüz 6 aylık bir partinin böyle oy alması alışıldık bir olay değildir. Üstelik rakipleri yüzlerce milyon Hazine yardımı alırken, devlet ve belediyelerin gücünü hoyratça kullanırken, İYİ Parti’ye devlet ve büyük sermayenin katkısının sıfır olduğu dikkate alınırsa.

Ama bana göre İYİ Parti’nin aldığı oy ve kazandığı milletvekili sayısı yeterli değildir. Üstelik Cumhurbaşkanlığı seçiminde Genel Başkan Meral Akşener’in aldığı oy partinin de oyunun altında kalması beklentileri karşılamamıştır.

Elbette bunda Tayyip Erdoğan’ın kontrolünde olan medyanın Meral Akşener’e uyguladığı ambargo çok etkili oldu.

“Erdoğan yine rakibini kendisi seçti.” Muharrem İnce’yi öne çıkardı. 16 seneden beri yaşadığımız tecrübe tekrar etti. Erdoğan CHP adayı ile baş başa kalınca da yine kazandı.

Görünüşte Muharrem İnce partisinin oylarından yüzde 8 fazla (yüzde 30,8) oy alarak başarılı olmuş gözüküyor. Fakat bu başarı R. Tayyip Erdoğan’ın siyasi strateji başarısıdır.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk turda yüzde 52,6 oy alarak birinci turda kazanmış olması da sürpriz oldu. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalacağı beklentisi daha yüksek idi. Bunda Meral Akşener ve Temel Karamollaoğlu’nun oylarının beklenenin çok altında kalması etkili oldu.

Ama Meral Akşener gerçekten çok çalıştı. Seçimlerin heyecanlı geçmesi Meral Akşener ve İYİ Parti sayesinde oldu.

Seçim sonuçlarının analizini yapacak daha çok zamanımız olacak. Devam edeceğiz.

 

 

24 Haziran 2018 Seçimlerinin Düşündürdükleri…

Türk demokrasi tarihinde hayati bir önem taşıyan 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimlerini geride bıraktık. Aslında bütün seçimler ülkemizin geleceğinin şekillendirilmesi bakımından önem taşımıştır. Ancak bu defa durum farklıdır. Demokratik parlamenter sistem yenilenmek ve aksaklıklarının giderilmesi yönüne gidilmeden sulandırılmış bir Başkanlık sistemine geçilmiş ve buna da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denmiştir. İnsanlık demokratik parlamenter sistemden daha iyisini bugüne kadar bulabilmiş değildir. Yapılan bazı anayasa değişikliklerinin ve getirilen yeni sistemin sadece bir sistem değişikliği olduğu ve rejim değişikliğine sebep olamayacağı görüşüne katılamıyoruz. Bazı durumlarda sistem değişikliği bir rejim değişikliğine de sebep olabilir.

24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimleri ani bir kararla geriye çekilmiş ve ülkenin daha zor şartlarda seçime gitmesinin önü kesilmiştir. Türkiye dış politikada çeşitli kumpasların içine çekilerek tavizler koparılmaya çalışıldığı bir dönemden geçmektedir. Hayali AB süreci, KKTC’yi yok sayıcı sözde bir Kıbrıs barışı ve BOP doğrultusunda ülkemizin sınırlarını değiştirici yeniden terörle pazarlık süreci önümüze konmaktadır.

Ülkenin ekonomik durumunu ortaya koyarken aslında üç dört mendile ihtiyaç vardır. Kötü gidişat ve yeni duyun-u umumiyeler kapıda bekletilmektedir. Cari açığı ve dış ticaret açığı tavan yapan Türkiye’de içerde üretmeyip ithalat yolunu seçmek kaliteli bir intihardır! Dünya ekonomisi korumacı, milli ve yerliyi üretmek ve döviz kaybını önlemek yönündeyken Türkiye savunma sanayi gibi belirli dallar hariç dış ticaret fazlası veren bir ülke gibi ithalat merakına düşmüştür. Bu yolla eş dost daha da zenginleştirilmektedir. Çin ve Rusya ile olan dış ticaret açığımız rekor seviyelere ulaşmıştır. Yapılması gereken; ithal ikame anlayışı içinde açıkları kapamak olmalıdır. İthal ettiğiniz bilhassa tüketim ağırlıklı malları içerde üretenler gerekli teşvike kavuşturulmalı; eğer bunlar yoksa mutlaka boşluk doldurulmalıdır. Üretme ithal et anlayışı akla gelmeyecek malları ithal etme yanlışı ülkenin en büyük çelişkisidir.

Yapılması gerekenler seçim kampanyasında sürekli dile getirilmiştir. Herhalde ülkeyi yönetenler ister istemez gereğini yapacaklardır. Türkiye pırlanta dâhil lüks mal ithalatı yanlışından kurtarılmalı, ithalata yeni vergiler konabilmelidir.

24 Haziranda iki ayrı ittifakla ve bazı partilerle seçime gittik. AKP ve MHP’den oluşan ve ona BBP genel başkanının da katıldığı ittifak seçimden başarıyla çıkmıştır. CHP, İP, SP ve DP’nin oluşturduğu millet ittifakının Cumhurbaşkanlığı adayları, Sayın Erdoğan’ın aldığı oyun gerisinde kalmıştır. Ülkenin yaşadığı siyasi ortam ister istemez 2014 sonrası politika değiştirmek zorunda kalan antiemperyalist ve milliyetçi bir çizgi uygulayarak parçacı ve etnikçi değil; bütüncü politikalara, milli birlik ve bütünlüğe önem veren, federalciliği şimdilik reddeden, özgürlükçü ve güvenlikçi politikaları ülke gerçeklerine göre yorumlayabilen iktidarın gerçekleri görmesiyle yön değiştirmiştir. AKP iktidarı bir dönem reddettiği ve dışladığı politikaları daha sonra savunma ihtiyacı duymuş, ülkenin beka sorununu görmüştür. 15 Temmuz 2016 ABD güdümlü FETÖ terör örgütünün darbe ve işgal ihaneti gözleri açmış yeni aldatılma ve kandırılma yollarını şimdilik kapatmıştır. Batı ve sözde dost ve müttefik ABD’nin Türkiye karşıtı politikaları içerde ve dışarda teröre verdikleri destek ülkemizin güney sınırını ve toprak bütünlüğünü korumayı yasal olarak öne çıkarmıştır. Fırat Kalkanı ve Zeytindalı Harekâtları, Afrin’in terörden arındırılması hayati bir ihtiyaç olarak doğmuştur. Zaman zaman Irak’taki ve milli sınırlarımız içindeki dıştan kumandalı terör yuvalarına karşı yapılan yoğun mücadele Sayın Erdoğan’a puan kazandırmıştır. Terörle barışın olamayacağı, onunla müzakere değil; ancak yasal mücadele edilebileceği noktasında uzlaşılmıştır.

Bu çok önemli değişiklikler ve yanılmaların atlatılması seçmende gerekli etkiyi yapmıştır. Seçmenin ilgi odağı, kendisi işsiz de olsa işsizlik olmamış, devalüasyonlar, ekonomik sorunlar ülkemizde seçmen davranışını zannedildiği kadar etkilememiştir. Tarım ve hayvancılığın durumu, ülkenin borç yükü er geç iyileşir şeklinde iyimserlikle savuşturulmuştur. İthalat ve dış borç girişi, tüketime dayalı büyüme rakamlarının cazibesi seçmeni cezbetmiştir. Fabrika yerine AVM’ler tercih edilmiştir. Cari açığın artan rekor seviyesi, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ve zamanla yabancılaştırılacak olması, bankaların yabancıların eline geçmesi, dövizdeki sıçramalar, borcun daha yüksek faizli borçla kapanma kısır döngüsü seçmen reyini pek etkileyici olmamıştır. Ülkede anlaşılmaz bir iyimserlik hâkimdir ve çok da tehlikelidir.

Vatandaş iktidar dışındaki partiler gelirse senin başörtün ve türbanın tehlikeye girer; inanç dünyan sarsılır şeklinde şartlandırılmıştır. Bu şartlandırma yeni de değildir. Yanlışlar yapmakla rekor kıran ana muhalefet adayı ve parti yetkilileri savaşın olmadığı bir ülkede barışmaktan bahsetmişler ve Merkel’in sözlerine özenmişlerdir. Oysa halk arasında bir savaş yoktur. Savaşın olmadığı yerde barış işgüzarlığı yapılmamalıydı. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı yardımcılarının etnik ayırımcılığa sebep olacak, milli ve üniter yapımızı sarsacak şekilde farklı etnisitelerden seçilmesi teklifleri ülke yönetimine talip siyasetçilere hiç yakışmamıştır. Bu seçimde herhalde bir Ermeni yardımcı unutulmuş olsa gerek!

CHP Cumhurbaşkanı adayı tarafından yapılan bu yanlış seçime iki gün kala Sayın Engin Altay tarafından maalesef tekrar edilmiştir. Paşaların apoletlerinin sökülmesi, saray ve bazı binaların yıkılması, gazetecilerin yargılanması gibi şiddet ve hiddet gösterileri millet ittifakının aleyhine olmuştur. Toplumda CHP yeni bir açılım ve çözüm süreci mi başlatacak soruları akla gelmiştir. CHP Cumhurbaşkanı adayının oyu bu ve benzeri sebeplerle %22.8 olan parti oyunun üstünde %30.7 olarak çıkmıştır. AKP oylarında önemli illerde dikkat çeken düşüşler görülmüştür. Saadet partisinin AKP’den alabileceği oyu alamadığı dikkat çekmiştir. Aslında AKP yeni seçmenden gereken oyu alamamıştır. Muhafazakâr aile çocukları bile mahalle baskısı olarak nitelenebilecek bazı kavram ve değerleri aşarak bir bakıma ütopik özgürlükçü tavır ve seçmen davranışına girmişlerdir. Birçok ilde AKP ve CHP’de oy düşüşü görülmüştür. Özellikle Trakya ve Ege’de CHP’nin oyu düşmüştür. Bu düşüşün HDP’ye gittiği söylenebilir. AKP’nin oylarını azaltmak uğruna HDP’nin barajı geçebilmesinde bazı CHP oylarının rol aldığı söylenebilir. Nitekim bu şekilde AKP milletvekili sayısında altmışın üzerinde düşüş görülmüştür.

MHP seçimden başarıyla çıkmış ve beş partinin temsil edileceği yeni mecliste siyasi tesirliliğini artırmıştır. Anlaşılan ister istemez Cumhur İttifakı sürdürülecektir. İttifak dolayısıyla MHP’nin Güneydoğu’daki oy artışı dikkat çekicidir. Eğer Cumhur İttifakı başarılı olmuşsa; bunda MHP’nin büyük rolü vardır. MHP oyunu da korumuştur.

Diğer taraftan, yeni kurulmuş ve akla gelmedik engellerle karşı karşıya bırakılan İyi Parti, üstelik ilk erken seçiminde adeta zincirleri kıra kıra ve çok çalışarak %10 barajını aşmıştır. İyi Parti’nin MHP’den ziyade CHP’den ve AKP’den oy aldığı söylenebilir. Sayın Akşener’in imkânsızlıklara rağmen, sürdürdüğü seçim çalışmaları takdir edilmelidir. Ancak tam bir ekip çalışması örneği verildiği söylenemez. Bir ümit olarak çok değişik çevrelerden bilhassa yüzen oylardan pay almıştır. Bu partinin önüne konan engeller, demokrasimiz için çok üzüntü verici örneklerdir.

Seçimlerin yarattığı üzüntü ve sevinç atlatıldıktan sonra ülkeyi yönetenlerin hukuk devleti, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konularında yeni düzenlemelere gitmeleri şarttır. Fikir ve düşünce hürriyeti ve demokratik standartlar ülke gerçeklerine uygun olarak korunmalı ve geliştirilmelidir. Eğitim sektöründeki keşmekeş ve düzensizlik ortadan kaldırılmalıdır. Sağlık alanında hastaya müşteri gözüyle bakma çarpıklığı giderilmeli, Batıda üniversitelerin birleştirilmesi gündemdeyken bizde muhafazakâr bir anlayışla ters düşen bölünme ve yıpratılma çabaları sona erdirilmelidir. İstişareye önem verilmelidir. Dış kaynak girişine, ithalata ve tüketime dayalı borcun borçla karşılandığı bir yapı düzeltilmelidir. Orta sınıfı güçlendirici tedbirler alınmalı, dar ve sabit gelirliler korunmalıdır. Daha önce olduğu gibi etnik ve mezhep tuzaklarına düşülmemeli, parça bütünün önüne dikilmemelidir. Milli ve üniter devlet anlayışı ve demokrasi korunmalıdır. Terörle mücadele kesinlikle tavizsiz sürdürülmelidir. Komşularımızla iyi ilişkiler geliştirilmeli, Rusya ve ABD ile ilişkilerimiz birbirini dengelemelidir. Genelde İsrail’i koruyan Malatya’daki üs gözden geçirilmelidir. Ege adalarında Lozan’a ve antlaşmalara rağmen süren Yunan işgali kaldırılmalıdır. Yer ve tabela isimlerinde Türkçeye saygılı olunmalıdır. Kıbrıs milli bir davadır, unutulmamalıdır. Kıbrıs’ta geri çekilen, Anadolu’da da geri çekilir. Gençliğe yönelik uyuşturucu terörüyle mücadele, rekora koşan işçi cinayetleri, işsizlik, GDO’lu ürünler, kanserojen etki yapan tatlandırıcılar üzerine gidilmelidir. Ülke hiddet ve şiddetin hâkim olduğu bir kamplaşmaya sürüklenmiştir. Bu konu hafifletilmelidir. Küreselleştirmenin kan kaybettiği, milli çıkarların öne çıktığı, yerli ve milliliğin önem kazandığı fark edilmelidir. Türk’e düşman olunarak İslam’a dost olunamayacağı artık anlaşılmalıdır. İslam ümmeti içinde yer alan ülkelerin önemli bir bölümünün İsrail’in müttefiki olduğu göz ardı edilmemelidir.  İç politikadaki alışkanlıklar ve yanlışlar dış politikaya taşınmamalıdır.

 

 

Özbekistan Seyahati ( 4 )

Bundan önceki yazımda 04.Mayıs 2018 Cuma günü Buhara Emir Muzaffer Han Camii’n de Cuma namazı kıldıktan sonra, öğle yemeği için Laziz Hause Milli Evi’ne gittiğimizden bahsetmiştim.

Laziz Hause Milli Evi şehir içinde 2 katlı şirin bir görünümü olan bir yer. Burada bize bir sürpriz olarak, yıllardan beri adını duymamıza rağmen bir türlü yemesi nasip olmayan meşhur Buhara Pilavını bizim için Hususi olarak yapmışlar. Pilavdan önce ikram edilen nefis bir çorbadan sonra, tepsiler içerisinde harika bir görünümü olan hakiki Buhara Pilavını getirdiler Hani amiyane tabirle, yemede yanında yat derler ya, tam onun gibi bir şey. Bütün arkadaşlar bu pilavdan doyasıya yediler.

Burada karşılaştığımız ikinci sürpriz ise, yemekte ikram edilen kiraz idi. Bu kiraz Dr. Zeynep Turan Hanımın ikramı imiş. İkramın sebebi de Zeynep Hanıma, Semerkant’ta arabaya geç geldiği için verilen ceza yüzündenmiş. Burada bir açıklama yapmam icap ediyor. O da şudur. Semerkant’a geldiğimiz ilk gün, geziye katılan arkadaşların araba saatlerine riayet etmelerini temin etmek bakımından, kim olursa olsun geç kalması halinde, gezinin ruhuna uygun bir ceza verilmesi kararı alınmıştı.  Dr. Zeynep Hanım da Semerkant’ta bir defasında arabaya geç gelmiş. Bu sebeple de Kendisi kafile başkanı olmasına rağmen, bütün arkadaşlara kiraz ikramında bulunması cezası verilmiş. Verilen bu cezanın Semerkant’ta uygulanması icap ediyormuş. Fakat orada şartlar uygun olmadığı için cezanın infaz edilmesi Buhara’ya kalmış. Velhasıl-ı kelâm bu yemekte yediğimiz kiraz bu kiraz imiş. Tabii ki, Buhara’nın nefis kirazlarını afiyetle yedikten sonra Dr. Zeynep Hanıma hassaten teşekkür etmeyi ihmal etmedik.

Bu vesile ile şu hususu ifade edeyim ki, geç kalana, ceza verme sistemi çok işe yaradı diyebilirim. Şöyle ki, Bundan sonra hiç kimse arabaya geç kalmadı. Bu itibarla da herkes araba saatlerine tam riayet ettiği için gezi boyunca tespit edilen programlar hiç aksama olmadan tıkır tıkır yürüdü

 

Öğle yemeğinden sonra biraz dinlenip,  tekrar şehir turuna başladık.  İlk ziyaret yerimiz Abdül Aziz Han Medresesi oldu. Bu medrese 1652 yılında inşa edilmiş olup, halen ayakta olan bir eserdir. Yüzyıllar boyunca Asya’nın eğitim merkezi olmuştur. Duvarlarında en dikkati çeken husus Çin ejderhası ile İran motifinin efsanesi olan Zümrüdü Anka Kuşudur. 50 x 67 m. ebadında olan medresenin bilhassa iç dekorları muhteşem güzelliktedir

 

Medrese ziyaretinden sonra Lebi Havuz Meydanına geldik. Burada bir sürpriz ile karşılaştık. Bu meydanda karşımıza Nasrettin Hoca’nın heykeli çıktı. Doğrusunu söylemek icap ederse, bu durum bizim hayretimize mucip oldu. Meğer se, Eskişehir’in Sivrihisar İlçesi’nin Hortu Köyünde doğan ve meşhur türbesi Konya’nın Akşehir İlçesinde bulunan Bizim Nasrettin Hoca’ya Özbekler sahip çıkmış. Hocanın Özbek olduğunu söylüyorlarmış. Fakat burada ki, heykel bizim bildiğimiz Nasrettin Hocaya hiç benzemiyor. Bizde ki, Nasrettin Hoca imajı beyaz sakallı, sevimli bir tip olmasına rağmen, onlarınki kara kuru bir tip olarak canlandırılmış. Bindiği  merkepte oldukça güçlü kuvvetli bir hayvan.. Bizim Hoca’nın bindiği karakaçana pek benzemiyor Heykelin önünde hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra buradan ayrılıp Payi Kalan Meydanına gittik.

 

Payi Kalan Meydanında ilk karşımıza çıkan Kalan Minare oldu. Kara Hanlı Hükümdarı Arslan Han tarafından miladi 1127 Yılında yaptırılan bu minare, 45 m. Yüksekliğinde olup, Cengiz Han tarafından yıktırılmayan iki eserden biri olduğu söylenmektedir. Rehberin verdiği bilgiye göre, bu minare idam içinde kullanılırmış. Şöyle ki, İdam mahkûmu olan kişi minareden aşağıya atılırmış. Bir defasında idam mahkûmu bir İngiliz’i Minareden aşağıya atmışlar. Fakat ölmemiş. İkinci defa tekrar atmışlar.

Bu meydanda Buhara’nın en büyük camilerinden biri olan Kalan Camii bulunmaktadır. Bu cami Buhara’nın manzarasına hâkim bir yerde olup, 1514 yılında yapılmıştır. 80 x 130 m. ebadında olan bu caminin 288 kubbesinin olduğu söylenmektedir. Ayni anda on bin kişinin namaz kılabilme kapasitesine sahipmiş.  Halen ibadete kapalı olan bu cami maalesef müze olarak kullanılmaktadır. Rehberin anlattığına, Cengiz Han on bin kişiyi bu camide toplayıp hepsini vahşice öldürtmüş. Öldürülen bu on bin kişinin hatırasına, caminin avlusuna temsili bir türbe yapmışlar.

 

Buradan yolumuz Car Su Pazarı’na ( Dört Yol Pazarına ) düştü. Bu Pazar, yerli ve yabancı turistlerin en çok uğradığı yerlerden birisiymiş. Kubbeler altında bulunan Pazar tek bir ürün üzerine uzmanlaşmış. Mesela, dükkânın birisi para piyasası, diğeri deri ve şapkalar, bir diğeri de gıda üzerine faaliyette bulunmaktadır

Muhterem okuyucular. Buhara anlatmakla bitecek gibi değil. İnanınız ki, buraya kadar yazdıklarım ancak Buhara’nın özeti mahiyetinde bulunmaktadır. Bu sebeple bu yazı mecburen DEVAM EDECEK:

 

Felsefe Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Çevre Felsefesi ve Ahlâkı Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Özdemir ile Çevre Meselelerini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Çevre‘ kavramının tarifi ile röportajımıza başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. İbrahim Özdemir: Çevre kavramı ile alakalı olarak birçok tarif yapılmışsa da konunun gittikçe daha da karmaşık bir hal arzeden yapısı tam olarak verilememiştir. Mesela Webster Sözlüğü’nde çevre;  ‘Bir organizmanın yaşama ve gelişmesini etkileyen bütün dış şartlar ve faktörler toplamı‘ olarak tarif edilmektedir. Bu daha çok biyonik bir tarif olup, çevrenin kültür ve diğer boyutlarını kapsamamaktadır.

İnsan sosyal bir varlıktır. Sâdece tabii çevrede değil, aynı zamanda sosyal, tarihî ve kültürle ilgili bir çevrede dünyaya geldiği gibi, yine böyle bir çevrede gelişimini tamamlamaktadır. Doğal çevreyle olan ilişkilerini de çoğunlukla bu içinde yetiştiği sosyal ve kültür çevresi belirlemektedir. Bu sebeple çevre kirlenmesi derken, ‘insanın özel ve sosyal çevresinde istenmeyen olumsuz etkileri‘ anlıyoruz. Bunlar ise, insanın çevresi, evi, arabası, soluduğu hava, içtiği su, içinde yaşadığı şehirdir. Sosyal çevre ise, toplumun bütün fertleri tarafından faydalanılan denizler, göller, nehirler, yollar, dağlar ve havadan oluşmaktadır. Buradan hareketle çevrenin çok değişik ve kapsamlı tarifi yapılmıştır. Çevre derken, genellikle kast ettiğimiz anlam, insanın içinde yaşadığı fizikî ve tabii dünyası ve bu dünyada onunla beraber yaşayan canlı cansız bütün varlıklardır. Böylece insanın bütün bu varlıklarla olan ilişkileri sonucunda ortaya çıkan problemler, çevre problemleridir.

Ekoloji / Çevrebilim disiplininin bize öğrettiği gibi, insanın davranış ve eylemlerinden sâdece canlı tabiat değil, cansız tabiat da etkilenmekte ve ekosistem1 bir bütün olduğundan bu cansız tabiattaki etkiler geri dönüp hem diğer canlıları ve hem de insanın kendi varlığını tehdit etmektedir. Bunun en güzel örneği ise ozon tabakasının2 delinmesi ve bunun sebep olduğu çevre problemleridir.

Çevreyle ilgili literatürde çokça zikredilen diğer bir kavram da ekoloji’dir. Ekoloji, hayvan ile bitkilerin birbiriyle ve içinde yaşadıkları çevreyle ilişkilerinin bilimi demek olan Ökologie’den türetilmiştir. Bu bilim dalının kurucusu ve ilk defa bu kelimeyi kullanan ise Alman zooloji Profesörü E. Haeckel (1834-1919)’dır. O, Yunanca ev demek olan ‘oykhos‘ kelimesi ile ‘ilim‘ mâniasına gelen ‘logos‘ kelimelerini birleştirerek ‘evbilim‘ sözlük mâniasındaki bu terimi meydana getirmiştir.

Çetinoğlu: Çevre problemleri konuşulurken sıkça kullanılan bir tabir var: ‘Sera etkisi‘… Asıl konumuza girmeden önce sera etkisi hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Özdemir: Başta karbondioksit olmak üzere bazı atmosferik gazlar sera camının etkisini andırır bir etkiye sahiptir. Işığı geçirir ama ısıyı içerde tutar ve ısı artışına yol açar. Atmosfer ile yer arasındaki ısı dengesi, sanayileşmedeki ve fosil yakıtların3 yanmasındaki artıştan kaynaklanan atmosferik karbondioksit artışlarından etkilenir. Bu ise, atmosferdeki ortalama ısıyı yükseltir. Bu gelişmenin, buzulların erimesi ve okyanusun yükselmesi gibi geniş kapsamlı neticeler doğuran iklim değişmelerine yol açmasından korkulmaktadır.

Çetinoğlu: Çevre ile alakalı olarak dünyamızı ve insanlığı tehdit eden muhtemel tehlikelere kısa bir göz atabilir misiniz?

Prof. Özdemir: Şöylece özetlemek mümkün:

-Sâdece ABD’de her yıl 5 milyar ton toprak yok oluyor. Ülkemizde ise yılda 500 milyon ton toprak erozyon sonucu yok olmaktadır. Yine her yıl atılabilir çocuk bezi için 1.000.000 ağaç kesiliyor. Sâdece Pazar günleri yayınlanan gazetelerin kâğıtları 500 bin ağacın kesimine eşdeğerdedir.

-Dünyadaki endüstri kuruluşları her yıl 2.000.000 kg üzerinde pestisit4 üretmekte; bu da dünyada nüfus başına yarım kilodan fazladır. Üstelik üçüncü dünya ülkelerinde her dakikada bir kişi çeşitli pestisit zehirlenmelerinden ölmektedir.

-3.7 litre benzin 3.000.000 litre içme suyunu kirletebilmektedir. Bu miktarda benzinin otomobilde kullanılması sonucunda ise 9 kg karbondioksit ortaya çıkar. Bir litre kullanılmış motor yağı 800.000 litre içme suyunu zehirleyebilmektedir.

-Akdeniz’e yılda 650.000 ton petrol türevleri, 120.000 ton mineral yağ, 60.000 ton deterjan, 100.000 ton civa, 38.000 ton kurşun; 21 ton çinko, 320.000 ton fosfor ve 800.000 ton azot akıtılıyor ve bunların sonucu Akdeniz’in ekolojisi yok oluyor. Akdeniz, yavaş yavaş ölüyor.

-1952’de Londra’da şehir içinde havadaki kükürt dioksit ve kömür tozu yoğunluğundan 3000 kişi solunum yolu yetmezliği sebebiyle ölmüştü. Bu gerçek göz önüne alınınca, her gün kirlenen ve hava kirlilik oranlan artan şehirlerimiz en büyük endişe kaynağı olmaya devam etmektedirler.

-Bugün yaklaşık 65.000 kimyevî madde var dünyada. Bu maddelerin % 80’i zehirlilik açısından denetimden geçirilmemiş durumda.

-1985 yılında Hindistan’ın Bhopal kentinde bir kimya tesisinde havaya karışan metilizosıyanot gazı 4000 kişinin ölümüne, 300.000 kişinin de zehirlenmesine yol açtı.

*10 yıl önce Afrika’da 1.500.000 fil vardı. Fildişi ticâreti yapanlar, fildişi elde etmek amacıyla bu filleri vahşice avlamaya başladılar. Bugün sadece geriye 750.000 fil kalmıştır. Bu hesaba göre kısa bir süre sonra hiç fil kalmayacak demektir.

*Son yüzyılda yaklaşık 30.000 bitki türünün hemen hemen hepsinin yok olduğu; yakın bir gelecekte dünya üzerinde yaşayan türlerin % 15- 20’sinin ölüp kaybolabileceği bildirilmiştir.

*Yine gezegenimizdeki hayvan ve bitki türlerinden günde 3 canlı türünün nesli tükenmektedir. On yıl sonrası için yapılan tahminler, saatte 3 canlı türün tükeneceğini göstermektedir. Önümüzdeki 10 yıl içerisinde dünyadaki türlerin % 20’sinin tamamen yok olacağı tahmin edilmektedir.

Saatte 3000 dönüm, dakikada ise 50 dönüm orman çeşitli şekillerde yok edilmektedir. Tropikal ormanların % 80’i, 10 sene içinde ortadan kalkmış olacak. Bu ormanların 260 hektar alanda 750 çeşit ağaç, 1500 çeşit çiçekli bitki, 125 tür memeli hayvan, 400 çeşit kuş, 100 çeşit sürüngen, 60 çeşit su hayvanı 150 çeşit kelebek ve sayısız böcek türü de ortadan kalkmış oluyor. Böylesine tahrip edilen tropikal ormanlardaki 1400 çeşit bitki kanser için gerekli ilaç hammaddesinin % 70’ini sağlamaktadır.

Gezegenimizin koruyucu kalkanı olan Ozon tabakasındaki2 incelme ve yırtılmalar sonucu ultraviyole ışınların yeryüzüne sızmalarında artış olacağından, çevreye ve bu çevrede yaşayanlara şüphesiz büyük zarar verecektir. Bu zararlar arasında, deri kanserlerinden körlüğe kadar çeşitli ciddî rahatsızlıklar sayılabilir. Ayrıca iklim değişikliklerinin oluşmasına ve dolayısıyla tarım ürünlerinin azalmasına sebep olacağı hesaplanmaktadır.

Bu ve benzeri verilerin ve özellikle bilinçlenen kamuoyu baskısının dünya liderleri üzerinde etkili olduğu düşünülmektedir. Zira göz ardı edilmeyen veya edilemeyen bir gerçek de, dünyadaki kirlenmenin % 50’sinin son 50 yılda meydana geldiğidir. Yani M.Ö. ile 1960 arasında oluşan kirlenme, 1960 ile 2010 arasında meydana gelen kirlenmeye denktir. İşte geleceğimizin, dünyanın geleceğinin ve gelecek nesillerin ciddî bir tehlikeyle karşı karşıya kalmalarının başlıca sebepleri bunlardır. Dünyanın hızla uçuruma doğru gittiğini ileri süren ilim adamları şaka yapmıyorlar. Sâdece görmezden ve duymazdan gelinen ve gelinmek istenen bir probleme dikkat çekiyorlar. Son zamanlarda bütün dünyada görülmekte olan çevre bilinci bu çabaların sonucudur. Ancak yapılması gereken daha çok şey bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Dünyamızın daha iyi yaşanabilir duruma gelmesi için neler yapılmalı?

Prof. Özdemir: Bizler ve bizden sonra gelecek nesillerin dünya nimetlerinden ihtiyacı ölçüsünde faydalanması, dünyanın tüketilmemesi, kirletilmemesi, sorumsuzca hareket edilmemesi, geleceği düşünerek hareket edilmesi gerekiyor. Kendi sağlığımızı nasıl koruyorsak çevremizin sağlığını da aynı ihtimamla koruyacağız.

Çetinoğlu: Bütün bunlar eğitimle sağlanır. Çevre eğitimi hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof. Özdemir: Çevre eğitiminin yeterli ölçüde olduğu söylenemez. Çevre eğitimini sâdece okullara konulan çevre dersleriyle sınırlamak doğru değildir. Hedef, 80 milyonu aşan nüfusumuzun bütün kesimlerine ulaşmak ve çevre şuurunu yaygınlaştırmaktır. Bu konuda her türlü imkân ve aracı kullanmaktan kaçınılmamalıdır. Temel felsefe ise, çevre bilincini artırıcı ve sonuçta çevreyi korumak için her türlü imkândan faydalanmaktır.

Bu çerçevede, günlük hayatımızdan başlayarak, yâni hava, su, enerji, gıda, atıklar vs. gibi konularda çevreci bir bilinçle hareket etmek ve eski alışkanlıklarımızdan kurtulmak gerekmektedir. Ekolojik dengenin ne olduğunu kavramak ve dengeyi koruyacak yeni davranış ve yöntemleri kültürel zenginliğimiz çerçevesinde geliştirmek gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, tarih ve kültürümüzdeki çevreyle ilgili değerleri yeni bir anlayışla yorumlamak göreviyle karşı karşıya bulunmaktayız. Konuyla ilgili diğer kültür ve medeniyetlerdeki zenginliklerden de yararlanmak tabiidir. Böyle temel bir bilgilenme ve bilinçlenme olmadan, sâdece bazı kanun ve yönetmeliklerle çevrenin korunacağı sanılmamalıdır. Bütün bunlardan dolayı çevre eğitiminin çok önem kazandığı görülmektedir. Daha önemlisi, bu eğitimin toplumun bütün katmanlarına ulaştırılmasıdır.

Çetinoğlu: Çevre eğitiminin esasları neler olmalı?

Prof. Özdemir: Çevre eğitiminin temeli, tabiat ve insan sevgisini aşılamak olmalıdır. Tabiat ile insan arasındaki ilişkiyi vurgulayarak, insanın da tabiatın bir parçası olduğu, doğaya verilecek bir zararın insanın kendisine döneceği anlatılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, çevre problemlerinin ortaya çıkmasındaki en büyük sebeplerden birisi, insan-tabiat ilişkisindeki bozukluktur. Daha doğrusu, bu ilişkinin tabiatın zararına olarak gelişmesidir. 19. Yüzyıl sanayi devrimi ve onu takip eden sanayileşme hareketleri insanın doğayı sömürmesi ve ona karşı haşin ve acımasız davranmasının bir sonucudur. Çevre kirlenmesinde sanayi devriminin rolü ve bunun bir sonucu olarak da sanayileşmiş bölgelerin daha çok kirlendiği bilinmektedir. Çevre problemlerinin bu boyutlara ulaşmasından sonradır ki, birçok sanayi kuruluşu yeniden yapılanarak çevreye verdikleri zararı asgariye indirmeye başlamışlardır. Daha doğrusu, konuyla ilgili yapılan hukuki düzenlemelere uymak mecburiyetinde kalmışlardır. Doğa ve insan sevgisini işlerken tarih ve kültürümüzdeki zengin örneklerden yararlanılmalı ve konu, dinî motiflerle desteklenmelidir. Yunus Emre’nin ‘Yaratılanı sev, Yaradan’dan ötürü‘ vecizesi bunun için güzel bir örnek teşkil etmektedir.

Çevreyi, sosyal, fizikî ve biyolojik çevre öğeleriyle bir bütün olarak anlatmak gerekir. Çevre bir bütündür, ekosistem bir bütündür.  Belli bir düzen ve ölçüye sâhiptir. Bu düzen ve ölçünün ihlal edilmesi ve bozulmasıyla da çevre problemleri ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla çevreyi de eko sistemi de bir bütün olarak görmek gerekir.

Kişinin sağlıklı bir çevrede yaşamasının bir hak olduğu kadar, böyle bir çevrenin oluşturulması, korunması ve devam ettirilmesi de aynı zamanda bir görev olduğu bilinmelidir. Böylece insan hak ve hürriyetlerinin; kazandığı yeni anlam ve boyut da vurgulanmış olur. Bilindiği gibi daha önceleri insan hak ve hürriyetlerinden bahsedilirken sâdece şu anda yaşayan insanların hakları ve bunların ihlal edilmesi söz konusuydu. Bu haklara yapılan tecavüzlere karşı tedbir alınırdı. Ancak, çevre problemleri bu anlayışa yeni bir boyut kazandırdı. Zira şu anda yaptığımız bazı hareket ve davranışlar mevcut insanlara zarar vermese de, gelecek nesillere zarar verebileceği ve onların içinde yaşayacakları tabii çevreyi yok edebileceği kabul edilmektedir. Böylece gelecek nesillerin sağlıklı bir çevrede yaşama hakları ellerinden alınmaktadır. Bunun bir sonucu olarak da, insan hakları sâdece şu anda yaşayan insanları değil, gelecek nesilleri ve kuşakları da içine alacak şekilde genelleştirilmiş ve bununla ilgili hukuki düzenlemeler de birçok ülkede yapılmış ve yapılmaya da devam edilmektedir.

Sağlıklı çevre ile insan sağlığı arasında yakın ilişki vardır. Temiz bir çevre insan sağlığının hemen temel şartlarından biridir.

Çetinoğlu: Çevre ve din bağlantısı hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof. Özdemir: İnsanlar belli bir kültür ve belli bir dinî çevre içerisinde dünyaya gelmektedir. Bu kişilerin kendileri, diğer insanlar ve gerekse dünya ve tabiatla ilgili değer yargılarını dinleri ve kültürleri oluşturmaktadır. Tarih bize gösteriyor ki, insanların dinlerini ve kültürlerini hesaba katmayan eğitim ve kalkınma programları hedefine ulaşamamakta ve insanlar âdeta kendilerine dayatılan bu programlara direnmektedirler. Bunu hesaba katmayan bazı dayatmacı, totaliter ve baskıcı rejimlerin yıkılışına hepimiz şâhit olduk. Sosyolojik, antropolojik ve psikolojik araştırmalarla da desteklenen bu gerçeği göz önünde bulunduran Birleşmiş Milletler Teşkilatı, çevre korumada her milletin kendi dini ve kültürel zenginliklerinden yararlanmasını tavsiye etmiştir. Hedef ve amaç; dünyayı ve ekosistemi korumak, daha sağlıklı bir gelecek olduğuna göre bu hususta dinlerin yapacağı katkı elbette büyüktür. Dinin gücünden mutlaka faydalanılmalıdır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

LÜGATÇE:

1Ekosistem: Birbirleriyle ve cansız ortamla ilişki içerisinde olan kendi içinde yeterli bitki ve hayvan topluluğu.

2Ozon tabakası: Zararlı mor ötesi radyasyonu süten, ozon içeren üst atmosfer katmanı. CFC türünden kimyevî maddelerin atmosfere bırakılması neticesinde ozon tabakasının zayıfladığı, bunun ise cilt kanserinde artışa yol açacağı hesaplanmaktadır.

3Fosil yakıtlar: Kömür, petrol, doğal gaz ve benzeri organik yakıtların tamamı. Fosil yakıtlar, bitki ve hayvan maddelerinin milyonlarca yıl boyunca toprak altında ayrışmasından oluşur.

4Pestisit: Zararlı bitki ve hayvanları yok etmekte kullanılan, insan ürünü kimyevî maddeler. Böcek öldürücü, yaprak dökücü ve kemirgen öldürücü türden bazı tarım ilaçları. Bunlar, genel sağlık açısından tehdit oluşturmaktadırlar. 5Ultraviyole ışınlar: Ultraviyole (morötesi) ışınlar, kısaca UV olarak ifade edilir. Çıplak gözle görülemeyen, farklı dalga boylarındaki güneş ışınlarına denir. Bu ışınlardan sâdece 2 tanesi olan UVA ve UVB ışınları ozon tabakasını delerek cildimize her gün temas eder ve zarar verir. Ozon tabakası sadece UVC ışınlarını engelleyebilir.

 

 

 

 

Prof. Dr. İBRAHİM ÖZDEMİR

Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde, Yüksek Lisans ve Doktorasını ise ODTÜ Felsefe Bölümünde tamamladı.

Akademik çalışmaları sırasında dünyaca ünlü üniversitelerde ‘misafir öğretim üyesi’ olarak bulundu. Başta ABD’deki üniversiteler olmak üzere G. Afrika, Endonezya, Avustralya, Rusya, İsveç, İsviçre, Almanya, G. Kore, Malezya, Mısır, Hindistan gibi birçok ülkede ilmî toplantılara katıldı.

Rusya İlimler Akademisi ile İsveç İlimler Akademisinde çevreyle ilgili davetli konuşmacı olarak konferanslar verdi.

ABD’den 2003 yılında döndükten sonra, MEB Dış İlişkiler Genel Müdürü olarak tayin edildi. (2003-2010)

Akademik ve idari çalışmaları yanında başta UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Yönetim Kurulu, YÖK Bilim Adamı Yetiştirme Kurulu, OECD, CERİ (Eğitim, Araştırma ve Yenilik Merkezi) Yönetim Kurulu ve Fulbright Yönetim Kurulunda görev yaptı.

Gaziantep’te kurulan Hasan Kalyoncu Üniversitesi’nin kurucu Rektörlüğünü yaptı. (2010-2013)

İbrahim Özdemir’in temel alanı Çevre Felsefesi ve Ahlâkıdır. Ayrıca Yükseköğretim konusunda danışmalık yapmaktadır.

Verdiği başlıca dersler: Çevre ve Din, Çevre ve İslam, Çevre Ahlakı, Eleştirel Düşünme, Hukuk Felsefesi, Felsefe Târihi ve Felsefeye Giriş.

Kitaplarından bâzıları:

*Jalaluddin Rumî and Confucius: Messages and Visions for a New Century, Tuğra Books: New Jersey, 2013. *The Ethical Dimension of Human Attitude Towards Nature, 2nd edition, insan Publications: İstanbul, 2008, *Globalization, Ethics and İslam, editors: lan Markham and İbrahim Ozdemir, Aldershot: Ashgate. 2005. *Çevre ve Din, Çevre Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1997. *Çevre sorunları ve İslam: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını. Ankara, 1995

 

 

Seçime Çeyrek Kala Türkiye…

Ülkemiz için hayati öneme haiz 24 Haziran seçimine çeyrek var…

Değişen ne var ki? bu seçimler için verilen vaatlerden sonra ne olacak?

İşsizlik aynı, yoksulluk aynı, mutsuzluk aynı…

Umutsuz, endişeli gençlerin sokaklarımızda dolandığı, neşeli yüzlerin pertavsızla arandığı, ”kıraathaneleri” dopdolu, her sabah değişen seçim anketlerine artık yorum dahi yapmayan, seçimde kime oy kullanacağını dahi açıklamakta sakınca gören, ya da hala karar verememiş milyonlar,

Hala hak, hukuk, adalet, güven arayan insanlar,

Sabahleyin evden çıktığında yüzlerde bin bir sıkıntı, akıllarda ödenmeyi bekleyen borçlar,

Okulların açılmasına iki varken, çocukların okul masraflarını nasıl karşılayacağını daha şimdiden düşünen babalar,

En azından bayram alışverişiyle canlanır piyasamız diye bekleyen ama umduğunu bulamayan küçük esnaf,

Emeğini toprakta harcayan ancak açıklanan ürün fiyatları nedeniyle umduğunu bulamayan çiftçiler,

Pazar alışverişine çıkıp da soğanın kilosunun bir dolar, patatesin tanesini bir TL olduğunu öğrenen analar,

Her akşam televizyonlara çıkan adayların, parti temsilcilerinin aynı söylemlerini dinlemekten usanıp, elinde kumanda kanal değiştiren insanlarımız,

Yaz aylarının gelişiyle turizm sektörünün canlanacağını dört gözle bekleyen ama hala umduğunu bulamayan, zengin Avrupalı turistlerin özlemini çeken sektör temsilcileri,

Yükselen faiz oranlarıyla nefesleri kesilen iş adamları,

Her gün artmaya devam eden dövizin piyasaları yakıp kavuran etkileri,

İşsizliğin giderek artan yüzdesi,

Hala teröre odaklı operasyonlar, bu uğurda verilen şehitlerimiz,

Temmuz ayında maaşlarına yapılacak zam oranları daha şimdiden eriyen emeklilerimiz,

Kentsel dönüşüm nedeniyle inşaatları sonuçlanmış ama hala satışını bekleyen binlerce daire, ya da müteahhidin ”iflas ettim” demesiyle yarım kalmış binalar,

Yurt dışı kaynaklı maksadı belli yanlı/olumsuz beyanatlar, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmanın peşinde koşan, ülkemizin bu olumsuz ekonomisinden medet uman türlü mihraklar,

Ülkemizin dış ve iç borç stokunun giderek artışı,

Bu gerçeklere rağmen;

Seçim meydanlarından böylesine ağır sıkıntıları olan bir ekonomiyi ancak ben feraha çıkarabilirim diyerek politikacıların eskisiyle, yenisiyle attıkları nutuklar…

Yaşadığımız gerçeklerin öne çıkanları bunlar ama daha niceleri var…

Günlük geçim sıkıntısını aşmak adına yapabilecekleri ne varsa yapmaya çalışan milyonlara umut aranıyor…

Ama sözle değil,

Ama vaatle değil,

Ama verilen sözleri unutarak değil.

Evet, seçimlere çeyrek kala Türkiye de yaşananlar hala bunlar…

24 Haziran’dan sonra ne değişecek dersiniz?

 

 

Londra Tefecileri

Yıl 1989(Turgut Özal dönemi), “Sermaye Piyasası Kanunu” çıkartıldı ve Türkiye’ye uluslararası sermaye giriş ve çıkışları serbest bırakıldı.

 

Bu kanunla sıcak paraya hiçbir koşul öne sürmeden, dilediği miktarda gelmesine ve gitmesine “eyvallah” denilmiş oluyordu.

 

Öyle ya olur da paranın canı sıkıldı gitmek istedi diyelim; giderken hiçbir zorlukla karşılaşmayacağının garantisi de bu yasayla verildi.

 

Yani “Sıcak Para “ya kafana göre gel mekân senin, diyelim ki içeriye girdin ortam kafana uymadı, “bir arkadaşa bakıp çıkabilirsin” dendi.

 

Aslında gelen sermayenin teorik olarak “Reel Yatırımlara akması beklenirken, durum hiç de öyle olmadı.

 

Yani bu gelen dış sermaye ile her alanda üretim seferberliği gibi olumlu bir etki sağlanamadı.

 

Ekonomiye yeni endüstriyel kuruluşlar eklenerek, hem katma değer yaratan üretim hem de istihdam birlikte gerçekleşemedi.

 

Yerli dünya markaları yaratılamadı.

 

Ülkenin “yerli sermayesinin kıt” olduğu doğruydu, ama yöneticilerinin de “aklı kıt” idi.

 

Kendi halkını aldatma konusu ve çok kurnaz olmaları konusunda bir numaraydılar.

 

Türkiye’nin kendi halkına kurnaz ama “bilimsel aklı kıt” günlük düşünen yöneticilerle yönetilmesi, ülke için ileride daha da pahalıya patlayacak olan krizlerin zeminini hazırlıyordu.

 

Bu yabancı paralar, bir kısmı borsa ve spekülatif piyasalarda gezinirken; çok büyük kısmı ise devasa kamu açıkları olan devlete yüksek faizle borç vermekten başka bir işe yaramadı.

 

1990’lı yılları krizlerle geçirme nedenlerimizden en önemlisi; arka planda süreklilik arz eden kamusal açıklar nedeniyle yapısal sorunlar olmakla birlikte, sermaye piyasası kanunun verdiği rahatlıkla, borsa ve finans piyasalarına aşırı kontrolsüz sermaye giriş ve çıkışlarının yaşanmasıdır.

 

“Sıcak Para” kolay kazancı sever, serbestliği de bulunca; borsa, döviz ve faiz sarmalında rahatça gezdi durdu.

 

Gelen sermaye, üretim ve istihdam yaratıcı reel yatırımlar yerine, spekülatif ve sabit getirili finansal araçları tercih etti.

 

En trajik olanı ise; devleti yönetenlerin de buna seyirci kalmak zorunda bırakılmasıydı!

 

Çünkü en borçlu kamu kesimiydi, sistem reel yatırımlar yerine faizi teşvik etti.

 

Sistem -bu gün de dâhil- hep aynıydı “düşük kur, yüksek faiz” sarmalı…

 

Sorunlar birike birike, 1994 yılında Türkiye’nin tipik borç krizlerinden biri yaşandı.

 

İktidar(Tansu Çiller dönemi) inatlaşıp, piyasanın istediği faizleri vermemekte ısrar etti.

 

Gelen sıcak paraların serbestçe geldiği gibi, serbestçe de yurtdışına çıkma hürriyeti olunca, 1994 yılında olanlar oldu.

 

1988 yılı Ocak ayında ABD doları 1.027 TL iken, 1993 yılı başında 8.600 TL’ye, 1994 yılı “5 Nisan Kararları” sonrası ise, 40.000 TL’ye kadar fırladı.

 

1996 Kasım ayına gelindiğin de; 1 ABD Doları 100.000 TL’yi de geçti.

 

1994 yılı “5 Nisan Kararları” yaşanan krize yapısal çözümler üretmek yerine, krizi ötelemekten başka bir işe yaramadı.

 

Tekrar borçlanabilmek ve sistemin kendini döndürebilmesi için, 5 Nisan 1994 sonrası alınan kararlar ile bu sefer çok daha yüksek faizler ödenmek zorunda kalındı.

 

Ek vergi paketleri, yüksek enflasyon ve yüksek faize razı gelinerek, maliyetli de olsa daha kötü bir durum, daha ileri bir tarihe ötelendi.

 

1994 “5 Nisan Kararları” sonrası, 3 aylık net %50 faizle hazine bonosu ihraç edildi!

 

Bunu yıllık hesaplarsak, yıllık %400 birleşik faiz demek!

 

Bol kaymaklı bu hazine bonolarına en büyük talep, yine her zaman ki gibi Londra tefecilerinden geldi…

 

Tabii ki bazı yerliler de, kendi ölçüsünde bu kaymaklı hazine bonolarından faydalandılar.

 

O dönem bankaların durumları da pek denetlenebilir değildi.

 

“Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu” henüz kurulmamış, bankacılık kanunu güncel değildi.(BDDK 1999’da kuruldu)

 

Üstüne üstlük bankalardaki tüm mevduatlara “limitsiz” devlet garantisi verildi.

 

Her önüne gelenin -nasıl olsa devlet garantisi arkamızda- diyerek banka açmaları o dönemlere denk gelir.

 

Bankalar görünürde yerli idi, banka yerli ama bankanın yerli sahibinin güçlü bir sermaye yapısı yoktu, malı mülkü vardı ama yeterli nakit parası yoktu.

 

Acımasız dünya piyasa koşulları ile mücadele edebilecek güçte değildik.

 

Yurtdışından ülkeye sıcak para politikası ile para tüm hızıyla akmaya devam ediyordu.

 

Londra tefecilerinden gelen dolarlar, ülkeye yerli bankalar vasıtasıyla, yeniden fakat daha da büyük dozlarda sokuldu.

 

Kârlar eskisinden çok daha katmerliydi.

 

Dolar olarak giren para TL’ye çevriliyor, bununla ağırlıklı olarak yüksek faizle devlet tahvili satın alınıp devlet borçlandırılırken, yerli banka ancak yabancı paranın komisyonculuğunu yapıyordu.

 

Zaten devlet limitsiz mevduat garantisi veriyordu, yabancı için yerli banka sahibinin ismi cismi, sermaye yapısı çok da önemli değildi.

 

Sıcak paranın o dönem yaptığı tek işlem, dolarları bozup devlet tahvili alarak yüksek faiz getirisi ile kolay para kazanıp, sonra tekrardan dolara çevirip ülkesine gitmek oldu.

 

Bankaları kuran yerliler ise; ancak yabancının parasını üzerinden aldığı komisyona talim edebiliyordu.

 

En kolay sermaye bankacılık ile bulunur diye, bir banka kurma furyasıdır gidiyordu.

 

İkinci “banker faciası” benzeri bir kriz çoktan geliyorum diyordu…

 

Bankaların sahiplerinin yeterli sermayesi olmasına bakılmaksızın, neredeyse her önüne gelen yurtiçi yerleşik holdinge banka kurma izni verildi.

 

Holding sahipleri aynı zamanda banka sahibi de olunca, kendi şirketlerine mevduatlardan topladığı bir kısım paraları da aktardılar.

 

Görmemişin bir bankası olmuş hesabı; herkes kolay sermaye temini için bankacı oluvermişti.

 

Sadece işi bankacılık olan, bu işin uzmanı özel banka yok denecek kadar azdı.

 

“İç borçlanma” adı altında, aslında bal gibi dış kredilerle, kamuya yüksek maliyetli tahvil ihracı yaptırılarak, devletin bütçesi çok yüksek faizler ödenerek döndürülüyordu.

 

İktidarlar da bu soyguna göz yumuyordu.

 

Resmî olarak, 1996 yılı başından itibaren “Gümrük Birliği “ne girilince, zaten yabancıların paraları serbestçe gezerken, şimdi de malları serbestçe ülkeye girmiş oluyordu.

 

Kronik kamu borç sarmalına çözüm bulmak için, yapısal değişimler ve özelleştirmeler henüz yapılamıyordu, çünkü yasal boşluklar vardı.

 

Özelleştirme yasası ilkin anayasa mahkemesine takılmıştı, daha sonra yeniden düzenlendi.

 

1989 sonrası ülkeye paralarını ve 1996 sonrası ise mallarını serbestçe sokan yabancılar karşısında, ülkenin “yerli ve milli” işadamlarını koruyacak hiçbir duvar yoktu.

 

Hem finans hem de mal ticareti yabancılar için olabildiğince serbestleşmişti.

 

Koruma duvarları tamamen kalkınca; reel sektör yatırımları olan, sermayesi kıt yerlilerin sahip olduğu banka sistemi de çok uzun sürmedi, yeni yüzyılın başlarında çöktü.

 

Hem mal ticaretinde hem de para ticaretinde piyasaya hâkimiyeti tamamen yabancıların eline geçmiş oldu.

 

2000 Kasım ve 2001 Şubat krizlerinin nedenleri kısaca bunlardır.(Bülent Ecevit dönemi)

 

Yerli banka sahiplerinin basiretsiz ve yetersiz oluşundan çok, devlet politikalarının buna neden olduğu barizdir.

 

2001 senesinde sistem işlemediğinden yerli bankalar da batınca, IMF ile yeniden anlaşma yaparak ülkeye yeniden sermaye girişinin sağlanması için güvence verilecekti.

 

İlkin acilen sermaye girecek, borçlanma devam edip piyasa yangını sönecek, sonrasında yapısal değişim için bir program uygulanacaktı.

 

İşte bildiğiniz gibi, meşhur Kemal Derviş’in Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı!

 

Konusu geçmişken; IMF bir kredi kuruluşu değildir, belirli şartları yerine getirmesi koşuluyla düşük faizli kredi vererek zor durumda olan ülkeyi fonlayan, uluslararası para fonudur.

 

IMF’in 1944’deki kuruluş amacı da zaten budur.

 

Türkiye 1947’de IMF’e üye olmuştur.

 

Zaten batıda yeni bir şey kuruldu mu, nedense anında üye oluruz!

 

Mali yükümlülüklerini yerine getiremeyen, yani borçlarını ödeyemeyen, borçlarını çevirmekte zorlanan ülkeler mecburen IMF’e Başvurur.

 

International (Uluslararası) Money (Para) Fun (Fonu)…

 

IMF senin ayağına gelmez, mecbur kalınca sen onun ayağına gidersin!

 

IMF ile stand-by anlaşması yapan ülke, global piyasalardan aldığı borçların ödenmesiyle ilgili dış dünyaya bir bakıma güvence de vermiş oluyor.

 

IMF burada aslında bir garantör görevi görüyor.

 

Özeti şu; ağırlıklı olarak Londra tefecilerinden borç alıp, bir süre sonra doz arttıkça ödeme zorluğu çekip, IMF’e “kurtar bizi baba” diye başvurmak zorunda kaldık.

 

Yoksa çok sıkıştım biraz borç ver diye IMF’e başvurulamaz.

 

2001 krizinde fatura bankacılık sektörüne kesilmişti.

 

Oysa arka plandaki asıl sorun, kronik kamu açıklarını kapatmak için devletin borçlanma mecburiyeti idi.

 

Bankalar battı ama mevduat garantisi nedeniyle, tüm yük yine kamunun yükü oldu.

 

Devletin limitsiz mevduat garantisi vermesi de, zaten o dönemler var olan sorunu ötelemek içindi.

 

Kamu bankaları hariç (onlar da batıktı aslında), özel bankalar ya tümüyle yabancıların ya da yabancı ortakların eline geçti.

 

Zaten devlet tahvili satın alarak kamuyu finanse eden yerli bankaların arka plandaki para kaynağı da yabancılardan başkası değildi.

 

Yabancılar artık yurtiçi yerleşik taşeronlarla değil, hatta kendi kurumsal kimliğini taşıyan uluslararası bankalarıyla Türkiye’ye direkt gelerek borç vermeye devam edecekti.

 

Yerli banka sahipleri, zor durumda olan kendi şirketlerine iç kredilerle sermaye aktarıp, ağırlıklı olarak tahvil ve borsaya giren yabancı paralardan da komisyon alıyordu, yapabildikleri sadece buydu!

 

Fakat en büyük borçlunun kamu olması, özel sektörün de gelişip büyümesine engel teşkil ediyordu.

 

Yapısal çözüm gerekiyordu, önce devlet küçülmeliydi.

 

Özelleştirmelere bu nedenle tam gaz ağırlık verildi.

 

Devlet en büyük “borç alan” tarafta olduğu sürece, faizler de düşmeyecekti.

 

Derviş’in programı gerçekten sonuç verdi, faizler düştü, kamu açıkları azalınca borçlanma da durdu.

 

Bu arada o dönem alınan IMF borcu denilen düşük faizli 23,5 milyar dolar paranın son taksiti 2013 yılında ödenince, sanki Türkiye’nin toplam dış borç bitti gibi halka yansıtıldı.

 

Oysa ki; borçlanma dediğin IMF’den değil, global piyasalardan yapılır.

 

Bilhassa özel sektörün dış borçlanma ihtiyacı tüm hızıyla devam ediyordu.

 

Yerliler bankacılıktan çekilince, bankacılık sistemi direkt yabancıların kontrolünde, yerli reel sektörü finanse etmek şeklinde bir yapıya büründü.

 

1990’larda ağırlıklı olarak kamu kesiminin açıklarını finanse eden yabancı sermaye, şimdi de yerli reel sektörün sermaye ihtiyacını finanse ediyordu, aradaki tek fark buydu.

 

Reel sektörümüz dünya çapında markalaşmış bir yapıya sahip değil, kamu harcamalarından beslenen bir reel sektör yapısı var.

 

Dolayısıyla aslında dış borç şeklinde gelen sermaye, dolaylı olarak kamu harcamalarını da finanse etmiş oluyordu.

 

2013 yılında IMF ile protokol yapılmayınca, artık program dışına çıkılıp kamunun dilediği kadar borçlanabilmesinin de kapısı aralanıyordu.

 

Öncesinde programlı gidilip, kamu finansmanı için gereken borç gereksinimi azalınca, kamusal borç yükü artık ekonomide ciddi bir sorun teşkil etmiyordu.

 

Faizlerin düşme nedenlerinden en önemlisi kamu açıkları nedeniyle kamusal borçlanma ihtiyacının azalmasıydı.

 

1990’lı yıllarda devlet yüklü tahvil ihraç gereksinimi duyduğu dönemlerinde müthiş faiz artışları oluyordu.

 

Yine 1990’larda hazine İhalelerinde bir öncekine göre faiz biraz daha düşük olunca piyasa sevinir, borsa yükselir, dolar düşerdi!

 

Çünkü bütçenin faiz maliyetleri kalemi çok yüksekti!

 

Bu tecrübelere rağmen, özellikle 2013 sonrası iş rayından yine çıktı.

 

Özellikle 2013 sonrasında artık kamu kesimi eskisinden çok daha hesapsızca piyasadan borçlanacaktı, yine bildiğimiz Londra tefecilerinden!

 

2008 senesinde dış dünya koşulları gereği faizler düşünce, sonrasında özel sektör aşırı dış kredi kullandı.

Dünyada dolar bol ve ucuzdu…

Daha sonra bu furyaya kamu kesimi de katıldı.

Bu dış krediler inşaat, yol, köprü, tünel gibi alanlarda kullanıldı.

Devlet çok borçlu gözükmüyordu, özel sektör borçluydu, fakat özel sektöre garantör olan devletin ta kendisi idi.

2013 senesinden sonra özel sektör yetmedi, direkt borçlanma kervanına kamu kesimi de hızla katılacaktı…

Londra tefecileri her zaman ki gibi iş başındaydı, fakat bir sorun vardı artık dünya eskisi gibi değildi, faizler de yükseliyordu!

Bu arada 2013 öncesi dolar bolluğu iç piyasada TL’nin aşırı değer kazanmasına neden olmuştu.

TL aşırı değerliydi ama kimin umurundaydı ki, piyasa bundan çok memnundu.

Alan memnun satan memnun, çünkü ticaret hacmi hızla artıyordu.

Hani kaynak diyorlar ya, bu kaynağın da büyük bölümü Londra’dan geliyordu!

Misal konut kredisi kullanan bir tüketici, aslında Londra tefecilerinin parasıyla konut aldığını nereden bilebilir?

Konut yapıp satan inşaat şirketleri, her yaptıkları konut için, tüketicilerin aldıkları kredilerin aslında yabancı sermaye teşviki ile olduğunu düşünebilir mi?

Bu durumu teşvik eden, yabancı kaynakları sadece buraya aktaran devleti yönetenlerin ta kendisidir.

Bu durum elbette çok fazla devam edemez, fakat politikacıların kolayca gösterişe çevirebildiği, yandaşlarına kısa vadeli büyük rantlar yaratan bir modeldir.

Konutu bir sefer üretirsiniz, bunun devamlılığı yoktur.

Arsa ve konut fiyatları yükseldikçe yani talep devam ettikçe rant sürer, en son alanın elinde patlar !

Aldığımız borçlar, üretime yönelik verimli alanlar yerine, ülkeye katmadeğer katmayan son derece kısır bir alana gömülmüş oluyor.

Finans piyasalarına dönersek; 2013 sonlarına doğru dolarda artış eğilimi hızlandı.

Dolar/TL 2003 yılında gördüğü 1,75 civarındaki değeri, 2011 yılında ancak görebilmişti!

O aradaki 8 senelik boşlukta TL’nin aşırı değerli olduğuna, hiç artmadığına hatta aşırı(2008 yılında 1,15 TL’lere kadar indi) düştüğüne bile şahit olduk.

Ülke olarak, Türk Lirasının değer kazanmasını hak edecek bir atılım mı yapmıştık?

Aslında olan biten, dünyaya ve Türkiye’ye sağlıksızca akan bol dolarların etkisinden başka bir şey değildi.

Fakat her “lale devri”nin de bir sonu vardır.

2013 yılı kırılma noktasıydı, dolar 2.00 TL’yi aştı.

Türkiye ekonomi tarihini incelerseniz; 2001 krizi sonrası bankacılık sistemi üzerine başarılı düzenlemeler yapıldı, 2003 yılından sonra gelen iktidar da 2001 programını koşulsuz devam ettirdi.

Geri kalan yapısal reformlar yarım kalan özelleştirmelerdi, onların da çoğunu 2014 yılına kadar bitirmiş olduk.

Bu güne kadar toplam 70 Milyar Dolara yakın özelleştirme yapılmıştır.

Bunun sadece 8,2 Milyar Doları 1986-2003 dönemine aittir, gerisi bu hükümet döneminde yapılmıştır.

Yani bu hükümet 2003’ten bu güne kadar toplam 61,8 milyar dolara yakın özelleştirme geliri elde etti.

Özelleştirilme konusunda iktidarın 15 senelik dönemde oldukça hızlı olduğu söylenebilir.

Özelleştirmelerle kamunun yükü hafiflemiş, böylece borç yükü de hafiflemiştir.

Özelleştirme gelirleri borçların çevrilmesinde çok etkili oldu.

Bu rahatlama kamunun başka alanlarda daha da büyük dozlarda borçlanabilmesine imkan sağlamıştır.

Fakat alınan borçlar, etkin ve verimli alanlarda kullanılmadığından, katma değer üreten endüstriler kurulmadığından, ithal ağırlıklı tüketim artışına ve Türkiye ekonomisinin ithalat bağımlılığına neden oldu.

Gerek özel sektörün borcu, gerekse son dönemlerde kamunun borcu da buna eklenince, borç yükü devasa boyutlara ulaştı.

Hazine Müsteşarlığı’nın resmi sitesinde açıkladığı rakamlara göre; toplam 453 milyar dolar dış borç yükü ile karşı karşıyayız.

2002 senesinde 64,5 milyar dolar kamu kesimi dış borcu, 43 milyar dolar özel sektör dış borcu vardı.

Özellikle 2008’den sonra yaşanan aşırı borçlanma ile 2017 senesine yaklaşık 130 milyar dolar kamu kesimi borcu, 323 milyar dolar da özel sektör borcu ile gelindi.

Bununla birlikte 2017 sonu itibariyle kamunun iç borç stoku da 513 Milyar TL civarındadır.

Bunlar resmi rakamlardır, olayın vahametinin ne derece olduğunu asgari ölçüde anlatmaktadır.

Açıklanan rakamlardan çok daha fazla borçların olduğunu düşünüyorum.

2008 sonrası ABD merkez bankası FED dünyaya para pompalarken, Erdoğan Hükümeti’nin bu fırsatı azami şekilde değerlendirdiğini düşünüyorum.

Fakat bu tip borçlanma politikası artık dış dünya koşullarının da etkisiyle sürdürülebilir durumda değildir.

Bu nedenle sistem, kendini güncelleyerek, şartlara göre yeniden fiyatlama yapmak zorunda kalacaktır.

Yeni koşullar gereği tekrar borçlanabilmek için, Türkiye bir program ile taze borç alacağı dünyaya güvence vermek zorundadır,

Fakat artık dengeler eski dengeler olmadığından, güncel Dolar/TL fiyatlamaları oluşup, Türkiye ancak o şekilde yoluna devam edebilir.

Temel soru şudur; 2003 senesinde 1,75 TL’yi gören dolar, 2018 senesinde yani 15 sene sonra, enflasyon ve faiz oranları hesaplandığın da gerçek değeri ne kadar olmalıdır?

15 senedir aşırı değerli bir kur ile karşı karşıyayız.

Yukarıdaki temel sorunun yanıtı ne olacaksa, piyasadaki dengeler de o şekilde oluşacaktır.

Gerçek değerler oluştuktan sonra, borçlanma sürdürülebilir hale gelebilir, böylece yeni faiz oranlarını da konuşabiliriz.

Ayrıca kronik “cari açık” sorunu konusunda yapısal değişimler gerekiyor, ciddi bir program şart!

Ekonomide her kriz bir fırsattır, sistem artık sağlıklı işlemiyorsa, doğal olarak krize girecektir.

Bu hükümet iktidara geldikten sonra 2003 Temmuz ayından itibaren dolar hızla düşüşe geçmiş, borsa ise yükselmeye başlamıştı.

2018 Temmuz ayından itibaren tersine bir kırılma olursa, benim gibi piyasanın kararlarını önemseyen bir iktisatçıya hiç de şaşırtıcı gelmez.

Erdoğan iktidarında Londra tefecileri Türkiye’ye pek bir severek akın ettiler!

Bunda 2007 yılında uluslararası finans kurumu Merrill Lynch’ten Erdoğan Hükümeti’nin hazineden sorumlu devlet bakanlığına transfer olan Mehmet Şimşek etkisi oldukça çoktur.

Ama artık gitme vakitleri geldi.

Umarım bundan sonraki dönem; Türkiye’nin Londra tefecilerine yalvarıp borcumuzu biraz daha -hiç olmazsa seçime kadar erteleyin dediğimiz günler geride kalır!

Yine umarım ki; yeniçağın Düyun-u Umumiye’sine yol açan, “aklı kıt” yöneticilerin ülkeyi limitsiz borçlandırdığı dönemler artık bir daha yaşanmaz.

Not: 24 Haziran 2018 seçimleri sonrasına atılan, ciddi ekonomik sorunlar yumağı var.

Siyasî kimlikten ayrı olarak, gerekli uyarıları yapmak bilimsel tarafsızlığım gereğidir, siyasi sonuç ne olursa olsun, seçimle gelen ekibin ilk işi herkesi etkileyecek ekonomik tedbirler almak olacaktır.

Kim kazanırsa kazansın, ekonomik bir program açıklayacağı kesindir.

Ekonomik programlar, biliyorsunuz acı reçeteler içerir.

Temmuz 2018 sonrası, ekonomik olarak çok sıcak geçeceğe benziyor.

 

 

Seçime Gülümseyerek Girelim

Cumhuriyet tarihinin en önemli seçimlerinden birini yapacağız.

Tek adam rejimi veya ortak aklın kullanılacağı parlamenter sisteminden birinin tercihini yapacağımız seçime sadece iki gün kaldı.

Özellikle AKP kanadı 16 yılın gücü ve kudretini kaybetmek endişesi ile gergin, kaygılı. Ak Parti Genel Başkanı ilk defa bu kadar sıkıntılı ve yorgun bir yüzle halkın karşısına çıkıyor.

Millet ittifakı bileşenleri ise ülkeyi tek adam rejiminden kurtarmak, 16 yıl sonra seçim kazanmak ihtimalinin yükselmesi ile coşkulu bir heyecan içinde. Aynı zamanda “ya hile olursa, ya yine kazanamazsak” gibi endişelerle gergin, kaygılı.

Anketçiler de söylüyor, bizler de gözlüyoruz. Halkın büyük çoğunluğu siyasi tercihini açıklamaktan korkuyor.

Ortalama olarak 12 kişiden biri anketçilere cevap veriyor, cevap verenlerin de yüzde 15’i gerçek tercihi yerine korkusundan farklı bir partiyi (çoğunlukla AKP’yi) tercih edeceğini beyan ediyormuş.

Ekonomik verilerdeki bozulma, dolar ve diğer dövizlerin faiz artırımlarına rağmen önlenemeyen yükselişi de endişe yaratıyor.

Dolar / euro ile benzin/ mazotun ve şimdi de patates ve soğan fiyatlarının yarış etmesi ile beslenen geçim kaygısını da buna ekleyiniz.

Korku, endişe, kaygı ve gerginlik iyi bir ruh hali değil. Toplumun rahatlamaya, huzura, kaygılarından kurtulmaya ihtiyacı var.

Halkımız bu ruh halinden çıkış için seçimlerde bir çare üretecektir.

Ben hiç olmazsa sandığa gidene kadar, birkaç seçim fıkrası ile biraz sizi gülümsetip rahatlatmaya çalışacağım.

*****************************

Hastalığın Tedavisi İçin İlk Aşama

Doktorun muayenehanesine gelen hasta sıkıntısını anlatır: “Doktorcuğum, söylemeye utandığım bir problemim var. Olur olmaz yer ve zamanda gaz çıkarıyorum. Ama bereket sessiz ve kokusuz. “Doktor bunun üzerine iki ilaç yazar ve hastayı gönderir.

Hasta bir hafta sonra doktorun muayenehanesine kızgınlıkla girer. “Doktor, senin verdiğin ilaçları kullandıktan sonra gaz çıkarmam kesilmediği gibi leş gibi kokmaya başladı” der.

Bunun üzerine doktor gayet sakin “güzel, sinüzitin tedavi olmuş, şimdi sıra kulaklarını tedavi etmeye geldi” cevabını vermiş.

Seçimle birlikte öncelikle birçok kişinin (özellikle medyanın) burunları ve kulakları tedavi olacak.

Şimdiye kadar farkına varamadığımız birçok pisliğin kokusunun ortaya çıkacağını düşünüyorum.

Dileğimiz pisliklerin kaynağının temizlenmesi.

***

Nesebi Ortaya Çıktı

Kaza yerinin etrafını önce polis kordonu sonra da büyük bir meraklı kalabalığı çevirmişti. Gazetesine, iyi bir kaza fotoğrafı yetiştirmek isteyen uyanık foto muhabiri çemberleri aşamayınca,

“Yol verin. Yol verin. Ben kaza kurbanının oğluyum” diye bağırmağa başladı. Kenara çekilip yol verdiler. Foto muhabiri yaklaştı.

Arabanın önünde bir eşek yatıyordu.

Her gün TV’lerde algı operasyonu yapmak için ahkâm kesen sözde uzmanlar ile satılmış anketçilerin ve yandaş dalkavukların da 24 Hazirandaki durumu buna benzeyebilir…

***

Pazarlık Edecekmiş

Küçük Kayseriliye hocası sormuş:

– Altı kere altı?

– Otuz dokuz.

– Otur, sıfır.

Arkadaşı sorar:

– Bildiğin halde neden otuz dokuz dedin?

– Pazarlık edecektim, anlamadı…

İktidarın beslediği anketçilerin verdiği sonuçların gerçeği yansıtmadığını anlamak için Tayyip Erdoğan’ın yüzüne bakmak kafi.

Şimdi bunların verdiği rakamları pazarlık etmek için mi bu kadar yüksekten başlattığı, yoksa iyi bir pazarlığın sonucu elde edilen nemaların mı eseri olduğunu pek anlamış değilim.

*****************************

Aynaya Bakan Kendini Tarif Eder

Köylü adamın biri iş icabı kasabaya inmiş. Dönerken karısına hediye olsun diye bir ayna satın almış. Eve geldiğinde de daha önce hiç ayna görmeyen karısına aynayı vermiş.

Karısı aynaya bakınca ağlaya ağlaya anasının yanına koşmuş. “Ana ana bak oğlunun yaptığına. Bunca yıldan sonra üzerime kuma getirmiş” diyerek aynayı anasına uzatmış.

Anası aynaya bakınca, “tü gözün kör olmasın damat bu karı hem yaşlı hem çirkin.”

Seçim bazı gerçekleri yansıtacak bir ayna olacak. Ancak bana öyle geliyor ki, seçimden sonra okuyacağımız seçim değerlendirmelerinde de yine herkes kendini tarif edecek.

Seçimlerin milletimiz için hayırlı olmasını diliyorum.

 

 

İki Avrupa (3)

0

Ey İkinci Avrupa! Senin karanlıklı dehan; sözde çok akıllı, çok zeki ve çok anlayışlı olman; insanlığın gündüzünü geceye çevirmiştir. İşte sen o sıkıntılı, zulümlü / haksızlık içeren, zulmetli / karanlıklı gecene ısındırmak için; yalancı, geçici lâmbalarla güya insanları aydınlattın, ışıklandırdın! Oysa o sözde lâmbalar sevinçle, mutlulukla insanın yüzüne tebessüm edip gülümsemiyor. Belki değil muhakkak bir gerçek var ki, insanın ağlanacak acı hâllerindeki akılsızcasına, ahmakcasına ve aptalcasına gülmesine, o ışıklar alay ederek, eğlenerek gülüp geçiyorlar.

Her bir hayat sahibi; senin öğrencilerin nazarında, zâlimlerin hücumuna uğramış, musibetlere düşmüş miskin kimselerdir. Çünkü dünya, herkes için umumî bir matem evidir. Dünyadaki seda ve sesler ölüm ve elemlerden gelen vaveyla, ağlayış ve sızlanmalardır.

Senden tam ders alan öğrencin bir firavun olur. Fakat en hasis / bayağı şeye ibadet eden, menfaat gördüğü her şeyi kendine Rab telâkki eden / Rab sayan zelil / aşağılık bir firavundur.

Hem senin peşinden giden taleben, inatçıdır. Bir lezzeti için çok zilletleri ve aşağılık durumları kabul eden miskin bir inatçıdır. Hasis bir menfaat ve çıkarı için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir.

Hem cebbar ve zorbadır. Fakat kalbinde dayanacak bir nokta bulamadığı için, zatında gayet âciz, sadece kendini düşünen bir cebbardır.

O seni takip eden talebenin / takipçinin tek isteği, tek gayesi vardır. Nefsanî heveslerini tatmin etmek. Hamiyet / gayret ve fedakârlık perdesi altında, kendi menfaat ve yararını aramak. Hırs ve gururunu teskin edip susturmak. İşte tüm bunlar için çalışan bir dessastır. Bir hilekârdır. Nefsinden başka ciddî olarak hiçbir şeyi sevmez, her şeyi nefsine feda eder.

Hem sakîm / bozuk felsefenin takipçisi olup, kendi nefsi için kardeşinden bile kaçar. Çünkü İkinci Avrupa’nın sakîm felsefesi; tek gözlü olup, dehası her şeyi yanlış görmek ve göstermektir. Öyleyse:

Ey bu vatan gençleri! Frenkleri / İkinci Menfî / Bozuk Avrupayı / Materyalistleri / Maddecileri taklide çalışmayınız! Acaba, Bozuk Avrupa’nın size bunca ettikleri sayısız zulüm ve düşmanlıktan sonra, hangi akıl ile onların sefahat ve batıl / yanlış fikirlerine tabi olup onlara güveniyorsunuz? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, tabi değil, belki şuursuz olarak onların safına katılıp, kendi kendinizi ve kardeşlerinizi manen ve sonrasında maddeten idam ediyorsunuz. Uyanınız! Siz ahlâksızcasına tabi olup onlara uydukça; hamiyet ve millet davasında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü, bu şekilde uymanız milliyetinizi hafife almaktır. Milletinizle alay etmekten başka bir şey değildir.

İkinci Avrupa’yı nazara vermişken, gelelim onların yani inançsızların çokluklarından, onların bazı iman hakikatlerini inkârlarındaki aynı görüşte birleşmelerine ve onların bu ittifaklarından telâşa düşen, itikadını / inancını bozan biçare insanlara.

Bilelim ki, kıymet ve ehemmiyet kemiyette / sayıda ve adet çokluğunda değildir. Çünkü, insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâp eder / dönüşür. İnsan, bazı Frenkler ve Frenk-meşrepler gibi, hayvanî ihtiraslarda terakki edip ilerledikçe, daha şiddetli bir hayvanlık mertebesine yükselir. Oysa görüyoruz ki, hayvanların kemiyet ve adet bakımından sayısız bir çokluğu varken, ona nisbeten insan gayet az iken, bütün hayvanlar üstünde sultan, halife ve hâkimdir.

İşte İkinci Bozuk Avrupa’nın yolunda giden sefîhler; ahlâksızca bir hayat sürenler; Cenabı Hakkın hayvanlarından bir çeşit habis ve kötülerdir.

Fakat hikmetinden sual olunmayan ve her şeyi hikmetle yaratan Allah; onları farkında olmadıkları hâlde, dünyanın imarında, dünyanın bayındır hâle gelmesinde çalıştırıyor. Çünkü Allah; mümin kullarına verdiği ve vereceği birçok nimetlerine, onları vasıta ve aracı kılıyor.

Velhasıl altında kalkamayacağımız öyle İlâhî işler var ki, cevap bulmakta zorlanıyoruz ne kelime hiç cevap bulamıyoruz bile. Çünkü:

“İdrak-i maalî bu küçük akla gerekmez

Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.”

 

 

Azerbaycan’da Rus Kilisesi ve Rusçuluk Faliyetleri 1828-1905:

0

GİRİŞ: Azerbaycan’ın Kısa Tarihi

 

Azerbaycan topraklarına, Milat öncesi asırlardan 11. asra kadar devam eden süreçte pek çok Türk boyu yerleşmişti. Selçuklular döneminde tamamen Türk yurdu hâline geldi. 16. Asırda Şah İsmail ile birlikte çok sayıda Türkmen ailesi, Anadolu’dan Azerbaycan’a gitti. Bölgeye gelen Moğolların devamı olan İlhanlılar da zamanla Türk kültürünü benimsediler. Osmanlılar 16-18. Asırlarda Azerbaycan’a gelmişler, Erdebil bölgesi hâriç olmak üzere, Beylerbeyi tayin ederek yönetime hâkim olmuşlardır.

 

1747’de Nadir Şah’ın vefatıyla parçalı hanlıklar dönemine giren Azerbaycan toprakları, zaman zaman farklı hanlıklardan gelen birleşik, güçlü Azerbaycan devletini oluşturma teşebbüslerine rağmen Rus işgaline kadar ortaya ciddî bir merkezî yapı çıkarılamadı. Rus işgaline karşı hanlıkların birlik olması, Azerbaycan Türklerinin kalbinde bir arzu ve temenni olarak kaldı. ‘Böl yönet’ politikasını ustalıkla takip eden çarlık idaresi, diplomatik manevralarla hanlıkların birlik olmasını engelleyerek art arda bu hanlıkların hepsini kısa sürede ilhak etti.

 

193.205 Km2‘lik bir ülke olan Azerbaycan, 1828 yılındaki İkinci Rus-İran Savaşı’nda, İran’ın yenilmesiyle ikiye bölündü. Türkmençay Antlaşması’yla Kuzey bölgesi, Ruslara ait oldu.

 

1914-1918 yılları arasında Türk orduları Rus-Ermeni işgali altındaki Azerbaycan’a girdi. Mehmet Emin Resulzâde başkanlığında Bağımsız Azerbaycan Devleti kuruldu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türk Ordusu çekilmek mecburiyetinde kalınca Ruslar, Azerbaycan’ı işgal edip, Moskova’ya bağlı sözde ‘muhtar cumhuriyet’ statüsü verdiler.

 

Sovyetler Birliğinin 1990 yılında dağılmasından sonra Ermeniler Rus ordularının desteğinde Azerbaycan toprağı olan Karabağ’ı işgal ettiler. 26 Şubat 1992 tarihinde Ermeniler,  Hocalı ‘da Azerbaycan Türklerinden 613 kişiyi katlettiler.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

Çarlık Rusya’sı, Türkmençay Antlaşması’ndan sonra Azerbaycan toprakları üzerinde hâkimiyet kurunca, bölgenin etno-demografik, iktisadî ve dinî yapısını Rusya’nın çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmeye başladı. Bu çalışmalar, Sovyetler Birliği döneminde de devam etti.

Önce Almanlar bölgeden çıkartıldı. Almanların boşalttıkları yerlere Ermeniler yerleştirildi. Çok sayıda Ortodoks Hıristiyan kilise okulları açıldı. Müslümanlarla birlikte Ermeniler üzerinde Ortodokslaştırma baskıları tatbik edildi.

Eserin müellifi Dr. Telman Nusretoğlu; Rus kilise-devlet ittifakının genişleme sürecinde ele geçirdiği Müslüman coğrafyalarda uyguladığı Hıristiyanlaştırma politikalarını, süreklilik ilkesi doğrultusunda bir bütün olarak değerlendiriyor. Bu mâniada İkinci Bölüm ‘de İdil Müslümanları ve Güney Kafkasya Müslümanlarına yönelik Rusya’nın gerçekleştirmiş olduğu Ruslaştırma, Hıristiyanlaştırma faaliyetlerine de ana hatlarıyla ışık tutuyor. Ayrıca bu bölümde Rus Ortodoks misyonerliğinde yeni bir tarz ve metodolojinin temellerini atan Nicolay İvanoviç İlminskiy (1822-1891) ve onun çalışmaları hakkında bilgiler sunuyor.

İlminsky, misyonerlik eğitimi gören Türkologdur. Kazan Üniversitesi’nde profesördü. Rus olmayan halklar için geliştirdiği eğitim sistemi ile yeni bir Ortodoks Hıristiyan kültürü geliştirdi. Bu metot sâyesinde Rus olmayan insanlara Rus kültürünü benimsetti. En az etkilenenlerin Türkler olduğu söylenebilir. Türkleri, İslâmiyet’ten belli ölçüde uzaklaştırmayı başardı ise de, Hıristiyanlaştırma konusunda başarısız oldu. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Türkler, İslâmiyet’e sımsıkı sarıldılar. Şaman inancına mensup olanlar da yasaklar kalkar kalkmaz eski uygulamalarına döndüler.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 256 sayfalık eserin 3. Bölümünde kronolojik olarak Hıristiyan nüfusun Azerbaycan’a yerleştirilmesi süreci ve faaliyetler inceleniyor.

Dördüncü bölümde, Bakü, Revan ve Gence şehirlerindeki Ortodoks Kilisesi faaliyetleri ele alınıyor.

Eserin Beşinci Bölümü; Kafkasya’da Ortodoks Hıristiyanlara ait Berpa Cemiyeti’nin Azerbaycan’daki faaliyetlerine tahsis edilmiş.

Sonuç’ başlıklı bölümde Dr. Nusretoğlu hükümlerini şöyle açıklıyor:

Çarlık yönetimi 1840’lı yıllardan sonra çıkarmış olduğu kanunlarla ödüllendirmeleri, imtiyazları, teşvikleri de kullanarak kendi siyasî, askerî-stratejik çıkarları doğrultusunda Rus nüfusun Azerbaycan’a yerleştirilmesi işini daha da sistemli hâle getirmiştir. 1896 senesinde İçişleri Bakanlığı bünyesinde kurulmuş olan Göç İdaresi’nin Azerbaycan’daki bölümü, Rus yerleşimcilerin bütün sosyo-ekonomik ve dînî problemlerinin halledilmesi işiyle doğrudan meşgul olmuştur. 20. asrın başlangıcında artık Azerbaycan topraklarında 200’e yakın Rus köy ve kasabası oluşturulmuştur. Bu köy ve kasabaların her birisinde kiliseler, ibâdet evleri, kilise okulları da açılmış ve bu merkezlerden aynı zamanda etraftaki bölgelere misyonerlik çalışmaları da yapılmıştır.

1860 senesinden sonra ise çar ailesinin himâyesinde Kafkasya’da Ortodoks Hıristiyanlığı Berpa Cemiyeti kurulmuş, misyonerlik çalışmaları bu cemiyetin çatısı altında yürütülmüştür. Rusya’nın Azerbaycan’da 1.000.000 fazla Rus’un yerleşeceği bir Rus ili oluşturmak projesi de yürürlüğe konulmuştur ki bu proje Muğan-Mil Projesi’dir.

Objektif ve sübjektif sebeplerden dolayı Rusya Azerbaycan’da uygulamaya çalıştığı Ruslaştırma, Hıristiyanlaştırma politikalarında istediği neticeleri alamadığı gibi iklim şartları, su baskınları, baş gösteren salgın hastalıklar ve gerekli altyapının oluşturulamamasından dolayı da Muğan-Mil Projesi’ni kısmen uygulayabilmiştir. 1921 senesi istatistik rakamlarına göre Azerbaycan’da 119 Ortodoks köyünden yalnız 55’i ve tarikatçı Rus köylerinden de 30’u bölgede tutunabilmiştir. 1917 İnkılâbı’na kadar olan dönemde giderek karışık hal alan siyâsî durum, körüklenen etnik temelli çatışmalar ve Azerbaycan’da millî uyanışın başlaması sonucu Azerbaycan Türklerinin ülke topraklarına yerleştirilmiş olan Rus nüfusa şüpheyle bakması, Rusların hızla kendi vatanlarına dönmelerine sebep olmuştur. Azerbaycan’dan geriye, Rusya’ya Rus göçünün başlamasının esas sebeplerinden biri de onların yerleştirilmiş oldukları bölgelerin iklimine uyum sağlayamamalarıdır. Onlar Bakü’de, Gence’de dağlık bölgelerde yerleştirilmişlerdi ve bu iklim şartlarına alışık değillerdi. Bu yüzden çeşitli salgın hastalıkların baş göstermesi de Rusların bu köyleri terk ederek kendi yurtlarına dönmelerine sebep oldu.

Yapılan bütün misyonelik çalışmalarına, yeni Hıristiyan olanlara tanınan çeşitli imtiyazlara rağmen münferit vakalar dışında Azerbaycan toplumu İslamiyet’e bağlılığını devam ettirmiş, kilise-devlet ittifakı bu istikamette de arzuladığı sonucu alamamıştır. Buna rağmen zamanla Rus kültürünün Azerbaycan toplumu üzerindeki etkisi artmış, millî ve dinî köklerden beslenen eğitim engellenmiş ve böylece Azerbaycan halkının İslamiyet’e bağlılığı da ancak şeklen devam edebilmiştir. Ruslar özellikle Azerbaycan’da açılan misyoner eğitim kurumlarında yetiştirilen gençlerin işgal yönetimince daha etkin konumlara getirilmesiyle kendi millî-dinî kaynaklarından koparılarak Rusça düşünen, Rus kültürünü benimsemiş elit nesiller yetiştirmek istikametinde kısmen başarılı olmuştur. Bütün bu yürütülen Ruslaştırma Hıristiyanlaştırma ve sonra Sovyet döneminde de devam ettirilen dinsizleştirme politikaları sonucunda Müslümanların inancının kısmen de olsa zayıflatıldığı şüphesizdir. Dil, din ve tarih şuuru açısından işgalle birlikte devam eden bu dönem Azerbaycan Türklerinin gerilemesine, kültür sahasında yozlaşmasına da sebep olmuştur. İşgalle birlikte Azerbaycan coğrafyasında yüzden fazla kilise, ibadet ev, kilise mektepleri açılmıştır. Günümüzde, bu uygulamaların sonucu olarak, Azerbaycan’ın farklı bölgelerinde Rus köyleri bulunmakta, Bakü başta olmak üzere büyük şehirlerde önemli miktarda Rus nüfus yaşamakta ve pek çok kilise de Azerbaycan’daki bu Ortodoks Rus nüfusa hizmet sunmaktadır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50                                                  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

Dr. TELMAN NUSRETOĞLU:

1971 yılında Azerbaycan Cumhuriyeti’nin şu anda Ermeni işgali altında olan Zengilan bölgesinde dünyaya geldi. Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetlerinden Türkiye’ye eğitim için getirilen ilk öğrencilerin arasında yer aldı. 1997 yılında Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. 2010 yılında ise Marmara Üniversitesi Genel Türk Tarihi Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimini tamamladı. Yüksek lisans tezinin konusu, ‘1801-1813 tarihleri Çarlık Rusya’sının Azerbaycan Siyaseti‘ idi. İstanbul Üniversitesi Genel Türk Tarihi Bölümü’nden doktor unvanını aldı.

 

Azerbaycan’da ve Türkiye’de ondan fazla makalesi yayınlanmış, Bakü’de yayınlanan Tercüman gazetesinin de başyazarı olmuştur. 2012 yılında İstanbul’da ‘Rusya’nın Azerbaycan’da Hâkimiyet Kurma Mücadelesi‘ isimli kitabı yayınlanmıştır. Evli ve dört çocuk babasıdır.

 

 

KUŞBAKIŞI:

SEYYİD BURHANEDDİN:

Efendimiz’in (s.a.v) pak neslinden olan Seyyid Burhaneddin Hüseynî Hazretleri; birçok büyük Allah dostunun memleketi olan Özbekistan sınırları içerisindeki Tirmiz’de Milâdî 1165 yılında dünyaya gelmiştir. 12 yıl süren manevi eğitimini, kıymetli bir âlim olan Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled Hazretleri’nden almıştır. Bu süre boyunca, ‘Kubbetü’l İslam‘ olarak adlandırılan Belh’te bulunmuş ve hocasının oğlu Celâleddin’in (Mevlânâ) eğitimini de üstlenmiştir.

Belh’te geçirdiği yıllar boyunca, ilmen ve mânen olgunlaşan Seyyid Burhaneddin, mürşidi Bahaeddin Veled Hazretleri’nden aldığı icâzetle buradan ayrılıp doğum yeri olan Tirmiz’e geri döner ve irşat vazifesine başlar. 1230’da Bahaeddin Veled’in vefatını öğrenen Seyyid Burhaneddin gördüğü bir rüya üzerine, hocasının kendisine güzide bir emâneti olan Mevlana’yı yetiştirmek için 1231 yılında Konya’ya gider. Mevlânâ’ya 9 yıl boyunca ilmin sırlarını öğretir, tahsilinin devâmı için Şam ve Halep medreselerine yollar ve kendisi de Kayseri’ye döner. 1244 yılında Kayseri’de vefat eder.

Emrah Bekçi’nin hazırladığı 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 194 sayfalık eserde; velilerin ve gerçeği anlayanların baş tâcı, temiz ve ârif kişilerin özü, dünya ve insanlıkla ilgili sırların tercümanı, ilâhî işâretlerin kandili, ârif, olgun ve kılı kırk yaran müdekkik Seyyid Burhaneddin’in hayatı, yerli ve yabancı ilim adamları tarafından hakkında yapılan araştırmalar, eserleri öğretileri, Kur’ân Âyetlerine getirdiği yorumlar ve özlü sözler yer alıyor.

Seyyid Burhaneddin Hazretleri’nin özlü sözlerinden bâzıları:

-Hiçbir şey bilmesen bile, kendini tanıdın-bildin mi bilginsin, ârifsin.

-A genç, bilgiyle malı bir arada elde et. Bunlar olmadıkça ömür, adamı kör ve zelil eder.

-İnsan nefsiyle savaşmazsa, hakikate ulaşamaz. Hakikate ulaşınca savaş biter.

-Anaya, babaya iyilik etmek, binlerce yıl ibâdetten daha sevimlidir.

-Sohbete ehil olmayan kimselerle oturup kalkma!

Kitabın sonunda, Seyyid Burhaneddin Hazretleri isimli, Emrah Bekçi tarafından yazılmış tiyatro senaryosu vardır. (s: 145-186)

ORAN / ORTA ANADOLU KALKINMA AJANSI:

Mevlânâ Mahallesi, Mustafa Kemal Paşa Bulvarı Nu: 79 Kat: 5-6 Kocasinan, Kayseri.                                         Telefon: 0.352-352 67 26 Belgegeçer: 0.351-352 67 33 e-posta: info@oran.org.trwww.oran.org.tr

Kalemimden Döküldüler:

13,5 x 19,5 santim ölçülerinde, 183 sayfalık eserin yazarı, Hürriyet Oğuzkan, âlim ve fâzıl insan, Kültür Bakanlığı Müsteşarlarından Prof. Dr. Emin Bilgiç (1916-1996)’in kızıdır. Bilindiği gibi Isparta’nın Şarkikaraağaç ilçesinde müftülük yapan büyük baba Sâdık Bilgiç’ten itibâren âilede, ilim ve siyâset sâhasında isim yapmış pek çok şahsiyetler yetişmiştir. Hürriyet Oğuzkan, dededen ve babadan tevârüs ettiği his ve fikir hâmulesinin ürünlerini önce biriktirmiş kumbara dolunca, bankaya yatıramayacağı için, bir gecenin yarısında karar verip, kitap sayfalarına aktarmayı kararlaştırmış.

Bu düşünceyle meydana gelen eserde; inançla yıkanmış, insan ve memleket sevgisiyle şekillenip parlatılmış; bâzıları vezinli-kafiyeli, bâzıları kalemin ucundan döküldüğü gibi bercesteler yer alıyor.

Şiirlerde Hoca Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Âşık Veysel esintileri, Nâmık Kemal’in hürriyet, Yahya Kemal’in kültür, Mehmet Âkif’in iman dolu düşüncelerinden alınan ilhamla hasletlerimiz ve meselelerimiz nakış nakış işlenmiş.

Çocuklarını ve torunlarını Türk-İslam kültürü ile yetiştirmek isteyen ailelerin evlerinde başucu kitabı olma özelliğine sâhip eser, 68 adet şiirle; ayırım yapmadan, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeye yönlendiriyor. Asırlar boyunca mekânlar değişse bile aynı teknede yoğrulmuş Türk millî kültürünü zihinlere ve gönüllere yerleştiriyor.

Yazar dâvâsını; ‘Bağımsız ve âdil bir Türkiye’de ve dünyâda, ruh ve beden sağlığı yerinde, kendini geliştiren bireylerin yetişmesine hizmet etmek‘ olarak açıklıyor.

Başka söze ne hâcet…

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 www.bogaziciyayinlari.com.tr e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

bogazici@bogaziciyayinlari.com

 

Zindan Okumaları / Hapishâne Defteri:

Nâşir ve Yazar Oğuzhan Cengiz, kitabı hakkında şu ifadeleri kullanıyor: ‘Bu kitap, yazılış özelliği bakımından adını koyamadığım ilk kitap oldu. Hikâye değil, roman değil, hâtıra kitabı hiç değil…’

Türkiye’mizin 1970’li yıllarda yaşadığı kâbus dolu günleri, yaşları kırkın üzerinde olanlar iyi hatırlarlar. O yıllarda mücadeleye gönüllü koşanlar arasında olan Ülkücü yazarımız da vardı. Karıştığı olaylar sebebiyle hapse düşen yazar, hapishanede yaşadıklarını ‘Yanıkkale‘ ve ‘Kapıaltı‘ adlı kitaplarında anlatmıştır. Bu kitap, hapishane hayatını uzun yıllar yaşayan, o hayatın getirdiği sıkıntı ve bunalımlardan kurtulabilmek için, kendini ‘kitap okumaya’ veren, anlamaya ve idrak etmeye çalışan bir kişinin okuduklarının kısa bir özeti gibidir. Tabir-i caizse, küçük bir kütüphane, insan hayatının sosyal, psikolojik yönlerini inceleyen, Türk kimliği, Türk tarihi, İslam ve Türkler, Türk kültür ve medeniyeti, Haçlı Seferleri, v.s. konularında doyurucu bilgiler sunan bir kitaptır.

Bu kitapta; Türk tarihinden Haçlı Seferlerine, İslam’dan Hıristiyanlığa, medeniyetten kültüre, günlük olaylardan tarihe geçişlerin sıkça yapıldığını göreceksiniz. Aslında bu geçişler okuyucuya bir şeyler vermeye yöneliktir. Fakat ders verir gibi, nasihat eder gibi değil, okursanız kesinlikle anlarsınız kabilinden bir anlatımla sunulmuş… Onlarca kitabın arasında gezinecek, her birinden ayrı bir zevk alacaksınız. Her birinde bambaşka bir dünya bulacak, bambaşka görüş ve fikirlerle tanışacak, belki bildiklerinizi tekrar edecek belki de yepyeni hususlar hakkında bilgi sâhibi olacaksınız. Okurken asla sıkılmayacak, yorulmayacak ve elinizdeki son sayfasına kadar okumadan bırakamayacaksınız.

Maceralar, acılar, sıkıntılarla dolu on iki yılın, hapiste geçen on iki yılın, elde kalan en somut ürünü olan bu kitap, okumakla, öğrenmekle, insanın neler kazanabileceğini, kendini nasıl olgunlaştırabileceğini, fikir ve düşünce dünyasını nasıl geliştirebileceğini göstermesi bakımından da üzerinde önemle durulması gereken öğretici, eğitici bir kitaptır. Hapishanede kendi kendini eğiten, kendi kendine okumaya karar veren bir gencin okuduklarını nasıl değerlendirdiğini, kendine ne gibi değerler kattığını öğrenmek, anlamak isterseniz, bu kitabı mutlaka okumalısınız…

16 X 24 santim ölçülerinde, 630 sayfalık kitap,  Şubat 2018’de yayımlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-ATATÜRK’ÜN YÂVERİ CEVAT ABBAS GÜRER: Derleyen Turgut Gürer / İş Bankası Kültür Yayınları.

2-OSMANLI ARŞİV VESİKALARI ÜZERİNDE İNCELEMELER 2: Haydar Çoruh / Kurtuba Kitap.

3-SELAHADDİN EYYÜBİ: Abdullah Yıldız / Pınar Yayınları.

4-SİİRT’İN CUMHURİYET SERÜVENİ (1923-1950): Ömer Obuz / Akıl Fikir Yayınları

5-TARİHTEN BİR DEMET: Ahmet Seven / Etüt Yayınları