17 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 616

‘Ak Güller, Kara Güller’, Dinî Teşekküller

0

“Müslüman, İslam’ı öyle canlı ve diri yaşa ki seni öldürmeye gelen de sende dirilsin!”

Bir zamanlar Diriliş Partimiz bile vardı. Ve şiir geceleri ‘Zambaklar en kuytu yerlerde açar‘la başlardı. Gözyaşı Geceleri, talebe hizmetleri ve imanî sohbetlerle aydınlanırdı akşamlar. Amatör radyolar, amatör ama Allah rızasını dilinden düşürmeyen Müslümanlar.

Müslüman çalmazdı. Müslüman kandırmazdı. Müslüman hile yapmazdı. Bu geniş zaman kipleri içinde birinci tekil şahıslar azdı. Dervişe, sofiye, ihvana, imam – hatipliye; kasayı, makamı, devleti teslim edecektiniz iş bitecekti. Beş’e beş kattın mı Müslümanın karesiydin, bir yere müntesipsen küp.

Eş’arî geleneğinin şekilciliğine kamufle olduk ama bir halt olmadı. İslam Tarihinden seçtiğimiz adlar firmamızın müşteri garantisiydi. Önümüzdeki gazete, çenemizdeki sakal ve arka fondaki yapraklı takvim ‘Benim ticaretime güvenmiyorsan bari bunlara güven‘ kurnazlığı değil miydi?

Bahçecik‘te bir kısım siyasi arkadaşları kenar mahallelerdeki gariban aileler için yardım toplar ve dağıtırken görünce ne hislenmiştim. Çorbaya tuz babında. Aynı arkadaşlar ilk seçimde Belediye Başkanlığını aldılar. Himmetlerde maaşlarının yarısını yüreğinin diğer yarısıyla koyan insanlar gördük. Ay‘lı, Güneş‘li, Can‘lı, Gönül‘lü çok organizasyonla karşılaştık. Onları bırak “Yüzyılın İyilik Hareketi”ne bile iyi niyetimizi kurban vermişiz.

Bir delikten bir daha ısırılmamak kaydıyla enayiliğimin özgül ağırlığı oldukça yüksek. Yok, 80 öncesi sağı da – solu da istismar etmişlermiş. Ya 80 sonrası Müslümanları kim istismar etti: Öbür Müslümanlar.

Uğur Abi, bidonun içinde yanan ateş önünde okuduğu şiirlerle bize hem Cehennemi hem de Cenneti gösteriyordu. Ramazan Abi‘nin gözyaşları bizim gözyaşlarımızdı. Hıçkırığı bile asker arkadaşımızdı. Sonra Fener, deniz ötesini de aydınlatmaya başladı. Şiir kıtalarından yerkürenin kıtalarına sıçradı Fenerin Işığı. Bu ışıktan bir gazete, bir televizyon ve bir parti neşet etti. Bir’e 700, bir’e 70 bin verdi. Ramazan Abi’nin Ramazanlığıydı işte.

Gemiler, filolar, firmalar, milyon avrolar, milyar dolarlar. Gelsin paralar, gitmesin paralar ve hiç bitmesin paralar. ‘Veren el, alan elden üstündü‘ ama ben daha, veren – dağıtan bir dinî teşekkül görmedim. Lâkin bu gözler neler gördü neler. Ne pespâyelikler…

Yavuz karakterli bir Ağır abi; ‘Harama uçkur çözmedim elhamdülillah‘ diye mal beyanında bulunanlara ‘Denk getirememişsindir‘ derdi. ‘Boğazımdan haram lokma geçmedi‘ diyenlere ‘Nasıl becerdin‘ diye sorardı. Zamanla insanlar pepeçura gibi morardı. Artık herkesin kendi şeyine göre bir Müslümanlığı vardı.

Yanarım yanarım, iyilik kelimesinin yüzyıl boyunca öksüz kalacağına. Bizim gibi tombaladan Müslüman kuşakları kara toprağın alacağına. Kad halet.. Bir nesildi, geçti. Ama bunlar yüzünden, bunlardan sonra gelenler din adına, rıza-yı ilâhi adına ve hayır adına insanları ikna etmek için akla karayı seçti.

 

“Yamadık dünyamız, yırtarak dinimizden

Din de gitti, dünya da gitti elimizden”

 

(2009 Haziran‘ında yazmış olduğumuz yazıyı birkaç rötuşla beraber okurlarımızla paylaşıyoruz)

 


Başlıktan itibaren buraya kadarkilerin tamamı Sezai Karakoç’la alâkalı

Ömer Hayyam

 

 

‘Hadis’ ve ‘Sünnet’ Kavramları – Hadis Kitapları

0

Halk arasında ‘hadis’ ve ‘sünnet’ kavramları zaman zaman karıştırılmakta, ikisinin de aynı olduğu düşünülmektedir. İlim adamları ise ‘hadis‘ ve ‘sünnet‘ birbirinden ayırmaktadırlar.

Hadis:

İslâm dininde, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimizin söylediği sözler, yaptığı hareketler, davranışları ve gördüğü halde sözlü olarak yasaklamadığı, uygun gördüğünü bir şekilde belirttiği işlerdir. Râvilerden1 hadis derleyip yazanlar, inceleyenler tarafından günümüze intikal etmiştir.    Hadis kelimesini ‘yeni‘ ifâdesiyle düşünenler, bu kelimenin zıddı olan ‘kadîm’i Kur’ân-ı Kerîm’e, ‘yeni‘ mâniasındaki ‘hadis‘i de Resûlüllah’ın söz, fiil ve takrirlerine uygun görmüşlerdir.

Söz konusu kavram, Arap dilindeki ‘yeni, modern, çağdaş vb.’ mânialarıyla bağlantılı olarak haseb2 ve nesebe3 dayalı câhiliyye4 toplumunun aksine, yepyeni bir toplum oluşturma faaliyetine girişmiş olan ve yepyeni mesajlarla gelen Hz. Peygamber’i her yönüyle konu edinen ‘el-Hadis‘ terimiyle örtüşmektedir.

İslâm terminolojisinde ‘hadis’ kavramı, kelimenin aslındaki haber, hikâye ve rivayet mânialarına istinat ettirilmiştir. Hadis ıstılahında5 ise; söz, fiil ve tasdik olarak Hz. Peygambere izâfe edilen her şeyin dikkatlice nakil ve yazılı şekline ‘hadis‘ denilmektedir. Usûlcüler6 nazarında hadis denilince, kavramın haber, hikâye ve rivayet şeklindeki sözlük mânialarını dikkate alarak sünnetin sâdece sözle tespit edilmiş kısmı olarak anlaşılmıştır. Bu durumda Resûlüllah’ın takrirleri7, şemail8 ve vasıflarına ait haberler ile sahâbe9 ve tabiîne10 ait nakiller yânî mevkuf11 ve maktû12 hadisler târif dışı kalmaktadır. Diğer hadis usûlü âlimleri ise çerçeveyi daha geniş tutarak mevkuf ve maktu hadisleri (sahâbe ve taâbiîn sözlerini) de tarifin içine almaktadırlar.  Fıkıh âlimleri de hadis kavramlarını, hadis usûlü âlimleri gibi Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirleri olarak anlamışlardır. Denilebilir ki bâzı farklı görüşler hâriç tutulursa hadis kelimesinin terminolojik13 mânâsı olan hadis usûlü ıstılahındaki anlamında hemen hemen bütün İslâm âlimleri müttefiktirler.

Sünnet:

‘Hadis’ kavramının terminolojik anlamında İslâm âlimleri ittifak ettikleri halde, ‘sünnet‘ kelimesinin İslâm tenninolojisindeki anlamını hadis usûlü âlimleri, fakîhler14 ve fıkıh15 usulcüleri farklı anlamışlardır. Sözlükteki iyi veya kötü yol, davranış, âdet, kanun vb. anlamlarıyla bağlantılı olarak hadisçilere göre sünnet, Hz. Muhammed (sav)’den nakledilen her türlü söz fiil ve takrirler ile hılkî (yaratılış) ve hulkî (ahlâkî) vasıfları, Peygamberlikten önceki ve sonraki sîreti16 davranışlarıdır.

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Hz. Peygamberin her türlü söz ve fiil ile sîret (davranış), meğâzî (gazve-savaş), şemâil (beden ile huy ve ahlâk özellikleri ve hatta Peygamberlikten önceki davranışlarının tamamını içine alan hadisçinin sünnet anlayışına karşılık sünnet, fıkıh ıstılahında:  ‘Dinde farz ve vâcibin17 dışında tâkip edilmesi gerekli yol ‘ olarak tarif edildiği görülmektedir. Bu durum, fıkıhçıların sünnete daha dar çerçevede baktıklarını göstermektedir.

Hadis ve sünnet kavramlarıyla Hz. Peygamber’den nübüvvet18 öncesi ve sonrası sâdır19 olan her şey kast olunmakla beraber, hadis usûlcüleri daha çok hadis terimini peygamberlikten sonraya ait haberler için kullanmaktadırlar ki bu durumda sünnet, hadisten daha umûmî demektir. Bu mâniayla ilgili olarak Hz. Peygamber’in peygamberlikten önceki ve sonraki sözü, fiili, takriri, sîreti ve şemâlinin tamamı sünnet kavramı içine girmektedir, Hira Mağarası’nda20 gece kalıp ibâdet etmeleri de bu mâniada sünnettir.  Bazı hadisçiler ise sünneti bir kültür ve bilgi kaynağı olarak ve hatta İslâm’da ‘kültür ‘ kelimesini en ziyade karşılayan bir tabir olarak görmektedirler.21

Otuzdan fazla âyette Hz. Peygambere itaatin emredilmesi, hadislerin üstün bir değere sâhip olduğunun şeksiz süphesiz ispatıdır.

İslâm âlimleri, hadislerin tesbiti konusunda olağanüstü derecede titiz ve dikkatli davranmışlar, bir sözün hadis olup olmadığını belirlemek için büyük meşakkatlere katlanmışlardır. Başlıca hadis âlimleri olarak şu isimler verilebilir: Buharî*, Müslim*, İbni Mace*, Tirmizî*, Ebû Dâvud*, Nesai*, Beyhekî*, Taberanî*, Nevevi*…

Ehl-i Sünnet akaidine uygun en tanınmış hadis kitapları altı adettir:  Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Sünen-i Nesai, Sünen-i Tirmizi, Sünen-i Ebâ Dâvut ve Sünen-i İbn Mace. Bu altı kitap, ‘Kütûb-i Sitte‘ olarak anılır.

Hadisler, Kur’ân-ı Kerim’den sonraki ikinci dînî kaynağımızdır. Müslümanlar; Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerini, bu âyetlerin izahını, hayata nasıl tatbik edileceğini hadislerden öğrenirler. Hadisler sâdece Kuran-ı Kerim’in tefsiri olarak görülmemelidir. Aynı zamanda İslâm’ın pratik hayattaki rehberidir.

Bütün bunlardan dolayıdır ki, târih boyunca hadisler, bu mevzua gönül verenler tarafından büyük meşakkatler göze alınarak derlenmiştir. Hadis bilen bir kişinin varlığından haberdar olan hadis toplayıcıları günler ve haftalarca yol katedip, o kişinin bulunduğu yere gittiklerinde, söz konuşu sahısla konuşmadan önce, o şahıs hakkında bilgi toplarlardı. Aklî melekesi yerinde mi, hâfızası kuvvetli mi, yalan söyler mi, güvenilir bir insan mıdır, İslâmiyet’e aykırı davranışları görülmüş müdür, ecdâdı ve ataları arasında bu kusurlarla mâlûl insan var mıdır? Gibi konular sorup soruşturulur, hatta bu soruşturmaya muhatap olan şahıs da soruşturulur, bütün bunlardan müspet bir netice elde edildikten sonra hadis bilen kişi ile görüşülürdü. Söz konusu şahıstan;  hadisi kimden öğrendiği, dinlediği, dinlediği kişinin kimliği ve onun da kimden dinlediği gibi, kılı kırk yararcasına araştırılır, en küçük bir şüphe yoksa rivâyet edilen söz, hadis olarak kaydedilirdi. Haftalar ve aylar süren bir araştırma ve soruşturmada en ufak şüpheli bir durum ortaya çıktığında, harcanan zaman ve emek bir kalemde silinir, unutulur, sonraki arayışlara başlanırdı.

Çünkü Kur’ân-ı Kerim, kendi ifadesiyle; ‘kendisinde şüphe olmayan‘ kesin bir kaynaktır. ‘Kur’ân-ı Kerîm’den sonra gelen kaynak‘ olarak kabul edilen hadisler için de şüphe endişesi bulunmaması gerektiğine inanılırdı.

Hadisler hemen kaleme alınmadığı için, sayısı, güvenilirliği ve taşıyıcıları bakımından farklı bir öneme sâhiptir.

Ancak, hadisin önemini bilen büyük âlimler, sahâbe devrinden hemen sonra derlemelere başlamış ve bu işi büyük bir başarıyla neticelendirmişlerdir.

Bu vesileyle de, ‘hadis usûlü‘ adı altında son derece derinlikli ve engin ilmî yöntemler geliştirilmiş ve büyük bir ilim alanı ortaya çıkartılmıştır. Bunlar, öyle güvenilir metotlardır ki, daha sonra gerçek anlamda ortaya çıkacak olan târih ilminin gelişmesinde de en önemli rehber olmuşlardır.

Hadîsler, başta Buhârî ve Müslim olmak üzere, pek çok büyük bilgin tarafından tesbit edilmiş ve sınıflandırılmış, ‘cerh ve tâdil ilmi‘ gibi hassas terazilerle tartıldıktan ve nice ince eleklerde elendikten sonra, sarsılmaz birer metin hâline getirilmiş ve günümüze kadar da böylece nakledilmiştir.

Buna rağmen, hadisde temel kaynak olan ‘Kütûb-i Sitte‘ isimli hadis kitaplarında bile sahih olduğundan emin olunmayan sözler bulunabilmektedir. Hepsinin güvenirlilik derecesi belirtilmiştir. Bunları İslâmî akıl ve mantık süzgecinden geçirmek, uzmanına sormak faydalı olur.

Hadis ilminin ne kadar derin ve engin olduğunu anlatan bilgiler, şöylece özetlenebilir: Hadisler;  hadisin kaynağına göre: ‘Nebevî hadis‘ ve ‘Kutsî hadis‘ olarak iki gruptur. Birincisi Peygamber Efendimizin kendi sözleridir. İkincisi ise Peygamberimizin; ‘Allah Teâlâ şöyle buyuruyor‘ diyerek söylediği sözlerdir. Râvi (rivâyet eden) sayısına göre ‘Mütevâtir‘ ve ‘âhâd‘ olmak üzere iki gruptur. Birincisi, rivâyet eden çok sayıda kişinin, doğru söylediklerine inandığı kalabalık bir gruptan duyduğunu söylediği hadislerdir. Bunlara ‘meşhur hadis‘ de denilmektedir.  Âhâd hadis ise, râvileri, mütevâtir hadis kadar çok olmayan hadislerdir. Râvi sayısı bir veya iki gibi çok az olanlara ‘garîb hadis‘ denilir. Sıhhat derecesine göre hadisler; ‘sahih hadis‘ ve ‘hasen hadis‘ olarak isimlendirilir. Birinci gruptakiler senetleri sağlam olanlardır. İkinci gruptakiler ise, senetlerinde kusur bulunanlardır. Bu gruptaki hadisleri, fıkıh âlimleri delil olarak kullanmışlardır. Senetlerinde kopukluk bulunmasına göre hadisler; ‘muttasıl22 veya ‘mevsul23, ‘münkatı24 veya ‘mu’dal25 olarak sınıflandırılır. Değişik hadis âlimleri, daha farklı sınıflandırmalar da yapmıştır.

Şarkiyatçı‘ veya ‘oryantalist‘ olarak anılan Müslüman olmayan âlimlerin hadis konusunda yazdığı eserlerle, İslâm dünyasında ‘hadis muhalifleri‘ olarak anılan ilim erbâbı kişilerin yazdığı eserler de hacimli bir külliyat meydana getirmektedir.

Bunların dışında, hadis ilmi ile alâkalı olarak; hadis rivâyet edenlerin hayat hikâyelerini anlatan kitaplar da vardır. Bunlara ‘ricâl kitapları‘ denilmektedir. ‘Hadis şerhleri26 olarak isimlendirilen kitapların da zikredilmesi gerekir.

Yukarıda adı geçen hadis kitaplarının dışındaki belli başlı hadis kitaplarını şöylece belirtmek mümkündür:

*Râmüz el Ehâdis / Hadisler Deryâsı: (2 Cilt) Tasnif eden: Ahmet Ziyaüddin Gümüşhânevî. Tercüme eden: Abdülaziz Bekkine. Yayına hazırlayanlar: Lütfi Doğan ve M. Cevad Akşit.

*Riyâzü’s-Sâlihîn: Tasnif: Muhyiddin en-Nevevî. Tercüme edenler: Prof. Dr. M. Emin Özafşar, Prof. Dr. Bünyamin Erul. Diyânet İşleri Başkanlığı Yayını, Ankara 2013.

*Sahîh-i Müslim: (6 Cilt’te 3033 hadisin tercüme ve tefsiri) Ahmet Davudoğlu, Işık Kitapları, İstanbul 2012.

*El Umde Fi İ’dadi-l Udde: Abdülkadir bin Abdülaziz, Şehâdet Yayınları.

Diğerleri: *Eshabul Vurudil Hadis: Celalaedin Es Suyuti. *Mücemus Sağir: Taberani. *Edebul Müfred: İmam Buhari. *Camiul Ulum Vel Hikem: İbn Recep El Hanbel.  *Buluğul Meram: İbn Hacer El Askalani. *El-Munteka: (Abdullah bin Ali, İbnu’l-Carud en-Nisaburi. *Müsnet: İmam Ebu Hanife.

AÇIKLAMALAR:

1râvi: Peygamberden duyduğu sözleri, hadis toplayanlara aktaran.

2haseb: şahsî özellikler, kusur ve meziyetler.

3neseb: soy, sop, nesil, akrabalık.

4câhiliyye: Arapların, İslâmiyet’in nâzil oluşundan önceki dönemi.

5ıstılah: belli bir ilim dalına ait, herkesçe bilinmeyen…

6usulcü: usûl geliştiren.

7takrir: sözle ifâde, söyleme, resmî olarak bildirme, ders verme.

8şemâil: huy, tabiat, ahlâk, dış görünüş ve vasıflar.

9sahâbe: Hz. Muhammed’in yakınında ve bulunmuş Müslümanlar.

10tabîin: sahâbe döneminde onlarla bir arada yaşayan Müslümanlar.

11mevkuf: Hz. Muhammed’in, sahâbeler tarafından nakledilen sözleri, hadisleri.

12maktu: Sahâbelerden dinleyenlerin naklettikleri hadisler.

13terminoloji: bir ilim veya sanat dalına ait kelimelerin tamamı, terim bilimi

14fakîh: fıkıh âlimi, İslâm hukukçusu:

15fıkıh: İslâmiyet’te, şahsî ve sosyal hayatla alakalı hükümlerini inceleyen ilim dalı.

16sîret: Hz. Muhammed’in hayat hikâyesi.

17vâcib: İslâmiyet’te terk edilmesi doğru olmayan, kesinlik bakımından farzdan sonra gelen hükümler.

18nübüvvet: Peygamberlik.

19sâdır: çıkan, meydana gelen, zuhur eden.

20Hira Mağarası: Mekke’nin üç mil kuzeydoğusunda bir dağın mağarası. Peygamber efendimize ilk vahiy burada gelmiştir.  Bu dağ ‘Cebelü’n-nûr / Nur Dağı‘ olarak da anılır.

21İbrahim Cânan: Peygamberimizin Hadislerinde Medeniyet Kültür ve Teknik.  s: 127-128 Cihan Y., İstanbul 1984 22muttasıl: rivâyet edenlerin geriye doğru sırasının kesintisiz olarak sahâbeye kadar uzanan hadis.

23mevsul: Sahabînin, (Resulullahtan işittim, böyle buyurdu) diyerek haber verdiği, hadis-i müsned-i muttasıl demektir. Bunlara, hadis-i merfu da denir.

24munkatı: Hadis senedinde, nakledenler sırasında boşluk olan hadis.

25mudal: Senet zincirinde peşpeşe iki ve daha fazla râvinin bulunmayışı sebebiyle zayıf sayılan hadis.

26şerh: açıklama, izah etme.

Hadis ve Sünnetin Önemi:

Hadisin sünnete eşit bir manâya sâhip olarak sahâbe devrinde ve ondan sonra gelen nesiller arasında rivâyet edildiği kabul edilirse, İslâm dininde onun kazandığı önemin derecesini ve dinin tekemmülünde oynadığı rolü tâyin ve tespit etmek çok daha kolaylaşmış olacaktır. Çünkü İslâm dininde hadis ve sünnetin, Kur’ân-ı Kerîm’den sonra ilk kaynağı teşkil ettiği, bu konuya eğilmiş olanlarca bilinen hususlardandır. Bu bakımdan, onun fıkıh uleması yönünden İslâm dinindeki değeri, bir bakıma, hadisin aynı sâhada sâhip olduğu değer mânâsındadır. Bu değer, Hazret-i Peygamberin risâlet göreviyle birlikte ortaya çıkmış ve yine bu görevin değeri nispetinde yükseklik kazanmıştır. Hadisin kazandığı bu yüksek değeri tespit edebilmek için, Peygamberin risâlet görevini ve bu görevin ehemmiyet derecesini daima göz önünde bulundurmak lâzımdır.

Peygamber (sav) Efendimizin görevi, genel mânâda ve İslâm’ın koyduğu prensipler çerçevesi içinde, insanları tek Allah inancına dâvetten ibârettir. Bir bakıma bu görev, kendisinden önce gelmiş geçmiş peygamberlerin görevlerinden farklı değildir. Bununla beraber görevin yürütülüşü yönünden diğerlerinden ayrılan pek çok noktaları bulunduğuna da şüphe yoktur. Bu ayrılığın mühim bir kısmı, ona inzal olunan Kur’an cihetinden gelir.

Hakîkaten Allah Ta’âlâ, Hazret-i Peygamberi, Kur’ân-ı Kerîm-i tebliğ etmekle görevlendirmiş ve bu hususta ona şu emri vermiştir:

Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer (bunu) yapmazsan O’nun peygamberliğini yapmamış olursun,’ (Maide sûresi 70)

Bu açık emirden anlaşıldığına göre, Peygambere tevdi olunan tebliğ görevinin, kendisine inzal olunan Kur’ân-ı Kerîm’in insanlara duyurulması veya öğretilmesi ve dolayısıyla onların, Kur’anın emir ve yasaklarına uymalarının sağlanmasıdır. Çünkü Kur’an dinin esasıdır ve dinin hayatiyeti, ancak, onun getirdiği emir ve yasaklara uymak suretiyle gerçekleşir.

Hz. Peygamberimiz Rabb’inden aldığı emre uyarak, Kur’an’ı Kerîm’den kendisine gönderilen âyetleri Müslümanlara tebliğ etmiş ve bu suretle peygamberlik vazifesini yerme getirmiştir. Fakat tebliğ vazifesi ile de yetinmemiştir. Meselâ namaz kılınmasını emreden âyetleri, zekâtın şartlarını, İslâm’ın adâb-ı muâşeret kaidelerini ve Kur’an-ı Kerîm’de açıklaması, bulunmayan hususları da hadisleriyle duyurmuştur.

Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimize, Kur’ân’la birlikte Sünnetle ifâde edebileceğimiz bir de hikmet27 verilmiş ve Müslümanlar, her ikisine de riâyet etmekle emrolunmuşlardır. Çünkü Allah (Subhânehu Teâlâ) Hazretlerinin emirlerine riâyet, bir bakıma O’nun kitabına riâyettir. Peygamberine Hz. Muhammed’e riâyet de, ona verilmiş olan hem kitaba, hikmete, hadis ve sünnetlerine riâyettir.

27hikmet: Adâlet, ilim, fiil-amel, nübüvvet, Kur’ân, Allah’a itaat, dinî anlayış, Allah korkusu, akıl, söz ve işte isâbet, hakkı bilme ve hayır işlemek demektir. Hikmet kavramı; Bakara 2/231’de: ‘öğüt’, Âl-i İmrân, 3/48’de ‘anlama‘, En’âm, 6/89’da  ‘bilgi ve aklî deliller‘,  Bakara 2/269’da: ‘Kur’ân’ın yorumu‘, Bakara, 2/151 ve 231’de ‘Sünnet‘, Bakara, 2/251’de ‘Peygamberlik‘ mânâlarında kullanılmıştır.

*İşâreti konulan şahıslar hakkında kısa bilgiler:

Buharî: (Buhara, 810 – Semerkant, 870), Müslim: (Nişabür, 821 – Horasan, 875), İbni Mace: (Kazvin,824 – Bağdat, 886), Tirmizî: (Tırmiz, ? – Nişâbür, 932), Ebû Dâvud:  (Sicistan, 817 – Basra,889),  Nesai:  (Nesa, 994 – Filistin, 915), Beyhekî: (Beyhek, 994 – Nişâbür, 1066), Taberanî: (Şam, 873 – Isfahan, 970), Nevevi: (Şam, 1233 – Şam, 1277).

 

 

24 Haziranın DİP DALGALARI Nelerdir?

24 Haziran seçimlerine az bir süre kaldı. Seçime girecek adaylar, partiler tüm imkânlarıyla seferber oldular halkımıza vaat üzerine vaatte bulunuyorlar.

Açıklanan bu vaatlerden, verilen bu sözlerden kaç insanımız etkileniyor, sandıkta verilecek oylar bu vaatlere göre mi belirlenecek günü geldiğinde göreceğiz!

Ancak özellikle muhalefet adaylarının dillendirdiği, hem yazılı, hem görsel, hem de sosyal medyada söylenen bir tanımlama var!

Bu tanımlamanın adı:  ”Dip Dalgasıdır”

Herkes bu konuyla ilgili bir şey söylüyor, basında farklı yorumlar yapılıyor ama anlaşılan bir şey var ki, bu seçimleri en çok etkileyecek olan şey de bu dip dalgası…

Gözle görülmüyor, elle tutulmuyor, sayılmıyor, yüzdesi nedir bilinmiyor!

Sadece hissedilen bir şey!

Oldukça gizemli!

Adeta seçimlerin sonucunu belirleyecek şifresi…

Halkımız da bu dip dalgasını, dalgalarını merak ediyor!

Peki, 24 Haziran seçimlerini böylesine etkileyecek bu güçlü dalga nasıl bir şeydir?

Nedir bu dip dalgaları?

Aslında onlarla öylesine iç, içe yaşıyor, etkilerini öylesine çok hissediyoruz ki!

Toplumumuzun pek çok kesiminde iş, aş diyerek dolaşan milyonlarca işsizin umutsuzluğuna baktığımızda,

Yarınlarımızın umudu gençlerimizin öğrenimleri boyunca yaşadıkları türlü olumsuzlukları, mezuniyetleri sonrasında neler yaşadıklarını gördüğümüzde,

Onca emeklimizin hayatlarının son evresinde mutlu mesut bir yaşam sürecek kadar gelirinin olmaması nedeniyle, ileri yaşlarına rağmen az da olsa bir harçlık çıkar diyerek yaz kış demeden kimilerinin kâğıt mendil, kimilerinin ellerinde su şişesi sattıklarına tanıklık ettiğimizde,

Kadınlarımızın her Allah’ın günü itilip kakılmasını, cinayete kurban gitmesini, tacize uğramasını duyduğumuzda, okuduğumuzda,

Ülkemizin çocuk gelinlerinin bir türlü önlenemediği bahtsızlıklarını duyduğumuzda,

Yıllardır kucak açtığımız milyonlarca Suriyeli göçmene harcanan milyarlarca dolar, vatandaşlarımız için harcansaydı neler yapılırdı diye düşündüğümüzde,

Özellikle Milenyumlu yılların başından bugüne, ülkemizin içte ve dışta yaşadıklarına bakıp, başımıza gelenlerin nedenlerini iyice analiz ettiğimizde,

Toplumumuzun adeta bir anne sevgisine muhtaç hale geldiğini gördükçe,

Bunların her birisi; sonucunu yaşayarak gördüğümüz elle tutulmayan, sayılamayan, yüzdesi ölçülemeyen ama her kesimde hissedilen ayrı bir dip dalgasıdır.

Şöylece etrafımıza bir bakalım, mutlulukla parıldayan kaç çift göz görebiliriz?

İnsanlarımız ekonominin ağır yükü altında iki büklüm olmuş, yarınların ağır yaşam koşullarını nasıl taşırım kaygısını yaşamaktadır. Zaten sırf bu ağır ekonomik koşullar nedeniyle değil midir ki, erken seçim kararı alınmıştır.

Son dönemde yaşanan döviz dalgalanmalarına baktığımızda, Türk Lirasının yabancı para birimleri karşısında yaşadığı değer kaybının toplumumuza yaşattığı olumsuzluklar, bitmez tükenmez zamlar, söz konusu dip dalgalarının en güçlü olanıdır.

Sadece bu yılbaşında memur, işçi ve emeklimize verilen maaş artışlarının bu döviz dalgalanmalar sonucunda eriyip gitmiş olmasının toplumumuzda yarattığı tepki de güçlü bir dip dalgasıdır.

Bu tanımlama ile ilgili söylenebilecek önemli bir gösterge de seçim anketlerinde ortaya çıkan kararsızlar yüzdesidir!

Pek çok anket sonucuna baktığımızda ülke genelinde çıkan kararsızların oranı %18’lerdedir. Hiç şüphesiz, dip dalgalarının toplumumuzda en çok etkilediği kesimlerin kararsızlar olduğu da bir başka gerçektir.  Onun içindir ki, adayların tamamı da bu kararsız kesimin vereceği oyların peşindedir.

Çevrenize dikkatle bakınız, bu dip dalgalarının etkilerini ülkemizin her yanında göreceksiniz.   Kimilerimiz bu dalgalardan olumlu etkilenmiştir, kimilerimiz ise olumsuz…

Bu çevremize bakışımızla, neyi, nasıl gördüğümüzle, yaşadıklarımızla doğru orantılıdır!  Ama unutulmasın ki, seçimlerin sonucunu toplumuzu içten içe vuran bu dip dalgaları etkileyecektir.

 

 

Ekonomiyi de İyi Yönetemediler

Döviz kurlarında endişe verici artış, Merkez Bankası’nın iki defa faiz artırımı yapmasıyla bir nebze duruldu.

Ancak faiz artışı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hiç istemediği bir şeydi. Mecbur kaldı, Merkez Bankası’nın bağladığı elini kolunu serbest bıraktı, faizler arttı.

Şimdi de Erdoğan dönemi ekonomisinin tek dayanağı inşaat sektörü faiz artışından zarar görecek. Hatta sadece inşaat sektörü değil taksitli satışlarla ayakta duran otomotiv, iletişim ve diğer bütün sektörler olumsuz etkilenecek.

Zaten son yıllarda üretilen konutların bir kısmı satılamadığından konut stoku her sene artıyordu. Toplamda 2 milyon 130 bin konut satılamadığı için stokta bekliyor. Hiç yeni konut yapılmasa bile 3,5 yılda satılabilecek büyük bir stok bu.

Hükümet, inşaat sektörünü canlandırmak için tapu harcında indirim, KDV’de indirim ve damga vergisinden muafiyet gibi yasal düzenlemeler yapmış, satışları canlandırmaya çalışmıştı. Şimdi faiz artışı ile konut satışlarının azalması bekleniyor.

***

Prof. Dr. Güngör Uras‘ın cümleleri ile özetleyelim: Son 16 seneden beri “biz imalat sanayiine yatırım yapmaktan vazgeçtik. Özel sektörün yatırım kaynaklarının büyük bölümünü konut yatırımına harcadık.”

“Konut yatırımı ‘sosyal yatırımdır’. İnşaat sırasında ekonomiye katkıda bulunur. İnşaat tamamlandıktan sonra ‘üretime-ekonomiye’ katkı yapmaz.”

“Ülkenin büyümesi, üretimin, gelirin, istihdamın, ihracatın artması için her yıl imalat sanayiine yatırım yapmak zorundayız.”

Erdoğan ve Ak Parti hükümetlerinin ekonomik tercihleri sonunda bizi “uçurumun kenarına” getirdi.

Bu tercihin sebebi, belirli bir zümre yararına rant üretmesi idi.

Oysa bu 16 yılda yapılması gereken, üretim yapısının, ileri teknolojinin yoğun olarak kullanıldığı, yüksek katma değer yaratan bir sanayi yapısına dönüştürülmesiydi.

Döviz artışı mı, faizlerin yükselmesi mi? “Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” hali idi.

Erdoğan ideolojik saiklerle TCMB’nın elini kolunu bağladı, zamanında tedbir alınamadı. Döviz de yükseldi, faiz de. Kısaca sakal da, bıyık da tükürük içinde kaldı.

Esas vahim olan borcu borçla kapatarak vaziyeti idare eden Türkiye artık çarkı döndüremez hale geldi.

2002’de 130 milyar dolar olan toplam dış borçlarımız 2017 sonunda 453 milyar dolara ulaştı.

Sadece bu yıl ödenmesi gereken 236 milyar dolarlık muazzam bir borç yükü ile karşı karşıyayız.

******************************

Hukuka Güven ve Ekonomi

İster dış sermaye, isterse iç sermaye olsun, sermaye ürkektir. Güven ister.

Sermaye hukuk devletine, hukuk düzeninin teminatının olduğu yere yatırım yapar.

Mahkeme kararına dahi ihtiyaç duymadan idare keyfi kararlar ile şahısların mallarının ve banka hesaplarının bloke edildiği bir ekonomiye sahipseniz yabancı yatırımcı gelmez.

Bırakın yabancı sermayeyi yerli sermaye bile dışarıya kaçmayı düşünür.

Türkiye işte bu hale düştü.

Bir yandan yabancı sermaye, diğer taraftan Türkiye’nin en güçlü holdingleri yurtdışına kaçıyor. Üstelik de borç ödemelerinin en yoğun olduğu bir dönemde.

Uçurumun kenarından dönüş için iki şeyin birden yapılması gerekiyor:

  • Hukukun üstünlüğü kavramının içselleştirilmesi ve hukuk düzeni teminatının sağlanması.
  • Güçlü bir istikrar programı ve akabinde üretime dayalı bir ekonomik modelin uygulanması.

******************************

Büyüme Rakamları İnandırıcı Değil

Türkiye’nin 2018 birinci çeyreğinde de yüzde 7,4 oranında büyüdüğü açıklandı. Bazı ekonomi yazarları açıklanan rakamları inandırıcı bulmuyor.

“Büyümeyi açıklayan kurum inandırıcılığı kalmayan finansal manipülasyon yapıyor ve ölçüm şablonu tamamen yanlış… Yahu siz hiç büyümesi hızlanırken işsizliği yükselen bir ekonomi gördünüz mü? Kimse de inanmıyor! Dolar artıyor, borsa düşüyor, faizler yükseliyor. Sahi kime açıklıyor bu büyümeyi?” yorumları yapılıyor. (Murat Muratoğlu)

Mesela aynı zamanda iyi bir ekonomi tahsili ve birikimi olan Şükrü Elekdağ‘a göre, “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan bu oran, hem ekonominin temel göstergeleriyle uyuşmaması, hem de TÜİK’in daha önceki keyfi hareketleri ve güven vermeyen sicili nedeniyle, tereddütle karşılanıyor.”

“Bir ekonominin yüzde 7,4 büyüme kapasitesi varsa, o ekonomi için ağır maliyetler ve sorunlar yaratma pahasına, kapsamlı vergi afları getirmeye, Kredi Garanti Fonu (KGB) vasıtasıyla tüketim yaratma amacıyla aşırı kredi pompalamaya, onlarca milyar liraya varan batık krediyi kamuoyundan saklamaya ve “mortgage” faizlerini zorla aşağı çekmeye gerek duyulmamalı!”

“Keza, bu kapasitede bir ekonomide enflasyon hesaplaması kamuoyunu aldatmak amacıyla “değişken endekse” göre yapılır ve bu yolla kamuoyu aldatılır mı? TÜİK’in, işine geldiği gibi fiyatı çok artan kalemleri endeksten çıkarıp, fiyatı daha az artan kalemlerle değiştirme marifetinin (!) gerçekleri çarpıtma amacını taşıdığını artık cümle alem biliyor. Bu şekilde resmi enflasyon, gerçek enflasyonun çok altında gösteriliyor.”

Son bir yılda TL dolara karşı yüzde 30’a yakın değer kaybetmişken, enflasyonun ancak yüzde 12’ye çıkmış olması da gerçekçi bulunmuyor.”

MEĞER HESAP METODUNU DEĞİŞTİRMİŞLER

“Ekonomik büyüme konusunda TÜİK 2017 milli gelir hesaplanmasında bir metodoloji değişikliğine gitmiş ve kayıt dışı ekonomiden kayıtlı ekonomiye geçiş oranını artırıvermiş!

Yani, 2017’de ve 2018 ilk çeyreğinde ekonomimizin yüzde 7,4 büyüme gerçekleştirdiği iddiası gerçeği yansıtmıyor!..”

Bakınız devletin kurumlarına güven kaybolunca 7.4 büyüme rakamı açıklandığında bile sevinemiyoruz.

 

 

Mesut Barış’ı kaybettik

0

Cenaze İstismarı

Güven Sarsılması

 

Adı, Mesut Barış. Lakabı, “Kral Hoca”. Benden altı yaş büyük, fazla hukukumuz yok; ancak vefatının üzerimdeki etkisi çok. Adam gibi adamdı, adamın kralıydı; Rol modeldi, öğrencileri ona “Kral Hoca” derdi.

Ölümüne gıpta ettim. Cenazesi, hüsn-i şahadetti. Dostlarından ağlayanları gördüm. Mütevazı yaşadı, görkemli öldü. Derneğimizdeki Vefa Sohbetinde ölümden korkmadığını söylemişti iki yıl önce. Amansız hastalık, peşini bırakmadı. Öbür dünyaya hep yakın yaşadı.

Bitip tükenmeyen bir enerjisi vardı. Gönül insanıydı, kendini öğrencilerine ve eğitime adamıştı. Sosyal proje adamıydı. “Yaşatmak için yaşayan”lardandı. “Âlemi kurtarmak” için “Âdemi kurtarmak” gereğine inanırdı. İyimserdi, her zaman çözümün parçası oldu, “Sıkıntı yok, hallederiz.” derdi. Onun sürekli gülen yüzünü hiç unutmayacağım.

Rabb’im mekânını cennet eylesin; onun, bu dünyada yapmayı isteyip de yapamadığı işleri, bitiremediği güzellikleri tamamlamayı, yokluğunun samimi üzüntüsünü hissedenlere bitirtmeyi nasip etsin.

Cenaze İstismarı

Söyleyip söylememe ikilemini aşıp söylemeye karar verdim. Kim ne derse desin, cenaze namazları bana göre siyasiler tarafından istismar ediliyor. Bu cenaze töreninde de bir istismara, bir utanca şahitlik ettim. Eskiden solcuların, bölücülerin boş tabut taşıyarak veya slogan atarak cenaze istismarı yaptıklarını hatırladım. İçimden, “Cenazeme inşallah hiçbir siyasi kimlik gelmez.” diye geçirdim.

Olay şu: Tabut musallada. Merhumun sevenleri çok olduğu için, bahçe erken dolmuş. Cemaatin bir kısmı güneşte bir kısmı gölgede kalmış. Ben de güneş altında kendime bir yer buldum, sessizce oturdum. Namaza az zaman kala, yerelde ve Ankara’da siyasetle iştigal eyleyenler ve şehrin üst yöneticileri gelmeye başladı. Onlara önde yer bulunmalıydı. İnsanların bir kısmı arkaya doğru ittirildi, bir kısmı sıkıştırıldı, ön taraflarda ittirilerek oluşturulan boşluklara diğer insanların geçişlerine engel olacak şekilde hasırlar kondu. Yerel ve genel siyasetçilerimize önde ve gölgede yer temin edildi. Rahmetlinin kendilerinden hep uzak olmayı tercih ettiği protokol, musallanın önünde yer aldı. Cenaze namazı öncesi, gazeteciler korosu, vazife gereği, deklanşöre bastı, flaş patlattı, kameralar çekim yaptı. Görseller, akşamki tv haberleri için artık hazırdı. Cemaatten arka sırada birinin “Ye kürküm ye.” dediğini bu kulaklar duydu. Ben de bu davranışları onaylamadığımı ve buna sebep olanlara buğzettiğimi yanımdakilere ifade ettim.

Güven Sarsılması

Cenaze namazında ön sırasında yer almak, cenaze yakınlarının ve namaza erken gelenlerin hakkıdır. Önde bulunmak, sevap açısından kişilere fazla hiçbir şey kazandırmaz. Ancak kişi kendini tatmin eder. Namaz, bir duadır; dua, insani, İslami bir görevdir. Namazda ilk sırada bulunmak, bir görev değil, kendini ayrıcalıklı hissetmektir. Bu kişiler önde yer almak istiyorlarsa erken gelmeliler, değilse geldiklerinde boş buldukları ilk yere yerleşmeliler. İnsanları hiç sayıp kakalayarak öne geçmek, hoş bir davranış değildir. Bu kişiler, bir mücadeleyle ve korumalarının yardımıyla öne geçmeyip boş buldukları bir yere otursalar, orada namaz kılsalar, inanın, hem gönülleri fethederler hem daha insani ve İslami davranış göstermiş olurlar.

Siyasiler, yaptıkları bu onaylanmaz hareketlerinin vatandaşta şu yorumlara yol açtığını bilmeliler:

1.       Bunlar, temsil göreviyle seçilmiş olmalarına rağmen kendilerinin efendi olduklarına inanmaktadırlar.

2.       Bürokratik yapıdan ve gelenekten şikâyet eden ve misyon sahibi olduğunu söyleyenler, şikayetlerinde, söylemlerinde samimi değillerdir; çünkü işlerine gelen ve hoşlarına giden geleneği ısrarla yaşatmaktadırlar.

3.       Makam ve onun verdiği duygu öyle bir hazdır ki bunu yaşamak, terk edilecek bir zevk kaynağı değildir.

4.        Rahat günlerde vatandaşa karşı böyle bir bakış açısına sahip olan ve böyle bir davranışa yönelen bu kişiler; açlık, deprem, sel, savaş gibi zor zamanlarda kendilerini önemseyecekler,  önceleyecekler, vatandaşı ikinci, üçüncü sırada görecekler veya hiç göremeyecekler, onları umursamayacaklar. Dolayısıyla bu kişiler beni temsil etmeye ve yönetmeye layık değildir. “Perşembenin gelişi, çarşambadan bellidir.” demiş atalarımız.

 

Olumsuz sonuçları artırabiliriz.

 

Toplum kalitemiz düştü, kalitemizi belirleyen ölçüler değişti. Üzerinde durduğum konu yerele özel değil, bu sahneleri kanıksadık. Hazmettik, arar, bekler olduk. Bu insanları bu havaya belki biz sokuyoruz. Bu insanlara, olağanüstü değer vererek kötülük yapıyoruz. Hz. Ömer’in, “Cahiliye dönemimizde helvadan putlar yapar, sonra onu yerdik, kendi putumuzu kendimiz üretirdik.” demesi aklıma geldi. O dönemin putu, helvaydı; şimdiki put, mevki.

Kimsenin alınmasına gerek yok. İslami ölçüler ve insani duyarlılık, herkese kazandırır. Toplumu kaynaştırır, toplumda güven tesis eder.

“Anlayana sivrisinek, saz.” demedim, davul zurna çaldım. Benden bu kadar.

 

 

İki Avrupa (1)

0

Avrupa’da kendini gösteren teknikteki sayısız gelişmeler; ilim, fen ve bilgilerdeki yükselişler ve bütün bunların ortaya koyduğu Batı Medeniyeti; son devir Osmanlı Aydın’ının gözlerini kamaştırmış; kendi devlet ve milletinin Avrupa karşısındaki maddeten ve ilmen geri kalmış hazin hali onu kahreder olmuştur.

Bugünkü Avrupa’nın karşısında; yine onun ilim ve teknikte üstün ve ilerde oluş keyfiyeti; bugünkü Türk Aydın’ının da dikkatini çekmekte, ona da kan ağlatmakta; bir an evvel bilim ve teknikteki bu açıklığın nasıl kapatılması gerektiği hususunda, onu derinden derine düşündürmektedir.

Batı’nın görünüşteki maddeten ileri ve üstün hali; Türk Aydın’ın dünkü ve bugünkü geri kalıştan üzgün oluşları; kalbî seyahatinde onun kalbî hastalıklara düşmesine sebep olmuş; onu bu acı durumun içinden çıkılamayacak duruma sokmuştur.

Ve tabii ister istemez, maddeten ileri Batı Medeniyeti karşısında; kendi ruhunda Avrupa’nın lehinde bir düşünceye kayar olmuş; fakat bu yanıltıcı düşünceden hemen vazgeçmek için, nefsanî hissiyatını susturmak gerektiğini anlamış; Avrupa’nın manevî şahsı ile kendi iç dünyasında bir bakıma karşılıklı fakat hayalî bir konuşmada bulunmuştur.

Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir:

Birisi: Hz. İsa’nın gerçek dininden ve İslamiyet’ten aldığı feyiz, ilim ve irfan ile sosyal hayata faydalı sanatları, adalet ve hakkaniyete / hak ve adalete hizmet eden fen ve tekniği takip eden Avrupa’ya seslenmiyorum.

Aksine, Tabiat Felsefesinin / her şeyi tabiata dayandıran felsefenin karanlığıyla medeniyetin kötülüklerini iyilik ve güzellik sanarak; insanı sefahat / yasak zevk ve eğlenceye, dalâlete / hak ve hakikatten sapmaya sevk eden bozulmuş İkinci Avrupa’ya sesleniyorum.

Medeniyetin güzellikleri, faydalı ilim ve fenlerden başka; ayrıca manasız, boş ve zararlı, menfi ve materyalist felsefeyi, zararlı, zevk ve eğlenceye aşırı düşkünlüğü de medeniyet sanan ve öyle gösteren İkinci Avrupa’nın manevî şahsına sesleniyorum.

Bil ki ey İkinci Avrupa! Sen sağ elinle yanlış ve hatalı, dalaletle, haktan sapmış, materyalist bir felsefeyi tutuyor. Sol elinle ise sefih ve zararlı bir sözde medeniyeti tutarak dâva ediyorsun ki:

“İnsanın saadet ve mutluluğu bu ikisi iledir!”

Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin! Ve yakında yiyecek inşallah!

Ey küfür, küfran ve nankörlüğü dağıtıp yayan bahtsız ruh!

Acaba, hem ruhunda, hem vicdanında,  hem aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibete uğramış ve azaba düşmüş bir adamın; cismiyle görünüşte olan bir surette, aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mesut denilebilir mi?

Acaba, görmüyor musun ki, bir adamın küçük bir emirden ümitsiz olması ve varmış gibi sanılan bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten hayal kırıklığına uğraması sebebiyle, tatlı hayaller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler ona azap veriyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor.

Hâlbuki senin uğursuzluğunla kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun ta esasında dalâletin / sapkın yolun darbesini yiyen, o dalâlet cihetiyle bütün emelleri kesintiye uğrayan ve bütün elemleri ondan meydana gelen bir zavallı çaresiz insana hangi saadeti sağlıyorsun? Acaba, devamlı olmayan, yalancı bir Cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu Cehennemde azap çeken bir insana mesut ve bahtiyar denilebilir mi? İşte, sen zavallı insanı böyle baştan çıkardın; yalancı bir Cennet içinde, Cehennemdeymiş gibi bir azap çektiriyorsun.

Ey sefahat ve dalâlette bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış İkinci Avrupa! Deccal gibi bir tek gözü taşıyan / maddeyi görüp maneviyatı görmeyen kör dehan ile ruha bu Cehennemî hâli hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilaçsız bir illettir ki, insanı en yüksek yerden aşağıların en aşağısına atar. Hayvanların en bedbaht derecesine indirir. Bu illet ve hastalığa karşı bulduğun ilaç ise, geçici olarak hissin iptali hizmeti gören cazip ve çekici oyuncakların, uyutucu heves at, gösteriş ve debdebelerindir. Senin bu ilacın senin başını yesin ve yiyecek! İşte insana açtığın yol ve verdiğin saadet bu! Saadetse eğer!

 

 

Müzikolog Dr. GÖKTAN AY ile Ramazan Sohbeti

Bütün Okuyucularımızın                                                                                                                                     Mübarek Kadir Gecesini ve Yaklaşan Ramazan Bayramını Kutluyoruz.

Oğuz Çetinoğlu: Ramazan’ı idrak ediyoruz. Sanatkâr-akademisyen olarak, ‘İslâm ve Ramazan’ hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Göktan Ay: İnsanın iki hayatı var. Bir çalışma hayatı, günlük işler vb. bir de ahiret için yaptıkları ki, bunlar ne kadar gizli ise o kadar kıymetli sayılıyor. Ramazan her zamanki güzelliği ve bereketi ile devam ediyor. Bildiğim kadarıyla; İslâm’da dünyayı, dünya olduğu için kötüleyen bir hadis veya söz yoktur. İslâm’da; malı, serveti ve zenginliği reddeden bir ayet veya hadis yoktur. Fakat mala ve servete mahkûm olmak, serveti kalbe hâkim kılmak kesinlikle reddedilmiştir. Çünkü mal, aynı zamanda hayır ve Allah’ın ikramıdır. Ticaret, Allah’tan korkarak yapılacak; harama el uzatılmayacak, helâl lokma için çalışılacak. İnsanlara verilen bütün zenginliklerin Allah’a ait olduğu ve O’nun emaneti olduğu bilinecek. Mümin, bal arısı gibidir; sürekli güzel şeyler üretir, arar ve yer. Ramazanda; ay takviminin dokuzuncu ayı, üç aylar adı verilen ve İslâm dinine göre mukaddes sayılan ayların sonuncusu, oruç ayı olarak kabul edilmektedir. Oruç tutmak, sahura kalkmak, iftar yapmak, teravih namazına gitmek, dua etmek,  iyilik yapmak, nefsin terbiye edilerek köreltilmesi için gayret edilir. Fakirleri gözetmek v.b. Ramazanı daha güzel ve faydalı hâle getirir.

Çetinoğlu; Dini sohbetleri takip edebildiniz mi?

Dr. Ay: Evet, mümkün olduğu kadar takip ettim. İnsanlarımız ekranda görünmek için çekimlere katılıyorlar. İsim vermeyi doğru bulmadığım bir kanalda, popüler bir hatip dikkati çekiyor. Şahsen dinleyemiyor, anlatımını yapmacık buluyorum. Özellikle, geçen yıllarda  Sultanahmet’teki  otel konusu, telif ücreti almadan  sohbetlere katılmaması, oğlunun aynı şekilde sohbetlere başlaması ve diğer uygulamaları, din insanı olarak, tenakuz içinde olduğunun göstergesi olsa gerek!.. Diğer kanallardaki konuşmacılar arasında sıcak sohbetleri ile sevilen veya sıkıcı olanlar var. Hapsi, kendilerine göre dinleyici bulabiliyorlar. Her yıl benzer ve basit soruların sorulması ve derinliksiz cevaplar verilmesi ilgiyi azaltıyor. Dinledikçe; ‘bu kadar mı bilgiden yoksun olunur?’ dedirtiyor.  İslâm dini hurafelerle öğrenilmez. Tek kitap olan Kur’ân-ı Kerîm’i, sâdece Arapça değil Türkçe mealini okumak, özünü anlamak lâzım.

Çetinoğlu: Neler ortaya çıktı?

Dr. Ay: Anlaşılıyor ki; ülkemizin geldiği durumdan -dinî ortamdan- memnun olanlar azınlıkta. Kanaatim odur ki dinimizi gerektiği kadar öğretemiyoruz…

Belediyelerin, vergilerimizden el ettikleri ile verdikleri yemekler, Ramazan’ın çok iyi yaşandığını göstermiyor. Bedavacılık, maalesef ülkemizin gerçeği!

Ortaya çıkanlar şöyle;

Aynı ayeti,  farklı biçimlerde ‘yorumlayan’ ve  ‘yalnızca kendisine biat isteyen, bana güven, benim dediğimi anla, peşimden gel,  başka bir şeye ihtiyacın yok’ diyenlerin dine zarar verdiğini bir defa daha anladık…

Kul ile Allah arasında bir mevki olmadığı, kulun  sadece  Allah’a karşı sorumlu olduğu, bu sebeple Allah adına konuştuğunu (şirk koşanların) söyleyenlerin, cemaatlerin peşinden gidilmemesi gerektiğini bir defa daha anladık…

Kur’an-ı Kerim’in çok kolay / anlaşılır  bir  dille indirildiği, Arapçasını okumanın yanında, Türkçe mealinin de mutlaka okunarak, hayatta uygulanır hâle getirilmesi gerektiğini öğrendik…

Ramazan ayı boyunca görüldü ki; ‘Dinci’ ile dindarı ayırt edemiyoruz…

Lütfi Oflaz diyor ki: ‘Benim bakış açıma göre, dindar dini yaşayandır. Dinci ise din üzerinden çıkar sağlayandır. Dinci ile dindarı ayırt etmek gerekir. Yazarlık hayatım boyunca dindarı koruyup gözetmişimdir. Buna karşılık dinciyi eleştirmişimdir.’

Tanrı, iradesini egemen kılmak için yeryüzündeki iyi insanları vazifelendirir; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini egemen kılmak için Tanrı’yı kullanır…’ (Giordano Bruno)

Cahilce sorularla ve cevaplarla program yaptığımızı sanıyoruz: Oruçlu iken denize girebilir miyim?’, ‘Sahurda ezan bitene kadar yemeye devam etmek doğru mu?’, ‘Boğaza su kaçsa oruç bozulur mu?’, ‘Erkekte uzun saç haram mı?’

Dinî bilgilerdeki noksanlığın sebebi: İlmihal bilgilerinin ihmal edilmesidir.

Çetinoğlu: İnsanlarımızın dinî bilgilerini belirleyen araştırmalarla ilgileniyor musunuz?

Dr. Ay: 2017’de yapılan anket neticelerine göre; ‘Kur’an-ı Kerim’in Türkçe mealini okudunuz mu?’ sorusuna katılımcıların  %17’si ‘Evet’, % 60’ı ‘Hayır’ cevabı vermiş., % 23’ü ise görüş bildirmemiş.  Kur’ân-ı Kerîm’i, mukaddes bir metin olarak görüyor, ama  ayetlerde hatalar / açıklar  arıyoruz.

Her şeyi yaratanın Allah olduğunu unutuyoruz…

Yapılan bu araştırmada; ‘İslâm dini ile ilgili bilgileri daha çok hangi kaynaklardan öğreniyorsunuz?’ sorusuna katılımcıların %30’u ‘dinî kitaplar‘ derken % 20’si ‘birine sorarak‘ cevabını veriyor.  % 5’i de görüş bildirmiyor.

Helâl kazanıp, yiyeceksin‘ ve ‘Cenab-ı Hakk’ın her şeye kadir olduğuna inanacaksın‘ ilkesini unutuyoruz…

Peygamber Efendimizin, ‘Müslüman lânet okumaz, çirkin konuşmaz‘ buyurduğunu unutuyoruz...

Âyetlerin birbirine bağlı olarak indirildiği ve ‘birlikte açıklaması / tefsir yapılması gerektiği‘ni bilmiyoruz.

Sâdece ‘bir âyeti okumakla‘ tefsir yapılamayacağını idrak edemiyoruz.

Beş vakit duyduğumuz ezanın -bırakın doğru okumayı- anlamını bilmiyoruz.

Kur’an’ın birleştirici, aydınlatıcı-akıl verici  mesajlarından, hayatımıza  ilham almıyoruz.

Allah’ın yüce katındaki bağışlayıcı  yönüne güvenip, yanlış işlere kolayca kapılıyoruz.

Cennete kavuşmayı kolay zannediyoruz.

Yapılan bu araştırmada; ‘Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) hayatını okudunuz mu?’ sorusuna katılımcıların % 23’ü ‘Evet‘, % 65’i ‘Hayır‘ derken,  görüş bildirmeyenlerin oranı % 12’dir.

Mukaddes kitabımız varken, araya başkalarını sokup, onların peşine düşüyoruz…

‘Ortalık, asılsız mukaddeslikler üreterek, kendi din ticaretleri için müşteri arttıranlarla doldu. ‘Serbest pazar mantığıyla fetva arayanlara, müşteri memnuniyetine göre fetva verenler ortalığı kapladı.’ (Ali Bardakoğlu)

Yapılan bu araştırmada; ‘Herhangi bir dini cemaate veya tarikata bağlı bulundunuz mu / bulunuyor musunuz?’ sorusuna  ‘Evet‘ diyenlerin oranı % 15 iken, ‘Hayır‘ diyenlerin oranı % 60, görüş bildirmeyenlerin oranı % 25

Kur’an’ın sadece ilahiyatçılara/din adamlarına indirildiğini, onların her şeyi bilmeleri gerektiğini zannediyoruz…

Allah’ın, duasını reddetmeyeceği  kişilerin; helâl yiyenler, sürekli Allah’ın adını zikredenler, yolda kalmış mazlumlar, adaletli idareci olduğunu bilmiyoruz…

Allah’a ‘şirk koşmanın’ en büyük günah olduğunu biliyoruz, ama gereğini yapmıyoruz…

Allah’ın, ‘kul hakkı ile bana gelmeyin‘ dediği ayetleri biliyor, ama bu hakkı yemeden de duramıyoruz…

Allah’ın, ‘gıybet yapanlar, ölü eti çiğnemiş gibi olurlar‘ dediğini ayetlerden biliyoruz, ama yine de yapmadan duramıyoruz…

Geçici olan  makamları; ‘insanları tanımama, hor görme, ezme, ötekileştirme‘ için kullanıyoruz…

Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adaletle şâhitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Âdil olun; bu takvaya daha yakındır. Allah’tan sakının. Çünkü Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.’ (Maide, 8)

Kur’an’ın inananlara indirilmiş “kutsal bir miras” olduğunu biliyoruz, O’nu evimizde en yüksek yere koyuyoruz, ama kapağını açıp okumuyoruz.

Cennete varis olmanın yolunun; ‘Kur’an-ı öğrenmek ve hayata uygulamak olduğunu‘ bilmiyoruz…

Kula  emredilen dinî görevlerden  -sürekli-  bir bahane ile kaçıyor, dini kolaylaştırmaya çalışıyoruz…

Sadece Cuma namazı kılmakla, yılda bir defa mevlit okutmakla Müslümanlık görevini yaptığımızı sanıyoruz…

Müslümanlığın ‘bir bütün’ olduğunu bilmiyoruz…

Müslümanların ‘iyi ahlaklı olması’ gerektiğini unutuyoruz…

Hayır, işleri yapmada yarışı önde götüremiyoruz…

İslâm dininin barış, beraberlik dini olduğunu biliyor, ama dış güçlerin oyununa kolayca geliyor, birbirimizle / komşularımızla kötü oluyoruz…

İslâm dini ile terörü bir araya getirmeye çalışan dış güçleri görüyor,  ama din adına yapıldığı söylenen kanlı  terör eylemlerini güçlü kınamıyoruz…

Her yıl üzerinde durulduğu halde, gösterişli iftarlardan uzak duramıyoruz…

Ayetlerin farklı  meallerini  okuyup, muhakeme / karşılaştırma yapmıyoruz…

Allah’ın, her alandaki gücünü görüyor, o anda hissediyor / teslim oluyor, ama bir süre sonra unutuyoruz…

Kul ile Allah arasında boşluk olmadığını, o nedenle araya kimsenin konulamayacağını bir türlü öğrenemiyoruz…

Yapılan bu araştırmada; ‘Siyasî bir seçimde (belediye-milletvekili vs.) adayın dinine düşkün biri olması sizin için ne kadar önemli?’ sorusuna katılımcıların % 51’i ‘çok önemli‘, % 24’ü ‘kısmen önemli‘, % 20’si ‘önemli değil‘ cevabını verirken, % 5’i görüş beyan etmiyor.

Allah’ı ancak anlattığı kadar anlayabileceğimizi göz ardı ediyoruz.

Bana Allah yeter. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, yüce Arşın sahibidir.’ (Tevbe, 129)  demiyoruz…

Mutlaka belirtilmeli ki, olumsuzlukları bütün Müslümanlara teşmil etmek, elbette yanlış olur. ‘Müslümanlığın en iyi yaşanmasına imkân veren ülke‘ olduğumuz söyleniyor. Doğrudur. Bu durumda gönül istiyor ki olumsuzluklar en alt seviyede olsun.

Olumsuzlukların oranı yüksek olduğunda, ‘iyi bir Müslüman olmak‘  için  ne yapılıyor? sorusu gündeme geliyor.

Çetinoğlu: Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) ve 55 adet İlahiyat Fakültesi ile mezunları görevini yapamıyor mu?

Dr. Ay: Yapıyorlarsa da yetersizlikler söz konusudur. 100.000 cami var. Cemaatler de işin içinde. DİB, cemaatlere kuvvetli bir şekilde karşı duramıyor, denetleyemiyor.

Basında, köşe yazarları ileri-geri sözler ediyorlar, toplum dalgalanıyor. Oysa DİB ve İlahiyat Fakülteleri, bu konularda önde olmalı…

Şu hususların araştırılması, çıkan olumsuzlukların giderilmesi gerekiyor:

-DİB yetkilileri ile İlahiyat Fakültesi veya İslâmî İlimler Fakültesi öğretim elemanları; kadın, çocuk gelinler, erken evlenme, taciz, kadın hukuku vb. önemli konularda cemaatlerle / bazı köşe yazarlarıyla aynı düşüncedeler mi?

-DİB yetkilileri ile Fakülteler arasında eğitimde / söylemde birlik var mı?

-DİB yetkilileri ile Fakülteler arasında, topluma yönelik ilmî ortak projeler yürütülüyor mu?

Çetinoğlu: İslâm’da, küfür ve yalan konusunu bir yazınızda işlemişsiniz. Kısaca açıklar mısınız?

Dr. Ay: Çok iyi tanıdığım, etrafına kötülük saçan kişiyi camide, hem de  en önde görünce; ya ‘hocanın dediğini dinlemiyor‘ diyorum veya  ‘yaptıklarının yanlış olduğunu / İslâm dinine uymadığını  bilmiyor‘  diyorum veyahut da ‘kötülük / küfür  hayatının bir parçası olmuş /ümitsiz vaka‘ diyorum. Ve o kişinin topluma ne kadar zararlı olduğunu düşünüyor, uzak duruyorum. Yüzde 99’u Müslüman dediğimiz ülkemizde küfür o kadar yaygın ki! Özellikle kutsal saydığımız ‘analara’, ‘avratlara’ yönelik küfürler birinci sırada. Bazı babaların, çocuklarına küçük yaşta küfür öğretmekten / ettirmekten zevk aldıkları da görülüyor.

Yalan söyleyenlerin çokluğu ayrı bir problem.

İslâm dinine göre;  yalan söylemek günahtır.

Bazı ayetlerin mealini verelim; ‘Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak Allahü  teâlânın âyetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.’  (Nahl 105)

Kötü sözlü olmak, müminlik sıfatıyla bağdaşmaz. İslâm dini, kişilerle; hoş muamele ve diyaloglar içerisinde bulunmayı emreder. Karşıdaki insanı rencide / rahatsız eden her türlü fiil, küfretmek / sövmek; günahtır ve haramdır. ‘Kim bir zımmiye eziyet etse, şüphesiz ben onun hasmıyım.’ (el-Hindî, Kenzu’l-Ummal, IV / 618; el-Camiu’s-Sağîr, I / 1210)

Küfrün ve yalanın toplumda yok olmasını diliyoruz.

Çetinoğlu: Müziğin günah olduğu da, zaman zaman dile getiriliyor. Ne diyorsunuz?

Dr. Ay: Din İşleri Yüksek Kurulu, ‘Müziğin dindeki hükmü nedir?’ sorusuna cevap  olarak şu görüşü açıklamış:  ‘İslâm dini, müzik konusunda ayrıntılı ve özel hüküm koymak yerine, genel ilke ve amaçları belirlemekle yetinmiştir. Buna göre İslâm’ın ilke ve esaslarına aykırı, günaha sevk eden, haramı teşvik eden müzikleri yapmak ve dinlemek günahtır. Dinimizin temel inanç, amel ve ahlak ilkelerine aykırı olmayan, haramların işlenmesine sebep olmayan müzik türlerini dinlemekte ise dinen bir sakınca yoktur. Kur’an ve sünnette müzikle meşgul olmanın, müzik dinlemenin mutlak anlamda günah olduğunu gösteren deliller bulunmamaktadır. Aksine, Resûlullah’ın (sav), ilke olarak müziğin câiz olduğuna işaret sayılabilecek nitelikte ifadelerinin bulunduğu bilinmektedir. Nitekim o, nikâhın duyurulması için def çalınmasını öğütlemiştir. Yine bir bayram günü Hz. Âişe’nin yanında def çalıp türkü söyleyen iki cariyeye çıkışmak isteyenlere ‘Bırakın bu gün bayramdır’ diye uyarıda bulunmuştur. Müzik yapmanın ve dinlemenin hükmünün ne olduğu konusu İslâm bilginleri tarafından çokça tartışılmış, lehte ve aleyhte çok şey söylenmiştir. Tarafların ileri sürülen görüşleri, gerekçeleri ile birlikte değerlendirildiğinde müziğin mutlak anlamda yasaklanmadığı, aksine ilke olarak mubah kılındığı sonucuna ulaşılır.  Ancak, metindeki; ‘günaha sevk eden, haramı teşvik eden müzikler‘ cümlesi ile hangi tür müzik işaret edilmiş bilemiyoruz!… Bu açıklamayla  konu kapanmıştır. İnşallah, aynı kişiler konuyu ısıtıp ısıtıp gündeme getirip, gençleri ve sanat insanlarını rahatsız etmez. Hayrettin Karaman’ın (Yeni şafak / 14.12.2017) ‘Musıki haram demedim‘ başlıklı yazısını okumak gerek.

 

Sağduyu galip gelmeli… Yüksek Kurul’a teşekkür ediyoruz…

 

Dr. GÖKTAN AY

4 Mart 1957 tarihinde Artvin’in Ardanuç ilçesinde doğdu.

İlk, orta, lise tahsilini babasının öğretmen olarak bulunduğu Tokat’ta tamamladı. 1974’de Kültür Bakanlığı Halk Dansları Eğitim Merkezi’nde göreve başladı. Aynı zamanda Gazi Üniversitesi Müzik Bölümüne devam etti. 1975 yılında İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kurulması ile Temel Bilimler Bölümü’nün imtihanını kazanarak İstanbul’a geldi. Konservatuarın ilk öğrenci ve mezunlarından oldu. Bilim imtihanından sonra ‘asistan’ olarak göreve başladı. 1982 yılında Konservatuarın YÖK yasası ile İstanbul Teknik Üniversitesi’ne (İTÜ) bağlanması ile okutman, 1985 yılında sanatkâr öğretim elemanı, 1987 yılında Yrd. Doç. unvanlarını, devam etmekte olduğu yüksek lisans ve doktora programlarını tamamlayarak 1988 yılında ‘Doktor’ unvanını aldı.

Konservatuarda Türk Halk Oyunları (THO) Bölüm Başkan Yardımcılığı, Ana Sanat Dalı Başkanlığı, Çalgı Eğitim Bölümü Başkan Yardımcılığı, Konservatuar Yönetim Kurulu Üyeliği, Konservatuar Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Türk Musikisi Vakfı, Folklor Kurumu, İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Mezunları Derneği, Unesco Cid (Uluslararası Dans Konseyi) Danışma Kurulu Üyeliği, Başbakanlık Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü (GSGM) Türk Halk Müziği Danışma Kurulu, Başbakanlık GSGM THO Federasyonu Gözlemciliği, İTÜ TMDK Mezunları Derneği üyesidir.

Radyo ve televizyonlarda programlar yapmakta, 1980 yılından bu yana, dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlanmaktadır. Son 4 yıldır internethaber.com da eğitim/kültür/sanat üzerine güncel yazılar yazmaktadır.

Folklora Giriş, Folklor (Halkbilim), Sempozyum kitapları (10 adet)  yayımlandı.

23 yıldır, her Mayıs ayı boyunca,  ‘İstanbul Türk Müziği Günleri’ adlı özgün ve tek Türk Müziği Festivali’ Genel Sanat Yönetmenliği’ni, ‘Ulusal ve Uluslar arası Sempozyumları’ editörlüğünü yapmaktadır.

 

 

Özbekistan Seyahati ( 2 )

Bundan önceki yazımızın birinci kısmında, seyahatin birinci günü Emir Timur’un Türbesini ziyaret ettiğimizden bahsetmiştim. Bu ziyarete kaldığımız yerden devam ediyorum

Türbeyi gezerken rehberimiz bize duvarda asılı bulunan bir harita gösterdi. Bu haritada Timur’un nereleri fethederek ülkesine katıcağını gösteriliyordu. Bu haritaya göre bütün Anadolu dâhil Osmanlı toprakları İstanbul’a kadar Timur İmparatorluğu’nun sınırları içerisinde gösteriliyordu. Buradan şu anlaşılıyor ki, Şayet Timur’un ömrü yetseymiş demek ki, İstanbul’la kadar gelecekmiş. Tabii ki, Allah’ın takdiri olarak iyi ki, ömrü vefa etmemiş. Bu vesile ile şu hususu ifade edeyim ki, Yıldırım Bayezid Han ile Timur’un Ankara Savaşından sonra Osmanlı içerisinde büyük karışıklıklar meydana gelmiş, bunun neticesi olarak da Osmanlı Cihan İmparatorluğunun kurulmasının en az 50 sene gecikmiş olduğu bilinen bir husustur. 15 seneye yakın bir karışıklıktan sonra malumlarınız olduğu üzere, Mehmet Çelebi ancak,1413 yılında Osmanlı Devletinin birliğini sağlayabilmiştir. (Mekânı Cennet olsun )

 

Birde, bu arada şu hususu ifade etmek istiyorum ki, o da şudur. Bize okutulan tarih kitaplarında,  Ankara Savaşında Timur’a esir düşen Yıldırım Bayezidin Timur tarafından demir bir kafese konularak gezdirildiğini, bu durumu gururuna yediremeyen Yıldırım Hanın ise, Parmağındaki yüzük içerisinde sakladığı zehiri içerek kendini öldürdüğü anlatılır. Fakat rehberin söylediğine göre, Özbek tarihinde böyle bir durumun olmadığı bilakis, Timur’un, Bayezid Hana iyi muamele edip, çok itibar gösterdiği anlatılmakta imiş. İnşallah Özbek Tarihinde yazılanlar doğrudur.

Rehberin bize anlattığına diğer bir husus ise, Timur’un 6 hanımı varmış. Timur Müslüman bir Hükümdar olarak bilindiğine göre, bu durum İslam Dinine uygun olmadığı için bana biraz garip geldi. Bu sebeple de bu hususu rehbere sordum. Fakat pek tatmin edici bir cevap aldım diyemem.  Bu hanımlar içerisinde en bilinen ve tanınanı Bibi Hanım imiş. Anlatıldığına göre, Bibi Hanım çok güzel ve zeki bir kadınmış.   Bu itibarla, Timur’un aldığı kararlar üzerinde bir hayli etkili olan birisiymiş.  Bu hanımı adına Bibi Hanım Camii yaptırılmış. Bu camiyi ziyaret etme imkânımız oldu. Cami çok büyük olup, Muhteşem bir görünüşü var. İçerisinde ayni anda sekiz bin kişi namaz kılma imkânına sahip buluyormuş.  Fakat üzülerek ifade edeyim ki, bu muhteşem cami halen ibadete kapalı bulunmaktadır.  Öyle ümit ediyorum ki, İnşallah en kısa zamanda ibadete açıldığı haberini duyarız. Zira, Komünist Rusya zamanından beri uzun yıllar Devlet Başkanlığı yapan İslam Kerimov’un ölümünden sonra dini hayat da biraz rahatlama olmuş. İslam Kerimov’un ismi İslam olmasına rağmen maalesef İslamiyet ile uzaktan ve yakından hiç alakası yokmuş. Bu sebeple, halk öldüğüne baya sevinmiş diyebilirim. Bizde artık toprağı bol olsun diyelim. Yaptıkları zulmün hesabını inşallah öbür dünya da verir. Memnuniyetle öğrendiğimize göre, yeni Devlet Başkanının İslami konulara daha müsamahalı olduğu söylenmektedir.

Registan Meydanı ( Kumlu Alan ) Semerkant’ın en büyük meydanlarından birisi olarak bilinmektedir.  BU meydana Timur’un büyük ve oldukça yüksek bir heykelini yapmışlar. Bu meydanda ayrıca bizim lise yıllarında edebiyat kitaplarında okuduğumuz Ali Şir Nevai’nin heykeli de bulunmaktadır. Yine bu meydanda bulunan ve 1391—-1449 yıllar arasında yaşamış olan, Uluğ Bey Rasathanesi ve Medresesini ziyaret ettik. Uluğ Bey’in gök bilimleri ile alakalı olarak yapmış olduğu bazı çalışmaların kalıntılarını görme imkânını bulduk. Böylece Batı Âleminin gök bilimi erinden hiçbir surette haberi dahi yok iken, Uluğ Beyin daha o yıllarda bu husus ile alakalı çok mühim çalışmalar yaptığını anlamış olduk. Tarihçiler her nedense, Hem Öz be öz Türk, hem de Müslüman olan Uluğ Bey’in bu çalışmalarından hiç surette bahsetmemektedir.

Bu ziyaretten sonra vakit bir hayli ilerlemiş olduğu için Mubora Opa Milli Evinde öğle yemeği yenildi. Arkasından bir cami de öğle namazını kılıp, biraz dinlendikten sonra tekrar ziyaretlere başladık. Öğleden sonra Şirdar ve Kökeldaş (Üvey Kardeş)  Medreseleri ziyaret edildi. Bu ziyaretten sonra Siyap Pazarında alışveriş yapıldı. Bu pazarda bol miktarda baharat çeşitleri ile muhtelif kuruyemiş satılıyordu. Fiatlarda oldukça uygundu. Burada bütün arkadaşlar bir hayli alış veriş yaptılar. Bu arada akşam olduğu için Florencia Restoranda akşam yemeği yedik.

Gezinin 2. günü sabah  kahvaltısını müteakip, eşyalarımızı Buhara’ya göndermek üzere otelin salonuna bıraktıktan sonra, kaldığımız yerden geziye devam ettik.. Bu defa Şahı Zinde Türbesi, Hz. Hızır Camini gezdikten sonra öğle yemeğini şehrin en güzel lokantası olan Semerkant Restoranda yedik.

Öğleden sonra büyük Hadis Âlimi İmam Buhari’nin Türbesini ziyaret ettik. Türbe çok güzel yapılmış olup, her milletten olmak üzere, oldukça kalabalık bir ziyaretçisinin olduğunu gördük. Bize verilen bilgiye göre İmam Buhari Miladi 810 yılında Buhara da dünyaya gelmiş. Asıl adı Muhammed Bin İsmail El Buhari imiş. Babası küçük yaşta öldüğü için annesi tarafından büyütülmüş. Hadis ilmiyle 11 yaşında ilgilenmeye başlamış. Hafızası çok güçlü olan İmam Buhari 15 yaşında 70 bin hadis ezberlemiş. En mühim eseri olan Sahih-i Buhari Kur’an dan sonra en güvenilir kaynak olarak bilinmektedir. Buhari bu kaynak eserini 600 bin hadis arasından seçtiği yaklaşık 8000 ne yakın hadisle meydana getirmiş. İmam Buharı Miladi 869 yılında Semerkant’ta vefat etmiş ve buraya defnedilmiş. Allah rahmet eylesin, Allah cümlemizi şefaatlerine nail eylesin. Amin….

Bundan sonra. İslamiyet de çok önemli bir yeri olan Ebu Mansur Maturidi’nin Türbesini ziyaret ettik. Burada da kalabalık ziyaretçi grupları vardı. Verilen bilgiye göre Maturidi Miladi 853 yılında Semerkant da doğmuş. İlimde çok iyi yetişen Maturidi, çeşitli kitaplar yazmak ve talebe yetiştirmek suretiyle, Ehl-i Sünnet İtikadının yayılmasında büyük hizmeti olmuş.. Ehl-i Sünnet Vel Cemaatin Kelam ilmindeki önde gelen iki zattan birisi olduğu ifade edildi. Bunlardan birisi Hanefi diğeri de Şafidir Hanefi olan Maturidi, Şafi olan ise, Ebul Hasan El Eş’ari dir, Her ikisinin de bidat ve dalalet fırkalarına karşı Ehli Sünnet İtikadını savunduklarını, ancak aralarında ilmi bakımından bazı içtihat farklılıkları olduğunu fakat, esasta herhangi bir fark bulunmadığını önceden bazılarını bilmemize rağmen, bilgimizi tazelemiş olduk. Maturidi Miladi 944 yılında Semerkant da vefat etmiş. Allah hepimizi şefaatine nail eylesin. Âmin.

Bu ziyaretten sonra Semerkant da ki, programımız hayırlısı ile tamamlanmış oldu. Akşam yemeğini Oazis Garden Restoran da yedikten sonra saat 21.oo de hızlı tren ile Buhara’ya gitmek üzere hareket ettik. ( DEVAM EDECEK )

 

Ey İnsan Bil ki

0

Ey insan bil ki, şu âlemin fena ve yok olmasından sonra; sana refakat, arkadaşlık ve yoldaşlık etmeyen bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir.

Ey insan bil ki, senin içinde yaşadığın asrın / yüzyılın sönmesi, yok olması ve tükenmesiyle; seni terk edip arka çeviren ve özellikle ruhların kıyamete kadar bekleyeceği; yani dünya ile ahiret arasındaki bir yer olan berzaha doğru yaptığın sefer ve yolculuğunda, sana arkadaşlık etmeyen fâni / geçici şeylere kalbini bağlamak akıllıca bir iş değildir.

Ey insan bil ki, bilhassa seni kabir kapısına kadar uğurlamayan, özellikle bir iki sene içinde ebedî / sonsuz bir firak ve ayrılık ile senden ayrılıp, günahını senin boynuna takan bir şeye bağlanmak sana yakışmıyor.

Ey insan bil ki, meydana gelmesi hâlinde, sana rağmen seni terk eden fâni, ölümlü ve geçici şeylere kalbini bağlamak akıl kârı değildir.

Ey insan! Eğer aklın varsa; uhrevî / ahirete ait değişmelerinde, berzahî / kabir hayatıyla ilgili tavırlarında ve dünyevî / dünyaya ait değişimlerinin çarpışmaları altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa gücü yetmeyen işleri bırak, önem verme. Onların yok olmasından dolayı üzülme.

Ey insan bil ve kendi mahiyet ve aklına şöyle bir bak ki, senin lâtifelerin / kalbine bağlı hassas his ve duyguların içinde öyle bir lâtife, his ve duygu var ki, ebedden / daimî, devamlı ve sürekli olmaktan ve Ebedî Zat’tan yani Allah’tan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına yönelemez. Ondan başkasına ilgi duyamaz. Ondan başkasına sevgisini gösteremez. Masivaya / Allah’tan başka hiçbir varlığa razı olamaz. Hiçbiri ey insan seni mutlu kılamaz. Hatta bütün dünya sana verilse bile, o fıtrî / doğuştan gelen kalbî ve manevî ihtiyacının yerini alamaz. Seni tatmin edemez. Seni doyuramaz.

Ey insan! İşte o şey; senin lâtife, duygu ve hislerinin sultanıdır. Öyleyse her şeyi bir maksada uygun ve hikmetle / gayeli olarak, benzersiz bir şekilde yaratan Fâtır-ı Hakîm’in yani Allah’ın emrine boyun eğen o sultanına itaat et, kurtul.

Ey insan! Kur’an’ın düstur, kaide, prensip ve ilkelerindendir ki, Cenabı Hakk’dan başka hiçbir şeyi; ona tapacak bir derecede kendinden büyük sanma. Hem, sen kendini hiçbir şeyden kibirlenecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlukat; herkesin ve her şeyin kendi hâl ve dilleriyle tapan ve tapınır olmaları bakımından birbirine eşittirler. Hepsi Allah tarafından yaratılmış olmaları hesabiyle yine birdirler. Tüm yaratılanlar; bir ve aynı yaratana sahip olmakla birbirine eşit olup, hepsinin yaratılmış olmaktan ötürü de birbirine karşı üstünlük yanları yoktur.

Ey insan bil ki, his yanılması ve duyuştaki aldanış yüzünden; geçici dünyayı ölümsüz, daimî ve sonsuz görüyorsun. Etrafına, çevrene ve dünyaya baktığın zaman; bir derece sabit / değişmez buluyorsun. Bu sebeple fâni / geçici olan nefsini, yani kendini de, aynı şekilde o bakışla sabit ve kalıcı sanıyorsun. Bundan dolayı yalnız kıyametin kopacağından dehşet alıyorsun. Sanki kıyametin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, sadece ondan korkuyorsun.

Ey insan! Aklını başına al. Sen ve hususî dünyan; hiç durmadan bitiş noktasına doğru yol almakta. Bu durumda, senin bu yanıltıcı hissin ve boş sözlerin şu misal ve örneğe benziyor:

Bir adam, elinde olan aynasını bir eve veya bir şehre veyahut bir bahçeye karşı tutsa; sırf görüntüden ibaret olan bir ev, bir şehir veya bir bahçe o aynada görünür. Küçük bir hareketle aynanın o şeylere karşı duruşu değişse; o hayalî / görüntüden başka bir şey olmayan ev, şehir ve bahçeye karışıklık düşer. Aynanın dışındaki gerçek ev, şehir ve bahçenin devam ve duruyor olması senin için artık bir şey ifade etmez. Çünkü aynadaki ev ve sana ait olan şehir ve bahçe, yalnız aynanın sana verdiği imkân ve ölçü nisbetindeydi. Dayanak aradan kalkınca, ona dayanan da kendiliğinden yok olur. İşte senin hayatın ve ömrün de bir ayna gibidir. Senin dünyanın direği, aynası ve merkezi; senin ömrün ve hayatındır. Her dakika o ev, o şehir ve o bahçenin ölmesi mümkündür. Harap olması ihtimal dâhilindedir. Bu şekilde her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyametin kopacak bir durumdadır. Madem öyledir. Sen bu hayatına ve dünyaya çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme.

 

 

Ali Koç Başkan da Kim Şampiyon?

Bir: Sermaye şampiyon. Genelkurmay ihalelerini bile alan bir işadamı – müteahhit gitti, Türkiye‘nin en büyük iş ailesinin bir ferdi geldi. Sorarsan Fenerbostanlılar pek mesrur. Hatta muhalefetün li’l-havadis takımı “20 yıllık Başkan gitti, sıra 16 yıllık olanda” havalarında.

Fenerbahçe Cumhuriyeti diyorlar ya bende ciddiye alıp soruyorum: Habu kulübe FB’li bir fabrika işçisinin ya da FB’li bir Bağ-Kur emeklisinin veyahut FB’li bir kamu çalışanının başkan olma olanağı var mı? Yani emeği, alınteri ve az ama helal kazancıyla birinin seçilme ihtimali yüzde kaçtır?

İki: Taraftar şampiyon yancısı. Biliyor ki bir paralı adamdan daha büyük paralı adama geçerken o paranın takıma ya da kendisine yansıyıp nasipdar olma düşüncesinde. Yoksa eli cebinde çömez Başkana eskisini (efsane başkan) 4’e katlatarak niye harcatsın?

Viva kapitale! Dünya devletleri üzerindeki hegemonyadan ABD – İngiltere – İsrail üçgeni neyse Türk Futbolunda FB – GS – BJK üçgeni odur. Trump ile Clinton‘dan birini seçebilmeye de demokrasi diyoruz bayanlar-baylar.

Spora siyaset bulaştırmayalım‘ diyenler; spor zaten siyaset ve ticaret. Tıpkı din gibi.. Aslında Para Dini‘nde Menfaat Sporları‘yla her dem iman tazeleyen tipleriz biz. Kur’an‘ın “Arzu ve hevesini tanrı edinen” (Furkan 43) dediği türden..

Daha evvel temas ettik; ekonominin kaygan olduğu bir seçim atmosferinde bize en çok para – pul, kredi – borç, imkân vs. bulan kazanacak. Bu yüzden olsa gerek ki sosyal demokrat bir lider bile “Türkiye’yi dolara boğacağım” diyebiliyor.

Kendi şehrinin takımı yerine 3 İstanbul takımından birini sırf kazanma güdüsünü tatmin için tutan ülkem çoğunluğu tabii ki siyasette de kazanma ve kazandırma şansı olanı tutacak. “Hak bildiği yolda yalnız da olsa yürüyecek” değil ya!

Bu şuraya çıkabilir: 16 yıla 1-2 yıl daha avans verip, bilemedin 20’ye tamamlatıp sonra yerle yeksan eylemek. Ne der fiks menü; “Seçmen iradesine saygımız sonsuz“. Ve bu 16 – 20 yıl aralığında sonradan şikâyet edeceği tüm şeyleri yapma imkânı sunar Başganına. Nihayeti geri dönüşüm kutusu olmak üzere..

Bu ne sevgi ah, bu ne ızdırap” derdi Abdullah Yüce merhum. Bizse “Hergün isyanım var kadere” diyenlerdeniz. Kader‘in Kur’an’a rağmen bir narkoz çivisi gibi Âmentü‘ye çakıldığını bilenlerdeniz. Tinerci – terörist muamelesi gören Müslümcülüğe, Müslüm Gürses sosyeteye meze olduktan sonra meşruiyet veren bir toplumdan bahsediyoruz.

Kavgamız vurguncu düzenedir” diyoruz. Sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiyi de 70 yıllık NATO / ABD çizgisinde çoluk – çocuk bekçilik yapmayı da istemiyoruz. “Düz yaşayıp, dik durup, doğru gideceğiz” kısmına yazı – tura‘da bile ‘dik‘ tercihini ekliyoruz.

Futbol kapitalizminde bile Anadolu takımlarının şampiyonluğuyla mesut olanlar tayfası olarak memleket genelinde de Finans-Kapital dediğimiz sistemik hegemonyaya karşı kim istenmiyorsa onu yüreklendireceğiz.

Son tahlilde varacağımız nokta ise azla yetinen, tüketim çarkından çıkan, ekonomiyi değil insanın mutluluğunu esas alan, rekabete değil dayanışmacılığa dayanan, sömüren değil sömürtmeyen, borçlandıran değil ‘Kula minnet ettirmeyen‘ bir düzen inşa etmek. Fıtrata uygun, doğal, insanî ve imanî..

“Kemdürür (kemdir, kötüdür) yoksulluktan nicelerin varlığı,

Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı.”