15.8 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 619

Ekonomi Çok Sıkıntılı

Piyasadaki durgunluk belki geçicidir. “Bak yüzde 7 mertebesinde büyüme açıklandı, işler açılır” ümidi vardı. Çarşı Pazar alışverişlerinde fiyat artışlarını aynı paraya çok daha az gıda ve eşya alarak, her seferinde 100 TL’lik alıp, her seferinde daha az akaryakıt alarak züğürt tesellisi ile kendimizi kandırıyorduk. Böylece ev bütçemizdeki sıkıntıyı sözde ertelemeye çalışıyorduk.

Ancak görüyoruz ki, doların önlenemeyen yükselişini sadece biz değil, devleti yönetenlerde çaresizce izliyor.

ABD’de 1,5-2 TL olan ancak Türkiye’de 7 TL’ye yaklaşan benzinin fiyatını devletimiz ÖTV gelirinden feragat ederek sabitlemeye çalışıyor. Zaten bozulan bütçe dengesini daha da bozan bu uygulamanın seçime kadar süreceğini, seçimden sonra yükselecek vergilerle daha da acı bir ilaç içirileceğini hissedebiliyoruz.

Bu durum dünyanın genel bir sorunu değil. En fazla Türkiye’de hissediliyor. Çünkü en kötü yönetilen Türkiye ekonomisi.

*************************************

İdeolojik Gözlükle Ekonomiye Bakınca

Türkiye’nin çok iyi yetişmiş ekonomi kadroları var. Fakat dış politikada, hukuk alanında, eğitimde olduğu gibi ekonomi alanında da kurumlar çalıştırılmıyor. Devlet aklı devre dışı. Tek bir kişinin ideolojik bakış açısıyla bilimden ve gerçeklerden kopuk bir yönetim sergileniyor.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın faize bakışı ekonomi bilimi ile uğraşanların tam zıddı. Erdoğan  “Faiz enflasyonun sebebidir” tezini savunuyor. Oysaki ekonomi bilimi: “faizin enflasyonun sonucu” olduğunu gösteriyor.

Bu bilim dışı inancı yüzünden Cumhurbaşkanı Erdoğan Merkez Bankasına baskı yapıyor. Merkez Bankası uzmanları yapılması gerekeni bildikleri halde uygulayamıyor. Mesela doların yükselen ateşini söndürmek için faiz silahını kullanamıyor.

Ta ki dolar kuru bir günde yüzde 4,5 artıp 4.90 TL olunca, TCMB harekete geçerek faizi 3 puan artırdı. Bu çok gecikmiş müdahale ile kur 4.55’e kadar düştükten sonra yine tepe noktasına doğru yükselişe geçti.

Faizin yükselmesini istemeyiz ama zamanında ve dozunda bir faiz ayarlaması için Merkez Bankası’nın eli serbest olmalıdır.

Merkez Bankaları bütün gelişmiş ülkelerde bağımsızdır. Bizde de kâğıt üzerinde kanuna göre bağımsızdır. Ama Reis işine gelmeyen kanun ve hatta anayasa hükmünü uygulamaması alışkanlık haline getirmiş durumda.

*******************************

Hukuka Güvenin Ekonomik Açıdan Önemi

Gün geçtikçe ağırlaşarak etkilerini hissettiğimiz, belki de tarihimizin en ağır krizlerinden birine sürükleniyoruz. Bunun temel sebeplerinden biri hukuk devleti inancına güvenin sarsılmasıdır.

Sermaye ürkektir. Öngörülebilir, çalışan kurumları ve kuralları olan güvenilir ülkeleri tercih eder.

Keyfi uygulamalarla, birilerinin varlığına çökme hikâyeleriyle güvenilmez bir ülke olursanız, bırakınız dışarıdan sermaye girişini, içerideki yerli sermayeyi de dışarı kaçırtırsınız.

Sadece iki büyük Holding’in (Ülker ve Doğuş grubunun) dışarı kaçan parasının 12 milyar dolar olduğu ifade ediliyor.

Sürekli cari açık veren bir ülkeyiz. Borcu borçla kapatmaya çalışıyorken ülkeyi bir kişinin aklı ve ideolojisine göre yönetirseniz, iç ve dış sermayeyi ürkütürseniz kriz kaçınılmaz olur.

İşte bunun için 24 Haziran son bir şanstır. Bu seçimler ortak akla inanan, kurumları çalıştıracak, kurallara önce kendisi uyacak, uymayanların uymasını sağlayacak bir yönetim için son bir fırsattır.

*******************************

Durmuş Yılmaz’a ve İYİ Parti’ye Güveniyorum

Üç ay kadar önceydi. Ankara’da İYİ Parti Genel Merkezinde, partinin ekonomi kurmayı, E. Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ı ziyaret ettik.

Beraber olduğum arkadaşım hepimizin kafasında yer eden bir endişeyi paylaştı.

“AKP iktidardan uzaklaşır ve İYİ Parti iktidar olursa, birikmiş şartların doğurduğu şiddetli bir ekonomik krizi kucağımızda bulmaktan endişeliyim” dedi.

Durmuş Yılmaz ile defalarca ekonomi üzerine sohbet ettim. Her sohbetimizden sonra daima kendisini sorumlu, ciddi bir devlet adamı olarak takdirle karşıladım. Verdiği bilgiler, sabırla ve açık ifadelerle yaptığı açıklamalardan önemli bilgiler edindiğim gibi, böyle ekonomist uzmanlarımız olduğu için gurur duydum.

Durmuş Yılmaz ekonominin iyi yönetilmediğini, çok ciddi sıkıntıları olduğunu, yapısal problemlerimiz olduğunu, ekonomimizin kırılganlığını uzun uzun anlattı.

“Biz bunların hepsini biliyoruz. Ama asla ‘enkaz devraldık’ edebiyatı yapmayacağız. Bütün bu şartlarda dahi dengeleri sağlayacağız, ekonomiyi iyi yöneteceğiz. Endişe etmeyin” cevabını verdi.

Ben Durmuş Yılmaz ve diğer İYİ Partili ekonomi kurmaylarının kalitesini gördükten sonra bu krizden çok büyük yara almadan çıkabileceğimize daha fazla inanıyorum.

Zaten ekonomik yönetimin başarısının yarıdan fazlası piyasalara bu güvenin verilmesidir.

Meral Akşener’in sıkça vurguladığı hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü kavramlarının hayata geçirilmesi ile piyasaların güveni artacak, ekonomi yönetimi çok rahatlayacak.

Onun için 24 Haziran seçimlerinde “ortak akıl” ile devleti yönetecek İYİ kadroları işbaşına getirmemiz lazım.

 

Bu güne kadar borç parayla sağlanan refahımızın tamamen elden gitmemesi için ilk şart bu.

 

 

Kur’ân-ı Kerîm

0

Kur’ân-ı Kerîm, İslâm dîninin mukaddes kitabıdır. Kur’ân-ı Hakim, Kur’ân-ı Mecîd gibi saygı ve yüceltme sıfatlarıyla birlikte söylenir. Semavî-ilâhî kitapların dördüncüsü ve sonuncusudur. Dîğer üçü: Mûsevîlere ait Tevrat ve Zebur, Hıristiyanlara ait İncil’dir. Allah tarafından Cebrail isimli büyük melek vasıtasıyla ve vahiy yoluyla Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimiz’e aralıklı olarak 22 sene 2 ay 22 günde ve bölüm bölüm indirilmiştir. Hz. Muhammed Mekkeli ve Kureyş kabîlesine mensûb olduğu, İslâm önce Mekkeli ve Medîneli Araplara tebliğ edildiği için, İslâm dininin esası olan kitap da Arapça olarak indirilmiştir. Bütünü Allah sözüdür. İçine, Hz. Peygamber dâhil hiçbir insanoğlu sözü karışmamıştır.

Hz. Muhammed’e indirildiği ve O’nun ilk Müslümanlara bildirdiği aslî şekli ile her hangi bir bozulmaya, değişmeye uğramadan günümüze kadar ulaşmıştır. İslâm’ın temel ibâdetlerinden ve beş şartından biri olan namaz kılınırken, aslî şekli ile kıraati, okunması namazın şartlarından olduğu gibi, namaz dışında okunması ve dinlenmesi de ibâdet hükmündedir.

Kur’ân, sadece Hz. Peygamber dönemine ait bir kitap değildir. Varlığını ve rehberliğini dünya durdukça devam ettirecek olan, çağları aşan ve kucaklayan bir kitaptır. Sadece ilk indiği Arap toplumunun değil bütün insanların kitabıdır.

Zamanın geçmesiyle eskiyen değil daima tazeliğini ve güncelliğini koruyan, insanları geriye değil daima ileriye götüren, ilim, teknik ve gelişmelerle çatışan değil örtüşen ve kucaklaşan bir kitaptır. Emir ve yasaklan, helal ve haramları, hüküm ve tavsiyeleri, öğüt ve ilkeleri, misal ve kıssaları1, vaatleri ve müjdeleri, geçmişe, geleceğe, Allah’a, insana ve diğer varlıklara dair bildirdiği gerçekler, bilgiler ve tarifler, zamanın geçmesiyle değişmez ve değerini kaybetmez.

Kur’ân’ın maksadı ve hedefi; insanın dünya ve âhiret saadetini sağlamaktır, İnsanlığın rehberi ve mutluluk kaynağıdır. Hangi milletten olursa olsun bütün insanları aydınlatmak, yeryüzünde cehâlet, sefahat, küfür ve sapık inançlara kapılarak karanlıklar içinde kalan, nereden gelip nereye gittiğini bilemeyen bütün insanları yanlışlıklardan, sapıklıktan, sefahat ve rezâletten kurtarıp îmân nuru ile doğru yola sevk etmektir.

İnsana Allah ve kâinat hakkında bilgi veren, manevî ve maddî ihtiyaçlarını bildiren Kur’ân’dır. Bu maksatla cüz’î2 ve küllî3 kaideler, emir ve yasaklar getirmiştir. Bu kaidelerin, emir ve yasakların hedefi; aklı, canı, malı, nesli ve dini korumak, böylece insanın huzur ve mutluluğunu; şâhsî, ailevî ve sosyal nizamını sağlamak; iyi insan ve iyi bir toplum oluşturmaktır.

Kur’ân’ın ana konusu Allah ve insandır. Allah’ı ve insanı tanıtır. Allah’ın emir ve yasaklarını, helâl ve haramlarını, öğüt ve tavsiyelerini hüküm ve sınırlarını, ahlâk ve ibâdet usullerini, îmân edip sâlih amel işleyenlerin mükâfatlarını, inkâr ve isyân edenlerin âhiretteki cezâlarını, ibret alınması için geçmiş kavimlerin kıssalarını ve âhiret hal ve durumlarını anlatır. İnsanın kendisine, Yaratıcısına, insanlara, çevreye ve diğer varlıklara karşı görevlerini bildirir.

Kısaca Kur’ân-ı Kerîm, hayat rehberidir.

Kur’ân; insanın işlerini ve görevlerini, dinî ve dünyevî diye ayırmaz. İnsanın her inanç, söz, fiil ve davranışının hem bu dünya hem de âhiret ile ilgili boyutu vardır. Allah’a, fertlere, topluma, canlılara ve çevreye karşı görevleri insanın hem dünya hem de âhiret mutluluğu içindir. Ferdî görevlerin, topluma, sosyal görevlerin de ferde etkisi vardır.

Kur’ân’ın bildirdiği Hak Din; sâdece ferdin özel ve aile hayatı ile ilgili değildir. Çünkü insan, tek başına veya sâdece ailesi ile birlikte değil, toplum içinde yaşar. İnsan, sosyal bir varlıktır. Bunun için Kur’ân ve Sünnet4; toplu olarak yaşamak durumunda olan insanların; sosyal, iktisâdî, ahlâkî, idârî ve hukukî ilişki ve görevleri; inanç, hareket, iş, söz, fiil ve davranışları ile ilgili temel kaideler getirmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm Allah kelâmı olarak Arapça Hz. Muhammed’e vahyedilmiş ve bilâhare kitap hâlinde tertiplenmiş olan şeklin dışındaki şekillerin; meâl ve tefsirlerin hiçbiri Kur’ân değildir.  Bunları Kur’ân yerine koymak mümkün ve caiz değildir. Kur’ân yalnız yazılı vahiylerin bütününden ibârettir. Öğrenmek ve öğrenilenleri tatbik etmek maksadıyla meâl ve tefsiri okumak, ibâdet yerine geçer.

Kur’ân kelimesinin mânâsının ve menşeinin ne olduğu, doğru telâffuzunun ne şekilde olması gerektiğini, araştırma, inceleme ve tartışma konusu yapılmıştır. En çok tercih edilen ve yaygın olan kanaate göre kelime karae kökünden gelmektedir ve ezberden okumak ve inşad 5 etmek anlamlarını da içine alacak şekilde okumak mânâsında bir mastardır. Bizzat kendi metninde de muhtelif sûre ve âyetlerde bu mânâda okumak kelimesi kullanılmaktadır.

Kur’ân ismi ile anlamdaş olarak Kur’ân-ı Kerîm metninde Kitâb, El-Kitâb, Et-Tafsîl, Ez-Zikr, El-Furkan, Et-Tenzîl gibi isimler de kullanılır. İki kapak arasında toplanıp kitap hâline getirildikten sonra iki kapak arasındaki sahifeler anlamında, Mushaf / Mushaf-ı Şerîf de denilmiştir. Fakat en yaygın isim, İslâm’ın mukaddes kitabı olan ilâhî kelâmın has özel ismi Kur’ân‘dır.

Kur’ân-ı Kerîm’in özel bölümlerine sûre denir ki 114 tanedir. Her sûrenin, o sûrede geçen özel isim veya başka tâbirlerden alınmış bir ismi vardır. Sûrelerin ibâre, cümle, kelime veya daha uzun ifâdeler şeklindeki bölümlerine de âyet denir. Saygı ifâdesi kullanılmak isteniliyorsa, Âyet-i Kerîme denilir. Âyet; işaret, Allah (cc) tarafından verilmiş nişan, tanınma alâmeti, Allah’ın varlık, irâde ve işlerinin belirtisi, nişanesi anlamına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de 6.000’den fazla6 âyet vardır. Kolay hatırlanabilir ve tekrarlanabilir bir rakam olarak 6666 da denmiştir. Farklı âyet sayısı söylenmesi, sayma metodu ile ilgilidir. Hangi sayı verilirse verilsin, hepsinin ifâde ettiği gerçek birdir.

Bâzı âyetlerin hükmü, sonra gelen âyetlerde kaldırılmıştır. Bunlara mensûh / nesh edilmiş âyetler denir. Böyle bir düzeltme ve hüküm değiştirme doğrudan doğruya insanlarla ilgili, eğitici bir ilâhî takdîre dayanmaktadır. Bakara Sûresi 106. âyette;  ‘Herhangi bir âyeti nesheder dîğer bir âyetle hükmünü kaldırır veya unutturursak, ondan daha hayırlısını veyahut bir benzerini getiririz. Bilmez misin Allah her şeye kaadirdir.’ Buyurulmuştur. Meselâ kıblenin değişmesi, Kudüs’te Mescid-i Aksa’dan Mekke’de Mescid-i Harâm’a döndürülmesi böyle bir nesihtir. Keza bâzı âyetlerin mânâları açık ve kesin, bâzılarının ise kapalı, değişik yorumlara müsâit olacak şekildedir. Bu şekilde mânâsı kapalı ve yoruma bağlı, yorum isteyen âyetlere müteşâbihler / müteşâbihât; mânâsı açık ve hükmü kesin olanlara da muhkemler / muhkemât denir.

Kur’ân sûre ve âyetleri vahiyler hâlinde geldikçe, önce Hz. Peygamber, sonra da sahabeler tarafından sağlam bir şekilde ezberleniyordu. Aynı zamanda da, vahiy kâtipleri denilen, okur-yazar sahâbîler tarafından ince taşlar, kürek kemikleri, hurma dalları, deriler gibi, yazmaya müsait düz satıhlar üzerine yazılıyordu. Dört Halîfe: Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Zeyd bin Sabit, Ubeyy bin Kâ’b, Hâlid bin Velid, Sabit bin Kays, Muaviye bin Ebî Sufyân, tanınmış vahiy kâtipleridir. Hz. Peygamber’in sağlığında henüz vahiy tamamlanmadığı için, bizzat O’nun öğreticiliği ve kontrolü altında pek çok hafız / ehl-i Kur’ân yetiştiği için; âyetler iniş sırasına göre değil, Hz. Peygamber’in işâret ettiği sıraya göre sûrelere yerleştirildiği ve bu sebeple de vahyin tamamlanmasını beklemek gerektiği için Kur’ân’ın kitap hâlinde düzenlenmesi imkânsızdı ve bunda bir mahzur da yoktu. Fakat vahiy tamamlanıp, Hz. Peygamber de ebediyete göçtükten sonra durum değişti. İslâm bir yandan yayılıyor, değişik ülke ve milletlerle karşı karşıya geliniyor; bir yandan da içten fitneler, dinden dönmeler, karışıklıklar ortaya çıkıyordu. Bizzat Hz. Peygamber’in yazdırdığı veya O’nun zamanında yazılmış sâhifeler de elde idi ve henüz Kur’ân’ı okuyup yazmada bir güçlük ve anlaşmazlık bahis konusu değildi. Bununla beraber geniş bir zaman içinde düşünerek ve her ihtimâli göz önünde bulundurarak, vahyi yazıya geçirmek ve emîn bir şekilde muhafaza altına almak uygun bir tedbîr olacaktı. Bu hususta ilk teklif sâhibi Hz. Ömer’dir. Hz. Ebû Bekir’e başvurarak endîşelerini ve teklifini bildirdi. Hz. Ebû Bekr: ‘Hz. Peygamber’in yapmadığı bir şeyi biz nasıl yaparız?‘ Şeklinde bir tereddüt geçirdi ise de sonunda teklifi yerinde buldu. Bunun üzerine vahiy kâtiplerinden zekî ve bilgin bir kimse olan Zeyd bin Sâbit, Kur’ân âyetlerini yazıya geçirerek iki kapak arasında toplamak / kitap hâline getirmekle görevlendirildi. Hâfız ve vahiy kâtibi olan Zeyd, Hz. Ebû Bekir’in tâlimatı ve Hz. Ömer’in yardım ve gözetimi altında, elinde yazılı Kur’ân metni olan herkesin bu metinleri kendisine getirmesini ve getirilen metnin bizzat Hz. Peygamber’den yazıldığına dâir de iki güvenilir şâhit gösterilmesini istedi. Böylece bütün metinler bir araya getirildi, mükerrerler ayıklandı ve bugün elde bulunan Kur’ân-ı Kerîm’lerin aslî nüshası yazılarak Halifelik makamına teslim edildi. Zeyd bin Sâbit’in ortaya koyduğu bu aslî nüshaya İmam Mushaf denilir. Hazırlık safhasında ve nihâî safhada, Hz. Ömer’in evinde ve Medîne Mescidi’nde Hz. Peygamber’in yazdırdığı metinler esas alınarak tertiplenen Mushaf üzerinde ileri gelen bütün sahâbîlerin ve kâtiplerin katılmasıyla danışma ve görüşmeler yapıldı. Hepsi aynı zamanda hafızdı. İmam Mushaf üzerinde hiçbir anlaşmazlık olmadı, kimse itirazda bulunacak bir noktasını görmedi. Hz. Peygamber’in bildirdiğinden, yazdırdığından, ezberlettiğinden fazla veya eksik olmadığı, hepsi de bu konuda son derece hassas, bilgili ve yetkili kimselerce tasdîk edildi. Böylece Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber’in vefatından çok kısa bir zaman sonra, muhtemel her türlü itiraza ve bilerek bilmeyerek meydana getirilebilecek bozulma ve değişmelere karşı resmî bir teminat altına alınmış ve korunmuş oldu. Hz. Ömer’in halifeliği zamanında Kur’ân öğretimine hız verildi. Gerek Medine’de, gerekse sınırları her gün genişlemekte olan İslâm devletinin dîğer merkezlerinde, en sıhhatli birinci kaynak olan hâfız sahâbîlerin muallimliğinde pek çok hâfız yetiştirildi.

Dînî emir, yasak, muamelât ve ahlâk hükümleri ile birlikte hayat, kâinat ve dünyâ ile ilgili pek çok ilmî konulara da temas edilen Kur’ân-ı Kerîm’in kul eseri değil, Allah kelâmı olduğuna dâir akıl delilleri, ilimler ilerledikçe, insanın çeşitli konulardaki bilgileri arttıkça ortaya çıkmaya devam ediyor. Onun bu kudret ve mûcizesi, bugün de insanlarda Kur’ân-ı Kerim hayranlığı oluşturuyor.

Kur’an’da şöyle buyurulur: ‘Muhakkak ki bu Kur’an’ı biz indirdik ve onu koruyacak, muhafaza edecek, devam ettirecek de biziz…’ (Hicr sûresi 9. Âyet)

 

Açıklamalar:

1kıssa: Hâdise, vak’a, olay veya bunları anlatan sözler.

2cüz’î: Önemsiz, teferruat, küçük

3küllî: Bütüne ait, umûmî.

4sünnet: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in hareketleri ile fiilleri ve açık kapalı olarak doğruluğunu tasdik ederek meydana getirdiği âdetler. Sözle ifâde buyurduklarına ‘hadis’ denir.

5inşad: Topluluk karşısında kaidelere uygun tarzda okumak.

6âyet sayısı: Kur’ân’ın kaç âyet olduğu hususunda âlimler arasında ihtilaf vardır. Fakat bu ihtilaf sâdece numaralandırma hususundadır. Kur’ân’ın tamamı için herhangi bir ihtilaf mümkün değildir. İhtilafın sebepleri şöyle açıklanıyor

A-Kur’anı açtığımızda âyetlerin yerini tâyin eden yuvarlak işâretler vardır. İşte bâzı âlimlere göre, bu iki yuvarlak arasındaki ifadeler âyettir. Fakat bâzı âlimlere göre, bu iki yuvarlakların aralarındaki ifâdelerin bazısı bir âyet değil, iki veya daha fazla âyettir. Bu görüş ayrılığından dolayı, âyet sayısında farklılık olabilir. Yoksa Kur’an’ın tamamında veya âyetlerin kendilerinde herhangi bir anlaşmazlık veya terslik söz konusu değildir.

B-Şafiî âlimleri besmele-i şerifi, başında zikredilen sûre ile bir bütün olarak saydıkları hâlde, Hanefi âlimleri besmeleyi ayrı bir âyet olarak saymışlardır.

C-Ayrıca, Kur’an’da bulunan ‘durmayınız‘ mânâsına gelen ‘LA’ işâretinin olduğu yerlerin de birer âyet sayılıp sayılmayacağı da bu farklılığın başka bir sebebi olabilir.

Bu farklı sayımın bir sonucu olarak; İbn-i Abbas 6.616, Nafi, 6.217, Şeybe, 6.214, Mısır âlimleri 6.226, Zemahşeri, İbn-i Huzeyme, Şeyhulİslâm İbn-i Kemal ve  Bediüzzaman Said Nursi ise 6.666 âyet olduğunu söyler.

 

 

 

Kur’ân-ı Kerîm, Kur’ân-ı Kerim’i Anlatıyor*

Yüce Allah tarafından vahiy yolu ile Arapça olarak peyder pey Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz’e indirilen, nesilden nesile bize kadar hâfızların okuyuşu ve yazılı metinler hâlinde gelen, Fatiha sûresi ile başlayıp Nas sûresi ile sona eren, okunması ile ibâdet edilen ve sevap kazanılan, 323.015 harf, 77.439 kelime, 6000 civârında âyet ve 114 sûreden oluşan kısa fakat yeterli bir cümlelerdir. Allah sözü olduğunda hiç şüphe yoktur. Kendisinde hiçbir eğrilik ve tezat mevcut değildir. Önünden ve arkasından ona bir batıl gelip karışmaz. Dosdoğru, aziz, kerim, hikmet sâhibi-çok bilgili, çok şerefli, mübarek, apaçık ve Allah’tan gelen hak bir kitaptır.

Allah’ın gönül gözlerini açan, apaçık nuru ve delîlidir. Allah’ın emrinden bir ruhtur. Âyetleri insanların muhtaç oldukları şeyleri beyan edicidir. Öğüt alanlar, anlayanlar, bilenler ve aklını kullananlar için âyetler, teferruatlı ve geniş bir şekilde açıklanmıştır.

Kur’ân; insanlar ve cinler bir araya gelseler bir benzerini meydana getiremeyecekleri bir kitaptır. Kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve gözeticidir. Müjdeleyici ve uyarıcıdır, özellikle zâlimleri, inkâr edip isyân edenleri, İlahî azap ile uyarır. İyilik edenleri, îmân edip sâlih amel işleyenleri cennetle müjdeler. İnsanlara bir açıklama ve bir duyurudur. Genelde bütün insanlar, husûsî olarak mü’minler, takva sâhipleri ve hayırlı işler yapanlar için yol göstericidir. Allah’ın, insanlara, özellikle iman edenlere, Allah’tan korkanlara öğüttür. Öğüt almak isteyenler için kolaylaştırılmıştır. Mü’minler, Müslümanlar ve iyilik yapmayı sevenler için rahmet ve müjde, göğüslerdeki sıkıntılara şifadır. İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve insanları en doğru yola iletir. Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, helali haramdan ayıran Kur’ândır. İnsanları hakka, dosdoğru yola götürür.

*Heyet: Dînî Kavramlar Sözlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2006, (s: 386-388)

(Özetlenerek iktibas edilmiştir. Açıklamalar, sayfayı hazırlayana aittir.

 

 

Ümmetin Putları, Perestişleri

Put insanın gönlünün tanrısıdır. Bunların somutu var, soyutu var; üç boyutu, dört boyutu var. Perestiş de tapınma, taparak sevme.

Koparamam kalbimi, söküp atamam yerinden / Sana taptım Allah gibi, söyle ne gelir elden” diyorsanız gönülden, hususî tanrınız hayırlı olsun demek düşer bize.

Kelimeler Farisî, gelenekler Arabî diye Türk Milleti yakasını kurtarabileceğini sanıyorsa aldanıyor. Bizim hastalıklarımız bulaşıcı; tam tamına 1 milyar 700 milyon kişiyi sarsıyor.

Putu ilkel toplumların saplantısı olarak görüyorsanız, yanılıyorsunuz; modernite insanoğlunu putçuluğa daha çok itekliyor. İlâhî din ezberleri ise bu öze kılıf sadedinde.

“Sen putları ilâh mı ediniyorsun?” (En’am 74)

“Putları önünde bel büküp eğilmekte olan bir topluluğa rastladılar.” (A’raf 138)

“Sizler dünya hayatında birbirinizin hatırı için Allah’ı bir yana bırakarak putları ilah edindiniz.” (Ankebut 25)

“Bu putlar sizin ve atalarınızın uydurduğu boş isimlerden başka şeyler değildir ve Allah onlara hiçbir yetki vermemiştir.” (Necm 20)

“Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.” (İbrahim 35)

“Artık putlara tapma pisliğinden kaçının, yalan sözden kaçının.” (Hac 30)

“Putlara tapıyoruz, bunun için sürekli onların önünde bel büküp eğiliyoruz.” (Şuara 71)

Bu mesajlara rağmen hem putumuz bol, hem perestişliğimiz. Zaten ‘oku‘ emrine karşı ‘okumayarak sürekli 1-0 yenik başlıyoruz.

Allah‘ın emir ve yasaklarından daha çok dinlediğimiz âmirimiz, müdürümüz, genel müdürümüz, daire başkanımız, belediye reisimiz, milletvekilimiz, genel başkanımız, bakanımız, başbakanımız-cumhurbaşkanımız vardır.

Allah‘tan daha çok ve iştiyakla önünde eğildiğimiz hocamız-hocaefendimiz, vekilimiz, halifemiz, şeyhimiz, üstadımız, gavsımız, mürşidimiz, kutbumuz, müceddidimiz, mehdimiz, mesihimiz vardır.

Allah‘tan daha çok kaale aldığımız ve sözünü yere düşürmediğimiz ustamız, ustabaşımız, şefimiz, kâhyamız, işverenimiz, siyomuz, patronumuz, komutanımız, paşamız vardır.

Allah‘tan daha çok sevdiğimiz, saydığımız yârimiz, annemiz-babamız, kızımız-oğlumuz, dostumuz, sırdaşımız, kankamız, arkadaşımız, ahretliğimiz, vardır.

Allah‘ın verdiği nimetlerden ürettiğimiz ve Allah‘a bağlılığın çok ötesinde bağlandığımız dolar-avro, hisse senedi, çek, poliçe, sertifika, diploma, kontrat, tüzük vb. kâğıtlarımız vardır.

Allah‘tan daha çok çekindiğimiz, tırstığımız Amerika, İsrail, İngiltere, Rusya, Nato, Ab, Siya, Mossad, İlluminati, Bilderberg gibi haşyetengiz varlıklarımız vardır.

Allah‘ın sıfatlarından çok kendi yeme-içme, barınma, üreme, güce sahip olma, kazanma, hükmetme, yarışma, oynama güdülerimizden etkilenir ve ona göre hareket ederiz.

Kızma, bağırma-çağırma, sövme-sayma, hayret ve şaşkınlık, selamlaşma ve vedalaşma, bazen de dua seanslarında Allahlı cümle kurduğumuz da olur.

Bu Ramazan‘ı da böylece idrak ediyoruz muhterem müminler!

 

 

Meşrutiyet – Cumhuriyet – Demokrasi

0

Dün Meşrutiyet, bugün Cumhuriyet ve Demokrasi denilen; Hakk’ın gösterdiği İlâhî Yola en yakın bir rejim ve idare tarzımız var. Kanun-u Esasî / Anayasa denen, bir ana yol göstericimiz de var. İçeriğinde adalet var. Meşveret, Şura ve İstişare yani danışma, konuşma ve anlaşma yollarının göstergeleri var. Kanunda kuvvetin toplanması var. İşte bütün bunların arkasında; hakikî, asıl Mâlik, Muhteşem Unvan Sahibi biri var. Yani Hz. Allah.Ki o Zât; müessir / etkili ve tam bir adalet sahibidir. İşte o Zâtın gösterdiği yolda ve istediği şekilde yol aldığımız takdirde:

O Zât, dayanak noktamız olur.

Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasiyi esas, sağlam bir temele dayandırmış oluruz.

Aramızdaki vehim ve şüphe sahiplerinin; şaşkınlık içinde tehlike ve uçuruma doğru yuvarlanmasını önlemiş oluruz.

Bu takdirde o Zât; istikbal / gelecek ve âhiretimize kefil olur.

Umumun / genelin menfaat ve yararına olan Allah’ın hak ve hukuklarını izinsiz olarak tasarruftan kendimizi kurtarmış oluruz.

Millî hayatımızı; gösterdiği müspet çerçeve içine aldığımız takdirde; milliyetimizi ve onun icap ettirdiklerini de muhafaza altına almış oluruz.

Bütün zihinleri manyetizmalandıran / tesir ve telkin altında bulunduran ecnebî ve yabancılara karşı; metanet, mükemmellik ve mevcudiyetimizi gösterip harekete geçirerek, varlığımızı o Zât; kanatları altına alır.

Bizleri dünya ve ahirete ait muaheze ve kınamalardan uzak tutar.

Maksat ve neticede hepimizin birlik ve beraberliğini tesis eder / kurar.

O ittihat ve birliğin ruhu olan efkârı âmmeyi / kamuoyunu uyandırır. Çürük medeniyetin fenalık ve kötülüklerinin; hürriyet ve medeniyet alanımıza girmesini yasaklar.

Bizleri Avrupa dilenciliğinden kurtarır.

Geri kaldığımız uzun terakkî / ilerleme ve yükseliş mesafesini; mucizelik sırrıyla, tayyettirip, katettirerek kısa zamanda yol aldırır.

Arap, Turan / Türk Dünyası, İran ve Sâmileri / Çeşitli Ortadoğu Kavimlerini tevhid edip birleştirerek, az zamanda bize bir büyük kıymet verdirir.

Hükümetin şahsı manevisini / manevî şahsını Müslüman gösterir.

Kanunu Esasî / Anayasa’nın ruhunu korumakla; bizleri yeminimizden dönmekten alıkor.

Menfî Avrupa’nın eski bozuk zan, sanı ve sapık görüşlerini tekzip edip yalanlar.

Hz. Muhammed’in Hatemi Enbiya / Peygamberlerin Sonuncusu ve Şeriat’in / Din’in ebedî olduğunu tasdik ettirir.

Medeniyet yıkıcısı olan dinsizliğe karşı set çeker.

Fikir aykırılıkları ve görüş dağınıklıklarının karanlığını; nurlu / aydınlık yüzü ile ortadan kaldırır.

Tüm âlimleri, vaizleri birleştirip; milletin saadetine, hükümetin icraatına; meşru Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasiye hizmetkâr eder.

Adaletinin ruhu ve özü merhametli olduğundan; gayri müslim unsurları daha ziyade uzlaştırır, rapteder / devlete bağlar.

En korkak ve sıradan bir adamı; en cesur, en has adam gibi hakikî terakkî hissiyle, fedakârlık ve vatan sevgisiyle hislendirir, duygulandırır.

Medeniyet yıkıcı olan sefahat, israfat ve zarurî olmayan ihtiyaçlardan bizi halâs eder / kurtarır.

Ahireti muhafaza etmekle beraber; dünyayı imar, mamur ve bayındır etmekle sa’ye / çalışmaya dinamizm, sevinç ve sürur verir.

Medeniyetin hayatı olan güzel ahlâk ve ulvî hislerin düstur, prensip ve ilkelerini öğretir.

Hüsnüniyete binaen amellerimizi ibadete çevirir.

İki milyarlık Müslümanın manevî hayatına suikast yapmaktan ve cinayet işlemiş olmaktan bizi korur.

İşte bütün bunları o Parlak İslâm Unvanı’yla göstersek, hükümlerimize -ey milletvekilleri özellikle sizler- kaynak edinsek; acaba bunca faydaları ile beraber ne gibi bir şey kaybederiz?

 

 

Seçim Satrancında Son Durum

Bugüne kadar yaptıkları bütün seçim tahminlerinde yüzde 1’in altında bir hata payı ile çalışan bir şirket, Gezici Araştırma Merkezi.

Bu şirketin sahibi Murat Gezici‘nin bir TV kanalında açıkladığı rakamlar, Türkiye’de 16 yıl aradan sonra bir iktidar değişikliğini işaret ediyor.

Bu programda verilen bilgiler ışığında değerlendirmemizi yapmaya çalışalım.

Muharrem İnce‘nin Cumhurbaşkanı adayı olmasının ilk etkisi seçime katılım oranının artacak olmasıdır. Katılım arttıkça muhalefetin oy oranının yükseldiği biliniyor. Çünkü AKP kendi seçmenini her şartta sandığa getirmeyi başarıyor.

Bu seçimde oy veren seçmen oranının yüzde 88’i geçerek tarihi bir rekor kırması beklentiler arasında. Bu ise muhalefet açısından çok önemli bir avantaj sağlıyor.

Ak Parti’yi 24 Hazirandan sonra ana muhalefet partisi olarak görme ihtimalimiz yüzde 70.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalma ihtimali çok yüksek. Bunu sağlayan en önemli faktör Meral Akşener. Çünkü kutuplaşmanın ve alternatifsizliğin etkisiyle Erdoğan’a ve Ak Parti’ye eklemlenmiş merkez seçmenin bir kısmını Ak Parti’den koparacak.

Meral Akşener ikinci tura kalırsa Erdoğan’a karşı kazanabilecek tek aday. Yani Akşener’in şansı Muharrem İnce’den fazla.

İkinci tura İnce ile Erdoğan kalırsa, Erdoğan seçimi yüzde 57-58 oranıyla kolayca kazanır.

İkinci tura Akşener ile Erdoğan kalırsa, Meral Akşener yüzde 54 ile seçimi kazanır.

Bu yüzden Akşener katıldığı ve reyting rekorları kıran Halk Arenası programında en kritik soruyu sordu: “İkinci turda Tayyip Erdoğan karşısında kimi görmek istemez? Bu soruya vereceğiniz cevaba göre birinci turda oy verin” dedi.

Murat Gezici’in verdiği araştırma sonuçlarına göre, CHP’nin kemik oyu yüzde 19’dur. Daha önceki seçimlerde aldığı yüzde 25 oyun yüzde 6 kadarı merkez seçmenin emanet oyları idi. Bunlar İYİ Parti’ye kayacak.

İYİ Parti’nin oy oranının Nisan ayı itibariyle yüzde 19,4 olduğu görülüyor.

15 Nisanda yapılan ölçümlere göre, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ın yani Cumhur ittifakının yüzde 45-46 da kaldığı görülüyor. (Kararsızlar da dağıtıldığı halde oy oranı bu.) Milletvekili genel seçimlerinde ise Cumhur ittifakının oy oranı ise yüzde 47-48 mertebesinde.

Her 15 günde bir yapılan ölçümlerde iktidarın oyları 1,5-2 puan aşağıya inmekte. Yani seçim sürecinde gidilen ivme Erdoğan veya iktidar için aşağıya doğru. Muhalefet ise yukarıya doğru çıkıyor.

Cumhurbaşkanlığı Seçimi Birinci Turda Oy Oranları:

Muharrem İnce’nin birinci turda oyu yüzde 19 civarında, Demirtaş’ın yüzde 10-11.

Meral Akşener’in yüzde 24-25 bandında, İYİ Partinin oy oranının ise yüzde 19,4 olduğu görülüyor. Temel Karamollaoğlu ve Doğu Perinçek’in oyları toplamı yüzde 2 civarında.

Erdoğan’ın oyu ise yüzde 43-44 bandında.

Cumhurbaşkanlığı Seçimi İkinci Turda Oy Oranları:

Muharrem İnce ikinci tura kalırsa kutuplaşmanın etkisiyle merkez seçmen CHP adayına oy vermeyecek.

İkinci tura Meral Akşener kalırsa MHP seçmeninin yüzde 80’i Meral Akşener’e oy vereceğini söylerken, Muharrem İnce ikinci tura kalırsa MHP seçmeninin ancak yüzde 20’si İnce’ye oy verecek.

AKP’ye oy verenlerde 2. Tura Akşener kalırsa yüzde 20’si Akşener’e, İnce kalırsa yüzde 7’si oy vereceğini söylüyor.

HDP seçmeninin yüzde 35’i “ikinci turda Muharrem İnce’ye oy verebilirim” diyor.

Meral Akşener ikinci tura kalırsa HDP seçmeninin yüzde 65’i Akşener’e oy verebileceğini söylüyor.

Sonuç:

İkinci tura Muharrem İnce ile Tayyip Erdoğan kalırsa

Yüzde 58 Erdoğan

Yüzde 42 İnce

 

İkinci tura Meral Akşener ile Tayyip Erdoğan kalırsa

Yüzde 46 Erdoğan

Yüzde 54 Meral Akşener

Haliyle, Erdoğan ikinci turda karşısında kesinlikle Akşener’i karşısında görmek istemez, mutlaka İnce’yi rakip olarak görmek ister.

İktidar medyasının her adımında İnce’yi vermesi ve parlatmaya çalışması, buna karşılık Akşener’i görmezden gelmesi bu yüzden.

Sahada Yansıması

16 yıllık öğrenilmiş çaresizliğin kırıldığını, korku duvarlarının yıkılmaya başladığını seçim çalışmalarımız esnasında rahatça gözlenebiliyor.

Öncelikle İYİ Parti’den aday adayı olanların sayısının, yılların köklü partileri CHP ve MHP’den oldukça yüksek olması bir işaret.

Özellikle memur ve iş adamlarından her türlü riski göze alarak aday adayı olanların sayısının bu kadar yüksek olması, Cumhur ittifakının yenilebileceğine olan inancın ne kadar arttığının göstergesidir.

İYİ Parti milletvekili aday adaylarının saha çalışmaları esnasında halkın hemen her kesiminden gördüğü yakın alaka, İYİ Partililere gözleri ışıldayarak “bütün ümidimiz sizsiniz” diyen insanların yoğunluğu Akşener ve İYİ Parti oylarının, Gezici’nin rakamlarının bile hayli üstünde olabileceğini gösteriyor.

Çünkü oyunun rengini belli etmeye korkan vatandaşlarımızın oranı hala yüksek.

Çünkü iktidarın kendisinden olmayanlara uyguladığı acımasız yaptırımlarıyla mağdur edilenleri görüyorlar.

Ama artık halkımız onların yenilebileceğini görüyor.

Korkutulan kitlelerin, seslerini pek çıkaramasa da, sandıktaki intikamı müthiş olabilir.

 

 

Hakikî Milliyet ve İslâm (2)

0

İslâm tarihinin iki büyük lokomotif milleti; yani selef olan Araplarla, halef olan Türklerin bunca parlak asırların sahipleri olarak; tembellikte günahları büyüktür. Tıpkı iyilik ve haseneleri de gayet / son derece büyük, yüce ve ulvî olduğu gibi.

Gönül isterdi ki, Arap taife, kavim ve toplumları; Amerika Birleşk Devletleri gibi, en ulvî bir duruma girsin. Esarette kalan İslâm hâkimiyetini eskiden olduğu gibi, dünyanın yarısında, hattâ çoğunda kurmayı başarsın. Aynı şekilde halefleri olan Kahraman Türklerle bir ve beraber olarak; eski haşmet ve güçlerini kazanarak, dünyaya parmak ısırtsınlar. Bu İslâmî başarıyı Rahmeti İlâhiyeden kuvvetle umuyor ve bekliyoruz. Bir Kıyamet çabuk kopmazsa, inşaallah gelecek nesiller görecek.

Zannetmeyiniz ki, bu sözlerle siyasetten dem vuruyorum. Hayır! Asla! Hakikati İslâmiye bütün siyasetlerin üstündedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir ancak. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin. İslâm’ın toplum hayatı, çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika gibidir. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa, yahut bir arkadaşı olan başka bir çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti / hareket kabiliyeti bozulur. Onun için, İttihadı İslâm’ın / İslâm Birliği’nin tam zamanıdır. Müslümanlar birbirlerinin şahsî kusurlarına bakmamaları gerekir.

Şu hususu da teessüf / üzüntü ve teellüm / acı ile belirtmeliyim ki: Ecnebi ve yabancıların bir kısmı, nasıl kıymetli malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar. Onun bedeline çürük bir fiyat verdiler. Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve sosyal hayata temas eden seciye, huy ve karakterlerimizin bir kısmını da bizden aldılar. Terakkî ve yükselişlerine dayanak yaptılar. Ve onun fiyatı olarak bize verdikleri, sefihçe kötü ahlâklarıdır. Gayrimeşru seciyeleridir. Meselâ, bizden aldıkları millî seciye ile, bir adam onlarda der:

“Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünkü, milletimin içinde bir hayatı bakıyem / kalıcı bir hayatım var.”

İşte bu kelimeyi bizden almışlar. Nitekim, ilerleme ve yükselişlerinde en metin, en sağlam ve en güvenilir esas bu olmuştur. Yani bizden hırsızlamışlar. Oysa bu kelime; hak dinden ve iman hakikatlerinden çıkar. O bizim, ehli imanın malıdır. Halbuki, ecnebilerden içimize giren pis ve fena seciye itibariyle bir hodgâm / bencil adam bizde diyor:

“Ben susuzluktan ölsem, yağmur bir daha yağmasın! Eğer ben görmezsem bir saadeti, dünya istediği gibi bozulsun!”

İşte bu ahmakça kelime; dinsizlikten çıkıyor, ahireti bilmemekten geliyor. Hâriçten içimize girmiş, zehirliyor. Hem o ecnebilerin bizden aldıkları MİLLİYET fikriyle; bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor. Çünkü, bir adamın kıymeti, himmeti / ciddî gayreti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başına küçük bir millettir.

Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve ecnebilerin zararlı seciyelerini almamızdan, kuvvetli ve kudsî İslâmî milliyetimizle beraber herkes “Nefsî Nefsî” / “Ben Ben” demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle  -şahsî / kişisel menfaat ve yararını düşünmekle- bin adam, bir adam hükmüne sükut eder / düşer. Hz. Ali’nin dediği gibi:

“Kimin himmeti yalnız nefsi yani kendisi ise, o insan değil. Çünkü, insanın fıtratı / yaratılışı medenîdir.”

Çünkü ebna-i cinsini / aynı cinsten olanları mülahazaya / düşünmeye mecburdur. Zira ancak sosyal hayat ile özel hayatı devam edebilir.

Meselâ: Bir ekmeği yese, kaç ellere muhtaç ve ona mukabil / ona karşılık o elleri manen öptüğünü ve giydiği libas ve elbiseyle kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz.

Hayvan gibi bir postla yaşayamadığından, kendi cinsiyle fıtraten / yaratılışı bakımından alâkadar olduğundan ve onlara manevî bir fiyat vermeye mecbur bulunduğundan yaratılışı gereği  medenîdir / birlikte yaşamak zorundadır.

Sadece şahsî menfaatine bakan, insanlıktan çıkar; masum olmayan câni bir hayvan olur. Bir şey elinden gelmese, hakikî özrü olsa, o müstesnâ / o başka bir mesele.

 

 

Türkiye’yi Bir Kadın Yönetemez mi?

Türk Milleti yüzyıllardır kendi özünden uzaklaştı. Bunun farkında olanların ki, bunların başında Atatürk gelir, çabaları ile yeniden kendine dönmeye çalışıyor.

Özünde uzaklaşan toplumlara yozluk, yobazlık, taassup, cehalet, hurafeler hâkim oluyor. İnsanlar aklı ve mantığı ile bilgiye dayalı davranışlar yerine duygusal tepkiler veriyorlar.

Bugün etrafımıza baktığımızda bu gerçekliği çok rahat görebiliyoruz. Okumayan, bilginin peşinden koşmayan toplum kendisine ezberletilmiş dogmalarla ve sloganlarla hareket ediyor.

Sadece kaç kelime ile yazdığımıza ya da kaç kelime ile konuştuğumuza bakın ne demek istediğimizi çok rahat anlarsınız. Şimdi de, Türk Tarihinde olmadığı şekilde kendini milli, muhafazakâr ve dindar olarak ilan etmiş olanlar, Türk Milletinin bir kadın tarafından yönetilemeyeceğini etrafa pompalıyor.

Türkiye’nin ve Türk Milletinin bir kadın tarafından yönetilemeyeceği; bir kadının Müslümanlara devlet reisliği edemeyeceği koca bir yalandan ibarettir ve birçok şeyde olduğu gibi adeta bir şehir efsanesidir.

Türk Milleti, öğretilenin aksine ata erkil değil ana erkil bir topluluktur. Dünya milletleri arasında görülmeyecek bir şekilde kadın, Türk toplumunda çok değerlidir ve karar vericidir. Günümüz Türk ailelerinde de, bu böyledir.

Türk kadını; anadır, kardeştir, öğretmendir, toparlayıcıdır, şefkat elini uzatandır, yapıcıdır, sorun çözücüdür yeri geldiğinde askerdir, savaşçıdır ve örnekleri olduğu şekilde aynı zamanda hükümdardır.

Bunları bilmediğin zaman; cehaletin verdiği bir cesaretle kadının hiç bir şey olduğunu söyleyebilirsin hatta daha da ileri gidip “eksik etek” diyebilirsin ama tarih ve yaşam gerçekleri bunun böyle olmadığını hemen insanın yüzüne vuruverir!

Bahriye Üçok “İslam Devletlerinde “Türk Naibeler ve Kadın Hükümdarlar” adlı kitabında, Orta Çağ döneminde bile kadınların kadılık ve ondan daha üst bir görev olan Divan-ı Mezalim Başkanlığı görevlerini yaptıklarını söylemektedir. Eski Türk tarihinde kadınların erkeklerle beraber aynı haklara sahip olduklarına dair birçok örnek vardır. Bahaddin Ögel, Eski Türklerde “hatunlar ordusu’ndan” bahsetmekte ve kadınların Kağan ile birlikte akınlara katıldığını anlatmaktadır. Yine Jean Paul Roux, Türk kadınının “Aile içinde çok önemli bir role sahipti ve tam bir hürlük içinde toplumsal, ekonomik ve siyasi hayata katılırdı” diye belirtmektedir.

Din İşleri Yüksek Kurulumuz ise 24.10.2002 tarihli kararı ile “kadınların siyaset yapamayacağı, yönetici olamayacağına dair dinen hiç bir sakınca yoktur” diyerek adeta kadını ikinci sınıf bir insan muamelesi yapanlara tokat gibi bir cevap vermiştir.

24 Haziran 2018 günü yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimine milyonlarca vatandaşımızın desteği ile giren Meral Akşener’de dinimizde ve Türk tarihinde olduğu şekilde bu kadın-erkek eşitliğine inanarak bu yola çıkmıştır. Kadın olması hasebi ile hiç bir kimseden hele erkeklerden hiç bir eksiği yoktur.

Onun için kadın olduğundan bahisle devlet başkanı olamayacağına dair halk arasında bir tevatür yapılması gülüp geçilecek bir olaydır. Kendisi büyük bir medya karartması ile gözden kaçırılmak istenmektedir. Ancak Türk Milletinin engin ve temiz vicdanı onu bu yarışın ortağı yapmış ve inşallah yarışın ipini göğüsleyecek ve de Cumhurbaşkanımız olacaktır diye inanıyorum.

Kendi deyimi ile Hayme Ana ile Atatürk’e atıf yaparak, hedefini “Türk Milletinin başını göğe eğdirmek” olarak belirlemiştir. Bu hedefe saygı duyuyor ve kendisini destekliyorum…

Özellikle de kadınlarımıza ve gençlerimize sesleniyor; bir kadını ve anneyi yalnız bırakmamalarını ve onu devleti yönetmek üzere başımıza getirmelerini istiyorum. Çünkü Türkiye ancak bir kadının nezaketi ve sağduyusu ile içine düştüğü sıkıntılardan kurtulabiliriz. Yanındaki kadrosu da, Türkiye’yi yönetebilecek ehliyet ve liyakattedir.

Bunları yazmamın nedeni; bir kadın olarak Meral Akşener’e haksızlık yapıldığını düşünmem ve kendisi hakkında yazılmış ancak yeterli alakayı görmemiş olduğuna inandığım Vedat Erbaş’ın “Türk Siyasetinde Meral Akşener” adlı kitabından sizlere bahsetmekti… Aldığım bilgiler bu kitaptan. Alıp okumanızı ve Meral Akşener’i daha iyi tanımanızı dilerim.

Son söz ise hurafelere, yozluğa ve taassuba düşmeden bir kadının da, cumhurbaşkanımız olabileceğini kabul edelim ve benim de adayım olan Meral Akşener’i devleti yönetmek üzere başımıza getirelim…

 

 

İsrail’e Karşı Ne Yapılıyor?

0

İsrail’in huzur ve güvenliği için Suriye’nin parçalanması gerekiyordu.

Sırf bu sebepledir ki ”Kardeşim Esad” bir anda ABD ve çömez İsrail’in düğmeye basmasıyla ”Katil Esed” oluverdi.

BOP’un bir parçası olan Arap Baharı devreye sokularak, Suriye içeriden satın alınan ABD beslemesi Sivil Toplum Kuruluşları ve dışarıdan taşınan terör örgütleriyle bir anda büyük kanlı çarpışmaların içine sürüklendi.

*Suriye’yi parçalara bölüp İsrail’in güvenliğini sağlamak için Arap Baharının ilk toplantısı 2005 de Türkiye de, ABD’nin 1Milyon 200 Bin Dolar verip yemlediği Arap Sivil Toplum kuruluşlarının katılımıyla yapıldı. Bu şu demek oluyor, Suriye’nin parçalanmasının fitili bu hükümetin katkılarıyla Türkiye de yakılmış oluyor.

*Olmaz demeyin. Devlet Bey ile Erdoğan birbirine demediği kötü söz kalmamıştı. Ama bir gün kalktık ki Devlet Bey saraya tabi olmuş. İşte kardeşim Esad da aynen böyle oldu. Birileri düğmeye bastı ve kardeş Esad birden bire düşman Esad oluverdi. Sonra ne oldu, binlerce Müslüman kanı aktı. Bizim çocuklar bu ülkede iş bulamazken, şimdi Türkiye Suriye’den kaçan eski hesapla dört milyon civarında insanı bakıyor. Tüm bu olumsuzluklar ABD -İsrail ve diğer emperyalist ülkelerin İslam coğrafyasındaki ve özellikle ayakta kalan Türkiye üzerindeki emellerini gerçekleştirmek içindir, hedef aslında Türkiye’dir. Türkiye ise bu tuzaklara maalesef her zaman düşüyor.

*Şimdi İstanbul’da İsrail için miting yapılacak, sen burada bağır, çağır İsrail maalesef bildiğini yapıyor ve de yapmaya devam edecektir. Ortadoğu projesi tıkır tıkır işliyor. Olan Müslümanlara oluyor. Bizimkiler hala iç piyasaya seçim yatırımı yapıyor, İsrail işgali bahane edilerek dini hassasiyeti olan insanları karalamak için İstanbul ‘da İsrail üzerine koşturmaca, bağırmaca ve halkı kandırmacalar mitingi yapılacak, sonuç ne olacak? Evet, miting yap ama İsrail’e karşı yaptırımlar da uygula… Sen mitingle kalacaksın, biraz daha oy alacaksın, İsrail ise masum Müslümanları katletmeye devam edecektir.

*Derken aklıma rahmetli Çatlı geldi. Hani bir söz var ”Bir Türk dünyaya bedeldir” diye, işte Çatlı gibi dev yürekli 10 kişi seç, ABD, İsrail nasıl ki Ortadoğu’yu kan gölüne çeviriyorlar, kısasa kısas yap, İsrail’in içini karıştır, birkaç ileri geleni hallet bakalım, İsrail yıllarca yaptığı mezalime devam edebilecek mi?

*Sen burada ne kadar bağırırsan bağır, onlar bildiklerini okuyacaklardır. Türkiye de sen İsrail mallarını kullandığın müddetçe, hem de en çok kullanılan mallar İsrail menşeili olduğu müddetçe İsrail, Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmeye devam edecektir. Bugün hangi markete giderseniz gidiniz, en çok kullanılan mallar İsrail menşeili mallardır. Bu mallara ülkede satılmama yasağı koymadığın sürece, ben sizin yaptığınız mitinkilere, İsrail karşıtı konuşmalarınıza inanmıyorum. Şu dünya İsrail’den ibaret değil. Bırakınız efendim, gemicikler başka ülkelerle ticaret yapsınlar. İsrail’den alınan malları, başka ülkelerden de alabilirsiniz. Ve artık seçim yatırımlarını bırakın. Ve artık geçmişte yapılan fabrikaları satmayı bırakın da bu ülkeye fabrikalar açın. Hem de İsrail’den hangi ürünleri alıyorsanız önce o malları üreten fabrikalar açın!

*Ve soruyorum: İsrail binlerce masumu öldürürken; Türkiye, İslam Dünyası ne yapıyor?

Saygılarımla…

 

 

Felsefe Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Yakıt ile Kur’ân-ı Kerim Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: İyi niyetli insanlar arasında da Kur’ân-ı Kerim’i farklı yorumlayanlar var. Mevzu hakkında görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. İsmail Yakıt: Kur’an kendi ifâdesiyle, ‘en doğruya götüren bir Kitap‘tır. (İsra, 17/9) Hedefi kişinin mutluluğu ve hidâyetidir. Bu anlamda yol gösteren bir rehber durumundadır. Dolayısıyla bugünkü anlamda bir felsefe ve bir ilim kitabı olmaktan uzaktır. Bununla beraber, ilmî ve felsefî düşünce ve yoruma açık âyetlerin sayısı hayli fazladır. Böyle âyetler, Kur’an’ın asıl hedefi olan mutluluk ve hidâyet için kişinin düşünüp araştırması, kendini ve kâinatını tanıması ve onları yöneten kanunları bulması, Tanrı’nın yaratma ve ilminin sonsuzluğunu anlaması gerektiğini vurgulamaktadır. Şu halde Kur’an genel hatlarında insanın inandığı ile bildiği arasında bir irtibatın kurulması gerektiğini belirtmektedir. Bu husus bizi sonunda imana götürecek bir tefekkür ve düşünce sisteminin Kur’an’da var olduğu noktasına ulaştıracaktır. Biz buna tâbiri caizse ‘Kur’an fikir yapısı‘ veya ‘Kur’anî düşünce sistemi‘ diyoruz.

Kur’an’ın fikir yapısının iskeletini elde edebilmek için, ilk önce Kur’an’ı herhangi bir peşin fikre sâhip olmaksızın objektif bir biçimde okumalıyız. Yani Kur’an’ı sonra çıkan İslâm düşünürlerinin kendi ekollerinin eğilimlerine uygun biçimdeki yorumlarının ve düşüncelerinin etkisi altında değil, bizzat Kur’an’ın kendi düşünce sistemi içinde anlamaya çalışmalıyız. Yani Kur’an’ı bizi götürmek istediği düşünce sisteminin atmosferi altında okumalıyız. Diğer bir tâbirle, Hz. Peygamber ve sahâbelerinin anladıkları şekilde anlamaya çalışmalı, sonra da kendi bilgi, fikir ve düşüncelerimizi bu temel üzerine oturtmalıyız.

Çetinoğlu: Kur’ân’ı farklı anlayanlara rastlanıyor…

Prof. Yakıt: Şurası muhakkaktır ki, Kur’an’ı anlama insanın kendi düşünce ve kültürüne göre seyyaldir. Kendini okuyan ve araştıran insanla beraber anlamlar büyür ve gelişir. Yâni insan kendi kültürü kadar Kur’an’ı anlar ve yorumlar. Fahrettin el-Râzî’nin ifâdesiyle: ‘İnsan ne kadar âlimse Kur’an’ı o kadar fazla anlar.’

Çetinoğlu: Bu bilgilerin ışığında Kur’ân’dan bâzı âyetlerin yorumunu yapar mısınız?

Prof. Yakıt: Hayatın Menşei ile başlayayım:

Canlı dünyasına ilişkin olarak hayatın orijini meselesi, Kur’an’ın muhtelif âyetlerine serpiştirilerek, Kur’an’ın insanı sevk etmek istediği düşünce istikametinde, inorganik yaratma ve organik yaratma bir sistem olarak karşımıza çıkmaktadır.

İnkâr edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi görmüyorlar mı?’ (Enbiya, 21/30)

Allah bütün canlıları sudan yaratmıştır. Kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah şüphesiz her şeye Kâdir’dir‘ (Nur, 24/45)

Sizin için yeryüzünü döşeyen, yollar açan, gökten su indiren O’dur. Biz bu su ile türlü türlü, çift çift bitkiler yetiştiririz.’ (Taha, 20/53)

Çetinoğlu: Bu âyetler bize neyi gösteriyor?

Prof. Yakıt: Bu âyetler bize gösteriyor ki, her canlı varlığın mâhiyeti sudur ve sudan yaratılmıştır. Bu husus, canlıyı teşkil eden her hücrenin ilk elementinin su olduğunu belirler. Dolayısıyla susuz, yeryüzünde hayatın imkânsız olduğu da açıktır.

İnsan, kendini çevreleyen varlıklar arasında yaratılmıştır. İnsanın tabiata ve diğer yaratıklara hâkimiyeti, kendisine ilahî ruh verilip akıl ve idrâkini elde etmesinden sonradır. Bununla beraber insan, bedenî yönüyle kendinden önce yaratılmış diğer varlıklarla irtibat hâlindedir. Nitekim İslam düşüncesinde de insan, bedenî ve ruhî yönüyle ikilik arzeden bir varlık olarak düşünülmüştür. Aslında insanı, bedenî ve ruhî yönüyle ikiye ayıran bizzat Kur’an’dır. Şu halde, insan maddî varlığı cihetiyle toprağa ve suya, ruhî varlığı yönüyle de bir üst âleme bağlıdır. Toprağa bağlılığı bize, insanın fizikî ve hayvanî görünümünü, âlem-i Emr’e bağlılığı da onun üstünlük ve halifelik yönünü verecektir.

Çetinoğlu: Kur’ân, insanı nasıl değerlendiriyor?

Prof. Yakıt: Fert olarak insan, insan ırkının bir cüz’üdür. İnsan ırkı da daha geniş bir bütünün yâni hayvanlar âleminin bir cüz’üdür. Hayvanlar âlemi de daha geniş bir bütünün nebatat hayatını içine alan organik âlemin bir cüz’üdür. Organik âlem de daha geniş bir âlemin yâni hayvanat ve nebatat âlemini içine alan Arz’ın bir cüz’üdür. Arz da daha geniş bir bütünü; yani bizim güneş sistemimizde doğrudan doğruya sayısı bilinmeyen bir güneş sistemlerinin ve samanyollarının bir cüz’üdür ve nihayet onlar da bütün kâinatın bir cüz’üdür. Bu itibarla fert olarak insan, metamatik ve lojik prensiplerle kavrayamadığımız kâinatın doğrudan doğruya bir cüz’ü olmaktadır. Yani orijini, yaratılışı ve gayesinde -tıpkı kâinat gibi- bir bütün olarak ve derinliğine anlayamayacağımız bir varlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir diğer ifâdeyle, fert olarak insanı idâre eden kanun, daha geniş bir bütünün yâni insanlığı idâre eden kanunlar sisteminin bir cüz’üdür. Bu zincirleme bizi, kâinatı yöneten genel bir kanunun cüz’ü olmaya kadar götürecektir. Dolayısıyla kâinatı yaratan ve yöneten kanunla insanı yaratan ve yöneten kanunda bir aynilik olacaktır. Bu husus Kur’an’da açıkça belirtilmektedir.

Ey insanlar: Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir nefsin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah İşitendir ve Görendir.’ (Lokman, 31/28)

Çetinoğlu: Ol‘ Emri hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof. Yakıt: ‘Ol’ emri Kur’an’da sekiz yerde geçer. Bunlardan dördü Hz. İsa hakkındadır. Diğer dördü de yaratma ve yeniden dirilme hususundadır. Kur’an’da insanların yaratılışı, yeniden dirilmeye bir delil olarak getirilmektedir. (metaforik bir ifâde ile)  ‘Allah insanı topraktan yarattı‘ âyeti, topraktan hayata doğru giden bir seleksiyonu (ıstıfa) belirler. ‘Ol‘ emri bu seleksiyonun bir insan varlık olması cihetinde verilmiştir. Tanrı’ın ilmindeki mâhiyet ile bu var oluş bir aynîlik arzetmektedir. Buna Din Felsefesinde (coexistence) denir. Mâhiyet ‘ol’ emrine müteâkiben evrim etaplarının varlığa gelmektedir. Kur’an’a göre her evrim etabı yeni bir yaratmadır. Kur’an’da bu oluşun keyfiyetini, önce insanı meydana getiren maddenin yaratılması sonra da ona şekil verilmesi şeklinde olduğunu aşağıdaki âyetten anlamaktayız.

O, seni yaratan şekil veren ve mütenâsib kılan ve dilediği şekilde seni terkib edendir.’ (İnfitar, 82/6-8)

Allah, eğer insanı bir heykel varlık gibi yaratmış olsaydı tıpkı âdem kıssasının halk inanışındaki şeklinde olduğu gibi ona şekil verişi, onu canlı olarak yaratmasından önce olurdu. Halbuki âyet, insanın önce canlı olarak yaratıldığını sonra da ona şekil verildiğini söylüyor. Yâni ‘hominisation’ (insanlaşma) ‘ol’ emri doğrultusunda, ‘canlı bir varlık’ olarak yaratılmasından sonradır.

Hayatın ve insanın ilk maddesi ‘ol’ emrini alıyor ve bu ‘oluş’ devam ediyor. Zira âyetin devamında ‘feyekun olur, olmaya devam eder‘ deniyor. Şimdiki ve geniş zaman kipi olan muzari sigası kullanılmış. Eğer geçmiş zaman kipi olan ‘fikane / oldu’ şeklinde bu fiil ifâde edilseydi, o zaman insanın yaratılışında bir evrimin ve seleksiyonun varlığı ve bu oluşun uzun bir zamanı gerektirdiği söz konusu edilemezdi. Öte yandan yaratmanın devamlılığını da gösteren bu ifâdeler ünlü kelamcı Eş’arî’yi ‘Allah’ın her an yaratmakta olduğu ve yaratmanın durmadığı‘ fikrine götürmüştür. Şu halde âlem bir halden diğerine geçen bir oluş ve akış içindedir.

Çetinoğlu: Nisâ sûresi 1. Âyeti nasıl yorumluyorsunuz?

Prof. Yakıt: Nisâ sûresi 1. Âyette: ‘Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten ve ondan da eşini yaratan ve her ikisinden de çok sayıda erkek ve kadınlar çıkaran Rabbiniz’den çekinin.’ Buyuruluyor.

Bu âyette insanların tek bir nefisten yaratıldığı söz konusudur. Şurası muhakkaktır ki, müfessirlerin bir çoğu, hattâ hepsi, ‘nefs vahide’den gayenin Âdem, ‘eşi’ tâbirinden de Havva olduğu üzerinde bir icmanın varlığından bahsederler. Buradan hareketle Âdem’e ‘ebu’l-beşer‘ lakabının verildiğini ve bunun da biyolojik baba anlamına geldiğini söylerler. Bu âyette bir icmanın söz konusu olmaması gerekir. Çünkü icma, ahbar değil ahkâm âyetlerinde olur.

Çetinoğlu: Hucurat sûresi 13. âyet nasıl yorumlanmalı?

Prof. Yakıt:Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık.’ Burada kullanılan kelimeler, erkeklik ve dişilik anlamına gelen ‘zeker‘ ve ‘unsa‘dır. Adam ve kadın anlamına gelen ‘racul‘ ve ‘imre’e‘ kelimeleri kullanılmamıştır. ‘Zeker‘ ve ‘unsa‘dan sperm hayvancığı ile dişilik yumurtasını anlamak mümkündür. Ayrıca (x) ve (y) kromozomlarını da düşündürebilir. Sonuç olarak ‘nefs vahide’den; insanı meydana getiren ve ona hayat bahşeden sıvıyı veya prensibi anlamak gerekiyor.

Her şeyin hilkatini en güzel yapan ve insanı yaratmaya çamurdan başlayan O’dur. İnsanın neslini hakîr bir sudan yapan, sonra onu şekillendirip ruhundan üfüren, ve sizin için kulak, gözler ve kalpler vareden O’dur. Doğrusu şükrünüz pek az.’ (Secde, 7-9) Âyetinde ‘insanı yaratmaya çamurdan başladı’ ifâdesi, yaratmanın âniden olmadığını merhalelerle meydana geldiğini belirtmektedir.

Çetinoğlu: ‘Ruhun Verilişi‘ Meselesiyle röportajımızı bitebilir miyiz?

Prof. Yakıt: Balçıktan süzülerek gelen sulâle, insanın ilk organik maddesi olmuş, aradan uzun bir zaman geçtikten sonra da insan şeklini almış sonra da kendisine aklî melekeler anlamında ‘Ruh’ verilmiştir.

Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde balçıktan bir insan türü (beşer) yaratmaktayım, ona insan şekli verip ruhumdan üfürdüğümde ona secdeye kapanın demişti.’ (Hicr, 28) âyetinde ruhun verilişinin insan şeklini aldıktan sonra olduğunu belirtiyor. Yâni bu canlı varlığa, aklî melekeler kazandırılmıştır. Bu meleklerin insana ilk secdesidir. İkinci secdeleri ise ‘Esma’ (isimler)in öğretilmesi ve bu isimleri Âdem’in tek tek bildirmesinden sonra olmuştur. Melekler dolayısıyla insana iki defa secde etmişlerdir.

Çetinoğlu. Teşekkür ederim.

Prof. Dr. İSMAİL YAKIT:

1950 yılında Denizli’nin Tavas İlçesi Kızılcabölük Bucağı’nda dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde, liseyi Denizli’de bitirdi. 1970 yılında başladığı Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde 1974 yılında tamamladı.

Millî Eğitim Bakanlığının burslusu olarak Fransa’ya gönderildi. Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde 1974-1979 yıllarında Doktora yaptı. Doktora tez çalışmaları esnasında, 1976 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde Mukayeseli Felsefeler Dalı’nda İhtisas Diploması aldı. 1976-1977 yıllarında Mısır’da Kahire üniversitelerinde araştırmalarda bulundu. Paris Tıp Fakültesi’nin Juvisy Dokümantasyon Merkezinde araştırmalar yaparak 1978 yılında ‘Anthropologie biologique sertifikası’ aldı. 1979’da İslam Felsefesi ve Mukayeseli Felsefeler dalında Sorbonne Üniversitesi’nde hazırladığı evrim teorileri üzerindeki Doktora tezini savunarak yurda döndü. 1980 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler (İlahiyat) Fakültesi’ne Dr. Asistan olarak göreve başladı.

1980-1981 yıllarında KKTC’nde yedek subay olarak askerlik yaptı

1982 yılında Yardımcı Doçent oldu. 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Türk-İslam Düşüncesi Târihi Anabilim Dalı’na naklen tayin oldu. Burada 1986 yılında Doçent oldu. İslam Felsefesi Profesörlüğü’ne yükseltildi ve 1993 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kurucu Dekanlığı’na tayin edildi. 2003 yılına kadar üç dönem arka arkaya dekanlık yaptı. 1993-1999 yıllarında, Sosyal Bilimler Enstitüsü Kurucu Müdürlüğü görevini de yürüttü. 2010 yılı itibariyle İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi ve Felsefe ve Din Bilimleri Bölüm Başkanı olarak görev yapmaktadır.

Çok iyi derecede Fransızca ve Arapça bilen Prof. Dr. İsmail Yakıt’ın birçok yayını bulunmaktadır. Yayınlanmış kitaplarının sayısı 15’den; Mahallî ve Türkiye genelinde yayın yapan televizyonlarda katıldığı sohbet ve tartışma programlarının sayısı

30’dan; Atatürk, Din, Laiklik ve Cumhuriyet konularında asker ve sivillere verdiği konferansların sayısı 50’den, millî ve

milletlerarası sempozyum, kongre ve panel gibi katıldığı ilmî toplantıların sayısı 100’den; Yurtiçi ve Yurtdışında ilmî ve kültürel konularda verdiği konferansların sayısı 500’den fazladır.

Hâlen Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Çalışmalarının bir kısmı İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Arapça, Almanca ve Japoncaya çevrilmiştir.

YAYINLANMIŞ KİTAPLARI:

1-Atatürk ve Din: Ötüken Neşriyat, 2006. 2- Kur’an’ı Anlamak: Ötüken Neşriyat, 2003. 3- Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Târih Düşürme: Ötüken Yayınevi, 2003. 4- Hz. Peygamber’i Anlamak: Ötüken Neşriyat,  2003. 5- l’Attitude du Christianisme et de l’Islam en Face du Darwinisme. (Positions Exégétiques)-Etudes Comparées-Paris-IV, Sorbonne Üniversitesi’nde hazırlanmış ve savunulmuş Doktora Tezi: Paris, 1979. Gerekli ilave ve düzeltmelerden sonra l’Origine et l’Evolution de l’Homme Selon le Darwinisme, la Bible et le Coran adıyla yayındadır. 6- Ihvân-ı Safâ Felsefesinde Bilgi Problemi: İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1992. 7- Batı Düşüncesi ve Mevlâna: Ötüken Yayınevi, 2000. 8- İslam’da Bilim Târihi: Isparta, 2002. 9- Arşiv Belgeleri Işığında Kızılcabölük: Isparta, 2002. 10- Yunus Emre’de Sembolizm / Çıktım Erik Dalına: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002. 11- Türk-İslam Düşüncesi Üzerine Araştırmalar: Ötüken Neşriyat, 2002. 12 Osmanlı Araştırmaları: Isparta, 2002. 13- İslamı Anlamak: Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2005. 14- Atatürk ve Milli Haysiyet: (Baskıya hazırdır). 15- Evrim ve İslam: (Baskıya hazırlanıyor).

TERCÜME ETTİĞİ KİTAPLAR

1- İbn Sînâ Felsefesi ve Ortaçağ Avrupa’sındaki Etkileri: (Prof.Dr.A.-M. Goichon’dan): Ötüken Yayınevi, 2000. 2- İbn el -Arabî ve Fahreddin el-Râzî’nin Düşüncesinde İlâhî “BEN” ile Beşerî “BEN” (Prof.Dr.R.Arnaldez’den): İstanbul, 1985.

 

RAMAZANLIK SORU VE CEVAPLAR

Nikotin bandı orucu bozar mı?

Kaide olarak orucu bozan şeyler, vücuda normal yollarla giren maddeler ve cinsî ilişkidir. Vücuda sürülen yağ, merhem ve benzeri şeyler deri üzerindeki gözenekler ve deri altındaki kılcal damarlar yoluyla emilerek kana karışmaktadır. Ancak cildin bu emişi, çok az ve yavaş olmaktadır. Diğer taraftan bu işlem yeme, içme ve beslenme anlamına da gelmemektedir. Bu itibarla, deri üzerine sürülen merhem, yapıştırılan ilaçlı bantlar orucu bozmaz. Bu açıdan sigarayı bırakmak isteyenlerin kullandığı nikotin bantları da orucu bozmaz.

Anjiyo yaptırmak orucu bozar mı?

Halk arasında anjiyo olarak bilinen operasyon, teşhise yönelik (anjiyografi) ve tedâviye yönelik olarak uygulanmaktadır. Anjiyografı vücut damarlarının görüntülenmesi demektir. Tedâviye yönelik olarak uygulanan anjiyonun klasik yöntemi anjiyoplastidir. Bu ise, dar veya tam tıkalı damarların balon ya da stent denilen özel araçlarla tekrar açılması için yapılır.

Bu bilgiler ışığında gerek anjiyografi, gerekse anjiyoplasti operasyonlarında yemek ve içmek anlamı bulunmadığından, oruç bozulmaz.

Tutmadığı oruçları kaza etmeden oruç tutamayacak hâle gelen kimse ne yapmalıdır?

Fakihlerin çoğunluğu, ‘Oruç tutmaya güç yetiremeyenler, bir fakir doyumu kadar fidye öder.’ (Bakara, 2/184) ayetinden hareketle, mâzeretli veya mâzeretsiz oruç tutmamış ve kazâ etmeden ölüm döşeğine düşmüş kimselerin oruç borçları için fidye ödenmesi vasiyetinde bulunmalarının müstehap olacağını söylemişlerdir. Eğer vasiyet etmişse mirasçıları malının üçte biri oranında bu vasiyeti yerine getirirler.

 

 

19 Mayıs 1919 Bağımsızlığımıza Atılan İlk Adım

”Bandırma vapurunun yaşlı kaptanı;

–  Ne aksi, bu denizi pek tanımam, pusulamız da biraz bozuk, der.

Mustafa Kemal Paşa’dan aldığı yanıt da o kadar çarpıcı olur!

Mümkün olduğu kadar kıyıları takip et. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibarettir.” Güneş ufuktan yakın bir süre sonra doğacaktır artık…

15 Mayıs 1919’da Yunan orduları İzmir’e ayak basıp da, işgali başlattıklarında; insanlarımızın boynu bükük, umutları sönüktür.

Kurtlar, kuşlar, suskun; dağların başı dumanlı, özgürce akan sular bile sessizliğe bürünmüş,  yemyeşil ovaları hüzün sarmış, servi boylu ağaçlar iki büklümdür…

Ama o yılmaz, umudunu asla kaybetmez. Bağımsızlık benim, milletimin karakteridir der. İşte bu inançla milletin kararan bahtını aydınlatmak üzere açılır Karadeniz’e, Mustafa Kemal.

Tehlikelerle dolu, sıkıntılı bir yolculuk sonrasında, gün doğuşuyla varılır Samsun’a…

Tarih: 19 Mayıs 1919’u göstermektedir. Görünüşte diğerlerinden farklı olmayan bir günü yaşamaya hazırlanıyordur Samsun…

İzmir’in işgali üzerine duyulan tepkinin getirdiği gerginlik, Rum Pontus çetelerinin her gün yarattığı tedirginlik, halkın bakışlarından okunan yorgunluk bir bakışta fark ediliyordu.

Eğer Samsun’u üç kelime ile anlatmak gerekse şu söylenebilirdi;

Yorgun, kızgın, bezgin…

Aslında bu üç kelime, düşman çizmeleriyle kirletilen vatan topraklarımızın işgalinden büyük bir ıstırap duyan herkes için geçerliydi.

Ama o ne yorgundu, ne de bezgin. Sadece kızgındı, memleketi bu hale getirenlere çok kızgın…

Mustafa Kemal Paşanın Anadolu karasına ayak basmasıyla birlikte sadece kendisinin değil; milletimizin de yeni hayatı, yeniden yazılan kaderimiz o gün başlayacaktır.

O hem kendisi, hem de yurdumuz için büyük önem taşıyan bu özgürlük yolculuğuna kırkına yaklaşmış olgunluğu, kendine güvenen bir savaşçı olarak çıkmıştı.  Onunla birlikte kader arkadaşlığı yapan kurmaylarına gelince; hepsinin ortak nitelikleri, ülkelerine karşı besledikleri köklü, derin sevgiydi.

Mustafa Kemal’in yurt sevgisi ise iki kaynaktan geliyordu: Bir yandan gençliğinden beri ülkesinin kaderi karşısında duyduğu övünç, bir yandan da yurdun; beceriksiz yöneticiler, yabancılar elinde gitgide çökmesinden doğan utanç duygusu…

Bu sevgisi; uğruna çarpıştığı, daha da çarpışacağı vatan toprağına, Rumeli’nin ovalarına, dağlarına, Anadolu’nun geniş düzlüklerine karşı beslediği bağlılıkla daha derinleşmişti.

Kendisiyle bir arada savaşmış olan insanları yakından tanımasının da bunda büyük payı vardı. Onun içindir ki, bağımsızlık meşalesiyle aydınlanan bu yolculuğun yegâne güven, inanç kaynağı, Anadolu’nun yiğit insanlarıydı.

Mustafa Kemal’in ilk işi; Türk Milletine karşı işlenen haksızlığın onarılmasını isteyen telgraflarla sorumluluk bölgesindeki halkı uyarmak oldu.

Samsun’un içinde de, halkta bir direnme duygusu uyandırmak amacıyla Büyük Cami’de mitingler düzenledi. Askeri alanda, Anadolu ve Trakya’da kalmış birliklerle hemen ilişki kurdu. Siyaset alanında ise; çeşitli Müdafaa-i Hukuk grupları arasında bağlantı sağlamaya girişti, kendisine verilen emre uyup da bunları dağıtacak yerde, yenilerini kurmaya başladı.

Bu gelişmeler karşısında İstanbul Hükümeti ama özellikle İngilizler telaşa düşmüşler, Damat Ferit hükümeti Müfettiş Paşa’nın geri çağrılmasını kararlaştırmıştı.  Ama o devrime giden ilk adımı çoktan atmış, Anadolu yaylalarına doğru tırmanmaya başlamıştı…

Mustafa Kemal ve arkadaşları eski otomobiliyle, olgunlaşmaya başlayan mısır, buğday tarlaları, yeni yeşeren orman kümeleri arasında, yükseklere doğru çıkarlarken; aşağıda Yeşilırmak kıyılara doğru, kıvrılıp bükülerek akmaktaydı…

Türklere mi, Rumlara mı ait oldukları minarelerinden, ya da çan kulelerinden belli olan, kerpiç duvarlı, çökmeye yüz tutmuş köylerden geçtiler.

Yolculukları sırasında arabaları birkaç kez bozulur. En nihayetinde Mustafa Kemal arabadan indi ve arkadaşlarıyla yola yaya olarak devam ederler.

Hedef Havzaydı…  Dağların temiz havası ciğerlerine doluyor, bereketli toprağın kokusunu derinden hissediyorlardı. İşte vatan buydu ve tertemiz kalmalıydı. Sonra çevrelerindeki özgürlük havasına uydular, bir şarkı mırıldanmaya başladılar:

”Dağ başını duman almış,/Gümüş dere durmaz akar;/Güneş ufuktan şimdi doğar,/Yürüyelim arkadaşlar;/Sesimizi yer, gök, su dinlesin,/Sert adımlarla her yer inlesin, inlesin…”

Samsun’dan doğan özgürlük güneşi, bağımsızlığımıza atılan ilk adımı aydınlatmış; bu kutsal yürüyüşü; sadece ‘yer gök, su’ değil, tüm işgal güçleri, vatana ihanet içinde olan işbirlikçileri de görmeye, dinlemeye başlamışlardı.   Ama en çok da Mustafa Kemal Paşa’ya inanmış, vatanına sevdalı Türk Milleti…

En nihayetinde; ”İzmir’in dağlarında çiçekler de açacak, altın gümüş ova sırmalar da saçacaktı…”

99 yıl önce Samsunda atılan o ilk adım, bugün asırlık dev bir çınar olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunu, özgürce yaşamımıza neden olan devrimleri de getirmiştir.

Ne mutlu bize ki, böylesine büyük bir dâhinin önderliğinde bağımsızlığa kavuşan bir millet olabilmenin gururunu taşıyoruz. O ilk adım atılmasaydı, devrimler başarılmasaydı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı, bu günleri yaşayabilecek miydik acaba?