16.6 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 622

Kin ve Nefret

Bir muhalefet partisinin görevi, iktidar yanlış yaptığında onu eleştirmek ve kamuoyu önünde doğruları önüne koymaktır. Bunun başka şekli, muhalif parti için düşünülemez. Eksikleri yanlışları milletin gözünün önüne serecek ki, iktidar alternatifi olabilsin.

Ama gelin görün ki, elli yıla yakın siyasi hayatımda ilk defa bir muhalefet partisi (MHP ve onun genel başkanı); adı yolsuzluklara ve her türlü şaibeye bulaşmış bir iktidarın kanatları altına girmiş, diğer muhalefet partilerine saldırıyor.

Hem de ne suçlamalarla. İlk zamanlarda sadece CHP’sini suçlardı şaşardık bu nasıl iş diye. Ama gelin görün ki İYİ Parti kurulduktan sonra saldırının cephesi genişledi, eleştirinin dozu kaçtı kin ve nefrete dönüştü.

Saldırdığı kişiler, bir zamanlar kendi partisinde Millet Vekilliği, Meclis Başkan Vekilliği yapmış insanlar. Peki, bunlar bu kadar ağır suçlamalara ve hakaretlere layık insanlarsa, sormazlar mı yıllardır neden bunları kendi partinin içinde barındırdın, yoksa büyük ortağının dediği gibi senide mi kandırdılar?

Eleştirilerin dozu bunlarla sınırlı kalmıyor. Bu defa Sayın Meral Akşener için toplanan imza sahipleri FETÖ suçlamalarıyla karşı karşıya bırakılmaya çalışılıyor. Akıl ve mantık alacak gibi değil, bu suçlamaları yapan kişi hiç bilmez mi ki, suçluluk şahsilik esasına dayanır, benim kardeşimin FETÖ ile ilişkisi varsa onun suçuna ben neden ortak olayım?

Kaldı ki koltuğunun altına girdiğin büyük ortak, yıllarca FETÖ terör örgütüyle kol kola girmiş, birlikte Türk Ordusuna Ergenekon, Balyoz adı altında kumpas kurmuşlar, devlet dairelerini, yargıyı, ellerine geçirilebilmek için fırsat verilmiş. Sen bunların hiç birini görmezden gelecek, demokrasi için imza veren vatandaşını FETÖ ile suçlayacaksın. Bu nasıl akıl tutulması, bu ne gaflettir?

Peki, hem milli hem de yerlisiniz ya, bir de Türkiye’nin (BEKA)! Sorunu var ya; Yunanistan 2004 yılından bu yana Ege’de 18 Türk adasını işgal etti bu güne kadar söylenmiş tek bir sözünüz oldu mu?

Milli eğitimde yıllarca kıyım yapıldı, MHP’li veya CHP’li ne öğretmen ne de müdür kaldı, eğitimin seviyesi yerlerde sürünüyor. Bu konuda olsun söylenmiş bir sözünüz, meclise verilmiş bir önergeniz var mı?

Ya ekonomi; duvara tosladı… ekonomiden sorumlu devlet bakanı, Maliye bakanı imdat çığlıkları atıyorlar, yoksa sizi bu konular hiç ilgilendirmiyor mu?

20 Yıl önce tarım ülkesiydik, şimdi samanı Bulgaristan’dan, danayı Romanya’dan eti Sırbistan’dan alıyoruz. Allah aşkına yok mu edecek bir kelamınız?

Eğer yukarıda saydıklarımın hiç biri sizi ilgilendirmiyorsa, sahi siz siyasi bir parti mi, yok değilse büyük ortağın muhalefet terbiyecisi misiniz?

Elli bin Türk evladının kanına girmiş, PKK’nın meclisteki uzantılarının kimisinin elini sıktın, kimisini mahpus damından kurtardın da; onlara gösterdiğin hoş görünün onda birini verdikleri oylarla seni yıllarca sırtında taşımış insanlara göstermeyip üstelik birde: “Size mi soracaktım ne yapacağımı” deyip onları azarladın. Üstelik şimdi kalkmış FETÖ’cülükle yaftalıyorsun öyle mi?

Bütün bunlardan sonra ne söylenir bilmem ki: “Bu da geçer Ya Hu“!

Kalın sağlıcakla…

 

 

Adaylar Belli Oldu, Cumhurbaşkanı Kim Olur?

Ak Parti + MHP + BBP‘nin (Cumhur ittifakının) adayı Recep Tayyip Erdoğan’dı. CHP de uzun süren değerlendirmelerden sonra Cumhurbaşkanı adayı olarak kendi içinden birini, Muharrem İnce‘yi gösterdi.

İYİ Parti’nin adayı Meral Akşener Meclis grubunun kararı ile değil, 100 bin imza ile aday olacağını söylemişti. İlk 4 saatte 100 bin imzayı geçti, adaylığını kesinleştirdi. Hatta üçüncü günde de 200 bin imzayı geçerek gücünü göstermeye devam ediyor. Saadet Parti Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu da üçüncü günde 100 bin imzayı geçerek aday oldu.

Diğer iki aday adayının 100 bin imzayı bulamayacağı, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek‘in bir şekilde 100 bin imzayı geçip aday olabilse bile seçimde varlık gösteremeyeceği belli oldu.

CHP + İYİ Parti + SP + DP‘nin (Millet İttifakının) sadece milletvekili seçimlerinde ittifak yapacak. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda kim Erdoğan’ın rakibi olursa O’nu desteklemek şeklinde “doğal ittifak” oluşacak.

Şimdi soğukkanlı bir şekilde, kimin Cumhurbaşkanı olabileceğine dair tahmin ve değerlendirmeleri yapmanın zamanıdır.

AKP’nin bütün yandaş TV kanallarına yerleştirdiği sözde yorumcular 01 Kasım seçimlerini ve Tayyip Erdoğan’ın seçildiği Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki oy oranlarını baz alarak propaganda yapıyor. Mutlaka Erdoğan’ın kazanacağına dair algı oluşturmaya çalışıyor.

Oysaki son bir senede, 16 senedir geçerli siyasi dengeler değişti.

Bundan önce yüzde 40-50 bandında AKP, yüzde 25 civarında bir CHP ile yüzde 10-13 arası HDP ve MHP’den oluşan denge ile her seçimden AKP zaferle çıkabiliyordu.

Ama iki büyük değişim oldu.

Birincisi artık sahnede Meral Akşener ve İYİ Parti var. Akşener ve İYİ Parti her partiden ciddi oy alabiliyor.

İkincisi Cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 50 + 1 oya ihtiyaç var. İlk turda yüzde 50 + 1 oyu alabilen olmazsa ikinci tura sadece ilk iki sıradaki adaylar katılabilecek. Bu yüzden ikinci turda tabii ittifaklar oluşacak.

**********************************

MUHARREM İNCE İYİ BİR SEÇİM Mİ?

CHP kendi içinde uzun değerlendirmeler yaptı. SP‘nin çatı aday olarak teklif ettiği Abdullah Gül ismine CHP örgütü haklı olarak ciddi tepki gösterdi. Çatı aday fikrine Meral Akşener de kesinlikle yanaşmayınca “ilk turda her parti kendi adayını göstersin” fikri kabul edildi.

Ekmeleddin İhsanoğlu tecrübesi CHP’de o kadar kötü bir iz bırakmıştı ki, dışarıdan (mesela Abdüllatif Şener gibi) adaylara da tepki gösterilmesine sebep oldu. Hatta uzun süredir CHP milletvekili olan (merkez sağ kökenli) İlhan Kesici de sanki CHP’li değilmiş gibi değerlendirildi. Oysaki İlhan Kesici eğer CHP adayı ikinci tura kalsa kazanma ihtimali en yüksek aday olarak gösteriliyordu.

CHP’nin aday gösterdiği Muharrem İnce isminin tercihine yanlış diyebilir miyiz?

Muharrem İnce CHP gençlik kollarından gelen gerçek bir CHP’li. Partisinin temel değerleri ile uyumlu, iyi bir hatip, düzgün bir adam ve mücadeleci bir politikacı. Ama CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun “ekonomiden anlayan ve arkasında bir başarı öyküsü olan” bir Cumhurbaşkanı adayı tanımına uymuyor.

Bu tanıma uymasa da İnce Erdoğan’a iyi bir alternatif olabilirdi. Fakat Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP haricindeki oyları da alabilecek bir aday olduğunu söyleyemeyiz. Hatta CHP oylarının tamamını almasının da mümkün olmadığı kanaatindeyim.

CHP seçmeni kültürlü, stratejik düşünebilen ve gerektiğinde partisinden başka partilere destek verebilen bir kitledir.

İkinci tura Muharrem İnce kalır ve rakibi Erdoğan olursa, Erdoğan’ın seçileceği kesin gibidir.

Fakat ikinci turda Erdoğan’ın rakibi Meral Akşener olursa, Akşener’in kazanma ihtimali Erdoğan’dan fazladır. Çünkü Akşener kendi partisinden ve diğer partilerin hepsinden oy alabilecek tek adaydır.

Muharrem İnce (Kemal Kılıçdaroğlu hariç) en yüksek oyu alabilecek CHP’li adaydır. Ancak alacağı oyun ikinci tura kalmasına yetmeyeceği kanaatindeyim. Anketler Muharrem İnce’nin birinci turda alabileceği oyu yüzde 19 gösteriyor. Çok iyi bir rüzgâr oluşturursa yüzde 22 mertebesine çıkabileceği anlaşılıyor.

Esasen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yenmek istiyorsanız tek çare,  ikinci turda Erdoğan’ın rakibinin Meral Akşener olmasını sağlamaktır.

Muharrem İnce ile Erdoğan arasında seçim yapmak zorunda kalınırsa; AKP karşıtı olduğu halde, CHP fobisi devam eden muhafazakâr kitlelerin oylarının önemli bir kısmı Erdoğan’a kayabilecektir. Özellikle İç Anadolu, Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinde..

Bu sebeple bir kısım CHP’li seçmenin milletvekili seçimlerinde kendi partisine oy verse bile, ilk turda da Meral Akşener’e oy vereceğini ve ikinci tura Akşener’in kalacağını değerlendiriyorum.

Ben de ikinci turda belirleyici olacak seçmen kitlesinin HDP’ye oy veren seçmenler olacağını öngörenlerdenim.

Recep Tayyip Erdoğan’ın, ikinci turda, HDP oylarını kazanmak için her türlü tavizi verebileceğini biliyoruz. Fakat bu kitleyi ikna için vereceği her taviz, kendisine oy veren milliyetçi oylardan kayıp demektir.

Bu denklemi çözmek kolay değil.

Kolay olsaydı Erdoğan ve ekibi bu kadar asabi olmazdı.

 

 

Kâinat Kitabı – 2: Kemancı Yengeçler

0

Kemancı yengeçler var. Bir kıskaçları diğerine göre aşırı büyük. Gövdelerinin önünde, yere paralel bir şekilde tuttukları için keman taşıyormuş gibi görünüyorlar. Adları oradan geliyor. Bir savunma aracı olarak kullandıkları bu kıskaçlar, aynı zamanda türüne ait ideal genlere ne kadar sahip olduklarının da bir göstergesi. Tahmin ettiğiniz gibi! En büyük kıskaçlara sahip olan, genlerini bir sonraki nesle aktarmada, yani dişileri etkileyip, çiftleşebilmede o derece şanslı. Pek çok canlıda gördüğümüz alan savunması, bu türde de var. Rakip erkek yengeçler, belirlenen alanın dışında tutulmaya çalışılıyor, hatta bunun için savaşabiliyorlar. Çünkü kazanan, neslinin devamı ile ödüllendirilecek.

Peki, orta boy kıskaçlara sahip yengeçler ne yapıyor? Eldeki imkân ve zaruretler, onları başka davranışlar geliştirmeye itiyor. Büyük kıskaçlıların tersine, yuvalarının yakınlarına, özellikle kendisinden daha küçük kıskaçlara sahip yengeçlerin yerleşmesine izin veriyor. Hatta daha da ileri gidip, onları koruyup, kolluyorlar. Yeter ki yanından uzaklaşmasınlar. Sebep, bir illüzyon sahnelemek! Bu illüzyonla dişileri büyüleyip, kandırmak. Etrafında hep küçük kıskaçlı yengeçler olduğu için kendi kıskaçları dev gibi görünecektir. Basit bir hile. Ama çok işe yarıyor. Bu, yengeçler için hayati bir konudur. Ayıplayamazsınız. Yanlış diyemezsiniz. Hatta zengin gen havuzu açısından bir gereklilik olduğunu bile söyleyebiliriz.

Aklıma gelenler, sizin de aklınıza gelmeye başladı mı? Gözünüzde bazı sahneler canlandı mı? Mesela, kocaman bir çocuk. Yarı yaşındaki, yarı kilosundaki diğer çocukları toplamış etrafına hem oynuyor hem oynatıyor! Akranlarının yanında göremiyorsunuz onu. Çünkü küçükler liginde başroldeyken, akranlar liginde gayet sıradan belki de yedek oyuncu statüsünde. Sadece çocuklar dünyasında değil tabii ki bu manzaralar. Akrabalar arasında, komşuluklar arasında, iş dünyasında ve belki de en çok siyaset dünyasında görebilmekteyiz bu illüzyonu.

Bu illüzyonun sürdürülebilirliği pek yoktur. Yengeç, çiftleşmeyi başardığı anda bu illüzyonu sürdürmeye ihtiyacı yoktur. Gen havuzu zenginleştiği için yengeç toplumu da zararda değildir. Ancak insan toplumunda işler böyle yürümemektedir. Orta çaplı veya çapsız diye nitelendirebileceğimiz muhteris tipler, kendilerinden daha çapsız kişileri etrafına toplamayı bu illüzyon sayesinde başarabilir. Onların yanında kendini daha büyükmüş gibi gösterebilir. Hatta küçük hatalar yapmalarını dört gözle bekleyebilirler. Bu hataları karşısında da naralar atıp, bağırarak, onları azarlayarak, tehdit ederek gücünü daha da abartılı bir şekilde on kaplan gücünde gibi gösterme, liderliklerini perçinleme fırsatı bulabilirler. Ama illüzyon bu neticede! Sabun köpüğü gibidir. Eninde sonunda patlayacak, şapka düşüp, kel görünecektir. Bu tip insanların, yengeç dünyasında olduğu gibi toplumlarına da faydaları yoktur üstelik. Aksine zararları vardır. Gerilim ve korku üretirler. Her türlü gelişimi engellemeye çalışırlar. Bunları yapmazlarsa, çapsızlıkları çabuk ortaya çıkar çünkü. Hâlbuki, kendi çaplarında işlerle uğraşsalar! Saatin en küçük çaplı çarkına değersiz diyebilir misiniz? Toplumun her çarka ihtiyacı vardır.

İnsan dünyasında geçerli olan ise şudur: Büyük (bilge) insan olacaksın! Diğer büyük insanları yanına toplayacak ve her biri yıkılmaz olan bu sütunlarla nerdeyse yıkılmaz binalar inşa edeceksin. Tarihe yön veren liderler hep bu türdendir. Bence en sonuncu örnek: Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür! O, büyük bir liderdi. Yanındakiler de o büyüklüğü taşıyabilecek dev sütunlardı. Öyle kuvvetli sütunlardı ki, maddi dünyadan ayrıldılar ama, fikren hâlâ kuvvetleri devam ediyor!

 

 

Kâinat Kitabı – 1

0

Gözlem yapmayı severim. İnsan davranışları, hayvanlar alemi, tabiat, kısaca tüm kâinatı. Gözlemlerimde sanki bir sırrı ortaya çıkarmanın, daha başka sırların şifrelerini bulmanın heyecanını, hazzını yaşarım. Kur’an-ı Kerim’in “Oku” emriyle başlamasındaki bir manasının da bu olduğunu düşünürüm: Kâinat kitabını okumak!

Malum, okuyabilmek için sesleri sembolize eden harfleri, harfleri bir araya getirip sözcükleri, sözcükleri bir araya getirip cümleleri kurabilmeyi bilmek gereklidir. Kâinattaki her olay, her şey hangi harfi, sözcüğü veya cümleyi veriyor bilmek lazım. Okumak, anlamak değildir yalnız. İlk basamaktır. İlim öğrenmek, öğrendiklerini düşünüp, değerlendirip, tatbik ederek, sürekli üzerine koyup, geliştirerek, birleştirerek, farklı biçimlerde kullanmaya çalışarak sonsuz döngü içinde kullanabilme yeteneğidir anlamak. O yüzden “oku” emriyle beraber, ilmi arayıp bulma ve onlarca defa emredildiği gibi düşünme emirlerini bir bütün görürüm. Bir mühendislik, tıp veya yabancı dil kitabını okuyabiliriz. Anlayabilir miyiz? Alanla ilgili bilgimiz arttıkça, anlayışımız da artacaktır. Düşünüp, değerlendirdikçe, hayatımızda uygulamaya başladıkça daha da artacaktır. Sonra? Bir konudan çıkardığımız mana zenginliği, derinliği, işlerliği, hayatımıza katmayı başardığımız değerleri de o derece artacaktır. Sonra? Susadığımız anlayışlı insanlara sahip olacağız. Bilge insan!

Allah’ın (CC) hiçbir şeyi nedensiz yaratmadığına inanırım. Kurduğu muazzam denge içinde, her yaratılmışın bir makine parçası gibi bir vazifesi var bence. Bu vazifenin yanı sıra, biz insanoğluna birer de mesaj iletme vazifeleri olduğunu düşünüyorum. Hâl dilleriyle, yaşadığımız dünyayı ve kendimizi tanıyıp, anlamamızın, en doğru şekilde bir hayat sürmemizin şifrelerini veriyorlar. Şifreleri fark edip, doğru okuyup, anlayıp, uygulayınca ne mi olacak? Kâmil insan!

Okumak, ilim öğrenmek, düşünmek mühim bir iştir. Sanattır. Usulü vardır. Duru bir zihin gerektirir. Alıcıların (duyular) açık ve mesajlara yönelmiş olması gereklidir. Ön yargı, peşin hüküm, sabırsızlık, yüzeysellik, tek açıdan yaklaşma, tecrübe etmeme gibi zihni ve duyuları bulanıklaştıran, körelten etkilerden uzak durulması icap eder. Aksi takdirde, kirli tabak ve kaşık – çatalla yenilen yemeğin bizi hasta etmesi gibi kişiyi ve toplumsal hayatı hasta eder.

Belki de görünenin perde arkasını görmeye çalışmayı da eklemeliyiz okuma usulüne. “Fikrimin İnce Gülü” başlıklı yazımda örnek verdiğim bir kuş vardı. Yumurtasını başka kuşların yuvalarına bırakıyor, yavru yumurtadan çıkınca, öz olan diğer yavruları yuvadan atıyor ve sadece kendisinin bakılmasını sağlıyordu. Yumurtadan yeni çıkmış bir yavru, biz insanlara göre böyle bir zalimliği nasıl yapabiliyor? Hayatımıza direkt olarak bu örneği mi alalım yani? Rahman ve Rahim olan Allah (CC) bize ne okumamızı söylüyor? İnsan, Ahsen-i takvim yani en güzel kıvamda yaratılmıştır. Lâkin, esfel-i sâfilîn ile alâ-yi illiyyîn yani aşağıların en aşağısı ile yücelerin en yücesi arasında da değişik makamlara sahip olabilmektedir. Bu kuşların tabiat içindeki vazifeleri hakkında bilgi sahibi değilim. Ama esfel-i sâfilîn mertebesindeki insanlara karşı, yazımda bahsettiğim şekilde bana uyarı niteliğinde bir mesaj verdiklerini görüyorum. Kuşlara karşı merhametini esirgemeyen Allah (CC), bana da “Oku” emrine uyduğum için merhametiyle, bu türdeki insanların zararlı davranışlarından korunmamı, tedbirler geliştirmemi sağlayacak bir bilgiyi lütfetmiş oluyor.

Buraya kadar yazılanlar, daha sonra yazmayı düşündüğüm konular için bir girizgâh olmuş olsun.

 

 

Kıbrıs’ın Sonu Girit Gibi Olur mu?

Türkiye doludizgin milletvekili seçimine giderken, ülkemizin gündemi bu önemli seçime kilitlenmişken; dış politikamıza yarım asırdan beri damgasını vuran Kıbrıs konusunda adada gündem bir hayli sıcak…

Çünkü KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Mustafa Akıncı’dan hiç beklenmedik bir hamle geldi!

Nedir bu hamle?

BM Genel Sekreteri Guterres’in 28 Eylül 2017 de Güvenlik Konseyine sunduğu raporun 24’ncü paragrafındaki;

”Mevcut garantiler sisteminin tek taraflı müdahaleye imkân vermesinin benimsenemeyeceğini ileri sürmüş” olduğu bu raporun kabul edilebileceğini yönünde bir beyanı ile Rum tarafına çağrıda bulunmasıdır!

Böylesi bir açıklama; Rum tarafının ”sıfır garanti, sıfır asker” görüşüne de uygun olup, garantiler konusunda Rumların beklediği tavizi vermeye hazırız demenin dolaylı yoldan kabulüdür!

Bu noktada Sn. Akıncıya sorulması gereken soru şudur:

Durup dururken böyle bir açıklamaya neden gerek duymuştur?

Göreve geldiği günden bugüne katıldığı müzakere sürecine bakıldığında: Daha önce de adada herhangi bir anlaşma olmadan, Türk tarafının verebileceği toprak tavizini içeren bir haritayı BM Genel Sekreterine sunarak, kasasında kilit altına aldıran o hamlesini de düşündüğümüzde;

Sn. Akıncı, böylesi kritik hamleleri yaparken; adadaki hükümet yetkilileriyle ama daha da önemlisi adanın garantörü, Kıbrıs Türk Halkının hamisi Türkiye ile görüş alışverişi yaparak, onların onayını alarak mı bu hamleleri yapmaktadır?

Yoksa Türkiye’de olduğu gibi;  ‘ben yaptım oldu’, mantığı ile mi hareket etmektedir?

Cumhurbaşkanı Sn. Akıncı, 6 Mayıs Pazar günü KKTC’de katıldığı bir panayırda; bu açıklamasının saptırıldığını ifade etmiştir.

Ancak, KKTC’de iş başında olan Hükümetin Başbakanının, Dış İşleri Bakanının konuyla ilgili beyanları; Sn. Akıncının yapmış olduğu bu açıklamasının kendilerine bilgi verilmeden yapıldığı yönündedir. Onların bu tespiti saptırma değil, gerçeğin ta kendisidir.

Sn. Akıncı, Kıbrıs müzakerelerinin yeniden başlaması için böyle bir hamle yapmış ise; konuya yanlış yerden yaklaşmıştır!

Diğer taraftan, Türkiye Dışişleri Bakanı Sn. Çavuşoğlu; Rumların ‘sıfır garanti, sıfır asker’ ısrarı karşısında müzakerelerin sürdürülemeyeceğini ifade etmiştir.

Mevcut duruma bakıldığında Sn. Akıncı; her şeye rağmen Kıbrıs konusunu çözeceğim diyorsa!

Şunu da unutmaması gerekir:

Adada çözüme onay verecek taraflardan birisi de Türkiye’dir. Türkiye’nin onaylamayacağı hiçbir çözüm modeli uluslararası zeminde kabul görmeyecektir.

Varsayalım ki! Türkiye’deki yönetim Sn. Akıncının bu hamlesini bu yılın sonbaharında müzakerelerin yeniden başlaması yönünde yapmış olduğunu kabul edip, bu hamlesine sessiz kalarak destek vermiştir!

Pekiyi, Sn. Akıncının bu hamlesiyle müzakere süreci yeniden başladığında; toprak tavizini almış, Türkiye’nin garantörlük hakkını kaldırmış, Türk askerinin adayı terk etmesini sağlamış Rum tarafının çözüm paketinin içinde talep edeceği ne kalmış olacaktır?

Böylesine bir çözüm paketinin yıllar sonra ulaşacağı son; ”Enosis” olmaz mı?

Şu anda adada geçen her gün Kıbrıs Türk Halkının aleyhinedir. İç/dış politik gelişmeler, AB Fonlarının KKTC’deki kullanımının giderek artması, Kıbrıs konusundaki çözümsüzlüğün Türk tarafına izolasyonlarla yansımaya devam etmesi,  ada çevresinde mevcut enerji kaynaklarının batılı ülkelerin markajında bulunması, halkın giderek Rum tarafıyla iç içe yaşanabileceğine alıştırılması, Hıristiyan dünyasının Rum tarafına verdiği destek de düşünülürse…

Bu tabloda yapılması gereken hamle:

Rum tarafının ‘sıfır garanti, sıfır asker’ talebine göz kırpmak değil;  Kıbrıs Türk Halkının adadaki kazanılmış haklarını savunmak, güçlendirmek, Türkiye’nin Kıbrıs’taki milli menfaatini korumak olmalıdır.

Ancak adadaki gelişmelere, özellikle de KKTC’deki siyasi gelişmeler değerlendirildiğinde; Girit adasının da elimizden böyle bir süreç sonunda kayıp gittiğini hatırlatmaktadır!

Bu gelişmelere bakıldığında, akla gelen soru şudur!

Kıbrıs’ın sonu Girit gibi olur mu?

Ama böylesi bir sona ne Türk Milleti, ne de Kıbrıs Türk Halkı evet demeyecektir…

 

 

Cari Açık ile İmtihan

Ne’dir cari açık?

Dış ticaret cari işlemler açığı demek,  denklem basit “toplam ihracat – toplam ithalat = dış ticaret cari işlemler bilançosu (açık ya da fazla)”.

Bilmeyenler olabilir, ihracat ülke içinde yerli ve yabancı yerleşik firmaların ürettiği ürünlerin dış ülkelere satımı demektir, bu durumda ülkeye “döviz girişi” sağlanır.

İthalat ise; ülke dışındaki yabancı firmalar tarafından üretilen ürünlerin satın alımı demektir, bu da tersine ülkeden “döviz çıkışına” yol açar.

Türkiye’nin dış ticareti sürekli döviz açığı verir, bunu yine dış dünyadan döviz birimi cinsinden borçlanarak karşılıyoruz.

“Cari işlemler bilançosu” fazla verirse; zaten son derece doğru işler yapıyoruz, sürekli fazla verip “milli sermaye” biriktiriyoruz anlamına gelir, oysaki durum tam tersi.

Bizim ihracat ile ithalat farkı “negatif” süreklilik arz ediyor, yani “cari işlemler açığı” kronik bir durum.

Açık, son derece yerli ve milli(!) yapısal sorunlardan kaynaklanıyor!

Hani şu meşhur yan yattı çamura battı, her başımız sıkıştığında bahane edilen, kem dış güçlerin pek bir işine gelen durumu aslında kendi kendimize yaratıyoruz.

Özetle; mevcut iktidarın ekonomi politikalarının kolay yolu tercihinden dolayı, kartopu gibi borçlanmayı da katlayan, kronik yani süreklilik arz eden cari işlemler açığı veriyoruz.

Bu durumun değişmesi için, ülkenin ekonomik yapısında “radikal” değişimler gerekiyor.

Dış sermaye güçlerinin dilediği topu çevirdiği, serbest piyasa hokkabazlarına kapıların ardına kadar açık olduğu, ithalat ürünlerinin açık ara egemenliğine dayalı bu sistemi tamamen tersine doğru değiştirmemiz gerekiyor.

Türkiye 10 birim ihracat yapmak için, ürünün niteliğine göre değişen ortalama – en az – 4 birim ara mal ve hammadde ithalatı yapmak zorunda!

Kabaca; ihracat ürünü üretebilmek için de ithalat yapmak zorundayız.

Tüketiciler tarafından çok tercih edilen son teknolojiye dayalı ürün yelpazesini, dünya ile rekabet edemediğimiz için direkt ithal edince, haliyle dış ticaret ithalat lehine doğru hızla gelişiyor.

Katmedeğeri yüksek ürün, yani ithal ettiğimiz ürünlerden çok daha fazla kâr edebilecek teknolojik buluşa dayalı mal ve hizmet üretemiyoruz.

En önemlisi uluslararası markalaşamıyoruz, ancak yabancı patentli markalara taşeronluk yapıyoruz, “fason üretim” yapıyoruz.

Fason üretim ne demek bunu biraz açalım; fason üretim yapan şirket kendi markasını ürüne basmaz, ucuz üretimdir, tanınan marka olmuş şirketlerin kendi bünyesi dışında tanınmayan şirketlere ürün yaptırıp, tanınmış bilinen kendi markasını ürüne bastığı üretim biçimine “fason üretim” denir.

Genellikle; tanınan marka olmuş tekstil ve otomobil gibi sektörlerdeki şirketler, bu tarz üretime sıkça başvurur.

Uluslararası markaların yedek parçalarını üretip, montaj yaparak nereye kadar gidilebilir ki!

Yurtiçi sermaye biriktiremediğimiz için, dış dünyadan da deli gibi borçlanıyoruz.

Şimdi ki üretim biçimine göre; dışarıdan alınan borçların ikame edildiği sektörlerin toplam kazancı, ithalat harcamalarımızı karşılayamıyor.

Tarım da böyle, hayvancılık da, imalat sanayi de, hizmet sektörü de!

Böylece tasarruf olmayınca, sermaye de birikmiyor.

Dışarıdan yapılan borçlanma ile gelen sermaye ise yanlış sektörlere harcanıyor, yüksek katmadeğer üreten sektörlere yatırım yapılmıyor.

Yol, köprü, tünel, hastane, konut, AVM inşaatları bunlar hep tüketimi azdırmaya dönük harcamalardır.

Bazı yıllarda yüksek oranlarda büyüme nedenimiz düşüncesizce borçlanmaktan dolayıdır.

Daha eski borç bitmeden, yeni borç alınırsa ne olur?

Sermaye birikimi ile büyüme arasında ters orantı vardır, yüksek büyüme hızı ile tasarruf yapamazsınız.

Oysa yüksek enflasyonla beslenerek ortaya çıkan yüksek büyümeyle övünülen yanlış bir algı yaratılıyor.

Türkiye dengesiz büyüme ve küçülme grafiği çizen bir ülke.

Neyimiz dengeli ki!

2005’den 2017 sonuna kadar cari işlemler açığının toplamı astronomik rakamlara ulaşmış.

12 yılda toplam “911,1 milyar dolar” açık vermişisiz.
(Gümrük ve ticaret bakanlığı resmi sitesinden dış ticaret istatistiklerini incelediğimizde elde edilen rakamdır)

Her yıl ortalama yaklaşık “76 milyar dolar” cari işlemler açığı veriyoruz.

Pekiyi bu açığı nasıl karşılıyoruz?

Tabii ki borçlanarak.

Borcu kim veriyor?

Dış dünya…

Borç verenler, imtihan sorularını da hazırlıyor.

Borç verenler, bunu nerede kullanacağımızı da tayin ediyor.

Borç verenler, bizi çok sevdiğinden kıyak geçiyor diye anlaşılabilir, oysa durum tersi.

Ülkeyi ipotekler ve garantiler karşılığında borçlandırmak çok eski bir emperyalist taktiktir.

Meşhur Osmanlı tokatını, Osmanlı’ya borç veren emperyalistler Osmanlı’nın ta kendisine attı.

Oysa bu konuda tarihsel olarak son derece tecrübeliyiz.

Fakat akıl parayla satılmıyor, borç alarak geçiştirilen, ötelenen gayr-i milli bir ekonomik sistemimiz var.

Bir gün gelecek ülkeyi ipotek ederek aldığımız borçlar, bize gayr-i milli sermayenin eline geçmiş yol, su, elektrik, köprü, tünel, konut, AVM olarak geri dönecek.

Son söz, bu sistem değişmezse ülke kaynakları borçlana borçlana tamamen yabancıların eline geçecek!

 

 

Makedonya’da “İYİ” Bir Hıdrellez Kutladık

İyilik Hareketi olarak hem Türkiye’nin hem de Türk Dünyası’nın dört bir köşesine Meral Akşener‘in fikirlerini taşımaya çalışıyoruz.

 

Bu kapsamda Makedonya’da düzenlenen Hıdrellez Şenliklerine katıldık ve İyi Parti’nin bayrağını dalgalandırarak, Meral Akşener‘in selamlarını ilettik…

 

Bu seyahatte İyi Parti’nin Beylikdüzü ve Eyüp İlçe Başkan Yardımcıları Fatma İpek Tuna Alkan ve Hülya Akkaya’da bizle birlikteydiler.

 

Konce’de namı diğer “Bozkurt” Abdullah bey bizleri misafir etti. Diğer misafirde Emekli Amiral Türker Ertürk Pasaydı.. Türkiye ve Türk milleti üzerine çok keyifli sohbetler yaptık.

 

Çalıklı festival alanında kimleri görmedik ki? Şumnu’dan Nurten Remzi, Prizren’den Ferhat Derviş, Üsküp’ten Halil Abdullah, Türk Hareket Partisi Genel Başkanı ve milletvekili Enes İbrahim, Elçin ve Hamdi Hasan, Malmö’den Hüseyin Ali ve daha kimler kimler…

 

Herkesin beklentisi bir Türk kadınının hem de bir evlad-i Fatihan’ın Türkiye başına gelmesi…

 

Meral Akşener’in selamını götürdük ama ona da, Makedonya ve tüm Balkanlardan gönül dolusu selamlar getiriyoruz… Balkanlar “iyi” inşallah Türkiye’de “iyi” olacak!

 

 

 

Oku! Oku! Oku!

İnsan; tam okumanın tadına varıyor, önemini anlıyor ve daha çok okumak isteğiyle yanıp tutuşuyorken; bir de bakıyor ki, ömür hitama ermek ve bitmek üzere. İşte bu istek ve algılayış onu öyle bir kendine getiriyor ki, “Hel min mezid?” / “Daha yok mu?” dercesine menfî bir cevap almanın eşiğine geldiğini görüyor ve pişmanlığın her türlüsü ile canhıraş bir feryat koparıyor. “Keşke” diyor, “Keşke” demeden önce keşke ta çocukluğumdan beri, kendimi bildiğimden itibaren; okumanın, insan için nasıl eşsiz bir kıymet ifade ettiğini bilseydim de, okudukça okuyup, fena fi’t-tedrîs olaydım. Okuduklarımda fani olarak, okuduklarımdan ders almasını bilerek, okunacak daha birçok kitabın kapısını çalaydım diye, hayıflandıkça hayıflanıyor; pişman olmak ne kelime, asıl pişman olduğuma da pişman olacak; elîm ve acıklı bir durumda olduğumu görüyor; “Aman, el aman.” diyor. Biraz daha okuyacak zaman istiyor; geride amel bıraktıracak ilmin peşinde, hiç durmadan koşmayı arzu ediyorum. Ve Kutsal Kitab’ımın neden haklı olarak ve asıl gerçeğin ifadesiyle: “İkra!” / “Oku!” emriyle başladığını, asıl şimdi daha iyi idrak ettiğimin farkına, bilincine, kısaca var oluşumun asıl ayırdına varıyorum.

 

Fakat ne çare

Bitti ömür kalmadı zaman

 

Bitiş noktasına

Yaklaşıyorum an be an

 

Olmayın sizler de benim gibi

Böyle pişman mı pişman

 

Ömür hiç de değilmiş öyle

Her vakit medet umulan

 

Efendiler siz siz olun bilin

Sayılı ömrün kıymetini

 

Anlayın okumakla kuracağımızı

Mânâ Cenneti’ni

 

Almıyor kitabın yerini

Ne Radyo ne Televizyon

 

Edinmek isteniyorsa

Her şeye açılan bir vizyon

 

Oku büyük Kâinat Kitabı’nı

Ve küçük kitap kendini

 

Böyle diyor insan olan insana

O mukaddes İslâm dini

 

Dünyaya getiriliş hikmeti

Bundan başka değil

 

Kutsal kitabın Kur’an karşısında

Hürmetle eğil

 

 

Târihten VE GÜNÜMÜZDEN TÜRK DÜNYASI ESİNTİLERİ – 86 Ermeni Meselesine Değinmeler

Her yılın 24 Nisan’ında Türkiye’nin, Ermenistan’ın ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin gündeminde ‘Ermeni Meselesi‘ vardır. Ermeni dostu Türk tarihçi, Taner Akçam, ‘Ermeni meselesinden değil, Türk meselesinden bahsetmenin daha doğru olacağını‘ söylüyorsa da yanılıyor. Bay Akçam devam ediyor: ‘Öncelikle yapılması gereken meseleyi çözmeye yönelik bir dilin yaratılmasıdır.’ Kendisi bu dili yaratmış: ‘Türkiye, Ermenilere kin ve nefret kusan yayınlara son vermelidir.‘ Bitmedi: Türkiye-Ermenistan sınırı açılmalıymış, açılan kapıya ‘Hırant Dink Kapısı‘ denilmeliymiş, özür dilenmeliymiş, geçmişin zararlarını giderici bir dizi güzel girişimler gündeme getirilmeliymiş… ‘Güzel girişimlerin’ neler olduğunu açıklamıyor. Daha doğrusu açıklayamıyor. ‘Ermenilerin isteklerini kabul etmek‘ olsa gerek. Ermenilerin ne istediği belli: Milyarlarca dolar tazminat ve Güneydoğu Anadolu bölgemizden 6 veya 8 vilayetin Ermenilere bağışlanması…

103 yıl önce 19 Şubat 1915’te; Ermeni çetelerinin başlattığı Van İsyanı sonucu Van’daki Müslüman Türklerin  % 62’si, Bitlis’tekilerin % 42’si, Erzurum’dakilerin % 31’i, Diyarbakır’dakilerin ise % 26’sı Ermeni çeteler tarafından vahşi bir biçimde öldürüldü.

Peki, Ermeni militanların katlettiği Müslüman Türklerin hesabını kim verecek? Bizler elbette hesap peşinde değiliz. Şehitlerimiz ve Gazilerimiz, Ermenilere ikram edilmek üzere mi kan ve can vererek toprak fethedip vatan yaptılar? Varlıklısı ve fakir fukarası, Ermenilere tazminat ödemek için mi devlete vergi veriyor? Bu soruları sormak mecburiyetindeyiz. Akçam bu sorulara cevap verebilir mi?

Akçam, Bruce Fein’in hazırlayıp yayınladığı raporu ya bilmiyor veya yalan söylediğini iddia ediyordur. Fein, ABD eski başkanlarından Ronald Reagan’ın danışmanıdır. 2009 yılında, Beyaz Saray’ın yaptırdığı araştırma, Ermeni meselesinde hakîkatleri ortaya koyuyor.

Bruce Fein Raporu

 

Raporda şu cümleler var:

Osmanlı Devleti’nin azınlıklara karşı ‘müthiş‘ sayılabilecek bir şefkat gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini bağımsızlıklarını ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde devam ettirdiler.

Ermeni terör çeteleri Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu rakamın iki milyon civarında olduğu bir gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500.000 civarında olduğu araştırmalarla ispat edildi.

 

Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getiri sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen kazancı kaybetmek istemiyorlar.

 

Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.

 

Hodri Meydan

 

Bizim arşivlerimiz zâten açık. Ermenistan, Fransa ve İngiltere, hatta Rusya da arşivlerini açsın. Ak koyun-kara koyun aydınlığa çıksın.

 

Akçam Efendi; ‘Türkiye özür dilesin, tazminat ödesin, toprak bağışlasın‘ diye aslı yok yaylasındaki yüz bin koyunu bağışlayacağına, Türkiye Ermenistan arasında arabuluculuk yapsa, arşivlerin açılmasını sağlasa, bölge barışına yaptığı katkılar sebebiyle Nobel Barış Armağanı’nı alsa ne güzel olurdu. Öncekiyle ‘uyumlu bir çift‘ oluştururdu.

 

Şükrü Server Aya…

İyi ki fanatik Ermenilerin yalanlarını çürütmek maksadıyla yüzlerce değil, binlerce belgeyi ortaya koyarak mücadele eden tek kişilik ordunun yorulmaz komutanı ve fedakâr neferi Şükrü Server Aya’mız var.  ‘Soykırım Tacirleri ve Gerçeklerden sonra, hacim itibariyle küçük olsa da muhteva itibariyle; ‘Ne yenir ne yutulur, bir demir leblebi ki çiğneyebilene aşk olsun‘ dedirten ‘Büyük Yalan‘ isimli eserini de yayımladı. Kendisine toplu iğnenin uca kadar da olsa yardım edenlere, gönülden binlerce teşekkürle mukabele ederken, resmî makamlardan, sadaka kabilinden de olsa bir teşekkür kelimeciği gelmemiş olmasına rağmen ilerlemiş yaşını, kilosunu ve sağlığını hiçe sayarak savaşa devam ediyor. Duymayanlar, bilmeyenler, duyup da ilgilenmeyenler… Ermeniler için taziye mesajı yayınlayanlar… Bilmiş olasınız ki oynadığınız üç maymun rolünün ayıbı, yalnız size değil, çocuklarınıza da torunlarınıza da yeter.

 

Duymayan, Görmeyen Söylemeyen Yalnızca ÜÇ Maymun mu?

Ermenilerin belgelerle ispat edilmiş yalanlarına kulaklarını ve gözlerini kapatıp dilini bağlayanlar, Ermenilerden gelecek gülücükler için yeni yalanlar uyduruyorlar. Bunlardan birine göre; ‘Varlık Vergisi, 1942 yılında Ermenilerin mal varlıklarına göz konulduğu için çıkartılmış.’ 76 yıl önceki olayın iç yüzünü unutup, 103 yıl önceki olayları çarpıtarak hatırlamak, hatırlatmak… Ne kötü hastalık… AİDS’ten beter… Üstelik bulaşıcı…  Yalanın bu kadar irisini Ermeniler bile uyduramamışlardı. Ki onların, en üretken yalan makinesi oldukları bizzat kendileri tarafından kabul edilmiştir. Beş ayrı Ermeni târihçisinin yazdığı Ermeni târihleri bu ifâdenin delilidir. Gizli Ermeniler görmezler, söylemezler… Onlar, Ermenilerin yaptıkları şenâatlerin hepsini unutuyorlar, hatâları sebebiyle Ermeni dostlarının dedelerinin-ninelerinin ayaklarına batan dikeni ise dâima hatırlıyorlar.

 

Onların bir parça haysiyeti olsa; mensubu bulundukları aziz ve necip Türk milletinin târihi ile, kültürüyle, hoşgörüsüyle, Yaradan’dan ötürü yaratılanı seven insaniyetiyle iftihar ederler, Ermeni müzisyen Gomidas Vartabet’e ağıtlar düzmezlerdi.

 

Kimdir Bu Gomidas Vartabet?

Kütahya’da doğup İstanbul’da yaşayan râhip ve müzisyen Gomidas Vartabet, (1869-1935), devlete baş kaldıran âsi Ermenilere yardım maksadıyla konserler düzenledi. Muhakeme edilip suçlu bulununca mahkûm oldu. Hapiste cezâsını çekerken hastalandı. Türk mûsıkîsine yaptığı hizmetlerin yüzü suyu hürmetine Hâlide Edip (Adıvar) ve Mehmet Emin (Yurdakul), İttihat ve Terakki yönetimi nezdinde ricacı oldular. Tedâvi maksadıyla 1916 yılında Fransa’ya gönderildi. Sağlığına kavuşunca yurduna dönmeyi reddetti, Fransız vatandaşı oldu. Paris’te öldü. Ölümünden tam 68 yıl sonra, Ermeni sözde soykırım iddialarını sembolleştirmek maksadıyla Paris’te ‘Kin Anıtı‘ olarak heykeli dikildi. ‘Millet-i Sâdıka‘ olarak anılan topluluğun bir ferdi idi, fanatik Ermeniler, onu istismar edip bayraklaştırdılar. Biz Türkler, Artin Penik’e* sâhip çıkmayı düşünmemişken Gomidas’a ağıtlar yakmamız da ‘sâdıklarımızdan‘ saymamız da mümkün değildir. ‘Bizim sanatkârımız‘ olmaktan çıkmıştır. Fanatik Ermenilerin kumdan heykelidir o…

Çözümsüzlük de Bir Çözümdür:

Ermeni meselesi belki de hiç çözülmeyecek. Çünkü Ermeniler hiçbir şekilde tartışmaya yanaşmıyor. Türkiye’nin ‘tarihçiler heyeti kurulması‘ teklifini Ermeniler de, parlâmentolarında soykırım yapıldığına karar vermiş Avrupalı ülkeler de kabul etmiyor. Mesele siyâsîleşmiş görünüyor.

 

Çözümü de siyâsî olabilir mi? Türk milleti ve Erivan Ermenileri, siyâsî çözümü kabul etseler bile, içimizdeki gizli Ermeniler ile ABD Ermenileri kabul etmezler. Çünkü onların geçimleri Ermeni meselesinden…

*Artin Penik: 07 Ağustos 1982 târihinde Ermeni ASALA terör örgütü  Türkiye’de ilk defa eylem yaptı. Esenboğa Hava Alanı’nda düzenlenen eylemde yolcu ve uğurlamaya gelen yakınlarından sekiz kişi hayatını kaybetti, 72 kişi yaralandı. Eylemcilerden bir terörist öldü, diğeri de ağır yaralı olarak ele geçirildi. Bu eylemleri protesto eden Ermeni asıllı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, Artin Penik, Taksim Meydanı’nda, üzerine benzin döküp kendisini yakarak intihar etti. Ardında, el yazısıyla hazırladığı ve  ‘Sizlere sesleniyorum ASALA cânileri‘ diye başlayan bir mektup kaldı. Mektuptan birkaç satır:

Mâsum insanları arkadan kahpece öldürmekle bu işler halledilmez. Siz emperyalistlerin oyununa geliyorsunuz. 1915’te de  emperyalistlerin oyunlarıyla yüz binlerce insan kayboldu. Kendinize gelin, sizi kandırıyorlar. Şurada birkaç bin Ermeni kaldı. Bunları da mı yok etmek istiyorsunuz? Fakat buna asla muvaffak olamayacaksınız. Bugün nasıl kardeşçe geçiniyorlarsa, bundan sonra aynen devam edecek. Fakat siz, kahpece günahsız insanları öldürmeye devam ederseniz, size yeminle söylüyorum kökünüz kazınacak. Ermeniler mert olur. Kahpece arkadan mâsum insanları öldürmez. Sizi biz asla Ermeni olarak kabul etmiyoruz. Lanetliyoruz.

Ölenlerin canına rahmet diler, yakınlarına sabırlar ve başsağlığı dilerim. Türkiye’deki bütün vatandaşlarım sabırlı olmalılar.

SENİN TEBEAN KADAR BENİM TALEBEM VAR.

SENİN ÜLKEN KADAR BENİM BAHÇEM VAR.

VE SENİN DEBDEBEN KADAR BENİM SAADETİM VAR.

BEN SENDEN DAHA BÜYÜĞÜM EKSELANS!.

SENİN ASKERİN KADAR DİNLEYİCİM,

SENİN TEBEANDAN ÇOK OKUYUCUM

VE  -OLDU OLACAK, ONU DA SÖYLEYIM-

SENİN GÖVDEN KADAR BAŞIM VAR

BEN SENDEN DAHA BÜYÜĞÜM  EKSELANS!..

SENİN BAYRAĞIN KADAR, MENDİLİM,

SENİN MUHAFIZ KITAN KALABALIĞINDA AİLEM,

SENİN UNVANINDAN BÜYÜK İMZAM VAR

BEN SENDEN DAHA BÜYÜĞÜM  EKSELANS!.

SENİN TÂRİHİN KADAR, ÇOCUĞUMUN YAŞI VAR.

SENİN HUSUSÎ KÂTİBİN BOYUNDA KURŞUN KALEMİM VAR.

MÜSADENLE, BEN SENDEN DAHA BÜYÜĞÜM EKSELANS!..

(Yazarı belli değil)

 

Türk Milletinin Genlerinde Irkçılık Düşüncesi Yoktur!

TURGAY TÜFEKÇİOĞLU

‘TÜRK’ bir ırkın değil binlerce yılda gelişen ortak kültürümüzün adıdır. Türk milliyetçiliğinin fikir babalarından İsmail Gaspralı ‘Dilde, Fikirde, İşte Birlik‘, Yusuf Akçura ‘Üç Tarz-ı Siyaset‘, Ziya Gökalp ‘Irk atlarda aranır‘, Atatürk ‘Ne Mutlu Türk’üm diyene‘, Alpaslan Türkeş ‘Onlar ne kadar Kürt’se biz o kadar Kürdüz, Biz ne kadar Türk isek onlar da bizim kadar Türk’tür.’ Prof. Oktay Sinanoğlu ‘Milletin temeli kültür genlerimizdir‘ der ve Atatürk’ün ‘Türk demek Türkçe demektir, ne mutlu Türk’üm diyene‘ sözünü de vurgular. Bu fikir önderlerimizin hepsi ırkçılığı reddetmişlerdir. Yaşayan Türk Milliyetçiliğinin fikir önderlerinden olan Prof. Orhan Türkoğan ve Prof. İskender Öksüz’ün kitaplarındaki ana görüşün kültüre dayalı millet fikri olduğunu görürsünüz.

Türk târihinin ilk yazılı belgelerinden olan Orhun Yazıtlarında da millet için önemli olanın kültür birliği olduğunu görürüz. Bu yazıtlarda Türk milletinin târifi: ‘Ökük Türük‘ şeklinde yapılmıştır.  Ökük Türük; ‘bir fikir etrafında birleşmiş türlü insanlar‘ demektir. Özetle somut kan bağından değil soyut olan kültür-maya birliği sonucu olarak meydana gelen topluluk Türk Milleti olarak târif ediliyor. Kaldı ki bugünün ilmî araştırmaları bize ilk ve orta çağlarda çok önemli sanılan kanın aslında sadece kimyevî bir sıvı (Hemoglobin) olduğunu bildiriyor. Mühim olan nasıl bilgisayarın kasası değil içindeki programsa, insanlar da doğarken eşit yaratıldığına göre önemli olan maddî vücut değil beyinde eğitimle oluşan bilinçtir, hayat boyu edinilen kültürdür. Milleti yaratan, insanın kendi milletine olan mensubiyet duygusudur: Bu da ortak kültür sonucunda gelişir ve kazanılır. Sonuç olarak ölene kadar sizin olan kanaatler oluşur ve kişiliğinize yerleşir. Millet bu bireylerin toplam iradesidir, ortak bileşkesidir.

Yeni doğan bir bebeğin kan uyuşmazlığından dolayı kanını bir başka milletten olan birinden kan alarak değiştirdiğimizde bebek o kanı veren insanın çocuğu olmaz. Dolayısıyla bilim açısından hangi ırk hangi kafatasçılıktan bahsediyoruz. 2018 yılındayız. İlmî olarak ırkçılık, kafatasçılık geçmişte kalan yanlış değer yargılarıdır. Almanya ya 1960’larda giden işçilerimizin bugünlerde 3. kuşak çocukları hayatta ve Almanlar anne babaları Türk olan bu genç kuşağın Almanya’da kalması için onların kültürel olarak Almanlaşmasını istiyorlar. Demek ki asıl olan kültürdür. Bugün bunu en iyi anlayanlar,1940’larda üstün ırk olduklarına inanan Nazilerinin çocukları olan Almanlardır. Onlar bile bir millete mensubiyet için maddî olarak ırkın önemli olmadığını, asıl kültürün önemli olduğunu gördüler.

Kızılelma

HASAN KÜLÜNK

Kızılelma bir hayaldir koştukça uzaklaşan uzaklaştıkça cazibesi/gücü artan bir hayal. Sosyal genlerimize programlanmış, sosyal hâfızamıza konumlanmış büyük Türk milletine hareket ve canlılık veren bir tılsım gibidir o. Kızıl elmaya gitmek sâdece ülkeler, vatanlar, kıtalar fethetmek değildir. Kızıl elmaya gitmek insanların gönlüne girmek, gönülleri fethetmektir bir anlamda. Türk’ün fetihlerini uzun ömürlü ve kalıcı yapan da işin bu yönüdür.

Eğer öyle olmasaydı Attilâ  Roma’dan geri döner miydi. Eğer öyle olmasaydı Sultan Fâtih fethettiği İstanbul’da Patrikhaneyi koruyup çan seslerine izin verir miydi. Eğer öyle olmasaydı Kudüs’te dört yüz yıl, üç büyük din, bilmem kaç mezhep mensubunu bir manga askerle bir arada kardeş kardeş yaşatabilir miydi?

Biz Türklerin ruhundaki yayılmacılık arzusu ego ve hükmetme duygularından ziyâde; kurtarma, yüceltme, dalga dalga bütün insanlığı yüksek fikir ve değerlerle buluşturup tanıştırmak gibi ulvî bir temele istinat etmektedir.

Yayılma ve fetih arzumuz, dalga dalga milletimize, bütün Müslümanlara ve değişik dinlerden mürekkep bütün mazlum milletlere müteveccih bir mübârek, mâsum kurtarma ve yükseltme hedefinden beslenmektedir.

Gözümüzde millet ümmet insanlık kavramları; yakınlık uzaklık belirleyicisi olup insanlar arasındaki tek ayracımız mazlum/zâlim ayracıdır. Biz inanıyoruz ki evvelen milletimizi âhiren din kardeşlerimizi ve sonra bütün mazlum milletleri sevmek düşünmek ve hepsine büyük mesajı iletmek durumundayız. Düşmanlığımız sâdece zulme ve zâlime karşıdır. Dini ve milliyeti dahi sorgulanmaksızın her türlü zulme ve mümessiline düşmanız ve onlarla kıyamete kadar cenk edeceğiz.

Genceli Nizâmî

Doç. Dr. ABDULHÂMİD AVŞAR*

Genceli Nizâmî 1141’de dünyaya geldi. Asıl adı Yusuf oğlu Müeyyez’dir. ‘Nizamî‘ O’nun lâkabıdır. ‘Nazma çeken‘ veya ‘sözleri düzene koyan‘ demektir. Asil bir aileye mensup olan Nizâmî, bütün ömrünü Gence şehrinde geçirmiş ve ismi burayla müsemma olmuştur. O’nun yaşadığı yüzyılda, Anadolu ile Azerbaycan coğrafyası, bugün olduğu gibi pek çok ortak değere sâhipti. Bunlardan biri de ahîlik teşkilatıydı. Nizamî ‘Şeyhler şeyhi‘ olarak da anılıyordu ve bu söz, dinî mânâsının yanında, ‘şehrin büyüğü, bilgilisi, aksakalı‘ mânâsında da kullanılıyordu. ‘Şıh‘ lâkabı da O’na, ahîlik teşkilatının önde gelenlerinden biri olduğu için verilmiş ve ölümünden sonra mezarının bulunduğu geniş düzlük, ‘Şıh Düzü‘ olarak anılmaya başlanmıştır.

Nizamînin mezarı üzerine anıt dikme çalışmaları 1940 yılında başlamış ise de, İkinci Dünya Savaşı’nın kızışması ve yayılması üzerine kesintiye uğramış ve türbe ancak 1947 yılında tamamlanabilmiştir.

Anıt türbe bitirildikten sonra birçok sıkıntı ortaya çıkmış. Çevre düzenlemeleri eksik kalmış, daha da önemlisi kullanılan taşlar yeterli dayanıklılığa sâhip olmadığından, dış duvarlar ciddî şekilde aşınmaya uğramış. Bunun üzerine 1979 yılında kabul edilen bir kararla Nizamî anıtının yeniden inşa edilmesine karar verilmiş. Başlatılan çalışmalar, ölümünün 850. yılı dolayısıyla UNESCO tarafından Nizâmî yılı ilân edilen 1991 yılında tamamlanarak bugünkü anıt açılmıştır.

Nizâmî, devrinin yaygın edebî anlayışına uygun olarak şiirlerini, Mevlana Celaleddin Rûmî gibi, Farsça kaleme almıştır. Çünkü o dönem Türk ülkelerinde saray dili umûmiyetle Farsça idi. Şâir, şiirlerini Farsça kaleme alsa da, sık sık mensup olduğu Türk milletinin yiğitlik ve şecaatine atıfta bulunur ve bundan büyük gurur duyduğunu saklamaz. Anıtın batı yönünde Hamsesinde yer alan beş eserinden birer sahnenin tasvirleri yer almaktadır. Büyük şair, önemli eserlerini ‘Hamse‘ adıyla bir araya toplamıştı. Hamse, Türkçe ‘beş’ anlamına gelmektedir ve ‘Sırlar Hâzinesi‘, ‘Hüsrev ve Şirin‘, ‘Leyla ve Mecnun‘, ‘Yedi Güzel‘ ve ‘İskendernâme adlı manzum eserlerini ihtiva eder.

*TRT İstanbul Müdürü. / Şehir ve Kültür Dergisi: Sayı: 41, Sayfa: 14-15, İstanbul Aralık 2017

 

 

Din ve Milliyet (3)

Tren yolunun yanında duran, fakat görünüşte üstüne doğru gelen korkunç trenden en ufak korku duymayan bu çocuğun yerine, İran’ın eski tarihinde geçen Rüstem veya Yunanlı Herkül’ü koyalım. Yani bir an için, tarihlere geçmiş olan acîp ve şaşırtıcı kahramanlıklarıyla beraber onlara tayyı zaman yaptırarak / zaman atlatarak; o çocuğun yerinde bulunduralım.

Onların zamanında tren olmadığı için, elbette trenin bir intizam ve düzen ile hareket ettiğine dair bir itikat ve inançları olmayacak. O iki kahraman bir anda kendilerini; başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik şimşekleri olduğu hâlde karşılarına çıkan tren karşısında apışıp kalacaklar. Dehşetli tehditkâr hücumuyla karşılaştıkları için, Rüstem ve Herkül denen o kahramanlar ne kadar çok korkacak; arkalarına bakmadan nasıl da kaçacaklar. Görmedikleri, bilmedikleri, işleyişlerini anlamadıkları bu tren tehdidi karşısında; ne hürriyetleri kalacak ne de cesaretleri. Kaçmaktan başka çare bulamayacaklar. Çünkü onlar, onun kumandanı olduğuna ve bir intizamı bulunduğuna itikat etmedikleri; yani onun işleyiş tarzını bilmedikleri için, kendi başına hareket ettiğini sanacaklar. Başıboş olduğuna hükmedecekler. Treni gayet müthiş, dehşetli, parçalayıcı, vagon cesametinde yirmi arslanı arkasına takmış bir çeşit arslan sanacaklar!

İşte altı yaşındaki çocuğa, o iki kahramandan ziyade cesaret ve hürriyet veren şey; çok mertebe onların üstünde bir emniyet ve kokmamak hâletini veren şey; o masumun kalbinde hakikatin bir çekirdeği olan yani trenin intizamına ve dizgini bir komutanın elinde bulunduğuna olan inancı ve onun bunu bilmesidir. Trenin geçişi bir düzen içinde olduğunu görmesidir. O çocuk biliyor ve inanıyor ki, birisi onu kendi hesabına gezdiriyor. İşte bu husus; onun itikadı ve inancıdır. Bu inanç; onu korkmaktan ve endişe duymaktan alıkoyuyor.

Evet, o iki kahramanı son derece korkutan ve vicdanlarını vehme esir eden; onların -onun komutanını bilmemek ve intizamına inanmamak olan- cahilane itikatsızlıkları yani bilgisizlikleridir.

Bu örnekte, o mâsum çocuğun imanından gelen kahramanlığı nasıl gördükse; Türk ve Türkleşmiş milletlerin -kalblerinde yerleşen iman ve itikatları olduğu için- yeryüzünde sayısız devletlere, milletlere karşı aynı kahramanlığı; imanlarından gelen bir kahramanlıkla, İslâmiyet ve manevî mükemmelliğin bayrağını; bin sene boyunca Asya, Afrika ve yarı Avrupa’da gezdirmişlerdir. İşte bu parlak sonucu; “Ölsem şehidim, öldürsem gaziyim.” diyerek; ölümü gülerek karşılamalarına borçludurlar.

Bilelim ki, dünyadaki düşmanca zincirleme olayların da, ancak bu şekilde üstesinden geliyor ve gelecekler. Hattâ mikroptan tâ kuyruklu yıldıza kadar, insanın tüm istidatlarına karşı düşmanlık vaziyeti alan; o dehşetli tren hükmündeki tehditlere karşı, ancak iman kahramanlığıyla mukabele edip korkmamış; İlahî kadere karşı sahip olduğu iman sayesinde ve bu inanca teslimiyetle korkmamış. Dehşet almak yerine, hikmet, ibret ve bir çeşit dünya saadetini elde etmişlerdir. Nitekim tarih boyunca kazanan başta Türk ve Arap milletleri ve bütün Müslümanların -o masum çocuk gibi- fevkalâde manevî bir yiğitlik ortaya koydukları malûmdur. Bu da gösteriyor ki:

İstikbal ve geleceğin mutlak hâkimi, âhirette olduğu gibi, dünyada da İslâmiyet milliyetidir. Nitekim, temsildeki o iki acîp kahramanın pek şaşılası korku, telaş ve elemlerinin sebebi: Onların itikatsızlıkları, bilgisizlikleri ve dalâletleri yüzündendir. Çünkü, küfür ve dalâlet; bütün kâinatı, dalâlet ehline; binler müthiş düşman tâifeleri ve silsileleri olarak gösteriyor.

Kör kuvvet, serseri tesadüf, sağır tabiat elleriyle; Güneş Sistemi’nden tut, tâ kalbdeki verem mikroplarına kadar binlerce düşmanı; biçare insana hücum ettiriyor. İnsanın çok yönlü mahiyeti, küllî istidatları, hadsiz ihtiyaçları ve nihayetsiz arzularına karşı; mütemadiyen korku, elem, dehşet ve telaş verdiriyor.

Nitekim, küfür ve dalâletin bir cehennem zakkumu olduğunu ve bu dünyada da, sahibini bir cehennem içine koyduğunu; din ve imandan hariç binlerce medeniyet, fen ve teknikteki yükselişlerin; o Rüstem ve Herkül’ün kahramanlıkları gibi, beş para fayda vermediğini gördük ve görüyoruz. Belki yalnız his iptali gibi, geçici olarak, o acıklı korkuları hissetmemek için, insana sefahet ve sarhoşlukları şırınga ediyor o kadar.