15.8 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 620

“Etnisite Harmanı” İddiaları ve Kimlik

Yıllardır milliyet, milli kimlik ve etnisite farklarını hala öğrenemedik. Bunları hep birbirine karıştırıyoruz. Milli kimlikle etnik ve mahalli sıfatları rakip gibi görüyoruz. Türkiye’de Türk Milleti dışında farklı milletlerin bulunduğunu ileri sürenlerimiz de var. Bunların millet kavramını da bilmedikleri veya maksatlı oldukları anlaşılmaktadır.

Bir gazetemizde Arslan Tekin Beyin yazısını okuyunca doğrusu bu anlaşılmayan konuyu tekrar düşündüm. Arslan Bey bu yazısında MHP’nin etnisite harmanı olduğunu ifade ediyor ve o kesimin içinden geldiğini belirtiyor. Aslında kendisinin zaman zaman çok faydalı aydınlatıcı yazılarını da okuyoruz.

Günümüzde MHP’nin veya başka bir siyasi partinin farklı etnisitelerden meydana gelen bir harman olduğunu iddia edebilmek doğru bir yaklaşım değildir. Harman olmak belirsizleşmektir. Bütün partilerde de etnisiteleri farklı ama milliyetleri ve milli kimlikleri bir olan insanlarımız bulunabilir. Ancak, bugün farklı etnisitelerden insanların arayışına neden çıkılma ihtiyacının duyulduğu anlaşılmış değildir. Bildiğim kadarıyla MHP’de de bulunanların hemen hemen çok büyük çoğunluğu milli kimlik ile etnik sıfatlarını birbirine rakip görmezler. Bunlarla kavgalı değillerdir. Şerefle ve haklı bir gururla sahip çıktıkları milli kimliklerini reddedip mahallî-etnik sıfatlarına sığınan insanları bu partide bulmak çok zordur. Yerli ve millî olmayan kuruluşlarımızda etnik taassuba ve etnik yobazlığa hoşgörüyle bakanlar çıkabilir. Bir ara bir iktidar milletvekili partileri sayesinde Türk olmadıklarını öğrendiklerini söylemişti. Şimdi de bu zat HDP genel başkanının salıverilmesini ve Cumhurbaşkanı adayı olarak serbestçe propaganda yapmasını savunmaktadır.

Bize düşen görev zaten karıştırılmış olan kafaları daha fazla karıştırmamaktır. Ülkemizin önüne serilen etnik tuzağa tuğla ve harç taşımamaktır. Zaten bazı siyasetçiler bilgisizce beyanları ile kafaları oldukça karıştırmışlardır. Etnik ve ırkçı bölücülere alan açmışlardır. Parça ile bütün kavgasını körüklemişlerdir. Hatta zaman zaman milli kimliksizliği de savunanlar görülmüştür. İçinde Türk’ün bulunmadığı Türk Kimliği isimli kitap yazan Bozkurt Güvenç sorunları çözebilmek için insan kimliğini tavsiye etmiştir.

Bu yanlış yorum ve sözde bilgiççe değerlendirmelerden topluma hitap eden köşe yazarları uzak durmalıdırlar. Yanlışlara ortak olmamalıdırlar. Mümkün olduğu kadar sahamızla ilgili faydalı ve güzel yazılarımızı sürdürelim. Aksi takdirde, bu tip yanlışlar yaparak ülke için tehlikeli, insanları birbirine yabancılaştırıcı ve birbirinden uzaklaştırıcı tehlikeli bir zorlamanın aracı olabiliriz. Türk ve Türk kimliğini milli kimlikten mahalli ve etnik bir sıfata indirmek; Türk Milleti gerçeğini ve bütünü reddetmek, ülkeye karşı uygulanan terörün aslıdır. Milli kimliğimiz olan Türk kimliği etnik bir sıfat da değildir. Hepimiz Türkiye’de yaşıyoruz. Türklerin etnik grup hatta etnik azınlık olduğu Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya veya Kosova gibi ülkelerde yaşamıyoruz.

Milliyetçiler ve ülkücüler Türk Milleti’ne yüksek mensubiyet duygusu hisseden ve Türk kültürünü yaşayan, yaşamaya çalışan idealist insanlardır. Türk milliyetçiliği, Türk Milleti, milli kimlik, milli ve dini bütün mukaddesler uğruna her türlü fedakârlıktan kaçınmazlar. Kendini bu fikir çizgisinde gören bir kimse, mensup olduğu milleti ve milli kimliği dışlayarak mahalli ve etnik alana sığınma ve topluma kapanma ihtiyacı duymaz. O bakımdan, şu veya bu siyasi partiyi etnisite harmanı olarak yorumlama, toplumu hakim kültürsüz ve milli kimliksiz bir mozaik gibi görmek, milli kimliği gözardı etmek son derece yanlış ve peşin hükümlü bir değerlendirmedir. Ancak maalesef bizler kafa karışıklıklarının ve dayatmaların çok kolay dolduruşa gelmekteyiz.

Yukarıda belirttiğimiz yanlışlar o kadar çok ki, hangisini ele alalım; bilemiyorum. Her gün zevkle izlediğimiz ve önemli hizmetler yerine getiren bir sabah programımız var: Çalar Saat. Fox Tv’de yayınlanan bu programda da maalesef ara ara bu gibi yanlışlara ve çelişkilere şahit olmaktayız. Geçenlerde Çanakkale Zaferi dolayısıyla Çanakkale Türküsü’nün 6 ayrı mahalli dilde ekrana getirildiğine şahit olduk. Buna neden ihtiyaç duyulduğunu anlamakta çok zorlandık. Türkiye üniter yapılı milli bir devlettir. Aslında Türkçeye gereken saygı ve ilgiyi yeterince gösteremiyoruz. Bazılarımız Türkçe-İngilizce karışımı kelimeler üretebilmektedir. Bazı mahalli dillerden rahatsız olamayız; ama bunları Türkçeye rakip konumuna sokmak neden? Etnikçi yaklaşımlardan ve etnik taassuba teslim olmaktan uzak durmalıyız. Bu eseri yaptıran bir semt belediyemiz olabilir. Ancak bu eserle Türkiye’de milli birlik ve bütünlüğe katkı mı yapılabilir; yoksa bir yabancılaştırma süreci içinde farklılıklar yaratarak onları farklılıkçı bir anlayışla teşvik etmek mi olabilir? İnsanlarımızı birbirimizden uzaklaştırmamalıyız ve soğutmamalıyız. Hepimiz birlikte Türk Milleti isek; etnik mülahazalarla bütünü gözardı edici ayrılıkçılığa yeşil ışık yakmamalıyız. Aksi bir durumda bölücülüğe ve ayırımcılığa karşı çıkmış olamayız.

Seçilecek Cumhurbaşkanı yardımcılarının kimlerden olmasını tayin etmeye kalkarken bunların Kürt, Alevi, Saadet Partili olmasını ileri süren işgüzarlar var. Utanmasalar bir de Ermeni arayışına çıkacaklar. Cumhurbaşkanlığı yardımcılığı için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı sıfatını taşımak yeterlidir.

Ayrıca Sayın Muharrem İnce vatandaşları “barıştırmaktan”, büyümeden ve adil paylaşmadan bahsetmektedir. Son ikisini anladık ama bu Türkü ve Kürdü barıştırmayı anlayamadık. İnsanlarımız arasında bir kavga yok ki onlar barışsın. Alman Başbakanı Merkel de aynı şeyden bahsetmiştir. Ancak Merkel bir yabancıdır. Eğer halkımız arasında bir kavga olsaydı terör örgütünün “halk savaşı” talebi karşılık bulurdu. Güneydoğu’da sokak aralarına yerleştirilen bombalar, patlayıcılar işe yaramamıştır. Siyasetçi önce toplumu tanımalıdır. Terör örgütü ve HDP bütünüyle Kürtleri temsil etmiyor.

İşi abartan ve anlaşılmaz bazı değerlendirmelere de rastlıyoruz. Nitekim, aynı köşe yazarımız gazetesindeki bir makalesinde Rumlar ve Ermenilerle normalleşme isteğinden bahsetmektedir. Yazara göre, Araplar ve Kürtlerle hemen kaynaştık ve bütünleştik. “Aynı kültür içinde erimeyi bırakın hemen hepimizin kanında az veya çok bu iki unsuru buluruz.” Bizzat yazarın böyle bir kan tahlili yaptırdığına hiç ihtimal vermeyiz. Böyle bir laboratuvarın varlığını da bilmiyoruz.

Yaşadığımız Ortadoğu’daki etnik çatıştırma ve egemen olma gerçeği hepimizi dikkatli davranmaya sevk etmelidir. Yeni açılım ve çözüm süreçlerinin gündeme getirilmeye çalışıldığı bir ortamda farklı davranamayız.

 

 

Dünün 150’liklerini Unuttuk! Ya Bugünküleri?

Türkiye akşam yediğini daha sabaha varmadan unutan insanların yaşadığı bir ülke… belki de sadece bu yüzden insanların başına gelmedik şey kalmıyor!

 

Olayların ve aktörlerin dikkat çekici ortak özelliği ise büyük benzerlikler taşıması. Eğer öyle olmasaydı başımızda bu kadar belalar dolaşmazdı.

 

O sebeple bugünü anlamak ya da birilerinin “beka sorunu” diye gözümüzü korkutmaya çalıştığı şeylerin süreklilik arz etmesini anlamak ancak dünü iyi bilmekle mümkündür.

 

Bu nedenle, Türk Milletinin her ferdinin bilmesi gereken dönemlerden biri de 30 Ekim 1918 ile 29 Ekim 1923 yılları arasında olup biteni bilmektir.

 

Bu dönemin en önemli hadiselerinden biri; “150’likler” diye isimlendirilen ve emperyalist dış düşmanlarla işbirliğine giden yerli işbirlikçilerin bir yasa ile yurt dışına çıkartılmalarıdır.

 

Anlayacağınız bunlar, milletlerine ve devletlerine ihanet etmiş olan “hain”lerdir.

 

İç ve dış düşmanlarla boğuşarak, milletin varlığını ve bağımsızlığını tescil eden Mustafa Kemal Atatürk ve TBMM, Lozan Anlaşması ile bu anlaşmanın imza tarihi itibarı ile bir “genel af”fa zorlanmıştır. Ancak uzun pazarlıklar sonucu bu anlaşmaya 150 kişilik bir istisna maddesi koydurmayı başarmışlardır. Çünkü iç ihanet her zaman olduğu gibi dış güçlerin himayesi altındadır.

 

İhanet asla 150 kişi ile sınırlı değildir. TBMM tutanakları okunursa görülecektir ki; binlerce kişi bu süreçte vatanlarına ihanet etmiş ve hatta masum insanların kanına girmişlerdir. Yani Fetö olayı ilk değildir ve biz gerçeklerle yüzleşmediğimiz takdirde son olmayacaktır.

 

O dönem, yapılan görüşmeler sonucu binlerce işbirlikçi hain tespit edilmiş ancak dış güçlerin Lozan’da dayatması üzerine bu sayı 600’e oradan 300’e ve nihayetinde anlaşma gereği 150 kişiye indirilmiştir. Yani zannetmeyiniz ki; ülkenize ihanet eden sadece bu 150 kişiden ibarettir!

 

Hatta İstiklal Mahkemesi Başkanı Topçu İhsan Bey “…müsamaha hisleri devam ettikçe; kim vatanperver, kim bugünkü şartlar içinde münhasıran kendini düşünmüş, kim ihanet etmiş tarih bunu tespit edemeyecek…” diyerek endişelerini dile getirmiştir. Topçu İhsan Beyin endişelerinin ne kadar haklı olduğu sonraki süreçte başımıza gelenlerden anlıyoruz.

 

150 kişiyi isimlendirmek istemiyorum. Onları araştırıp bulabilirsiniz. Değinmek istediğim konu; bu ülkede yaşayan bir kısım insanın ihanete yatkınlığı, bunların gizlenmesi ve dünün emperyalistleri bugünün küreselcileri tarafından devamlı koruma altında tutulmalarıdır.

 

Dün de bunlar İngiliz’in altınları ile yaşamış, Yunan hükümranlığında sefa sürmüş, Avrupa’da keyif yapmışlardır. Ancak kullanılma nedenleri ve süreleri bitince maddi destek sona ermiş ve sefalete sürüklenmişlerdir. Bugünküler de, er veya geç aynı akıbete uğrayacaklardır.

 

Acır mıyım böylelerine? Asla milletine ve devletine ihanet edenler iki cihanda da sürünsünler diye beddua eder geçerim…

 

Bu 150’liklerin her birinin ihanetleri ayrı ayrı mercek altına alınmalı ve halkımız tarafından bilinmelidir. Bunları bilince çok şaşıracak ve hayrete düşeceksiniz… Bu ihanette kutsallarımızın ve inançlarımızın kullanıldığını görmek sizi çok üzecektir. Hele zorda iken başta din kardeşliği olmak üzere insani nedenlerle ekmeğimizi bölüştüğümüz, yer ve yurt sahibi yaptıklarımızın ihanetleri sizin yüreğinizi daha da acıtacaktır.

 

Onun için günümüzü bir de bu çerçeveden görmeye çalışın. Zaten dünkü hainlerin yetiştirmeleri içimizde yaşıyor. Ve 150’likleri biliyoruz ama esas çoğunluğu oluşturan bu hainlerin kim olduğunu bile duymadık. Sanki gizli bir el onları unutturdu hatta itibarlı bir hale getirmiş bile olabilir.

 

Devlet kin tutmaz, affeder, hoş görür diyorlar…ama bu devlet için geçerli bir şey olmalıdır. Buna karşılık millet unutmamalı ve ihanet karşısında daima gereğini yapmalıdır. Tabii ihaneti biliyorsa ve hainleri tanımışsa!!!

 

Bunları Hasan Tahsin’in nezdinde 15 Mayıs 1919 günü başlayan Yunan İşgali ile birlikte toprağa düşen yüz binlerce masum Türk insanı için yazıyorum… Ruhları şad olsun.

 

Bana sorarsanız 1918-1923 yılları arasında karşı karşıya kaldığımız ve 150’liklerle hatırladığımız ihanet, bu topraklarda devam ediyor…

 

Eğer öyle olmasaydı Filistin’de kan akmazdı, Filistin konuşulurken Kerkük unutturulmazdı, Kırım’ın Ruslarca işgaline sessiz kalınmazdı, Doğu Türkistan’daki Türk asimilasyonuna susulmazdı, şehit kanları ile sulanmış Kıbrıs’ın terkine kılıf aranmazdı, Ege’deki Türk Adaları Yunan çizmesi ile çiğnenmezdi, Balkan ve Avrupa Türklüğü kaderine terk edilmezdi, mazlum ve mağdur Müslüman terörle özdeşleştirilmezdi…

 

Göreceksiniz sırası ile gidip bizi 30 Ekim 1918 şartlarına taşıyacaklar! Biraz tarih okusak olayları ve aktörleri tanıyacak, başımıza gelecek olanları anlayacağız… Anlayacağınız o ki; aramızda nice 150’lik yaşıyor…Bunu bile bilseniz, tedbir almak için kafi!

 

 

Çanlar Ekonomi İçin Çalıyor

Önceki yazılarımda da vurguladığım şu idi; Türkiye’nin kamu ve özel sektör dış ticaret cari işlemler açığı var, bunu dış borçlanma ile kapatıyoruz.

En kötüsü de, cari açık kronik yani yapısal olduğundan, vadesi gelen borcu ekonomimiz “cari fazla” veremeyince kapatamadığımızdan dolayı, vadesi gelmiş borçları çevirmek için tekrar tekrar borç alıyoruz.

Yani kartopu gibi büyüyen borç sarmalı!

Cari açık borçlanması dışında; belli bir kullanma limitini aşmazsa aradaki farkın kamu tarafından karşılanması yani yıllık ödeme garantili köprü, metro, tünel, santral gibi “yap ve işlet” işler için gelen fonlar da hazineye yük olduğundan, borç hanemize “artı” olarak yazılıyor.

Gelişmiş ülkelere göre, daha yüksek faiz ve vergi avantajları nedeniyle Türkiye’ye akan yabancı fonlar, yabancı ortaklı bankalar tarafından şirket kredileri, konut ve tüketici kredileri şeklinde dağıtıldı.

Yerli kişi ve şirketler de -bize göre bol ve ucuz sandığımız(borç veren yabancıya göre tersine çifte kavrulmuş kâr)- yabancı fonların cazibesiyle aşırı borçlanmaya yönelince, borç hanemiz kabardıkça kabardı.

Hem borç alıp faiz ödedik hem de aldığımız borçlarla adamların mallarını satın aldık, al sana çifte kavrulmuş kâr!

Borç almak ilkin en cazip ve en kolay yoldur.

Fakat borçlar kapatılmayıp ötelendikçe, aşırı borçlanma nedeniyle limit aşımı ve gittikçe artan maliyetler neticesinde borçlar çevrilemez hale geliyor.

Tehlike sadece borçlanma meselesi olsa iyi !

Yeniden borçlanmak zorlaşınca, “yeni borç veririm ama ulusal meselelerle birleştirip pazarlık unsuru olarak masaya koyarım” denilirse, borç sorunu “beka sorunu” halini bile alabilir.

Şahıs ve şirketlerin kredi kartlarının, konut ve tüketici kredilerinin nasıl ki bir limiti varsa, devletlerin de uluslararası borçlanma limiti var.

Pekiyi bunu kim derecelendiriyor?

Şahıs ve şirketlerin kredi kartlarının, konut ve tüketici kredilerinin limitini nasıl ki “KKB” yani “kredi kayıt bürosu” kuruluşu derecelendiriyorsa, devletlerinkini de uluslararası kredi kuruluşları derecelendiriyor.

Moody’s ve S&P gibi kredi derecelendirme kuruluşları bu görevi görüyor.

Kredi derecelendirme kuruluşlarının gayesi, ülkelerin kredi notunu düşürüp veya notunu arttırarak; global yatırımcılara ya da büyük global fonları yöneten finansal kurumlara hitaben, fonlarını sokacağı ülkelerin risklerini raporlayıp, olumlu ya da olumsuz anlamda uyarmaktır.

Kredi derecelendirme kuruluşlarının raporları olumlu iken de eleştirdiğimden, elbette bu kuruluşlar çok güvenilir demiyorum, ama fonlar Türkiye’ye akarken bu kuruluşlar Türkiye için olumlu rapor yazıyorlardı, o zaman hükümet bunları alkışlıyor, iç siyasi propaganda malzemesi yapıyordu.

Sen elin parasına muhtaçsan, elin oğlu istediği atı oynatır, maalesef sen de atlarına eyer olursun.

Konuya gelince; her dönem ucuz maliyetli dış borçlanma sağlayamazsınız, dış konjönktür buna uygun olursa kolay olur, faiz maliyeti de eskiye nazaran düşük olur.

Kredi derecelendirme kuruluşlarının raporlarıyla da desteklenirse; ülkenin riski düşer ve krediler açılır, borçlanma limiti de artar.

Türkiye açısından konunun başına dönersek; alınan borcun kredi maliyeti düşük olsa bile, aldığınız borcun nerede kullanılacağı ondan çok daha önemlidir.

Ekonomik canlılık dönemlerinde dışarıdan gelen fonlar kredilere dönüşüp, imalat sanayi ve endüstriyel tarım sektörleri yerine; yol, tünel, köprü, AVM, konut gibi inşaat sektörüne ve yüksek teknolojik ürün ithalatına doğru aktı.

İnşaat sektörü bir döneme mahsus istihdam sağlar yani iş yaratır, aş yaratır.

Fakat inşaat sektörünün sürekliliği yoktur, ihracata yönelik olamadığı gibi, iç tüketimi de tetikler.

İçeride tüketim tetiklendikçe, dünya ticaret pazarına ardına kadar açık ekonomik yapımız nedeniyle, ithal ürünlere olan tüketim talebi daha da artar.

İthalat patlaması ile GSYH yani kısaca “milli geliri” rakamsal olarak artıyor şeklinde görürsünüz.

Oysa bu tamamen balon bir artıştır.

Düşük kur ve aşırı borçlanma ile tetiklenen tüketim artışının oluşturduğu balon bir artış !

Kalıcı bir milli gelir artışı değildir.

Nitekim milli gelir, Türk lirası cinsinden toplam brüt kazançlar ABD dolarına çevrilerek dolar cinsinden hesaplanır.

Dolar kuru Türk lirası karşısında hızla değer kazanmaya başlayınca, haliyle milli gelir de dolar bazlı olarak aşırı küçülecektir.

Evvelden pek övünülen, aslında düşük kur ve bol borç nedeniyle balon olan, kişi başına ortalama 10.000 dolar, ortalama brüt 800 milyar dolar milli gelir artık anılarda kaldı.

Uzun süre düşük seyreden dolar kuru dönemlerinde, milli gelir rakamları gerçek büyüklüğü yansıtmaz.

Çünkü kurun değeri, gerçek değer değildir.

Kur artıp, gerçek değerini buldukça, hem üstü örtülen ekonomik zaaflar nüksedecek hem de balonlaşan milli gelir rakamları gerçek değerini bulacaktır.

Gerçekler acıdır, durumu özetlersek:

ABD tarafından değeri belirlenen dolar, gerçek değerinin altında yıllarca bize satıldı, şimdi değeri katlanarak geriye isteniyor.

10 sene önce aldığımız borcu yedik bitirdik, şimdi en az 4 katı değerle geriye ödeyeceğiz.

Milli gelir ise kur arttıkça eriyip gidiyor.

Yakın dönemde G20 listesinde 17. sıradan daha aşağı sıralara doğru inersek hiç de sürpriz olmaz.

Artık çanlar Türkiye ekonomisi için çalıyor.

 

 

 

Hakikî Milliyet ve İslâm (1)

0

Şer’î / İslâmî meşveretten yani danışma, konuşma ve anlaşmadan ne anlamalıyız? Önce şunu bilmeliyiz ki, özellikle zamanımızda bir adamın bir günahı, bir kalmıyor! Bâzen büyür, sirayet eder, yayılır yüz olur. Bir tek hasene, iyilik ve sevap bâzen bir kalmıyor! Belki bâzen binler dereceye terakkî edip yükseliyor. Bunun hikmeti ve sırrı şudur:

İslâmiyet’in hürriyet anlayışı ile meşru / dine uygun meşveret / danışma, istişare ve karşılıklı konuşma; hakikî / asıl milliyetimizin hâkimiyetini gösterir. Hakikî milliyetimizin esası, rûhu ise İslâmiyettir. Tabii, İslâmiyet dediğimiz rûhun bir de, kisvesi / bedeni var. Kendini gösterdiği bir mekânı ve kürsüsü var. İslâmiyetin içinde yer aldığı “Müsbet Milliyet” denen zırhı var. Çünkü İslâmiyet rûhumuz ise, Milliyetimiz de, o rûhu koruyan ceset hükmündedir.

Geçmişte Osmanlı Hilâfeti, dün ve bugün Türk Ordusu’nun; rûhu, esası ve özü İslâmiyet olan o milliyete bayraktarlığı var. İşte bu hakikate dayanarak diyoruz ki, o İslâmiyet Milliyeti’nin sadefi ve kal’ası hükmünde olan selef olarak / önce Araplar ve halef olarak / sonra Türkler; hakikî iki kardeş olup, kutsal kalenin nöbetçileridirler.

Çünkü, bir fikir varsa; onu benimseyen, özümleyen ve savunanı da olması gerek. Yoksa kuru toprağa düşen damla misali, buhar olup uçar. İşte milliyet; bu himaye ve korumacılığı yapar. Hem ruh kazanır hem de onu koruyan olur. Karşılıklı gereklilikle, hem fikir hem de fikir sahibi varlığını idame edip, devam ettirirler.

İşte bu kudsî / kutsal milliyetin râbıta ve bağıyla; umum Müslümanlar aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin efradı / fertleri gibi, İslâm tâife ve toplulukları da birbirlerine İslâm kardeşliği ile bağlı ve birbirleriyle alâkalı ve ilgili bir hâl alıyor. Birbirine mânen -lüzum olsa maddeten- yardım eder. Güya bütün İslâm taife ve toplumları nurdan bir silsile ile birbirine bağlıdırlar.

Nasıl ki, bir aşiretin bir ferdi bir cinayet işlese; o aşiretin bütün efradı, o aşiretin düşmanı olan başka aşiretin nazarında suçlu olur. Sanki herbir fert o cinayeti işlemiş gibi, o düşman aşiret onlara düşman olur. O tek cinayet, binler hükmüne geçer. Eğer o aşiretin bir ferdi, o aşiretin mahiyetine temas eden iftihar edeceği bir iyilik yapsa; o aşiretin bütün efradı / fertleri onunla iftihar eder / övünür. Güya herbir adam, aşirette o iyiliği yapmış gibi iftihar eder.

İşte bu zikredilen hakikat içindir ki, bu zamanda seyyie, fenalık ve kötülük; işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar İslâm nüfusunun hukuk ve haklarına tecavüz ve saldırı olur. Nitekim görüyoruz. Öyleyse, İslam Dünyası’nda birbirinin kardeşi hükmünde olan tüm Müslümanlar: “Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeye iktidar ve gücümüz yok! Onun için mazuruz!” diye böyle özür beyan etmesinler. Çünkü kabul edilecek cinsten değildir.

Tembelliğimiz ve “Neme lâzım!” deyip çalışmamamız ve İslam İttihadı / İslam Birliği ve İslam’ın hakikî milliyeti ile gayrete gelmememiz; tüm dünya Müslümanları için, çok büyük bir zarar ve onlara çok büyük bir haksızlıktır.

İşte seyyie / kötülük böyle binlere çıktığı gibi, hele bu zamanda hasene; yani İslamiyetin kudsiyetine temas eden iyilik; yalnız işleyenin üstünde kalmaz. Belki o hasene / o iyilik milyonlarca iman ehline manen fayda verebilir. Maddî – manevî hayatına, rabıta ve bağına kuvvet kazandırabilir. Onun için “Neme lâzım!” deyip kendimizi tembellik döşeğine atmak zamanı değil.

Bundan dolayıdır ki, tüm dünya Müslümanları bizde olan haklarını dâvâ ediyorlar. Yani küçük İslam taife ve toplumlarının manfaat ve yararı, dünya ve ahiret saadetleri büyük ve muazzam millet olan Arap ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Bizim tembellik, fütur, bezginlik ve gevşekliğimiz yüzünden, biçare küçük kardaşlarımız olan İslam taife ve toplumları zarar görüyor.

Hususan ey muazzam, büyük ve tam intibaha gelmiş / uyanmış veya uyanacak olan Araplar! Bu sözler öncelikle sizleri bağlar. Çünkü bütün İslam taifelerinin üstadları imam ve önderleri, özellikle İslamiyetin mücahitleri olmuş ve yine olacak olan Araplar ve sonra muazzam Türk Milleti; o kudsî / kutsal vazife ve ödevi omuzladılar ve yine omuzlayacaklar İnşaallah.

Onun için, tembellikle günahımız büyüktür. Ve iyiliğimiz ve hasenemiz de gayet / son derece büyük, yüce ve ulvîdir.

 

 

Akşener Ankara’da Kampanyaya Basladı! Oradaydık!

Türkiye her zaman (!) olduğu gibi yine tarihi günler yaşıyor.

 

Zor zamanlardan geçiyoruz… Halkımız mutsuz ve umutsuz… gençler gelecekten endişeli! Ekonomik sıkıntı had safhada…

 

Milletimiz bu tablodan kurtulmak için bir “değişim” arayışında…

 

Bunun için benimde aralarında bulunduğum kurucular ile Meral Akşener liderliğinde İyi Parti‘yi kurduk ve değişimin lokomotifi olduk.

 

Bunu gören iktidar sahipleri ve siyaset baronları gündemi koşturmaya başladılar ve “baskın seçimi” Türk Milletine dayattılar.

 

Anlıyoruz ki, iktidar sahiplerinin ve ortaklarının amacı sorunları çözmek değil koltuklarını korumak..bunun için yapmadıkları yok! Seçime 17 ay varken iktidarı bırakıp seçime gidiyorlar… Bunun adı, yönetememektir.

 

Ancak emeklinin, esnafın, işsizin, memurun, gençlerin birikmiş tonlarca sorunu var…

 

Meral Akşener bu sorunları çözmek ve gençler için yeniden yaşanabilir bir Türkiye’yi inşa etmek için bugün kampanyasını Ankara’da başlattı. Biz de buna şahitlik ettik.

 

Akşener’in iktidarında en büyük torpiliniz Türkiye Cumhuriyeti’nin size verdiği kimlik kartları olacak yani hepimiz devlet ve iktidar karşısında eşit olacağız ve hakça eşit hizmet alacağız… Devlet insan için var olacak… Sosyal adalet mutlak tesis edilecek.

 

Akşener kadınlar ve gençler başta olmak üzere yediden yetmişe Türk Milletinden destek istiyor ve “Yüzünüzü Güneşe Dönün!” diyor… Güneş çıkınca ampul söner… Hadi bakalım “Bismillah”..

 

 

Ekonomik Krizin Sebebi Dış Güçlerin Oyunu DeğiL

Türk Lirasının Amerikan Doları ve Euro karşısında önlenemeyen değer kaybı, ekonomik krizin en güçlü habercisi oldu.

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olan Yiğit Bulut’un, 2010 yılında, dolar kuru 1,52 TL iken, “merak etmeyin 1 dolar 1 TL olacak” demesinin üstünden çok şeyler geçti.

Bütün ekonomi kurmaylarının ve R.T. Erdoğan’ın “sakın dolar almayın, duvara çarparsınız”, “dolar düşecek, dolarlarınızı bozdurun, TL’na çevirin” türü açıklamalarının hep tam tersi oldu.

Ekonomiden sorumlu her kim varsa hepsinin aynı teraneyi söylemeye devam etmesi acı gerçeği değiştirmiyor.

Dün itibariyle dolar 4,5 TL mertebesine geldi. Oysaki Orta Vadeli Programda 2018 yılı için ortalama Dolar/TL kurunun 3,73 olarak alındığı görülüyordu.

Türk Lirası yılbaşından bu yana yüzde 17 değer kaybetti. Yani geliri dövizle olmayanlar, geliri sadece TL ile olan bizler yüzde 17 oranında fakirleştik.

Benzin 6 lira 19 kuruşa çıkarak, Mazot 5 lira 67 kuruşla rekor üstüne rekor kırıyor.

Bütün bunlara bağlı olarak Ramazan ayına girerken, her türlü gıda dahil ihtiyaçlara zam üstüne zam geliyor.

Ekonomik büyümenin dayandığı tek sektör inşaat alanında 2 milyon konut satılamadı, elde kaldı. Hükümet konut satışında KDV’yi altı aylığına yüzde 18’den yüzde 8’e indirdi..

Hazine ihalelerinde birleşik faiz iki yıllıkta yüzde 16.61’e yükseldi.

Buna karşılık hükümet bankalara baskı yaparak konut kredilerinde faizi düşürdü.

Bu geçici tedbir konut satışlarını biraz rahatlatsa bile kalıcı fayda sağlayamaz. Belki seçimlere kadar yandaş müteahhitleri rahatlatır.

Eğer talimatla faizi düşürmek mümkün olsaydı, verirsiniz talimatı faizler kalıcı olarak düşer, enflasyon ve kurlar artmazdı.

Bütün bunlar ekonomiyi idare edenlerin kontrolü ellerinden kaçırdıklarının işareti.

Yaşadığımız ekonomik sıkıntıları ana sebebi, Türkiye cari açık veriyor ve borcunu borçla kapatmak için para bulmakta zorlanıyor.

Türk devleti gibi Türk halkı da çok borçlu. 100 lira geliri olanını 55-56 lira borcu var.

Şimdi herkes bir yandan hayatını sürdürmeye çalışırken, bir yandan da borçlarını nasıl ödeyeceğini kara kara düşünmekte.

**************************

Borç Aldığın Parayı İnşaata Gömersen

Türkiye’nin yapısal sorunu cari açık vermesidir. “Cari açık, en anlaşılabilir tabirle bir ülkenin ürettiği miktardan daha fazlasını harcaması demektir.”

Faizin de dövizin de kontrol altına alınamaması cari açığın 55 milyar doları bulmasındandır. Sadece Mart ayında 4.8 milyon dolar gibi açık vermişiz.

Bu açığı borçla kapatabiliyoruz. Eğer dışarıdan aldığımız bu borç para ile üretime dönük yatırımlar yapsak mesele yoktu. Biz aldığımız borcun tamamını inşaata ve lüks tüketime yatırdık.

Mahfi Eğilmez hesaplamış, bu yıl içerisinde ödenmesi gereken acil dış borcumuz 241 Milyar Dolar tutuyor.

Dışarıdan para artık bol gelmiyor. Gelen de yüksek faiz istiyor. Çünkü Türkiye ekonomisi artık güven vermiyor.

Bütün bunlar “dış güçlerin oyunu” veya “bir ekonomik 15 Temmuz girişimi” falan değil. Yandaş medya ve kalemler yalan söylüyor. Cari açık değil, fazla veren bir devlet ol da bakalım dış güçlerin oyunu etkili olabilecek mi?

Çare, güven verici yeni bir hükümet ve yeni bir ekonomi yönetimi. Bu değişimin kazandırdığı zaman içinde de yapısal sorunları giderici temel reformları yapmak.

“Kanal İstanbul” gibi ekonomiyi hepten bozacak, getirisi belirsiz çılgın yatırımları iptal ederek, bunların yerine üretimi ve istihdamı önceleyen yatırımlara yönelmek.

Mesele bundan ibaret.

**************************

Faiz Enflasyonun Sebebi mi, Sonucu mu?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tezi “faiz enflasyonun sebebidir.”

Oysaki bütün ekonomistler bunun tersine inanıyor: “Faiz enflasyonun sonucudur.”

İyi Partinin ekonomi kurmayı, Merkez Bankası E. Başkanı Durmuş Yılmaz “eğer faiz enflasyonun sebebi ise sonucu değilse, o zaman bu insanlar gerçekten Nobel İktisat ödülü almaya hak kazanırlar” dedi.

Erdoğan bu tezine gerçekten inanıyorsa elini tutabilecek hiçbir güç yok. “Faizleri sıfırladım” dese kimse itiraz edemez.

Eğer enflasyon faizin sonucu ise, “sıfır faiz eşittir sıfır enflasyon” olur. Biz de sabit fiyatlarla yaşarız, hayat pahalılığı hissetmeyiz. Gıdadan akaryakıta, telefondan konuta kadar fiyatların artmadığı bir ülkede yaşamanın keyfini çıkarırız.

Böyle olmadığını herhalde Erdoğan da biliyor. Ama bize doğruyu söylemiyor.

Erdoğan kendi tezine inansaydı, herhalde faizleri hemen sıfırlardı.

 

 

Gelincik Tarlası

0

Prof. Dr. Uğur Türkmen’in ‘Gelincik Tarlası‘ isimli eserinin genişletilmiş 3. baskısı, Ocak 2018’de,  13,3 X 20,6 santim ölçülerinde 331 sayfalık şık bir kapak içerisinde okuyucuya sunuldu.

Eserde; düzgün bir Türkçe ve samîmî ifâdelerle kaleme alınmış, ‘İnsanlar‘ ve ‘Olaylar‘ hakkında bilgilerle ‘Hikâyeler’, biraz da genç öğrencilerine tatlı-faydalı öğütler var. Kulaklara küpe olacak özdeyişler dikkat çekiyor:

ü    ‘Müzik eğitimcisi kendi alanı dışında -bağlama, gitar, piyano başta olmak üzere- en az iki üç çalgıyı daha tanımalı, çalabilmeli hattâ eğitimini verebilmelidir.’ (s: 24)

ü    ‘Zamanın birinde krallıkların hüküm sürdüğü bir yerde değerli bir piyano sanatkârı konser verirken ön sırada oturan kral ve yandaşlarının konuşmaya başlaması üzerine, piyanonun kapağını kapatıp şu sözleri söylediği anlatılır:

-Krallar konuşurken bize susmak düşer!’

ü    Müzik eğitimi verilen okulda lise 2. Sınıf öğrencisinin yazdığı bir yazı, müziğimizin geleceği konusunda ümitler müjdeliyor:

 

Duygularımı şiirle anlatamam çünkü şair değilim. Kendimi gölge ve ışıkta ifade edemem çünkü ressam değilim. Düşüncelerimi hareketlerle de açıklayamam çünkü dansçı değilim. Fakat bunların hepsini müzikle yapabilirim. Çünkü ben bir müzisyenim. Mozart’ın dediği gibi ‘Ben kendimi müzikle ifade edebilirim.’ Sanatımı yaparken büyük zevk duyarım. Müziğin beni bütün kötülüklerden arındırdığını hissediyorum. O kadar güçlü bir sanat ki insana duyguları yaşatabiliyor. Hüzünlendiriyor, ağlatıyor, güldürüyor, oynatıyor. Müziği, matematiği, aşkı, acıyı, dansı, operayı, unutulmaz anları, hırsı… Müzik dünyada olmasaydı yaşamak nasıl olurdu? …. Her şey bom-boş olurdu. Demek ki müziksiz yaşayamıyoruz. O halde neden insanlar müziğimize sanatımıza sâhip çıkmıyorlar? Neden gün geçtikçe bilinçsiz insanlar yüzünden müziğin kalitesi düşüyor? Buna kimse tepki vermiyor? Hiçbir şey yapmayan seviyesi, kültürü düşük insanlara sanatçı demek kolay geliyor. Sanat, sanatçı kelimesi bu kadar basit ve kolay değildir. Sanat aşk ister, emek ister. Verdikçe üretir. Vücudunun her şeyini, rûhunu vererek yapılır. … Sanatı sanat için yapmalıyız ki ona yeni değerler katılsın. Toplumun kültür seviyesi yükselsin.”

 

Prof. Türkmen’in satırlarında okuyucunun gözbebeklerine yağmur bulutları gönderen hüzünler; sevinçlere – mutluluklara martı kanatları takıp havalandıran başarıların hikâyeleri var. Gelecek vaat eden öğrencilerin keşfi ile gurura dönüşen sevgiler var.

 

Öğretmenlerin hepsi her zaman bu duyguları mutlaka yaşarlar. Fakat pek azı bunları yazıya dönüştürür. Gelincik Tarlası‘nda hüzünler paylaşıldıkça azalıyor, sevinçler paylaşıldıkça çoğalıyor.

 

Öğretmen hâtıraları yazıldıkça tarlalar pembeleşecek, gökyüzünün mâvisi, muratların yeşili tarla toprağının üzerini tül gibi örtecek. Uğur Türkmen, yetenekli ve üretken bir öğretmen… Yazdıkları okunmalı, örnek alınmalı. Çocuklarımızın, gençlerimizin Uğur Türkmenlere ihtiyacı var.

 

Prof. Türkmen, bulunduğu şehirlerin yalnız müziğiyle değil; târihi, el sanatları, halk oyunları ve kültürleriyle de ilgileniyor. Bölge türkülerini nota ve güfteleriyle birlikte kitap hâlinde yayımlıyor. (s: 85-88)

 

Kütahya’ya ait bölümlerde Kütahyalı Hisarlı Ahmet’ten çokça bahsediliyor (s: 86, 87; 124; 127-129; 191; 213-215; 237-241; 242-233)

 

Bilindiği gibi insanlarımızın sayıları çok az olan bir grubu, müziğin işret aracı olduğunu düşünür ve müzikle meşgul olanlara iyi gözle bakmaz. Hisarlı Ahmet’e bu düşüncelerini seslendirdiklerinde, şöhreti yurt dışına taşmış üstâdın cevabı muhteşemdir: ‘Ben sazımla Allah’a, sizden daha yakınım!’

 

Öğretmenler, öğrencilerine her zaman, öğretmen meslektaşlarına da nâdiren ders verirler. Her seviyedeki öğretmen için hârika bir metot: ‘Altı şapkalı düşünme tekniği‘… Okunmaya değer: (s: 93-95) ‘Öğretmenlik Üzerine‘ başlıklı yazı, başarılı öğretmen olmak isteyenlere altın anahtar sunuyor. (s: 98-100) Prof. Türkmen öğretim-eğitim sisteminin künhüne varmış bir eğitimci. ‘Öğüt verme, örnek ol‘ örtülü tavsiyesinde bulunuyor. (s: 126)

 

Ahbaplık ettiği seyisin cevabı hem tebessüm ettiriyor, hem düşündürüyor. (s: 131)

 

Müzik Hayattır‘ başlıklı yazı bir berceste metin…  ‘Hayat Müziktir‘ şeklinde de yazılsaydı değişen bir şey olmazdı. (s: 166, 167)

 

Ermeni Müzisyen Gomidas’ın Kütahyalı olduğunu öğreniyoruz. (s: 195-206)

 

Râhip ve müzisyen Gomidas Vartabed, (1869-1935) kendisine yapılan haksızlık için özür dileme bâbında, 1916 yılında burslu olarak Fransa’ya gönderildi. Süresi dolunca yurduna dönmeyi reddetti, Fransız vatandaşı oldu. Ölümünden tam 68 yıl sonra, Ermeni sözde soykırım iddialarını sembolleştirmek maksadıyla Paris’te ‘Kin Anıtı‘ olarak heykeli dikildi. ‘Millet-i Sâdıka‘ olarak anılan topluluğun bir ferdi idi, fanatik Ermeniler, onu istismar edip bayraklaştırdılar. Biz Türkler, Artin Penik’e sâhip çıkmayı düşünmemişken Gomidas’a ağıtlar yakmamız da ‘sâdıklarımızdan‘ saymamız da mümkün değildir. ‘Bizim sanatkârımız‘ olmaktan çıkmıştır. Fanatik Ermenilerin kumdan heykelidir o.

 

*   *   *

Eserin 207-212. sayfalarında, Kütahya’daki kültür faaliyetlerinin, Orta Anadolu’muzdaki bütün il ve ilçelerimize örnek olacak şekilde zengin olduğunu okuyoruz. ‘Ne yapabilirim ki?’ diyerek çâresizliğini kabullenmek yerine ‘Şunları… şunları yapmalıyım‘ azmiyle işe koyulmayı tercih eden bir vatan evladının düşüncelerini (s: 221-225)’te okuyup ülkemizin geleceği hakkındaki ümitlerinizi çoğaltabilirsiniz.

 

Prof. Dr. Uğur Türkmen’in bal tadındaki sohbetlerini, faydalı bilgilendirmelerini, iç açıcı haberlerini içeren kitap, kısa 2 hâtıra (s: 300-328), ‘Son Söz’ (s: 329) ve kendisi hakkındaki bilgilerle sona eriyor. (s: 330-331)

 

Kitabın, uturkmen@aku.com.tr adresinden temini mümkün olabilir.

 

 

UĞUR TÜRKMEN

1971 yılında Kütahya’da doğdu. İlk-orta ve lise öğrenimini Kütahya’da tamamladı. 1993 yılında Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Öğretmenliği Bölümünü bitirdi. 1996 yılında Selçuk Üniversitesi’nden ‘Bilim Uzmanlığı’nı, 2005 yılında ise Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Müzik Anabilim Dalı Bölümünden ‘Doktorasını’ aldı. 2006 yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda Yardımcı Doçent olarak göreve başladı. 2010 yılında Doçent, 2017 yılında Profesör oldu.

 

Halen Müzik Bölümü, Müzik Anasanat Dalı Başkanı ve Konservatuar Müdürü olarak görevine devam etmekte olan Prof. Türkmen evli ve üç çocuk babasıdır.

Dersleri:

Müzikte Pedagojik Metotlar, Araştırma Yöntemleri, Sistematik Müzikoloji Çalışmaları, Türk Müziğinde Çokseslilik Uygulamaları.

Yayınları:

Müzik eğitimi ve müzikoloji alanlarında millî ve milletlerarası ilmî toplantılarda bildirileri, meslekî ve hakemli dergilerde makaleleri, Müzik eğitimi, oda müziği-orkestra, çocuk şarkıları alanlarında kitapları yayınlandı.

KUŞBAKIŞI

ATSIZ ve TÜRKÇÜLÜĞÜN YARIM ASRI:

Süreli Yayınlarda Türk Milliyetçiliğinin Seyri 1931-1975‘ alt başlıklı kitap, Hüseyin Nihal Atsız’ın (1905-1975) yayımladığı; Atsız Mecmua (1931-1932), Orhun (1933-1934), Orhun (1943-1944), Orkun (1950-1952), Orkun (1962-1965) ve Ötüken (1964-1975) isimli toplam 273 sayılık dergi külliyatının üzerinde yapılan titiz, uzun süreli, geniş hacimli ve yorucu incelemelerinin raporudur.

Ozan Karabulak’ın eseri, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 766 sayfa olarak Aralık 2017’de yayımlandı. Eserde: tez çalışmalarına mevzu olmuş Atsız’ın Dergileri,  bu dergilerde yazısı yer alan kişiler hakkında tam tekmil bilgiler var.

Atsız; fikir adamıdır, şâirdir, târih ve dil bilginidir, muharrirdir, müelliftir, ediptir, hatiptir ve nâşirdir. Daha da önemlisi, vatanını-milletini sevmiş olması sebebiyle Türkiye’nin ve belki de dünyanın en çok mağdur edilmiş mümtaz insanlarından biridir. Kendi imkânlarıyla yayımladığı, sık sık kapatıldığı için uzun ve kısa aralıklarla yayınlama imkânı bulduğu dergiler O’nun ömrünün 44 yılını; sürgünler, görevden alınmalar, tenzil-i rütbe ile izbe odalarda memuriyete mahkûmiyetler sebebiyle karartmıştır. Buna rağmen yılmamış, mücâdeleden çekilmemiş, büyük bir idealist olarak binlerce gencin vatansever duygularla mücehhez Türk milliyetçisi olarak yetişmesine vesile olmuştur. Yazılarının toplandığı ‘Türk Ülküsü‘, şiirlerinin toplandığı ‘Yolların Sonu‘ isimli kitapları; ‘Bozkurtların Ölümü‘, ‘Bozkurtlar Diriliyor‘, ‘Deli Kurt‘, ‘Ruh Adam‘, ‘Z Vitamını‘, ‘Dalkavuklar Gecesi‘ isimli 6 adet roman ile Makalelerinden derlenen: *Çanakkale’ye Yürüyüş /                    Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi, ***Makaleler 1-2-3, *Türk Târihinde Meseleler, *İçimizdeki Şeytan, *Turancılık, Millî Değerler ve Gençlik, *Târih, Kültür ve Kahramanlar isimli 8 adet kitap, *Türk Edebiyatı Târihi, *Türk Târihi Üzerine Toplamalar, *Evliya Çelebi, *Dîvân-ı Türkî-i Basit, *İstanbul Kütüphânelerinde Üç Adet Bibliyografya isimli 5 adet inceleme kitabı yayımlandı.

Eserin 1. bölümünde Atsız’ın neşrettiği 6 adet dergi hakkında geniş bilgiler yer alıyor. (s: 33-104)

İkinci Bölüm’de Atsız’ın yayımladığı dergilerinde, ele alınan mevzular, kuşbakışı ile değerlendiriliyor. Ara başlıkların hepsi, işlenen mevzuların ehemmiyeti hakkında bilgi veriyor: *Bilinmeyen Mesele: Batılılaşma; *Hür Dünyanın Kilidi: Kore; *Evin İçinde Nizâ: Anadoluculuk; *‘Hani O Yıldızı Ayı’: Kerkük; *Fesat Ocağı: Köy Enstitüleri; *Çıfıt: Yahudiler; *Turancı Bir Hamle: Kıbrıs; *’Büyük Türkçü’ Mânevî Baba, Netâmeli İsim: Rıza Nur; *Öztürkçecilik Karşısında Türkçülük: Dil Meselesi; *Târihin Çözeceği Dilemma: Atatürk; *Muhataralı Mesele: Din; *Ebedî Hasım: Komünizm; *Bir tanımlama Meselesi: Türkçülük; *Her Devrin Meselesi: Alparslan Türkeş ve Milliyetçi Hareket Partisi; *Müstakbel Hasım: Kürtler ve Kürtçülük. (s: 113-356)

Ozan Karakulak’ın, eserini hazırlarken ne kadar titiz çalıştığını, yazdığı her cümleyi en ince teferruatına kadar belgelere dayandırdığını anlamak için 155-169. sayfalar arasındaki 14 sayfayı okumak yeterlidir. Bu sayfadaki bilgiler, 64 adet dipnot ile temellendirilmiştir.

Üçüncü Bölüm’de ‘Yarım Asrın Kısa Bir Muhasebesi‘ başlığı altında Türkçüler Derneği anlatılıyor.

Bir numaralı ek: ‘Dergilerin Fihristi‘dir. 6 Adet Mecmua ve 273 sayıdan oluşan Atsız Dergileri Külliyatının her bir sayısında yer alan; makale, şiir ve diğer kalem ürünlerinin başlıkları ve yazarları, (s: 446-531) 2 numaralı ekte ise aynı külliyattaki yazarların Soyadı alfabetik sırasına göre isimleri ve makalelerinin başlıkları ile yazı veya şiirin yayınlandığı derginin ait olduğu ay ve yıl, sayı ve sayfa numaraları veriliyor. (s: 532-662), 4 numaralı ekte: Dergi yazarları ve okuyucuları ile alâkalı Düğün, Doğum, Ölüm ilanları yer alıyor. Böylece Türk Milliyetçilerinin bir aile olduğu belirtiliyor. (s: 663-720). 724-728. Sayfalarda faydalanılan kaynakların isimleri, 729-766. Sayfalarda ise ‘Dizin’ yer alıyor.

Faydalı, bütün Türk Milliyetçilerinin alâkasını çekecek aynı zamanda ilmî ve geçmişi hatırlatan dev hacimli, büyük emek mahsulü olan eseri hazırladığı için; Ozan Karabulak’a, yayımladığı için Ötüken Neşriyat’a sonsuz teşekkürler…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50                                                  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

PİŞMANLIK:

Ata Türker’in, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 184 sayfalık romanı, günümüz gençlerinin hayatını yansıtıyor. Birbirlerini tam mânâsıyla tanımadan evlenip, bir dargın-bir barışık yaşanan fırtınalı bir hayatın hikâyesi… Basit bir hikâye, derin tahliller sebebiyle okuyucuyu sarıp sarmalayacak olağanüstü bir anlatımla başarılı bir romana dönüşüyor. Bir erkek yazarın, ‘duyguya aç bir bayan‘ın iç dünyasındaki tusunamileri andıran fırtınaları sayfalar boyu dikkatle okunacak şekilde anlatması ancak ‘harikulâde başarı‘ olarak vasıflandırılabilir.

Eşitsizlik üzerine bina edilmiş bir evlilik yapısı… Şehir hayatına ayak uyduramamış bir köylü kızı, körpe vücudundan başka dayanağı olmamasına rağmen sadâkat yeminiyle başlattığı evliliği, eşinin ispatlanamamış ihânetiyle sarsılınca toparlanması zor olur. Çocuklarının varlığı da fayda etmez. Tutunacağı tek dal, eşine olan aşkıdır. Fakat duyguları, ‘pişmanlık‘ fitnesinin ağır baskısı altındadır. Ayrıldığına pişmandır, barıştığına pişman…

Eserden tadımlık bir bölüm:

Yepyeni bir karaktere bürünmem gerektiğinin ve iç dünyamın hızlı bir devinime ihtiyacı olduğunun ayırdına varmıştım. Artık seni namussuz biri gibi görmemeliydim. Aldatıldığımı düşünmemeli, bozguncu şeytana kulak asmamalıydım. Ağlayıp sızlanmak yerine gülüp eğlenmeliydim. Kızıl çerçeveler içine hapsolmuş bir çift zümrüdün mutluluktan parıldaması ve iç huzurumun geri gelmesi buna bağlıydı. Keder uçurumunun kenarında asılı ruh tuvaline daldırdığım fırçamın renkleri mavi, beyaz ve pembe olmalıydı. Edebin aşırılığından kaçınmalı, dayatmacı namus anlayışından uzak durmalıydım. Erkek ihaneti kabul edilemez bir şey değildi.

Öyleyse…

Son bir şans daha, ikimize, ailemize… Hiç değilse çocukların hatırı için…

Bir karakter imtihanıydı annelik, en azından bu dersten sınıfı geçmeliydim.

Evime dönmek istediğimi söylediğimde babam çok şaşırdı. Hiddetlenerek ayağa kalktı ve:

İyi düşündün mü? diye sordu.

Düşündüm.

O gâvur oğlu gâvur yine üzecek seni.

Hayır.

Nasıl emin olabiliyorsun?

Suçlu olan benim çünkü. O haklı.

Donakaldı. Kâğıt yırtılmasını andıran bir sesle sızlandı:

Neler söylüyorsun sen?

Doğruyu.

Ama

İlkel duygularıma yenik düştüm. Nefretin kölesi bir insan hâline gelerek onu kendimden uzaklaştırdım. Yeniden kazanmaya çalışmadım.

İhanet etti, yine edecek.

Böyle bir şey olmayacak.

Babamın yüzü bir anda soldu. Gözleri karardı. Boşlukta basamak arayan bir sarhoş gibi yalpaladı. Dizlerinin bağı çözüldü ve yanıbaşındaki koltuğa yığılıp kaldı.

Çok üzüldüm. Beni korumaya çalışan babama hayal kırıklığı yaşattığımı düşündüm.

Babam, zavallı babacığım öksürdü, üşüyormuş gibi titredi ve:

Biraz daha düşün istersen. ,

Kararımı verdim ben.

Pişman olacaksın. ,-Olmayacağım.

Sen bilirsin.

Duygulandım ama ağlamadım. Ağlamamalıydım artık.  (s: 110-111)

Gençler, kendi hayatlarının romanını okur gibi okuyabilirler. Gençliğe özenenler de…

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

MİSYONERLİK:

Prof. Dr. Şinâsi Gündüz’ün telif etiği 13,5 X 21,5 santim ölçülerindeki eserde; misyonerlik kavramları, cihanşümul dinlerde yayılmacılık ve dinin ötekilere tebliği, Hıristiyanlığı siyâsîleşmesi ve misyonerlikte yaşanan gelişmeler, Müslümanlara yönelik misyonerlik faaliyetleri, günümüzde misyonerlik faaliyetleri ve misyonerlikte tatbik edilen yöntemler hakkında bilgi veriliyor.

Hz. Muhammed (sav) Efendimizin 632 yılında ebedî âleme doğuşundan hemen sonra İslâmiyet, Orta Doğu’da hızla yayılma sürecine girdi. Kısa sürede Suriye, İran, Mısır ve Anadolu’da yaşayan insanlar, büyük oranda Müslüman oldu. Bu dönemde Hıristiyanlık, İslâmiyet karşısındaki gerileyişini durdurma telaşına kapıldı. Ancak İslam’ın tevhid inancına dayalı öğretilerindeki kuvvetli temel ve buna dayalı kendine güvenme duygusu karşısında Hıristiyanlar, gerilemenin önlenmesi için teşkilatlanmak ihtiyacını hissettiler. Misyonerlik teşkilatı böylece kuruldu. Haçlı Seferleriyle hız kazandı. Günümüzde ise özel görevler üstlenmiş Misyonerlerle devam ediyor.

DİYÂNET İŞLERİ BAŞKANLIĞI YAYINLARI:

Üniversiteler Mahallesi, Dumlupınar Bulvarı, Nu: 147-A Çankaya, 06800 Ankara. Telefon: 0.312-295 71 03 Belgegeçer: 0.312-284 72 88 e-posta: diyanetyayinlar@diyanet.gov.tr intermet: www.diyanet.gov.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-HALKLARIN RUS DEVRİMİ TARİHİ: Neil Faulkner’den çeviren: Tuncel Özel / Yordam Kitap.

2-İNSAN TÜRÜNÜN KISA BİR TARİHİ: Yuval Noah Harari’den çeviren:  Ertuğrul Genç /  Kolektif Kitap.

3-KARADENİZDE ZAVİYELER: Mehmet Fatsa / Arı Sanat Yayınevi.

4-KIRIM TATAR MİLLÎ MATBUAT TARİHİ: L. Celilova’dan çeviren: Ö.  Küçükmehmetoğlu, / Akademi Titiz Yayınları 5- OSMANLI LÜBNANI’NDA DEĞİŞİM VE İÇ ÇATIŞMA: Süleyman Uygun / Gece Kitaplığı

(64)

 

 

 

Seçim Meydanlarına Değil; Yaşananlara, Yaşadıklarına Bir Bak!

24 Haziran Cumhurbaşkanlığı seçimine doğru yine meydanlar hareketlendi, ülkemizin her yanında mitingler var.

Adaylar belirlendi, ülke seçim mitingleriyle şenlendi…

Her mitingin bir konuşmacısı, her konuşanın da kendine has bir üslubu var!

Kimisi sert, kimisi mizahi!

Kimisi gerçeklere dayalı, kimisi izafi!

Ama önemli olan üslup değil ki…

Adayların yaptıklarının, yapacaklarının anlatıldığı, meydanları dolduranlara verilen sözler!

Her parti adayının kendine has bir sloganı, birçok seçim şarkısı,  pek çok pankartı var.

Her konuşmacının seçtiği konularla,  konuştuklarıyla etkileniyor meydanı dolduranlar…

Anlatılanları dikkatle dinliyoruz, içi dolu mu boş mu diyerek! Sonra dönüyoruz bir de meydanlara bakıyoruz dolmuş mudur, yoksa boş mu duru gözlemleyerek…

Her seçim dönemi hep böyle geçti! Yaşanan her ne varsa ömürlerimizden gitti!

1946 yılından bu yana kaçıncı kez seçime gidiyor ülkemiz? Seçim öncesi meydanlarda söylenenlerden, verilen sözlerden akılda kalan nedir?

Önemli olan her iktidar döneminden milletimiz ne kazanmış, neyi kaybetmiştir?

Yine meydanlar dolup, taşıyor…

Yine seçim anketleri çeşit, çeşit sonuç açıklıyor.

Ama bütün bunlar nafile!

Halkımız oyunu attığında sandığa, işte o zaman belli olacak milli irade.

Kuruluşundan bu yana Türkiye’de ne çok şey değişti, neler gelişti, neleri kazanıp, neleri kaybetti bu ülke ona bir bak!

Son 16 yıldır ülkemizi idare eden iktidar neyi başarmış, nerede başarısız kalmış onu incele. Çünkü seçimleri meydanlarının kalabalığı değil; sokakların dili, evlerimizde yaşananlar etkileyecek.

Onun için seçim mitinglerinde söylenenleri değil, aşağıdaki gerçekleri sorgula:

Milyonlarca işsiz hala umutsuzca geziniyorsa sokaklarda eli boş,

On binlerce gencimiz umut arıyorsa dış ülkelerde,

Onca iş adamı, esnaf kepenk kapatıyorsa iflas etmiş,

Dövülen, sövülen, itilip, kakılan her gün üçü, beşi öldürülen kadınımızın feryatları giderek artıyorsa her günümüzde,

Koyları, kumsalları, ormanları kepçelerle-dozerlerle paramparça ediyorlarsa, geleceğimiz düşünülmeden,

Ağaçlara ”kereste”, doğal güzelliklere ”mangal” diye bakılıyorsa bu ülkede,

Seçimden öncesinde emeklisine iki bayram ikramiyesini verenleri, önceki yıllar neden vermedin diyerek sorgulamadıysan eğer,

Vergi barışı diyerek, vergisini ödemeyenleri affedebiliyorsa bu iktidar,

Faiz lobisini seçimden sonra mutlaka yeneceğim dendiğinde; önceki yıllarda neden yenmedin diye düşünmüyor, sormuyorsan,

Seçim propagandasında kimisi devletin tüm imkânlarını kullanıp, kimisi sadece kendi imkânıyla çıkacaksa halkın karşısına,

Bir de üstüne üstlük,  tek bir adayın propagandası yer bulacaksa yazılı ve görsel basında,

Eh daha ne olsun be kardeşim?

Seçim meydanına gitsen ne olur gitmesen ne?

Esas olarak senin gitmen gereken yer oy vereceğin sandık başı.  O sandığa mutlaka git.

Ama gitmeden önce seçim meydanlarına değil; yaşananlara, yaşadıklarına bir bak ülkemizde.

 

 

Toplu Ölümler Olmadan Harekete Geçmek

Mümkün değil! İki aya yakın zamandır Gazze‘de başlattıkları Büyük Dönüş Yürüyüşü sırasında her yaştan ve her meslekten Filistinli İsrail güvenlik güçlerince katledilmişti.

Fakat Süper Lig‘de şampiyonluk düğümü henüz çözülmemiş, Survivor‘da kimlerin eleneceği henüz öğrenilmemiş ve Seçim‘e kimlerin girip kimlerin girmeyeceğine karar verilmemişti. Bu esnada Suud‘un, Ürdün‘ün, Mısır‘ın, Pakistan‘ın işi başından aşkındı.

Dahası bizde harekete geçmek yürüyüş kararıyla olur. Devletin en üst düzey yöneticilerinden biri komut verir: Harekete geçilecek; geçç! Ve geçilir. Kolay kolay harekete geçmeyen bir toplum olarak muhakkak iki haneli sayılarda kayıp yaşanması klasik davranma alışkanlığımızdır.

Lâkin bu arada son 58-60 kişiyle birlikte Filistin‘de 2 aylık hesap şimdiden üç haneli rakamlara ulaşmıştır. Niye 14 Mayıs ve ABD’nin Kudüs’e Elçiliğini taşıması beklendi? 3 günlük yas ve mitingler doğru karar da niçin mübarek Ramazan‘a kadar halının altına süpürüldü?

Mevsimsel Müslümanlığımızın ayı olan Ramazan-ı Şerif’te geçen seneden beri varlıklarını unuttuğumuz Doğu Türkistan Müslümanlarını ve 8,5 – 9 ay önce 3 – 5 gün boyunca olanca hiddetimizle Arakanlı Rohingya Müslümanlarına yapılan eza ve cefaları dile getirmiş, sonra da başka gündemlerle ilgilendiğimiz için eza ve cefanın olmadığı sanrısıyla yuvarlanıp gitmiştik.

Zulmü görmek istemiyorsan gözlerini kapat kardeşim! Eğer onu da yapamıyorsan başka tarafa bak! Strese girmene gerek yok; sana mevzu mu yok? İki paylaş, bir beğen; nasılsa elinde medyatik bir ibrik, bir de sosyal leğen. Eğlen de eğlen..

Netanyahu Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne çıkarılsın ve ve Trump da şahitlik yapsın” diyeceğimi zannediyorsanız seçim öncesi pek akıllıca olmaz. Hem de İngiltere‘ye yapılan en kritik ziyaret sonrasında. Neticede Ortadoğu’nun Efendileri onlar değil mi?

Simitten adliyeye, İstanbul‘dan Ankara‘ya bizim saray / sultanlık merakımız malûm olsa da 70 yıldır Dünyayı şekillendiren 2,5 gücün 2 hanesi var; siz bunlara saray diyorsunuz fakat bunlar ev: Biri White House / Beyaz Ev / Ak Hane ve diğeri de Chatham House / Çatan Ev / Şatham Hane.

Hulusi Paşamız bile gittiğine göre Çatı Adaydan çok Kıbrıs konuşmuşlardır diye düşünüyoruz. 24 Haziran‘dan belki 5 gün önce, belki 3 gün sonra tekrar Çözüm Süreci / Teröristlerle Müzakere başlarsa anlayacağız ki Londra Ziyareti‘nde anlaşılmış.

Bakacağız ki 20 Temmuz‘un 44. Yıldönümünde hokus pokusla iki Devleti ‘tek’e düşüren anlaşma onaylanmış, garantörlük-marantörlük sıfırlanmış; hemen Ramazan öncesindeki Büyük Britanya Seferimizi hatırsayacağız.

Sonra ne mi olacak? Yarım asır önce ne olduysa.. Kavga, dövüş ve ölümcül olaylar… Sonra tek tek olanları kanıksaycağız. Ancak Kanlı Noel, Hocalı Soykırımı, Tripoliçe Katliamı gibi toplu kırımlar gerçekleştiğinde ise harekete geçeceğiz.

Ne diyorduk: Toplu ölümler olmadan harekete geçmek; mümkün değil!

 

 

Akşener Neden Medyada Yok?

Habertürk yazarı Fatih Altaylı (12 Mayıs 2018), “hiçbir medya türünde haberlerini göremediğini” söyleyerek, “Akşener, Cumhurbaşkanı adayı mı?” başlığıyla bir yazı yazmak zorunda kaldı.

Gerçekten Cumhurbaşkanlığı adaylığı için en güçlü adaylardan biri olan Meral Akşener ne gazetelerde ve ne de TV’lerde hemen hemen hiç yok.

Tamamına yakını yandaş sermayenin hâkimiyetinde olan, bir başka deyişle, Erdoğan’ın denetim ve yönetimine geçmiş olan, medya Meral Akşener’e tam bir ambargo uyguluyor.

Hepimizin vergileriyle ayakta duran “Devletin TRT’si de” aynı ambargo uygulamasının bir parçası.

Buna karşılık, Cumhurbaşkanı adaylarından Tayyip Erdoğan, adeta tuvalete bile gitse, günün her saatinde normal yayınlar kesilerek bağlanılıyor. Mesajlarını canlı yayınla, naklen, bir zaman sınırı olmaksızın veriyorlar. Tam bir beyin yıkama niyeti ve yöntemiyle.

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce de aynı medyada epeyce yer buluyor. Erdoğan’ın ikinci turda rakibinin İnce olması için, diğer muhalif adaylara nazaran İnce’ye pozitif ayrımcılık yapılıyor. Çünkü AKP ve CHP yarışında 16 senedir daima kazananın AKP olduğu tecrübesine güveniyorlar.

Oysaki Recep Tayyip Erdoğan Ak Parti’nin “seçim manifestosunda” neler vaat ediyordu?

Mesela “daha çok demokrasi, daha çok özgürlük.” “Adaletin tesisi yolunda mücadele.” “Millet iradesine pranga vurmak isteyenlerle mücadele” vaat ediyordu.

“Devletin, mülkün, nizamın, sosyal barışın temeli adalettir. Tek bir vatandaşımızın dahi adalet dairesinin dışında kalmaması için her türlü çabayı göstereceğiz” diyordu.

580 milyon TL hazine yardımı alan;

Belediye kaynaklarını, devlet imkânlarını, devletten ihale alan müteahhitlerin zoraki yardımlarını, örtülü ödenek vd kaynakları kullanabilen;

Valileri, Kaymakamları, Emniyet Müdürlerini hatta Genel Kurmay Başkanını üyesi gibi kullanan bir partili Cumhurbaşkanı ve AKP var.

Ey Erdoğan, Ey Ak Parti…

Sizin adalet anlayışınızda, bu partili Cumhurbaşkanı ve AKP ile sadece üyelerinin aidatları ve mütevazı bağışlarla kampanya yapmaya çalışan İYİ Parti’yi ve lideri Meral Akşener’i bu şartlarda yarıştırmak adaletli sayılabilir.

“Bu da yetmez” deyip devletin ve özel sektörün elindeki bütün medyada Meral AKŞENER’e ambargo uygulayarak “adalet” anlayışınızı perçinlemiş oluyorsunuz.

Ama biliniz ki bu tavrınız zarif ve cesur bir kadından korktuğunuzun açık bir göstergesidir. Ama korkunun ecele faydası yoktur. Bu adaletsizliğiniz, “millet iradesine pranga vurmaya çalışan” zulmünüz sizi kurtaramayacak.

Belki erkekler bu konuda duyarsız olabilir.

Ama inanıyorum hatta biliyorum ki, Türk kadınları hemcinslerine karşı yaptığınız bu adaletsizliği asla affetmez.

Türk seçmeni, özellikle de kadın seçmenler sandıklarda gereken cevabı verecek.

Ve göreceksiniz, Devletin yeniden yapılandırılması için, bozulan kurumların derlenip toparlanması için yönetime bir kadın eli değecek.

***

Akşener’in Cevabı

Fatih Altaylı’nın yazısından devam edelim;

“Sonrasında ise Meral Akşener aradı. Kahkahalar atarak. Çok neşeli hatta neşeliden öte çok şendi.

‘Fatih Bey, adaylıktan çekilmek ne kelime, şu anda bazılarının asabını en fazla bozan aday olarak tam gaz çalışıyorum. Geri adım yok, sürekli ileri gidiyoruz. Ben asla pes etmedim, etmeyeceğim. Bugün benim medyaya çıkmamı engelleyenler pes edecek sonunda. Ama sakın yanlış anlamayın, medyaya sitem etmiyorum. Onların durumunu anlıyoruz. Ama medya görmüyor diye biz yok olmuyoruz. Tam aksine vatandaşla bütünleşmiş vaziyetteyiz. Her yerdeyiz. Herkesleyiz. Türkiye’nin her yerinde varız ama medyada yokuz’ dedi.

Çok neşeli, çok keyifliydi.

Anladığım kadarıyla ikinci tura kalan adayın kendisi olacağından emindi.”

Fatih Altaylı eksik yazmış.

Ben Sayın Meral Akşener’in kendisinden dinlediğim için iyi biliyorum.

Akşener, sadece ikinci tura kendisinin kalacağına değil, Cumhurbaşkanı olacağına kesinlikle inanıyor.

Hatta seçildikten sonra ilk yüz günde yapacağı işleri planlıyor.

O’nun bu yüksek voltajlı inancı bütün ambargolara rağmen insanlarımızı etkilemeye devam ediyor.

Erdoğan ve AKP’nin korkusu sebepsiz değil.