16.6 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 621

Asırlık Müzik Çınarımız Bozkurt İlham Gencer ile Hoş Bir Sohbet

Oğuz Çetinoğlu:1966 yılında bazı gazetelerde, solcu gençlerin sizi linç etme teşebbüsüne maruz kaldığınızda dair haberler ve köşe yazıları yayınlandı. Siz, 2013 yılında o günün hâdiselerini gündeme getirdiniz. Neler oldu, anlatır mısınız?

Bozkurt İlham Gencer: Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı İsmet İnönü, bir kısım gençlik kuruluşlarını ziyaret ederek, kendileriyle övündüğünü belirtmiş, tuttukları yolda ilerlemelerini teşvik edici sözler söylemişti. Aynı günlerde Akşam Gazetesi’nin muhabiri gençler tarafından dövüldü. İnönü, bu olaya çok üzüldüğünü, ne yapacağını bilemediğini söyledi.

Bir gün sonra aynı partiye mensup bir şahıs, 27 Mayıs 1960 darbesinin alt yapısını oluşturan 27 Nisan olaylarının yıldönümünü kutlamak maksadıyla yapılan toplantıda; ‘Sağcı faşistler, kırmızı ceket giyen caz sanatkârına bile tahammül edemiyorlar, zavallıyı tevkif ettirdiler…’ şeklinde beyanda bulunuyor.

Ben, ülkem ve milletim aleyhinde faaliyet gösteren, taşkınlıklar yapan gençlerin teşvik edilmesinden rahatsız olmuştum. Bir de ‘kırmızı ceket‘ ve ‘caz sanatkârı‘ ifadelerini duyunca, çok üzüldüm. Taksimde, açık hava basın toplantısı düzenledim. Orada; ‘Hayır! Yok öyle bir şey, caz sanatkârları içinde komünist yoktur, tevkif edilen de yoktur. Bunlar tertiptir, komünistlere arka çıkmaktır…’ Dedim. Bunun üzerine solcu gençlerin hücumuna maruz kaldım. Beni tartakladılar. Vatandaşlar araya girmeseydi, beni linç edeceklerdi. Bana isnat edilen suç; ‘meslektaşlarım arasında komünist yoktur‘ demiş olmaktı.

İnönü’nün iltifat ettiği gençlerle, beni tartaklayanlar aynı kişilerdi.

Çetinoğlu: Nasıl öğrendiniz?

Bozkurt Gencer: İnönü ve ziyaret ettiği gençlerin fotoğrafları gazetede çıkmıştı. Birkaç gün sonra adresime, bir zarf içerisinde linç teşebbüsünün fotoğrafları geldi. Zarfın üzerinde ve içerisinde gönderenin ismi yoktu. Kimin gönderdiğini bilmiyorum. Gazetedeki fotoğraflarla meçhul şahsın bana gönderdiği fotoğrafları karşılaştırınca aynı kişiler olduğunu gördüm.

Gazetecinin dövülmesi olayına üzülen İnönü’nün, Halkevlerinden yetişen, vatansever ve Atatürkçü bir sanatkârın tartaklanması karşısında sessiz kalmış olması gazetecilerin dikkatini çekti. Haber yaptılar. Bedii Faik, Kadircan Kaflı, Orhan Seyfi Orhon gibi köşe yazarları da mesele ile alakalı makaleler yazdılar.

Yeni İstanbul gazetesinde ‘Bir İstanbul Efendisi‘ genel başlıklı köşe yazısında, ‘Ne Deseydi?’ başlığıyla bir yazı daha yayınlandı. Yazı; “İlham Gencer adlı bir mûsıkî sanatkârı, Taksim Meydanı’nda yapılan bir törende: ‘Kim bana komünist diyebilir, biz komünist değiliz’ diye ısrar edince, oradaki gençlerin öfkeleri kabarmış ve bu zâtı linç etmeye kalkmışlardır. Fessuphanallah…” Cümlesiyle başlıyor ve şöyle devam ediyor. “Ne yapsaydı adamcağız? Yâni, ‘Evet, dediğiniz gibi, bizim böyle bir affedilmez kabahatimiz var’ deseydi de, bu sefer de hak ederek mi linç edilseydi? Anlayamadım bu çocuğa öfkelenenlerin öfkesinin sebebini…”

Çetinoğlu: Hâdise böylece kapandı mı?

Bozkurt Gencer: Gazetecinin dövülmesine hassasiyet gösteren, üzülen İnönü’nün; bir gencin linç teşebbüsüne maruz bırakılması karşısında sessiz kalması ben çok üzmüştü. Bu hâdiseyi hiç unutamadım.

Çetinoğlu: Unutamadınız da ne yaptınız?

Bozkurt Gencer: 2013 yılında CHP Genel Sekreteri Gürsel Tekin’e hâdiseyi anlatan bir mektup yazdım. Gazete ve fotoğraf fotokopilerini gönderdim, kendilerinden gecikmeli bir özür alacağımın olduğunu belirttim.

Çetinoğlu: Borçlarını ödediler mi?

Bozkurt Gencer: Ödemediler. Ödeyecekleri zamana kadar alacağımın takipçisi olacağım.

Çetinoğlu: Bu röportaj ile bir defa daha alacağınızı istemiş oldunuz. Şayet öderlerse beni haberdar ediniz, bu sayfadan kamuoyuna duyuracağım.

Sizin bir de Emirgân’da bir gazinoda program yaptığınız dönemde yaşadığınız müessif bir hâdise var. Onu da anlatıp, geçmiş dönemin dosyasını kapatalım istiyorum. Anlatır mısınız?

Bozkurt Gencer:1978 yılında Emirgân’daki Köşem Restaurant’ta programa başlayacağım ilân edilince, bir gurup genç ziyaretime geldi. O semtin, ‘solcular tarafından kurtarılmış bölge‘ olduğunu, burada çalışmamın, şahsım ve mekân için tehlikeli olabileceğini, güya nazik bir dille söylediler. Bu, resmen bir tehdit idi. Hiç kimseye hiçbir şey söylemedim. Programa başladım. Önce, ismimin yazılı olduğu neon tabela tahrip edildi. Yenisini yaptırıp koyduk. Bu olar birkaç defa tekrarlandı. Bir Cumartesi gecesi, piyano çalıyordum. Lokalde 300’den fazla dinleyici vardı. Sahilde bir arabanın yandığını görenler, dışarıya çıkarak kendi arabalarını yangın bölgesinden uzaklaştırmak için çalıştı. Programıma devam ediyordum. Garsonlar, duyuru için izin istediler, şarkıyı bitirince bekledim. Duyuru yapıldı: ‘4732 numaralı otonun sâhibi buradaysa, arabasının yanına gitmesi rica olunur…‘ Plaka bana aitti. Arabamın yanına gittim. İçinden alevler çıkıyordu. İnfilak etmesini önlemek için kaputu açıp benzin borusunu, ellerimin yanmasına aldırmadan kopardım. Garsonlar ve dinleyicilerim denizden su aldılar, itfaiye gelmeden yangını söndürdüler. Daha sonra polis geldi ve zabıt tutuldu.

Arabanın sağ ön camını kırarak vitesin bulunduğu yere Molotof kokteyli atılmıştı.

Ertesi gün, Ülkücü kardeşim Rahmetli Yusuf Bahri Genç ve iki arkadaşı, bir çekici araç ile evime geldi. Beni de çekici aracına aldılar, yanan arabamı çekmeye gittik. Arabanın bulunduğu yere bir kamyonet yanaşmak istiyordu. Yanaşmakta olan bir gemiden malzeme alacakmış. Fakat yanık arabam, kamyonetin yanaşmasına mâni olduğundan arabamı ittiriyorlar. Biz de ittirenlere yardımcı olmak istedik. Bu esnada arka tampondaki fitilli bombaları gördük. Bomba uzmanları çağrıldı, geldiler ve zararsız hâle getirdiler. Ön taraftaki yangın arka tarafa sirayet etmiş olsaydı, müthiş bir felâket yaşanacaktı. Cenâb-ı Allah hepimizi korudu şükürler olsun.

Çetinoğlu: Şimdi yakın zamanlara gelelim: Bir televizyon kanalındaki canlı yayında; ‘Dağ başını duman almış…’ kelimeleriyle başlayan marşımızın, aslında İsveç millî marşı olduğunu söylediniz…

Bozkurt Gencer: Evet! İsveç millî marşıdır. Müzik İsveç’ten alınmış, üzerine Ali Ulvi Elöve tarafından Türkçe sözler yazılmıştır.

Çetinoğlu: İsveç millî marşının müziğine Türkçe sözler yazıp her seviyedeki öğrenciler tarafından ve asker ocağında sık sık söyletilmesini, söylenmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Bozkurt Gencer: Kat’iyyen doğru bulmuyorum. Hatta son derece zararlı buluyorum.

Çetinoğlu: Neden?

Bozkurt Gencer: Ülkemizde çok kabiliyetli müzisyenler, bestekârlar var. Yüzde yüz yerli, Anadolu kokan, Türk’ün ihtişamını yansıtan besteler yapabilirler. Yapmalılar. Yapanlar var tabîi ki… Çok da başarılı oluyorlar. Yabancıdan müzik almamıza gerek yoktur. Mahzurludur da…

Çetinoğlu: Ne gibi mahzur?

Bozkurt Gencer: Çocuk yaştakilerde ve gençlerde olumsuz düşüncelere yol açar. ‘Bu şarkıyı da bu marşı da yabancılardan almışız. Demek ki onlar yapabiliyorlar, biz yapamıyoruz. Onlar üstün, biz geriyiz…’ gibi düşünceler gelişir. Böylece batı hayranlığının tohumları atılmış olur. Kendimize güvenimiz azalır. Zaten batılılar da bunu istiyorlar. İmkânlarımızın olduğu sahalarda batıdan üstün olduğumuzu ispat için var gücümüzle çalışmalıyız. Yakın zamanlara kadar Türkler; Ermenileri, Rumları ve Musevîleri, kendi kültürümüze hizmet eder konuma getirmiştik. Kemani Tatyos Efendiler, Bimen Şen’ler, Bacanos Kardeşler ve Kemençeci Vasilâki, Mısırlı Ûdî İbrahim ve İshak Varon gibi; Ermeni, Rum ve Yahudi asıllı müzisyenler Türk müziğine taç besteler kazandırmışlardır. Silkinip kendimize gelirsek o muhteşem yılları tekrar yaşayabiliriz.

Çetinoğlu: Kimileri (tabîi ki millî duyguları gelişmemiş olanlar…)  ‘Canım, bir şarkıdan bir marştan ne çıkar ki, varsın olsun…’ Diyorlar. Siz ne diyorsunuz?

Bozkurt Gencer: Batıdan bir tane bile alsak çoktur. Hem üç-beş değil ki aldığımız… ‘Sev kardeşim…’ ve ‘Hayat bayram olsa…’ ve benzerleri var…

20. yüzyıla gelinceye kadar melodisini batıdan aldığımız ve milletimize mal olmuş ekseriyet tarafından benimsenmiş tek bir beste yoktur.

Polkalar, fokstrotlar, valsler, tangolar… alınmışsa da dar bir şaha içinde kalmıştır. Osmanlı padişahlarından bazılarının batı tarzında bestelediği eserlerde bile bizden renkler, rayihalar vardır.

Mozart, mehter marşımızın ritminden ilham alarak 1783 yılında ‘Türk Marşı‘ isimli bestesini yapmıştır. Yine Mozart, ‘Saraydan Kız Kaçırma Operası‘nı Osmanlı sarayından etkilenerek yazmıştır.

Franz von Suppe 1854 Kırım Savaşı sırasında yaşanan Balıklava Muharesebi’nde, Osmanlı Alayı’nın savaştaki kahramanlıklarından ilham alarak, ‘Hafif Süvari Alayı‘ isimli eserini bestelemiştir.

Araştıranlar, başka örnekler de bulabilirler.

Çetinoğlu: Adını rahmetle anıyorum. Eski eşiniz Ayten Alpman’ın meşhur ettiği ve 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında, radyo ve televizyonlarla, açık hava ve kapalı mekânlarda millî marş gibi söylenen ‘Bir başkadır benim memleketim…’ kelimeleriyle başlayan şarkı hakkında da iddialarınız var…

Bozkurt Gencer: Evet! O şarkı da bir Yahudi bestesidir.

Çetinoğlu: İstiklal Marşımızın değiştirilmesi gerektiğini iddia edenlere neler söylemek istersiniz?

Bozkurt Gencer: Müsaadenizle, sorunuzu cevaplandırmadan önce, İstiklal Marşımızın söz ve bestesi hakkında olumsuz laflar edenlere bir çift sözüm var: İstiklal Marşımız, dünyanın en manalı millî marşıdır. Yazıldığı günlerin zor şartlarını anlatmakta, milletimize ümit ve cesaret vermekte, güvenli bir geleceği müjdelemektedir. İstiklal Marşımız dosta ve düşmana, ‘Ben bu vatanda kıyamete kadar hür olarak yaşayacağım‘ mesajını, gür ve inandırıcı bir sesle haykırmaktadır. O’nun değil güftesine ve bestesine, virgülüne ve noktasına dokunmak, hiç kimsenin haddi değildir. Haddini aşanlara aziz ve necip milletimiz, en uygun şekilde haddini bildirir.

İstiklal Marşımızın sözlerinde şovenizm yoktur, hamaset yoktur, ırkçılık yoktur, diğer milletleri aşağılama yoktur. ‘Vardır‘ diyenlerin idraklerinde anlama ve yeteneklerinde bozukluk vardır. Kendi kendilerini eğitmeleri ve tedavi olmaları gerekir.

Bestesine gelince… Bestesinde de kusur yoktur. Farz-ı muhal, varsa bile değiştirilmesi için gerekçe olarak ileri sürülemez.

İstiklal Marşını; okullarda öğrencilere, merasimlerde insan topluluklarına ve koro mensuplarına şeflik yapanlar, hatalı hareket ediyorlar. Cenaze marşı gibi söyletiyorlar. Marşlarda, tempo vardır. Temposuz veya 4 X 4 (Dört dörtlük) tempo ile söyletiyorlar. Marşlar, 4 X 42, (dört ikilik) tempo ile söylenir. Ayrıca terennüm hatası var. Operacıların sesine uygun söyletiyorlar. Vatandaşlarımız operacıların ses kapasitesine sâhip olmadığından ‘…dir o benim milletimindir ancak…’ derken zorlanıyorlar. Bu aksaklık, koro şefi konumunda olan kişi tarafından düzeltilebilir. Bir de 4 ses pesten başlatırlarsa, herkes rahatlıkla söyleyebilir. Bilinmelidir ki İstiklal Marşı, cenâze marşı gibi vurgusuz ve temposuz söylenmez. Cenaze marşında hüzün vardır. İstiklal Marşında ise heyecan ve coşku vardır. Bu unsurlar, topluluğu yöneten kişinin belirleyeceği hareketlilikle sağlanır.

Opera sanatkârları müzik eserlerini sol minör tonunda icra ederler. Halk tarafından söylenirken ses seviyesi olarak re minör tercih edilmesi gerekir. İstiklal Marşının bestesinde bir de ‘prozodi hatası var‘ deniliyor. Bu hatâ bestede değil, söyleyiştedir. O da ağır tempo, hareketsiz ve temposuz söylenilmesinden kaynaklanıyor. Hızlı söyletilirse, söylenirse hatâ olmaz. Bununu ispatını yaptım. Binlerce defa büyük kalabalıklara şeflik edip İstiklal Marşı söylettim. Hiç kimse, zorlanmadı, herkes rahatlıkla söyledi.

Çetinoğlu: Çok mükemmel izah ettiniz. Teşekkür ederim. Şimdi müsaadenizle başka bir konuya geçmek istiyorum. Umumiyetle sanatkârların millî meselelere mesafeli durduğu bilinir. Fikrî yapıları itibariyle de sola meyyal oldukları düşünülür.

Siz hem millî-manevi meselelerle samimiyetle ve yakından alakadar oluyorsunuz, hem de kendinizi gizlemiyorsunuz.

Bozkurt Gencer: İkinci cümleniz için teşekkür ederim.

Millî meselelerimizle alâkadar olan sanatkârlarımız, bilinenlerden fazladır. Kendilerine ait sebeplerle gizleme ihtiyacını hissediyor olabilirler.

Çetinoğlu: Siz, ‘Türk milliyetçisi‘ olarak biliniyorsunuz. Milliyetçilik anlayışınızı açıklar mısınız?

Bozkurt Gencer: Türk milliyetçiliği; bölgeye, ırka, kavim ve aşirete, etnik kökene bağlı ve dayalı bir düşünce sistemi değildir. Kültür temeli üzerine oturtulmuştur…

Çetinoğlu: Özür dilerim. Sözünüzü kesmek mecburiyetindeyim. Tam da bu noktada, ‘kültür’ kavramının tarifini yapmanız gerekecek.

Bozkurt Gencer: Dünyaca tanınmış sosyologlardan birkaçı bir araya gelerek araştırmışlar, hepsi de doğru olmak üzere 300’den fazla kültür tarifinin bulunduğunu belirlemişler. Sonra oturup bütün tarifleri tek tek mercek altına almışlar, hepsinde de bir takım noksanlıklar olduğu kanaatine varmışlar. Benim yapacağım kültür tarifinde de noksanlık bulanlar olacaktır.

Benim kültür tarifim şöyle: Şahısların ve şahısların meydana getirdiği milletlerin hayat tecrübelerine dayalı giyim-kuşam, yeme-içme alışkanlıkları, beşerî ilişkilerde göz önünde bulundurulması gereken kaideler,  zaman içerisinde ve keşiflerle geliştirdikleri, yaşattıkları ve gelecek kuşaklara aktarma gayretinde oldukları maddî ve manevî her türlü değerler toplamına, kültür denilir. Değerler içerisindeki unsurların en önemlileri: dil, din, müzik, edebiyat, folklor, müşterek tarih, terbiye, ahlâk, nezâket, yardımlaşma içgüdüsü, insan sevgisi, bir arada yaşama arzusu sayılabilir. Bunlar insan topluluklarını ‘millet‘ hâline getiren temel unsurlardır.

Herhangi bir futbol tamının taraftarları maç sırasında bir araya gelirler. Gayeleri birdir: takımlarını teşvik etmek ve galip gelmesine katkı sağlamak. Taraftarlar topluluğu maç bitip de stadyumdan ayrılıp evlerine gitmek için yola koyulduklarında artık müşterek tarafları kalmamıştır. Herkesin ayrı bir düşüncesi vardır. Milletleri meydana getiren insanların hayatta oldukları süre içerisinde devam eden idealleri vardır: Mensubu bulunduğu milleti, asırlardır devam eden kültürlerini koruyarak ve geliştirerek muasır milletler seviyesine ve hatta daha yükseğine çıkarmak. Vatan müdafaasında bir ve birlikte olmak… Bu tarif de elbette genişletilebilir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.  ‘Türk milliyetçiliği kültür temeli oturtulmuştur’ demiştiniz.  Devam buyurur musunuz?

Bozkurt Gencer: İnsanların refah ve mutluluğu, devletin güçlü oluşu ve bağımsızlığı, düşman nezdinde caydırıcı, dost nezdinde güvenilir olma özelliğine sâhip olması için çalışmak, Türk milliyetçisinin idealidir.

Çetinoğlu: Teşekkür öderim. Sizi bir hayli yordumsa da gençler için öğretici-eğitici güzel bir sohbet oldu.

Bozkurt Gencer: Ben de teşekkür ederim. Sorularınız mükemmeldi. Eşdeğerde cevaplar sunmak için bana şevk ve heyecan verdiniz.

BOZKURT İLHAM GENCER:

1925 yılında İstanbul’un Bakırköy ilçesinde dünyaya geldi. Babası ve annesi, üç aylık bebek iken ayrıldılar. İlham, annesi ve dedesi Halil Nail (Öget ) tarafından yetiştirildi.

1948 yılında Atatürk Erkek Lisesi’nden diploma aldı. Bu tarihten sonra müzisyenliği meslek edindi.

Annesi Nihal Hanım, uzun yıllar Almanya’da tahsil görmüş, Almanca’yı ana dili gibi konuşan, bunun yanında Fransızca ve İngilizce’yi de iyi bilen bir hanımefendi idi. Çocuklara piyano dersleri veren Nihal Hanım, cam içi süsleme dalında iyi bir sanatkârdı. Birçok sergiler açmıştır. Ondaki sanat yeteneği, oğlu İlham Gencer’e intikal etmiştir. Henüz 5 yaşında iken annesinden aldığı derslerle piyano çalmayı öğrenmişti. 1949 yılında, 24 yaşında iken İstanbul Radyosu’nda; ‘İlham Gencer’le Cumartesi Geceleri‘ isimli programla profesyonel müzik hayatı başladı. Sahneye ilk defa, yine 1949 yılında Sarıyer’de, sonradan adı Urcan Restaurant olarak değişen Sarıyer Canlı Balık Lokantası’nda adımını attı.

1953 yılında Ayten Alpman ile evlendi. Bu evlilikten 1954 yılında,  ‘İlhan‘ adını verdikleri oğulları, 1955 yılında da ‘Ayşe‘ adını verdikleri kızları dünyaya geldi. İlham Gencer’in Ayten Alpman ile evliliği, anlaşmazlık sebebiyle 1960 yılında dostça son buldu. 1964 yılında Necla Hanım ile evlendi. Bu evlilikten 1965 yılında ‘Bora‘ adını verdikleri oğulları dünyaya geldi. Her üçü de baba mesleğini seçtiler.

Çocukluk yıllarında başlayan ve gelişen milliyetçi düşüncelerinin ışığında, 1967 yılında siyasetle ilgilenmeye başladı.

İlham Gencer, 1991 yılında, çok sevdiği eşi Necla Hanım’ı bir trafik kazasında ebedî âleme yolcu etti. O tarihten bu yana mutlu günlerinin hatıraları ile yaşıyor. 2018 yılında 93. Baharını yaşarken her gece sahneye çıkıp piyanosu eşliğinde şarkılar söyleyip dinleyicilerine hoş saatler yaşatıyor.

 

 

Anadolu Mektebi’nde İnecek Var

1960’lı yıllarda Fatih’te Vefa Lisesi’nde okuyordum. İstanbul’da o yıllarda İstanbul Liseleri  Edebiyat ve Kültür Kolları Başkanlarının iştirak ettiği bir platform vardı.  Her ay bir lisede toplanarak hem tanışır ve hem de sohbetler eder, tartışırdık. Toplantının yapılacağı lise ev sahipliği yapardı. En son Kuleli Askeri Lisesinde bir araya gelmiştik. Mümkün olursa maruf bir edebiyat öğretmenimiz de bize iştirak ederdi. Bu konuda rahmetli edebiyat öğretmenimiz Şair Bekir Sıtkı Erdoğan hatırlıyorum; yol gösterir, kapı aralardı. Edebiyat ve kültür lezzetini öğretmenlerimizden aldık, arkadaşlarımızla ileriye götürmeye çalıştık. Liselerarası münazaralar ve münakaşalara iştirak ettik. Çok da faydasını gördüm. Hala da hatırladıkça mutlu oluyorum.

Peki bu husus nereden aklıma geldi?

 

Bir Zamanlar Gazeteler de Akademiydi

Değerli devlet ve ilim  adamımız, Tarım ve Köy  İşleri eski Bakanı ve benim aziz dostum; Anadolu Mektebi Yürütme Kurulu Başkanı  Prof. Dr. Sami Güçlü beni Düzce Anadolu Mektebi açılışına davet edince bu husus düştü aklıma. İlk defa böylesi bir etkinliğe katıldım. Program “Doğumunun 100. Yılında Edebiyatımızın Yerli ve Milli Sesi Tarık Buğra” olarak seçilmişti. Rahmetli Tarık Buğra ile 5 yıl kadar Tercüman Gazetesinde birlikte çalışmış, bu süre içinde sanatçının tüm yazılarının redaksiyonunu yapmıştım. Tercüman’da o yıllarda ayrıca Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Prof. Dr. Şükrü Baban, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Reşat Ekrem Koçu, Murat Sertoğlu, Necip Fazıl, Rauf Tamer, Güneri Cıvaoğlu, İslam Çupi gibi düşün ve kalem ustaları vardı. Onlarla birlikte olmanın hazzını yaşadım. Hepsinin ayrı özelliği ve güzelliği yansırdı.

 

Ayrıca daha ortaokulda iken Tarık Buğra’nın yazıişleri ve neşriyat müdürü olarak yayınladığı Yol Dergisinin iyi bir okuyucusu idim. Hala unutmadığım Yol’un spot olarak kullandığı Yunus Emre’nin “Dağ ne kadar yüce olsa, yol onun üstünden aşar” dizeleri oldu. Yol haftalık fikir, sanat ve siyaset gazetesi olarak anons etti kendisini ve 31 sayı yayınlandı. “Seçtiğiniz Sözler” köşesi ile de okuyucusuyla hızlı bir iletişim kurdu. Ben de buraya ayet, hadis ve kelam-ı kibar olarak hazırladığım bir metni göndermiştim.

 

Bireyi Toplumun Önüne Koyan Sanatçı

 

Merhum Balıkesir Milletvekili İsmail Dayı Bey’den dinledim. Tarık Buğra Küçük Ağa adlı muhteşem romanını yayınlatmak üzere çok uğraşmış. Buna İsmail Dayı Bey Tarık Buğra’dan daha fazla üzülmüş ve kendisi Yağmur Yayınları arasında neşretmişti. Sonra küçük boy Gagaringrad Moskova Notlarını olarak yayınladı. Bu gelişmeleri  biliyordum. Yıllar sonra ne İsmail Dayı Bey ile Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nı 14 arkadaşımızla birlikte kuracağımız, ne de Tarık Buğra ile aynı gazetede sorumluluk alacağımız aklıma bile gelmezdi. Dahası da var, kurucusu olduğum Türkiye Yazarlar Birliği  olarak “Tarık Buğra 75 Yaşında” programını hazırlayacağımız(1993) ve hakkında Türkiye Gazetesi’nde bir yazı kaleme alacağımı da düşünemezdim bile. Ama oldu. Mutluyum.  TRT’de çalışırken de Küçük Ağa filme çekiliyordu. Yönetmen Yücel Çakmaklı da  TRT’deydi, Ankara’ya geldiğinde gelişmeleri  platodaki; çadırlardan, atlardan, tahta kılıçlardan vs hepsinden konuşurduk.

 

Gençler Koşarak Geliyor

Anadolu Mektebi’nin Düzce açılışındaki davet beni neredeyse yarım asırlık gerilere götürdü.

Kastamonu 2018 Türk Dünyası Başkenti etkinliklerinden ayağımın tozuyla indiğim İstanbul’da, Dudullu’dan bindiğim otobüs beni 3 saat sonra Pelemir Otel’de indirdi. Yerleştim. Anadolu Mektebi düşünce, sanat ve kültür hayatımızda büyük etkileri olan ve katkısı bulunan yazarlarımızın bütün eserlerinin ve hakkında yazılanların okunması, değerlendirilmesi ve yorumlanması temeline dayanıyor. Daha sonraki süreçte ise okuma sonuçlarının yazı ve konuşma ile ifade edilmesi, anlatılması gerekiyor. Bunun için de panel, açık oturum, sempozyum gibi programlar tertip ediliyor.

20 ilde okuma grubu oluşturan Anadolu Mektebi Yazar Okumaları Projesi kapsamında Düzce Valiliği ve belediyesinin katkılarıyla Düzce Milli Eğitim Müdürlüğünün koordinasyonunda 3 gün sürecek “Doğumunun 100. Yılında Edebiyatımızın Yerli ve Milli Sesi Tarık Buğra” programının açılışı Pelemir Otelde yapıldı. Açılışa Adana, Ankara, Bolu, Çorum, Edirne, Kahramanmaraş, Karaman, Kayseri, Konya, Niğde ve Düzce dahil 13 ilden gelen öğrencilerle 80 panelist talebe katıldı ve Tarık Buğra’yı anlattılar. 400 kişilik salon doluydu.

Açılıştaki panel protokol konuşmalarının hemen akabinde başladı. Sevim Uluer yönetti paneli. Öğrenciler Şevval İnaloğlu (Düzce), Ebrar M. Albayrak (Adana), Beyza Bıçak (Kahramanmaraş), Hümeyra Yerlikaya (Niğde) öyle şık bir konuşma yaptılar ki gerek güzel Türkçemiz ile anlatımları ve gerekse içi dolu dolu olan sunumlarıyla akademik panellere fark attılar.

İnsan Endeksli Sunumlar

Daha sonra öğretmenleri ve bir yazarın katılımıyla konuk öğrenciler gruplar halinde çalışmalara başladılar. Akşam da tanışma ve birliktelik faslı oldu, sohbetler edildi. İkinci günün oturumu yine gruplar halinde değişik okullarda gerçekleşti. Değerlendirme yapmak üzere beş ayrı şehirden gelenlerle birlikte Zekeriya Güzeldal’ın müdürü olduğu Ömer Seyfettin Okuluna gittik. Elif Yılmaz(Çorum), Gönül Parlak(Kahramanmaraş), Naciye Betül Demiral(Çorum), Zeynep Sare Dost(Zonguldak) ve Buğra Sarımcı(Zonguldak) bir doktora savunması gibi bize Tarık Buğra hakkında görüşlerini açıkladılar. Dip notlarına kadar verdiler.  Dilerim bu çalışmalar yayınlanır. Değerlendirmeyi yapmak üzere yerimi aldığımda salondaki gençlere  önce “İslam’ın ilk emri nedir?” diye sordum. “Oku” diye bağırdılar. Bir daha sordum sesleri çok daha fazla yüksek ve gür çıktı “Oku”. Tarık Buğra’dan yola çıkarak insan endeksli sunumlar yaptı gençlerimiz. Peşinden de idealizme giden yolu anlattılar. Talebelere göre; Tarık Buğra umut demek. Umut ise inanç ve hayat ile örtüşür, hayallerle süslenir. Dolayısıyla umudu yitirmek hayattan yüz çevirmektir. Osmancık’ta Osman Bey böyle bir figürdür.

 

Tarık Buğra sanatı sanat için yapmış,  bireyi öne almış, sarıp sarmalamış, toplum için değerlendirmiş, halka yansıtmıştır. Bireyi öne çıkarması toplumdan kaçması anlamına gelmez. Tarık Buğra’yı keşfeden edebiyat öğretmenidir. Tıp ve hukuk öğrenimini bırakarak yazı hayatını tercih etmiştir. Hüküm vermez, hüküm vermelere kapı aralardı. Gazete yazarlığı ayrı bir üslup ister. Tarık Buğra kitaplarında aşkı, yalnızlığı önde tutar, milliyetçilik ve bağımsızlık üzerinde durur, yozlaşmaya karşı tavır geliştirir. Tarih ve medeniyeti örtüştürerek götürür. Ancak hem yaşadıklarını ve hem de yaşayamadıklarını yazdı. Başarılı olmak için bağımsız bir kafaya sahip olmayı gerektirir. Ayrıca bireylerin ve toplumun değerler manzumesine bakmak icap etmektedir. İnsanların ve toplumun sanatla birlikte yaşaması gerek. Okumak ise aydınlanmak demektir.

 

Bir de Öğrencilerin Hobisi Olsa

Ben bu gençleri tuttum. Yaşasın gençler.

Bana göre Tarık Buğra, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi önemli ama anlaşılması zor olan yazarlarımızdandır. Fakat öğrenciler öyle güzel anlamış ve analiz etmişlerdi ki ancak bu kadar olabilirdi. Kendimi bir ara, bir fakülte amfisinde hissettim.

Buradan yola çıkarak şuraya gelinebilir; 1)Okullarımızda yıl boyunca her sene bir Türk yazarının kitapları ders olarak  okutulmalı. 2) Eleştirel düşünce öne çıkarılmalı; öğretmen, yazar ve sanatçı nezaretinde tartışılmalı. 3)Güzel Türkçemiz için öğrencilerimiz radyo, televizyon spikerleri ve tiyatro sanatçılarıyla tanıştırılarak motive edilmeli. 4) Konuklara, katılımcılara, panelistlere ve öğrencilere görüşülen konudaki program hazırlanarak verilmeli. 5) Bürokratik  bekleyişlerle açılışlar geciktirilmemeli. 6)Kız öğrencilerin neden daha fazla başarılı ve gönüllü oldukları araştırılmalı. 7) Öğrenciler konuk edildiği otel veya misafirhanelerdeki sosyal tesislerden istifade etmeli, hobilerini hayata geçirmelidir. 8) Değişik illerden gelen öğrenciler ve öğretmenler için bir tanışma ikramında bulunulmalıdır.9) Etkinliklerdeki uzun bekleyişlerde gençlerin hobilerini gösterme ve tanıtma fırsatı verilmelidir. 10)Talebeler aralarına katılan konuk akademisyen ve yazarla alakalı internetten hemen bilgilenerek kitap imzalatıyor. Eğer eser sanatçının yanında değilse boş kağıt veya yanındaki başka bir kitaba imza alıyor. Bir eser sahibini tanımaktan gençler moral buluyor, yürekleniyorlar.

 

Kız Öğrenciler Kültürü İktidara Taşıyor

Kız öğrencilerimizin alakası daha fazla ve sürekli. Bu toplantıdan sonra gördüm ve umut ediyorum ki bazı partileri iktidara taşıyan kadınlar, bu defa kızlarıyla edebiyatı, sanatı ve medeniyet hareketini de iktidara taşıyacaklardır.

Anadolu Mektebi yöneticilerini kutluyorum. İyi talebe yetiştiren edebiyat öğretmenlerimizi de tebrik ediyorum. Anadolu Mektebi öğrencileri siz sağ olun,  iyi olun e mi?!

 

 

Tamam mı, Devam mı?

Şu sanal medya bir alem doğrusu. Dünyanın bir ucundan mesaj paylaşılıyor, öbür ucundan anında cevap geliyor.

Eskiden gazetelerden, radyodan veya tek kanallı televizyonlardan bayatlamış haberleri okur, dinler ya da izlerdik.

Şimdi öylemi ya; ıssız yoldaki bir kaza haberini dahi akıllı telefonlar sayesinde o an görüntülü olarak izleyebiliyoruz.

Hatta ABD başkanı Trump, 30, 40 harflik bir twit atıyor,  neredeyse bu twit’ler, 3. Dünya savaşına sebep olacak derecede yürekleri hoplatıyor. Bize dönecek olursak, usta politikacılarımızdan biri var ki; seçim meydanlarına dahi inmeden her gece attığı 3-5 twitle işini bitirip Türkiye’nin gündemini oluşturuyor.

Biraz daha geriye gidelim isterseniz, attığı twit’ler sayesinde halkın dini duygularını sömüren bakaracı makaracı bakanımız bile oldu.

Yani müthiş bir şey şu sosyal medya denen yapı.

Recep Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarına artık yeter anlamında bir kişi “TAMAM” diye twit paylaşıyor, bir gecede bu tamamlar, milyonu aşıyor.

AKP, AKP İktidarına Karşı

Erken seçim istemeyi vatan hainliği ile eşdeğer gören Erdoğan, Bahçeli’nin erken seçim isteğini bir gün sonra görüşüp kabul etti. Anlaşılıyor ki daha önceden konuşulup anlaşılmış bu kararı, açıklamak Bahçeli’ye düştü.

Erdoğan’ın son günlerde gerek kendi partisi içinde gerekse ülke meseleleri konusunda aldığı kararlar, adeta “patron çıldırdı” dedirtecek cinsten uygulamalarla sıralanıyor.

Ülke ekonomisinin en bozuk olduğu bir dönemde erken seçime gitmesi, kendisi açısından çok büyük risk taşıyor. Anlaşılan o ki, gelecek te Türkiye’yi oldukça daha zor günler bekliyor.

Bu durumda milletin karşısına oy istemek için meydanlara indiğinde sormazlar mı: “her şey iyiyse neden erken seçime gidiyorsun, yok kötüyse neden tekrar seni seçelim“?

Birçok belediye başkanını metal yorgunluğu bahanesiyle görevden aldı, hem de İstanbul Ankara gibi en büyük belediyelerin başkanları da bunların içinde. Millet sandığa giderken bunları düşünmeyecek mi sanıyorsunuz?

Üstelik ülkeyi 16 yıldır tek başına Ak Parti iktidarları yönetmesine rağmen, birde manifesto yayınlaması ne manaya geliyor, bu güne kadar yaptıklarını hata olarak görüyor da, defterden mi siliyor dersiniz?

Yandaşı olan KARAR Gazetesinde yazar Elif Çakır’ın dediği gibi; bu defa patron’un işi zor, hem de çok zor.

Kalın sağlıcakla.

 

 

Anketler Ne Kadar Sağlıklı?

Gezici Araştırma Şirketinin açıkladığı anket sonucuna göre, 24 Haziran seçimlerinin ilk turunda AKP-MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı’nın adayı olan Erdoğan yüzde 46 – 47, Akşener yüzde 28 – 29, İnce yüzde 18-19 ve Demirtaş yüzde 8-9 alıyor.

İYİ Parti‘nin yaptırdığı anketlere göre ise ilk turda Akşener’in oyu yüzde 35-36 civarında. İkinci turda ise Erdoğan ile Akşener’in oyları yüzde 45 ve 43 mertebesinde. Yüzde 12 civarındaki kararsız oyların tamamı CHP ve HDP seçmeni.

Mevcut şartlar altında Cumhurbaşkanının Tayyip Erdoğan mı, Meral Akşener mi olacağını bu kararsız seçmenler belirleyecek gibi görünüyor.

Buna karşılık AKP’ye çalışan anket firmalarının Meral Akşener’in oyunu yüzde 10’un altında göstermeye çalıştığı, Muharrem İnce‘yi öne çıkarmaya çalıştıkları görülüyor. Böylece yarışmayı 16 yıldır denenen ve her defasında Tayyip Erdoğan’ın kazandığı AKP ile CHP mücadelesine dönüştürmek istiyorlar. İkinci tura taşınacak AKP ve CHP yarışması ile tekrar Erdoğan’ın kazanmasını garanti altına almaya çalışıyorlar.

****************************************

Korkan Seçmenler

Ben Ak Parti oylarının açıklanan anketlerin gösterdiğinden dramatik bir şekilde daha az olacağını düşünüyorum. Çünkü ülkede müthiş bir korku iklimi var.

Bu yüzden ünlü anket firmalarının ifadesine göre, bazı şehirlerde her 10 vatandaştan biri bazı şehirlerde her 20 vatandaştan biri anketçilerin sorularına cevap verebiliyor. Çünkü korkuyorlar.

Bu anketlerin sağlıklı sonuç vermesi mümkün olabilir mi?

Ayrıca anketçilere cevap verenlerin de yüzde 15’i gerçek fikrini söylemiyor.

SONAR Genel Müdürü Hakan Bayrakçı, “Anketlerden sağlıklı cevap almak imkânsız çünkü cevap veren kişilerin yüzde 15’i korktuğu için yanlış bilgi beyan ediyor. OHAL’den dolayı insanlar işten atılma korkusu yaşıyor” diye açıkladı.

Bu korkanların Ak Parti taraftarları olması düşünülemez. CHP’lilerde siyasi kimliğini gizleyenlerin oranının çok az olduğu biliniyor. Buna göre, İYİ Partiye oy verecek vatandaşların gerçek oranı anketlerde çıkandan çok daha yüksek olması ihtimali yüksektir.

Gezici’nin değerlendirmesine göre, “Ak Partiye oy veren seçmenlerin üçte birinin geçmiş dönemde merkeze yakın partiye oy vermiş ekonomik ve sosyal göstergelerden hızlı şekilde etkilenen tam anlamıyla sadık olmayan bir kitle olduğu görülmektedir.”

Bu kitle eskiden AKP politikalarından memnun olmasa bile “alternatif yok” gerekçesiyle yine bu partiye oy veriyordu. Şimdi İYİ Parti seçeneği var.

Ekonomik ve sosyal göstergelerde durum da iç açıcı değil. Ekonomik ve sosyal göstergelerden hızlı şekilde etkilenen ve tam anlamıyla sadık olmayan bu kitle (eski merkez sağ seçmenler), İYİ Parti oylarının beklenenin de üzerinde bir rakama ulaşmasını sağlayabilir.

**************************************

Akşener’in Seçim Vaadi: Borçları Sileceğiz

Cumhurbaşkanı adayı İYİ Parti lideri Meral Akşener, “ilk 100 gün vaatlerini” açıklamaya başladı…

Meral Akşener’in 4,5 milyon vatandaşımızın borçlarının silineceğini vaat ettiği açıklaması şöyle:

“-Cumhurbaşkanı olup göreve geldiğimizde ilk 100 gün içerisinde, hiç vakit kaybetmeden Türkiye Dayanışma Fonu‘nu kuracağız.

30 Nisan 2018 itibariyle borçları yasal takibe ya da yakın takibe alınmış olan ve de borçları tahsilat şirketlerine satılmış olan 5 milyon vatandaşımızın tüketici kredisi, kredi kartı ve kredili mevduat hesaplarından doğan borçlarını satın alacağız.

Yine borçları bu durumda olan, düşük gelirle çalışan vatandaşlarımızın ve öğrencilerimizin borçlarının en az yüzde 80’ini sileceğiz. Kalan borçlarını faizsiz 10 yıla kadar taksitle ödeyebilecekler.

-Ayrıca şehit ve gazi ailelerinin bu durumdaki tüm borçlarını sileceğiz.”

Kaynağı Var mı?

Meral Akşener AKP sözcülerinden gelebilecek “bekâra karı boşamak kolay, kaynağını nereden bulacaksınız?” sorularına da hemen cevap veriyor:

“-Son kuruşuna kadar maliyetini hesapladık. Bir defalık olma üzere bütçeye maliyeti 8 milyar TL olacak. Borcunu taksitle ödeyecek vatandaşlarımızın ödemeleri düşülürse maliyetin daha düşük olacağı açıktır.

-Bir defalık harcayacağımız 8 milyar lira, 2018 bütçe harcamalarının yaklaşık yüzde 1’ine denk geliyor. Yani, Mehmet Şimşek’in taşıt ve hizmet binası kiralamaları için zamanında, “fındık-fıstık parası” dediği rakam kadar.

-2007-2017 yılları arasında örtülü ödenekten tam 12 milyar TL harcadılar. Makam aracı ve taşıt kiralamaya toplam 3 milyar TL harcadılar.

Yandaş işadamlarına verdiğin ihalelerin parasını nereden bulup onların cebine koydun. Suriyeli misafirlerimize 10 milyar doları nereden buldun?”

Geçen seçimde CHP’nin “emeklilere dini bayramlar öncesi yılda iki defa ikramiye” teklifini de AKP kanadı aynı gerekçelerle alaya almıştı. Hatta “vatana ihanet” olarak tarif etmişti. Şimdi bu seçimde emeklilere yılda iki defa biner TL vermek için harekete geçtiler. Bu da her yıl için 24 milyar TL bir kaynak demek.

İYİ Parti’nin bu seçim vaadi kaynak açısından hem daha kolay ve hem de intiharlara kadar varan travmalara yol açan bir sosyal yaraya neşter vurması açısından önemli. Üstelik ekonomiye hareket getirecek bir uygulama olacak.

Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz‘ın belirttiği gibi Türkiye Dayanışma Fonu dünyada benzerleri başarılı olmuş bir uygulama. Kore’deki Ulusal Mutluluk Fonu‘na benzemekte.

6 ay önce Güney Kore‘de de halkın borçlarından endişe duyan hükümet, bunun ekonomiyi kötü etkilediğini düşünerek Ulusal Mutluluk Fonu’nu kurdu.  Borçları silinen vatandaşların ekonomiye katkı yapabilecekleri inancıyla borçların iptaline karar verdi. Silinecek borçların belli bir limiti geçmemesi ayrıca 10 yıl ve üzeri bir geçmişi olması arandı.

Meral Akşener’in borçların silinmesi projesi bu seçimin en etkili vaatlerinden biri olacak. Yeter ki,  İYİ Partililer geniş kesimlere yeterince anlatabilsin.

 

 

İşgali Niçin Konuşmuyoruz!

Yakın Türk tarihinde bilmemiz ve hesaplaşmamız gereken olaylar var. Bunlardan biri de 13 Kasım 1918’de başlayan ve 6 Ekim 1923’de Türk Ordusunun girişi ile sona eren İstanbul’un işgalidir.

 

Ancak ne hazindir ki; İstanbul’un işgalinin de içinde bulunduğu bu olayları ne bilir, ne konuşur ne de hatırlarız! Hâlbuki bu yıl yani 2018 İstanbul’un yaklaşık beş yıl süren işgalinin 100. yılıdır.

 

Ben biliyorum ki, yakın Türk tarihi aynı zamanda bir ihanetler tarihidir. Onun için başımıza gelenlerin üzeri örtülür, sorumluları ortaya çıkartılmaz ve bir hesaplaşmadan kaçılır! İstanbul’un işgali konusu da böyledir…

 

Nerededir Osmanlı Muhipleri? Nerededir Osmanlı Ocakları? Nerededir Türk Milliyetseverleri? İstanbul’un nasıl işgal edildiğinin ve bu işgal de kimlerin sorumluluğu olduğunun cevaplarını niye aramazlar? Ve bu işgal sırasında Müslüman Türklerin ve Kuvay-ı Milliye etrafında toplanan yurtseverlerin başına neler gelmiştir diye konuşmazlar? Böylece halkı niye aydınlatmazlar?

 

Düşman filosu ve işgalci İtilaf Devletlerinin askerleri beş yıl boyunca boşuna beklemedi İstanbul’da! Hepinize soruyorum; siz evinizde beli silahlı bir adamı hem de size düşmanlık hisleri içindeki bir adamı karınız ve kızınızla birlikte beş yıl misafir eder misiniz?

 

Padişah Vahdettin ne yaptı bu durumda? Ya da Hürriyet ve İtilaf Fırkası etrafında toplananlar? Damat Ferit’mi, Ali Kemal’mi, Kürt Nemrut Mustafa Paşa mı, Şeyhülislam Mustafa Sabri mi; kim ne yaptı söylermisiniz?

 

Ya bugün İstanbul’un işgalini ve meydana gelen hadiseleri örtenler ne yapıyor?

 

İngilizler kruvazörlerle, dretnotlarla, destroyerlerle ve denizaltılarla Türk Milletini hedef aldı. İngiliz İşgal Kuvvetleri, İstanbul’u merkez alarak Donanma Filosu ile Türk sahillerinin birçok noktasına çıkarma yaptı. İngilizler Marmara ve Karadeniz sahillerindeki şehir, kasaba ve köylerde; planlı, programlı ve aynı zamanda oldukça masraflı bir savaşı Türklere karşı yürüttü. Yurtsever insanlar yakalanıp Malta’ya esir kamplarına sürüldü. Ülkemizin en büyük fabrikaları yakılıp yıkıldı. Türk yurdunu işgal eden Yunanlılara her türlü askeri ve lojistik destek sağlandı. Sayısız masum yurttaşımız hapsedildi, işkence gördü ve kurşuna dizildi.

 

Yani işgal kuvvetleri ölüm saçmaya hazır silahları ile beş yıl boyunca, sivilleri hedef alarak ölüm kustu ve Türk Milletinin azmini kırarak, halkımızı güç karşısında boyun eğdirmeye ve ezmeye çalıştı…

 

Bunların yanında daha neler neler oldu. Başımız iyice öne eğilmesin diye bunlara değinmiyorum!!!

 

Peki, bunları neden konuşmuyoruz? Hem de bu işgalin 100.yılı gelip çatmışken… Ve bir de üstüne üstlük Türkiye yeniden tarihi günler ve beka sorunu yaşarken!

 

Bunları hatırlatmayacaklar ki; Osmanlı goygoyu yapacaklar, Padişah Vahdettin’i aklayacaklar, Sevr aslında faydalıydı diyecekler, Atatürk düşmanlığına zemini sıcak tutacaklar, işgali alkışlayan tarikatları sevdirecekler falan filan!!!!

 

Eğer bu İstanbul’un işgali, nedenleri, sorumluları ve bu işgal sırasında başımıza gelenler halkımızca bilinse bugün ortada siyasetçiyim, bilim adamıyım, entelektüelim diyen sayısız insan kaçacak delik arar.

 

Ben vazifemi yaptım; size İstanbul’un İşgalinin 100.yılında olup bitenleri hatırlattım. Siz de başlayın araştırmaya ve öğrenmeye, haksızsam hesap sorun, değilsem kuru bir teşekkür edin yeter. Size bir de kitap tavsiye edeyim, Atilla Oral’ın 2013 yılında Demkar Yayınevi’nden çıkan “İşgalden Kurtuluşa İstanbul” adlı yayını bulup okuyun ve kütüphanenizde bir yere koyun…

 

Allah bir daha bize o günleri yaşatmasın… Ancak bilmek ve tedbiri elden bırakmamak gerekir.

 

 

Sivil Toplumda Aydınlar Ne İş Yapar?

Mana ve tefekkürle yoğrulmuş bir hekimi andık geçenlerde.

Bu aydınımız İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Süleyman Yalçın(1926-2016) idi. Aynı zamanda Aydınlar Ocağı Genel Başkanlığı yaptı. Çanakkale Anafartalar Köyünde doğmuş, Karesi Türkmenlerinden bir ailenin çocuğu. İstanbul Tıp Fakültesinden mezun oluyor, ihtisas yapıyor, sonra da fakültesine intisap ederek öğretim üyesi oluyor, uluslararası şöhrete sahip bir akademisyenlik de bunu takip ediyor. Önce Amerika bırakmak istemiyor Süleyman Yalçın’ı, ancak Hoca ülkesine, Türkiye’ye dönüyor, İstanbul’da görevinin ve sivil toplum kuruluşlarının başına geçiyor.

 

Türk Konseyi ve ESKADER’in ortaklaşa düzenlediği bu vefa toplantısında Prof. Dr. Salih Tuğ, Prof. Uğur Derman, Rasim Cinisli ve Dr. Metin Eriş Prof. Dr. Süleyman Yalçın’ı anlattılar. Salonda iğne atsanız yere düşmeyecek kadar doluydu. Dostları, gönüldaşları, talebeleri doldurmuştu salonu. Rahmetlinin Eşi Ayla Hanım ve çocukları da salondaydı.

Arkadaşları Prof. Dr. Süleyman Yalçın’ı öyle bir anlattılar ve hatırlattılar ki herkes birbirine baktı “En büyük eksikliklerimizden birisi de Süleyman Yalçın gibi aydınlarımızı hala neden yetiştiremiyoruz? Sivil toplum kuruluşlarımız neden siyasi iradenin ve toplumun üzerinde etkili, üreten, paylaşan, araştıran bir konumda değil?”

 

Çatalçeşmedeki Pınar

Gerçekten neden? İşte hatırlatılanlar;

10 kadar sivil toplum kuruluşunda görev alan, kurucu olan Prof. Dr. Süleyman Yalçın, eskimez Milli Eğitim Bakanlarımızdan Tevfik İleri Çanakkale’de Nafia Müdürü iken, uzmanlığının dışında sosyal konularla da alakadar oluşundan ve hitabetinden çok etkilenmiş. Gönül dünyasında ise İstanbul’a geldiğinde Şemsettin Yeşil Hoca yer etmiş. Maddi ve manevi yolları aydınlatan iki örnek insan. Kabataş lisesinde okurken de Nihat Sami Banarlı, Zeki Ömer Defne ve Faruk Nafiz Çamlıbel ile Ekrem hakkı Ayverdi gibi hocalarda ders almış, Türkçe , tarih ve edebiyat öğrenmiş, Fethi Gemuhluoğlu ve Hacı Nafiz Çelebi’den dünyaya toplum için nasıl bakılacağını fark etmiş.

Aydınlar Ocağı’nın ilk kurulduğu yılları hatırlıyorum. O yıllarda İstanbul’dayım. Cağaloğlu Çatalçeşme’deki merkezine her görüşten kimseler gelir, nasibini alırdı. Muhafazakarlar, milliyetçiler, cemaat mensupları, politikacılar daha sonra ufuklarının parladığını görürlerdi.

Prof. Dr. Süleyman Yalçın Aydılar Ocağı Başkanlığında fedakarlıklara örnekler ekledi. Bir yandan kültürel, sosyal, siyasi, ve ilmi toplantılar devam ederken öte yandan da önce yeni nesil için Boğaziçi Yayınevini kurdular. Sabit gelirli hocalar ellerini ceplerine soktular. O günkü toplum bu eksikliği iyice fark ettiğinden Aydınlar Ocağı grafiği zirveyi buldu. Çünkü sorunlar tartışılırken, çözümler bu toplantılarda uhuletle ve suhuletle birbiri ardından geliyordu. İstanbul’da Üniversitesinin bütün hocaları, müteşebbisleri, yazarları bu gelişmeden mutlu olmuşlardı. Aydınlar Ocağı fikir ve proje üretiyor, din, dil, eğitim, tarım, ekonomi vs konularında iddialı hale geliyordu.

 

Ülkemizin İnsan Kaynağı Zengin

Ankara’da hükümet krizi başlamıştı. Bir türlü kurulamıyordu. Gelişmeler karşısında Başkentin ilk müracaat yerlerinden biri Aydınlar Ocağı oldu. İlk Milliyetçiler Cephesi denilen koalisyon hükümeti böyle kuruldu. Başbakan Demirel Aydınlar Ocağından Milli Eğitim Bakanlığı için bir isim istedi. Aydınlar Ocağı yönetimi 10 isim verdi. O yıl  Ali Naili Erdem Milli Eğitim Bakanı oldu. Böylece yanlış algılamaların da önüne geçildi. İnsan kaynağımızın ne kadar zengin olduğunu görüldü. Bürokrasi için de bir isim değil onlarca alternatif isimler verildi alakalı yerlere.

Öyle ki Aydınlar Ocağı; hükümete ekonominin iyiye gitmedi durumlarda, anarşinin azgınlaşabileceği ihtimallerini hesap ederek, muhtıra ve darbe dönemlerinin ayak seslerini hep Ankara’ya bildirdiler. Kendileri için beklentisi olmayan bir sivil toplum kuruluşu olmuştu Aydınlar Ocağı Süleyman Yalçın döneminde. Öyle ki Süleyman Yalçın üniversiteden maaş aldığıdan muayenehanesini kapattı. Çanakkale Anafartalar Arıburnu’ndaki üniversite hocalarının kurduğu kooperatif evleri milli park kurulacağı iddiasıyla yıkım kararına karşı direnmediler!. Üstelik istimlak parası da ödenmemişti.

 

Üniversitelerimizin hocaları artık konjonktürü etkiyen gelişmelerde Tercüman Gazetesinde yazılar yazarak kamuoyunun oluşmasına yardımcı oluyor, katkı veriyorlardı. Aydınlarımız  siyasete girmeden, yorulmadan, sadakat kolaylığına tenezzül etmeden, keyifle eteklerindeki taşları döküyor, faydalı olmaya çalışıyorlardı. Aydınlar Ocağı hükümetten bir fiziki mekan bile talep etmedi.

 

Evinden Önce Memleketine Öncelik

MTTB’de Sosyal İlimle Enstitüsü kuruldu ve bütün öğretim üyeleri, uzmanlar burada görev aldılar. Üniversite öğrencileri kendi dallarının dışında sosyal konularda yetiştirilerek sertifika sahibi oldu, taşraya donanımlı gittiler. Bendeniz de kendisini burada daha yakından tanıma fırsatı bulmuştum.

Prof. Dr. Süleyman Yalçın soğuk gibi görünürdü ama içinde bir gönül ateşi sönmek bilmeyen bir şekilde yanardı. Hastalık halinde herkesin rahatlıkla ulaşabildiği bir hekimdi. Son günlerinde kendisini ziyaret etmek istemiştik bir grup arkadaşımızla. Hasta haliyle bize görünmek istemedi. Allah rahmet etsin.

Bu toplanda Dr. Metin Eriş Ayla Hanım’a sordu, “Siz de bir şeyler anlatmak ister misiniz?” Ayla Hanım “Eşim, ailesinden ziyade dostlarına, memleketine ve insanlarına daha fazla zaman ayırırdı. Süleyman Beyi siz, bizden daha çok görürdünüz. Ben daha az gördüm, daha az tanıdım.” dedi.

Demek aydın olmanın ve aydınlatmanın böyle bir yanı da var. Böylesine  gündeme ve sorunlara endekslenerek çözüm üreten sivil toplum kuruluşlarına, liderlere ve aydınlara öylesine ihtiyacımız var. Hele ki günümüzde.

 

 

Din ve Milliyet (4)

0

İman – küfr / inanç – inkâr karşılaştırılması; âhirette / öte âlemde Cennet – Cehennem gibi sonuçlar verir. Bunun gibi, dünyada da iman / inanç; mânevî bir Cenneti temin eder. Ölümü bir terhis tezkeresine çevirir. Küfür / inkâr ise, dünyada bile mânevî bir Cehennem olduğunu gösterir; insanın asıl saadet ve mutluluğunu mahveder, yıkar. Ölümü; ebedî / sonsuz bir idam / yok oluş hâline sokar. Nitekim bu hususların, kesin bir şekilde his ve görgüye dayandıkları ispatlanmış ve kanıtlanmıştır.

İsterseniz başımızı kaldırıp bu kâinat ve evrene şöyle bir bakalım. Ne kadar tren hükmünde gezegen, otomobil, uçak ve gemiler var. Onlar; başıboş oldukları, rastgele hareket ettikleri sanıldığı nisbette, ne kadar korku ve sıkıntı vereceği, bizler için nasıl bir tehlike doğuracaklarını düşünmek bile, bizleri çileden çıkarır. Sokağa çıkmaya korkar, sokakta yürümeye cesaret edemeyiz. Zira çarpmaları, ezmeye kalkmaları an meselesidir.

Ama onların başıboş olmadıklarını bildiğimiz, kendi başlarını hareket etmediklerini ve edemeyeceklerine inancımız tam olduğu için, rahatça sokağa da çıkar, çekinmeden emniyet içinde yürürüz de.

Ezelî Kudret olan Allah’ın karada, denizde ve havada nizam ve hikmetle / birer gaye ile halk edip yarattığı sayısız yıldızlara, kürelere de bir bakalım. Onları da akıl edelim. Hele bir de sayısız, silsile hâlinde meydana gelen hadise ve olayları gözden geçirelim. Onlara da iki şekilde bakıp düşünebiliriz. Onlar ya kendi başına buyruklar, ya da bir Hakimi Mutlak / Mutlak Hakim olan Allah’ın kudret eli arasında kayıtlı kuyutlu olduklarını bilir ve rahat oluruz. Aksi takdirde titrer dururuz.

Kaldı ki, şehadet yani görünür âlem ve cismanî kâinatta olduğu gibi, ruhanî ve mâneviyat âleminde de, Ezelî Kudret’in yarattığı daha acîp, daha şaşırtıcı zincirleme benzerleri vardır ki, aklı olan bunu tasdik eder, gözü bulunan çoğunu görebilir.

İşte kâinat / evren içindeki maddî-manevî tüm bu silsileler; imansız / inançsız olanlara; hücum ediyor, saldırıyor, tehdit ediyor, korku veriyor gibidir. İnançsız olanların maneviyatlarını; -bu yanlış anlamaları yüzünden- yerle bir ediyor. Onları var sandıkları görüntüler içinde boğuyor sanki.

Bütün bu hâller; inançsızları huzursuzluk ve endişelere gark eder panikletirken; inançlıları değil tehdit ve korkutmak, aksine onlara sevinç ve saadetler veriyor, onlara ümit ve kuvvet aşılıyor. Olayların birer hikmet tahtında cereyan etiğini düşündüklerinden; olanları ünsiyetle / alışıklıkla karşılıyor; gerekeni yapmak kaydıyla ibret almaya yönlendiriyor.

Çünkü iman ve inanç sahipleri; iman gözüyle baktıkları için, o sayısız olaylar dizisi içinde; zamanın Herkül ve Rüstemlerinin, korkudan ödleri koptuğu gibi, maddî-mânevî tren hükmündeki olaylar zinciri karşısında sarsılmıyor, ürkmüyor ve korkmuyorlar.

Nitekim, Feza ve Uzay’da yüzen sayısız gezegenleri korkuyla değil, tefekkürle seyrediyor. Başıboş olmadıklarını, gemlerinin ilahî bir intizam ve nizamın elinde olduklarının inanç ve bilinciyle; o heybetli manzara ve görüntüler istiflerini hiç mi hiç bozmuyor. Yular ve dizginsiz olmadıklarının bilinciyle, sadece seyirde kalıyor. İlâhî haşmet karşısında huşu ile eğiliyorlar.

Evet insanlar onların; insana zarar veremeyecekleri gibi, birbirlerinin sınırlarını da aşamayacaklarını biliyor, görüyor ve anlıyor.

İşte bilgisizlik ve inançsızlık insanları; günümüze çağlar gerisinden çağlar atlatarak, yani tayyı zaman ettirerek eski halleriyle çıkartılan o efsane kahramanların durumuna düşürüyor. İnançsız, imansız ve dinsiz insanları; Herküllerin ve Rüstemlerin seviyesine indiriyor.

Oysa inançlı / imanlı kişiler; kâinat ve evrendekilerin mükemmel sanatlarını ve İlâhî güzelliklerini görür. Haşyet duymak ve korkmak yerine, hayretle temaşa ve seyrin tefekkürlü bakışına dalar, manevî kuvvetle dolar, ebedî saadetin bir nümune ve örneğini zevkle tadar.

Sadede gelirsek; dinsiz milliyetin ne kadar eksik ve yavan olduğunu anlar. Milliyetin ancak dine kale oluşuyla, aynı zamanda kendi devamını da sağlayabileceğini, kesin ve güzel bir şekilde idrâk ederiz. Velhasıl, boş bir kale kendini savunamayacağı gibi; din, iman ve inançtan soyutlanmış bir milliyetin de, kendini müdafaa edemeyeceği izahtan varestedir.

 

 

Kâinat Kitabı – 3: Yangın Üçgeni

0

Okullarda fen derslerinde ve iş güvenliği kurslarında mutlaka öğretilir: Yangın üçgeni. Yangın, şu üç şeyin bir araya gelmesiyle oluşur: Yakıt + Oksijen + Isı. Bu bileşenlerden biri olmazsa, yangın da olmaz. Basitçe formüle edilmiş, çok kullanışlı ve hayati bir bilgidir. Yangın deyimi; kontrolsüz, zarar verici, yıkıcı bir anlam veriyor. Bu açıdan bakıldığında formülümüz, zararlarından korunma amaçlı tedbirler geliştirmemiz açısından bize yol göstermektedir. Öte yandan ateş, insanoğlunun gelişimine çok büyük katkıları olmuş bir araçtır. Aynı formül, ateşi insanlık yararına kullanabilmek adına, nasıl kontrol altında tutabileceğimizin de ipuçlarını bize vermektedir. Örneğin, otomobillerimizde ayrı kanallardan motora ilettiğimiz bu üç bileşeni, kontrollü bir şekilde birleştirip, hareket enerjisini elde ediyoruz. Aynı otomobile yakıt dolumu yapılırken ateşle yaklaşma gafletinde bulunursak da yangın afetini.

Şimdi, kâinat kitabının yangın üçgeni bahsini okumaya çalışalım. Eğer kuraklık gibi tabii nedenlerle ortaya çıkmamışsa, tedbirsizliğin neden olduğu kazalar neticesinde veya kasıt güdülerek ortaya çıkar yangınlar. Kundakçı tabir ettiğimiz, kasıtlı olarak yangın çıkaran tipler vardır. Bu tipler ya artık kaybedecek bir şeyi kalmamış ya da “ya benimsin ya toprağın” noktasına gelmiş kişilerdir. Yangın yeri, içindekilerle kavrulsun, alan bana kalsın sakat mantığını taşıyan muhterisleri de unutmayalım. Bu canım ülke, iç – dış kundakçıların çıkardığı yangınlar neticesinde nice insanını kaybetti. Görünüyor ki, yeni yangınlar çıkarmak için ülkemin genç fidanları tutuşturulmaya çalışılıyor.

Muhterislerin kundakçılara sağladığı para, teçhizat, makam, fırsat gibi her türlü imkân bu işin oksijenidir. Sosyal ve yazılı – görsel medya, sokak, toplantı yerleri, kişilik hakları gibi alanlarda icra edilen her türlü tahrik edici eylem ve söylemler ise ısı bileşenidir. Geriye kaldı yakıt bileşeni. Yani yanacak olan gençler, aileleri, biz. İlk iki bileşen üzerinde bir tasarrufumuz varsa ne âlâ. Kontrol altına alabilir, ortamdan uzaklaştırabiliriz. Yok ise biz varız. Tutuşması beklenen. Yakıt yerine koydukları. Tutuşmayacağız. Serin kalacağız. Serinkanlılığımızı muhafaza edeceğiz. Yangın yerine dönmüş ülke ve coğrafyamızın kurtarıcısı olmaya namzetsek eğer, buz gibi soğukkanlı, vakur, saydam olmaya devam etmeliyiz. Biz yanmadıkça artırılan oksijen ve hararete rağmen hem de. Serin kalıp, yanmayıp ve yakmadıkça göstereceğimiz dayanıklılık, sadece hayranlık uyandıracaktır. Ateşin yakamadığı şeyden etkilenmeyecek insan var mı? Hiçbir kaynak sonsuz değildir. Belki erimeye başlayacağız ama, bu sadece yangının daha da çıkamaz hale gelmesine neden olur. Neticede bu oksijen ve hararet de çaresiz, sona erecektir.

Biz serin olalım! Bağrı yanmışlar, bizde söndürsün ateşlerini!

 

 

Kartallar Kafese Sığmaz

0

Özellikle Ermeni meselesini konu edinen tarihî roman yazarı Abdullah Ayata, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 316 sayfalık romanının gerçek olaylardan esinlenerek hazırlandığını belirtiyor. Eserini, “Memleket uğruna kaybedilen her vatan evlâdının arkasından ‘Vatan sağ olsun…’ cümlesini içtenlikle söyleyebilen Türk ana ve babalarına…”  ithaf ediyor.

Romanın kahramanı Murat Erciyes, Boğaziçi Üniversitesi Milletlerarası İlişkiler bölümünden mezundur. Kayseri’nin Yahyalı ilçesinde doğmuş, genç bir hariciyecidir. Dışişleri Bakanlığı O’nu, Birleşik Arap Emirlikleri’nden birindeki konsolosluk teşkilâtına tayin eder. 20 kişiden oluşan konsolosluk kadrosu bir aile gibidir. Murat Bey’i samimiyetle ve dostlukla aralarına kabul ederler.

Murat Bey’i, çözümü imkânsız problemler beklemektedir: Bölgeye çalışmak için gelen işçilerle (onlarsız çalışma imkânı bulunamayan) yerli halktan kefiller arasındaki anlaşmazlıklar… İslâmiyet’in men etiği kölelik, İslâm diyarında, bir kısım insafsız açıkgözlerin çirkin kurnazlıklarıyla çağdaşlaştırılıp tatbik edilmektedir.

Böylece romanın sosyal içeriği belirlenmiştir.

Az sonra romanın ‘aşk’ unsuru da bir vesile ile oluşur. Kahramanlar, Murat ve Emir’in vefat eden kardeşinin kızı Azize’dir. Bu aşkın da devamı imkânsız görünmektedir. Çünkü Emirlikte asil ailelerin kızları, sıradan insanlarla ve yabancılarla evlenemezler. Evlenen çiftler, derhal cellada teslim edilir. Gençlerin aşkı, buna rağmen büyür… Büyür… Önce bedenlerini sonra da akıllarını fikirleri teslim alır. Her şeye razıdırlar. Bir fırsatını bulup, birbirlerinin olurlar. Bir müddet sonra da bebek sâhibi… Azize, amcası Emir Abdürrezzak’tan izin alarak yüksek tahsilini tamamladığı Londra’daki ufak-tefek işlerini ikmal etmek üzere İngiltere’ye, oradan da nikâh ve doğum yapmak üzere, İstanbul’a gelir. Doğan çocuğa, Azize’nin babasının adı verilir: Lütfullah… Bu işleri, Murat’ın Emirlik’te tanışıp can-ciğer dost oldukları Mimar Orhan organize etmiştir. Azize artık Türk vatandaşıdır. Doğumdan bir müddet sonra Azize, Londra’daki malikânesine, Murat ise Emirlikteki vazifesine döner. Sıra Emir Abdurruzzak’ı ikna etmeye, evliliği kabul ettirmeye gelmiştir. İyilik timsali Konsolos Gelip Bey, yakın dostluk kurduğu Emir ile görüşür, netice alamaz.

Roman, gurbet diyarındaki Türklerin, Murat’a yardım ve destek seferberliği, yardımları, hizmetleri, gönülden gelen ilgi ve sevgileri, gözleri yaşartacak ölçüdeki içtenlikleri ile devam eder.

Emir Abdurrezzak, bir müddet sonra durumu kabullenmiştir. Kısas örfünün gayri medenî bir uygulama olduğunu düşünür çiftlerin cezalandırılmaması için teşebbüse geçerse de netice alamaz.  Emirliğin üst düzey yöneticileri teklifi hoş karşılamaz.

İslâm’ın adâleti, Türk’ün asaleti problemin çözümünü sağlayabilecek mi?

Önceleri Konsolosluk personeli muhtemel bir suikast ihtimaline karşı temkinli olmak ihtiyacını hissederler. Konsolosluk binasından çıkmazlar. Fakat kartallar kafese sığmamıştır. Bir müddet sonra, hürriyet tutkusu, disiplini gevşetmiştir. Herhangi bir olay olmayınca durumun normale döndüğü kanaatine varılır. Bu durumdan Murat Bey’de faydalanmak isteyince sokağa çıktığı anda, 50 bıçak darbesiyle şehit edilir. Ankara hükümeti, ilişkilerin bozulmaması için şehadetin trafik kazası neticesinde vuku bulduğunu açıklar. Emirliğin resmî tebliği de bu doğrultuda olur.

Okuyucu, dokuzuncu bölümün sonunda romanın bittiğini zanneder, sonraki sayfaları merak ederek okumaya devam eder. 10. Bölümde yeni bir roman mı başlıyor? Hayır! Evvelki bölümlerden daha hareketli, millî duygularla ve heyecanlı hâdiselerle roman devam etmektedir. Okuyanlar pişman olmayacaklar.

Yüksek hızlı tren gibi süratle devam eden olaylar birbirine pamuk ipliği ile değil, zekice hazırlanmış kurgularla bağlıdır. Biraz duygulu okuyucu, kahramanların ve onlara yardımcı olanların, ziyaret ettikleri Anadolu kasabalarında yaşayan insanların yardımseverliği, misafirlerine samimiyetle hizmet etmeleri karşısında duygulanacak, mensubu bulunduğu asil ve necip milleti ile gurur duyacaktır.

Anadolu, zengin gönüllü insanlar cennetidir.

Cenab-ı Allah’ın yarattığı kâinatın en haşmetli unsuru olan güneşin ışığı altında hiçbir hakikat, ebediyete kadar sır olarak kalmaz. Gün gelir, hakikat âşığının karşısına, âyan-beyan çıkıverir.

Kitap, roman olma özelliğini kaybetmeksizin bir insanlık destanı olarak akıp gider.

Bir milleti yok etmenin çirkin olmakla birlikte en garantili yolu, aile yapısını tahrip etmektir. Tahribatın önlenmesinin en emin yolu ise, insan karakteri inşa etmektir. Bu iş; eğitimle, tarifle, talimatla olmaz. Müslüman Türk’ün hasletlerini cömertçe sergilemekle olur. Abdullah Ayata, romanındaki kahramanların ve hatta her şahsın karakterini çok sağlam inşa etmiştir. Nasibi olan örnek alır. Böylece en sağlam aile yapısını oluşturabilirler. Bu yönüyle ‘Kartallar Kafese Sığmaz‘ ‘tez roman‘ olarak kabul edilebilir.

Hakikatin örtbas edilmesine gönlü razı olmadığı halde, bildiklerini açıklamaktan imtina eden emekli bir hariciyecinin ileri sürdüğü gerekçesinde hikmet vardır: ‘Ben devletimizin prensiplerine sadık, sır saklayan bir devlet memuruyum. Gizlilik arz eden konularda, emekli olsam bile açıklama yapamam.’

Müslüman-Türk Anadolu insanımızın sıcak, sevecen ve karşılık beklemeksizin ikramda bulunmayı en tabîi vazife telakki eden, misafirini memnun edebilmek için çırpınan insanların davranışları, sayfalar boyunca sergileniyor.  Bu hâliyle roman, ‘yerli‘ değil ‘millî‘ bir hususiyet kazanıyor.

Hiçbir özelliği olmayan, insanları iyiye, güzele ve doğruya yönlendirecek hiçbir mesajı bulunmayan kavgacı insanların, ağlak kadınların incir çekirdeğini doldurmayan problemlerinin lastik gibi uzatılarak anlatıldığı dizi filmler yerine bu romanın yapıcılığı, mesajları örnek alınsa ne güzel olurdu.

Hakiki mâniada kâmil bir insanın, canı gibi sevdiği dostunun yadigârı oğluna nasihati:

Bak yavrum! Murat’ımın yadigârı, Bu olaylar senin dışında gelişti. Sakın kimseye kızıp kin tutma. Bu konuda anneni rahatsız etme, sıkıştırma. O kadın senin için yaşıyor. Sana bir şey olursa, kesinlikle yaşayamaz. Bir daha hatırlatayım: intikam almakla babana iyilik yapmış olmazsın. Onu seviyorsan, ona lâyık evlât ol. İnsanlara faydalı olmaya çalış. Babanın ismini yaşatacak eserler yapma gayretinde ol. Fakiri fukarayı koru, gözet. O zamanki yetkililerin gizlenmesini istedikleri bu olayı fazla kurcalama. Zira bizde ülke menfaatleri hep, şahısların menfaatlerinden önce gelir.’

Mesaj yerini bulmuştur. Lütfullah kendisine yakışan cevabı verir:  ‘Bunu öğrendim Orhan Amca: Vatan sağ olsun!’

Eserde bu kabil mesajların binlercesi var. Okumalı.

ORAN / ORTA ANADIOLU KALKINMA AJANSI:

Mevlânâ Mahallesi, Mustafa Kemal Paşa Bulvarı Nu: 79 Kat: 5-6 Kocasinan, Kayseri.                                         Telefon: 0.352-352 67 26 Belgegeçer: 0.351-352 67 33 e-posta: info@oran.org.trwww.oran.org.tr

 

ABDULLAH AYATA:

1958 yılında Kayseri’nin Tomarza ilçesinde doğdu. Adıyaman, Giresun ve Erzurum illerinde öğretmenlik yaptı. Yazmaya lise yıllarında mahallî dergilerde başladı. Yayınlanmış kitapları:  Son Ermeni,  Horkut, Keşke O Deli Ben Olsaydım, Erciyesin Gölgesine Sığmayanlar.

Ayata, Kayseri Yazarlar Birliği ve Yörük Türkmen Vakfı yönetim kurulu üyesi, Barak Türkmenleri Kayseri temsilcisidir.

 

gelmiş bir budun olduğu için ‘Tokuz Oğuzlar‘ denilmekteydi. Bu boylardan yalnızca; Kunı ve Tonra isimli iki boy, kayıtlara intikal etmiştir. Diğerleri bilinmemektedir.

Oğuzlar hakkında genel kabul görmüş bilgiler, Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lügati’t-Türk isimli eserinde bulunmaktadır. Oğuz Kağan Destanı’na göre 24 boydan oluşan Orta Asya kökenli en kalabalık Türk boyudur. Günümüzde Türk nüfusunun çoğunluğu Oğuz boyundandır.

Göktürk Hâkanlığı’nın temelini Oğuzlar oluşturur. 7. yüzyıl civarında konar-göçer bir yapıyla yer değiştirmeye başlamışlar ve Balkanlara kadar yayılmışlardır. Oğuzlar, Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, İran, Irak ve Balkanlar coğrafyasındaki Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Makedonya, Kosova, Sırbistan’da yaşayan Türklerin atası sayılmaktadırlar.

Prof. Dr. Osman Karatay’ın Umut Ören tarafından, 12 X 19,5 santim ölçülerinde, 183 sayfalık kitabında toplanan makalelerinde: dünya târihinde Türklerin, Oğuzlar tarafından temsil edildiği belirtiliyor.

Eserin diğer bölümlerinde; Oğuz Ata, Oğuz Han’ın kimliği, Oğuzluğun oluşması, Bozok adlandırması, Hanakas Oğuzları, Oğuzlar-Hazar Kavgası gibi başlıklar altında Oğuzlar anlatılıyor.

Oğuzlar; Selcuklular, Osmanlılar, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safevîler ve Kacarlar gibi imparatorluk sâhibi pek çok hânedân çıkartmışlar ve kırk devlet kurmuşlar, fakat hepsinden önemlisi, dünyanın tam ortasında bin yıl boyunca hükmede

KUŞBAKIŞI:

İLK OĞUZLAR:

Oğuzların târih sahnesine, Göktürk Kitâbeleri’nin dikili olduğu Tula Irmağı boylarında çıktıkları belirtiliyor. Dokuz boydan meydana n güç olmuşlardır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50                                                  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

KIRIM HANLIĞI TÂRİHİ ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR (1441-1700):

Kırım Hanlığı kurulurken, Osmanlı Devleti de Fatih Sultan Mehmed Han’ın yönetimi altında bir Ortaçağ beyliğinden Yeniçağ cihan devleti hâline geliyordu.

Kırım’ın kısa sürede Osmanlı Devleti’ne tâbi olmayı kabul edişi, Altınorda Devleti’nden devraldığı Ortaçağdan kalma kabile aristokrasisine dayalı yönetim yapısını değiştirmese de, kendine özgü bir denge oluşturdu. Kabilelerin talepleriyle İstanbul’daki merkezi devletin taleplerini ve Rusya başta olmak üzere rakip devletlerin tehditlerini dengeleme becerisi, hanların başarısında ve hanlığın bekâsında esas belirleyiciydi. Yeniçağ’ın başlarında kurulan ve sonlarında tarihe karışan bu hanlığın târihi, Orta ve Doğu Avrupa’daki iktidar mücâdeleleriyle iç içe örülüdür. Kırım’ın rakip hanlıklarla mücadelesi, bu hanlıkların yüz yıl içinde târihe karışmasıyla yerini Rusya, Lehistan ve Habsburglarla süren çok daha zorlu ve uzun bir mücâdeleye bırakmıştır.

Kırım Türklerinden olan Halil İnalcık, akademik hayatı boyunca Kırım üzerine yaptığı araştırmaları gözden geçirerek derlediği bu eserini vefatından kısa süre önce tamamlamıştır. 15,5 x 23 santim ölçülerinde, 680 sayfadır.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-243 56 00 bilgi@iskultur.com.tr İnternet: www.iskultur.com.tr

 

EVLENMEDEN ÖNCE:

Evlenmeden önce aralarındaki ilişkiyi önemseyen, üstüne konuşan, sohbet eden, zaman ve emek veren çiftler, evliliklerinde kendi farklı hikâyelerinden ‘bizim hikâyemiz‘ dedikleri yeni bir hikâye oluşturmayı başarırlar.

Evlendiğinizde, hayatımızın en önemli, en güçlü şâhidini seçmiş olursunuz. Bunun bilincinde olmak, önemli bir olgunluk adımıdır. Evlilik öncesinde, müstakbel eşinizle paylaştığınız değerlerin farkında olmak önceliğiniz olmalıdır. Birlikte, ‘birbirinizi yaşamak‘ için evleniyorsunuz ve bu evlilikte ikiniz de kendiniz olarak var olmayı yani ‘biz’ olmayı önemsiyorsanız, değerlerinizin uyum içinde olması gerekir.

Evlilik yolculuğuna başlarken biricik sermayeniz olan sevgi, küçülüp yok olabilecek veya büyüyüp gelişebilecek bir şey. Evet, o hem çok kudretli hem de bir o kadar zarif ve kırılgan. Kurduğunuz ilişkiler ve üstlendiğiniz rollerin farkında olarak onu hakkıyla yaşamanız, yaşatmanız gerekiyor.

Doğan Cüceloğlu’nun 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 224 sayfalık eseri, Aralık 2017’de yayımlandı.

(Tanıtım bülteninden)

REMZİ KİTABEVİ A.Ş.

Genel Merkez: Akmerkez E 3 Blok Kat: 14 Etiler, İstanbul Telefon: 0.212-282 20 80 Belgegeçer: 0.212- 282 20 90 www.remzi.com.tr e-posta: post@remzi.com.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-ELMET (Roman): Flona Mozley’den çeviren Berna Gönen / Çınar Yayınları.

2-UÇURTMA AVCISI: Khaled Hosseini’den çeviren: Püren Özgören / Everest Yayınları.

3-KALEMİMDEN DÖKÜLDÜLER: Hürriyet Oğuzkan / Boğaziçi Yayınları.

4- MİLLÎ MÜCÂDELE’DE KAHRAMANLAR HAİNLER: Ahmet Hür / Puslu Yayıncılık.

5- ORTADOĞU’DA GÖÇ DİNAMİKLERİ / MARDİN’DEN BEYRUT’A BİR GÖÇ ARAŞTIRMASI: Fethi Nas / Gece Kitaplığı.

 

DERKENAR:

 

KLAVYEDE DÜNYA ŞAMPİYONU OLDUK

Türk Millî Takımı, Birleşmiş Milletler’e bağlı INTERSTENO Milletlerarası Bilgi İşlem ve İletişim Federasyonu tarafından düzenlenen 51. INTERSTENO Kongre ve Dünya Bilgisayar Klavye Şampiyonası’nda ‘dünya şampiyonu‘ oldu. INTERSTENO Milletlerarası Bilgi İşlem ve İletişim Federasyonu Türk Grubu Başkanlığı ile F Klavye ve Bilgi İşlem Derneği’nin açıklamasına göre, Berlin’de düzenlenen şampiyonaya, Türkiye ile birlikte Almanya, Çek Cumhuriyeti, Japonya, Avusturya, Hollanda, Çin, İngiltere, ABD ve Kore’nin aralarında bulunduğu 26 ülkeden yüzlerce yarışçı katıldı.

Klavye sür’at yarışlarında Türk yarışmacıların bu şekildeki başarıları yıllardan beri devam ediyor. Ancak bilgisayarda Q Klavye ithalatı ve kullanımı devam ederse, başarılarımız hayal olacaktır.

Bilinmektedir ki Türk icadı olan F klavye, en çok kullanılan harfler, hareket kabiliyeti en yüksek parmakların altında olacak şekilde düzenlenmiştir.

F klavyenin mucidi, 02 Eylül 2016 tarihinde, 91 yaşında vefat eden Dr. İhsan Sıtkı Yener’dir.  Merhum Yener aynı zamanda Milletlerarası Bilgi İşlem ve İletişim Federasyonu (INTERSTENO) Türkiye Temsilciliği Şeref Başkanı idi.

İhsan Yener hoca, kendisini F klavyeye adamış, binlerce öğrenci, yüzlerce öğretmen ve onlarca dünya şampiyonu yetiştirmiştir. 1955 yılında Türk dili ve alfabesine en uygun olan F klavyeyi icat ederek, klavyenin on parmakla, bakmadan ilmî olarak kullanılması metodunu geliştirmiş ve Türkiye’ye armağan etmiştir. Yener Hoca, yazı teknolojileri alanında dünyadaki en büyük meslek kuruluşu olan ve Birleşmiş Milletler bünyesinde faaliyet gösteren INTERSTENO’ya 5 Mayıs 1957 tarihinde Türkiye’nin katılmasını sağlamış ve yıllarca bu kuruluşun Türkiye Temsilciliğini / Merkez Komitesi Üyeliğini yürütmüştür. İhsan Yener, daha sonra bu kuruluşun Şeref Başkanlığına getirilmiştir.

Türkiye, İhsan Sıtkı Yener’in buluşu sâyesinde 1955 yılından günümüze kadar geçen 62 yıl içerisinde Milletlerarası klavye yarışmalarında 80’den fazla madalya kazanmıştır.

Sonraki yarışmalarda birincilikler kazanmamız isteniliyorsa, bütün devlet kuruluşlarında, okullarda ve üniversitelerde bizim klavyemiz ‘F’ klavye kullanılması mecburî tutulmalıdır! Hatta ‘Q’ klavyelerin ve dizüstü bilgisayarlar, akıllı telefonlar ve daktilolarda ‘Q’ klavyeli yazı âletlerinin ithalatı yasaklanmalıdır.

 

 

 

Gündeme İran ve Ermenistan Öneriyorum

Acayip içe dönüğüz. Sanki kâinat Türkiye‘den ve varlık kendimizden ibaret. Etrafımızdaki tüm olan biten ya bizi çekemedikleri ya da bizden etkilendikleri için, ortası yok.

Dünya devletleri umurumuzda değil; iş arkadaşım, yan komşum, rakip takım, karşıt görüş kendimizi asıl ispat alanımız. Yakındaki engeli aşarsak dünyayı zaten bir şekilde yönetiriz. Ama ya diğerim beni geçerse?

Kendimize aşırı önem atfetmemizin pik yaptığı seçim dönemleri ise kişilik bayramlarımız adeta. Hele hele elimizde dokunduğu şeyi altına çeviren oy taşı varken..

Yine seçim startının verildiği ilk düzlükte lânetten ihanete, teröristlikten din düşmanlığına kadar hiçbir kırmızı ve kahverengi çizgi kalmadı. 7 sülâlesine kan davası güttürebilecek sözler bir çırpıda ve bir çocuk oyunundaymışçasına söylenebiliyor.

Sen içerdeyken ben / Takvimler aldım

Her gün bir yaprağını kopardım” diyor ya İbrahim Sadri, biz iyiden iyiye içe döndüğümüzde bakın bakalım kopan takvim yapraklarında neler yazıyor?

7 ay önce kaleme aldığımız “Amerika Where’ye Gidiyor?” yazımızda paritesi sürekli düşen ABD’nin kaderi değiştirme adına hamle yapma çizgisinde durduğunu düşündürmeye çalışmıştık.

İran’a çökecekler, gibi duruyor. Bu yılın güzü mü olur, önümüzdeki yılın ilk düzü mü olur; göreceğiz. Koçbaşı İsrail, baş yancı Suud. Mısır, Ürdün, Katar-Kuveyt, Emirlikler-Esirlikler zaten fiks menü. E otonom bölgeleriyle KDP, PYD de Reis‘lerinin sözünden çıkacak değiller ya!

Aralarındaki kader birliğinden ötürü Suriye ve Rusya‘nın net karşı konuşlanmada bulunacağı, Irak ve Lübnan‘ın da iç dengelerden yada dengesizliklerden ötürü nötr kalmaya çalışacağı aşikâr.

Biz ne yapacağız? İşte bütün mesele burda.. Avrasya’yla flörte mi yoksa Amerika’yla seviyeli birlikteliğe mi devam? Yoksa bizdeki seçimler ve orada karakter oyuncusu rolünde oynayanlar mı belirleyecek kaderimiz üzerinden bölgenin kaderini?

Bu arada Ermenistan‘da Serj Sarkisyan 11 yıl sonra ve seçimleri 1’nci sırada kazanmasına rağmen Nikol Paşinyan 9 milletvekiliyle 105 kişilik Parlamentoda Başbakanlığı çalmaya çalışıyor. Böylece Taşnak-Sütyun Partisi kadife devrimle hortlatılıyor. Demek ki İran’ı vurmak için Batı Ermenistan’a da mevzileniyor.

Gazze‘de öldürülen Filistinli sayısı 50’yi geçti. Genç, yaşlı, basın mensubu farketmiyor; vuruyorlar. Farkediyorsanız biz bu sıralar meşgûlüz, farketmiyoruz. Yoksa Gazze’de bir çocuk yaralansa gökkubbeyi başlarına geçirirdik. Kardeşimiz HAMAS bu sıralar İran’la çok sıkı-fıkı; yoksa İsmail Haniye‘ye bir miting feda olsun. Bu arada ‘Cesur kız’ Ahed de 5 aydır durduğu hapiste dişini 5 ay daha sıksın.

İsrail arka bahçesinde İran nüfuzuna statik temizlik yapıyor. Yarın Suriye’deki İran güçlerini de zora sokarak Esad‘ı köşeye sıkıştırmak isteyebilir.

İç siyasetimizde istediği etkiyi yaratamayan İngiltere ise Türkiye üzerinden KKTC’yi veya Mustafa Akıncı üzerinden Tayyip Erdoğan‘ı Kıbrıs‘ta bir oldu-bittiye zorluyor.

Tüm bu konularda Türkiye’nin sükûtunun ikrardan geldiğini düşünürsek asıl tufan 24 Haziran‘dan sonra gözüküyor. Haa, bu arada; şu seçim işi de nerden çıktı?

Türkiye’nin kararı yahut kararsızlığı nelere mâlolacak acaba? Veyahut da kartlar yeniden karılırken hangi bedellerle karşı karşıya kalacağız? Biz hepimiz..