13.7 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 617

Kadınlar ve Gençlerin Tercihi

24 Haziranda yapılacak seçimlerin en belirleyici kesimi kadınlar ve gençler olacak.

Bu bilgiyi sadece anket firmalarının değerlendirmelerine dayanarak değil, seçimler için yaptığımız saha çalışmalarındaki gözlemlerimize dayanarak da paylaşıyorum.

Çalışmalarımız sırasında görüştüğümüz kadınlar ve 30 yaş altındaki gençler arasında Meral Akşener ve İYİ Parti’yi destekleyeceklerini açıklayanların oranı üçte iki mertebesinde.

“Ben bilmem eşim bilir” diye cevap veren veya erkeklerle konuşmaktan kaçınan kadınlarımız da var. Bunlar oransal olarak azınlıktalar. Böyle olan kadınlarımızın tercihini öğrenmemiz mümkün olmuyor.

Ancak genel olarak, kadınlarımızın, bireysel tercihlerini açıklama konusunda, erkeklerden daha cesur olduğunu görüyorum.

***

Kadınlar

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’ın yönettiği Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM), yaptırdığı “Kadın ve Siyaset Araştırması” adlı bir araştırmayı açıkladı. Bu araştırmada bazı ilginç sonuçlar belirlenmiş:

  • “Kadınların bir kısmı, hemcinslerini listelerde görmeleri durumunda daha önce oy vermedikleri partilere sadece bu nedenden dolayı oy vereceklerdir.”

(Cumhurbaşkanlığı seçiminde oy pusulasında adayların isimleri ile birlikte resimleri de yer alacak. Kadın seçmenlerin bir kısmının oy pusulasındaki tek kadın aday olan Meral Akşener’i görmekten etkileneceği anlaşılıyor.)

  • “Kadınlar, kadın siyasetçilerin erkeklere göre sorumluluk duygusuna daha fazla sahip, daha fazla duyarlı, daha fazla hoşgörülü, daha fazla barışçı ve sorun çözme yeteneğine daha fazla sahip olduğunu düşünmektedir.

Kadınlar hemcinslerinin siyasette daha fazla yer alması ile kadınlara ilişkin sorunların ve aynı zamanda toplumsal sorunların kadın bakış açısıyla daha kolay çözülebileceği inancında.”

Kadınların siyasetle uğraşması hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna “çok gerekli görüyorum” diyenlerin oranı yüzde 59,5; “biraz gerekli görüyorum” diyenler 26,7. Fikri olmayan ve gereksiz görenlerin oranı ise 13,7.”

Benim şahsen gözlemlerime göre de, kadınlarımız arasında “devleti derleyip toparlamak için bir kadın eli değmesi gerektiğine” inananların oranı hayli yüksek.

Cumhurbaşkanı adayı ve İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener‘in adeta bir elektromanyetik etki alanına sahip olduğu, görüştüğü kitleleri etkileyen bir doğal yapısı olduğu biliniyor. Bu etki alanının hemcinsleri yönünden daha geniş olduğunu söylemek gerçekçi bir tespit olur.

***

Gençler

2017 referandumunda oy kullanamayan 24 Haziran’da ilk kez oy kullanacakların sayısı 1 milyon 585 bin.

18-29 yaş grubunda olan seçmenlerin sayısı 13,7 milyon. Toplam seçmen sayısı olan 57 milyonun yüzde 24’ü.  Yani her dört seçmenden biri 30 yaş altında.

Bu yaş grubunda İYİ Parti’yi destekleyenlerin oranı yüzde 62.

Gençler de, özellikle de ilk defa oy kullanacak olanlarda Meral Akşener ve İYİ Parti’yi tercih edenlerin oranının bu derece yüksek olması seçimlerin kaderinde kadınların yanında gençlerin de ne kadar etkili olacağını göstermekte.

Bu iki parametre masa başında geçen seçim sonuçları baz alınarak yapılan sözde anketlerin ve yorumların bu seçimler için asla doğruyu yansıtamayacağını gösteriyor.

*************************

Muharrem İnce Üzerinden Algı Oluşturmak

Geçen hafta içinde İYİ Parti İstanbul adaylarından bir arkadaşım aradı.

“Partinin anlaşmalı olduğu anket firması teşkilatımızda bize bilgilendirme yaptı. CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce‘nin başarılı kampanyasının CHP oylarını konsolide ettiğini ancak CHP dışından oy almasına yetmediğini açıkladı. Son kamuoyu yoklamalarında da Muharrem İnce’nin yüzde 19 civarında kaldığını söyledi.

Sonra da bize bir uyarıda bulundu. ‘Önümüzdeki günlerde araştırma şirketi SONAR (Hakan Bayrakçı) üzerinden bir algı oluşturma çalışması yapılacak, Muharrem İnce’in yüzde 30’u aştığı açıklanacak. Buna itibar etmeyin’ dedi.”

Ak Parti’nin anketçiler üzerinden algı oluşturma tecrübesini ve becerisini önceki seçimlerden de biliyoruz.

Mesela 2017 referandumunda Adil Gür’ün sahibi olduğu A&G araştırma şirketi, referandum anketinde “yüzde 61 ile Evet kazanacak” demiş ve 10 puanlık bir yanılma ile rekor kırmıştı.

Adil Gür tecrübeli bir anketçi idi. Yaptığı anketlerde bu kadar yanılması mümkün değildi. Ama anlaşılan algı operasyonunun parçası olması O’nu bu noktaya getirdi. Yazık oldu Adil Gür’e.

Bu tarihten sonra kamuoyunda güvenilirliğini sıfırlayan Adil Gür sadece a haber TV kanalında yer alabiliyor.

Bu defa algı operasyonu için seçilen şirket, Hakan Bayrakçı’nın sahibi olduğu SONAR.

Hakan Bayrakçı, daha düne kadar, “Meral Akşener ve İYİ Parti’nin oylarını kestirmek mümkün değil. Yüzde 15 de olabilir, yüzde 35 de. Bir seçim geçirseler de biz de öğrensek” diyordu.

Algı operasyonunun parçası olunca Meral Akşener ve İYİ Parti’yi yüzde 9 civarında gösterip, Muharrem İnce’yi yüzde 31 yapıverdi.

Böylece Cumhurbaşkanlığı seçiminde Tayyip Erdoğan’ın rakibi olarak Muharrem İnce’yi çıkarma oyununa hizmet ediyor.

Biliyoruz ki “Tayyip Erdoğan rakibini hep kendisi seçer.” Birilerini de fena halde kullanır.

Böylece ikinci turda 16 yıllık tekrar eden oyun oynanacak, CHP adayı ile rakip olan Erdoğan her zaman ki gibi kazanacaktır.

Evdeki hesap bu. Ama bu defa bu hesap çarşıya uymayacak.

Erdoğan ilk defa bu seçimde kendi tabanından ve bütün partilerden oy alacak ciddi bir rakiple (Meral Akşener ve İYİ Parti ile) karşılaşacak.

Bence 24 Haziran seçimlerinin ilk mağlubu belli oldu. Hakan Bayrakçı ve SONAR.

Yazık oldu Hakan Bayrakçı’ya.

Hakan Bayrakçı’yı seçimlerden sonra sadece ve sadece a haber‘de görebileceğimizi söyleyebilirim.

 

 

İlmihal Kitapları

0

Sözlükte ‘ilm-i hâl’ davranış bilgisi olarak açıklanır. Dînî bir terim olarak inanç, ibâdet, muamelât / günlük yaşayış, ahlâk konuları, yer yer büyük peygamberler, ayrıca Resûl-i Ekrem’in hayatına dâir özlü bilgileri ihtivâ eden el kitabı diye târif edilebilir. Her ne kadar ilmihal tâbiri, Hüseyin Remzi’nin ‘İlâveli İlmihâl-i Tıbbî‘ adlı eseriyle Auguste Comte’un Türkçeye Pozitivizmin İlmihâli adıyla çevrilen kitabında olduğu gibi herhangi bir alanla alâkalı temel bilgileri ihtiva eden bir kavram olarak kullanılmaktaysa da temel dinî bilgileri ihtiva eden kitaplar için daha yaygın bir kullanıma sâhiptir. İlmihallerde muamelâta dâir bilgiler, hitap edilen insanların yaşadığı zaman ve coğrafyaya göre değişiklikler göstermekle birlikte bu eserler, daha çok herkesin bilmesi gereken hususları içine alır.

İlmihaller, başta inanç esasları ve ibadetler olmak üzere, İslâm’ın fert ve toplum hayatını alâkadar eden kaidelerini, emir ve tavsiyelerini ve Müslüman toplumların bunlar etrafında oluşan geleneklerini, İslâm âlimlerinin yorum ve tavsiyeleri ile tekliflerini özetlemektedirler.

İlmihal geleneğinin 10. yüzyıldan itibaren oluşmaya başladığını söylemek mümkündür. İlim öğrenmenin her Müslüman’a farz olduğunu bildiren hadisteki ilim kelimesi ilm-i hâl olarak yorumlanmış ve bunun kapsamına iman, namaz, oruç, helâl ve haram, temizlik, fıkıh, zekât, umre ve hac, kurban, ahlâk gibi temel bilgilerin girdiği belirtilmiştir. İlmihal adı verilen eserlerin telifine ise muhtemelen 15 ve 16. yüzyıllarda başlanmıştır. İslâmî ilimlere dair 8. yüzyıldan itibaren kaleme alınan risâle şeklindeki kısa ve öz eserlerin ardından hacimli kitaplar yazılmış, telif hareketi daha sonra uzun şerhler ve haşiyelerle devam etmiştir. Âlimlere hitap eden bu kaynaklar dinî konuları teferruatlı biçimde ele aldığı ve eğitim de daha çok hoca merkezli olup sözlü geleneğe dayandığından halk için temel konularda özlü bilgiler ihtiva eden, dili sade, anlatımı basit, hatta ezberlenmeye müsait eserlere ihtiyaç duyulmuş, bu sebeple Osmanlılar döneminde ilk ilmihaller ortaya çıkmıştır.

Türklerde ilmihal geleneği önce, Arapça yazılmış bazı eserlerin Türkçeye çevrilmesi ve eksik görülen kısımların tamamlanmasıyla başlamıştır. Kutbüddin İznikî’nin, Ebü’l-Leys es-Semerkandî tarafından kaleme alınan Mukaddime adlı namaz risâlesini Türkçeye çevirip inanç, ibadet ve ahlâka dair konuları eklediği Kitâbü’l-Mukaddime‘si bu alanın ilk örneklerinden birini oluşturur.

Abdurrahman Aksarâyî’nin, Abdülazîz Fârisî’ye ait Umdetü’l-İslâm adlı eseri Türkçeye tercüme ederek bazı konuları eklemek suretiyle telif ettiği İmâdü’l-İslâm tesbit edilebilen bir başka örnektir. 12 ve 13. yüzyıllarda Hârizm Türkçesi’yle yazılan ve 15. yüzyılda Mehmed b. Bâlî tarafından Anadolu Türkçesine aktarılan Güzide adlı eser de ilmihal geleneğinin ilk örnekleri arasında yer alır.

1562 yılında yazıldığı tahmin edilen Birgivî’nin Vasiyetnâme‘si (Risâle-i Birgivî), Anadolu sâhasındaki Türkçe ilmihal kitaplarının kısa cümleli, ezberlenmesi kolay ifâdelerle örülü, ayrıca anonim Mızraklı İlmihal‘e öncülük eden önemli bir metindir. İlmihal adının kullanıldığı ilk kitaptır. 16. yüzyıldan sonra yazıldığı tahmin edilen ve zamanımıza kadar etkisini devam ettiren, Latin Harfleriyle baskısı İstanbul’da 1989 yılında basılan Mızraklı İlmihal‘in sıbyan mekteplerinde, câmilerde, köy odalarında ve evlerde yaygın olarak okunması sebebiyle halkın din anlayışını etkilediği bilinmektedir. Bu yüzden, modernleşme döneminde adı zikredilerek çokça tenkide konu olmuştur. Daha sonra kaleme alınan Kadızâde İstanbûlî’nin Cevhere-i Behiyye-i Ahmediyye fî şerhi’1-vasıyy eti’1-Muhammediyye‘si de ilk ilmihaller arasında gösterilir.

Tanzimat’tan sonra açılan okullarda din derslerinin programda yer almasıyla birlikte ilmihal kitaplarının yazımı hız kazanmıştır. Yapılan incelemeler sonunda mevcut kitapların din öğretimi ihtiyacını karşılamaktan uzak, hurafeler ve hikâyelerle dolu bulunduğu, iyi tasnif edilmemiş olduğu, giderek dinî hayatın zayıflamasına zemin hazırlayıcı bir nitelik taşıdığı anlaşılmış bu sebeple yeni ilmihal kitaplarının telifi gerekli görülmüştür. Bu safhadan sonra ilmihal kitaplarıyla din dersi kitapları birbirine yakınlaşacak, ayrıca ahlâk dersleri adını taşıyan kitaplar telif edilecektir. Yeni kurulan ibtidâiye ve rüşdiye mekteplerinde önceleri Birgivî’nin Vasiyetnâme‘si okutulurken daha sonra Mustafa Bey’in kaleme aldığı Telhîsü’l-mülah-has, Mülahhas İlmihal, Mufassal İlmihal ve Mesud Mahmud tarafından yazılan Muhtasar İlmihal okutulmaya başlanmıştır. Bu dönemde telif edilen ilmihaller arasında şu eserler kaydedilebilir: İşkodralı Lutfi Paşa’nın Sual ve Cevaplı İlmihal,  Abdülhamîd b. Mustafa Reşîd’in Zübde-i İlmihâl, Süleyman Paşa’nın İlmihâl-i Kebîr, ve İlmihâl-i Sagir, Fâtih Ahmed Hamîdî’nin, Mehmed Üstüvânî’nin, Rûmî Efendi’nin, Ahmed Akhisârî’nin, İlmihal, Oflu Mehmed Emin Efendi’nin, Necâtü’l-mü’min’in ve  Mehmed Zihni Efendi’nin Ni’met-i İslâm isimli kitapları, İmamzâde Esad Efendi’nin Dürr-i Yekta, Halim Sabit (Şıbay)’ın, Amelî İlmihal, İskilipli Mehmed Âtıf Hocaefendi’nin  İslâm Yolu /Yeni İlmihal isimli kitapları yayınlandı.

İkinci Meşrutiyet’le birlikte hız kazanan ve Cumhuriyet döneminde yazımına devam edilip daha düzenli bir telif türü teşkil edecek seviyeye ulaşan ilmihallerin belli başlıları arasında şunları zikretmek mümkündür: Ahmet Hamdi Akseki’nin İslâm Dini (Ankara 1933), Numan Kurtulmuş‘un Yeni Âmentü Şerhi (İstanbul 1943), Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslâm İlmihali (İstanbul 1947), Mustafa Asım Köksal’ın İlmihal (Ankara 1954), Ali Fikri Yavuz’un Geniş İslâm İlmihali / İslâm Fıkhı ve Hukuku (İstanbul 1977), Süleyman Ateş’in Muhtasar İslâm İlmihali (Ankara 1975) ve Yeni İslâm İlmihali, Ankara 1979), Celal Yıldırım’ın Hanefî ve Şafiî Mezheblerine Göre Büyük İlmihal (İstanbul 1976), Hamdi Döndüren’in Delilleriyle İslâm İlmihali (İstanbul 1991).

Genellikle temel kaynaklara dayanan ve güvenilir bilgiler içeren Cumhuriyet devri ilmihallerinin bir kısmında dua, vaaz ve irşad mahiyetinde bölümler yer almakla birlikte büyük çoğunluğu sâdece inanç, ibadet, ahlâk ve günlük yaşayış bilgilerini ihtiva eder. Bunlardan Ahmet Hamdi Akseki’nin İslâm Dini ile Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslâm İlmihali 1980’li yıllara kadar çok basılıp okunmuş, daha sonra yazılan ilmihallere de örnek teşkil etmiştir. Ahmet Tabakoğlu ile İsmail Kara’nın hazırladığı Ansiklopedik Büyük İslâm İlmihali, muamelât dâhil olmak üzere ilmihal konularının alfabetik olarak yer aldığı çalışmadır (İstanbul 1979). İbrahim Kâfi Dönmez’in yönetiminde hazırlanıp Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı’nca yayımlanan İslâm’da İnanç, İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi (4 Cilt, İstanbul 1997) peygamberler ve semavî dinler, aile hukuku, İslâm hukukuna ait bazı genel konular ve fıkıh usulü kavramlarının da ilâvesiyle hacimli bir ilmihal niteliği kazanmıştır.

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi tarafından yazdırılan İlmihal ise (2 Cilt, İstanbul 1998-1999) genel olarak din, İslâm dini, akaid, bazı fıkıh kavramları, ibâdet konuları, kefâretler, adak ve yeminler, haramlar ve helâller, aile hayatı, siyasî hayat, çalışma hayatı, hukukî ve ticarî hayat, sosyal hayat ve İslâm ahlâkı ana başlıklarını içermekte olup alanında önemli bir boşluğu doldurmuştur.

Temel dinî bilgileri içeren ilmihaller yanında akaid, ibadet, insanlar arası münasebet gibi konulardan yalnız birini veya sadece bir mezhebin, bir tarikatın esaslarını yahut bir zümreyi ilgilendiren bilgileri ihtiva eden özel ilmihaller de yazılmıştır. Selâmi Ali Efendi’nin Tarikat İlmihali, Mehmed Zihni Efendi’nin Hanımlar İlmihali (İstanbul 1321), Ahmed Cûdî’nin Yeni İlmihal-Akaid Dersleri (İstanbul 1328), Hüseyin Hıfzî’nin Kızlara Küçük İlmihal (İstanbul 1329), Abdürrahim Hûyî’nin İmâmiyye İlmihali (İstanbul 1341), Uryânîzâde Ali Vâhid’in Asker İlmihali (İstanbul 1332, 1334; Ankara 1927, genişletilmiş 2. bs., İstanbul 1927), Ahmet Hamdi Akseki’nin Askere Din Kitabı (Ankara 1924, 1944), Muallim Cevdet’in Askerî Din Dersleri (İstanbul 1928), Cemal Öğüt’ün Kadın İlmihali (İstanbul 1947), Uryânîzâde Ali Vâhid’in Köy Hocası (Ankara 1965), Haydar Kaya’nın Bektaşî İlmihali (İstanbul 1976) ve Halil Gönenç’in Büyük Şafii İlmihali (İstanbul 1986) bunların örnekleri arasında yer alır.

İlmihaller konularına göre tasnif edildiği gibi hacimleri dikkate alınarak ansiklopedik, mufassal, muhtasar ilmihal ve cep ilmihali tarzında da gruplandırılır. Ayrıca manzum olarak yazılan ilmihaller de vardır. Birgivî’nin ‘Vasiyetname‘sinin iki ayrı yazar tarafından nazma çekilmiş nüshaları, Manastırlı Mehmed Rıfat’ın Manzum İlmihal‘i ile Ali Efendi’nin Manzum İlmihal‘i bunlara örnek teşkil eder. Akaid ve ibâdet konularını özetleyen Otuz iki farz, ahlâk ve görgü kuralları başta olmak üzere ilmihal bahislerini kısaca içeren Elli dört farz adlı el kitapları da çok yaygındır.

İlmihallerin bir kısmı öncekilerin tekrarı mahiyetindedir. Bazılarında da din kuralları aşırı derecede katı gösterilmiş, asıl ilkelere ilâveler yapılarak din, yaşanması zor bir şekle sokulmuştur.

İlmihaller, yazıldıkları dönemin din anlayışını yansıtmaları ve dinî bilgilerin günlük hayata tatbik edilmesini temin edip din kültürünün toplumun çeşitli kesimlerine yayılmasını sağlamaları bakımından önem taşır.

Müslümanların her konuda bilgi sahibi olmaları bir görevdir. Din konusunda, ilmihal kitapları (herkesin durumuna göre gerekli olan bilgiler) adını alarak en önemli yeri tutar. Her Müslüman’ın bağlı bulunduğu İslâm dini konusunda yeterli bilgi sâhibi olması bir borçtur. Edindiği bilgilerle de üzerine düşen dinî görevleri yerine getirmiş olacaktır.

Aslında bütün insanlığın manevî ruhu yerinde olan dinden, din bilgisinden hiç kimse uzak kalamaz, öteden beri ister ilkel olsun, ister medenî toplumlar, hiç biri bir dine bağlı kalmaktan dışarı çıkamamıştır.

İnsanların gerçek mutlulukları ve saadetleri İlâhi bir din yolu ile ortaya çıkar. Sağduyulu kimselerin ruhları ve vicdanları, böyle bir din ile huzursuzluktan kurtulur, yatışır, insanlığın yaratılışındaki yüksek maksat, ancak böyle İlâhi bir dine sarılmakla gerçekleşir.

Öyle ise, uyanık bir ruha, temiz bir vicdana sâhib olan insan böyle gerçek bir dinden nasıl uzak kalabilir: Kendi benliğini, geleceğini ve mutluluğunu korumak isteyen bir insan, böyle yüce bir dinin inançlara, temizliğe, ibadete, helâl ve harama, ahlâka dair mukaddes hükümlerinden muhtaç bulunduklarını öğrenip uygulamak duygusundan nasıl habersiz kalabilir?

Mübarek dinimizin yükselmesine, yayılmasına, medeniyet saçan şanlı tarihine ait bazı bilgileri öğrenmek isteğinden, insan nasıl gafil bulunabilir?

Hiç şüphe yok ki, benliklerini kaybetmeyen uyanık kişi ve cemiyetler bu ihtiyacı ruhlarında duymuşlardır. Dinî eserleri aramayı, onları bulup okumayı gerekli görmüşlerdir.

İnsanların, yaratılışlarındaki meyilleri ve ruhî ihtiyaçları sebebiyle her asırda din bilginleri tarafından sayısız dinî eserler yazılmıştır. Ancak her devrin ve muhitin durumuna ve kabiliyetine göre bu gibi eserlerde bir yenilik göstermek, mana ve ruhları değişmeyecek şekilde dinî meseleleri imkân dâhilinde herkesin anlayabileceği bir ifadeyle yazmak, bunların birtakım hikmet ve faydalarını sade bir dille ortaya koymak da çok gereklidir.

Mufassal ilmihal kitaplarında bulunan mevzuların belli başlılarını şöylece belirtmek mümkündür:

Din kavramının tarifi ve başlıca dinler, İslâm dinin esasları, İman ve İslâm’ın niteliği, iman ile İslâm’ın şartları, Yüce Allah’a ve O’nun sıfatlarına iman, peygamberlere iman, peygamberlere olan ihtiyaç, semâvî kitaplara iman, Kur’ân’ı Kerim’in nasıl bir ilâhî kitap olduğu, Kur’ân-ı Kerim’in taşıdığı gerçekler, meleklere ve âhirete iman, kaza ve kadere iman, iman’da ehl-i sünnet imamları,

Tâat, niyet, teklif, farzlar, vacib, sünnetler, helal-haram, mubah, mekruh, temizlik, Kelime-i Şehadet, abdest ve gusül, teyennüm, namaz, zekât, hac, sularla ilgili hükümler, din yönünden temiz sayılan ve temiz sayılmayan şeyler, temizleme yolları, özürlü kimselere ait bazı meseleler, bayram ve cuma namazı, kaza namazları, seferî olma hükümleri, duâ, namazlarda mekruh olan ve olmayan hususlar, câmiler ve mescitler, câmi âdâbı, cenâze ve cenâze namazı, cihad, gazi ve şehid, fidye, fitre ve sadaka, kurban ve çeşitleri, etleri yenen ve yenmeyen hayvanlar, aile ile alâkalı hükümler, her Müslüman için öğretme ve öğrenmenin gerekliliği, İslâm’da va’zın ve öğüt vermenin önemi, mukaddesata hürmet ve saygı, İslâm’da aile ve akrabalık ilişkileri, İslâm’da helâl kazancın önemi, İslâm’da maddî ve mânevî temizlik, İslâmî kitaplar; ahlâkı, ilahî görevler, güzel ve çirkin huylar, kirli duygular: kin-nefret-intikam-haset-kıskançlık ve diğerleri, dedikodu, gıybet, tefekkür, hüsn-ü zan, su-i zan, ayıpları örtmek, şükretmek, yumuşak huylu olmak, affetmek, merhametli olmak, sabırlı olmak, adâletli olmak, anneye-babaya davranışlar ve diğerleri, mezhepler, tasavvuf, ar-haya-nâmus, peygamberler, Hz. Muhammed, hayatı, savaşları, davranışları, sünnetleri ve hadisleri, dinin önemi ve kaynağı, dinlerin tasnifi, fıkhî mezhepler gibi bilgiler yer alır.

İslâm âlimleri, ilmihal bililerini öğrenmenin farz olduğunu belirtiyorlar:

‘İlmihal’, hâl ilmi, hayat ilmi, İslâm’ı yaşama ilmi demektir. İslâmiyet de ancak bilerek, öğrenerek yaşanır. Öğrenmek için de dinî bilgilerin toplu hâlde bulunduğu bir kitabı okumak gerekecektir ki, bu ihtiyacı büyük ölçüde ilmihal kitapları karşılar.

İlmihal bilgisinin temelini Peygamber Efendimizin (a.s.m.) şu hadis-i şerifi teşkil eder:

İlim tahsil etmek her Müslüman’ın üzerine farzdır.’ (İbn-i Mace, Mukaddime:17 )

Beyzâvî, ‘Hadisteki ilimden maksat, Kâinatın Yaratıcısını tanımak, O’nun birliğini ve Resulullahın (a.s.m.) peygamberliğini bilmek; namazın nasıl ve ne gibi hükümler çerçevesinde kılınacağına dâir bilgileri öğrenmektir.’ Diyor.

Beyhakî, ‘Hadisteki bilgiden maksat, erginlik çağına ermiş aklı başında bir Müslüman’ın normal olarak bilmesi beklenen ve bilmemesi düşünülemeyen genel dinî bilgilerdir.’ Diyor.

Bazı âlimler de meseleyi şöyle değerlendirmişlerdir:

‘Helâl ve haramla, İslâm’ın şartları ve itikatla alâkalı bilgileri öğrenmek farzdır. Ayrıca hadisten, insanların faydasına olan her ilmi öğrenmek kast edilmiş olabilir. Çünkü Müslümanların ihtiyacını karşılayabilecek ilimleri öğrenmek bütün Müslümanlara farz-ı kifâyedir. İçlerinden bazıları öğrenirse, bu mesuliyet kalkmış olur.’

Bu açıklamalarda da görüleceği gibi, ilmihallerde yer alan bilgiler, gerek itikatta, gerekse ibadet ve günlük hayatta her Müslüman’ın bilmesi gereken konulardır.

Oruç, zekât ve hac için de aynı hususlar geçerlidir. Bu ibadetleri yapabilmek için konuyla ilgili mâlûmatı elde etmek gerekir.

Helâl ve haramla ilgili konular için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Günlük hayatta neyin helâl, neyin haram olduğunu bilmeden İslâmî bir hayatın yaşanamayacağı aşikârdır. Bunları öğrenmek ise farzdır.

 

 

24 Haziran Anketleri Ne Diyor?

24 Haziran seçimlerine az bir zaman kaldı. Ülkemizin her yanını seçim atmosferi kaplamış durumda. Cumhurbaşkanı adayları, seçimlere girecek parti genel başkanları, milletvekili adayları yoğun bir çalışma içinde, hemen her gün pek çok şehrimizde mitingler yapılıyor, liderlerin söylemlerini dinlemek adına binlerce vatandaşımız meydanları dolduruyor.

Ama bu yoğunluğun yanı sıra, halkımızın bu seçim hangi adaya, partiye oy vereceğinin tahminini yapan bir de seçim anketörleri, bu amaç için kurulmuş anketör şirketleri var.

Bu şirketlerin anket sonuçları o kadar çok ki! Yazımın içeriğinde sıralamaya kalksam sayfalar tutar…

Her birisi neredeyse haftada bir seçimin tahmin sonuçlarını açıklayıp, Cumhurbaşkanı adaylarının, milletvekili çıkaracak ittifak partilerinin, ittifak dışında seçime katılan diğer partilerin oy oranlarını açıklıyor.

Ancak açıklanan bu oy tahmini oranlarının yüzdelerinin her birisi diğerinden çok farklı!

İnsan ister istemeden bu tahmin sonuçlara nasıl ulaşıldığı, yapılan anketlerin Türkiye’de mi, yoksa başka bir ülkede mi yapıldığını sorgulamadan yapamıyor!

Çoğu taraflı ama bir ikisi de tarafsız olduğu varsayılan bu anketör şirketlerin tahmin sonuçları bizleri şaşırtmaya devam ediyor!

Sonuç olarak, yapılan anketler insanlarımıza mevcut durum hakkında ne bir fikir veriyor, ne de sandık başına gidecek seçmeni etkileyebiliyor…

Yaşanan bu gelişmeler nedeniyle,  ne yazık ki pek çok şeye karşı kaybedilen güven,  anketör şirketler için de yaşanıyor…

İnsanlarımız sandığa yansıyacak oy tahmin oranlarının güncelliği konusunda ne yazık ki doğru ölçümü yapılmış bir sonuç kanaatine sahip değil!

Ne de bu yönde bir tahminde bulunabiliyor!

Hâlbuki pek çok kararsız oy sahibi, güvenirliliğine inandığı bir anketör şirketinin açıkladığı sonuçlara inansa, belki de bu sonuca göre oy kullanarak seçim sonuçlarına ciddi bir katkı sağlayacak, en azından bu fikirle sandığa gidip oy kullanacak…

Bu önemli konuyla ilgili çarpıcı bir örnek vermek gerekirse;

2014 yerel seçimlerinde CHP’nin adayı Sn. Mustafa Sarıgül ile AKP’nin adayı Sn. Kadir Topbaş arasında İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinde yapılan anketlerde tüm anketör şirketlerin tahminleri seçimin sonucunu adeta fotofiniş belirler tahmininde birleşmişlerken;

Sonuçta AKP adayı Sn. Topbaş; seçimi 8 puan farkla kazanmış, neredeyse tüm anketör şirketlerinin tahminleri balon olmuş patlamıştı…

Bugün de aynı anketör şirketler hem Cumhurbaşkanlığı, hem de Milletvekilliği seçimlerinde o kadar farklı sonuçlar açıklıyorlar ki!

Açıklanan bu anket tahminlerinin sonuçları nedeniyle; bir ankette de bu anketi yapan şirketlerin güvenirliliği için yapılması gerekiyor…

Böylesine önemli seçimlerin yapılacağı 24 Haziran’a az bir süre kalmışken, önemli olan oy verecek her yurttaşımızın sandığa gitmesidir.

Unutmayalım ki, bir oy bir oydur. Belki de verilen bu oy sonucu belirleyen olacaktır. Ancak verilen her oy anketlerin sonucuna göre değil; aklımıza, vicdanımızın sesine uygun olarak kullanılmalıdır.

Anketör şirketlerinin de yapmaları gereken şey; kimilerinin istediği sonuçları değil, toplumumuzun görünen oy tercihi ne ise ne bir eksik, ne de bir fazla o sonuçları açıklamalarıdır.

Belki o zaman seçim sonuçlanmadan önce yapmış oldukları tahmin; bir-iki puanlık yanılmayla da olsa seçimin sonucuna yakın çıkacaktır.

 

 

Değişimin Statükoya Galibiyeti

Hafta sonu yapılan Fenerbahçe kongresinde, 20 yıldan beri başkanlık yapan, Aziz Yıldırım devrildi. Oyların yüzde 78’ini alan Ali Koç başkan seçildi.

20 yıllık başkanlığı döneminde Fenerbahçe tarihine geçecek önemli işler yapan Aziz Yıldırım neden devrildi?

Bunca yeteneğine ve bunca yıllık birikimine rağmen ustalık döneminde neden böyle ağır bir yenilgi aldı?

İki adayın özelliklerini inceleyerek bu soruya cevap arayalım.

***

Aziz Yıldırım – Ali Koç

Aziz Yıldırım kendini tekrar ediyordu, statükoyu temsil ediyordu; Ali Koç değişim vaat ediyordu.

Aziz Yıldırım geçmişi ile yaşıyor, Ali Koç geleceği düşünüyor, değişen dünyayı okumaya çalışıyordu.

Aziz Yıldırım kibirliydi, Ali Koç tevazu içindeydi.

Aziz Yıldırım tek adamın keyfi iradesini, Ali Koç ortak aklın, bilimin dayandığı vizyoner bir yönetim anlayışını temsil ediyordu.

Aziz Yıldırım yandaş medyaya dayanıyordu, Ali Koç sosyal medyaya.

Aziz Yıldırım kongre delegelerine güveniyordu, Ali Koç taraftarın başlattığı dip dalgasına.

Aziz Yıldırım kabadayı bir görüntü veriyordu, Ali Koç asil bir vakar içindeydi.

Aziz Yıldırım kazanmak için yalan söyleyebiliyordu, Ali Koç doğruluktan şaşmadı.

Aziz Yıldırım’ın “Azizci” kulüp üyeleri, Ali Koç’un sadece Fenerbahçeli taraftarları vardı.

Aziz Yıldırım geçimini kendisinin sağladığı “üyelerine” güveniyordu, Ali Koç gönlünü kulübüne vermiş Fenerbahçeli taraftarlara.

*****************************

Tayyip Erdoğan – Meral Akşener

Şimdi yukarıda yazdığım Fenerbahçeli iki başkan adayının özelliklerini mukayese ettiğim cümlelerde Aziz Yıldırım yerine Tayyip Erdoğan, Ali Koç yerine Meral Akşener yazınız.

Yazının anlamı, bütünlüğü ve doğruluğunda fazla bir değişiklik olmadığını göreceksiniz.

Böyle yaparak iki Cumhurbaşkanı adayının özelliklerini kıyaslayalım:

Tayyip Erdoğan kendini tekrar ediyor, statükoyu temsil ediyor; Meral Akşener değişim vaat ediyor.

Tayyip Erdoğan geçmişi ile yaşıyor, Meral Akşener geleceği düşünüyor, değişen dünyayı okumaya çalışıyor.

Tayyip Erdoğan kibirli, Meral Akşener tevazu içinde.

Tayyip Erdoğan tek adamın keyfi iradesini, Meral Akşener ortak aklın, bilimin dayandığı vizyoner bir yönetim anlayışını temsil ediyor.

Tayyip Erdoğan yandaş medyaya dayanıyor, Meral Akşener sosyal medyaya.

Tayyip Erdoğan kindar tabanına güveniyor, Meral Akşener halkın başlattığı dip dalgasına.

Tayyip Erdoğan kabadayı bir görüntü veriyor, Meral Akşener asil bir vakar içinde.

Tayyip Erdoğan kazanmak için yalan söyleyebiliyor, Meral Akşener doğruluktan şaşmadı.

Tayyip Erdoğan’ın “Reisçi” partilileri, Meral Akşener’in sadece cesur taraftarları var.

Tayyip Erdoğan sosyal yardımlara bağımlı hale getirdiği kişilere ve yandaş şirketlere dayanıyor, Meral Akşener gönlünü ülkesine vermiş geniş halk kitlelerine.

********************************

Dip Dalgası ve Korkunun Yenilmesi

İki hafta önce Ali Koç‘un Antalya’da Fenerbahçe üyelerine verdiği iftara katılan bir iş adamından dinledim.

“Yaklaşık bin kişilik salonda onbirer kişilik masalarda yemek yedik. Masamızda bulunan hepsi iş adamı olan kişilerin hiçbirini önceden tanımıyordum. İçlerinden biri ‘İnşallah 3 Haziranda Aziz Yıldırım’ı devirip, Ali Koç’u başkan seçeceğiz. 24 Haziran’da da Tayyip Erdoğan’ı devirip ikinci bir sevinç yaşayacağız’ deyince masadakilerin hepsi birden yüksek sesle ‘inşallah’ deyip coşkuyla ellerini kaldırdılar.”

Toplumumuzda AKP ve Erdoğan aleyhine konuşmaktan çekinen çok geniş kitleler olduğunu biliyoruz. En çok korkan zümrelerin başında iş adamları gelir. Çünkü bir kısmı devletle iş yapmakta, bir kısmı da “vergi memurlarıyla canına okunmasından” korkmaktadır.

Bu olayı toplumumuzda yerleşmiş olan korku duvarlarını da yıkan bir dip dalgasının gelmekte olduğunun bir işareti olarak görüyorum.

Zaten seçim çalışmalarımız esnasında görüştüğümüz binlerce insanımızdan edindiğim kanaatim de bu yönde. İnsanlarımız korkularını aşıp iradelerini açıklamaya başladılar.

Milletimiz 16 yıllık yönetim sebebiyle yorgun, bezgin, öfkeli. “Artık Tamam” diyor.

Devletin iyi yönetilmediğini görüyor. Türkiye’nin yepyeni başarı hikâyeleri yazmasını istiyor.

Toplum bir değişim istiyor. Değişimi de Meral Akşener ve İYİ Parti temsil ediyor.

Siyasi dip dalga 24 Haziranda şiddetli bir tsunami olarak ortaya çıkacak.

Çok büyük bir sürpriz olmazsa, yenilmez zannedilenlerin yenildiğini, yorulanların, eskiyenlerin milli irade tarafından kızağa çekildiğini göreceğiz.

İnşallah Türkiye iyi olacak.

 

 

Özbekistan Seyahati ( 1 )

01-07 Mayıs 2018 tarihleri arasında VİZYON TURİZM ile Özbekistan’ a bir seyahat yapılmıştır. Yapılan bu seyahate her zaman olduğu gibi ilgi ve alaka büyük olduğundan 44 kişilik seyahati seven kalabalık bir grup iştirak etmiştir. Katılanların ekseriyetini İzmitliler teşkil etmekle beraber, Ankara dan, İstanbul dan Adana dan, Samsun dan ve Trabzon dan gelenler de olmuştur

İzmit ekibi olarak seyahate başlamak üzere, 01 Mayıs 2018 Salı günü saat 15.oo de ANTİKKAPI önünde toplanıldı. Bütün arkadaşlar geldikten sonra İstanbul’a müteveccihen hareket ettik. Yolların kalabalık olması sebebiyle ancak saat 18.oo sıralarında Atatürk Hava Alanı’na vasıl olabildik. Kontrol kapılarından geçtikten sonra uçuş biletlerimizi aldık Bundan sonraki işimiz artık uçağın kalkış saatini beklemekti. Zira uçağın kalkış saati 21.25 idi. Bu arada durum ve vakit müsait olduğu için Akşam ve Yatsı Namazlarını ayrı ayrı hayırlısı ile tam vakitlerinde cemaat halinde kıldık.

Uçak, ilan edilen saatte tam 21.25 de kalkarak. 4 saatlik bir yolculuktan sonra mahalli saat ile hayırlısıyla Semerkant Hava Alanına indi. Bu arada şu hususu ifade edeyim ki, Türkiye ile Özbekistan arasında tam iki saat zaman farkı bulunmaktadır. Hava Alanındaki pasaport işlemleri kısa sürdü. Çıkışta valizlerimizi alarak bizi beklemekte olan Vizyon Turizm ait arabaya binerek kalacağımız otele hareket ettik Otel çok yakınmış, yürüyerek dahi gidebilirmişiz. Fakat Firma buna rağmen, nezaketen misafirlerini araba ile götürmeyi uygun görmüş. Firmanın göstermiş olduğu bu incelik münasebetiyle hassaten teşekkür ederim.

Kalacağımız Otelin ismi Regal Semerkant idi. Otel görünüş itibariyle şirin bir yer. Hava alanının hemen yakınında bulunuyor. Otele gelince bize tahsis edilen odaların anahtarlarını alarak odalarımıza çıktık. Biraz dinlendikten sonra saat 8.oo de kahvaltıya indik. Zira programa göre saat 10.oo da şehir turuna başlamamız icap ediyordu.  Burada açık büfe, kahvaltımızı yaptık.

Şehir turuna başlamadan önce kısaca Özbekistan ve Semerkant’tan bahsetmek istiyorum. Şöyle ki,

Özbekistan, İpek Yolu’nun en önemli geçiş yollarından biri olan bu ülke, Orta Asya’da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlığın kazanmıştır. 448.978 Km2 yüz ölçümüne sahip olan bu Ülkenin 32,5 milyon nüfusu bulunmaktadır. Günümüzdeki 7 bağımsız Türk Devletlerinden biri olup, TÜRKSOY ‘un üyesidir. Denize kıyısı olmayan ülkenin Komşuları kuzeyde ve batıda Kazakistan, doğuda Kırgızistan ve Tacikistan ile güneyde Afganistan ve Türkmenistan’dır. Ülkenin başşehri Taşkent, Rusya döneminde Moskova ve St.Petersburg’tan  sonra en büyük şehirlerden biriyken ,şimdi Orta Asya’nın en büyük başşehirlerinden birisi unvanına sahip bulunmaktadır. Ülke nüfusunun %95 nin Müslüman ve Sünni olduğu ifade edilmektedir.

Semerkant ise, Ülkenin en eski ve üçüncü büyük şehri olup, Cengiz Han ve Abbasiler gibi pek çok kültürün egemenliğinde kalmış 14. yüz yılda Timur İmparatorluğu’nun Başşehri olmuştur. Bu dönemden şehrin merkezindeki Bibi Hanım Camii, Timur’un anıt mezarı Gur Emiri, İmam Buhari Türbesi, Uluğ Bey Rasathanesi ve Medresesi, İmam Maturidi Türbesi slanlı Medrese, Hillekari Medresesi,  gibi yapılar günümüze kadar ayakta kalmayı başaran önemli ve tarihi yapılar halen şehri süslemeye devam etmektedir. Şehirde eski ve yeni camiler olmakla beraberi bizim Memleketimiz de olduğu gibi yüksek minareler olmadığından ve sayıları az olduğundan ilk bakışta dikkati çekmemektedir. Diğer taraftan halen hoparlör kullanılması yasak olduğundan şehir halkı Ezan sesine hasret bulunmaktadır. Şehir içinde anayollar temiz ve bakımlı olmakla beraber ara yollar için ayni şeyi söylemek mümkün değildir. Bizde ki gibi seçimle gelen belediye başkanı bulunmamaktadır.  Belediye başkanı yerine Hâkim adı verilen bir yönetici, şehirdeki imar dâhil bütün işlerden mesul bulunmaktadır.  Hülasa olarak kısaca ifade etmek icap ederse, Semerkant, geçmişi ve sahip olduğu tarihi eserleri, Geniş yolları ve parklarıyla yeşillikler içinde halis bir Türk şehridir.

 

Diğer taraftan Semerkant denilince ilk akla gelen, bizim tarih kitaplarından Timurlenk veya Aksak Timur diye bildiğimiz Timur gelmektedir. Timur Semerkant’a çok muhteşem eserler bırakmış. Timur her ne kadar bizim tarih kitaplarında bir düşman gibi görünse de neticede Müslüman bir Türk Hakanıdır. Timur hayatı boyunca Özbekistan topraklarında çok büyük eserler ve medreseler bırakmıştır. Hatta her hanımı için çok büyük bilim yuvaları ve medreseler yaptırmıştır. Bunun muhteşem örneklerini Semerkant’a gidenlerin görmeleri mümkündür.126 yıllık Rus istilası döneminde birçok tarihi eser tahrip edilmiş olmasına rağmen, bugün halen Semerkant topraklarında Timur’un kabri, hanımlarına bıraktığı eserler Semerkant da büyük bir yer işgal etmektedir.  Burada şu husus dikkati çekmektedir ki, Semerkant da Timur için bu kadar çok ve muhteşem eserler yapılmış olmasına karşılık, Biz Koca Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han için Pek fazla bir şey yapamamışız. Sadece onun adını taşıyan Bursa da bir külliye ile İstanbul Bayezid Meydanında mütevazı bir cami bulunmaktadır

Tekrar Semerkant da dönecek olursak, şehirde görülmesi gereken yerler arasında yukarıda kısaca isimlerinden bahsettiğimiz Emir Timur Türbesi Registan Meydannında bulunan Üç Medrese, Uluğ Bey Medresesi ve Rasathanesi, Şahı Zinde Türbesi (Sahabe Türbesi), Bibi Hanım Cami, İmam Buhari Türbesi, İmam Maturidi Türbesi, tarihi çarşı görülmeye değer yerler arasında bulunmaktadır.

02 Mayıs  2018 Çarşamba günü sabah kahvaltısından sonra saat 10.oo da ilk ziyaret yerimiz Emir Timur’un’   Türbesi oldu.  Timur’un türbede yattığı ve gerçek mezarı ancak 1941 yılında Rus Arkeologlar tarafından tespit edilmiş. O yıllarda mezarı açılarak kemikleri incelenmek üzere geçici bir süre için Moskova’ya götürülmüş. Rehberin anlattığına göre, mezarın açılması esnasında türbe yakılarında oturan iki yaşlı adam heyetin Özbek görevlisine mezarın kati surette açılmamasını, aksi takdirde büyük felaketlerin meydana gelebileceğini söylemişler. Fakat her şeye rağmen mezar açılmış ve o gece Almanya Rusya’ya saldırmış. DEVAM EDECEK.

 

 

İstanbul Müftülüğü Baş Vaizi Mustafa Akgül; Zekât İbâdeti’ni Anlattı.

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Zekâtın ibâdet olduğu bütün Müslümanlar tarafından bilinir. Fakat zekâtın husûsiyetleri hakkında bilgi sâhibi olanlar, ibâdet olduğunu bilenlerden azdır. Sizinle Hocam, bu konuyu konuşmak istiyorum. Umûmî bir değerlendirmenizle başlayabilir miyiz?

Mustafa Akgül: Ağacı budamak, eksiltmek değil, onu verimli kılmaktır. Zekât da malı verimli kılar. Ayrıca zekât, verenin öğünmeyeceği, alanın yerinmeyeceği güzel bir alışveriştir. Zekât, fakirle zengin arasındaki uçurumu kaldıran bir ibâdettir.

Çetinoğlu: Dayanakları nelerdir?

Akgül: Kurân-ı Kerîm’de 27 ayette zekâttan bahsedilmektedir.

Çetinoğlu: Zekâtla alakalı birkaç Ayetin meâlini söyler misiniz?

Akgül: Bakara Sûresi 43. zekât: ‘Namazı dosdoğru kılın, vekâtı verin…’;  Enbiyâ Sûresi 73. Zekât: ‘…Namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik…’; Neml Sûresi 2. ve 3. zekâtler: ‘Namazı kılan, zekâtı veren ve ahrete kesin olarak inanan mü’minlere…’; Rûm Sûresi 39. zekât: ‘Allah’ın rızâsını arayarak verdiğiniz zekâta gelince, işte onlar, mallarını kat kat artırmış olanlardır.’ Ayrıca bir âyette, zekâtın verileceği yerler hakkında emir vardır: ‘… yoksullar, düşkünler, sadakaları(zekâtları) toplamakla görevli olanlar, müellefe-i kulûb, azad edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda harcama ve yolda kalmışlar. Allah tarafından böyle farz kılınmıştır…’

Çetinoğlu: Zekât verenin durumu nedir?

Akgül: Zekât verebilmek büyük nîmettir. Bu nîmete sâhib olan sevinsin, cenâb-ı Allah’a şükretsin fakat öğünmesin. Nihâyet borcunu ödüyor. ‘Mallarından sadaka al ki arınıp temizlensinler…’ (Tevbe Sûresi 130. zekât)

Nice zenginler onca kontrole rağmen vergi kaçırırken, nice Müslüman zengin de zekâtın memuru, müfettişi olmamasına rağmen zekâtını kendisi hesaplayıp veriyor. Zekât, gönül vergisi, şükür vesilesidir.

Çetinoğlu: Zekâtı verilmeyecek mal var mıdır?

Akgül: Helâl yoldan kazanılmamış malın zekâtı yoktur. Onun derhal ve mutlaka elden çıkarılması gerekir.

Çetinoğlu: Bir misalle anlatır mısınız?

Akgül: 100 lirası olan adam, 10 lira faiz geliri elde etmişse, 100 lirasının 40’ta 1’ini zekât olarak verir, 10 lirayı da elden çıkartır. 10 lirayı elden çıkarmamış ise, 100 liranın zekâtını vermekle zekâtını vermiş olur ama 10 lira haramın vebalinden kurtulmuş olmaz.

Çetinoğlu: Hangi mal için zekât gerekmez?

Akgül: Altın ve gümüş cinsinden olmayan zîynet eşyasından, (yakut, inci, mercan gibi) (Şafiî mezhebinde bütün ziynet eşyası zekât dışıdır.) 2. 3. ev, dükkân gibi kira getiren akarların mülkiyet değerlerinden, işletilen atölye, fabrika gibi işyerlerinin ve içlerindeki demirbaşlarının mülk değerlerinden, bağ bahçe tarla, sera gibi ürün getiren malların mülk değerinden, otobüs, kamyon, tır, gemi, uçak gibi insan veya eşya naklinde kullanılan malların mülk değerinden zekât vermek gerekmez. Bütün bu malların gelirleri zekâta tâbidir. Yâni kişinin diğer zekâta tâbi mallarıyla, zekâta tâbi olmayan mallarının gelirleri toplandığında ne zaman 80,18 gram altın değerine ulaşırsa üzerinden bir sene geçince zekâtını vermek gerekir.

Mal varlığı bu miktarın üzerine çıkınca hepsi zekâta tâbi olur. Mesalâ 100 gram altın değerinde malı olursa 80,18 gramını çıkarıp fazlasının değil, tamamının zekâtını verecektir.

Gelen kira geliri, kişinin sâdece geçimini temin etmeye yetiyor da artırılan malın değeri 80,18 gramı geçmiyorsa,  zekât vermesi gerekmez.

Bir noktayı tekrarlamakta fayda var; mâdem bazı mallardan zekât vermek gerekmiyorsa sâhibinin bu mallarla zengin sayılmasının ne anlamı var? Bu mallarla zengin sayılan kişi zekât vermediği gibi zekât alamaz. Fıtra verip kurban kesmekle yükümlü olur.

Çetinoğlu: Fabriklarındaki ham, yarı mâmul ve mâmul mallar zekâta tâbi mi? Akgül: Fabrikalardaki ham, yarı mamül ve mamül malların zekâtı verilecektir.

Burada kastedilen mallar ticâret için değil, gelir getirmek için elde tutulan mallardır. Eğer bir kişi ev alıp ev satıyorsa, otomobil veya kamyon-tır alıp satıyorsa, arsa alıp satıyorsa bu malların zekât günü mülk değeriyle zekâtlarının vermesi gerekir, çünkü bunlar ticâret malıdır. Çetinoğlu: Müteahhitlerin durumu nedir?

Akgül: Müteahhitler binalarının değerinden zekât verecekler, onlar için binalar ticâret mallarıdır. Tamamlanmamış binalar dahi zekât günündeki değerleriyle, ‘bugün, kaça mal ederim?’ sorusuna cevab olan rakam üzerinden zekâtlarının verilmesi gerekir.

Çetinoğlu: Zekât günü, malı var da zekâtı ödeyecek parası yoksa ne yapacak?

Akgül: Zekât olarak vermesi gereken miktarı Türk lirası olarak hesaplayacak. Diyelim ki 10.000 lira zekât borcu olduğu anlaşıldı. O gün 10.000 lira ile kaç gram altın alınabildiğini tesbit edecek. Yine diyelim ki 55 gram altın alınabiliyor. Parası olduğu zaman, 55 gram altın kaç lira ediyorsa o miktarı zekât borcu olarak verecek.

Çetinoğlu: Artı – eksi fark varsa?

Akgül: Altın gramına bağladıktan sonra inmesi çıkması önemli değildir…

Çetinoğlu: Toprak ürünlerinde zekât verme işlemi nasıl oluyor?

Akgül: Evlerin etrafındaki küçük bahçelerden elde edilen sebze ve meyvelerin hiçbiri zekâta tâbi değildir.

Çetinoğlu: Bunları satıp gelir elde edecekse de zekâta tâbi değil mi?

Akgül: Değildir.

Çetinoğlu: Geniş arazilerden elde edilen ürünler?

Akgül: Bağ, bahçe, tarla, sera gibi yerlerden elde edilen zirâî mahsuller, değeriyle zekâta tâbi değilse de ürünlerinin yaklaşık 650 kilosu hâriç diğerleri zekâta tabidir.

Çetinoğlu: 650 kilo muâfiyet her bir cins zirâî ürün için mi, toplan ürün için mi?

Akgül: Muâfiyet, toplam ürün için geçerlidir.

Çetinoğlu: Zirâî ürünlerin sulu ziraatle elde edilmesinde nasıl hesaplama yapılacak? Akgül: Ürünler yağmur suyundan faydalanılarak elde ediliyorsa, her bir ürünün 1/10’u (onda bir=öşür) zekât olarak verilir. Sulama, para ile satın alınan su ile yapılıyorsa 1/20 (yirmide bir) olarak zekâtları verilir. Gübre vs. gibi masraflar düşülürse geri kalanın onda biri, düşülmeden verilirse yirmide biri olarak verilir. Meyve, narenciye bu hükme tâbi olduğu gibi sebze-meyve (soğan, domates, biber, çilek, muz elma, mandalina vs. de) bu hükme tâbidir.

Çetinoğlu: İki hususa açıklık getirebilir miyiz? Birincisi: 650 kiloluk muâfiyet söz konusu mu? İkincisi: Tarlada açılan kuyudan temin edilen su ile sulama yapılıyorsa; zekât, onda bir üzerinden mi, yirmide bir üzerinden mi hesaplanır?

Akgül: Evet 650 kilo zekâttan muaftır. Kuyudan su kendi başına çıkıyorsa onda bir, motor gücüyle çıkarılıyorsa yirmide bir oranında zekât verilir

Çetinoğlu: Zirâî ürün olan satılmaz da elde kalırsa?

Akgül: Ziraat malı senelerce elde kalırsa her sene tekrar tekrar zekâtı verilmesi gerekmez. (Ticârî malın her sene zekâtının verilmesi gerekir)

Çetinoğlu: Bir yıl geçme meselesi var. O hususu da aydınlatır mısınız?

Akgül: Zekâta tâbî malın alımı târihinin üzerinden bir yıl geçmiş olacak. Meselâ bir kişiye 50 bin TL miras kalsa, veya biriktirdiği 3-5 bin TL bir gün 80.18 gram altın değerine ulaşsa veya zekâta tâbî olmayan 2. 3. dairesini satıp paraya dönüştürse hemen o târihi belirleyecek ve üzerinden, kameri (gökteki ay ile hesablanan) bir yıl geçince zekâtını verecek. Eğer zekât Güneş takvimine göre verilecek olursa (10 Aralık, 6 Mart, 23 Haziran gibi) 36 yılda bir yıl zekât verilmemiş olur, fakir de 36 yılda bir yıl zekât alamamış olur. (Hesabı güneş takvimine göre veren kişi zekâtını 2,5 değil de 2,8 den hesablarsa bu kaybı önlemiş olur.)

Çetinoğlu: Diyelim ki 100.000 TL ile ticâret yapan bir tüccar, 100.000 TL’nin zekâtını geçen sene vermiş olsa 11 ay hiçbir iş yapamayıp son bir ayda 10.000 TL kazansa, 100.000 TL’nin zekâtını da tekrar verecek mi? Bir aylık kâr olan 10.000TL’nin zekâtını bu yıl mı, bir yıl sonra mı verecek? Yoksa bu yıl sermayesi ile beraber kârının da zekâtını verecek mi? Akgül: 110.000 Liranın zekâtını verecek. Çünkü üzerinden bir yıl geçmiş mal varsa her kazanılan miktarın üzerinden ayrıca birer yıl geçmesi gerekmez. Hatta kâr edemeyip zarar etse 80 bin, 60 bin liraya inse yine zekât verecek, zekât verme işi malın tamamı 80,18 gram altın seviyesine ininceye kadar devam edecektir, çünkü zekât, kâr vergisi değil, varlık vergisidir.

Ancak toprak mahsûllerinin zekâtı üzerinden bir yıl geçmesi beklenmeden hasat zamanı verilir, ticâret maksadı olmadıkça ambarda birkaç yıl kalsa bile yeniden zekâtı gerekmez.

Bir kişinin 30 gram altını 7000 TL’sı 2000 TL tutarında ticâret malı olsa hepsini toplayarak zekâtını verecek, her birinin ayrı ayrı nisab miktarına ulaşmasını beklemeyecek. Zekâta tâbî olan bütün mallar toplanacaktır.

Çetinoğlu: Bir maksat için biriktirilen paraların toplamı, nisap miktarını aşınca zekâta tâbi olur mu?

Akgül: Evi olmayan kişinin ev için, otomobili olmayan kişinin otomobil için, hacca gitmeyen kişinin hacc için biriktirdiği paralar, bu yerlere harcanıncaya kadar zekâta tâbîdir. Zekâtları verilecektir. Harcama zekât gününden evvel yapılmışsa zekât gerekmeyecek, sonra yapılmışsa zekâtının verilmesi gerekecektir.

Çetinoğlu: Bunlar zarûrî ihtiyaç değil mi neden bunlar için biriktirilen paralar zekâta tâbî oluyor?

Akgül: Çünkü: 1-Düşündüğü harcamaların belli bir miktarı yoktur. 2-Düşündüğü bu harcamanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği kesin değildir.

Ancak bu zarûrî ihtiyaçlar için biriktirilen paralar, söz veya yazılı herhangi bir pazarlık, anlaşma ile bir maksada tahsis edilmiş ise zekâta tâbi olmaktan çıkar.

Çetinoğlu: Zekât hesapları umûmiyetle Ramazan ayında yapılıyor. Bu durumda kimilerinin aklına şöyle bir soru gelebilir: Zekât ile Ramazan ayının bir bağlantısı var mı? Akgül: Hayır yoktur.

Çetinoğlu: Zekât verme işleminin Ramazan ayında yapılmasının sebebi; ‘Ramazan ayında yapılan ibâdetlerin daha makbul olduğu‘ hükmü mü?

Akgül: Olabilir. Fakat yanlış bir düşüncedir. Ramazan ayında yapılan sevaplar, ibâdetler elbette diğer aylara nazaran daha makbuldür. Fakat unutulmamalı ki,  ibâdetlerin en efdali*, tam zamanda, hiç vakit geçirilmeden yapılandır. Farz, vâcib, sünnet ne olursa olsun hüküm budur.

Kamerî yıl hesabıyla yapılmasının bir faydası daha var. Şöyle ki: Herkes kendi zengin olduğu târihin yıl dönümünde zekâtını verecek olursa hem daha çok sevab kazanıp hem de bütün sene boyunca zenginlerden fakirlere mal akışı kesintisiz olarak devam etmiş olur. Fakirlerin ihtiyaçları, yalnızca ramazan ayında değil, yıl boyunca dengeli olarak karşılanmış olur. Bugünkü uygulama ile Ramazanda bütün zenginler zekât veriyor. Fakirlerin evinde gıda paketi koyacak yer kalmıyor. Üç ay sonra bu paketler bitiyor. Gelecek Ramazana kadar hiçbir zengin fakirin ihtiyacını düşünmüyor. Başka mahzurları da var. En önemlisi budur.

Çetinoğlu: Zekât vermenin yollarından bahseder misiniz Hocam?

Akgül: Güzel bir soru. Zekât vermenin çeşitli yolları, usulleri var. İhtiyaç sâhibinin veya sâhiblerinin;

1-Kirasını karşılamak, 2-Çocuğunun masraflarını karşılamak, 3-Satıcısına gidip: ‘Filanca kişinin her ay alacağı gıda bedelinin şu kadar kısmını ben ödeyeceğim‘ demek suretiyle de zekât verilmiş olur.Tüm bu ödeme şekillerinde fakirin iznini alma şartı vardır.

Çetinoğlu: Ticâret maksadıyla bulundurulmayan ve ihtiyaç miktarından fazla olan ev eşyası sanat âletleri, kitaplar, elbiseler, binitler, yiyecek, içecek maddeleri için zekât gerekir mi? Akgül: Gerekmez. Lüzumsuz yere alınmışsa israf edilmiş olur. İsraf günahtır.

Çetinoğlu: Uzun vadeli borcu olanlar zekâtlarını nasıl hesaplamalılar?

Akgül: Kişinin borcu 60 ay, 120 ay gibi uzun süreli ise bir yıllık borç, mevcut maldan düşülür geri kalanın zekâtı verilir.

Çetinoğlu: Zekât, zekâta tâbi maldan başkası ile verilebilir mi?

Akgül: Verilebilir. Meselâ kumaşın zekâtı ayakkabı, ticârî maksatla bulundurulan kitabın zekâtı para veya kumaş, ilacın zekâtı yiyecek maddesi olarak verilebilir.

Çetinoğlu: Maaş ve ücretlerin zekâtı?

Akgül: Maaş ve ücretlerin her alınışta zekâtlarını vermek gerekmez. Bir taraftan maaş alınıyor bir taraftan ev geçindiriliyor. Elimizde kalan miktar ne zaman 80,18 gram altın değerine ulaşır, bu miktarın altına düşmeden de bir seneyi tamamlarsa o zaman zekâtı verilir.

Çetinoğlu: Bir aylık maaşı nisap miktarını aşan aylık gelirlinin zekât ödemesi nasıl olacak? Akgül: Maaşlının zekâtında maaş miktarı önemli değildir. Bir memur veya işçi ayda 8 bin TL alır ama masrafları fazladır, hastası-ihtiyarı, eğitim masrafları çoktur, birikmiş parası yoktur; zekât vermez, diğer bir memur veya işçi 2000 TL maaş alır ama masrafı azdır biriktirdiği 80,18 gram altın değerine ulaşır, bir sene de geçerse zekâtını verir.

Çetinoğlu: Madenler ve deniz ürünlerinin zekâtı?

Akgül: 5’te 1, yâni %20 oranında zekâta tâbîdir.

Çetinoğlu: Hayvanların zekâtı?

Akgül: Bir kişi 5 veya 10 koyun alıp satıyor, 3-5 inek, öküz, manda alıp satıyorsa, bu o kişi için ticâret malı sayılacağı için para değerinin kırkta biriyle zekâta tâbîdir, adedinin kaç tane olduğuna bakılmaz.

Çetinoğlu: Halk arasındaki hesaplamalar farklı… Küçük başlar kırkta bir, büyükbaşta otuzda bir, devede beşde bir diye yuvarlak bilgilerden söz ediliyor…

Akgül: Koyun-keçi gibi küçükbaş hayvanlarda; 39 küçükbaş için zekât yok. 40-120 küçükbaşta 1 küçükbaş, 121-200 küçükbaşta 2 küçükbaş, 201-399 küçükbaşta 3 küçükbaş, 400-500 küçükbaşta 4 küçükbaş. Bundan sonra her 100 küçükbaşta bir küçükbaş artırılarak verilir.

Büyükbaş hayvanlarda: 1 -29 sığırda: zekât yok. 30-40 sığırda: 2 yaşında bir buzağı, 40-59 sığırda: 3 yaşında bir dana, 60 sığırda: birer yaşını bitirmiş 2 buzağı.

Develerde:1-4 deveye zekât yok.  5-9 devede:  1 koyun, 10-14 devede: 2 koyun, 15-19 devede: 3 koyun,  20-24 devede: 4 koyun, 25-35 devede: 2 yaşında bir dişi deve.

Çetinoğlu: Zekât ibâdetinde, dikkatlerden kaçan husûsiyetlerden de bahseder misiniz? Akgül: Dinimiz, zekât sisteminde hayvancılığı, işyeri yatırımını, mesken inşaatını teşvik ediyor.  Nakit sermayeyi, yatırıma ve hayvancılığa yönlendiriliyor.

 

 

RAMAZANLIK SORU VE CEVAPLAR

Oruçlu kimse abdest alırken hataen boğazına su kaçırsa orucu bozulur mu?

Abdest sırasında ağzını çalkalarken isteği dışında boğazına su kaçması örneğinde olduğu gibi, orucu bozan fiilin hata sonucu yapılması orucu bozar ve yalnızca kazayı gerektirir.

Şâfiî mezhebine göre orucu bozan bir işi gerek hataen, gerek unutarak yapmakla Oruç bozulmaz (Şirbîni, Muğ- ni’l-Muhtâc, 1.429).

Oruçlu iken kan vermek ve vücuda kan almak orucu bozar mı?

Kan vermenin orucu bozup bozmaması ile ilgili olarak İslam âlimleri, Resûlullah (sav) Efendimizin oruçlu iken hacamat yaptırdığı sünneti esas alınarak kan vermenin orucu bozmayacağı neticesine varmışlardır. Buna göre, Ramazanda oruçlu iken kan verenin orucu bozulmaz. Vücuda kan almak ise, beslenme, gıda alma kapsamına girdiği için orucu bozar.

Diş tedâvisi yaptırmak orucu bozar mı?

Oruçlu bir kimsenin morfinli veya morfinsiz olarak dişlerini tedâvi ettirmesi veya çektirmesi orucu bozmaz. Ancak tedâvi esnasında, kan veya tedâvide kullanılan maddelerden herhangi bir şeyin yutulması ise, orucu bozar.

 

 

 

 

On Yıl Önce Altı Yıl Sonra

Yaklaşık altı yıl önce (2012’de) yazdığım “Hâkimiyet Milletin mi?” başlıklı bir yazıda “milli hâkimiyetin” veya “ulusal egemenliğin” sağlanıp sağlanamadığı konusunda değerlendirmeler yapmıştım.

Şimdi “milli iradenin tecelli edeceği” bir seçim sürecinde iken, aynı başlıklarla yeni bir değerlendirme yapmak faydalı olabilir.

İYİ Parti’nin kuruluş aşamasında partinin Tüzük ve Program çalışmalarına katkı verebilmek için diğer partilerin tüzük ve programlarını da gözden geçirdim.

Ak Parti’nin 2002 yılında kuruluşunda temel konularda vaat ettiği hususların en az yüzde 80’ine benim de imza atabileceğim bir metinle karşılaştım. Fakat ilginç olan AKP 16 yılda bu yazılanların tam tersini yapmıştı.

Ama ne yazık ki, kamuoyu ve onun adına denetim yapması ve bağımsız olması gereken medya, STK’lar, üniversiteler gibi toplumun sivil öncüleri bu durumu hiç sorgulamıyor ve hesabını soramıyor.

Bakın altı yıl önce ki yaptığım tespitleri okuyalım. Göreceğiz ki ondan on yıl önceki yani AKP iktidarı başlangıcındaki haline göre hiç olumlu yönde gelişmemiş, son altı yılda ise iyice kötüye gitmişiz.

*************************

Hâkimiyet Milletin mi?

6 yıl önce tespitim:

“KUVVETLER AYRILIĞI: Millet iradesinin hâkim olduğu rejimlerde, devleti oluşturan yasama- yürütme- yargı kuvvetleri arasında görev ve yetki ayrılığı ile birbirinden bağımsızlığı ifade eden kuvvetler ayrılığı gerçekleştirilmeye çalışılır.

Yasama ve Yürütme yani Meclis ile Hükümet arasında ayrımı yapmak, hele de tek parti iktidarlarında güç olmaktadır. Türkiye’de de yaklaşık 10 senedir AKP tek başına iktidar olduğu gibi TBMM çoğunluğunu da elinde bulundurmakta. Hükümetin hazırladığı kanun tasarıları aynen ve hızla Meclis’ten geçmekte. Ciddi bir Meclis denetimi söz konusu olamamakta. Bu yüzden bağımsız ve tarafsız bir yargı erkinin varlığı çok daha önemli hale gelmiştir.”

Bugün:

Geldiğimiz durum yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı, yasama ve yürütme erklerinden sonra yargı erkinin de artık tek kişinin iradesine bağlı hale geldiği bir sisteme geçiyoruz. Zaten fiili olarak tek adam işine gelmeyen yasa ve hatta anayasa maddelerine uymuyordu. Fiili durumu hukuki hale getirmek için Cumhurbaşkanlığı Sistemi denilen otoriter bir başkanlık modeline geçtik. Meclis denetiminden sonra yargı denetimi de adeta ortadan kalktı.

***

6 yıl önce tespitim:

“Lider Eşittir Seçilmiş Kral: Parti içi demokrasi ve liderlerin denetlenebilir, (partililerin ortak iradesinden sapması halinde) gerekirse görevden uzaklaştırılabilir olması, millet iradesinin üstünlüğü için çok önemlidir. Oysaki bugün parti içinde liderlerin aleyhine konuşmak, karşısına aday olmak hemen hemen imkânsızdır. Bu sebeple parti başkanları adeta (M. Duverger’in tabiriyle) seçilmiş kral durumundadır.”

Bugün:

Değişen hiçbir şey yok.

***

6 yıl önce tespitim:

Parti İçi Demokrasi: Liderin mutlak hâkimiyeti sebebiyle fiilen milletvekilleri, belediye başkanları ve hatta Belediye Meclis Üyeleri bile bizzat parti başkanı tarafından seçilmekte. Parti üyeleri ve delegeler nezdinde yapılan temayül yoklamaları da tamamen gösterişten ibaret. Bütün partiler Anayasa değişikliğinden bahsettikleri ortamda bile bu garabet durumu ortadan kaldırmak, “Siyasi Partiler Kanununu” değiştirmek için kıllarını bile kıpırdatmamakta.

Sistem şöyle işliyor: Genelde İl- ilçe başkanlıklarına liderin koyduğu tek adayla seçim yapılmakta. Kazara lidere ters gelen bir aday çıkar ve seçilirse bu teşkilat Genel Merkez tarafından görevden alınmakta. Görevlendirilmiş teşkilat delege yapısını tanzim etmekte, bu delegeler seçimde liderin istediği adaya oy vermekte. Hülasa bütün seçim parametrelerinin tek belirleyicisinin parti lideri olduğu bir mekanizma işletilmektedir.

Bugün:

Değişen hiçbir şey yok.

***

Milletvekillerinin Lidere Tabiyeti: 550 milletvekili adayını oturup bizzat parti başkanı belirlerse, milletvekillerinin yeniden seçilmek için kendilerinin halka değil, liderine beğendirmeye çalışmasından daha tabii bir şey olamaz.

Bugün:

Değişen sadece milletvekili sayısının 600’e çıkmış olması.

***

6 yıl önce tespitim:

STK’lar ve Sendikalar: Güçlü ve bağımsız sivil toplum kuruluşları milli iradenin hâkim olması için bir fırsattır. Ancak Türkiye’de bir kısmı “güçlüden yana olarak nemalanma” endişesi taşıyan, bir kısmı hukuki veya mali baskılarla sindirilmiş, diğer bir kısmı da belli “kanaat önderlerinin” kontrolünde olan STK’lar milli iradenin tecellisi yönünde beklenen hizmeti verememektedir. Sendikalar ise hem oransal olarak çok az bir kesimde örgütlenmişler ve hem de artık işçinin hak arama organları olma fonksiyonunu büyük ölçüde kaybetmişlerdir.

Bugün:

Değişen hiçbir şey yok.

***

6 yıl önce tespitim:

Sermayenin Kontrolü: Elinde bulundurduğu mali imkânlar, toplumu yönlendirme ve dönüştürmede önemli gücü bulunan sermaye, devlet imkânlarını kullanmayı sevmektedir. İhalelerden, özelleştirmelerden pay kapmak, kolay ruhsat/ izin almak için iktidara yakın olmak sermaye için önemlidir. Sermayenin, sadece yüce duygularla, milli iradenin yansıması için hizmet etmesini beklemek saflık olur.

Bugün:

Değişen hiçbir şey yok.

***

6 yıl önce tespitim:

BASIN/ MEDYA: Türkiye’de Medya sektörü sadece basın alanında faaliyet göstermiyor. Büyük sermayedarlar enerjiden, iletişime, madencilikten, ticarete kadar çok çeşitli alanlarda çalıştığı için iktidara göbekten bağlı olmak durumundadır. Birazcık direnenin ise mali teftişlerle çok yüksek vergi cezalarıyla karşılaşma riskini göze alabilmesi gerekir.

Bugün:

Ana akım medyanın tamamı yandaş hale geldi. Bir Cumhurbaşkanı adayı (Meral Akşener) Halk TV’den ve başka yerde görünemiyor. Sözcü ve Yeniçağ harici bir gazetede yer alamıyor.

***

6 yıl önce tespitim:

Yoksulluk Bağımlılığı: Yoksul kesime Devletin yaptığı sosyal yardımlar “balık tutmayı öğretmek değil balık vermek” anlayışına dayanıyor. Yanılmıyorsam sosyal yardımların boyutu 15 milyar TL mertebesinde. Fakir halk tabakası, mevcut durumunu değiştirecek, düzenli gelir sağlayacak başka bir çıkış yolu bulamadığı için bu yardımlara muhtaç ve bu yardımların bağımlısıdır. Yeni bir iktidar geldiğinde bu yardımların da kesilebileceği şüphesi içinde olanların, mevcut yardımları sürdürmek için iktidara oy vermek durumunda kalması anlaşılabilir bir şeydir.

Bugün:

Değişen sosyal yardımlara bağımlı kitlelerin sayısının ve oranının iyice artmış olmasından ibaret.

 

 

Kudüs, Kudüs, Diyoruz Ama! Ne Kadar Biliyoruz?

Son günlerde özellikle Cuma namazları sonrası Kudüs’le ilgili etkinlikler sebebiyle genel bir değerlendirme yazısı yazmak istedim. Bu tarihi şehri 1998’de gezip görmüş ve çok faydalı bilgilere sahip olmuştum. Kudüs Şehri İbranice Yeruşalem, İngilizce Jeruşalem adları ile bilinir ve bunlar dostluk şehri manasındadır. Burası Hz. İbrahim’in de yaşadığı ve üç büyük dince önemli tarihi bilgi ve hatıralara sahip ortadoğunun en eski yerleşim yerlerinden biridir.

Biz Müslümanlar için Mekke ve Medine birinci harem, Kudüs de ikinci harem bölgemizdir. Dinimizce bu kadar önemli olmasının sebebi ise peygamberimiz Hz. Muhammed’in(a.s) Miraç hadisesinin buradan gerçekleştiği inancımız ve ilk kıblemizin16 ay süre ile burası olmasıdır.

Tarihi sırası ile gidersek bu şehir Yahudilerce de önemlidir. Çünkü Hz. Davud(a.s) zamanında yapımına başlanıp, Hz. Süleyman(a.s) zamanında bitirilen (M.Ö. 950-947) mabed burada yapılmıştır. Hz. Musa’nın (a.s) Sina Dağında aldığı 10 emrin yazılı olduğu 2 taş tablet(kutsal ahid)  burada muhafaza edilmişti. Süleyman mabedine Beytü’l-Makdis(mukaddes ev)denir. Bu şehir M.Ö de 586’da Babil’liler tarafından ele geçirilmiştir. Babil’liler bu mabedi yıkmış ve bölgede yaşayan Yahudileri de sürgün etmişlerdir. Buna birinci yıkım deniyor.

Daha sonra bölge Pers Devleti hâkimiyetine geçer. Bu dönemde Yahudilerin buraya dönmelerine izin verilir. Perslerden sonra Romalılar bölgeye hâkim olur. Roma’ya bağlı bir yönetim tarzında, Yahudi kral Herod zamanında mabed yeniden inşa edilir. M.Ö 20’li yıllarda yapılmış olan bu imar faaliyetlerinden Ağlama Duvarı da aynı dönemde yapılmıştır. Roma’ya bağlı bir krallık olarak yaşayan Yahudilerin merkezi idare ile arası bozulur. Roma İmparatoru Vespasyanus oğlu Titus’u bölgedeki kargaşayı düzeltmesi için Kudüs’e gönderir. Titus M.S. 70 de bölgeyi ele geçirip şehri yağmalatarak yönetimine alır ve buradaki mabedi yıktırır. Bu ikinci yıkımdır. Romalılar buraya kendi pagan dinlerine ait Jupiter adını verdikleri tapınaklarını yaparlar. Kutsal tepedeki bugün gördüğümüz bazı yapılar bu tapınağın kalıntılarıdır. M.S.135′ deki Yahudi isyanı ile bunun yıkılması ve bölgedeki huzursuzlukların giderilmemesi sebebiyle yeniden sürgün edilirler. Arabistan’a, İspanya’ya, Afrika’ya, Rusya’ya Yahudi göçü bu zaman da olur. Buradaki kutsal tepe ise zamanla çöplük haline gelir.

M.S 622’de Miraç olayı olduğunda bu tepede bir mabed yoktur. Mescidi Aksa, uzak mescid anlamında olup bu bölgedeki manevi anlamı büyük bir toprak parçasıdır.  Mekke’ye uzak olduğu için bu isim verilmiştir. 638 yılında Hz. Ömer zamanında Kudüs feth edilmiştir. Hz.Ömer şehre geldiğinde patriğin ibadet edebileceğini söylemesine rağmen O, Hıristiyanlar için önemli bir dini merkez olan kıyamet kilisesinde namaz kılmamıştır. Şehirdeki bu tepeye geldiğinde ise aradığı yerin burası olduğunu söyleyip şimdiki caminin olduğu yere ahşap bir cami yaptırmıştır.

Emeviler zamanında mabed tepesine Abdulmelik bin Mervan tarafından, altında küçük bir mağara olan mukaddes kayanın üzerine yapılan ve bugün altın kaplamalı kubbesi ile dikkatimizi çeken Kubbetu’s-Sahra(691) ,Vahid bin Abdulmelik zamanında ise Mescid-i Aksa Camii (715) yapılmıştır. Burada bilinmesi gereken Mescid-i Aksa bu iki yapının da olduğu, ayrıca şu anda birçok tarihi eserlerin de bulunduğu bu tepelik alanın tamamıdır. Bu iki eser Abbasiler, Memluklular, Eyyubiler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde korunmuş, ayrıca eğitim ve diğer amaçlı yapılarla da bu alan bugünkü halini almıştır.

Kudüs ve bu bölge 1099’da haçlı seferleri ile el değiştirmiş, İslami eserler bu dönemde farklı maksatlarla kullanılmıştır. Büyük Selçuklu Devletinin Atabeylerinden Nureddin Zengi zamanında ise bölge haçlılardan tekrar kurtarılmıştır. Şehir ise 1168′ de Selehaddin Eyyubi tarafından tekrar geri alınmıştır.

Kudüs şehri ve bu bölge 1516 da Osmanlı Devletinin hâkimiyetine girmiş ve1917’de Osmanlı Devletinin bu toprakları terkine kadar Türklerin yönetiminde kalmıştır. Birinci Cihan Harbinde Osmanlı Devletimizin tüm gayretlerine rağmen İngilizlere karşı mağlup olması ile bölge 1917 den 1947 tarihine kadar İngilizlerin kontrolüne geçmiştir. Burada bölgenin komutanı Cemal Paşa’nın İstanbul’a geri dönüşü esnasında, Anadolu insanının ve yerleşim yerlerinin perişan halini görüp ‘keşke buralarda görev almış olsaydım’ demesinin hikmetini unutmamamız lazım. 1948’de de yeni kurulan İsrail Devleti ile Doğu Kudüs Ürdün’ün, şehrin batısı ise İsrail’in yönetimine bırakılmıştır. Buraların Müslümanların elinden çıkmasında Osmanlı Devletine ihanet ederek İngilizlerle işbirliği yapan Şerif Hüseyin ve oğlu kral 1. Abdullah’ın vebalini unutmamak gerekir. Nitekim Kral Abdullah 1951’de Mescid-i Aksa Camii içinde ”Sen velinimetine ihanet ettin. Hainliğin bedeli ölümdür!”diyen bir Filistinli genç tarafından vurularak öldürülmüştür.

Kudüs şehri bölgesi 1967 savaşından sonra tamamen İsrail yönetimine geçmiştir.1980 yılında ise bu şehri başkent ilan etmişlerdir. Bu ilan BM tarafından tanınmamakla birlikte İsrail Devleti yönetim birimlerini bu şehre taşımıştır.1988′ de ise yaşadıkları bölgeyi içine alan bir Filistin Devleti kararı, Yaser Arafat’ın Başkanlığını yaptığı Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından Cezayir’de alınmıştır. Bu kararı daha sonra peyderpey başta Türkiye olmak üzere dünyadaki 193 ülkeden 137 si tanımışken Amerika, Almanya gibi batının güçlü devletleri ise henüz tanımamaktadır. 2017 ‘de ise Amerika’nın BM in burası ile ilgili ortak şehir kararına rağmen Küdüs’ün İsrail’in Başşehri olmasını onaylama manasına gelen Büyükelçiğini taşıma kararı bölgede yeni bir gerilimi ateşlemiştir. Bu karara karşın Türkiye’nin önderliğinde İslam İşbirliği Teşkilatı Doğu Kudüs’ü Filistin Devletinin Başşehri olarak tanıması ve bunun kabulü yönünde başta BM nezdinde yaptığı çalışmalar sürmektedir.

Bölge barışı için bu kutsal şehrin yönetimi ve statüsü önemlidir. Nüfusunun çoğunluğu Filistinli olan ve Müslümanlarca kutsal değeri olan bu şehrin yönetimi tek başına İsrail’e bırakılamaz. Hıristiyanlarca da önemli tarihi ve dini değere sahip olan bu şehrin statüsü, kutsal yerlerin ve mensuplarının güven ve emniyetini sağlayan;  onların burada yaşama ve ziyaret imkânını rahatlatan özellikte olması gerekir. Devletimizin bu konudaki yapıcı çalışmalarına diğer ülkelerin ve özellikle komşu İslam ülkelerinin samimi desteği böyle bir süreci temin edebilir. Bu konu İsrail devleti ve halkının huzuru içinde önemlidir.

Başta ülkemiz ve bölgemiz olmak üzere barışın getirdiği, huzur ve refahın sağlandığı bir dünyada yaşamak dilek ve dualarımızla…

 

 

İyiler Mahallesinde Dükkân Açmak

0

Kim ne derse desin, nasıl kategorize ederse etsin; dünya iyilerle kötülerin mücadele alanı. Bunun dışındaki sağ-sol, zengin-fakir, beyaz-siyah, kuzeyli-güneyli, dağlı-şehirli, medeni-ilkel vb ayrımların tamamı yapay ve geçici. Kalıcı olan, iyi-kötü ayrımı. Su akıyor, yatağını buluyor, sonuçta iyiler iyilere, kötüler kötülere layık oluyor, onlar birbirlerinden hoşlanıyor. “Erbab-ı kemali çekemez nakıs olanlar / Rencide olur dide-i huffaş ziyadan.” beyitiyle Ziya Paşa bu psikolojik hali pek veciz ifade etmiş.

“Ben iyiyim”, “O kötü” diye tespit yapmak yetmiyor. İyiysek iyilikte kalmak, kötüysek kötülükten uzaklaşmak, bir çaba gerektiriyor.

Bizim kötüyle ve kötülerle işimiz yok. İyiler adına bir öykücük anlatmak istiyorum: Siz merkep deyin ben eşek diyeyim. Dört eşeği dört tarafı duvarla çevrili bir avluya, avludan kaçmalarını engellemek için de kapıya uzunca bir boru koyarlar. Eşeklerden biri bakar, çıkmak mümkün değil. Diğeri gelir birkaç denemeden sonra borunun üzerinden zıplayarak dışarıya çıkar. Bunu gören birincisi de onu takip eder. Üçüncü eşek gelir, boruyu dişleriyle kavrar, ağzıyla yerinden kaldırır, yere bırakır ve rahatça dışarıya çıkar. Dördüncüsü için bir engel kalmamıştır artık. Eşeklerin dördü de özgürdür.

Her merkebi ayrı ayrı değerlendirelim. Birincisi karamsardır, hiç denemez; ikincisi sorunu kendisi için çözmüştür; üçüncüsü sorunu ortadan kaldırmış, herkes için çözmüştür; dördüncüsü özgürlüğünü üçüncüsüne borçludur. Hayat, bir mücadele alanıdır, mücadele yalnız kendin için değil, başkası için yapılırsa yüce bir mana kazanır. O bir çığırdır. İyilik yapmak, iyiler arasında yer almak, kendin için yaşamayı değil, açtığın yolda yürüyecek nesillerin önündeki duvarları yıkmayı, kaldırmayı gerekli kılar.

İyilik yapmak güzeldir, iyiler arasında yer almak hoştur; ancak gülün güzeline ulaşmak, dikene tahammülü, katlanmayı gerektirir. İyi kalmanın tükenmeyen yakıtı; kararlılıktır, adanmışlıktır. Onlar, her zaman gerçek galiplerdir.

Adı Ya olan yerel kabile ile adı Ce olan işgalci kabilenin üç savaşçısı gün boyu kılıç kalkan, kıyasıya mücadele eder. Ya’dan iki ölü ve bir diri, Ce’den biri ağır biri hafif iki yaralı bir sağlam kalmıştır. Sizce bu mücadelenin galibi kimdir? Tabi ki işgalci Ce kabilesinin savaşçıları. Bunu gören Ya’nın savaşçısı kaçmaya başlar, Ce’nin savaşçısı ise onu kovalar. Bir hayli uzaklaştıktan sonra bakar ki rakibi tek kalmıştır. Canhıraş bir mücadele başlar tekrar. Ya’nın cengâveri Ce’nin savaşçısını yener ve öldürür.  Gider, diğer iki yaralıyı da kolayca bertaraf eder. Bu mücadelenin galibi şimdi kimdir?

Hayat, tabi ki bir mücadeledir. Bu mücadelede iyiler gücünü misyonundan ve “hak” inancından alırlar. Geçici mağlubiyetler; galibiyete, üstünlüğe gebedir. Gecenin gündüze gebeliği gibi. Yeter ki yılgınlık olmasın.

Siyasi, iktisadi, mesleki konumunuz ne olursa olsun, sizi sosyoloji hangi kategori içine yerleştirirse yerleştirsin değişmeyecek iki kutup var: İyi ve kötü. Çevremize, olaylara bu gözle bakmalı, yerimizi ve tarzımızı buna göre belirlemeliyiz.

Alınacak vaziyet, gidilecek istikamet demektir.

Kendini gündüzün güneşiyle şarj ederek gecenin kutup yıldızına doğru yürüyen iyilere kolay gelsin.

 

 

Milletin Tabuları, Tabasbusları

Tabu tanrı parçacığı(!)dır. Put‘un post-modern halidir. Batı dillerinden bize gelse de işin temelinde Asyatik alışkanlıklar var.

Kutsal sayılan bazı insanlara-hayvanlara-nesnelere dokunulmasını yasaklayan, aksi takdirde zararı dokunacağı sanılan, korkuyla karışık saygı duyulan, eleştirilmesi ve değiştirilmesi imkânsız olan manalarında..

TDK tabuya “kutyasak” diye Türkçe bir karşılık bulmuş ve “kutgüç ile yüklü oldukları düşünülen insan-hayvan-nesne” şeklinde açıklamakta. Tabasbus ise yardakçılık, yaltaklanma veya alçakça yalvarma.

Bir nân için eyleme dûna tabasbus / Bir zerresi varsa midende eğer hemen kus!” demiş ya Ferit Kam; ‘Ekmek için alçağa yaltaklanmayasın, midende kırıntısı bile varsa kusasın’.

Toplumsal yapımıza ve ast – üst ilişkilerimize bakar mısınız; tıkabasa tabularla, tabasbuslarla dolu. Futboldan diziye, işten alış-verişe, ibadetten siyasete gündelik hayatımız ikonik, ekonomik ve mistik tabuların işgali altında. Ve sürekli bunlara yalvarıp yakarmaktan ruhumuz yorgun düşmekte.

Onlara tılsım muamelesi yapıyor ve rızkımızı, başarı hırsımızı, azgın çıkarlarımızı, tanrıya dek torpil arayışımızı onların imkân ve kabiliyetiyle tatmin etmeye çalışıyoruz. Madencilerin yoğurt yeme sıklığında da minnetsizlik, dik duruş, çağdaşlık-milliyetçilik-Müslümanlık paylaşımları yaparak ruhsal kalpazanlıkla zehirlenmemeye gayret ediyoruz.

Tabulara bağlılığımız biattan halatlarla, itaatten iplerle, doktrinden tel örgülerle ve hiyerarşiden kelepçelerle günbegün artıyor. Antibiyotik olarak da makama saygı, şeyhe muhabbet, lidere sadâkat, zarar – ziyana uğrama(ma) hapları yaygın.

Sorsan en kahraman milletiz. Ayranımızı kabartsalar Kudüs‘e sefer düzenleriz, hazır otobüs bulabilirsek. Hesapta Allah‘tan başka kimseden korkmayız ama Millî Marşımızın ilk kelimesi ‘Korkma!

Yumurta kapıya sıkışmadan ne haksızlığa isyan ederiz, ne başımıza gelenleri sorgularız, ne de sorumluluklarımızın farkında oluruz. Yunanlılar son dakkada Anadolu’ya çıkarılmasaydı Kurtuluş Savaşı‘na katılacağımızı mı zannediyordunuz?

Atatürklü yıllar hariç Amerika ya da Avrupa’yla dövüşen, ters düşen bir iktidara oy vermişliğimiz var mı? 80 öncesindeki kardeş kavgasını, gaz kuyruklarını biliyoruz da niye olduğunu neden sorgulamıyoruz: Kıbrıs ambargosu mu, Haşhaş yasağı mı?

Neden 1983 sonrası düzen tıkır tıkır işledi? Neden 2002 – 2015 arası sıkıntısızdı? Özal‘la Erdoğan faktöründen mi? Şimdi seçimde kim kazanacak; milyar dolarları yeni borç kamçısı olarak bulabilecekler mi yoksa soğan – ekmek yiyip kendi yağıyla kavrulmayı önerenler mi?

Siz daha Müslüm Baba‘nın yahut Ahmet Kaya‘nın isyan ritimli şarkılarını dinletmeyin çocuklarınıza. Siz daha Nurettin Topçu‘nun “İsyan Ahlâkı“nı okumayın, okutturmayın. Siz daha Peygamber olmadan Abdullah oğlu Muhammed‘in Mekke‘deki bozuk düzene karşı bozulmayanlarla beraber bir ekip kurduğunu gözlerden kaçırın.

Hem sövün FETÖ’ye; kendi milletine mermi ve bomba atanların kayıtsız şartsız itaatle robotize edildiğine dair, hem de aynı kayıtsız şartsız itaati yine ve yeniden birilerine göstermekten geri durmayın.

Ve biz de ‘iman isyanla başlar‘ diye isyan şiirleri okumayı sürdüreceğiz; Behram oğlu Ataol‘ca:             “Sesime kulak ver gülüm / Tutsaklığa yeğdir ölüm

Nerde varsa böyle zulüm / Çaresi isyan olmuştur”