13.7 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 618

Kurân-ı Kerim’in Tercümesi (!?), Meal ve Tefsiri

Evlerimizde 4 ayrı yapıda Kur’ân-ı Kerîm bulunmaktadır: 1-Kur’ân, 2- Tercüme (!?) 3-Meal 4-Tefsir.

Kur’an-ı Kerim hakkında, birinci bölümde bilgi verilmişti. Bu bölümde, Kur’ân Tercümeleri (!?), meal ve tefsirler hakkında bilgi verilmeye çalışılacaktır.

Tercüme:

Öncelikle belirtilmeli ki, Kur’ân’ın tercümesi zinhar olmaz. O halde burada neden ‘Kur’ân tercümesi‘ tâbiri kullanılıyor? Çünkü ve ne yazık ki bâzı evlerde, yayınevi ve kitap satış yerlerinde, sahaflarda adı; ‘Kur’ân Tercümesi‘ veya ‘Türkçe Kur-ân‘ olan kitaplar var.

Kur’ân Arapça’dır. Yûsuf Sûresi 2. Âyette; ‘Biz O’nu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.’ buyrulmuştur. Şu Arapça’dır, şu Türkçe’dir denildiği zaman kelimeler kast edilir. Çünkü mânânın belli bir dile ait olması şartı yoktur. Mealler ve tefsirler her dilden olabilir. Onlar Kur’ân değildir. Adı üstünde, mealdir, tefsirdir. Bu isimlerin içinde en üstün olanı ‘Kur’ân’ ismidir. Kırâet ve tilâvet de bunun kendine mahsus usûlleriyle okunmasıdır. ‘Kur’ân, okunandır‘ denilmesi de bunun içindir ve bu Arapçadır.

Şüphesiz Arapça olan da nazımdır. İşte bu Arapça nazmın başka bir dilde benzerini yapmak mümkün olsaydı Kur’ân tercüme edilebilmiş olurdu. Yalnız o tercüme Arapça olmayacağı için Kur’ân olmazdı.

*  *   *

Ne kadar yüksek olursa olsun, edebî şahsiyet kazanmış herhangi bir şahsın ifade üslubu, yazıla yazıla az çok taklid edilebilir ve benzeri yazılabilir. Fakat Kur’ân’ın inmesi anından itibâren bütün Arap edebiyatçıları ve belâgat1 ustaları Kur’ân belâgatını kendi dillerine örnek edinmiş, bu sâyede Arap dili ve edebiyatı açısından yükselmiş oldukları halde Kur’ân nazmını taklid etmeye ve benzerini yazmaya yanaşabilen kimse ortaya çıkmamıştır. O halde kendi dilinde bile taklidini yapmak ve benzerini yazmak mümkün olmamış olan Kur’ân’ın nazım ve üslubunu diğer bir dilde taklid etmek ve benzerini ortaya koymak elbette mümkün olamaz. Mümkün olamayınca da aynen tercüme edilemeyeceği gibi benzetmek suretiyle hiç tercüme edilemez. Çünkü benzetme yapılmadığı takdirde ilmî değeri değiştirilmiş, bozulmuş ve Kur’ân’da olmayan şeyler Kur’ân’a katılmış olur. Gerçi Kur’ân’da mânâsı bulunmayacak hiçbir kelime yoktur. Fakat mânâsı çok derin olan kelimeler bulunduğu gibi, bir kelime etrafında birçok mânâların toplandığı ve bâzı ifâdelerin    -hepsi de doğru olmak üzere- birçok yönlerin, ihtimallerin yığıldığı (toplandığı) yerler de çoktur ki, bunlar yorum ve te’vile2 bağlıdır. Ve bâzılarını doğrudan doğruya tercüme etmek mümkün olsa bile hepsini bütün yönleriyle tercümeye sığdırmak mümkün olmaz. Bunları olduğu gibi almak veya edebî mânâsı fedâ edilerek te’vil ve tefsir tarzında ifâde etmek lâzım gelir. Ve bu açıdan Kur’ân’ı anlamak için yalnız dili bilmek yetmez. Anlama, olayları, sâhibinden rivâyet etmeye veya olayların gelişmesine bağlıdır. Onun için bâzen bir olay karşısında Kur’ân’ın âyetlerinden o vakte kadar hissetmediğiniz bir mânâ anlarsınız. Ve o anda o âyetin o olay için inmiş olduğunu sanırsınız ki bu da Kur’ân’ın hayret verici yönlerinden biridir. Tercümesi bunları tam olarak içine alamayacağından o mânâ kaybolup gidecektir. Bu cümleden olmak üzere Âl-i İmrân Sûresi’nin baş tarafında geleceği şekilde âyetlerin bir kısmı ‘muhkem’3, bir kısmı da ‘müteşâbih’4dir. Bâzen bir âyette hem muhkem, hem de müteşâbih yönlerin bir arada olduğu da görülür. Müteşâbih âyetler ise ‘Allah’tan başka kimse onun te’vilini bilmez.’ (Âl-i İmran, 3/7) âyet-i kerimesi gereğince tam olarak bilinemez. Bu açıdan bunlar, tercüme edilemeyeceği gibi, tefsir ve te’vil de edilemezler. Bundan dolayı bunlar için bir meal de gösterilemez. Olsa olsa aynı kelimelerin olduğu gibi korunmasıyla duyulabildiği kadar kapalı bir mânâya işâret olunabilir ki, bu nokta çok tehlikelidir. Onun için meal olarak ifâde etmemiz bile ‘zararsızdır‘ denilemez.

Şimdi insaf ile düşünelim. Bu şartlar altında ‘Kur’ân’ı tercüme ettim‘ veya ‘… ederim‘ diyenler yalan söylemiş olmaz da ne olur? Doğrusu Kur’ân’ı ciddî bir şekilde anlamak, incelemek isteyenlerin O’nu usulüne uygun olarak Arapça yoluyla ve rivâyet tefsirlerinden anlamaya çalışmaları zarûridir. Kur’ân’ın falan tercümesinde şöyle denmiş diyerek ahkâm çıkarmamalı ve problem tartışmasına kalkışmamalıdır. Bunu, imanlı kimseler yapmaz, kendini bilen insaf sâhibi de yapmaz. Kur’ân’dan bahsetmek isteyenler, onu hiç olmazsa harekesiz5 olarak yüzünden doğru olarak okuyabilmelidir. Bununla beraber öyle kimseler görüyoruz ki Kur’ân’ı harekesiz olarak okumak şöyle dursun, harekesiyle bile doğru dürüst okuyamadığı halde, O’nun hükümlerinde ve mânâlarında ichitad4 etmeye kalkışıyor. Öylelerini görüyoruz ki Kur’ân’ı anlamıyor ve tefsirlere müfessirlerin yorumları karışmıştır diye onlara da önem vermek istemiyor, eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur’ân’ı incelemiş olacağını iddia ediyor. Düşünmüyor ki okuduğu tercümeye âlim müfessirlerin yorumu değilse; câhil mütercimin görüşü, yorumu, hatâsı ve noksanı karışmıştır. Bâzılarını da duyuyoruz ki Kur’ân tercümesi demekle yetinmiyor ve ‘Türkçe Kur’ân‘ demeye kadar ileri gidiyor.

Tercüme, Kur’ân’dan mütercimin anlayabildiği kadar bâzı şeyleri anlatabilirse de gerçek mânâsıyla anlatamaz. Anlattığı şeyler de Kur’ân hükmünde ve değerinde olamaz. Bununla berâber, şunu da unutmamak gerekir ki Kur’ân anlaşılmaz bir kitap değildir. Hattâ ‘Muhakkak biz, bu Kur’ân’ı düşünülüp ibret alınsın diye kolaylaştırdık. Hiç düşünen var mı?’ (Kamer, 54/17) Buyurulduğu üzere mânâsını en kolay ve açık bir şekilde anlatan ve zorlamasız, yapmacıksız, su gibi akan, nur gibi parlayan apaçık bir kitaptır. O, kendisini bütün insanlığa duyurmak ve anlatmak için inmiş ve duyurmuştur. Ancak O’nun mânâları tam olarak anlaşılıp bitirilemez. Bir mânâsı meydana çıkınca arkasında bir mânâ daha, arkasından bir mânâ daha yüz gösterir. Nûrunun açık parlaklığı içinde gizlilik ortaya çıkar. Mümine hitap ederken kâfire bir korkutma fırlatır, kâfiri korkuturken mümine bir müjde nüktesini uzatır. Halka hitap ederken ileri gelenleri düşündürür. Âlime söylerken câhile dinletir. Câhile söylerken âlime dokundurur. Geçmişten bahsederken geleceği gösterir. Bugünü tasvir ederken yarını anlatır. En basit gözlemlerden en yüksek gerçeklere götürür. Müminlere gaybı (geleceği) anlatırken, kâfirleri şimdiki zamandan usandırır. Ve bütün bunları duruma, makama, yere, zamana ve konuya göre en uygun, en güzel kelimelerle anlatır. Mesela taşın çatlayıp su çıkardığını anlatırken veyahut demekle yetinmez ve ‘lemâ yeşşakkaku’ diyerek çatlayışın, akışın bütün fısırtısını, şakırtısını, takırtısını duyurur. Böyle tabiî delillerle, rehberlikle dağınık olan kelimelerle; husûsî, umûmî, müşterek, görünür ve bilinen mânâsı, görünen bilinenden farklı mânâsı, açık veya üstü kapalı olanı, görüneni, görünmeyeni, tefsir edilmiş, açıklanmış yorumlanmış olanı, gizlisi, kısa ve öz halde, aralarında benzerlik olanı, cümle, işâreti gibi birçok yönüyle ayrı ayrı mânâları bir yere toplayıp anlatıverir. Sonra bunları, değişik değerlendirmelerle açıklar. ‘Bu Kur’ân, âyetlerinin hükmü bâki kılınmış ve sonra geniş olarak açıklanmış bir kitaptır.’  (Hûd 11/1) Sonra bunları anlayanların anlamayanlara açıklamasını da vazife kılmıştır. Bu açıklama vazifesi, tebliğ ve tefsir vazifesini teşkil eder. Güzel Arapça bilenler de bu tefsir ihtiyacından kurtulmuş olamazlar. Tefsir ihtiyacından müstağni7 kalamadıklarından dolayıdır önce tefsir, Arapça bilenler için Arapça olarak yapılmıştır. Ve bu tebliğ ve tefsir vazifesini önce bütün usulü ile ihtiyaca göre Peygamber (sav) yapmış ve değişik dillere göre O’nu neşretmeyi ve herkesin istifâdesine sunmayı ümmetine emretmiştir.8

Elmalılı Hamdi Yazır’ın ifâdelerinden tercümelerin asla Kur’ân sayılamayacağını, ibâdet esnâsında okunamayacağını anlamaktayız. Kur’ân’ın tercüme edilemez oluşundan yola çıkılarak, yapılacak eksik gedik bir tercümenin Kur’ân yerine kâim olarak ibâdet esnâsında okunması, Kur’ân’da zikredilen birçok âyete aykırı hareket etmektir. Ayrıca Kur’ân birçok âyette, kendisine benzer bir Kitab’ın getirilemeyeceğini, hattâ bir sûresinin bile benzerini yazmanın imkânsızlığını açıkça bildirmektedir. Yâni, Kur’ân’a ne indirildiği dilden ne de bir başka dilden eş ve benzer getirilemez. Bu âyetler, bu anlamda tercümeleri de içine almaktadır. Ancak, Kur’ân’ı bire bir eşitlikle çeviremeyeceğiz demek, -ibâdet hâricinde- O’nu anlayabilmek için meal ve tefsir kitaplarına müracaat etmeyeceğiz demek değildir.

Meal ve tefsirleri, ‘kendi dilimizle ibâdet edeceğiz‘ diyerek namazda okumaya kalkmamızın ne derece akıl dışı olduğu her türlü izahın dışındadır.

Namazın ‘dua‘ olduğu, dolayısıyla duanın kendi dilimizle yapılabileceği iddia edilmektedir. Namaz, dua değildir. İkisi arasındaki en mühim farkı; ‘Namaz farzdır, dua farz değildir.’ İfâdesinde bulmak mümkündür.

Namaz, içerisine duayı da alan çok yönlü bir ibâdettir. Bu ibâdetin içine dâhil edilebilecek yüzlerce mânevî ve mistik hallerden ve hikmetlerden bahsedilebilir. Bu meyanda dua, namazın taşıdığı mânâlardan bir mânâ, ona dâhil olan hikmetlerden bir hikmettir. Fakat namaz asla sâdece bir dua değildir. Dua da asla namaz değildir.

Netice itibâriyle dua ana diliyle yapılabilir. Namaz ise ancak Kur’ân diliyle kılınabilir.

Meal:

Dînî bir terim olarak kısa tarifle meal; Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerin mânâsını az ve öz kelimelerle açıklanması demektir.

Kuran meâli, basit anlamda Kur’an’ı oluşturan sure ve âyetlerin tümünün Arapça dışında bir dile tafsilatlı olmaksızın açıklanmış hâlidir.

Meal kitaplarında, Kur’ân âyetleri, her yönü ile aynen çevirme iddiası olmaksızın, başka bir dile aktarılır. Kur’ân’ın kelime ve cümlelerini kelimesi kelimesine, hiçbir anlamını eksik bırakmadan başka bir dile çevirmek mümkün olmadığı için Kur’ân’ın başka dillere çevirisine meâl ismi verilmiştir. ‘Bu kelime ile yapılan çevirilerde eksik olabilir, bu anlam, âyetin, kelimenin yaklaşık mânâsıdır‘ demek istenir.

Meal de Kur’an değildir. Herhangi bir âyetin mealde yazılı olduğu şekliyle namazda okunması mümkün değildir.

 

Tefsir:

Kelimenin lügat mânâsı; ‘açıklamak, aydınlatmak, üzeri kapalı bir şeyi açmak, yorumlamak‘ demektir. Dînî terim olarak ‘tefsir’i ‘Kur’ân-ı Kerîm’i insan kudretinin imkânları ölçüsünde anlama ve açıklama ilmi‘ olarak ifâde etmek mümkündür.

Âlimler arasında yaygın anlamı, Kur’ân-ı Kerîm’in mânâlarını keşfetmek, ondaki anlaşılması zor olan kelimelerden ve cümlelerden kastedilen şeyi beyan etmek, demektir.

Tefsîrin konusu, Allah Tealâ’nın kelâmıdır; yâni Kur’ân-ı Kerîm’in mukaddes âyetleridir. Çünkü tefsîr, olan âyetlerin özelliklerinden, ihtivâ ettiği hakîkatlerden, işâretlerden ve derin hikmet ve nüktelerden bahseder.

Tefsîrin gayesi, insanların dînî ihtiyaçlarını tatmîn etmek ve kolaylaştırmakla dünyâ ve âhiret selâmetini sağlamaktır. Çünkü insanlığın kurtuluşu, Kur’ân-ı Kerîm iledir. Tefsir yoluyla onun hakikatleri iyice anlaşılır ve insanlar da dînî, ahlâkî ve sosyal birçok bilgilere kavuşurlar. Esâsen Kur’ân-ı Kerîm’deki bâzı âyetler, diğer bâzılarının tefsîri durumundadır. Bunun için bir âyetin tefsirini önce Kur’ân’da aramalıdır. Daha sonra kendisine inmesi sebebiyle Kur’ân’ı en iyi anlayan ve tefsîr eden Hz. Muhammed’in ve sahâbenin sözlerinde aramalıdır. Bu şekilde nakle dayanarak, yapılan tefsirlere rivâyet tefsirleri denir. Tefsirde bulunmak isteyen kişinin, hadîs, fıkıh, nüzûl sebepleri, nâsih9 mensuh10 fıkıh usûlü, kıraat, belâgât ilimlerine ve Arap gramerine vâkıf olması gerekir. Bu ilimlerle cihazlanmış âlim kişinin, kendi dirâyeti ile tefsirde bulunmasına dirâyet yoluyla tefsir denir. Ancak bu tefsirlerde de rivâyet büsbütün terkedilmiş değildir. Tefsir, Sünnî disiplin içinde gelişmiştir.

Tefsir kitapları da Kur’ân değildir. Ancak tefsir kitaplarını, öğrenmek maksadıyla okumak, ibâdet yerine geçer.

Kur’ân-ı Kerim Meali veya tefsiri alırken çok tanınmış ve güvenilir din âlimlerin hazırladığı kitaplar ile Diyânet İşleri Başkanlığının, Diyânet Vakfı’nın yayınları ve çok kişi tarafından hazırlanmış meal ve tefsir kitapları tercih edilmelidir.

Açıklamalar:

1belâgat: Söz ve yazıda düzgün, sanatlı ve tesirli ifâde, akıcı konuşma.

2tevil: Bir söz veya hareketi görünen-bilinen mânâsı dışında yorumlama.

3muhkem: Mânâsı kolaylıkla anlaşılan, yoruma ihtiyaç göstermeyen veya tek mânâsı olan, ne mânâya geldiği, ne anlatmak istediği ilk bakışla anlaşılan, net ve açık olan Kur’ân âyetleri.

4müteşâbih: Kolaylıkla anlaşılmayan, birçok mânâda kullanılma ihtimali olan ve bunlardan birini tâyin edebilmek için delile ihtiyaç duyulan, ne mânâya geldiği, ne anlatmak istediği ilk bakışta anlaşılmayan, mânâsı açık ve net olmayan âyetler.

5hareke: Osmanlıca, Arapça ve Farsçada, harflerin altına veya üstüne konulan küçük işâretler.

6ictihad: Kabaca ‘yorum’ demektir. Ancak herhangi bir yorum gibi bağımsız ve sorumsuz değildir. İctihat yapan kişilere ‘fakih‘ denir. Fakihin delillerden hüküm çıkarmak için bütün imkânını kullanması gerekir. Hükümlerin aslî kaynağı âyetler ve hadislerdir. Bu iki kaynağın sınırlı olması, hâdiselerin ise sonsuz olması, bu iki kaynağa dayanarak ictihad etmeyi, yâni hüküm çıkarmayı zarûrî kılmaktadır. Zamanın ve çevrenin şartlarına bağlı olarak ortaya çıkan yeni hâdiselere uygulanmasında ve hükümlerin zamana göre yorumlanmasında müessir olanlar, ‘müctehid’ denilen ictihat yapmaya ehil kişilerdir.

7müstağni: İhtiyacı olmayan, muhtaç bulunmayan.

8Hamdi Yazır: Hak Dini, Kur’ân Dili. C: 1, s: 22-27 Azim Dağıtım, İstanbul 2006

9nâsih: Kur’ân’da yer alan bir âyetin, daha sonra gelen bir âyetle hükümsüz olması.

10mensuh: Hükmü kaldırılan âyete ‘mensuh‘ denir.

Tefsir ile tercüme arasındaki farklar:

Tercüme, aslından bağımsız ve farklı olabilir. Tercüme edenin edebî zevkine göre âdetâ yeniden kaleme alınmış bir metindir. Metnin aslında anlatılan hâdise ve tasvir edilen mekân değişmez. Ancak ifâde tarzı değişebilir. Daha edebî veya çok sâde olabilir. Bu sebeple tercüme aslın yerine geçmez. Halbuki tefsir aslı ile irtibatını kesmez. Açıklamalar ile zengin bir metin bir metin teşekkül eder. Başka mevzulara atıfta bulunulabilir. Eğer tefsirde anlatılmak istenen mevzu ile irtibat kesilmiş olsaydı, söz bozulur veya bâtıl olurdu. Bu arada mânâ da doğru ifâde edilmemiş olurdu.

Tefsir, aslın bir beyânı ve açıklamasıdır. Bu beyan ve açıklama sırasında, tefsir çeşitli mezheplerin görüşlerine yer vermeyi gerektirebilir. Asıl mevzuu açıklamak için başka mevzulara geçilebilir. Tercüme, bu rahatlığı sağlamaz.

Tercüme edilen metin: roman, hikâye ve masal ise, asıl metinden ne kadar uzak olursa olsun, tercüme edene sorumluluk yüklenemez. Okuyan okuduğundan haz ve heyecan duyuyorsa mesele yoktur. Belki başka birinin tercümesinden daha çok veya daha az haz duyabilir. Cezâî müeyyidesi yoktur. Tercüme edilen Kur’ân ise, değişik şahıslar, değişik şekillerde tercüme edeceklerdir. Allah’ın kelâmı böylece aslından uzaklaştırılmış olacaktır ki, tercümeden aldığı bilgilerle hareket edenler kayıpta, tercüme edenler ise sorumlu ve hatta günahkâr olurlar.

 

 

Haberimiz Yok!

 

Meğer  günleri de  heba  etmişiz, 
Yılları  devirdik  haberimiz yok!
Elin  oğlu  malı  alıp  götürmüş, 
Biz  yayan  kalmışız, haberimiz yok!
*
Vatan, millet, bayrak, devlet  demişiz,
Çıkar  nesnesinden  haberimiz yok!
Elin  oğlu  kaymak, balın  peşinde,
Biz  nara  yanmışız, haberimiz yok! 
*
Hilali  sevmişiz, Türklük  demişiz,
Bunca  çile  çektik  haberimiz  yok!
Herkesi  dosdoğru  sanıp  yürüdük,
Ne  çelmeler  yedik, haberimiz yok! 
*
Ayları, yılları  tepip  giderken,
Parçalandı  çeri, haberimiz  yok!
Balık  baştan  kokmuş, çürümüş  meğer,
Yandı  yüreğimiz,, haberimiz yok!

 

 

Cekli, Caklı Seçim Bildirgeleri

Seçime katılan tüm partilerin liderleri, 24 Haziran’da yapılacak seçimi kazandıklarında neler yapacaklarını bir, bir sıralayarak seçim bildirgelerinde açıkladılar…

Pek çok konu başlığı altında açıklanan bu bildirgelerin hemen hemen hepsi aynı cümle yapısıyla bitiyor!

Cek, cak..!

Yıllardır seçim meydanlarında vaatlerini sıralayıp da tamamını yerine getirebilen kaç parti olmuştur?

Kaç lider vermiş olduğu sözlerin tamamını tutabilmiştir?

Bol keseden verilen sözler, günü gelmiş unutulmuştur!

Bugünlerde de aynı şeyleri yaşıyor, aynı sözleri işitiyoruz!

Kimileri toplumu rahatlatmak amacıyla türlü vaatlerini sıralarken,

Kimileri de iktidarda kalabilmek adına iktidar gücünü sonuna kadar kullanarak, bugün de aynı seçim kurallarıyla halkın karşısındadırlar.

Hele ki günümüz Türkiye’sinde cumhuriyet tarihinde en fazla iktidarda kalan AKP’nin yönetiminde ama olağanüstü hal koşullarında seçime gidilen ülkemizde, aynı partinin gelecek için türlü vaatlerde bulunmasını değerlendirirken,  15 yıldan fazla bir zamandır uygulamalarına, gerçekleştirdiklerine bakmak yeterli değil midir?

Ülkemizi yıllardır yöneten bu partinin seçim bildirgesindeki cekle cakla biten her vaadi, bunca yıldır neden yapmadınız sorusunu da beraberinde getirmektedir!

Diğer partilerin sıraladığı vaatler, sadece söz niteliğindedir…

Siyasi parti liderlerinin bizzat açıkladığı yüzlerce sayfalık cekli, caklı vaatler bildirgesinden hatırlarımızda kalanlar nedir?

Verilen vaatlerin kaç tanesi garantidir?

Kaç vaat, sokaklarda dolaşan milyonlarca işsizi işe yerleştirecek, milyonlarca öğrenciye sınavsız üniversiteye girme hakkı verecektir?

Ya ezilip, horlanan kadınlarımızın hakkını hukukunu korumak adına yıllardır verilen onca sözün ne kadarı, seçim sonrasında hemen yerine getirilecektir?

İşçinin, memurun, emeklinin geçim/yaşam standardını yükseltmek adına seçim bildirgelerinde yazan sayfalarca vaatlerden kaç tanesi hemen hayata geçecektir?

Yukarıda sıraladığım sorular, seçim bildirgeleri açıklandıktan sonra vatandaşın hala aklında takılı duran cevabını bir türlü bulamadıklarından sadece bir kaçıdır.

Ülkemizin ardında kalan yıllarda siyaset meydanında görev alanların pek çoğu ne yazık ki yeterince güven sağlayamamış, verilip de yerine getirilmeyen siyasi sözlere karşı toplumun pek çok kesiminde tereddütler yaşanmasına neden olmuştur…

Alçak fetö hainlerinin ülkemize yaşattıklarını, Suriye sınırımızda ve ötesinde yaşananları, terör belasıyla geçen onca yılı da unutmamak gerekir.

Önümüzde çok önemli bir seçim vardır!

Bu seçim sonrasında seçim bildirgelerinde sıralanan vaatlerden çok günün koşullarında ne varsa o yaşanacaktır!

Hiç kimse hiçbir siyasi partiden, siyasi liderden mucizevi bir uygulama beklememelidir!

Ülkemizin olanakları bellidir.

Önemli olan bu olanakların en iyi şekilde kullanılması, sonrasında da elde edilecek hasılanın adil bir biçimde paylaşılmasıdır.

Türkiye’yi önümüzdeki dönemde ekonomik yönden büyük bir sınav beklemektedir. İşte asıl olan seçimi kim kazanırsa kazansın, seçim bildirgesinde ekonomik yönden verilen sözlerini yerine getirebilmesidir.

Ekonomide sağlanacak başarı; ülkemize huzuru da, güveni de, toplumsal mutabakatı da beraberinde getirecektir.

Seçime kısa bir süre kala seçim meydanları, yazılı ve görsel basın seçim bildirgelerinde açıklananlardan çok, günü birlik siyasi gelişmelere odaklanmış; ülkemizin dış ilişkileri, ekonomik gelişmeleri seçim söylemlerinin gölgesinde kalmıştır!

Doların, Euro’nun zapt edilemeyen yükselişi, TL’nin önlenemeyen değer kaybı, giderek artan iç/dış borç stoku, iki haneli enflasyon, %20’lere dayanan işsizlik oranı, iş dünyasından yükselen feryatlar, umudunu yurt dışında arayan gençlerimizin varlığı;

Seçimleri Cumhur ittifakı da kazansa, Millet ittifakı da kazansa, ülkemizi seçim sonrasında nasıl bir tablonun beklediğinin en çarpıcı göstergeleridir…

Bu seçimi hangi ittifak, ya da her kim kazanırsa kazansın, halkımızın en çok arzu ettiği şey; güven içerisinde yaşanan, sorunların ötelenmediği bir ülke olmamız, toplumsal mutabakatın sağlanmasıdır.

İşte o zaman seçim bildirgelerinin bir anlamı olacak, siyaset meydanında görev alanlara da güven o nispette artacaktır.

 

 

Cüzdana Bakıyor Zekâta Muhtaç

İlhan Kesici hem iyi bir ekonomi uzmanı ve hem de Anadolu kültürü ile batı ilmini harmanlamış seçkin bir Türk aydınıdır. O en teknik ekonomi konularını bile halkın anlayabileceği bir üslupla, fıkralarla süsleyerek anlatmayı sever.

7 Nisan 2017’de Kocaeli Aydınlar Ocağımızda verdiği konferansı sırasında ekonominin durumunu bir fıkra ile anlatmıştı:

Erzurumlu bir esnaf “hesabı kitabı denkleştireyim, bir hacca gideyim” diye niyetlenir. Önce mali durumunun hac masraflarını karşılamaya yetip yetmeyeceğini öğrenmek için muhasebecisine hesapları gözden geçirmesini söyler. Muhasebeci hesaplarını yapar, esnafın “mali durumunun gayet iyi olduğunu, hac masraflarının kendisine fazla bir yük oluşturmayacağını” kendisine anlatır.

Fakat adam bir de kendi cüzdanına, yani elinde mevcut olan harcanabilir maddi varlıklarına bakar. Ve kendi kendine şöyle söylenir:

“Hesaba bakırem hac lazım olmuş, cüzdana bakırem zekâta muhtaç.”

***

Bir yandan devleti yöneten politikacılar, ekonomi bürokrasisi; diğer yandan 30 TV kanalına yerleştirilmiş yandaş “uzmanlar”, havuz medyası “Türkiye ekonomisinin uçtuğunu, batının bizi kıskandığını” falan anlatıp durmakta idi.

Bunların hesabına bakınca “Türkiye ekonomisi çok güçlü idi ve hepimiz ekonomik refah içinde” idik.

Özellikle “a haber” izleyicileri ve “Sabah Gazetesi” okurları çok çok mutlu ve gururluydular.

Fakat İlhan Kesici gibi uzmanların birkaç seneden beri görüp uyardığı ekonomideki çıkmaz sokağın sonuna geldik.

Şimdi artık sade vatandaş da dolar ve diğer dövizlerin önlenemeyen yükselişini sorgulamaya, çarşı pazar alışverişine cüzdandaki paranın yetmediğini görmeye başladı.

“Zekâta muhtaç” hale geldiğini gören vatandaşlarımız artık kendisine allanıp pullanmış rakamlarla anlatılan sözde “ekonomik zaferlerin” gerçek olmadığını görmeye başladı.

“Zekâta muhtaç” halde iken bir de borçlanarak hacca giden esnafın durumuna düştü. Her geçen gün alım gücünün düşmeye başladığını, borçlanarak elde ettiği refahın bir kısmını kaybedeceğini anladı.

24 Haziran’da yapılacak seçimlerin kaderini, cüzdanına bakıp “zekâta muhtaç” hale geldiğini veya gelmekte olduğunu gören vatandaşlar belirleyecek.

Şimdi bu vatandaşlar içinde bulunduğumuz ekonomik sıkıntılardan çıkarabilecek güven duyabileceği kadrolara oy verecek.

**********************************

Meral Akşener Güven Verdi

İYİ Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Meral Akşener daha seçim beyannamesini açıklamadan partisinin ekonomi kurmayları, Merkez Bankası E. Başkanı Durmuş Yılmaz ve ekonomist ve eski bakanlardan Ayfer Yılmaz ile basın toplantısı yaptı.

“Bu toplantıda bir ilki gerçekleştirdi. Her konuda fikir beyan etmek yerine, uzmanı olmadığı konuları işin uzmanına bırakma yöntemini uyguladı.”

Meral Akşener, “ekonomiyi güven yönetir. Siyasi iradenin en temel görevi bu güveni sağlamaktır. Ekonomide yapılması gereken, hukuk devleti ve piyasa koşullarının işlevselliğidir. Konularında deneyimli ve başarılı geniş bir kadro içerisinde yeterli hazırlığımız var” mesajı ile bu güveni verdi.

**********************************

Ramazan Ayında Devlet Parası ile Propaganda

Ak Parti Genel Başkanı ve diğer yöneticilerinin Müslümanlık anlayışının, “adalet” ve “ahlak” kavramlarından soyutlanmış olduğunu uygulamalarına bakarak biliyorduk.

Onlar için “demokrasi” kavramının da “menzile varmak için binilen bir trenden” ibaret olduğunu da zaman zaman kendileri anlatıyorlardı.

Bu menzil yani ulaşılması hedeflenen yer demokrasi değildi.

Nereden biliyoruz? Çünkü bizzat Recep Tayyip Erdoğan, “kendi siyasi yapısı (AKP) ile cemaati (FETÖ’yü) aynı menzile farklı yollardan giden iki organizasyon olarak gördüğünü” söylemişti.

Bu yüzden seçimlere girerken 580 milyon TL Hazine yardımı aldıkları yetmezmiş gibi Belediye imkânlarını, Valilik, Kaymakamlık ve diğer devlet güçlerini, devlete iş yapan müteahhitlerin zorunlu bağışlarını kullanıyorlar.

Cumhurbaşkanlığı kaynakları ve örtülü ödenekten Ak Parti seçim propagandası için harcanan paranın tutarını bilmiyoruz.

Bütün bu haksızlık, adaletsizlik Ak Partili Müslüman kardeşlerimizin vicdanlarını hiç etkilemiyor.

Üstelik rakipleri CHP kendilerinin dörtte biri kadar Hazine yardımı alır, İYİ Parti ve Saadet Partisi hiçbir devlet yardımı almaz, sadece taraftarların mütevazı bağışları ile çalışmakta iken…

AKP bu seçimde, 1 milyar TL’nin üstünde bir parayı yani, Türkiye’deki 11 şeker fabrikasının satışından elde edilen paranın dörtte birini seçimde harcayacak.

Yetmedi, bütün TV kanallarında en önemsiz konuşmaları bile, normal yayın kesilerek, canlı yayınla verilmekte, bütün tartışma programlarında Erdoğan ve AKP tartışılmakta.

Buna karşılık her gün bir veya iki ilde on binlerin katıldığı mitingler yapan Meral Akşener ve İYİ Parti’ye ambargo uygulanarak, halkın haber alma hakkı gasp edilmekte.

Hatta Memur ve Belediye çalışanları ile müteahhit elemanlarına Erdoğan’ın mitinglerine katılım mecburiyeti konulmakta. Buna karşılık Meral Akşener mitinglerine giden memur ve belediye çalışanlarının tespit edilip, fişlendiği şayiasıyla bu mitinglere katılımın az olmasına çalışılmakta.

Bütün bunlar Erdoğan ve AKP’nin gönüllere girme yerine korkutarak iktidarda kalma süreci içinde olduğunu gösteriyor.

Bunlar son çırpınışlar. Adaletsizlik, ahlaka ve vicdana aykırı uygulamaları gideceklerinin işareti.

Ama yine de, “hiç olmazsa mübarek Ramazan Ayında devletin parasıyla veya şirketler üzerinden verilen İftar yemeklerini siyasi propaganda aracı yapmasalar” demekten kendimi alamıyorum.

 

 

Gerçek Demokrasi

0

Asr-ı Saadet yani Hz. Muhammed’in zamanındaki Sahabelerin takip ettikleri, uyguladıkları ve içinde yaşadıkları sisteme göz atacak olursak: Hakkı gözeten, adaleti yerine getiren, meşvereti / danışmayı / karşılıklı fikir alışverişinde bulunmayı; usûl ve metod edinen bir manzarayla karşılaşırız.

Liyakat ve ehliyeti esas aldıklarına şahit oluruz. Kanun hâkimiyetinin her şeyin üstünde olduğunu anlarız. Gerçek adaletin ne olduğunu, gerçek hürriyetten ne anlamak gerektiğinin farkına varırız. Meşru Meşrutiyet / Meşru Cumhuriyet / Meşru Demokrasi; kısaca dindar Cumhuriyet manasını esas aldıklarını hayret ve memnuniyetle görürüz.

Ve anlarız ki, Asr-ı Saadetteki uygulamalar; aslında bugünkü arayış içinde olduğumuz hakiki Demokrasi’nin ruhunu taşıyor. Ta o zamandan bizlere, en güzel örnekleri sunuyor. Bizlere hâl diliyle demek istiyor ki:

“Hürriyet (Özgürlük); Rahman olan Allah’ın bir hediyesidir. Çünkü o imanın (inancın bir) özelliğidir.”

Nitekim “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.” ayeti gerçek hürriyet gereğinin ne olduğunu bize, gayet güzel bir şekilde hatırlatmaktadır.

Çünkü “Allah’a hakiki kul olan başkalarına kul olamaz. (Öyleyse) birbirinizi Allah’tan başka Rab yapmayınız.” düstur, prensip ve ilkesini kendimize rehber edinmeliyiz. Demek ki “İman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saadet!”

Fakat şunu unutmayalım ki, “İnsanlar hür oldular, ama yine (de) abdullah (yani Allahın kuluydular.” İşte bunun içindir ki: “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam.” denmiştir.

Evet Demokratik Cumhurî anlayış aslında: “Ve şavirhum fi’l-emr.” / “İşlerinde onlarla istişare et (onlara danış).” ve “Ve emruhum şûrâ beynehum.” / “Onların aralarındaki işleri istişare iledir.” ayetlerinin günümüze tecellisinden, yansımasından başka bir şey değildir.

Kısaca meşveret-i şer’iye; İslâmî bir meşveret, İslâm’ın ortaya koyduğu bir husustur. Nitekim “Meşrutiyet’in yani Demokratik Cumhuriyet’in ruhu Kur’an’dandır, hayatı da ondandır.”

Evet, hakikaten “Asr-ı Saadetteki idarî sistemin, gerçek mânadaki Demokrasi ile bihakkın (hakkıyla) örtüştüğü” ortadadır.

“Kavmin Efendisi onlara hizmet edendir.” hadisinden ilham alarak “İslâmiyet âleme gelmiş, ta istibdat ve zalimane tahakkümü (baskıyı) mahvetsin.” denilerek; saltanat anlayışına karşı çıkılmıştır.

“Onun içindir ki; 31 Mart Hadisesinde, sıkıyönetim mahkemesinde…’İstibdat, zulüm ve tahakkümdür; Meşrutiyet (yani Demokrasi), adalet ve şeriat (yani dinin gereği)dir.’ ” denmiştir.

Çünkü “Dünyevî saadetimiz Meşrutiyet’te (yani Demokratik Cumhurî bir idare tarzında)dır.”

Kaldı ki “Meşrutiyet (yani Cumhuriyet, yani Demokrasi) İslâmiyet’in bahtını, Asya’nın tali’ini (talihini de) açacaktır.”

Zira “Bu zamanın en büyük farz vazifesi; İttihad-ı İslâm (İslâm Birliği)dir.” Ama her şeyden evvel:

“Dünya barışının anahtarı olan İttihad-ı İslâm idealinin tahakkuku (gerçekleşmesi) için, öncelikle bu ülkenin istibdat-ı mutlak (yani baskı rejimi) kaydından kurtularak; gerçek anlamdaki Demokratik Cumhurî sisteme geçmesi (lâzımdır).” Çünkü “Azametli bahtsız bir kıt’anın, şanlı tali’siz (talihsiz) bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi İttihad-ı İslâm’dır.”

Fakat 20. Asrın başlarında duyulan İslâm Birliği’ne, bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Çünkü “Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev-i beşerin (insanlığın) dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşaallah.”

“Hakikat-ı İslâmiyenin güneşi ile, sulh-u umumî dairesinde hakikî medeniyeti görmeyi, yeryüzünün zulüm ve zulmetten (karanlıktan) temizlenip, sulh-u umumiye vesile olmasını, Rahman-ı Rahîm’in rahmetinden niyaz ediyoruz ve ümit ediyoruz ve bekliyoruz.”

“Evet, ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sadâ İslâmın sadâsı olacaktır.” Öyleyse “Yaşasın sıdk, ölsün yeis, muhabbet devam etsin, şûrâ (danışma kurulu) kuvvet bulsun.”

 

 

 

Tasavvuf Anabilim Dalı Öğretim Üyesi İlâhiyatçı Prof. Dr. ABDULHÂKİM YÜCE ile DİNDE İHLAS, SAMİMİYET ve RİYA1 Hakkında Konuştuk.

Çetinoğlu: Dînî mevzular konulurken, sık sık, ‘ihlas‘ ve ‘samîmiyet‘ kavramlarından bahsediliyor. İslâmî meselelerin biraz uzağında kalmış kişiler için yapacağınız açıklama ile sohbetimize başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Abdulhâkim Yüce: Samimiyet kelimesi, içtenlik, candan davranmak, art niyetsizlik, menfaatsizlik, riyasızlık, açık yüreklilik, senli benli olmak gibi anlamlara gelir. İslam kültüründe konu daha çok ihlâs kavramı ile dile getirilmiştir. Bunun zıddı da ‘riyâ’dır.

Bilindiği gibi ihlâs; ‘doğru, samîmi, katışıksız, dupduru; riyâdan uzak olma ve kalbi bulandıracak şeylere karşı kapalı kalma, kapalı yaşama veya gönül safveti2, fikir istikameti, Cenab-ı Allah ile münâsebetlerinde dünyevî gayelerden uzak kalma ve tam bir sadakatle kullukta bulunma‘ şeklinde yorumlanmıştır.

Öyle ise ihlâs, ferdin, inanç ve ibâdetinde, Yüce Allah’ın emir, istek ve ihsanlarının dışında her şeye karşı kapanması, yaptığı şeyleri Cenab-ı Hakk’ın teftişine arz mülâhazasıyla yapması demektir.  Diğer bir deyişle vazife ve sorumluluklarını O emrettiği için yerine getirmesi, yerine getirirken de O’nun rızâsını hedeflemesi ve O’nun uhrevî3 teveccühlerine yönelmesinden ibârettir. İhlâsın bu sırlı gücünden dolayıdır ki, Allah Resûlü: ‘Dinî hayatında ihlâslı ol, az amel yeter‘ ve ‘Her zaman amellerinizde ihlâsı gözetin; zira Allah, sâdece amelin hâlis olanını kabul eder.’ diyerek amellerin ihlâs yörüngeli olmasına tembihte bulunur.

Çetinoğlu: İhlas‘ kavramı, insan vücudunun hangi organı ile alakalıdır?

Prof. Yüce: İhlâs, bir kalp amelidir ve Allah da, kalbî temayüllerine göre insana değer verir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) ‘O, sizin sûret4, şekil ve dış görünüşlerinize değil, kalplerinize ve kalbî temayüllerinize bakar.’ buyurmaktadır.

Çetinoğlu: İbâdet‘ ve ‘ihlas‘ ilişkisi hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Yüce: İbâdetlerdeki ihlâs konusunda şu şekilde üçlü bir derecelendirme yapılmıştır:

1-Yapılan ibâdeti başkasının görüp hissetmesinden kaçınmak,                                                                                    2-Başkalarını bütün bütün unutmak,                                                                                                                           3-Hattâ öyle bir seviyeye gelip ihlâsı dahi hatırlamamak…

Kısacası ihlâs, ibâdeti her türlü mülâhazadan uzak bulundurmak ve sürekli murâkabe5 ile maddî-mânevî bütün hazları unutmaktır. Aslında Yüce Allah kemâliyle, bütün güzellik ve iyiliklerin zirvesini tuttuğundan, zaten O’na samîmi bir şekilde inanmak ve ibâdet etmek kulluğumuzun bir gereği olarak algılanmalıdır. Böyle olunca da insanın nazarında, medih6-zem7, tâzim8-tahkir9 ve yaptığı işlerle bilinip bilinmemek hatta sevap ve mükâfat mülâhazası dahi söz konusu olmaz. Dolayısıyla böylelerinin gizli-açık her halleri aynı çizgidedir. Yâni iç ve dış bütünlüğüne varmışlardır.

Çetinoğlu: Riyâ?

Prof. Yüce: İhlâsın zıddı olan riyâ; kelime olarak gösteriş, samîmiyetsizlik, iki yüzlülük, mürâilik16 gibi anlamlara gelir. Görmek anlamına gelen ru’yet mastarından türetilmiştir. Yâni ‘görsünler‘ diye bir davranış içine girmektir. İslâmî bir kavram olarak, Allah’tan başka bir varlık için, başta ibâdet olmak üzere, yapmacık bir şey işlemek, bununla halkın övgüsünü kazanma ve onlar tarafından sevilmeyi arzulamak ve Allah’a yaklaşma niyeti dışında her hangi bir gaye gütmek anlamına gelir. Riyâda yapılan iş yâni fiil niyetle uygunluk arz etmez. Şöyle de denilebilir: İcra edilen fiil ve davranışın insanın niyetine kısmen veya tamâmen ters düşmesi, yâni

Prof. Yüce: Riyâ iki kısımdır. Birincisi: Ağır olan riyâ, kişinin yaptığı ibâdetlerde kastının sâdece gösteriş olmasıdır ki, bu kişinin inanmadığını gösterir. Hafif olan riyaya gelince: Allah’ın ibâdetiyle hem Allah’ın sevabını hem de kulları arzulamak, ikisini bir kalpte birleştirmek yâni amele şirk karıştırmaktır. Birincisi insanları istemekte, Allah’ı istememektedir. İkincisi ise ameline şirk karıştırmaktadır. Çünkü ikisinin de övgüsünü beklemektedir. Bu konuya parmak basan Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: “Allah, ‘Benim hiç bir ortağım olmaz. Kim yaptığı amele başkasını karıştırırsa ben o amelden beriyim. Kimi karıştırmışsa niyetinin aksini yapması ve bundan bir sonuç beklemesi riyâdır.

Çetinoğlu: ‘Riyâ’ hareketinin, fiilinin tek yönlü olmadığı anlaşılıyor…

Prof. Yüce: Riyâda iki yalan vardır. Riyakâr, Allah için yaptığını söylediği fiili kullar için yaparak bir yalan, Allah’tan beklediğini iddia ettiği karşılığı kullardan bekleyerek ikinci bir yalan içine girmiş olur. Bu tam bir kişilik çöküntüsüdür.

Çetinoğlu: İhlâs ve samîmiyetten nasiplenememiş insanlar en çok hangi durumda riyâya  yönelirler?

Prof. Yüce: Riyânın hem nifak10 hem de şirkle11 yakın ilişkisi bulunmaktadır. Kur’an ve sünnet riyânın en çok sergilendiği ibâdetlerin başında namazı ve sadakayı zikrederler. Anlaşılan dinin direği olan namazın ihlâsla kılınması büyük önem arz etmektedir. Aksi bir durum dinî yıkıma götürebilir. Konu şu âyet-i kerimede çarpıcı bir şekilde özetlenmiştir: ‘Kim (yalnız) dünya hayatını ve onun süsünü istemekte ise, onların işlerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz. Fakat onlar, âhirette kendileri için ateşten başka hiç bir şeyleri olmayan kimselerdir. (Dünyâda) yaptıkları da boşa gitmiştir, hâlen yapmakta oldukları şeyler de bâtıldır12.’ (Hûd, 11/15-16)

Hadis-i şeriflerde ise şu ifâdeler var: “Melekler bir kulun amelini Allah’a yükseltince onlara,

‘Benim bu kulum ameliyle beni kastetmemiştir. Ameliyle Cehenneme atın!’ buyurur.”

Çetinoğlu: Kurtuluş nerededir?

Prof. Yüce: Sorunuza, bir hadis-i şerifle cevap vereyim. Hz. Peygamber buyuruyor: ‘Kulun Allah’ın ibâdetiyle insanları arzulamamasıdır.’

Çetinoğlu: Riyâda şirk tehlikesi söz konusu mu?

o amel onun içindir’ diye ferman13 eder.”

Çetinoğlu: Başka bir konuya geçmeden önce riyâ hakkındaki açıklamalarınıza ilâve edeceğiniz bir husus var mı Hocam?

Prof. Yüce: Riyâ konusunda şu noktaya da değinmek gerekir: Başlangıçta herkesin riyâya düşebileceği, kulluk kapısından riyâ ile girilebileceği söylenir. Fakat kulluk, riyâ ile devam etmez; kul, ihlâs yolunda mesâfe kat’ ettikçe riyâyı bırakır ve tam ihlâsa erdiğinde, artık onda riyânın eseri kalmaz. Yani riyâyı tanımadan, riyânın ne demek olduğunu anlamadan insanın içine ihlâsı elde etme gayreti doğmaz.

İnsan, ihlâsa ulaşmak için uğraşırken riyâyı tanır; tıpkı nefsin14 bilinmesinin Allah’ın tanınmasına açılan bir kapı olması gibi… Sokrates’in ‘kendini tanı‘ tembihi, tasavvuf ehlinin, ‘nefsini bilen, Rabbini bilir‘ şeklinde hadis diye rivâyet ettikleri meşhur söz bu gerçeği ifâde etmektedir. İnsan, yaptığı şeyleri belki de başta sunî olarak yapar; anlamını, muhtevâsını ve derinliğini kavramadan, sırf emrin gereği olduğu için yapar.

Çetinoğlu: Babasının alakasını ve sevgisini kazanabilmek veya artırabilmek için namaz kılan gencin durumu nedir?

Prof. Yüce: Başlangıçta riyâ diye yorumlayabileceğimiz bazı tavırlar tabiî görülebilir, görülmelidir de. Fakat insan, daha sonra belli bir mârifet ufkuna ulaştığında, artık kendini kontrol altına alır ve hâlisane ibâdet eder.

Çetinoğlu: Riyâ bahsine devam etmek gerekti. Riyâya sebebiyet veren faktörler nelerdir?

Prof. Yüce: Riyâya sebep olan pek çok faktör vardır: Gurur ve kibir15 gibi hususlar bunlardandır. Kimi kibrinden dolayı müraîdir; kimi kendini iç beğenmeye kaptırmış, kendi düşüncelerinin, kendi büyüklük psikozlarının17 altında ezilmiştir; bu sebeple de riyâya düşmüştür. Bâzısı kalemiyle, bâzısı düşüncesiyle, bâzısı çok kitap karıştırmasıyla, bâzısı bibliyografyadan18 haberdar olmasıyla, bâzısı çok kişi tanımakla… Kısacası herkes, bir sebeple riyâya girebilir. Tehlikenin büyüklüğü ise, şahıstan şahsa değişir.

Çetinoğlu: İdrak etmekte olduğumuz ramazan ayı boyunca câmilerde hoca efendiler, diğer zamanlara nazaran daha fazla vaaz edecekler. Vaaz, denilebilir ki, nasihattir.  Nasihat hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof. Yüce: Hz. Peygamber şöyle buruyor: ‘Din nasihattir.’ Bu hadis, ‘cevamiü’l-kelîm‘ denilen, az sözle pek çok mânâlar ifade eden hadislerden biridir. Bu sebeple İslâm âlimleri, nasihat hadisini, İslam’ın esasını oluşturan hadislerden biri ve en önemlisi kabul ederler.

Nasihat kelimesi, Arapçanın en kapsamlı kelimelerinden birisidir. Dilimizde öğüt vermek, iyi ve hayırlı işlere dâvet, kötü ve şer olan şeylerden nehyetmek19, yırtık olan elbiseyi dikmek gibi çeşitli mânâlar ifâde eder. Daha çok, Farsçadan dilimize geçen ‘hayırhahlık20 kelimesi ile karşılanmaktadır. Birisi hakkında hayır düşünme, hayır isteme, onu sırat-ı müstakime21, tevhide 22 ulaştırma, iyi bir insan olmasını ve iyilik yapmasını isteme, gönlünü ibâdet şuuruyla donatma vb. anlamlara gelmektedir. Bizim dilimize de sâdece bu anlamları ile geçmiştir.

Oysa aynı zamanda ve öncelikli olarak nasihat, bir şeyi ve bir kimseyi içten ve gönülden sevmek, ona bağlanmak, ihlâs, sadâkat, samîmiyet, arı, duru, saf olmak demektir. İçinde aldatma duygusu olmayan, kalbi halis kimseler için nasih23 veya nasûh24 ifâdesi kullanılmıştır.

Nitekim Kur’an’da içten gelerek yapılan samîmi tevbelere tevbe-i nasûh denilmiştir. Yâni sâhibini bir daha günaha götürmeyen halis tevbedir.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ‘din nasihattir’ derken daha çok bu ikinci anlamı kastettiğini düşünmek, hadisin ruhuna daha uygun görünmektedir. Bu yaklaşıma göre nasihatin zıt anlamı da, aldatmak, kandırmak ve ikiyüzlü davranmak olur. Nitekim kaynaklarda da ‘nasihat’ kelimesinin karşılığı olarak aldatmak veya ‘adâvet25 yani düşmanlık kelimesi kullanılmıştır.

Buna rağmen gerek ülkemizde, gerekse İslâm âleminin diğer bölgelerinde nasihat kelimesi aldatılmak, kandırılmak, ihânet, adavet ve ikiyüzlü davranmanın zıddı olarak ihlâs samîmiyet, içten davranmak, gönülden bağlanmak, anlamı değil de öğüt vermek, vaaz ve tavsiye, ihtar etme gibi anlamları ön plana çıkmış ve bu hadis ‘din samîmiyettir‘ yerine daha çok ‘din vaaz ve irşaddır26 şeklinde anlaşılarak, hem dinin dörtte biri olduğu kabul edilen bu hadisin eksik anlaşılmasına, hem de Hz. Peygamberin yaptığı din târifinin gözlerden kaybolmasına yol açılmıştır. Oysa din nasihattir, nasihat ise samîmiyettir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam.

 

Prof. Dr. ABDULHÂKİM YÜCE

1962yılında Batman’da doğdu. 1986’da, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. İki yıl boyunca, alanında araştırma yapmak gayesiyle görev almayıp, özel dersler aldı ve ilmî araştırmalar yaptı. 1988 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde doktora çalışmalarına ve Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde vaizlik görevine başladı. Başkanlığın görevlendirilmesiyle, Almanya’nın Köln ve Fransa’nın Paris şehirlerinde, belli sürelerle görev yaptı.

1992’de doktora yaptığı fakültenin Tasavvuf Anabilim Dalı’na asistan olarak tâyin edildi. Aynı yıl, Mefatîhu’l Gayb’ın İşarî Yönü (Razî’nin Tefsirinde Tasavvuf) adlı tezini bitirerek, alanında doktor oldu. 1993 yılında Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalına Yar. Doç. Dr. olarak tâyin edildi. 1997’de Doçent, 1997’de Doçent, 2003’te Profesör oldu.

İngilizce ve Arapça bilen Yüce, hâlen bu görevine devam etmektedir.

Yayınlanmış Kitapları:

*Razi’nin Tefsirinde Tasavvuf: Nil Yayınları, 1996. *Kalb Hayatı (Muhâsibî’den çeviri): Işık Yayınları, 1997.  *Gece İbâdeti: Işık Yayınları, 1999. *Şehitlik ve Şehitlerin Hayatı: Kaynak Kitaplığı, 2001. *Tasavvuf ve Bid’at: Nil Yayınları, 2001.*Konuşma Sanatı ve Hitâbet: Işık Yayınları, 2013. *İtikâf: Işık Yayınları. *Bizim Yuvamız: Işık Yayınları 2014

 

LÛGATÇE

1riyâ: Yalnız Allah (cc) rızâsı için yapılması gereken ibâdetleri ve güzel hareketleri, kendini beğendirmek ve insanlara göstermek maksadıyla yapmak.

2safvet: (saffet) Hile ve şeytanlıktan uzak olma, temizlik, saflık.

3uhrevî: Ahrete ait, ahretle alakalı.

4sûret: Dış görünüş, şekil

5murâkabe: kontrol, denetleme.

6medih: (medh) Övme, iyi taraflarını anlatma.

7zem: Bir kimsenin aleyhinde konuşma, çekiştirme, ayıplama.

8tâzim: (ta’zim) Büyük görme, saygılı davranma.

9tahkir: Hakaret etme, şeref ve haysiyetini düşürme.

10nifak: Dille inandığını ifâde etmesine rağmen kalben inanmama hâli.

11şirk: Yüce Allah’ın ilahlığında, sıfat ve fiillerinde ve Rab oluşunda ortağı, benzeri ve eşinin olduğunu kabul etme fiili.

12bâtıl: din kavramı içerisinde var gibi görünen, gerçekte ise din ile alâkalı olmayan boş, temelsiz ve asılsız şeyler. 13ferman: Emir, irâde.

14nefs: insanın hem maddî varlığını hem de gözle görülmeyen, iyiyi ve kötüyü arzu eden mânevî varlığını ifâde eder. 15kibir: kendini büyük görme, büyüklenme, başkalarını küçük görme demektir.

16mürâi: İkiyüzlü, söylediği ve göründüğü ile yaptığı zıt olan kişi.

17psikoz: Nevroz dışında kalan akıl hastalıklarına verilen verilen ortak ad. (nevroz: İkinci derecede bir ruh hastalığı)                         18bibliyografya: Kitâbiyat, kitap bilgisi.

19nehyetmek: haram kılmak, yapılmasını yasaklamak.

20hayırhah: İyilik isteyen,  iyilik dileyen.

21sırat-ı müstakîm: doğru, sağlam, güzel ve güvenilir yol.

22tevhid: Cenâb-ı Allah’ın zâtını bütün tasavvurlardan, zihinlerdeki hayal ve evhamdan ayrı tutmak. Yüce Allah’ı ilah olarak kabul etmek, bir olduğunu tasdik etmek ve O’na hiçbir eş ve ortak kabul etmemek.

23nasih: Devamlı öğüt veren.

24nasûh: Nasihat eden, öğüt veren.

25adâvet: Düşmanlık, husûmet, kin, garaz.

26irşad: Allah’ü Tealâ’nın varlığına ve birliğine inananları, dinî görevlerini yerine getirmeye dâvet etmek.

RAMAZANLIK SORU VE CEVAPLAR

Aşı olmak veya iğne yaptırmak orucu bozar mı?

Dinimiz, tedâvi sürecinde olan hastaların oruç tutmamalarına ruhsat vermektedir. Bununla birlikte, Ramazan ayında herkesle birlikte oruca devam etmeyi arzu ediyor ve oruç tutmalarına da başka bir engel yoksa iğnelerini iftardan sonra yaptırmaları yerinde olur. Bu imkâna sâhip olmayanlar, tedâvi ve aşı amaçlı iğne yaptırabilirler. Ancak, oruçlu iken gıda ve vitamin iğneleri yaptıranlarla, damardan serum ve kan verilenlerin orucu bozulur. Daha sonra bu oruç kaza edilir.

Mesleği gereği sürekli olarak yolcu olan kişi namaz ve oruç ibâdetlerini nasıl yerine getirebilir?

Dinen yolcu konumunda bulunan kimseler farz namazları kısaltarak kılarlar. Yolculuk hâli Ramazan orucunun ertelenmesi için de bir ruhsat sebebidir. Sebep devam ettiği sürece ruhsatlar da devam eder. Sürekli seferilik mâzereti bulunan kişiler, Ramazan oruçlarını mümkün olduğunca tutmaya çalışılmalıdır.

Fakat buna güç yetirilemezlerse mazeretleri ortadan kalkınca, zamanında tutamadıkları Ramazan oruçlarını kazâ ederler.

Astım hastalarının kullandığı sprey orucu bozar mı?

Nefes açıcı sprey kullanmak mecburiyetinde kalan astım hastası oruç tutmayabilir. Daha sonra iyileşince tutamadığı günleri kaza eder. İyileşme ümidi kalmamışsa, o takdirde tutamadığı günler sayısınca fidye verir. Bir fidye, Ramazanda bir ki için verilen bir fitre miktarıdır.

Ancak, nefes darlığı dışında oruç tutmaya engel başka sağlık problemi bulunmaya astım hastaları soluk alma; rahatlatacak özel spreyi ağızlarına püskürterek oruç tutabilirler. Bu sprey orucu bozmaz.

 

 

Gülüm

Ayrılsa da yollar ardı ardına,

Kalplerimiz ayrı olmasın gülüm.

Kime ne şöyleyim, kime ne deyim?

Derdimi dökecek sen kaldın gülüm!


*
Hani bir zamanlar sevdamız birdi,

Sevdamıza kurşun sıktılar gülüm.

Ülkümüz bir idi, sesimiz gürdü,

Şu gönül yaramı gel de sar gülüm!

*
Uzak mıyız şimdi acep ışıktan,

Şu gönül  dünyana bir sorsan gülüm.
Açmayan  menekşe olmuşuz şimdi,

Gel de şu derdime derman ol gülüm!

*
Sevdası memleket olan bizlerin,

Rüyası her daim Turandır gülüm. 
Türkistan’da  kan ağlarken soydaşım,

Filistin’e ağıt yakarlar gülüm!

 

 

Reklam Arasından Kısa da olsa hükmün, Tarih Senide Yazacak Elbette!

Türkiye’nin gündemi her ne kadar “erken-baskın seçim” olsa da, piyasalar alev alev yanıyor. Dolar, 4.90 ı buldu, benzin 7.00 Tl. Sınırına dayandı.

Her çıktığınızda şunu söylüyorsunuz ya doğrudur; İMF’ye 21 200 Milyar doları siz ödediniz anladık ama azizim, 480 Milyar dolar dış borcu nasıl yaptınız, hangi fabrikaları, işletmeleri nerelere kurmak için harcadınız, Türk köylü ve çiftçisine sübvansiyon uygulayıp Türk tarımının kalkınmasına katkıda mı bulundunuz, onu da bir söyleseniz ya…

Gene zaman zaman kükrersiniz… dünya 5’ten büyüktür diye. Şimdi ben soruyorum, 21 200 milyar dolar mı daha büyük, 480 00 Milyar dolar mı? Kaldı ki doksan yıllık TC. nin birikimleriyle yapılan ne kadar işletme ve tesis varsa özelleştirip, seksen milyar dolar da oradan gelir elde etmenize rağmen.

Dışarıdan borç alınmaz mı tabi ki alınır, eğer aldığınız bu parayı katma değeri yüksek ihraç ürünlerine yatırırsanız ülke kalkınmasına faydası olur. Yok eğer şimdiki gibi aldığınız dolarları yurt içinde betona ve asfalta gömerseniz, gelinen nokta bu günkünden farklı olmaz.

Tarım ülkesiydik, kendi ürettiği ürün kendisine yeter ender ülkelerden biri. Ancak onu da bitirdiniz, buğdaydan domatesin çekirdeğine kadar dışarıya muhtaç olduk.

Baskın seçim ortamında ekonominin durumu buysa, dış politika ve siyaset gündeminde neler var birde ona bakalım.

Suriye de PYD’ye karşı yapılan AFRİN harekâtı, sessiz sedasız sona erdirildi, verilen şehit sayısı, ekonomik giderler açısından faydalımı, zararlımı olduğu sonradan çıkacak ortaya. Gerçi “itibar olan yerde masraftan söz edilmez” dersiniz de; Süleyman Şah türbesi arazisini bırakıp kaçtıktan sonra hangi itibardan bahsedeceğiz?

ABD Büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması vesilesiyle, İsrail, yediyüz’ün üzerindeki Filistinliyi katletti. Haklı olarak dünya gündeminde büyük yer bulan bu olay, Ülkemizde de büyük bir tepkilere neden oldu. Türkiye’nin çabalarıyla kısa zamanda İstanbul da toplanan İslam Ülkeleri Teşkilatı, hiçbir yaptırım gücü olmayan aldıkları kararlarını açıklayıp dağıldılar.

Baskın seçimin içerisinde hemen durumdan vazife çıkarmak isteyen hükümet, Yeni Kapı da miting düzenleme kararı aldı.  Aslında bu çabaların hepsi, toplumun nabzını yoklama, bir nevi anket çalışması. Ama gördük işte üç partinin topladığı kalabalık, Yenikapı miting alanını dolduramadı. Öğrenci ve memurlar, belediye işçileri zorla alana getirilmelerine rağmen.

Sonu cek cak’larla biten 16 yıllık iktidarınızın seçim programını açıkladınız, el insaf yapılacak edilecek dediklerinizi bugüne kadar neden yapmadınız, kim tuttu elinizi?

Görüldüğü gibi artık böyle gitmiyor, millet istemiyor, ne kadar vaatler sıralasanız, inandırıcılığınız kaybettiniz.

Siyasi rakiplerinize ekran kararttırıyorsunuz ve bildirgenizde daha çok demokrasiden bahsediyorsunuz. Bu demokrasi şimdi uygulanmayacaksa ne zaman uygulanacak anlatır mısınız?

Üstelik siz kendiniz devletin bütün imkânlarını kullanmanıza rağmen, muhalefete uyguladığınız bu hareket hangi demokrasi ülkesinde uygulanıyor?

Kalın sağlıcakla.

 

 

Sevgili Dolar’a Mektup

Sevgili DOLAR, mektubuma başlamadan önce nasılsın iyi misin, iyisindir inşallah.

Uzun zamandır ülkemizde kaldın, biliyoruz misafirdin, ama inan seninle çok büyük işler başarmıştık -en azından- biz öyle olduğunu sanıyorduk!

Fakat son gidişin, halen burnumuzun direğini sızlatıyor.

Seninle geçen günlerimiz ne de güzeldi, elimiz sıcak sudan soğuk suya değmiyordu.

Sen varken her şeyimiz vardı, hayatımızın anlamıydın, gitmeseydin ne iyi olurdu.

Fakat sen de haklısın, seni bozdurup bozdurup harcadık, kabahatin büyüğü bizim!

Sen bizleyken değerini bilemedik; yol yapıp ezdik, köprü yapıp astık, konut yapıp üstüne oturduk.

(Bu arada sen gittin gideli tuvalet bile  1 TL iken oldu 1,25 TL)

Şimdi senin arkandan milletçe ağlıyoruz, tüm ülke senin yolunu gözlüyor; yol yaptın, köprü yaptın, konut yaptın ama yine de mutsuzuz.

Çünkü artık “BİZIMLA DEYILSİN” !

Alışkanlık olmuştun hayatımızda.

Oysa ki; TC Merkez Bankası’nın önünde, ardından “sağlıcakla git, sağlıcakla gel” diye kova kova su dökmüştük.

TC Merkez Bankası başkanımız, sen istedin diye faizleri arttırıp, “hemen kızıp gitme, oturup sakince konuşalım” diye çağrı attı, ama dönüş bile yapmadın.

WhatsApp’tan duygulan diye seni bozdurup yaptırdığımız eserlerin fotoğrafını gönderdik, oralı bile olmadın, gıcıklığına “dışarıdayım” hatta “otomobil kullanıyorum” diye otomatik mesajlar gönderdin!

Bakanlarımız, işadamlarımız hep birlikte sana ziyarete geldiler; ellerinde pişmaniyeler, çukulatalar, püskevitler eşliğinde “pişmanız, ne olur geri dön burası da senin bir yurdun” diye ama randevu bile vermedin.

Tüm rezervlerimiz sana feda olsun; altınmış, petrolmüş hiçbir şeyi gözümüz görmüyor, her yerde sen, her şeyde sen!

Gelmene izin vermiyorlar biliyorum, ah bu dış mihraklar ah!

Sen onlara aldırma biz burada sana eş bile buluruz, yalnız değilsin, gerekirse Allah’ın emriyle isteriz, olmazsa kaçarsın.

Din değiştirmen de gerekmez, biz seni her dinde kabul ederiz.

Gerektiğin de; neyi değişmemiz gerekiyorsa onu da biz değişiriz.

Sen, yeter ki gel!

Yeter ki; sen sev bizi.

Bizi Türk Lirası’na mahkûm etme, kendi başına bile yürüyemiyor hababam sendeliyor, “bir dur, bir rahat dur” diyoruz durmuyor, sürekli sarhoş eve geliyor.

Senin alkolün yoktu, kumarın yoktu, SSK’lı bir işin vardı.

Nikâhına çağır bizi, şahidin bile oluruz.

“Diloy Diloy Yaylalar” türküsünü, “Dolar Dolar Yaylalar” olarak söyletiriz.

Orhan Gencebay babamız her sabah anonsunu da yapar, “berhudar ol DOLAR BABA” …

Sen ne diyorsan o!

Gelirim dediğin de altına kırmızı halılar serer, mehter takımı ile karşılarız.

Sensiz bir hiçiz, sen kafana göre gelip gidesin diye IMF’e ne rüşvetler verdik!

Ahh ah, şu parmakların dili olsa da seni sayarken duyduğu hazzı bir anlatsa!

Seni çok özledik, çook…

Mektubuma son vermeden önce, en kısa sürede görüşmek umuduyla senin gözlerinden, Benjamin Franklin’in amcanın ellerinden öpüyorum.

In God We Trust, Allah’a Emanetsin.

Dipnot: Yurt dışından borç alınmış ABD doları ile çevrilen, sıcak paraya muhtaç edilen bir ekonominin, sıcak paralar giderken ne hale geldiğini maalesef hep birlikte hüsranla izliyoruz.

Sevgili Dolar’a hitaben bu mektubu yazdım ki; belki tekrar gelir bizi rahatlatır diye, bu şartlar altında pek umudum olmasa da!

 

 

Sosyal Trajedi ve Kaçınılmaz Gerçek

0

Öldüremeyeceğimiz için ölümü, konuşmaya devam edeceğiz. İki trajediyi paylaşmak isterim: Olay, Fransa’da yaşanıyor. Erkek kardeşi ölen kadın, ulaşamadığı için oğluna dayısının ölüm haberini veremez. Dayı defnedilmek üzere mezarlığa götürülür. Anne, kardeşinin hemen yanında taze bir mezar görür, üzerini okur. Anlar ki oğlu üç gün önce ölmüş, oraya gömülmüştür. Annenin bundan haberi olmamıştır.

 

Bir trajedi de bizde yaşanıyor: İstanbul’da, huzur evinde yaşayan babanın vefatını haber veren yöneticiye oğlu şu cevabı verir: “Kardeşim, beni niçin arıyorsunuz? Büyükşehir Belediyesi Cenaze İşlerini arasanız ya!”

 

Bu iki olaya sosyal vaka olarak bakıldığında söylenecek çok şey var. Söylenecek her söz, yapılacak her yorum; ölüm gerçeği üzerine olacak. İnsan ilişkileriyle, sosyal dayanışmayla, değer bilmeyle, çağdaşlaşmanın getirdiği problemlerle ilgili hangi sıkıntıyı, sıkıntıyı gidermek için hangi projeyi konuşursak konuşalım, ölüm gerçeği gündemimizden çıkmayacak ve bu gerçekten kurtuluş mümkün değil.

 

Bakara 156’da, “Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde ‘Doğrusu biz Allah’a aitiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz’ derler.” ayetini okuduğumda bu gerçeği, bu yaşımda bir daha tefekkür ettim; sükûn buldum, huzur ve emniyet hissettim. Geldiğin yeri bilir ve kabullenirsen döneceğin yeri de bilir ve kabullenirsin. Ne kadar güzel. Geldiği yeri kabullenemeyip ona inanamayanlar için gidilecek yer, meçhul ve ne kadar korkunç. Alınan her nefes, artan endişe; her rüya, yaşanan bir kâbus demek.

 

O halde nerede, ne zaman, hangi şartlarda öleceğimiz için kaygılanmanın bir anlamı yok. “O’ndan geldik, O’na döneceğiz.” Biz dünyanın kaptanı değildik, bizim varlığımızla hayat bulmamıştı hiçbir şey, biz yok olunca da değişen bir şey olmayacak. Sınavdaydık, sınav bitti; güneş yine doğudun doğacak, batıdan batacak; evrende değişiklik olamayacak.

 

Dünyanın düzeni devam edecek, bizim için gerekenler, geleneğimize göre, bir sistem içinde yapılacak. Emin ol ey fani, sen öldükten sonra kimse işini gücünü bırakıp senin hasretini çekmeyecek. İşler ve ticaret kaldığı yerden devam edecek. Geceni gündüzüne katarak, nice kutsal değerleri öteleyerek, Kâbe kıymetindeki kalpleri kırarak kazandığın servetin bölüşülecek, mirasçıların hepsini sahiplenecek, belki uğrunda birbirleriyle kavga edecek, sen ise kazandığın o malların hesabını vereceksin…

 

Öldükten sonra senden alınacak ilk şey, adın olacak. O nedenle sana “cenaze” diyecekler; kimse seni isminle çağırmayacak. Namaz kılmak için gelenler, adını söylemeyecekler, “Cenaze nerede?” diye soracaklar.

 

Seni biraz tanıyanlar, yaşlıysan “Vakti gelmişti.”, hastalık çekmişsen “Kurtuldu.”, gençsen “Yazık oldu.” diyecekler, dünya işlerini konuşmaya devam edecekler. Seni daha fazla tanıyan dost ve arkadaşların önce sükût edecek, birkaç saat veya en fazla birkaç gün üzülecek, sonra da şakalarına ve gülüşlerine devam edecekler. Yokluğunu ve ayrılık acısını derinden hisseden ailen ise birkaç hafta, birkaç ay veya en fazla bir yıl üzüntü yaşayacak, sonra da seni kendi hatıralar arşivine atacak…

 

İşte bu şekilde, halk arasındaki hikâyen son bulacak. Güzelliğin, sağlığın, çocukların, evin, eşin, malın ve mülkün ne varsa hepsi elinden çıkacak ve gerçek hikâyemiz başlayacak, yani ahiret hayatımız …

 

Belki bize yakışan, işin sırrını keşfeden Yunus gibi teslimiyet olmalı: “Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin”

 

Peki; ölüm için, kabir için, ahiret için ne kadar hazırız?