17 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 615

Menbiç ve Kandil İçin Gidişat Analizi

0

Dış politika iç politikadan öce gelir. Ve asıl itibar saray – şatafat değil ordaki başarıdır.

Cumhuriyet‘i kuran kadro Osmanlı‘nın yükseliş devrinden bu yana en başarılısıdır. Bilhassa 1938’e kadarki Atatürk öncüllüğü, çamura saplandıkça ilkelerinin kıymetini idrâke başladığımız bir özgünlüktedir.

2002‘ye kadarki sağ’lısol’lu ve bazen koalisyonlu Hükümetler, kurucu iradenin ilkeselliğinde idare-i maslahatla yılları desteleyip durdular; ne ileri, ne geri.

Yıl olarak M.Kemal Atatürk‘ten daha fazla ülkeyi yönetme imkanı bulan Adalet – Kalkınma yada R.Tayyip Erdoğan Hükümetleri “Tezkere” ve “Çuval“la başladığı Küresel Güçlerin idaresine maslahat eden dış politikayı ancak bir düzine yıldan sonra terk edebilmiştir.

7 Haziran Seçimleri‘nin siyasî sonuçları, Devlet aygıtını elinde bulunduranları kendi başlattıkları “Çözüm Süreci“ni yine kendilerinin açılmalarına göz yumdukları “Hendek“lere gömerek sonlandırmaya itti.

Son 2-3 yılda evvelki idare-i maslahat parametrelerine dönmeyi başarı mı, tazminat mı, restorasyon mu saymalıyız; bilmem. Zira Suriye Sınırımızda başarıyla tesis edilen ilk Güvenli Bölge, ‘sıfır‘dan kurularak bütün Kuzey Suriye hattını kanton kanton yönetimine terk ettiğimiz PYD / Salih Müslim Kürdistanı‘na neden sonra takoz teşkil etti.

ABD’nin II.Irak Operasyonu‘ndan beri projeden fiiliyata dökülen KDP / Barzanî Kürdistanı‘na verdiğimiz siyasî ve ekonomik desteği ise Kak Mesut‘a babası Mele Mustafa bile vermemiştir. Fakat Bağımsızlık ilânı sonrası tavrımız da Kuzey Irak‘taki denge değişikliklerine ket vurmuştur. Şimdilik.

AfrinZeytin Dalı‘ ile Güvenli Bölge‘nin 3,5 – 4 bin km2‘ye dek geliştirilmesi doğru bir iştir. Aynı süpürme operasyonunun öncelikle Tel Rıfat ve Menbiç‘e, arkadan da “Fırat’ın Doğusu“na yapılmasını umma noktasındaydık. Hatta Karakozak civarı terörden temizlenirse büyük bir basiretsizlikle Urfa sınırımıza bitişik Eşme Köyü‘ne kaçırdığımız atamız Süleyman Şah‘ın Türbesi ve Saygı Karakolu‘nun yerine iadesi sözkonusu olur diye umutlanıyorduk.

Bu saatten sonra ABD’yle Menbiç konusunda anlaşma oradaki YPG / PKK unsurları tamamen etkisizleştirme üzerine olabilirdi, oysa Menbiç’in Yerel Güçler’e devri ve Türk ve Amerikan askerlerinin ortak devriyesiyle de gözetim altında tutulmasıyla neticelendi. Yani Menbiç’i isim değiştirmeleri şartıyla (Menbiç Askerî Konseyi) PYD / YPG unsurlarına teslime imza attık. Ne onlar Afrin’deki binlerce kayıp, ne de biz onlarca şehidimiz üzerinden kan davası gütmemek kaydıyla.

Türkiye‘nin bu saatten sonra Suriye Merkezî Ordusu ve Esad’la anlaşarak Kuzey Suriye’deki “Terör Koridoru“nu tamamen yok ederek ve bir an önce Suriye’deki İç Savaşı bitirerek hem 4 milyonluk (Nüfusumuzun % 5‘i) bir yekûna ulaşan Suriyeli Mülteci Meselesi‘nin kısmen halli hem de 40 milyar dolara yanaşan ekonomik faturanın – dövizin ve faizin patlamaya hazır bomba gibi hazır beklediği bir iktisadî süreçte – kapatılması aklın yoluydu; bizse Kuzey Irak‘takine benzer şekilde ikinci şıkkı, macerayı tercih ettik. Allah sonumuzu hayreylesin!

Yine bu saatten sonra Kandil‘e icra edilecek operasyon da iki noktada sembolikleşir: Bir; PKK merkezini çoktan Sincar‘a (Şengal) taşıdı ve aslında yapılması gereken tıpkı Fırat Kalkanı gibi Dicle Kalkanı Operasyonu‘yla Sincar – Telafer hattının temizlenmesi ve Ovacık – Telafer çizgisinde dikey bir Güvenli Bölge oluşturulmasıdır. İki; Kandil temizlendikten sonra ABD ve İsrail’in İran’ı vurması için İncirlik Üssü haline getirilmemelidir.

Türk Bayrağı‘nın Kandil’de dalgalanması güzeldir ama tam İran’ın hatta İran Kürdistanı’nın sınırındaki bir dağlık üs bölgesinde Amerika ve İsrail bayraklarının da dalgalanması dış politikada “Dön baba, dönelim” vaziyeti olur ki kaldıramayız.

24 Haziran / 8 Temmuz Seçimleri sonrası için erken uyarı bâbındadır.

 

 

Gebze Sığırlık Yörük Obası ve Mandırası

Kent konseylerinin kuruluş amacı şehir halkının ortaya çıkan muhtelif sorunlarını, şehirdeki sivil toplum kuruluşları paydaşında ve kendi alt komisyonlarının çalışmaları sonucundaki çözüm önerileri ile ilgililerin dikkatini çekip bilgilenmelerini sağlayarak düzeltilmelere katkı sağlamaktır. İleri demokrasilerde olan ve yönetişim denilen bu tarzda, seçilmiş idareciler yönettikleri halk ile daha yoğun bir iletişim içine girmekte, böylece memnuniyet oranı daha yüksek bir idareciliğin ortaya çıkması hedeflenmektedir.

Bu girişi yapma sebebim 2013 yılında Kocaeli Kent Konseyi Başkanlığım döneminde, Gebze Gazetesinin sahibi Sn. İsmail Kahraman tarafından verilen bir bilgi, önemli ve ilgilenmemizi gerektiren özellikte idi. Konu, Gebze’nin Denizli Gölet’inin 10 kilometre kuzey doğusunda orman içindeki sığırlık merasında yaşayan ve hala hayvancılık yaparak geçimlerini sağlayan Yörük vatandaşlarımızla ilgili idi. Osmanlı Devletimizin kuruluş yıllarında, Sultan Orhan zamanında gelip buralara yerleştirilen Türk unsurların torunları olan ve 22 aileye kadar azalmış olan bu vatandaşlarımız, Yörük yaşantısını devam ettirmekte ve buradaki otlaklarda hayvancılık yaparak geçimlerini sürdürmekte idiler.1950’lerde çok daha kalabalık olan bu Yörük aileler, sanayileşme ve şehirleşme süreci sonucu,  çoğu çevre köy ve ilçelere yerleşerek hayvancılığı bırakmışlar, kalan bu 22 aile ise hala geleneklerini devam ettirmekteydiler. Aldığımız bilgilere göre bu aileler, ayrıca ülkemizde çok azalmış olan ve orta Asya’dan ilk getirilen, halen koruma altına alınmış olan boz ırk sığırlarını da burada yetiştirmekte idiler. 1980’li yıllarda havadan yapılan kadastro çalışmaları esnasında, yüzyıllardır bu insanların yaşadıkları bu alanlar, haberleri dışında orman olarak yazılmış olduğu için, bölgedeki orman işletme görevlileri,  yaşadıkları ve hayvanlarını yetiştirdikleri alanlarını terk etmeleri yönünde muhtelif cezai uygulamalar yapmakta idiler. Verilen para cezaları, hatta hapis cezaları burada yaşayan hemşerilerimiz için ciddi bir haksızlık ve mutlaka düzeltilmesi gereken bir soruna dönüşmüştü.

Kocaeli Kent Konseyi olarak bilgi kaynağımız Sn. İsmail Kahraman’ın yardımları ile önce bu gurupların temsilciliğini yapan, Kocaeli Yörükler Derneği Başkanlığını yapmış olan, halen Oğuz Boyları Konfederasyonu Başkanı Sn. Mehmet Özer Beyle irtibata geçilmiş ve buradaki insanlardan Sn. Cemil Karateke’nin de içinde olduğu bir heyetle önce Büyükşehir Belediye Başkanımız konu hakkında bilgilendirildi. Sn. İbrahim Karaosmanoğlu konuya gereken ilgiyi göstermiş ve çocukluğunda bu Yörüklerin samanlı dağlarındaki yaylalara deve, at, eşek ve kağnılarla, Yuvacıktan ilginç görüntülerle geçtikleri bilgisini paylaşarak onların Sığırlık meralarında varlıklarını sürdürdükleri bilgisini ise hayretle karşılamıştı. Sonra Kocaeli Valisi Sn. Ercan Topaca’yı bizzat arayarak konuyu aktarmış, bize randevu almış,  konu hakkında öncelikli olarak ilgilenilmesini sağlamıştır. Bu ziyaretler sonrası ilgili birimlere verilen talimatlar sayesinde buradaki vatandaşlarımız, günlük hayatlarındaki yasak ve cezalardan kurtulmuşlar ve rahat bir nefes almışlardır. Vali ve Büyükşehir Belediye Başkanımız kısa bir süre sonra bu insanların yaşadıkları alanı görmeye gelmişler,  köy ve ilçelere göçmüş olan yörük vatandaşlarımızın da oluşturduğu kalabalık bir gurup ile bu merada akşam yemeği yemişlerdi. Bu ziyaret, o güne kadar devletin yalnız orman memuru ve jandarmasını tanımış olan bu insanlara derin bir mutluluk yaşatmıştı. Bu ilgi ve başkanlığını Cemil Karateke’nin yaptığı Gebze Yörükler Derneği’nin çalışmaları sayesinde 2017 sonbaharında 80 dönüm arazi tahsisi sonuçlanmıştır.22 dönümlük bir parçanın hukuki bir itiraz sebebi ile tapusunun alınması tamamlanamamış  olup 58 dönümün tapuları burada yaşayan 22 aileye verilmiş bulunmaktadır.

Şimdi uygun ve yerinde bir yapılaşma kademesindeyiz. Bu yapılaşmanın Yörük kültürünün korunduğu, geliştirildiği ve yaşandığı bir yerleşim yeri şeklinde yapılması düşünülmektedir. Doğal doku ile bütünleşmiş, bu kültüre uygun ve birbiri ile uyumlu yapılar Gebze Sığırlık Yörükleri kadar şehrimiz ve ülkemiz için de örnek bir yerleşim yeri çıkmasını sağlayacaktır. Gebze Sığırlık Mandırası adını alacak olan bu yerin istenilen özellikte olması için, Sn. İbrahim Karaosmanoğlu gereken teknik çalışmaların yapılması hususunda ilgililere talimatını vermiş ve çalışmalar sürdürülmektedir. Tapu sahibi olmuş aileler ise bir kooperatif kurarak maksada uygun bir mandırayı verilen planlar ışığında yapacaklardır.

Ayrıca buranın Yörük otantik kültürünü gösteren, tanıtan ve geliştiren, Gebze Sığırlık Merası Yörük Obası adı ile sürdürülecek bir çalışmamız da vardır. Konu hakkında bilgilendirdiğimiz Başbakan Yardımcımız Sn. Fikri Işık Beyin ilgisi ve desteği ile mandıranın hemen bitişiğine böyle bir zenginliğin kazandırılması düşünülmektedir. Bu sayede Sığırlık Merası Mandırası ile birlikte ortaya çıkacak olan Gebze Yörük Obası, örnek bir turistik mekân olarak şehrimize kazandırılacaktır.  Bu iki yer yapılıp ortaya çıktığında,  otantik kültürün ve doğal hayatın içinde yaşayan bu insanlar bilinip-tanınacaklar ve istenildiğinde benzeri birkaç günü yaşama imkânı bulacaklardır. Otantik kültürler ve doğal zenginlikler önemli birer turizm etkenidirler. İşte şehrimizin Gebze bölgesindeki bu sığırlık meraları ve burada yaşayan Yörük kardeşlerimiz bizlere böyle bir imkânı sağlayacaklardır. Otantik kültürümüzü yaşatan ve insanların görmesini sağlayacak olan böyle bir mekân, Kocaeli’mizin turizm potansiyeline de ayrı bir zenginlik ve değer katacaktır.

Kocaeli Kent Konseyi’nin ilgisine ve yerel derneklerin çalışmalarına destek vererek Gebze Sığırlık Merasındaki insanlarımızın sorunlarını çözüp onların mandıra yerleşik düzenine geçmesini ve Yörük Obası düşüncesini hayata geçirilmesine imkân sağlayacak tüm emeği geçenlere takdir ve teşekkürlerimizi sunarım.

Dününü unutmayan, bugününü ise yarınları da bilerek yaşayan insanların daha çok olduğu bir toplum olmamız dilek ve temennisi ile…

 

 

Adaletsiz Ekonomik Kalkınma Olmaz

“Derelerinizden petrol aksa, dağlarınızdan altın fışkırsa, eğer adalet kavramı yok ise ve kurala göre değil duruma göre adaleti benimsemişseniz, ülkede ekonomik gelişmeden ve kalkınmadan bahsedemezsiniz.”

Biliyorsunuz son zamanlarda ekonomik kriz endişesine dair yazılarımda hep hukuk devleti, adalet ve ekonomi arasındaki ilişkiye dikkat çekiyorum.

İYİ Parti’nin ekonomi kurmayı, Merkez Bankası E. Başkanı Durmuş Yılmaz‘ın yukarıdaki cümlesini paylaştığı tweet’ini okuduğum zaman, “anlatmak istediklerimin özeti işte budur” diye düşündüm.

Daha da özetleyerek söyleyelim:

Ülkede adalet yoksa ekonomik kalkınma olmaz.

***

OHAL kapsamında yargısız bir şekilde şirketlere el koyar, vergi müfettişleri vasıtasıyla bezdirdiğiniz holding patronlarının şirketlerini yandaşlara satmaya zorlarsanız sermayeyi ürkütürsünüz. Dışarıdan sermaye gelmez. Gelmiş olan yabancı sermaye çıkar.

Hatta içerideki “yerli ve milli” sandığımız büyük sermaye grupları korkularından paralarını yurtdışına kaçırır.

Ülkenin en çok dövize muhtaç olduğu süreçte Ülker Grubu (Yıldız Holding), Doğuş Grubu (Garanti Bankası vd şirketler) ile havuz medyasının finansörlerinden, “milletin a…ına koyan iş adamına (Cengiz İnşaat) kadar çok sayıda iş adamı veya şirket dışarıya para kaçırmanın yolunu arar ve bulur.

Siz de devlet olarak Londra tefecilerinden yüksek faizli borç dilenirsiniz.

********************************

Sandık Hâkimiyeti Kurarsak İşi Bitiririz

Ak Parti cumhurbaşkanı adayı Erdoğan’ın partili sandık görevlilerine yaptığı konuşmanın gizli kaydı sosyal medyaya yansıdı.

Erdoğan “sandık hâkimiyeti kurarsak işi başlamadan bitiririz” dediği müthiş etkileyici (!) konuşması ile neyi anlatmak istedi? Veya neyi ağzından kaçırdı?

Bu kayıtta geçen Erdoğan’ın ifadeleri şöyle:

“Seçim gerçekten sandıkta kazanılır. Sandık kurulundaki hâkimiyeti biz elde etmiş olur, bunu sağlama alırsak, İstanbul’da başlamadan işi bitirmiş oluruz.

Yani iş çantada keklik değil, onu da söyleyeyim. Şu anda kamuoyu araştırmalarında filan öyle iş bitmiş havada değil.

Bu neyi gösteriyor. Son seçimlerde yaşadığımız olay 7 Haziran, Kasım. Bakın bir 7 Haziran yaşamamalıyız. Aynı şekilde bir Kasım yaşamamalıyız. Yani iş bıçak sırtı olmamalıdır. Buradan (İstanbul) çıkacak netice Türkiye’nin neticesidir.”

Durum açık:

  • Anketlerin gösterdiği rakamlar doğruyu söylemiyor. AKP kaybetmek riskinden endişeli.
  • 7 Haziran benzeri bir durumdan korkuyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde durum bıçak sırtı dengede.
  • Sandık hâkimiyeti sağlayarak sandık kurullarında görevli AKP’lilerin yapacağı manipülasyonlara ihtiyacı var.

Bu video kaydında ikinci önemli husus ise Erdoğan’ın vatandaşların fişlenmesi anlamına gelecek ifadeleri.

“Önemsiyorum. Zira kale içeriden fethedilir. ‘Efendim işte kapılardan falan geri döndürüyorlar’ falan filan. Döndürenler onların, döndürmeyenler de bizimdir. Biz orada ona da katlanacağız. Çünkü bu işte kapısını açmayan veya kendi kimliğini, kişiliğini ortaya koyuyor. Bu bir hırs meselesi. Bu mücadeleden Allah’ın izniyle galip çıkmamız lazım. Öyleyse koşturacağız. Bu mahallelerde hangi ailenin konumu, durumu nedir? Bunları kim tespit edecek? Mahalle yönetimi tespit edecek. Dolayısıyla da bunları sandık seçmen listesinden çıkaracağız. Ve seçmen listesinden çıkardıktan sonra da burada onların üzerinde bire bir ayrıca çalışma yapmamız lazım. ‘7 Haziran yaşamamalıyız’ Kalan süre 13 gün. Fazla bir süre yok. Bire bir yapacağımız çalışmayla da inşallah bunları markaja alacağız.”

Bu sözlerin yoruma ihtiyacı yok.

Demokratik bir ülkede bunun bir benzeri yoktur.

Takdir milletimizin.

********************************

Kütüphane / Kıraathane / Kahvehane

Son günlerin siyasetteki en önemli konularından biri kek ve çay ikram edilen kıraathaneler yani okuma evleri.

Ak Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın en önemli seçim vaatlerinden biri bu.

Devletimizin bu konuda mevcut kurumlarının adı halk kütüphaneleridir. Halkımızın kitap okuma imkânı bulabilmesi için yapılmış halk kütüphanelerinin (çocuk kütüphaneleri dâhil) sayısı sadece 1.137 dir.

Bu sayı 2003’de 1.350 iken son 13 yılda 213 tane halk kütüphanesi kapatıldığı için azalmış.

Halk kütüphanelerinin nitelik olarak da hiç de iyi durumda olmadığını söylemeye bile lüzum yok.

Madem kütüphane açacaktık neden mevcutların sayılarını ve kalitesini artıracağımıza niye kendi haline bıraktık?

Kek ve çay ikram etmek okuma alışkanlığını artıracaksa, ikramlara mevcut halk kütüphanelerinden başlasak daha iyi olmaz mı? (Kek ve çay ikramı okuma alışkanlığı sağlasaydı ilk tesirini kadınlarda görürdük. Hanımların günlerinde çay kekten daha fazla ikram oluyor. Ama kitap okuma alışkanlığına bir katkısı olduğunu söyleyemeyiz.)

Her ne kadar adı kıraathane olsa da mahalle kahvehanelerinin biraz daha gelişmişini yapmak istiyorlarsa zaten bu işi yapan özel sektör var. Ülkemizde özel şahıslar tarafından işletilen 700 binden fazla kahvehane var.

Devlet yeni kahvehaneler açacaksa, bunun yerine işletmeci vatandaşlarımıza biraz destek ve teşvik vermek, belli standartlar koymak suretiyle bu yerleri geliştirse daha doğru olmaz mı?

En yüksek teknolojili ve sermayeli sektörlerden bile devleti çekip özel sektöre devreden bir hükümetin kıraathaneleri devletleştirme sebebini anlamak mümkün değil.

 

 

İstanbul Müftülüğü Baş Vaizi Mustafa Akgül; Zekât İbadetini Anlattı.

(İkinci Bölüm ve Son Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Zekât kimlere verilir?

Mustafa Akgül: Zekât alacak kişi fakir olacak. Yâni; Evi, ev eşyası ve biniti hâriç toplamda 80,18 gram altın karşılığı malı olmayan veya 1 yıllık borcu mal varlığından düşülünce geriye bu kadar malı kalmayan insan demektir.

Zekât verilecek fakirin Müslüman olması şart. Müslüman olmayana zekât verilmez. Çünkü Zekât Müslümanların zenginlerinden alınıp Müslümanların fakirlerine verilmesi gereken bir vergidir. Müslüman olmayana niçin verilsin.

Çetinoğlu: ‘Fakir’de herhangi bir özellik aranıyor mu?

Akgül: Fakirin Müslüman olması kâfidir. Yâni abdestinde namazında olması, içki-sigara içmiyor olması şart değildir. Ancak bir Müslüman ‘ben zekâtımı, abdestinde namazında olan bir fakire vermek istiyorum‘ derse onun bu tercihine de saygı göstermek gerekir. Fakat şu unutulmamalıdır: içki, kumar vs. gibi haramlardan doğan borçlar zekât parasıyla ödenemez. Verilen zekâtın içkiye verilme ihtimali başka, içkiden doğan borcun zekâtla ödenmesi başka bir şeydir.

Fakirin, bizim zekât verdiğimiz anda fakir olması yeterlidir. Belki bir gün sonra kendisine gelecek bir miras, bir bağış vs. gibi bir malla zengin olması bizim zekâtımıza zarar vermez.

Zekât vereceğiz diye fakirden mal beyannamesi istememiz gerekmez ama hiç olmazsa ana hatlarıyla zekât vereceğimiz kişinin fakir olup olmadığını da araştırmamız gerekir. Çünkü araştırmadan vereceğimiz kişinin fakir olması hâlinde zekâtımız yine geçerli olur, ancak dinen fakir değilse zekâtımız geçersiz olup, tekrar vermemiz gerekecektir.

Burada fakire önemli bir görev düşmektedir. O da kendisine, bir veya birden fazla zengin zekât verirken nisab miktarına ulaşınca fazlasını kabul etmeyip ‘onu da başka fakire veriniz‘ demektir.

Fakire, aldığı zekâta karşı herhangi bir iş yaptırılamaz, hizmet beklenemez aksi halde zekâtın faydası, kısmen de olsa veren kişiye dönmüş olur.

Bulûğa ermiş çocuklar kendi mallarıyla fakir veya zengin sayılırlar, babalarının zengin olması onları etkilemez. Bu cümleden olmak üzere üniversite öğrencilerinin kendilerine ait nisab miktarı malları yoksa onlara verilen burslar zekâta sayılır.

Hiçbir kimsenin sosyal hayattaki, dul, yetim, öğrenci, hoca, asker, memur, işçi gibi sıfatlarına bakılarak zekât verilip verilmeyeceği tesbit edilemez. Öyle dul, yetim, memur, işçi, öğrenci, hoca var ki, zengindir, onların zekât vermeleri gerekir. Öyle bu sıfatlara sâhib insanlar vardır ki fakirdir bizim onlara zekât vermemiz gerekir. Zekâtta tek ölçü fakir olup olmamaktır. Zengine zekât yoktur.

Çetinoğlu: Zekât vererek bir fakir hacca gönderilebilir mi?

Akgül: Gönderilemez. Hayır fonundan gönderilebilir.

Çetinoğlu: Akrabalık açısından kimlere zekât verilir, kimlere verilmez?

Akgül: Meşhur kuralı vererek başlayalım; usul ve furua yani ana-baba ve onların ana – babasına, evlada ve onların da evladına (torunlara), başka bir ifâdeyle; biz kimlerden doğmuşsak onlara, kimler bizden doğmuşsa onlara ne kadar fakir olurlarsa olsunlar zekâtımızı veremeyiz.

Bunun dışında, fakir olmak şartıyla kardeş, bacı, amca, dayı, yeğen, teyze, hala, damat, kayınpeder, kayınvalideye zekât vermek câizdir.

Evin geçimi kocanın vazifesi olmasından dolayı, dinen fakir olan kocaya, yine dinen zengin sayılan hanımının zekât vermesine izin veren müctehidler var ise de bu hoş bir zekât verme şekli değildir.

Son çıkan kanuna göre karı-koca evlilik sonrası edinilen mallarda ortak kabul edildiği de göz önüne alınınca daha da titizlik göstermek gerekir, zekât ortağa verilmiş ve zekât evin içinde dolaşmış olur. Zengin kocanın fakir hanımına zekât vermesi ise hiç câiz değildir. (Tecrid-i Sarîh Tercümesi, 5/339)

Damada verilen zekât ev masraflarına harcanınca, ondan kızımız veya torunlarımızın da yararlanıyor olması zekâtımıza zarar vermez çünkü evin geçimini temin damadın görevidir, tasarruf da ona aittir.

Çetinoğlu: Fakirin aldığı zekâtın bir bölümünü zengine veya zekât kabul edemeyecek bir kişiye ikram etmesiyle ortaya çıkan durum hakkında bilgi verir misiniz?

Akgül: Fakir zekâtı aldıktan sonra dilediği gibi tasarruf edebilir bu cümleden olmak üzere zengine, zekât alamayacak kişiye de ikramda bulunabilir.

Yine bu cümleden olmak üzere verdiğimiz zekâtla fakir bizi dâvet edip yemek hazırlasa veya bize bir hediye alsa câizdir çünkü aldığı zekâtı dilediği gibi tasarrufa yetkilidir.

Çetinoğlu: Damada zekât verilebilir‘ demiştiniz. Gelinimize zekât verilebilir mi?

Akgül: Oğlumuzla evli iken gelinimize zekât vermemiz doğru değildir. Çünkü o evin nafakası oğlumuza aittir, zekâtımızdan oğlumuz yararlanmış olur. Ancak oğlumuz evin nafakasını teminde güçlük çekiyorsa veya gelinimiz oğlumuzdan boşanmışsa, oğlumuzun vefatıyla dul kalmışsa veya başkasıyla evlenmişse gelinimize zekât vermemiz câizdir.

Çetinoğlu: Dernek, vakıf, Diyanet, gibi kurum ve kuruluşlar oracığıyla zekât verilebilir mi?

Akgül: Verilebilir. Ancak bu kurumlar topladıkları maddî imkânları zekât, fıtra, bağış diye ayrı kalemler altında toplamalı zekât ve fıtra fonundan topladıklarını doğrudan fakirin mülkiyetine aktarmalı, zekâtla demirbaş almaya, sırf fakirler istifade edecek olsa bile hastane, okul gibi, bina yapımında kullanmaya kalkmamalıdır.

Bizim de verirken bu kuruluşların zekât-fıtra konusuna titizlik gösterip göstermediklerini araştırmamız, hatta verirken ‘fakire verilmek şartıyla‘ diye tembih etmemiz gerekir.

Yola, köprüye, çeşmeye, camiye, Türk Hava Kurumu’na zekât ve fıtra vermek kesinlikle câiz değildir.

Bir fakire zekâtı verip, ‘sen de okulumuza, kursumuza bağışla‘ demek zekât vermek değil bir aldatmaca olur.

Üvey anne-baba veya üvey evlatla, sütana-babaya veya süt evlada zekât verilebilir.

Önce yakın akraba ve komşudan başlamak efdaldir; ancak bu efdallik ihtiyaçların eşit olması hâlindedir. Akrabamızın renkli televizyona, komşumuzun da tedâviye ihtiyacı varsa komşudan başlarız. Yakınımızdakinin koltuğa, uzaktaki (Afrika’dakinin) ekmek ve suya ihtiyacı varsa uzaktan başlamak gerekir. İhtiyacı bize iletilen fakirin kendisi nerede olursa olsun bize yakın sayılır. İhtiyacını bilemediğimiz de uzak sayılır. Bu konuda en ideal davranış da fakirlere ihtiyaç oranında hisseler ayırmak ve her kesime bir miktar vermek olmalıdır. Yurt içini de yurt dışını da ihmal etmek doğru değildir.

Çetinoğlu: Vergi ve zekât münâsebeti hakkında neler söylemek istersiniz?

Akgül: Vergi devlete, zekât da fakire verilecektir. Birini veriyorum diye diğerinden kaçmak doğru değildir. Ancak zekât verecek kişi, şahıslara olan borcunu malından düşeceği gibi devlete olan vergi borcunu da zekât matrahından düşecektir.

Örnek: 100.000 lirası olan zengin 2.500 lira zekât vermesi gerekirken, eğer devlete 10.000 lira vergi borcu varsa onu, 100.000’den düşüp, 90.000’in zekâtı olan 2.250 lira verecektir.

Çetinoğlu: Bir fakire ne kadar zekât verilebilir?

Akgül: Bir fakire en çok 80,18 gram altın, yani nisab miktarı zekât verilebilir. ‘Çok verelim de o da zengin  olsun, işini kursun, bir daha zekât alma durumunda kalmasın, vs.’ gibi sözleri sorumsuz insanların sözü olarak görüyorum.

Çetinoğlu: Birkaç kişiden zekât alan kişi, nisab miktarına eriştiği içi için zekât vermek mecbûriyetinde olur mu?

Akgül: Hayır olmaz. Dinen zengin sayılıyorsa da henüz üzerinden bir yıl geçmediği için zekât vermesi gerekmiyor.

Biz bir fakire sınırsız zekât vermenin yolunu açarsak herkes akrabasını zengin etmeye kalkar diğer fakirler ilaç, ameliyat, yiyecek, giyecek parası bulamamaya devam edecek demektir. Fakir de kendisine verilen zekât nisaba ulaşınca fazlasını kabul etmemelidir.

Biz fakire nisab miktarı veririz, o gider ihtiyaçlarını alarak harcama yaparsa biz hemen ve yeniden nisab miktarına kadar verebiliriz, o harcadıkça biz yeniden verebiliriz, hatta ev alıp borçlansa ev borcunu zekâtımızla ödeyebiliriz ama eline fazla miktar zekâtı verip de ‘git ev al‘ diyemeyiz. Mesalâ; Katılım Bankası ‘al parayı‘ demiyor, ‘malı al ben ödeyeyim‘ diyor.

Fakirin borcu meşru yoldan meydana gelmiş olmak, içki-kumar borcu olmamak şartıyla, fakire borcu + nisab miktarı zekât verebiliriz. Yukardaki misalle aldığı ev den dolayı 50 bin TL borcu olan fakire 50 bin+80.18 gram altın değeri TL’na kadar zekât verebiliriz, çünkü 50 bin TL onu sıfıra ulaştırır, artı nisab kadar daha, o alabilir biz de verebiliriz.

Fakirin borcu kendisinden izin alınmak şartıyla ödenirse zekâta sayılabilir, çünkü izin alınırsa onun adına ödenmiş olur, izin alınmadan ödenirse, zengin kendi adına ödemiş olacağı için hayır yapılmış olur, zekâta sayılmaz. Bu borç şu ana kadar gerçekleşmiş borç olabileceği gibi bundan sonra gerçekleşecek borç da olabilir. Mesela ‘falanca markete olan borcunuzu izin verirseniz ben karşılamak istiyorum‘ diyebileceğimiz gibi, ‘siz falan marketten her ay 500 TL’lik alışveriş yapın, müsaade ederseniz onu ben karşılıyayım‘ diye ileride olacak borcuna dair de izni alınabilir ve her iki harcamayı da zekâtımıza sayabiliriz. Şekli ne olursa olsun, izin alırken ‘zekâttan karşılıyacağının‘ söylenmesi gerekmez.

Çetinoğlu: Zekâtın şartları nelerdir?

Akgül: Zekâtın iki şartı vardır: 1-Niyet. Şöyle ki: ya zekât olarak verilecek malı diğer mallardan ayırırken veya umum malın içinden çıkarıp fakire verirken bu malın zekât olarak verildiğine kalben niyet etmek şarttır. Dil ile zekât olduğunu söylemeye gerek yoktur. Bir mal bir fakire zekâta niyet edilmeksizin verilip de daha sonra zekâta sayılmak istenirse bakılır, eğer verilen şey fakirin elinde duruyorsa zekâta sayılabilir, fakirin elinden çıkmışsa sayılamaz.

Bu cümleden olmak üzere bir kişi dinen zengin olan bir başkasına geri ödenmek üzere ödünç para verse veya vadeli ödenmek üzere mal satsa, borçlu kişi daha sonra fakir düşse, zekâtına saymak üzere o alacağından vazgeçmesi doğru bir davranış olmaz. Çünkü ilk verirken zekâtın şartı olan zekât niyeti ve fakirlik yoktu, şu anda da mal fakirin elinde mevcut değil. Bunun sağlıklı yolu ya borçlunun ödünç bularak borcunu ödeyip, alacaklının da zekât niyetiyle ona tekrar vermesi veya alacaklının yeni bir parayı zekât niyetiyle verip, borçlunun da o parayla borcunu ödemesidir. Bu alıp vermeyi gereksiz görenler varsa da ben o görüşe iştirak etmiyor sağlıklı yolun, târif ettiğimiz yol olduğuna inanıyorum.

Noterde tanzim edilmiş vekâletlerde ‘almaya-satmaya, vergi yatırmaya vs.’ dese de ‘ahz-u kabza* yetkilidir‘ demese vekil, müvekkil adına tahsilât yapamaz. Biz ‘zekâtı zekât niyetiyle vermiş olma şartı‘nı nasıl yok sayarız!

2-Temlik. Şöyle ki: zekât olarak verilen malın fakirin mülkiyetine, tasarrufuna geçirilmesi demektir. Evi kirasız vermek veya yemek yedirmek gibi, bir malın fakirin istifâdesine sunulmasıyla zekât verilmiş olmaz.

Zekât olarak verilen malın bulûğa ermemiş çocukların, delilerin veli veya vasisine temlik edilmesi kâfidir. (Tecrid-i Sarîh Tercümesi, 5/338)

Taksitle, çekle, senetle, kartla zekât vermek câizdir. Taksitler ödendikçe, çek-senetler paraya dönüşünce zekât verilmiş olur. Çek, senet ve taksitle ödemede zamanın uzamasından dolayı parada değer kaybı olacaksa aradaki fark yine fakire ödenir.

Geçmiş senelere ait zekât borçları varsa ödenmesi gerektiği gibi, fakirin acil veya çok ihtiyacından dolayı gelecek senelerin zekâtının da şimdiden ödenip ileriki senelerde zekâta sayılması câizdir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam.

 

MUSTAFA AKGÜL

1950 yılında Kayseri’nin Erkilet ilçesinde doğdu. İlk, orta ve yüksek tahsilini Kayseri’de yaptı. Mesleğe İmam-hatip olarak başladı. Kayseri Müftü yardımcılığı ve Keşan Müftülüğü yaptı. 35 yıldır da İstanbul’da vaiz olarak görev yapmaktadır. Yurt içi ve yurt dışında yaklaşık 600 konferans verdi. Mustafa Akgül, dünyada bir ilk olan Din Görevlileri Sendikası’nın kurucuları arasında bulundu. Hâlen kurucusu olduğu DİYANET-SEN’in şeref genel başkanıdır. Türkiye’de bir ilke daha imza atarak camilerde slayt gösterili vaazları başlattı. Yaklaşık 500 televizyon programına yapımcı veya misafir olarak katıldı. Halen TRT 1 ‘deki ‘İyi Fikir’  programının Perşembe konuğudur.

Mustafa Akgül, 5 çocuk babası ve 10 torun dedesidir.

 

*Açıklamalar:

efdal: Daha iyi.

usûl: Ana-baba, onların ana baba ve dedeleri, ebeleri.

fürû: Bir kimsenin soyundan inenler; evlâtlar, torunlar,ve torunlarının torunları.

fıtra / fitre: Ramazan ayı içinde, bayram namazından önce, fakirlere verilmesi icab eden belli miktardaki sadaka, fıtır sadakası.

Ahz-u kabz: Alma yetkisi, tahsil etme yetkisi.

Müellefe-i kulûb / Müellefe-i guluub: Henüz Müslüman olmamış fakat kalbi Müslümanlığa meyilli ve Müslüman olmasında Müslümanlar için hayırlara vesile olacağı ümit edilen kişi.

 

RAMAZANLIK SORU VE CEVAPLAR

Hemodiyaliz ve diyaliz uygulamalarında oruç bozulur mu?

Böbrek yetmezliği hastalarına uygulanan diyaliz, periton diyalizi, hemodiyaliz olmak üzere iki çeşittir.

Hastaya herhangi bir sıvı maddesi verilmeden gerçekleştirilen hemodiyalizde oruç bozulmaz. Diğer diyaliz çeşitlerinde ise, vücuda gıda içerikli sıvı verildiği için oruç bozulur (Merğinâni, el-Hidâye, 1,125; Kâsâni, Bedâiü’s-sanâi, II, 244).

Yıkanmak orucu bozar mı?

Ağız ve burnundan su girip sindirim cihazına ulaşmadıkça oruçlu kimsenin yıkanması orucuna zarar vermez. Nitekim Hz. Aişe ve Ümmü Seleme validemiz Hz. Peygamber (sav) Efendimizin Ramazanda imsaktan sonra yıkandıklarını haber vermişlerdir (Buhârî, Savm, 25). Bu itibarla, ağız ve burnundan su kaçırmamak şartıyla oruçlu kişi yıkanabilir (Fetâvây-ı Hindiyye, II, 199).

Saç bakımı ve saç boyama orucu bozar mı?

Oruç, bir şey yemek, içmek ve cinsî ilişkide bulunmaktan dolayı bozulur. Saç boyamak ve saç bakımı bunların kapsamında olmadığından orucu bozmaz.

Birden fazla orcu keffaret gerektirecek şekilde bozan kimse bu oruçların her biri için ayrı ayrı keffaret öder mi?

Ramazan orucunun kasten bozulması ve keffaretinin ödenmesinden sonra aynı şekilde başka bir oruç bozulduğunda onun için de yeni bir keffaret gerekir. Ancak, farklı Ramazan aylarında da olsa henüz ödemediği birden fazla keffaret borcu bulunan kimsenin hepsi için bir keffaret ödemesi (peş peşe iki kameri ay veya altmış gün oruç tutması) yeterli olur. Ayrıca bozduğu her orucu kaza etmesi icap eder.

Denize girmekle oruç bozulur mu?

Ağız ve burundan su kaçırmamak kaydıyla denize girmekle oruç bozulmaz. Fakat denize giren kimse, yüzme esnasında gelen dalgalar karşısında veya başka bir şekilde su yutabilir ki bu ihtimal çok yüksektir. Bu itibarla oruçlu iken denize girmekten kaçınmalıdır.

 

 

(BİTTİ)

 

 

 

Ramazan, Bayram, Birkaç Kelam

0

Rahmet, mağfiret, Cehennem ‘den kurtuluş ayı olarak tanıtıldı Ramazan ayı hep. Arkasından gelen Bayram için “kardeşlik ve barışma” günleri dendi. Biz de inandık.  Peki, denenler, hayatımıza ne kadar yansıdı?

Ramazan’ı ve arkasından gelen Bayram’ı eskilerin ferdi ve içtimai, yeni neslin bireysel ve sosyal dediği iki perspektiften ele almak gerekir.

Gözlediğim kişilerde ve bende bir dinginlik ve muhasebe süreci oluşturdu Ramazan ayı. Mevsimin sıcak olması dolayısıyla tahmin ettiğim tedirginliği yaşamadım, çevremden bu manada bir yakınma da duymadım. İbadet, okuma, sorgulama, dostlara daha da yaklaşma, insanları anlamaya çalışma mevsimi oldu Ramazan ayı benim için. Beklediğim fiziki, biyolojik sıkıntıların hiçbiri uğramadı semtimize. Mevsim güzeldi, yediklerimiz lezizdi, insanlar samimiydi, aile fertleri ve akrabalar anlayışlıydı, insan – eşya ilişkisi sanki daha uyumluydu. Gece-gündüz, yer-gök arasındaki kozmik ahenk, insana dinçlik, sinerji, mana derinliği verdi.

İhtiyaç sahiplerine el vererek, yükümüzü hafifletmiş olduk Ramazan’da. Orucumuz, ruhumuzu teskin, nefsimizi terbiye ederken daha da insan olmanın hazzını duyduk sanki. Mabetlerle samimi olduk, hayatın içine çektik onları. Recep, Şaban ayında ılgıt ılgıt esen yel, Ramazan’da fırtınaya döndü, yüksek performansını otuz gün, özellikle akşam saatlerinde yeniden dirilişi teneffüs ettirdi bize. Yıllardır ötelediğimiz bazı insani ödevlerimizi yerine getirmenin huzurunu hissederken, kendimize geleceğe yönelik bir takım görevler de yükledik, “İnşallah gelecek Ramazan” diyerek.

Dışarıya bakarak söylenecek çok şey vardı elbet. Kendimle uğraşmayı tercih ettim. Kitaplarla, satırlarla, klavyeyle meşgul oldum. Aynaya bakarak kendimle yüzleştim, “Ben neyim, niçin varım, ne olmalıyım?” sorularını sordum, bu soruların cevaplarını aldım. Buna iç muhasebe de diyebiliriz. “Siz hiç akıl etmez misiniz?” sorusunun muhatabı olarak akıl edenlerden olmaya çalıştım. Başardım veya başaramadım; en azından bir görevi yapmış oldum.

Çocuklarımla, torunlarımla aynı zaman ve mekânda birlikte olup aynı iklimi teneffüs etmeye çalıştım. Bu birlikteliklerimiz onları sanal ortamdan kurtarsın, hafızalarında yer etsin, aile kurduklarında kendi çocuklarıyla bu güzelliği paylaşsın istedim. Dar çerçevede yedik, içtik, dua ettik, “Rabb’im huzurumuzu, ağız tadımızı artırsın.” dedik.

Zekât, fitre gibi maddi ibadetlerimizle inancımızın sosyal sorumluluk yükünü kaldırmaya, taşımaya çalıştık. “Veren el, alan elden değerlidir.” inancıyla, “Zenginin malında fakirin de hakkı vardır.” düşüncesiyle maddi borçlarımızı ödedik, bu davranışımızın sosyal barışa zemin oluşturmasını ümit ettik.

İnancımız bir aylık yoğun temponun sonunda elde edilen hasılayı Rabb’imin takdirine bırakırken geleneğimiz, bunu “Bayram”la taçlandırmış.

Bayram, kaçış değil, birbirine varış olmalı; kopuş değil, kaynaşma olmalı; zenginle fakir arasındaki seviye farkını kaldırmalı onları bir düzlemde buluşturmalı. Üstünlüğün; maddiyatta, mevkide, kariyerde olduğu algısını reddederek takvada olduğu anlayışıyla, maddi olarak aynı yerde, aynı fiziki görünümle dostlarımızla vedalaşacağımız, hesaba çekileceğimiz gerçeğinden dolayı, bize bir prova ortamı oluşturmalı.

Bayram, sadece bir ödül veya başarı belgesi alma günü değil, aynı zamanda geleceğe dönük bir “ahit” günü olmalı. Adaletli, hakkaniyetli olacağımızın, kalpleri kırmayacağımızın, bir âdemi âlem kadar değerli göreceğimizin, faniliğe gerçekten inandığımız için maddi çıkarlar uğruna kavga etmeyip kan dökmeyeceğimizin, büyüklere saygıda, küçüklere sevgide kusur etmeyeceğimizin sözünü vermeliyiz bayram günlerinde. O zaman bir muştu olur bayramlar; o zaman her gün, bayram olur.

Her ayın Ramazan, her gecenin Kadir, her sonun bayram olması, istersek, elimizde. Dünyaya gelmek kaderimiz, ancak dünya sahnesindeki oyunu, bir miktar, biz yazıp oynuyoruz. “Akıl edenler” doğru senaryoda doğru aktör oluyor, imtihanı kolay veriyor.

Hak edilmiş bayramlarımız kutlu olsun.

 

 

İki Avrupa (2)

0

Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük, esassız esaslarının bir kısmı şunlardır:

“En büyük melekten en küçük balığa kadar her bir canlı, kendi nefsine yani kendine maliktir! Kendi zâtı yani kendisi için çalışır! Kendi lezzeti için çabalar! Onun bir yaşama hakkı var. Gayret, çaba ve çalışmasının amacı yaşamaktır. Asıl varmak istediği hedefi; bekasını / kalıcılığını sağlamaktır!” diyorsun.

Hâlbuki Hâlık-ı Kerîm’in; ikramı bol, yaratıcı Allah’ın; cömertlik, lütuf, ihsan, bağış gibi kerem denilen düstur ve kuralları var. Kâinat erkânı arasında; âlemin esasları, kâinatın rükun ve direkleri demek olan teavün / yardımlaşma düsturu / kuralı var. Bu kurala tam bir itaat etme ve uyma var. Nitekim bitkiler hayvanların imdadına, hayvanlar da insanların yardımına koşuyor. Bu şekilde o teavün / o yardımlaşma kanunu, kendini apaçık gösteriyor. Böylece o umumî / genel kanun rahîmane / merhametle, kerîmane / cömertçe kendini belli ediyor. İlahî ışıklarını etrafa saçıyor.

İşte bu cihanşümul / evrensel / kâinatı içine alan kanun ve kuralı; İkinci Avrupa görmüyor! Canlılar arasında bir cidal yani muharebe, cenk, kavga ve savaş var sanıyor! “Hayat bir cidaldir / kavgadır!” diye tutturmuş gidiyor. Ahmakçasına, akılsızcasına bir hükümde bulunuyor.

Acaba o teavün / yardımlaşma denen kanunun tecellî ve görüntüsünden ileri gelen taam; yani yiyecek zerreleri ve yemek taneciklerinin; tam ve kusursuz bir istek ile, beden hücrelerinin gıdalandırılması için koşmaları; nasıl olur da bir cidal, bir muharebe, bir cenk, bir kavga ve bir savaş sayılabilir? Bu nasıl bir çarpışmadır?

Tam tersine o yardım, o birbirinin yardımına koşmak; olsa olsa ihsan ve ikramı bol, kerîm bir Rabbin emriyle yapılan bir teavün, bir yardımlaşma ve birbirine yardım etmektir.

Hem çürük bir esasın: “Her şey kendi nefsine mâliktir!” / “Her şey kendi kendinin sâhibidir!” diyorsun. Oysa hiç bir şey; kendi nefsine / o şeyin kendisine, kendi şahsına malik ve sahip değildir. Nitekim bunun böyle olmadığına kat’î / kesin, şüpheye yer bırakmayan bir delil ve kanıt şudur ki:

Sebep, vasıta ve aracılar içinde en şerefli olan insandır. İrade, tercih, kendi istek  ve arzularına göre hareket etme noktasında, en geniş irade ve dilemesi olan insandır. Bu konuda, yâni bir şeyi yapıp yapmama hususunda, iktidar ve güç  sahibi yine insandır. Halbuki bu insanın düşünmek, söylemek ve yemek gibi en zâhir, en açık, en görünür fiil ve hareketlerinin oluşmasında; yâni kişinin kendi isteğiyle yaptığı işlerin, kendi arzusuyla yerine getirdiği fiillerin oluşması için, yüzlerce şıkkın yerine getirilmesi lâzımdır. Bu yüzlerce şık ve husustan; onun irade, istek eline verilen, güç ve kuvvet dairesine giren; yalnız -o da şüpheli olan- tek bir cüz, tek bir parçadır. Böyle en zâhir, en açık ve görünür bir fiil, iş ve hareketin; yüz cüz ve şıkkından ancak bir cüz ve şıkkına / seçeneğine bile malik olamayan insan için, nasıl olur da “Kendine mâliktir!” denilir?

Madem ki, en şerefli, en iyi, en güzel insandır. İrade, tercih, kendi istek ve arzularına göre hareket etmesi en  geniş olan yine insandır. Üstelik  o insanın; hakikî tasarruf ve sahiplenmekden eli bu derece bağlanmış hâldedir. İşte gerçek bu iken: “Diğer hayvanlar ve cansız varlıklar kendine maliktir!” diyen kimse; hayvandan daha ziyade hayvandır. Cansız varlıklardan daha ruhsuz ve cansızdır. Hattâ daha şuursuz, bilinçsiz ve ince kavrayıştan uzaktır.

İşte ey İkinci Avrupa! Seni bu hataya atıp vartaya / büyük bir tehlikeye düşüren, tek gözlü dehandır. Kendini çok akıllı, çok zeki, çok harika ve olağanüstü sanman; yani o uğursuz zekândır. O kör dehân ile, her şeyin Hâlıkı / her şeyi yoktan var eden yaratıcı Allahı, yani Rabbini unuttun! Aslında olmayan, vehim ve hayal ürünü olan mevhum bir tabiata isnat ettin / dayandın! Her şeyi ona mal ettin! Allah’ın eserlerini sebep ve vasıtalara verdin! O Hâlık’ın malını bâtıl / boş ve mânâsız olduğu hâlde, tapılan mâbud ve tagutlara / Allah’a isyan ettirenlere taksim ettin / paylaştırdın! Şu noktada, o dehan nazarında; her canlı ve  her insanın; tek başına, sayısız düşmanlara karşı koyması ve nihayetsiz ihtiyaçlarını kazanabilmesi için, çok çabalaması gerekiyor. Zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir tercih ve seçme kabiliyeti, zail / yok olmaya mahkûm parıltılı bir bilinç, çabuk söner ışıltılı bir hayat, çabuk geçer dakika gibi bir ömür ile, o hadsiz düşmanlara ve ihtiyaçlarına karşı dayanmaya mecbur oluyor!

Hâlbuki o zavallı canlının sermayesi, binler isteklerinden birine bile yetmiyor. Musibete uğradığı zaman; kör ve sağır sebeplerden başka derdine derman olacak birini bulamıyor.

 

 

Kıraathane

Kıraathane, kelime anlamı itibariyle;

”Müşterilerinin okumaları için gazete ve dergi bulunduran, geniş, temiz ve iyi döşenmiş yer.” Anlamına gelmektedir.

Yıllardan beri de ülkemizde kahvehane şekline dönüşmüş yer olduğu bilinir.

Bu mekân; 24 Haziran seçimleri öncesinde, birdenbire seçim meydanlarının konusu oluverdi!

Nedeni de Cumhurbaşkanı adaylarından ”Cumhur Cephesi” adayı AKP Genel Başkanı Sn. Erdoğan’ın seçim meydanlarında ”Millet Parkları” açacağı vaadinden sonra, ”Millet Kıraathaneleri” açacağını söylemesiyle gündeme oturdu!

Diğer Cumhurbaşkanı adayları, siyasi parti liderleri seçim vaatlerinde, milyonlarca işsize iş yaratmak adına fabrika açacaklarını, tarıma-hayvancılığa destek vereceklerini, işsizliğe son verip istihdam alanları yaratacaklarını söylemesine rağmen ”Kıraathane” açmak da nereden çıktı denebilir?

Ancak  ”Çılgın Projeleri” olan bir liderin bu söylemi sonrasında toplumun çeşitli kesimlerinde şaşkınlık yarattığı, diğer adaylardan çok eleştiri aldığı da bir gerçek…

Ama özellikle de ”Millet İttifakının” Cumhurbaşkanı adayı Sn. İnce; Sn. Erdoğan’ın ”Millet Kıraathanesi” açacağım, buraya gelecek gençlere iskambil oynamaları değil, kitap okumaları sağlanacak. Bedava kek, çay dağıtılacak söylemleri üzerine, fırsatı hiç kaçırmadı:

”Ben fabrika açacağım’ diyorum, o ‘Kıraathane’ diyor. Ben ‘Gençlere iş’ diyorum. O bedava kek verecekmiş. Yani diyor ki; ‘Ey milletim sizi de bu seçimde kekleyeceğim’. Böyle bir şey gerçekten inanılır gibi değil. Türkiye’de 16 yılda bir tane fabrika açmadı. Var olanları sattı. Şimdi kıraathane açacakmış, oturacakmışız, kekler çaylar bedavaymış, kitap okuyacakmışız. İnternetten haberin yok mu senin? İnternet bağlatacak mısın? Vikipedia’yı açacak mısın? Bunlar yok! Orada bedava kek yiyebilecekmişiz. Bedava kek yemek istiyorsanız Erdoğan’a oy verin. Fabrikada çalışıp ekmeğinizi kazanmak istiyorsanız bana oy verin” diye konuştu.

Cumhur ittifakı adayının böyle bir açıklamayı neden yaptığının yorumunu toplumumuza bırakalım!  Ancak ülkemizde mevcut yaklaşık 700 bin civarında Kıraathane/Kahvehane hatırlatmasını yaparak, sokaklarda iş aş peşinde koşanları göz ardı etmeden, okulunu bitirmiş ancak iş bulamamış milyonlarca gencimize ”kıraathane” açmayı, bedava kek, çay dağıtmayı vaat etmek yerine, size yeni iş yerleri açacağım, mevcut fabrikalara destek olacağım, kapanmalarına fırsat vermeyeceğim denilse,

Pek çok kıraathaneyi kahve-çay içme, sohbet etme, namaz saati bekleme yeri olarak kullanan emeklilerimize yeni, yeni kahvehaneler açılacağına onların cebine daha fazla para konulsa, onlar da canları nereye gitmek isterlerse oraya gitseler olmaz mı?

Aslında ”Kıraathaneler” günümüz Türkiye’sinde işsizlerin gittiği, gideceği yerlerdir, açıkçası ülkemizde giderek artan işsizliği de gösteren yerlerdir.

Ülkemizin kıraathane yerine işsizlerin çalışacakları yeni, yeni iş yerlerine ihtiyacı vardır.  Dolayısıyla kıraathane açma vaadiyle ne hedeflenmiştir bilinmez!

Ama gerçek olan şudur ki; geleceğimizi büyütecek bir hamle değildir. Bugün Kıraathanelerin/Kahvehanelerin hemen, hemen tamamı işsizlerle doludur.

Bu noktada çok önemli bir şeyi de unutmamak gerekir!

Nedir bu?

Kıraathaneler genel de erkeklerin gittiği kadınlarımızı, çocuklarımızı dışlayan yerlerdir! Millet Kıraathanesi açmak yerine, kadınlarımızın da, çocuklarımızın da gidebileceği  ”Halk Kütüphaneleri” açılacak denmesi daha doğru olmaz mıydı?

Böylesine bir tercih, ”Millet Kıraathanesi” açarak toplumumuza kazandırılmak istenen okuma alışkanlığına daha iyi hizmet ederdi…

Bu arada ne ilgisi var denebilir ama şu hususu da düşünmeden geçemedim!

Marmara Üniversitesinde yer yok diye ”müzik bölümü” kapatılırken! ”Millet Kıraathanesi” açmak için ne kadar çok yer varmış meğer…

 

 

Paralarından Başka Hiçbir Şeyleri Yok

Hani bizim şeker fabrikalarımız vardı. Cumhuriyetin ilk yatırımlarındandı. Ürettiği şeker pancardan üretilirdi, en zararsız şekerdi. Bizim işçimiz çalışır, pancarını bizim köylümüz üretirdi. Binlerce işçimiz ve köylümüz için geçim kaynağıydı. Pancar üreticisine, melasçıya, süt üreticisine, damızlık sığır yetiştiricisine ekmek kapısıydı.

Onları insan sağlığına zararlı mısır şurubu üreticisi ve Türkiye’nin şeker piyasasını ele geçirmeye çalışan Cargill şirketinin raporuna ve ABD Başkan yardımcısının ricasına dayanarak sattılar. Bir KHK ile de Şeker Kurumunu kapattılar.

İnsanlarımızın sağlığını, geçim kaynağını hiçe saydılar. Bu 11 şeker fabrikamızı içindeki stoklarıyla, alacaklarıyla, arsalarıyla birlikte 4,5 milyar liraya sattılar.

***

Adalet ve Kalkınma Partisi bu seçimlerde bir milyar liranın (eski parayla bir katrilyon lira) üstünde bir harcama yapıyor.

Sadece 580 milyon TL hazine yardımını, Belediyelerin sınırsız imkânlarını, valilik ve kaymakamlıkların gücünü, devlete iş yapan müteahhitlerden alınan zorunlu bağışları, Cumhurbaşkanlığı fonunu ve muhtemelen örtülü ödenekleri kullanıyorlar.

Yani şeker fabrikalarının satışından elde edilen gelirin asgari dörtte birini sadece bu seçimde AKP harcıyor.

O da yetmiyor ele geçirdikleri TV kanallarını ve gazeteleri, hatta devletin TRT’sini bile hoyratça adaletsizce kullanıyorlar. Meral Akşener ve Temel Karamollaoğlu’na kapattıkları bu mecralarda 7/24 AKP Genel Başkanını, Başbakanı ve diğer AKP’lileri izlemeye mahkûm ediliyoruz.

Gündüz üç ayrı yerde, iftarda, sahurda her an herhangi bir saatte Erdoğan’ı ve AKP’lileri canlı yayınla veren kanallar iki Cumhurbaşkanı adayına ambargo uyguluyor. (Devletin TRT’si bile utanmadan Meral Akşener ve Muharrem İnce’ye sadece on dakika yayımlayabileceğini açıkladı. Onlar da bu teklifi reddetti)

Tayyip Erdoğan’ın mitinglerinin günlerce öncesinde şehrin bütün billboardlarını afişleriyle donatıyorlar, miting bittikten sonra da indirmiyorlar. Parti bayraklarını o kadar yoğun kullanıyorlar ki başka partilerin ki görülmesin. Müthiş bir güç gösterisi ile psikolojik baskı uyguluyorlar.

Ancak Tayyip Erdoğan TV’lerde diğer adaylarla birlikte tartışma programına çıkamıyor.

Bu tavır demokratik değil.

Bu tavır adaletli değil.

Bu tavır medeni değil.

Bu tavır İslami değil.

Bu tavır insanlarımızın haber alma hakkının gaspı demek.

Bu tavır kendilerine emanet verilen devlet gücünün kötüye kullanılması demek.

Ama ne yazık ki, bu tavır AKP seçmenini rahatsız etmiyor.

Haksız ve abartılı güç kullanımından mutlular.

****************************

Aslında Çok Fakirler

Bunların o kadar çok paraları var ki haddi hesabı yok.

Fakat o kadar fakirler ki, Paralarından Başka Hiçbir Şeyleri Yok.

Bunların paraları çok ama, adalet duyguları yok.

Bunların paraları çok ama, vicdanları yok.

Bunların paraları çok ama, halkın içinde dolaşacak yüzleri yok.

Bunların paraları çok ama, eşit şartlarda yarışmaya cesaretleri yok.

Bunların paraları çok ama, rakiplerini dinlemeye tahammülleri yok.

Bunların paraları çok ama, nezaketleri yok.

Bunların paraları çok ama, değerleri yok.

**

Bunların paraları çok ama, içinde haram ve kul hakkı ÇOK.

Bunların paraları çok ama, korkuları paralarından da ÇOK.

Ama iyi biliyoruz ki “korkunun ecele faydası yok.”

****************************

Atatürk ve Akşener

Mustafa Kemal Paşa vatanımızın kurtuluşu için yola çıktığında şartlar o kadar ağırdı ki.

Ona

Ordu Yok!” dediler; “Kurulur” dedi.

Para Yok!” dediler; “Bulunur” dedi.

Düşman çok” dediler; “Yenilir” dedi.

Ve bütün dedikleri oldu.

*

Meral Akşener Büyük Atatürk’ün doğduğu yerden göç eden bir ailenin evladı. Meral Akşener de “öğrenilmiş çaresizlik” çemberini kırmak için, memleketi içinde bulunduğu kötü şartlardan çıkarmak için yola çıktı.

Ona

Parti Yok, kurdurmaz” dediler; “Kurulur” dedi.

Seçime sokmaz” dediler; “Girilir” dedi.

Para Yok!” dediler; “Bulunur” dedi.

Ve dedikleri oldu.

Rakip çok güçlü” dediler; “Yenilir” dedi.

Çok az zaman kaldı.

Rakibi yendiğini görmek için seçim sonuçlarını bekleyeceğiz.

 

 

Özbekistan Seyahati ( 3 )

Bundan önceki yazımda Semerkant da ki, ziyaretlerimizi tamamladıktan sonra, 03. Mayıs 2018 Perşembe günü saat 21.oo de Buhara’ya gitmek üzere hareket ettiğimizden bahsetmiştim

Semerkant’tan saat 21.oo de hareket eden hızlı tren bir saat kırk dakikalık bir yolculuktan sonra 22.40 a Buhara’ya vasıl oldu. Semerkant ile Buhara arasındaki mesafe yaklaşık 400 Km imiş. Yolculuğumuz çok rahat geçti diyebilirim Hiç sıkılmadan Buhara’ya geldik. İstasyona gelince bizi beklemekte olan VİZYON Turizm’e ait arabaya binerek kalacağımız otele geldik. Otelin ismi Asia Hotel Buhara idi. Otel şehrin merkezi bir yerinde olup, tarihi bir yapıya sahipti. Anahtarları aldıktan sonra bize tahsis edilen odalarımıza çıkıp istirahate çekildik. Sabah kahvaltısından sonra Buhara’yı gezmek üzere, saat 9.oo da otelden ayrıldık.

Ancak, şehri gezmeye başlamadan önce Kısaca Buhara hakkında bilgi vermenin faydalı olacağını düşünüyorum. Tarihteki en önemli ticaret yerlerinden biri olan, İpek Yolu üzerinde bulunan Buhara, Özbekistan’ın en önemli şehirlerinden biridir. Ayni zamanda Orta Asya’nın en eski şehirlerinden biri olan Buhara, tarih boyunca Moğollar, Kara Hanlılar, Sasaniler, Persler gibi birçok devletle baş şehirlik yapmıştır. Türk İslam Dünyasının önemli bilginlerinin yetiştiği Buhara, mimari yapıları kervansaray, cami ve medreseleriyle anılmaktadır. Buhara, İslamiyet’in, Mekke, Medine ve Kudüs den sonra gelen önemli merkezi durumundadır. Burada birçok millete mensup insanlar yaşamaktadır.

Rusların en son işgal ettiği yer olan Buhara Hanlığının merkezi olan şehir, birçok dine ev sahipliği yapmaktadır. Son yıllarda çok hızlı imar faaliyetleri ile şehir hakiki hüviyetine kavuşturulmaya çalışılmaktadır.  Bu arada şu hususu da ifade edeyim ki, Buhara tam manasıyla bir açık hava müzesi görünümündedir. Zira kısmen yukarıda da bahsedildiği üzere, şehrin her tarafına dağılmış bulunan tarihi medreseler,  büyük camiler, minareler, Kale ve geniş parklar ve meydanlar her köşe başında dikkati çekmektedir.

Dikkati çeken bir husus da şudur ki,  Buhara da çok miktarda dut ağacı bulunmaktadır. Bunun sebebi ise, şehir çöl üzerinde kurulduğu için düz arazi üzerinde bulunan binaların kaymaması içinmiş. Zira dut ağacı yer altından çok miktarda su çektiğinden dolayı toprağın kaymasını önlermiş.

4 Mayıs Cuma günü saat 9.oo da çıktığımız şehir turu, İsmail Samani Türbesi, Eyüp Peygamber Çeşmesi, Bala Havuz Camii ziyaretleri ile başladı. Bala Havuz Camii tarihi bir cami olup, giriş kısmında ardıç ağacından yapılmış yüksek direkler bulunmaktadır.  . Bu direkler aradan yüzlerce yıl geçmiş olmasına rağmen, halen renkleri dahi değişmeden dim dik ayakta durmaktadır.

Bu ziyaretleri yaparken öğle vakti yaklaşmıştı. Günlerden Cuma olduğu için uygun bir cami bulup Cuma Namazı kılmamız icap ediyordu. Buhara da çok cami var ama üzülerek ifade edeyim ki, birçoğu halen ibadete kapalı olup, müze olarak kullanılmaktadır Bu arada memnuniyetle şu hususu da ifade edeyim ki,  gezi ekibinde bulunan kadın ve erkeklerin hepsi namazlarını kılıyordu.  Cuma Namazı için benim için yukarıda ismini zikrettiğim ardıç direkli Bala Havuz Camii uygun görünüyordu. Zira hem güzel hem de oldukça büyük bir cami idi. Bu düşüncemi bizimle beraber gezen Şirketin şube müdürü Emre Beye söylediğimde, namazı başka bir cami de kılacağımızı söyledi

Bunun üzerine, biraz ileride bulunan Emir Muzaffer Han Camii’ne gittik. Burası güzel ve büyük bir cami idi Namaz vaktine az bir zaman kaldığı için hemen şadırvana gittik. Şadırvan oldukça güzel ve temiz bir yerdi. Bizim camilerimizde dahi böyle güzel ve şık bir şadırvanın olduğunu zannetmiyorum. Hayırlısı ile burada abdestlerimizi aldıktan sonra cami kısmına geçtik.  Bizim gittiğimizde cami henüz tam dolmamıştı. Bu sebeple ben hemen imam efendinin arkasında bir yer bulabildim. Biraz sonra cami tamamen doldu. Tabii ki,  bu husus sevindirici bir şeydi.

Özbekistan’ın bütün camilerinde henüz açıktan ezan okunması yasak olduğu için Ezan, caminin içinde okundu. İlk dört rekât sünnet kılınmadan önce imam efendi Hutbe okudu. Bilindiği üzere, bizde, Hutbe ilk dört rekât sünnet namazı kılındıktan sonra okunmaktadır. İmam, Hutbe okumaya başlarken aynen şöyle dedi. “”Hutbenin Mevzuu emanete hıyanettir”. Hutbenin mevzuunu anladığımız için diğer anlattıklarını da az çok anlayabildik Hutbe okunduktan sonra İlk dört rekât sünnet kılındı. Arkasından imam efeni elinde bir mızrak ile kürsünün birinci basamağına oturup, kısa bir dua okuduktan sonra Cuma Namazının farzı kılındı. Daha sonra dört rekât sünnet kılınıp dua edildikten sonra namaz tamamlandı Burada Cuma Namazını on rekât olarak kılıyorlar ve tespih de çekilmiyorlar. Namaz kılınırken bir husus dikkatimi çekti. Oda şudur. Sünnet namazları kılınırken müezzin imamın hemen arsında bir karış kadar gerisinde duruyor. Farz Namazı kılınırken ise, imamın arkasındaki safa geçiyor. Allah’ın izniyle Buhara da hem de büyük bir cami de Cuma Namazını kılmak nasip oldu. Allah kabul etsin.

Buradan öğe yemeğine gitmemiz icap ediyordu. Öğle yemeği için Laziz House Milli Evine gideceğimiz söylendi. Orada bizi sürprizler bekliyormuş. Gidince sürprizlerin ne olduğun göreceğiz (DEVAM EDECEK)

 

İnsan Niçin Değerlidir

0

“Wired Magazine” adlı bir dergi insanın değerini araştırmış. Kişilik veya huy olarak insan değerini ölçmenin mümkün olmadığını söyleyerek; “madem ruhsal değeri ölçmek mümkün değil, biz de bedensel değeri ölçelim” demişler.

 

Yapılan bu araştırmayla, insan vücudunun maddi değerinin, kullanılabilir parçaların ayrı ayrı satılması halinde; “45 milyon doları geçeceği” sonucuna ulaşılmış.

 

ABD’de insan hayatının değeri; 5 milyon USD civarında çıkmakla beraber, devlet Afganistan ya da Irak’ta ölen askerlerin ailelerine 500 bin USD tazminat ödemektedir.

 

Hollanda’da, yıllık gelir 28 bin Euro, ortalama yaşam beklentisi 78 yıl ve sosyal indirim oranı %4 olduğu dikkate alınarak yapılan çalışmada, insan hayatının değeri; “400 bin Euro” olarak belirlenmiştir.

 

Fakat bilinen bir gerçek var ki, hiç bir insan bu fiyatlara, hatta daha fazlasına hayatını asla satmaz. İnsanın, hem maddi ve hem de manevi yönüyle çok daha değerli olduğu, vaz geçilemez olduğu ortadadır.

 

İnsanı değerli kılan en önemli hususu ise; aklı ve iradesidir. Onu çözmeden, onu anlamadan, onun gibi yaşamadan dünyayı da hayatı da anlayamayız. Bu özelliği sayesinde; meslek sahibi ve üretici olması, güzel huylara, hasletlere kavuşması, kendisine, ailesine, ülkesine ve insanlığa hizmet etmesi mümkündür.

 

İnsana değer vermek, onun yaratılış üzere yaşamasını temin etmek ve doğuştan kazandığı hakları gözetmekle olur. Abraham Maslow 1943 yılında ortaya çıkardığı ‘‘İhtiyaçlar Hiyerarşisi” kuramında, insanın yaşam içerisinde motivasyonunu oluşturan güdülerinin kendi içerisinde bir sistemi olduğuna ve bunların da 5 ana grupta toplandığını söylemiştir. Maslow bu 5 grubu;

 

1 – Fizyolojik ihtiyaçlar,

2- Güvenlik ihtiyaçları,

3-Aait olma ve sevgi ihtiyacı,

4- Saygı ihtiyacı,

5- Kendini gerçekleştirme ihtiyacı olarak açıklamıştır.

İnsanın bu temel ihtiyaçlarının giderilmesi, sadece onun sorunu değil, aynı zamanda tüm insanlığın da sorunudur. İnsana, insanlık adına değer verilerek gözetilmelidir. Dünya, hava, su, gibi insanlığın ortak mirası olan her şey herkesindir. Birilerinin bu hakları gasp etmeye kalkışması insana ve insanın yaşama hakkına müdahaledir.

 

İnsanlığın ve toplumun en önemli görevi, özgür iradesiyle hayatını sürdürecek maddi ve manevi hak ve yetkinliklerle donatılması gereken insana bu ortamı sunmak olmalıdır. İnsana hak ettiği değeri vermek ve bunun için mücadele etmek insanlığın kendine gelmesi ve kendi onurunu koruması da demektir.

 

İnsanın “kendini gerçekleştirmesi” ve kendine gelmesi, insanlığın kurtuluşunu ve mutluluğunu da gerçekleştirecektir. İnsan bir ”değer’‘ ise o değere sahip çıkıp onun için mücadele etmek de ”’insani değer”dir. İnsanı değerli kılan özelliklerin başında, insani özelliklere sahip olması gelmektedir. Bunlara güzel ahlâk ve güzel meziyetler diyoruz.

 

Güzel ahlakı meydana getiren özelliklerin başında; “dürüstlük, iffetli olma, çalışkanlık, üreten, azim, bilgili, nazik, güvenen, güven veren, medeni, kendisine başkalarına yararlı olan, değerlere saygılı, sevgi ve saygı sahibi, değer verme, affetme, sabır, sebat, samimi, kendisini, ailesini, vatanını, milletini seven saygı duyan, kıskanç ve kibirli olmamak, adalet, sözünde durmak, yardımsever olmak, hoşgörülü, ötelemeyen, empati, güler yüz, dedikodu etmemek, cömertlik, cesaret, birlikte iş yapma arzusu, yaşama sevinci, birleştirici ve arabulucu vb.” güzel hasletler gelmektedir.

 

Bunlar çok kıymetli ve evrenseldir. Bu özellikleri hayatının parçaları haline getirenler, değerli bir insan olurlar. Dünyada hiçbir şeyin satın alamayacağı maddi ve manevi kazançlar elde ederler. Kendini gerçekleştiremeyen insanlarda, olması gereken insani özelliklerin bazıları ya az bulunur, ya da hiç bulunmaz. Bu da insanın, olması gereken değerinin düşmesine neden olur.

 

Yaradılışta değerli potansiyelle dünyaya gelen insan, mükemmelliğe ulaşması yolunda, ya da değersizleşmesi hususunda nötrdür. Beyaz bir sayfa gibidir. Onu iyi ya da kötü yapan; kalıtımla getirdiği özellikler, eğitim ve sosyal çevredir.

 

Örneğin, cömertlik bir insanın sergileyebileceği en hayranlık duyulan özelliklerden biridir. Cömertlik sadece vermekten ibaret değildir. Verdiği kişiden en ufak bir beklenti duymadan vermektir. Cömert insanlar paylaşmaktan zevk alırlar. Gerçek cömertler verdiklerinde hiçbir şeyleri eksilmez, başkalarını sevindirdikçe kendilerine daha fazla geldiğini görürler.

 

Zarafet de bir insanı diğerlerinin gözünde yücelten bir özelliktir. Zarafet anlam olarak kişinin hal ve hareketlerinde nezaket, sabır, ince ruhluluk, zariflik, kıymet bilme ve lütuf edici özellikleri içerir.

İçten minnettar olma zarif bir ruh oluşturur. Sonuçta sabırsızlık duygusu içinde olduğumuzda sabırlı olmayı, sinirli olduğumuzda nazik olmayı, karşımızdakine haklı imiş gibi davranmayı, bir insanı eleştirmek yerine incelikle düzeltmeyi, takdir etmeyi tercih eder hale geliriz. Gerçek zarafet bütün bunları herhangi bir beklenti içinde olmadan yapabilmektir.

 

İki örneğini verdiğimiz güzel huyların her birinin onlarca yararı vardır insana. Bu hasletler arttıkça insan da o denli değerli olacaktır haliyle. Bu hasletlerin kazandırılması ise büyük ölçüde aldığı eğitime bağlıdır.

 

İnsan, canlı varlıklar arasında eğitilebilir ve eğitime muhtaçlığı en belirgin olanıdır. Oysa hayvanlar içgüdü denilen hazır tepki kalıplarıyla dünyaya geldiklerinden kısmen eğitilebilirler; ancak eğitime muhtaç değildirler.

 

İnsan, gelişmiş sinir sistemi, mükemmel bedensel yapısı, üstün öğrenme yeteneği, yaşamayı ve öğrenmeyi sağlayacak güdülerle dünyaya gelmektedir. İnsanlaşabilmesi ve insanca yaşayabilmesi için bilgi, beceri ve tutumlarla donanması, yani eğitilmesi gerekmektedir.

 

Eğitim, bireyleri bir yandan topluma rahat ve mutlu şekilde uyacak davranışlar kazandırmaya, bir yandan da yarınların toplumuna hazır esneklikte düşünme gücü ve becerisine sahip davranışlar kazandırmaya yarayan planlı ve kasıtlı öğretim faaliyetlerinin tümünü içeren bir süreçtir. Bireyin insan onuruna yakışır şekilde davranışlar kazanması için kendisini değerli, güçlü ve sevilen biri olarak görmesi yanında olumlu duyguların etkili olduğu ortamlarda bilgi ve sevgi ile donatılması gerekmektedir.

 

Eğitimin nihai amacı, bireyin kendini gerçekleştirmesidir. Kendini gerçekleştiren birey, yeteneklerini ve gizilgüçlerini içinde yaşadığı ana ve ortama göre sonuna kadar kullanabilen kimsedir. Kendini gerçekleştirme bir süreç olarak, insanın kapasite, gizilgüç ve yeteneklerinin, çevrenin sınırsız olanakları içinde gelişme ve zenginleşme eğilimi göstermesidir.

 

Dünyaya biyolojik anlamda insan olarak gelmekle insan olunmuyor. Bebeklikten itibaren sağlıklı bir aile ortamından sonra, sırasıyla tüm öğretim kurumlarında gelişimin bütün alanlarında, kapasitesi ölçüsünde ve doğrultusunda, gelişimini sağlayacak eğitim olanaklarından yararlanan bireylerin, başarılı ve mutlu olmaları; saldırgan eğilimlerden kurtularak insanlaşmaları mümkündür.

 

Çocukların sevgiden ve bilgiden nasibini almaları insanlaşmalarının ön koşuludur. Bunu sağlayacak olan yetişkinlerin eğitim anlayışlarını sürekli yenilemeleri de bir zorunluluktur.

 

Sevgiyle kalın…