23.8 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 623

Artık Yeter!

Türkiye 16 senedir süren iktidarın politikaları ile gergin, yorgun, umutsuz. İnsanlarımız kamplaşmış, siyasi ayrılıklar toplumsal barışı tehdit eder hale gelmiş.

20 TV kanalında birden, günde üç öğün, Reis ve adamlarını olur olmaz saatlerde dinlemekten sıkıldık.

Bizi yönetenlerin zekâmızla alay etmesinden, gözümüzün içine baka baka yalan söylemesinden bıktık.

“Türk insanının hafızası üç aydan gerisini hatırlamaz” iddiasına bu kadar fazla inanmalarını kabul etmek artık gururumuzu incitiyor.

Aylarca “erken seçim istemek ihanettir, erken seçim yok” diyeceksiniz ve sonra bir gün baskın seçimle malı götürmeye çalışacaksınız.

İYİ Parti’nin seçime girmemesi için her türlü dümeni çevireceksiniz.

CHP ve İYİ Parti’nin siyasi manevrasıyla, demokrasiye kurduğunuz tuzak boşa çıkınca, hemen yeni bir kampanya düzenleyip, “daha çok demokrasi, daha fazla özgürlük” vaat edeceksiniz.

Bu pişkinliğe “artık yeter!”

CHP “emekliye yılda iki ikramiye” vermeyi vaat ettiğinde, “cari açığı patlatmadan, Türkiye’yi bir krize götürmeden böyle bir şey mümkün değil. Bunu başarırsa CHP Nobel ödülü alır, ben de CHP’ye oy veririm” diyeceksiniz. Birkaç sene geçmeden ekonomik parametrelerin hepsi daha da kötüleşmişken, cari açık rekorlar kırarken, yılda 24 milyar lira tutan ikramiyeyi seçim rüşveti olarak vereceksiniz.

“11 Şeker fabrikasını sattılar, belki onun parasını verirler” diye düşünmeyin. 11 Şeker fabrikasının toplam bedeli 4,5 milyar lira. Bir yılda ödenecek emekli ikramiyesi için 55 şeker fabrikanız daha olsa anca yeter. O da sadece bu senelik.

Demek ki başka kaynak vardı. Daha önce yalan söylediniz.

Bu yalanlara “artık yeter!”

Elbette, ben de bir emekli olarak, verilecek ikramiyeden memnunum.

Ama geçen seçimde Devlet Bahçeli yapılması gerekeni söylemişti: “Al paketi, vur tokatı !”

Ben Bahçeli’nin iki sene öncesine kadar iktidara karşı söylediklerinin doğruluğuna inanıyorum. O şimdilerde eski söylediklerinin tam tersini yapsa da.

*****************************

Değişim Şart!

Ekonomiyi, “sınırsız ihtiyaçlar ile kıt kaynaklar arasında oluşturulan denge bilimi” olarak tarif ederler. Bireylerin de, toplumların da gıda, barınma vb temel ihtiyaçlarını karşılasanız bile sürekli yeni ihtiyaçlar ortaya çıkmaktadır.

Bundan on sene, yirmi sene önce bütçemizde hiç yeri olmayan giderlerin toplam giderlerimiz içindeki payı oldukça yüksek. Mesela cep telefonu ve internete harcadığımız paralar önceki neslin hayatında yoktu.

Bu devletlerde de geçerli. Bir yandan medeniyetin bütün imkânlarından yararlanmak, diğer taraftan uluslararası yarışta geri kalmamak için her türlü şartlar altında doğru tercihlerde bulunmak zorunda.

Türkiye’de 16 yıllık Ak Parti hükümetlerinin temel tercihleri ne oldu?

İnşaat ve yol yaparak ekonomik kalkınmayı sağlamak.. Yandaş müteahhitlerden büyük zenginler çıkarmak.. Devlette liyakat yerine partiye sadakati esas almak.. Eğitimde İmam Hatip ve Kur’an Kursu eksenli bir sistem ile “dindar ve kindar” bir nesil yetiştirmek.. Adaleti, medyayı, STK’ları, bütün kurumları yandaş hale getirmek..

“İtaat et, rahat et!” her vesileyle dile getirdikleri temel ilkeleridir.

Bizden her zaman bekledikleri “Hikmet-i hükümetten sual olunmaz” dememiz.

Adaletsizliğe, yolsuzluğa, ahlaksızlığa ses çıkarmamamızı istiyorlar.

Bu anlayışın ülkemizi getirdiği yer belli. Ülkenin bütün ana meselelerini yaratan insanları kurtarıcı, tek çare gibi görmemizi istiyorlar.

Oysaki ahlaki bir değişikliğe ve dürüstlüğe geri dönüşe ihtiyacımız var.

Kurumları ve kuralları işleten bir devlet yapısına dönüşe ihtiyacımız var.

Ülkeyi tekrar harekete geçirmeye, birlik olmaya, liyakatli olanı öne geçirmeye ihtiyacımız var.

Ülke yönetiminde ekonomik ve felsefi bir değişime ihtiyacımız var.

Ülkeyi yönetme tarzımızda değişikliğe ihtiyacımız var.

Daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük, daha fazla şeffaflığa ihtiyacımız var.

Yapılan yanlışlıklar düzeltildiğinde, adalet tesis edildiğinde, hukukun üstünlüğü sağlandığında her bir vatandaşımız daha güvenli, daha sağlıklı, daha huzurlu, daha sağlıklı ve daha zengin olacak.

Bütün bunlar için bir şeyi değiştirmemiz lazım.

O bir şey değişince, her şey daha iyiye doğru değişecek!

24 Haziran seçimleri böyle bir muhteşem değişim fırsatı sunuyor.

Bugün muhalefette olan CHP, İYİ Parti, SP ve DP ittifak kararı alarak, hem Meclis çoğunluğunu elde etmek ve hem de Cumhurbaşkanlığını da kazanmak gibi bir başarının ilk adımını attı.

Vatandaş olarak ilk yapmamız gereken Meral Akşener ve Temel Karamollaoğlu’nun 100 biner imza ile Cumhurbaşkanı adayı olmasına yardımcı olmak.

Değişimi başlatmak artık bizim elimizde.

4-9 Mayıs arasında İlçemizin Seçim Kuruluna nüfus cüzdanımız ile gidip, birer imza ile adayımızı destekleyerek başlayabiliriz.

Sonra 24 Haziran’da çok bilinçli tercihlerle değişimin meşalesini yakabiliriz.

 

 

Yunus Emre

0

Emrah Bekçi’nin hazırladığı İnceleme – Araştırma eseririn ikinci baskısı, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 448 sayfa olarak Aralık 2017’de yayımlandı.

Gönlüm düştü bir sevdaya,

Gel gör beni aşk neyledi.

Başımı verdim gavgâya,

Gel gör beni aşk neyledi

Ben Yûnus-u bîçâreyim,

Başdan ayağa yâreyim,

Dost ilinden âvâreyim,

Gel gör beni aşk neyledi.

Diyen Yûnus Emre, yedi asır boyunca gelip geçmiş bütün nesillerin gönlünde taht kuran büyük mutasavvıf şâirimizdir. Temelinde İslam bulunan millî kültürümüzün aşınmaya mâruz bırakıldığı günümüzde bile büyüklüğünü hâlâ korumaktadır. Çünkü O, özel bir vazifeyi ifâ etmek üzere yaratılmış ve Türk diyârına gönderilmişti. O dönemde Türk-İslâm dünyası, batıdan Haçlı, doğudan Moğol ordularının ağır baskısı altındaydı. İçimize sızmış kemirgen misyonerler de aramızda fitne çıkararak, ayrılık tohumları ekerek Müslüman Türkleri mânen çökertmeye çalışıyorlardı.

Büyük Türk milleti, nasıl  ‘Î’lâ-yi Kelime-t-ullah‘ için, ‘Nizâm-ı Âlem Ülküsü‘nü gerçekleştirmek için yaratılmışsa, Yûnus Emre de; millî kültürümüzün ve kültürümüzün aslî unsurları olan dilimizin ve dinimizin aşındırılmasını önlemekle vazifelendirilmişti. O’nun yeni sağılmış süt gibi saf ve temiz Türkçesiyle söylediği şiir ve deyişleri, yüce kitabımızdan ve hadis-i şeriflerden ilham alınarak söylenmiş ve yazılmıştır. Dünyevî-uhrevî ilimlerle meşgul olan Türk âlimler Arapça ve Farsça yazarlarken, Yunus Emre her Türk’ün anlayacağı sade ve güzel Türkçemizle yazmış, dilimizi ve dinimizi aşınmaktan korumaya, Türk milletinin eriyip yok olmasını önlemeye çalışmıştır.

Şol Cennetin ırmakları,

Akar Allah Allah deyu deyu.

Çıkmış İslam bülbülleri,

Öter Allah deyu deyu

Diyerek vazifesini ihlas ile yaptığı için de başarılı ve kalıcı olmuştur.

Bu târihî gerçekleri iyi bilen Emrah Bekçi, 1966 yılından günümüze, gazete ve dergi sayfalarında dağınık olarak kalan, çok az bir kısmı ise dip not olarak veya paragraf hacmi ile günümüze intikal etmiş olan incileri, yüzlerce dergi ve kitabın binlerce sayfasından titizlikle seçerek bir hazine oluşturmuş ve okuyucuya sunmuştur.

Eserde; Ord. Prof. Dr. unvânına sâhip; Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ve Süheyl Ünver,  Prof. Dr. unvânına sâhip: Feridun Nâfiz Uzluk, Mümtaz Turhan, Nurettin Topçu, Mehmet Kaplan, Tuncer Baykara gibi  ilim adamları; Dr. Müjgân Cumbur, Sâmiha Ayverdi, Nejdet Sançar, Lâika Karabey, Ârif Nihat Asya, Nihat Sâmi Banarlı, Enver Behnan Şapolyo, Fevziye Abdullah Tansel, Mehmet Önder, Etem Rûhi Üngör, Sofi Huri, Hâlide Nusret Zorlutuna ve İsmail Hakkı Baltacıoğlu gibi yazar, mütefekkir, edip ve şâirlerler başta olmak üzere; 44 kişinin makale ve inceleme yazıları yer alıyor. Sayfalarda çok az kişi tarafından ancak hatırlanabilen bilgiler var. Emrah Bekçi’nin de ifâde ettiği gibi, Yûnus Emre hazinesinin çok az bölümü gün ışığına çıkarılabilmiştir. Makalelerdeki ip uçları, araştırmacılara yeni keşiflerin kapısını açacaktır. Böylece; Annemarie Schimmmel, E. J. W. Gibb, F. Lyman MacCallum, E. L. Wals gibi, Bizim Yûnus hakkında araştırmalar yapan batılı araştırmacılara da yeni malzemeler çıkabilecektir.

Sayın Bekçi’nin eserinin 279. sayfasındaki Cemâleddin Server Revnakoğlu imzalı makalenin dipnotunda yer alan bilgi, dikkat çekicidir:

Şehbenderzâde Ahmet Hilmi Bey’in 1910’da çıkardığı haftalık ‘Hikmet’ gazetesine, Yûnus hakkında ilk tetkik yazısını yazan Üsküdar Rifâî Asitânesi Son Postnişini, şâir ve bestekâr Şeyh Hasen Hüsnü (Sarıer-Ceyhun), Yûnus’u o kadar çok sever, O’nu o derece büyük tanırdı ki, kendisiyle bir gün Yûnus’u konuştuğumuz sırada Fakir’e bir ‘sırr’ı açıyormuş gibi kulağıma eğilmiş, ‘Eğer namazda Kur’ân-ı Kerim’den başka bir şey okunması câiz görülseydi, Ben Yunus’u okurdum’ demiş ve bunu söylerken gözleri dolmuş; o pembemsi yüzü, bir kat daha güzelleşmişti.

*  *  *

Abdülbâki Gölpınarlı’nın makalesinde; güzel Türkçemizde bir kısmı unutulmak üzere bir kısmı da kullanımdan kaldırılmış olan Türkçe kelimelerin varlığını öğreniyoruz. Tekrar kullanıma alınmasına vesile olur düşüncesiyle buraya alıyorum. Mânialarını öğrenmek isteyenler Emrah Bekçi’nin hazırladığı eserin 350-367 sayfalarına bakmalılar.

Ayruk, assı, aparı, ata, aymak, ağu, ağmak, bili, bahadur, bezek, boz yapalak, bitrişmek, biti, berkitmek, baş çatmak, bigi, çağa, çokal, dirginmek, derilmek, duru gelmek, dirlik, danışmak, divermek, erişgen, ece, ilkyaz, karışgan, mısmıl, sayru, salaca, sin, tamu, uğru ve diğerleri…

*  *  *

Nihat Sâmi Banarlı’nın selis bir Türkçe ile kaleme aldığı ‘Yûnus’un Türkçesi‘ başlıklı makalede; Yûnus’un kendisine verilen Türkçenin korunması vazifesini bihakkın ifâ ettiği anlatılıyor. Günümüzde Türkçenin korunmasına her zamankinden çok ihtiyaç olduğu düşünülürse, yazının ehemmiyeti daha iyi anlaşılır. Yûnus Emre Oratoryosu üzerinden millî mûsıkîmizle batı müziğinin karşılaştırılmış olması ibretlik neticeler ortaya koyuyor:

Yunus Emre Oratoryosu’nun icrâsında bulunanlar, bu eserde âdeta iki ayrı mûsıkî dinlemişlerdir: Eserin büyük kısmı, belki güzel fakat kilise mûsıkîsini andıran, gamlı hatta karanlık ifâde içindedir. Bu karanlığın içinde ise, yer yer, göz ve gönül aydınlatan ışıklar yanıp söner. Dinleyenler, kendilerini sesten ve ışıktan örülmüş bir başka âlemde hissederler.

Bunlar oratoryo’da, melodileri asırların Türk halkı tarafından yaratılmış, hakîki Yûnus ilâhilerinin armonize edildiği bülümlerdir. Yunus Emre Oratoryosu, bizim mistik halk mûsıkîmizle kilise mûsıkîsini karşılaştırma imkânı veren, karanlığa sunup yapılmış siyah-beyaz bir kompozisyon tesirindedir. İşte, Yunus Emre asrına kadar, bilhassa Selçuk Türkleri tarafından -türlü zarûrî sebeplerle-yaşanılmış Arabî ve Farisî devirlerini, Türkçe için bir karanlık devir diye düşünürsek, Yûnus Emre’nin saf ve samîmi bir Türkçe ile Türk vezin şekil ve kafiyeleri ile söylediği ilâhiler, o asırların Arabî ve Farisî karanlığında böylesine parıldayan birer Türkçe ışıktır.

Batılı Türkologlar, Türkçe için şu parlak fikri seslendiriyorlar: ‘Eğer Yûnus’un Türkçesi günümüze kadar yaşatılabilseydi, bugün dünyâda konuşulan dillerin en güzeli Türkçe olurdu.’

Bir yabancı Türkiyatçıya bu sözü söyleten esrârengiz üslûbun sırrı acaba neydi?

Bu sırra ulaşabilmek için pek çok Emrah Bekçi’lere, Yûnus Emre araştırmalarının mahsûlü Yûnus Emre kitaplarına ihtiyacımız var.

Koca Mevlânâ’ya; ‘Mânevî mertebelerden hangisine yükseldimse, orada Türkmen dervişi Yûnus’un izlerini gördüm‘ dedirten Bizim Yûnus’u tanımalı tanıtmalıyız.

Bu hizmeti yapanlara, yapacaklara selâm olsun!

T. C. KALKINMA BAKANLIĞI ORAN-ORTA ANADOLU KALKINMA AJANSI:

Mevlânâ Mahallesi, Mustafa Kemal Paşa Bulvarı Nu: 79 Kat: 5-6 Kocasinan, Kayseri.

Telefon: 0.352-352 67 26 Belgegeçer: 0.352-352 67 73

e-posta: info@oran.org.tr // internet: www.oran.org.tr

 

EMRAH BEKÇİ

1974 yılında Giresun ilinin Bulancak ilçesinde doğdu. Eğitimini Ankara’da tamamladı.

İçişleri Bakanlığı’ndaki 13 yıllık memuriyetinden istifa ederek, Türk Kültür, Târih, San’at konularını araştırmaya başladı. 2006 yılında; Bulgaristan, Macaristan, Romanya, Kosova, Arnavutluk, Makedonya, Bosna-Hersek’te ve Bulgaristan’ın Deliorman bölgesi Razgrad vilâyeti merkezli, erken dönem Türk târihi ve kültür mirasları konusunda sâha araştırmaları yaptı Balkan-Türk İşâretleri isimli belgeseli çekti.

2009 senesinden sonra, Rusya Federasyonuna bağlı Sami-Komi klanları ve Mansi Türkleri hakkında bilgiler topladı. Aynı sâhada, Aleksandrovsk, Solikamsk ve Berezniki şehirlerinde saha çalışmaları ve araştırmaları yaptı. 2012 senesi sonuna kadar Orta-Asya ve Azerbaycan Zakatala vilâyetinde, Şeyh Şamil ve Dede Korkud hakkında bilgiler topladı. Daha sonra Türkiye’ye döndü.

Bulgaristan ve Moskova Eğitim kurumlarında Türk Târihi hakkında pek çok konferans verdi. Bu çalışmaları devam ediyor.

Türkiye’de zihin engelli çocuklara Yunus Emreyi, ney eşliğinde anlatan ilk kişidir.

Yazarın, 470’e yakın kültürel makalesi, Mevlânâ ve Seyyid Burhâneddin isimli kitapları, Uzaktaki Emânet ve Son Ermeni isimli senaryo çalışmaları yayına ve çekime hazırdır.   Ayrıca yurt dışında farklı lisanlara çevrilmiş 10 adet makalesi vardır.

 

KUŞBAKIŞI:

Halil İnalcık’ın DEVLET-İ ÂLİYYE Serisi:

25 Temmuz 2016 târihinde ebedî âleme intikal eden Prof. Dr. Halil İnalcık’ın 1950 yılından 2015 yılına kadar, 65 yıl boyunca Osmanlı Cihan Devleti hakkında yazdığı makaleler, ‘Devlet-i Âliyye‘ ismiyle ve 4 cilt hâlinde yayınlandı.

Birinci ciltte      Osmanlı’nın beylikten Balkanlar ve Ortadoğu’ya hükmeden cihan devletine dönüşmesi,  ikinci cildinde padişah otoritesinin zayıfladığı ve yok olduğu 17’nci yüzyıl ve bu dönemdeki iktidar mücâdelesi, üçüncü ciltte ise Köprülüler dönemi ve kader ortağı Habsburg Hanedanı ile olan mücâdele ve ilişkisi ele alınıyordu. 4. ciltte ise; Karlofça Antlaşması’ndan Cumhuriyet’in ilanı ve hilâfetin kaldırılışına kadarki dönem anlatılıyor.

‘Devlet-i Âliyye serisi, Osmanlı târihini soso-ekonomik ve siyâsî değişimleri ön planda tutarak anlatan ve meselelere farklı yaklaşımlar sunan bir derlemedir. Son ciltte Tanzimat’ın ilânını Midhad Paşa, Ahmed Midhad Efendi; İkinci Meşrutiyet’i ise İsmail Gaspıralı ve Gökalp gibi aydın ve devlet adamlarının bakış açılarından veriyor. 1878 Berlin Antlaşması gibi arka planda milletlerarası etkileri derinlemesine irdelerken ‘Modern Türkiye’nin doğuşunda etken olan önemli unsurları sosyal, siyâsî ve iktisâdî yönlerinden masaya yatırıyor. Kitabın sonunda yer alan Osmanlı Kronolojisi, Berlin Antlaşması’nın Esas Maddeleri, 1914’te Anadolu’daki Etnik Gruplar gibi ekler, kitabın hem araştırmacılara hem de meraklılarına eksiksiz bir kaynak olmasını sağlıyor.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat:4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri)

Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

TÜRK DÜNYASINDA DİL ve KÜLTÜR BİRLİĞİ:

Gaspıralı İsmail Bey, Türklerin ve İslâm âleminin geri kalış sebeplerinin başında cehâletin geldiğine inanan büyük fikir adamlarımızdan biri idi. Rus işgaline uğrayan Türk ülkelerinde yaptığı eğitim reformu (Usul-i cedid) ile Türklerin İslâm’dan ayrılmadan Avrupaî mânâda modern bir eğitim görerek başarılı olabileceklerini ispat etmişti. Gaspıralı İsmail Bey’in çalışmaları ve başarıları yalnız eğitim sahasıyla sınırlı kalmıyordu. O, iyi eğitim görerek muâsır medeniyet seviyesine hızla ilerleyen Türklerin dil ve kültür alanında birleşmeleri zarûretine de inanıyordu. Aksi takdirde, dil ve kültür alanında birleşemeyen Türk topluluklarının bir millet hâline gelemeyeceğini ve arzu edilen başarıyı elde edemeyeceğini söylüyordu. Türklerin mutlaka Dil’de, Fikir’de ve İş’te Birlik prensibiyle hareket etmesini isteyen Gaspıralı İsmail Bey, ancak o zaman siyâsî ve ekonomik alanlarda istedikleri konuma gelebileceklerine inanıyordu. Türkiye Türkçesi’nin örnek alınarak mutlaka dil birliğinin sağlanması gerektiğini belirten Gaspıralı, bunu yaparken diğer Türk lehçelerinin de unutulmamasını söylemiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk, kurdurduğu dil ve Târih kurumlarıyla Türkiye hâricinde yaşayan kardeşlerimizle müşterek târihimizin ve dilimizin işlenip ortaya konmasını istemişti. Kitabın yazarı Prof. Dr. Mehmet Saray, siyâsete girmeden Türkler arasında dil ve kültür birliği kurulmasını isteyen Atatürk’ün bu sâhadaki görüşlerini de etraflı bir şekilde izah ediyor.

Günümüzde Türk cumhuriyetleri ile kültürel muhtariyeti olan Türk toplulukları arasında dil ve kültür birliği çalışmalarına ışık tutacak olan eser, 13 X 19 santim ölçülerinde 348 sayfa olarak Kasım 2017’de yayımlandı.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 www.bogaziciyayinlari.com.tr e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

bogazici@bogaziciyayinlari.com

BAŞBUĞLU YILLAR:

Merhum Alparslan Türkeş TRT 1 Televizyonunda anlattı:

Anamur’a gittik. Orada, kurultay gibi, istişârî bir toplantımız vardı. Beni karşıladılar, aldılar.

Mütemadiyen ‘Başbuğ Türkeş‘ diye gösteri yapıyorlar, bağrışıyorlar. Bir yerde yürüyüşü durdurdum. Bağıranları susturdum ve söylememelerini rica ettim, sustular. Tekrar yürüyüş başladı, şehrin içine girdik. Yine başladılar ‘Başbuğ Türkeş‘ diye bağırmaya. Meydan gibi bir yere geldik. Yürüyüşü yine durdurdum. Tekrar rica ettim. Bu şekilde bağırmayın, başka sloganlarımız var, onları söyleyin diye ricada bulundum.

Ses çıkarmadılar. Ama hareket başlayınca yine tekrarladılar. Üçüncü defa tekrar durdurduğum zaman bir isyanla bana karşı çıktılar. Bana dediler ki: Yani siz hoşlanıyorsunuz, istiyorsunuz diye mi yaptığımızı zannediyorsunuz. Biz keyfîmizden böyle istedik, böyle bağıracağız.

Hüseyin Hüsnü Uğur’un hazırladığı kitap, 14 X 21 santim ölçülerinde, 600 sayfa hacimle Şubsat 2018’de yayımlandı.

BERİKAN YAYINLARI:

Kültür Mahallesi, Kızılırmak Caddesi Nu: 61 Gonca Apartmanı Daire: 6 Kızılay,Çankaya – Ankara Telefon: 0.312-232 62 18 Belgegeçer: 0.312-232 14 99 e-posta: berikan@berikanyayinevi.com.tr internet: www.berikanyayinevi.con.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-SOFRAMIZ NUR, HÂNEMİZ MÂMUR: Editör: Suraiya Faroqi, Çeviren: Zeynep Nevin Yelçe / Alfa Yayınları.

2-ÇİNGENE: Gül Özateşler / Koç Üniversitesi Yayınları.

3-BU BİR İSYAN ŞARKISI DEĞİL: Nilüfer Taşkın / İletişim Yayınları.

4-DEVE DİKENİ: Ata Türker / Bilgeoğuz Yayınları.

5-PONTUS RUMLARI: Aydın Özgören / Ötüken Neşriyat.

 

DERKENAR:

KİTAP OKUMA ALIŞKANLIĞI

Kitap okuma alışkanlığının temelleri, ailede atılır. Çocuğa kitap okuma alışkanlığını kazandırabilmek için önce anne baba iyi bir okuyucu olmalıdır. Okuyan anne baba en iyi örnektir.

Okumak anlamayı, anlamak düşünmeyi, düşünmek ise karar verebilme kabiliyeti kazandırır, hayatımızı da, verdiğimiz kararlar ve düşüncelerimiz tâyin eder.

Çocuğumuzun kitap okuma alışkanlığını kazanabilmesi için, her akşam yatmadan önce ona kısa hikâyeler, masallar ve ilgisini çekecek bölümler okuyarak kitaba karşı ilgi duymasını sağlamış oluruz.

Ayrıca odasında çocuğumuza ait küçük bir kitaplık oluşturmalıyız. Bu hem çocuğumuzun kişiliğinin gelişmesine, hem de kitaba karşı sevgisinin artmasına yardımcı olur. Okuyacağı kitaplar, çocuğumuzun gelişimine uygun seçilmeli, yaş grubuna göre kitaplarda fizikî ve görünüş ile alakalı bazı özellikler bulunmalıdır. Yazının puntoları, karakteri, resimlerin canlılığı ve aynı sayfadaki yazı ile bağlantılı olması gibi hususlar, çocuğun psikolojik ve fizikî gelişmesine uygun olmalıdır.

 

 

Din ve Milliyet (1)

Bazıları sadece dini hesaba katıp milliyeti dışlıyorlar. Kimileri de yalnız milliyeti nazara alıp dini öteliyorlar. Hâlbuki dini hesaba katanlar; milliyeti de kucaklamalıdırlar. Oysa milliyeti nazara alanlar; dini de bağırlarına basmalıdırlar. Zira her dindarın mensup olduğu bir milliyeti var. Çünkü her milliyetçinin / her milliyetperverin de inandığı bir dini var. İkisi arasında madde-mana ilişkisi var. Biri kabuk diğeri öz. Biri zarf öteki mazruf yani içerik. Biri ruh diğeri madde. Nasıl ki, kalede yaşayanlar olur. Beden kalesinde de oturan var. Tıpkı vücut kalesinde, ruhun mekân tutması gibi. Vücut olmazsa, ruh -bu dünya için- barınaksız kalır. Kaldı ki, içi boş kalan yeri de yıkarlar. Zaten sahipsiz olduğu için virane olmaya, metruk kalmaya mahkûm olur. Yani yıkılıp gider. Devrilip düşer. Viraneye döner.

Bu dünyada vücud da lâzım ruh da. Işıksız ve yanmayan ampul bir şeye yaramaz. Ampul ancak ışığı barındırmakla bir kıymet ifade eder. İşte ampul için ışık neyse, beden için de ruh odur. Bunlar gibi din ve milliyet arasında da, birbirisiz olamamak gibi hayatî bir münasebet ve ilgi var. Madde-Ruh ikilisi gibi. Vücudun maddî hayatı, ruha ihtiyaç duyar. Ruhun tecellisi, görünmek  istemesi -aynen değil zımnen- ancak bedenle mümkün ve olasıdır. Tıpkı Yunus Emre’nin veciz ifadesiyle “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.” demesi gibi. Zira Ruh -hâşâ- Allah değil ama Allah’tan olduğu için, zâtına / özüne / aslına yol yok. Nüfuz etmek imkânsız. Çünkü burada “Len terani.” sırrı var. Bilmemekte bilmek, görmemekte görmek, anlamamakta anlamak sırları var. Çünkü bazan “Bilmiyorum.” demek ilim olur. Bir bakıma vücudunda adem, ademinde vücud olduğu gibi. Yani varlık iddia edersen yoksun. Yokluk iddia edersen varsın. Yani ademinde varlık sırrı; vücudunda / var oluşunda yokluk sırrı mündemiçtir / vardır. Öyleyse kendini yok bilerek var et.  Yoksa kendini var bilmekle yokluğunu imzalamış, kabul etmiş olursun. Kaldı ki, sıhhatli olmayan; sıhhatli düşünemez. Lâyıkı veçhile ibadet edemez. Bunun içindir ki, sağlık bilgisi / tıb ilmi İslâm’da çok önemli, çok elzem bir bilimdir. Tıpkı âletleri bozuk olan mâhir bir ustanın yaptığından sağlam bir sonuç alamaması gibi. Çünkü “Kem âletle kemâlât olmaz.” Bozuk âletle sağlam ve güzel bir şey ortaya konmadığı gibi. İşte din ve millet arasında da bunlar gibi ilişki ve münasebetler vardır.

Bir insan bir ülkede doğar. O ülke diliyle konuşur. O ülke insanlarıyla ünsiyet peyda eder. Yakınlık kurar. Onlarla hemhâl olur. Âdeta onlarla yatar, onlarla kalkar. Ülkenin örf, âdet ve gelenekleri ile boyanır. Onlarla haşir neşir olur. Çünkü her ülke, her vatan, her yer ve yörenin kendine mahsus özellikleri var. Kişi de aynı atmosferde, aynı insanlar arasında -tabii İslâm’a aykırı ve zıt olmamak kaydıyla- onlarla oturup kalkacak, onlarla hemhâl olacaktır.

Bu durum; insanın kalesi olan vücudu gibidir. Nasıl ki, ruh vücudda karar kılmış; gözünden görmüş, kulağından duymuş, ağzından konuşmuş, eliyle tutmuş ayağıyla yürümüştür. Böylece madde-mâna bütünleşmesi, madde-mâna buluşması olmuş. Öyleyse birbirini kollaması, birbirini düşünmesi, birbiri aleyhinde bulunmamaları da -bu dünyada- olmazsa olmaz; bir hayat düsturu, bir hayat prensip ve kuralı olacaktır ve olmalı.

İşte vücutla ruh ikilisi nasıl ki, birbirinin var oluşunu, hayatta kalışını gerçekleştiriyorsa; milliyet-din ikilisi de birbirinin lâzımı, birbirinin gereği, birbirinin olmazsa olmazlarıdır. Çünkü dinsiz millet olmadığı gibi, milletsiz, kabul edensiz bir din de olmaz. Din, ruh ve mâna ise kalacağı, barınacağı bir koruyucu kaleye ihtiyaç duyar ki, bu kale milliyettir. Zaten biz Müslümanların yanında din ve milliyet bizzat birleşmiştir. İtibarî, hayalî ve farazî, zahirî / görünüşte olan bir ayrılık var. Aslında din, milliyetin hayatı ve ruhudur. Vücudun ruhu neyse milliyetin ruhu da, din ve diyanettir. İkisi birbirinin lâzımı olup, birbirisiz olamazlar. Her ikisi de birbirine muhtaçtır. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman, hamiyeti diniye / din gayreti, avâmı / halkı ve havassı / aydını içine alıyor.

Hamiyeti milliye / millî gayret / millet için gayrete gelmek, millet için yürümek ise, milletin ancak yüzde birine nasip olur. Çünkü vatansever olmak zordur. Güçtür. Herkes bunu göze alamaz. Çünkü şahsî / özel menfaat ve yararını millet uğrunda feda etmek; herkesin göze alabileceği bir fedakârlık değildir.  Çok az kimsenin yapabileceği bir husustur.

 

 

Kral Çıplak

Çok bilinen ve eskimeyen bir hikâyedir, “Kral çıplak!”

Özetle anlatayım.

Ülkenin birinde giyimine düşkün, kendini beğenmiş bir kral varmış. Kendini çok akıllı sanan kral, giyim kuşamdan başka bir şey düşünmezmiş. Dünyada eşi benzeri olmayan muhteşem bir elbise diktirmek istemiş.

Tüm dünyaya haber salınmış. En iyi terziler, ellerindeki kumaşlarla, saraya gelmişler. Hepsi yapacaklarını krala anlatıyormuş. Ama kral anlatılanlardan hiç birini beğenmiyormuş.

Sonunda çok genç bir terzi çıkmış kralın karşısına.

– “Sen ne getirdin bakalım” diye sormuş kral. Terzinin genç ve tecrübesiz duruşu kralın umudunu iyice kırmış.

– “Benim getirdiğim çok özel sevgili Kralım” demiş genç terzi. “Size öyle bir kumaş dokuyup, öyle bir elbise dikeceğim ki, sizden önce kimse böyle bir elbiseyi giymemiş olacak. Bu elbiseyi sadece akıllılar görebilecek.”

Kral bu terziye yetkiyi vermiş. Terzi günlerce sarayda kurduğu tezgâhın başında harıl harıl çalışmış, elbisenin kumaşını dokuyormuş gibi yapmış.

Kumaşı göremeyenler, kendisinin akıllı olmadığı için göremediğini sanarak, “ne güzel kumaş” demişler.

Kral da kumaşı görememesine rağmen, aynı düşünceyle, sesini çıkaramamış. Terzi, Kral üzerinde güya provalar yapıp olmayan elbisenin kendisine ne kadar yakıştığını anlattıkça O’na inanmış.

Sonunda tören günü gelmiş. Halk toplanmış, hazırlıklar bitmiş. Terzi kralı soymuş ve -gerçekten varmış gibi- olmayan elbiseyi giydirmiş. Sonrada karşısına geçip;

– “Çok şık oldunuz efendim” demiş. “Muhteşemsiniz.”

Kral genç terzinin bu iltifatları karşısında, aynada gördüğü çıplak bedene hiç aldırmadan;

– “Eline sağlık, çok güzel olmuş” demiş.

Saray halkı da kralı bu haliyle görüp, “muhteşemsiniz efendim!” demişler.

Kral sözde “yeni elbisesi” ile çıkmış saraydan. Dışarda toplanan halk kralı çıplak görünce çok şaşırmışlar. Ama kimse cesaret edip krala gerçeği söyleyememiş. Birden küçük bir çocuk haykırmış;

– “Kral çıplak !”

Ardından cesaretlenen halk gülmeye başlamış. Kral geç de olsa gerçeği böyle acı bir şekilde anlamış.

************************************

Şimdi “Kral Çıplak” Diyebilen Cesurlar Var

Türkiye son 7-8 senedir olmayan bir refah, olmayan bir huzur, olmayan bir güçlü devlet, olmayan bir gelişme içinde gösteriliyor.

Türkiye sanki uçuyor, “dünyanın bütün gelişmiş devletleri Türkiye’ye ya saygı duyuyor, ya korkuyor, ya da kıskanıyor.”

İktidarın ele geçirdiği medya ile sosyal medya trollerinden oluşan müthiş propaganda makinesi bu olmayan gerçekliğe / yalana inanmayanların akıllı olmadığına ikna ediyor.

Adam işsiz, çocuğu işsiz, devletin verdiği sosyal yardımlara muhtaç. “Ama 3. Köprüyü, ama havaalanlarını yaptılar” diyor.

Teröre kurban verdiğimiz gençlerimizin anaları, babaları “vatan sağ olsun” diyor. “Neden bu kadar çok şehit veriyoruz, neden sadece gariban çocukları şehit oluyor?” diye sorgulamıyor.

Fetö’ye devleti teslim edenlerin “Fetö ile mücadele” ettiğine inanıyor da; aklını ve iradesini hiç bir zaman başkasına teslim etmemiş hür bireylerin Fetöcü diye suçlanmasını yadırgamıyor.

“İtibardan tasarruf olmaz” deyip 1200 odalı saray yaptıranları takdir ediyor da, şeker fabrikalarının satılmasına da destek veriyor. “Ama zarar ediyormuş” diyor. Sarayın sadece 13 günlük masrafını karşılayacak para karşılığı satılan fabrikaların kaç bin kişiye ekmek parası olduğunu, hayvancılığa ne katkı verdiğini düşünemiyor. Bu insanlardan şeker fabrikalarının satışı ile Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) yoluyla sağlığımızın bozulması arasındaki ilişkiden haberinin olmasını beklemeyiniz.

Hukuk, adalet gibi kavramları gündelik hayatımızdan çıkaranların “önümüzdeki dönemde daha fazla adalet ve özgürlük” vaatlerine, “bugüne kadar niye yapmadınız?” demek aklına gelemiyor.

Bir yüzükle başlayan siyasi hayatın sonunda, dünyanın en zenginlerinden biri haline gelenlerin ahlakına, Müslümanlığına inanıyor da; namaz kılmayan ama “kul hakkı”, “kamu malı” konusunda titiz olanları “kâfir” ilan edebiliyor.

“Ayakkabı kutusunda bulunan dolarları”, “hayırsever Zarrab’ları”, “yatak odasındaki para sayma makineleri ile para kasalarını” ve daha nicelerinin “hayırlı işler” için yapıldığına inandırılıyor.

Esasen durum kendini akıllı sananların anlattığı gibi değil.

Kralın muhteşem bir elbisesi yok, hatta üzerinde hiç elbise yok, kral çıplak!

Ama bugüne kadar bunu söyleyebilen ya da duyurabilen olmadı.

Şimdi bir cesurlar hareketi olan İYİ Parti sahnede.

İYİ Parti “Kral çıplak!” diyecek.

Sesini herkese duyurabilirse, millet gerçeği anlayacak.

Bize düşen bu sesin herkese duyurulmasına katkı sunmaktan ibarettir.

 

 

Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü dördüncü sınıf öğrencisi Ayşe Kandemir’in, Ermeni Meselesi Hakkındaki Dikkat Çekici Yorumları

Ayşe Kandemir: Bendeniz, asıl ilgi alanı Osmanlı sosyal târihi olan bir târih öğrencisiyim. Öncelikle her ne kadar sosyal târih desek de siyâsî ve soysal olayları bütünüyle birbirinden ayıramayacağımızı belirtmeliyim ki biri olmadan diğerinin olamayacağı aşikârdır. Ermeniler çok milletli bir İslam devleti olan Osmanlı’nın hem siyâsî hem de sosyal hayatında var olmuş, hatta yüksek kademelere kadar çıkabilmiş bir millettir. Yüzlerce yıl süren ortak hayatın savaş döneminde sona ermesini, bağımsızlık düşüncesinin yayılması gibi sebeplerle açıklayabiliyoruz. Fakat ardından yaşandığı iddia ettikleri olayları -sözde Ermeni soykırımını- anlamak ve açıklamak ise oldukça güç.

Bu noktada aklımda birçok soru işâreti ile baş başa kaldığımı itiraf etmeliyim. Bir dönem ‘Tebaa-i Sâdıka’ olarak anılan Ermenilerin tamamı, isyancı kabul edilerek ortadan kaldırılmak mı istenmişti! Oysa ki Enver Paşa, isyancı Ermenilerin idamından vazgeçmiş ve Ermenilerin savaş dışındaki bölgelere nakil ve iskân edilmesini emretmişti. Bunun üzerine bir etnik temizliğe girişilmiş olması oldukça çelişkili duruyordu. En önemlisi, bu iddialara referans gösterilecek deliller ve kaynaklar neredeydi? Sorular arttıkça konuya merakım da arttı ve okumaya başladım. Çalışma alanlarımız ne olursa olsun, millî meselelerimize kayıtsız kalmamamız gerektiğini düşünüyorum.

Çetinoğlu: Şükrü Server Aya’nın kitabının varlığından nasıl haberdar oldunuz?

Kandemir: Büyük Yalan kitabıyla tanışmam, Saygıdeğer Hocam Hasip Saygılı’nın yönlendirmesi üzerine oldu. Bahsettiğim sorularıma cevap bulmam konusunda bu kitabın çok faydasını gördüm.

Burada belirtmeliyim ki benim yapmış olduğum, bahsi geçen konuyu araştırarak kitabı okumak ve yalnızca bir inceleme yazısı yazmak oldu. Asıl başarı şüphesiz ki Sayın Şükrü Server Aya’ya aittir. Sorunuz vesilesiyle Şükrü Server Aya Beyefendi’ye ve değerli hocam Hasip Saygılı’ya teşekkürlerimi sunuyorum.

Çetinoğlu: Târih şuuru‘ kavramını kullanıyorsunuz. Sizce târih şuuru nedir?

Kandemir: Târih, geçmişe dayanan bir ilim olsa da asıl maksadı geleceğe hizmet etmektir. Yalanlarla dolu düzmece bir târih, sâdece geçmişimiz değil, bugün ve yarın için de oldukça tehlikelidir. Benim için târih şuuru, bunun bilincinde olmak, târihimize sâhip çıkmak ve gerçeklerden şaşmamak demektir. Zaten Ermeniler ‘soykırım’ propagandası yaparken Türkler geçmişte bu meseleye gerekli önemi vermediğinden, bugün kamuoyunda problem yaşamıyor muyuz? Bugün, târihi yalnızca siyâsetçilere ve senaristlere bırakmamamız ve gerçeklerin peşinden gitmemiz gerektiğine inanıyorum.

Çetinoğlu: Bu girişten sonra, makalenize ve Sayın Aya’nın kitabı hakkında yazdıklarınızı konuşalım. Hakkında makale yazdığınız kitabın alaka çeken yönleri nelerdir?

Kandemir: Şükrü Server Aya, kendisini -1985’ten bu yana- Ermeni soykırımı iddiaları üzerinde çalışmaya adamış değerli bir araştırmacıdır. Bu alana nasıl yöneldiğini anlatırken hayatı boyunca çok sayıda Ermeni arkadaşının olduğunu ve yaptığı çalışmaların hiçbir milleti, inancı veya kuruluşu hedef almadığını ehemmiyetle belirtmektedir. O’nun asıl gayesi; saptırılmış belgelere dayanan Ermeni soykırımı iddiasını aydınlatmak ve tüm gerçekleriyle halka sunmaktır.

Çetinoğlu: İddiasını kabul ettirme hususunda başarılı mı?

Kandemir: Son derece başarılı olduğu kanaatindeyim. Ermeni soykırım yalanını resmî belgeler ışığında incelediği ‘Büyük Yalan” adlı eseri, Şükrü Server Aya’nın diğer kitaplarının devamı niteliğindedir ve yalnızca Türkçe değil, Almanca, Fransızca ve İngilizce dillerde de yayınlanmakta olan bir araştırmadır. Şükrü Server Aya, ‘Büyük Yalan’ adlı eserini ‘Rivayetlerle Yaşatılan Ermeni Soykırım İddialarını İnkârı Mümkün Olmayan Resmî Belgelerle, Yasalara Dayalı Bir İnceleme‘ olarak tanıtır. Eser bir miktar incelendiğinde dahi bu isimlendirmenin ne kadar yerinde olduğunu görmek mümkündür.

Çünkü kitabın en belirgin özelliği, Ermeni soykırımı iddialarının reddedilmesi ve bu konunun belgelere dayalı olarak ele alınmış olmasıdır. Okuyucuların internet üzerinden ulaşılabilecekleri belge, araştırma ve tezlerin erişim adreslerine kitapta yer verilmiş ve böylece eserde çeşitlilik ve fotoğraflarla da ön plana çıkmıştır.

Çetinoğlu: Kitabın kapak resmini yorumlar mısınız?

Kandemir: Son derece etkileyici, esprili ve düşündürücü… Kitabın içeriğini, karikatür anlayışı ile yansıtıyor.  Kapak resminin tesadüfen seçilmemiş olduğu muhakkaktır. Resimde görülen uzun bir insan burnunun ucundaki havuç, ona ulaşmaya çalışan insanların uçurumdan aşağıya düşmesine sebep olmaktadır. Yâni bir yalancının elinde gösterdiği hedef, insanları yanıltmaktan ve onlara zarar vermekten başka bir şeye sebebiyet vermemektedir.

Gösterilen hedef Ermeni soykırımı yalanıdır ve bu insanlar da Ermenilerden başkası değildir. Çünkü araştırmacımızın da görüşüne göre; sözde soykırım iddiaları, Ermeni milletinin bizzat kendisine de zarar vermektedir.

Çetinoğlu: Osmanlı yönetiminin ‘Sâdık millet‘ dediği Ermenilerin, ‘hâin millet‘ hâline dönüşmesinin de yalan ile sağlandığını mutlaka biliyorsunuzdur…

Kandemir: Evet! Rus Çarlığının en büyük hedefi, sıcak denizlere açılmaktı. Bu hedefe Karadeniz ve Adalar Denizi üzerinden ulaşamayacaklarını anlayınca, Osmanlı topraklarında yaşayanlarla dünyanın dört bir tarafındaki Ermenilere bağımsız bir Ermenistan devleti vaadinde bulundular. Bu yalana kanan Ermeniler, bulundukları yerlerdeki huzurlu ve güvenli hayatı terk ederek, günümüzde ‘Ermenistan‘ olarak anılan topraklara geldiler. Çarlık yönetimi devrilip Lenin yönetiminde Komünist Rusya kurulunca, bir müddet de ‘Halklara hürriyet / milletlere bağımsızlık‘ yalanı ile avutuldular. Ve sonunda Komünizmin demir pençesi altında perişan oldular. Türkiye Cumhuriyeti ile de dostluk ilişkilerini kuramadılar.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Sayın Aya’nın kitabına dönüp ileri sürdüğü hakîkatlere baktığımızda dikkatinizi çeken birkaç hususu özetler misiniz?

Kandemir: Şükrü Server Aya, kitabının birinci bölümünde sunduğu deliller ve alıntılar ile Ermenilerin para aşkını ve ABD Hükümetinin yardım bağışları ile milyonlarla oynadığını inandırıcı bir şekilde ortaya koyuyor.  Yardım ve bağışları alabilmek için düzenlenen kampanyalarda, birçok propaganda afişi ve posterleri kullanılmış ve yazarımız bunların çoğuna eserinde yer vermiştir. Haç üstünde Hilal posterinde; Müslüman’ın palasından damlayan kan, Hıristiyan insanlık haçını kirletmektedir. Aya, ABD nüfusunun beşte birinin bu yardımlara katıldığını ve bu yardımlar ile Ermenilere silah ve cephâne temin edildiğini vurgulamaktadır.

Propagandalar yalnızca yardım kampanyaları afişleri ile sınırlı kalmamış, çarpıtmaları yaymak adına resmî ABD Devlet Posterlerinde, Türk milletinin tamamı katil sıfatıyla itibardan düşürülmeye çalışılmıştır. Bu resimlerden birinde Mustafa Kemal Atatürk, ayağının dibinde, Ermeni olduğu ve Türkler tarafından öldürüldüğü iddia edilen bir kız çocuk cesedi ile poz vermiş olarak gösterilmiştir. Oysa fotoğrafın aslında, ayak dibinde duranlar Latife Hanım’a gönderilecek olan kedi ve köpek yavrularıdır. Büyük Yalan eserinin on ikinci bölümünde karşılaştığımız bu çarpıcı fotoğraf, saptırmaların en belirgin örneklerinden birini teşkil etmektedir.

Öyleyse gerçeklerin saptırılmasının altında bir takım büyük menfaatler aramak yerinde olacaktır.

Büyük Yalan isimli eserde sözü edilen büyük menfaatlerden en önemlisinin para aşkı olduğu anlaşılıyor.

Araştırmacımız, Ermeni soykırımı iddialarının arkasında planlı bir örgütlenme yattığını, kilise ve ruhban sınıfının silah ticareti yaparak bu örgütlenmenin başlıca destekçisi olduklarını belirtir. Ona göre silah ticareti papazlar için çok kârlı bir vatanseverliktir ve papazların, silahları kilisede saklayarak oradan dağıtmaları mümkündür. Aya’nın bu iddiasını destekler nitelikte ortaya koyduğu delillerde; Ermeni halka daha az yemek yiyerek silah almalarını vaaz eden din adamlarının varlığı ve gerek Fransızların, gerekse İngiltere ve ABD’nin Ermenilere yardım ettiği ortaya konmaktadır. Eserin sonraki bölümlerinde ise örgütlenmenin Ermeni okullarında da var olduğu ele alınır. Hiçbir eğitim kurumunda sevgi yerine nefretin öğretilmemesi gerektiğini şiddetle savunan Aya, Ermeni okullarındaki kasıtlı eğitim sistemini tenkit eder. Kitabında sunduğu delillere göre; Ermeni okullarının ders programlarında, soykırımın intikamı ve nefreti çocuklara öğretilmekte, Türk nefreti aşılanmakta ve ‘Aptal Türk‘ başlıklı bir şiir sıklıkla okutulmaktaydı. Bu şekilde soykırım iddialarını gelecek kuşaklara aktarmaları mümkün olur iken henüz iddialar ispatlanabilmiş değildi. Dünya ‘barbar Türkler‘ sözü ile korkutulmaktaydı fakat delil göstermeleri söz konusu bile olmamıştı. Bu husus, Şükrü Server Aya’nın kitabının ikinci bölümünde ‘1.500.000 Ermeni’nin katline ait delil var mı?’ sorusu üzerinden şu şekilde ele alınmıştır: ‘Bu güne kadar, Türklerin Ermeni’yi katlettiklerine dair milletlerarası komiteler veya tarafsız göz şâhitlerine ait otantik hiçbir belge görebilmiş değiliz. Türklerin bilmem ne kadar sayıda Ermeni’yi keyif için öldürdüklerine dair (…yer-…târih) veya cesetlerin nereye gömüldüğüne ait bir belge veya ‘güvenilir tarafsız göz şahidi’ ifâdesine rastlanmamıştır. Bu konuda Ermeni arşivlerinde belgeler varsa, bunlar masaya konmalıdır.’

Şükrü Server Aya’nın; ‘ne çiğnenebilir ne yutulabilir‘ özelliklere sâhip demir leblebi gibi sorularına Ermeniler, sâdece: ‘İspat etmeye ne gerek var. Türkler 1.500.000 Ermeni’yi kesti. Bütün dünya bunu kabul ediyor…’ diyorlar. Oysa ki soykırım kavramının târifi yapılmıştır. 1915 olaylarının, târifi yapılan soykırım hareketiyle örtüşen hiçbir tarafı yoktur.  ‘Büyük Yalan’ isimli kitapta bu husus, hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde ispat ediliyor.

Çetinoğlu: Sayın Aya, 1.500.000 Ermeni’nin katledildiği yalanı hakkında ne diyor?

Kandemir: Şöyle bir hesap yapıyor ve mızrağın çuvala sığdırılamadığını ispat ediyor: 1.500.000 kişiyi, nakil ve iskân uygulamasının devam ettiği 150 günde öldürmek için her gün 10.000 kişiyi öldürmek gerekir. Öldürme silahı nedir? Eğer tüfek kurşunu ise 100 ton kurşun gereklidir. Bu kadar kurşun, üç cephede birden savaşan ve vatanını kurtarmak isteyen, hayatta kalma mücâdelesi veren halkının can ve mal güvenliği için en lüzumlu ihtiyaçtır. Bu kadar önemli olan malzemeyi neden ‘sâdık millet‘ dediği Ermenileri öldürmek için kullansın?

Dahası var… Her gün 10.000 cesedi gömmek için kazma kürekli 6.000 ameleye ve stadyum boyutunda mezarlıklara ihtiyaç vardır. Bu şekilde herhangi bir Ermeni toplu mezarı bulunmuş mudur? Kesinlikle hayır… Bulunan mezarlar Müslümanlara aittir ve tarafsız şâhitlerin huzurunda açılmıştır.

Özetle ‘Büyük Yalan’, bütün dünyaya soykırım olarak sunulan Ermeni meselesinin arkasında, büyük örgütlenmeler ve menfaatler varken henüz kamuoyuna sunulabilmiş resmî belgeler olmadığını ortaya koyan bir eserdir. İçerisinde hem yazılı hem de fotoğraflarla desteklenmiş deliller, farklı kaynaklardan alıntılar, örnek gösterilebilecek belgeler sunar ve yer verilen çeşitli gazete kupürleri ile söz konusu mevzuların dünya basınında nasıl ele alındığını gözler önüne serer.

Çetinoğlu: Denilebilir ki Türkiye, Ermeni iddiaları karşısında haklı olmanın rahatlığı içerisinde. Belgeler, hesaplamalar, göz şâhitlerinin ifâde ve beyanları… sahte ve tahrif edilmiş belgeler ve fotoğraflar… Her şey Türklerin lehine… Fakat göz ardı edilen bir gerçek var: Türklerin tezlerini savunmak maksadıyla yazdığı kitapların sayısı son derece azdır. Ermeniler ise her yıl binlerce kitap ve broşür yayınlayıp bütün dünyaya dağıtıyorlar. Bilindiği gibi, musluktan damlayan suyun mermeri aşındırması ve delmesi, suyun gücünden kaynaklanan bir netice değildir. Israrlı denilecek şekildeki devamlılığının tabîi sonucudur. Dünya parlamentolarında ‘Soykırım yapılmamıştır diyenleri mahkûm edecek kararlar alınırken, biz Türkler beynini Ermenilere kiraya vermiş ve hatta satmış kendi içimizdeki bizden görünen sözde aydınları, hatâlarından alıkoyacak tedbirleri almayı bile düşünmüyoruz. Hep haklı olduğumuza inanmış olmamızdan dolayı… Bilindiği gibi vahşi batı, hak kavramını haklı olana değil, güçlü olana vermekten yanadır. Hatta güçlü gibi görünmek, güçlü olmaktan daha fazla işe yarıyor. Yaygara koparmak yeterli oluyor. Çığırtkan azınlık, sessiz çoğunluktan daha fazla itibar görüyor.

Ermenilerin Ruslara yardımlarını engellemek suretiyle başka bir bölgeye nakledilmeleri sırasındaki olayları nasıl yorumluyorsunuz?

Kandemir: Nakil sırasında Ermenilerden ölenler olmuştur. Buradaki ölümleri, yönetimin hatâsı olarak değerlendirmek gerçekçi olmaz diye düşünüyorum. Osmanlı devleti savaş hâlindedir. Ülkede kıtlık vardır. Beslenme imkânları sıfıra yakındır. İlaç yoktur. Nakil vasıtalarının hepsi cephededir. Bu şartlar içerisinde yapılan nakillerde çok sayıda ölümlerin olması gayet tabîidir. Aynı olumsuz şartlardan Müslümanlar da etkilenmişlerdir. Müslümanlarda da çok sayıda can kaybı vardır.

Meselenin başka bir yönünü de göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bilinmektedir ki Ermeniler, Osmanlı’nın aslî unsuru olan Türklere nazaran mal-mülk ve para bakımından çok iyi durumdadırlar. Onların malına parasına hatta altın dişine tamah eden Kürtler çok sayıdaki Ermeni’yi katletmişlerdir. Nakledilen kafilenin koruması için cepheden az sayıda asker çekilerek vazifelendirilebilmiştir.

Güvenlik tedbirlerinin yetersiz oluşu sebebiyle Osmanlı yönetimini suçlamak doğru değildir. Yönetim, savaş şartları içerisinde yapılabilecek her şeyi yapmıştır. Fazlasına ihtiyaç var idiyse de olumsuz şartlar ancak bu kadarına imkân vermiştir.

Bir de şu husus var: Dünyanın neresinde olursa olsun, savaş sırasında düşmanla işbirliği yapan hainlere verilecek ceza mutlaka idamdır. Osmanlının merhameti öylesine yüksektir ki, düşmanla iş birliği yapmış, hainliği ayan beyan bilinen Ermenilerin, devlet eliyle burnu bile kanatılmamıştır.

Osmanlı Devleti, kurulduğu târihten itibâren nakil ve iskân işlemlerini sıkça uygulamıştır. Bu bir devlet politikasıdır. Devlete isyan eden aşiretler, çevre ile uyum sağlamayan, huzursuzluk çıkaran aileler başka bölgelere nakil ve iskân edilmiş, kendilerine geçimlerini sağlayacak miktarda toprak verilmiştir. Bunun dışında, fethedilen bölgelerdeki insanlara, Türklük ve Müslümanlığı sevdirecek, bölgedeki yeni vatandaşların Osmanlı yönetimine ısındırılmasını sağlayacak yardımsever, çalışkan ve teşkilatçı insanlar gönderilmiş ve kendilerine arazi tahsis edilmiştir. Bu sistem Osmanlı’nın bir yönetim politikasıdır. 1915 yılında yapılan nakil ve iskân da Osmanlı’nın târih boyunca uygulayageldiği klasik bir işlemdir. ‘Soykırım’ niyeti kesinlikle söz konusu değildir. Aksi iddiada bulunanların, iddialarını ispat etmeleri de söz konusu olamaz.

Bu nakil ve iskân işleminin altında bir soykırım planının olup olmadığı tartışmaları günümüzde gerek târihçiler gerekse hukukçular tarafından hâlâ devam etmektedir. Tartışmaları netleştirmenin en sağlıklı yolu ise târihî geçmişi ve belgeleri incelemek olacaktır. O zaman târih bize gösterecektir ki Osmanlı Devleti’nin Ermenileri imha etmeye yönelik bir hükümet politikası yoktur ve Ermenilere yönelik ırkî bir nefretin izlerini bulmak da mümkün değildir. Zira Ermeniler, 1910’lardaki Balkan savaşlarına kadar Osmanlı bürokrasisinde istihdam edilmiştir. Gerek Türkler gerekse Ermeniler tarafındaki can kayıpları şüphesiz bir insanlık trajedisidir. Fakat bunun bir soykırım olduğunu söylemek büyük bir yanılgıdır. Çünkü soykırım yapmak için organize bir planın varlığı gerekir.

Şükrü Server Aya, geniş kapsamlı çalışmasının sonucunda, soykırım iddiasında bulunanlardan açıklama talep etmiş ve bu kişilere, hesaplamaların nasıl yapıldığı sorusunu yöneltmiştir. Fakat iddia sâhiplerinin bu yükümlülüklerini yerine getiremeyeceği anlaşılmıştır. Çünkü iddiaların varsayımlardan öteye götürülemediği, eser incelememiz sonucunda tarafımızdan düşünülmektedir.

Büyük Yalan’da gözlemlediğimiz üzere; Osmanlıların Ermeni iddialarının tarafsız olarak araştırılması için gayretleri olmuşsa da bu nafile gayretler gerçekleştirilememiştir. Dolayısıyla bu tarafsız araştırmaları yapmak, araştırma gayreti içinde bulunmak, okumak ve sorgulamak bizlere vazife olarak intikal etmiştir. Şükrü Server Aya, Ermeni meselesinin iç yüzünü ortaya koymak adına değerli çalışmalar yapmış bir araştırmacıdır ve eserinin içeriği bahsettiğimiz görevi yerine getirir niteliktedir.

Çetinoğlu: Sizce eserin tenkit edilebilecek noksanları var mıdır?

Kandemir: Vardır. Fakat bunları ‘kusur’ olarak isimlendirmek haksızlık olur. Eserin eleştirilebilecek tek yanı şekil özellikleri olabilir. İçerisinde kaynakça ve dizin barındırması araştırmacıların işini kolaylaştırıyor olsa da eserin şekille ilgili özellikleri ve gösterilen delillerin yer yer açıklamalardan fazla olması onu, herkes tarafından kolay okunabilecek bir eser olmaktan uzaklaştırmaktadır. Ayrıca bir başka örneği bulunmayan bu eşsiz çalışmanın daha kolay ulaşılabilir olması adına, tekrar basımının gerçekleştirilmesi ve bütün kitapçılarda satılması gerekmektedir. Her şeye rağmen incelediğimiz bu kitabın yalnızca Türkler tarafından değil, târih bilincine sâhip olan bütün dünya vatandaşları tarafından objektif bakış açısı ile okunması ve okutulması tarafımızca tavsiye olunur. Ancak bu şekilde, ecdadımızdan bize intikal eden millî bir vazifeyi yapmış olmanın vicdanî rahatlığını hissetmek mümkündür.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Ayşe Hanım.

 

AYŞE KANDEMİR

Aslen Yozgatlıdır. 1996 yılında İstanbul’da doğdu.

Lise eğitimini İstanbul’da tamamladı. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Târih Bölümü dördüncü sınıf öğrencisidir. 

 

 

Seçime Kadar… Seçimden Sonra

Herkes 24 Haziran’da yapılacak seçimlere kadar olan gelişmelere kilitlenmiş durumda. Öncelikle tartışılan husus, Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ve Saadet Partisi adaylarının kimin olacağı.

Burada AKP ve MHP’nin ortak adayının Recep Tayyip Erdoğan, İYİ Parti’nin adayının Meral Akşener olduğu kesin. Muhalefetin bir çatı adayla değil, partilerin ilk turda kendi adayları ile girmesi de kesin gibi.

Böylece Erdoğan’ın rakiplerinden ikinci tura kalan kim olursa, muhalefetin topyekûn desteği ile Cumhurbaşkanı seçtirmek mümkün olabilecek.

Bu adayın bütün partilerin tabanlarından oy alabilecek biri olması gerekiyor ki, bunu başarabilecek aday olarak Meral Akşener‘den başka bir isim akla gelmiyor.

***

Bu arada Milletvekilliği seçimlerinde Meclis çoğunluğunu elde etmek de çok önemli.

Bugünün muhalefeti 300 milletvekilliğinin üstünde bir çoğunluk elde ederse, Cumhurbaşkanı kim olursa olsun, AKP’ye karşı çok önemli bir güç elde edecek.

Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa sınırsız yetki kullanması engellenebilecek. Meral Akşener olursa, Meclis’le uyumlu bir çalışma olabilecek, parlamenter sisteme dönüş kolaylaşacak.

Meral Akşener Cumhurbaşkanı seçilir, AKP+MHP Meclis çoğunluğunu elde ederse Akşener’in önüne çeşitli engeller çıkarılabilecek.

Bu bakımdan Meclis’e taşınacak İYİ Parti, CHP, SP, DP milletvekillerinin sayısı ve kalitesi çok önemlidir.

Şu sıralar partiler milletvekillikleri için aday adaylığı başvurularını alacak. Zaman darlığı sebebiyle bütün partiler merkez yoklaması ile adaylarını belirleyecek.

Partiler bu adayları belirlerken bir yandan adayların partilerine oy kazandırma potansiyeli en yüksek olanlarını seçmek zorunda.

Diğer taraftan da tecrübeli ve güçlü bir AKP grubuna karşı çetin bir siyasi mücadeleyi yürütebilecek bilgi ve donanıma sahip adayları seçtirebilmesi lazım.

Ayrıca ekonomi, dış politika, hukuk sistemi, eğitim gibi bütün alanlarda ülkenin çok ciddi kararlar alması lazım. Tek seferde doğru kararlarla problemlerin kısa zamanda çözülebilmesi de nitelikli milletvekillerinden oluşan bir Meclisle mümkün olabilir.

Şimdi iş partilerin milletvekili adaylarını belirleyen mekanizmalarının sağlıklı çalışmasına ve özellikle de liderlerin ferasetine kalmış durumda.

Haydi hayırlısı…

*****************************************

Seçimlerden Sonra Türkiye’yi Yönetmek

Baskın seçim kararı alınmasında en önemli etken, şüphesiz ekonominin geldiği vahim kırılma noktasıdır.

Tayyip Erdoğan ve AKP ekonominin 2019’a kadar gidemeyeceğini gördü. Acı reçetelere ihtiyaç var. Bu ise Erdoğan için seçimlere girerken intihar gibidir.

İYİ Parti’nin ekonomi kurmayı Durmuş Yılmaz ile bir sohbetimizde “İYİ Parti iktidara geldiğinde bir ekonomik kriz patlarsa” endişemizi dile getirmiştik.

Durmuş Yılmaz “biz ekonomide riskleri ve imkânları biliyoruz. Asla ‘enkaz devraldık’ propagandası yapmayacağız, problemleri çözeceğiz, Türkiye’yi normalleştireceğiz” demişti.

Daha dün konuştuğum İYİ Parti’nin ekonomi kurmaylarından, Genel Başkan Yardımcısı Ayfer Yılmaz “Erdoğan sadece sussa, kurumlara akıl dışı baskılar yapmasa ekonomi çok daha iyi yönetilir, durum şimdikinden daha iyi olurdu” dedi.

Türkiye’nin bütün meseleleri çözülebilir. Yeter ki tek adamın aklıyla değil, ortak akıl ile çözüm arayalım, kurumları ve kuralları işletelim.

Hukuk düzenimizi güvenilir hale getirmek, OHAL’i kaldırmak suretiyle ülkemiz daha kolay ve daha düşük faizle kredi bulabilir hale gelir.

Diplomatik lisanı yeniden devlete hâkim kılar; dostları çoğaltır, düşmanları azaltırsak, dışarıdan kaynak girişi düzenli ve kesintisiz olur.

İnşaata değil, üretime dayalı bir ekonomi modeline geçersek dış kaynak ihtiyacımız zamanla azalır.

24 Haziran’da yapılacak seçimlerde mevcut iktidar değiştirilirse, Türkiye’nin önüne böyle fırsat pencereleri açılacak.

Diyeceksiniz ki,

AKP+MHP ittifakının her türlü adalet duygusundan uzak bir anlayışla hazırladığı “ittifak yasası” var.

Bir taraftan 600 milyona yakın hazine yardımı alan, medyayı ele geçirmiş, devlet imkânlarını hoyratça kullanan bir AKP var. Diğer tarafta tamamen üye aidatları ve gönüllü bağışlarla masraflarını karşılayan İYİ Parti gibi partiler var.

Seçimler adil değil, dürüst olacağı da çok kuşkulu.

Bu ve benzeri diğer adaletsizliklere rağmen, Türk Milletinin bu defa bu fırsatı değerlendireceğine ve “tek adam yönetime hayır!” diyeceğine inanıyorum.

 

 

Seçimden Önce Sorulması Gereken Soru

Adı ne olursa olsun; ister erken, ister baskın! Sonuç değişmeyecek. 24 Haziranda seçim var… Ama bu seçim, Cumhuriyet dönemindeki ülke yönetimimizin en önemli olanıdır.

Çünkü 95 yıldır demokratik parlamenter sistemle yönetilen ülkemizin geleceği; 16 Nisan referandumunda kabul edilen yeni yönetim biçiminin tek adamı olacak Cumhurbaşkanına teslim edilecektir. Aslında şeklen de olsa uzun süreden beri yürürlükte olan bu yönetim biçimi, bu defa halkımızın oylarıyla ya tescil edilecek, ya da ret olacaktır.

Bu seçim öncesinde ülkemizin siyasi arenasında yaşananları, gelecek kuşaklar mutlaka sorgulayacak, tarih yazıcıları; ardımızda kalan onca olayı sebepleriyle, belgeleriyle, sonuçlarıyla tarihin unutmaz hafızasına kaydedeceklerdir.

Pekiyi, seçimlere daha bir yıldan fazla bir zaman varken; ülkeyi yönetenleri bir iki gün içinde ”erken/baskın” seçim kararına iten sebepler nelerdir?

Ülkemizin yaşadığı son dönemi, büyük bir başarı olarak niteleyen, giderek gelişen Türkiye nutuklarıyla her Allah’ın günü halkımıza başarı öyküleri anlatan mevcut yönetim ne olmuştur da apar, topar seçim kararı almıştır?

Aslında birbirini tamamlayan her iki sorunun da yanıtı tektir; Ülkemizin ekonomisi iyi değildir! Ekonomik veriler, bu durumun en çarpıcı göstergesidir.

Sadece ‘saman ithal eden bir ülke’ konumuna gelişimiz dahi ekonomimizin geldiği noktayı anlatır! Üzüm, tütün, pancar, ithal eden ülke konumumuz, hayvancılığımızın yaşadığı umutsuzluk; günümüzün acı gerçekleridir.

Sanayicinin, orta, küçük ölçekli esnafın binlercesinin iflası, kepenk kapatması, Ticaret Oda kayıtlarında ayan beyan ortadadır.

Bu göstergelerin dışında bir de yaşadığımız çevreye, insanlarımızın yüzüne şöylece bir bakalım! Ama gören gözlerle… Mutlu bir azınlığın dışında hiç gülen yüzler var mıdır?

Sabahın erken saatlerinde evinden çıkıp işine gitmek için yollara düşen memurundan, işçisine; okuluna gitmeye çalışan öğrencisine baktığımızda, yaşam şartlarını sorguladığımızda mutlu bir çehre görebilir misiniz?

Ya sokakları dolduran milyonlarca genç işsizin, geçim sıkıntısıyla kıvranan emeklilerimizin halleri nasıldır?

İşte asıl problem, ülkemizin görünen bu yüzündedir;

Yorgun, kızgın, umutsuz bir toplum…

Pekiyi, 16 yıl önce iktidara gelen bu yönetimin vermiş olduğu o üç önemli söz neydi?

Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklarla mücadele…

Yoksullukla mücadelenin günümüze yansıması yukarıda belirttiğim gibidir… Kalan iki söz için hiçbir şey yazmayacağım, söylemeyeceğim.

Çünkü ardımızda kalan yıllarda yaşanan yolsuzlukların, yasakların neler olduğunu artık herkes biliyor, hem de ezbere…

Ekonomik sıkıntılarımızın yanına başta PKK olmak üzere; tüm terör örgütleriyle, özellikle FETÖ hainleri ve başındaki yılanıyla, AB’siyle, ABD’siyle, Suriye’siyle yaşadıklarımıza; toplumsal yapımızın giderek kutuplaştığı süreci de eklersek, günümüz Türkiye’sinde her şey yolundadır demek mümkün müdür?

Ancak ülkemizi yönetenler, bu yönetime oy verenler her şey yolundadır demekte, geleceğin umudunu da mevcut yönetimin devamında görmektedir.

O zaman sorulması gereken soru şudur?

Mademki, her şey yolundadır? Bu erken/baskın seçim nedendir?

Yukarıda sıraladığım gerçekler yok sayılabilir mi? En azından ekonomik sıkıntılara baktığımızda; ülkemizde bu kadar çok yolunda gitmeyen şey varsa!

Neden aynı yönetim, aynı kişi seçilmelidir?

Evet sıralananların hepsi gerçektir, bu olumsuzlukların üstesinden ancak AKP iktidarı gelir deniyorsa?

O zaman seçimden önce sorulması gereken soru şudur: Pekiyi, 16 yıldır bu ülkeyi hangi iktidar yönetmektedir?

Aslında harç bitmiş, yapı paydostur!

Böylesine önemli seçimi, bir baskınla öne alan AKP-MHP ikilisi; onları seçime götüren bu ekonomik badirenin, kimi anketlere göre sonucu belli tek adamın seçilmesiyle aşılacağını söylemektedir.

Ancak bu ikili, aldıkları erken seçim kararından sonra hiç de beklemedikleri bir sürprizle şoke olmuştur! 15 İYİ adamla yola çıkan muhalefet cephesi, bir anda tek adamın seçilmesine kesin gözüyle bakılan bu seçimin önüne aşılması gereken önemli bir engel koymuştur.

Bu engelin adı; oyları giderek artan İYİ Parti ve bu partinin Cumhurbaşkanı adayı Meral Akşener’dir.

Seçimin sonucu iktidar cephesi için, artık çantada keklik değildir!

Ülkemizin bu en önemli seçimini Meral Akşener’in alacağı oylarla birlikte, yukarıda sırladığım soruların cevapları etkileyecektir…

 

 

Düyun-u AKP (Tarihî Dış Borç Krizleri)

https://www.hazine.gov.tr/borc-gostergeleri-sunumu

Türkiye Cumhuriyeti Hazine müsteşarlığı, Türkiye’nin özel ve kamu sektörü dış borç göstergeleri sunumunu resmi web sitesinden kamuoyuna açıkladı.

Sunumda 2010 – 2017 yılları itibarıyla kamu ve özel sektör brüt dış borç stoku açıkça görülüyor.

Yurtiçi yerleşiklerden dış borç alan taraf değilse, kendi halinde vatandaşa sorsan bu göstergelerden kimin haberi olur, bunları kim inceler ki; tabii ki asıl öncelik bu borca muhatap olan alacaklılar ve borçlular!

Alacaklı olan kimler; dış borç adı üstünde, elbette yabancılar, borç veren onlar, tahsil edecek olan yine onlar.

Gerçi, borç veren yabancılar borç verdiği hem özel sektörün hem de hazinenin durumunu, bizlerden çok daha iyi biliyordur.

(At ve benzerleri yükün ne kadarını kaldırır, yükleyen iyi bilir)

Gelelim brüt dış borçların resmî olarak açıklanan göstergelerine:

(Niye resmî olarak açıklanan göstergeler dedim, çünkü gerçekte çok yüksek olan borç stokunun, teknik bir makyajla olduğundan daha düşük gösterilebileceğini, ayrıca 2018 yılı ilk çeyrek dönemi listede olmadığı için, bu rakamların daha da yüksek olduğunu düşünüyorum)

Toplam kamu ve özel sektör dış borç stoku, 453.2 milyar dolar.

Kamu sektörünün dış borç stoku 136.2 milyar dolar, özel sektörün ise 316,4 milyar dolar.

Bu borçların kısa vadeli olan, yani acil ödenmesi gereken borç miktarı kamu ve özel sektör toplam 117.7 milyar dolar.

Türkiye hazinesi çok rahat canım, benim dış borcum “en az” bu diyor, gizleyen yok, bunları bilin mahsuru yok diyor!

Önce de vurguladım; alacaklı adam, hoş bizi bizden daha iyi bilir.

Türkiye’nin dış borç sorunu yeni bir şey değil.

Osmanlı’nın 1854 yılında aldığı ilk dış borçtan bu yana, ara ara “dış borç sorunu” yaşıyoruz.

Dış borcun büyüklüğünden çok, borcun çevrilebilir olması daha önemlidir.

Osmanlı’nın “en uzun yüzyıl” denilen yüzyılı, 19.yüzyıldı.

1881 senesinde “Düyun-u Umumiye İdaresi” kurulup, yabancılara size olan borcumuzu ödeyemiyoruz, gelin siz ilk elden tahsil edin demedik mi ?

O dönem borç veren taraf İngiltere idi.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Atatürk döneminde, yine yeni kurulan SSCB devletinden bir miktarı hibe olmak üzere, faizsiz borçlar almıştır.

Fakat bunlar, istiklâl savaşı süresince askeri temel İhtiyaçlar için ve özelikle dünyayı etkileyen 1929 ekonomik krizi sonrası, devlet güdümlü sanayileşme hamlesi için kullanılmıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki sanayi hamlesi ile şeker fabrikaları, dokuma ve iplik fabrikaları, şişe ve cam fabrikaları, kömür tesisleri, demir çelik fabrikaları, kağıt ve karton fabrikaları, tütün fabrikaları gibi fabrikalar, zaruri ihtiyaçları üretmek için kurulmuştur.

Bu fabrikalara SSCB’den alınan faizsiz borçlarla finansman sağlanmış ve kısa sürede geri ödenmiştir.

Dış borç alma nedenlerimize gelince; savaş ve savunma giderlerinin finansmanı için, tasarruflar yetmediği zaman kimine göre acil gerekli kimine göre çok gereksiz kamusal harcamaların finansmanı için ve de ithalatımız(satın aldığımız) fazla, ihracatımız(sattığımız) az olduğu zaman, işte bu farkı kapatmak için, dış borç seçeneğine başvuruyoruz.

Yukarıdaki en masum neden, coğrafya gereği yüksek maliyetli olan savaş ve savunma giderlerinin finansmanı için alınan dış borçlardır.

Diğer alınan borçlar iyi değerlendirilemeyip, kronik cari açık sorununu çözemiyorsa, hükümetlerin yönetim zaafiyetindendir.

Borç alırken sorun yok, faizi tatminkâr olunca bol bol da veriyorlar.

Fakat geriye istemeseler ne iyiydi?

Yabancılar gelirinden kısarak tasarruf edip biriktirsin, onların biriktirdiği emanet paralarla borç alıp gelecekten çalarak, bu günlerin keyfini sürelim değil mi, oh ne âlâ!

Borç yerken bahanesi de hazır; devlet için, millet için, halkımıza hizmet için kullandık.

Borç ödenirken zorlanınca bahanesi de hazır, biz kısık sesleriz, biz mağduruz, ah bu sömürücü dış güçler yok mu !

Neredennnn nereyeee, bizi kıskandılar.

Finansal saldırı var, “Katil Dolar” !

Yok ekonomik büyümemizi fesatlanıp çekemeyenler var, yok zaten faizler dünyada da çok yükseliyor, yok dolar tüm dünyada da yükselişte, yok finansal bir tetikçinin itirafları, yok Soros iş başında, yok Rothschild ailesinin yedi kuşaktan soyu, yok bunlar fetöcü finans imamları (böyle bir imam türü yoksa da, olmuş oldu) böyle uçuk kaçık komplo teorilerine, çok ucuz bahanelere sığınmak, kolaycılık olmuyor mu?

Borç alırken bunların olabileceğini düşünemediniz mi?

Borç isteyen sizsiniz, verecek olan da onlar.

Faizini de, alabileceğin borç miktarını da onlar belirler.

Soru şu:

Borçlanırken ne güzeldi, piyasa mekanizmasının oyuncularının fırsat eline geçtiğinde nasıl acımasız tiplerden kurulu oldukları aklınıza bile getirmediniz, borcu fazlasıyla geri isterken mi fırıldak olduklarını anladınız?

Şimdi “Katil Dolar” değil mi?

Asıl katil borç alıp kötü kullanan “uşak” olmasın, bazen İngiliz uşağı, bazen de ABD uşağı mesela!

1950’lere gelindiğinde borç veren taraf ABD idi.

Önce ufak ufak yardımlar, Truman Doktrini(komünizm ile savaş) askerî yardımları, Marshall yardımları.

Sonra bu yetmez, borç da verelim abime !

1950 sonrası Menderes hükümeti, ABD’den bol bulamaç borç alıp, aldığı borcları son derece kötü yönetip, 1958’de dış borç krizinden dolayı moratoryum ilan etmemiş miydi ?

Moratoryum, borç verenlere ben iflas ettim, gelin borcumu yeniden yapılandırın demek.

1945’de kurulan IMF (Uluslararası Para Fonu) ilk olarak 1958’de niye geliyor, işte bunlar için…

O dönem Türkiye’nin toplam dış borcu şimdi ki borca göre oldukça komik kalır, 250 milyon dolar !

Hatırlayın; 70 Cent’e muhtaç olduğumuz günleri, sonrası 24 ocak 1980 kararlarını…

Yine sorunun özü, Türkiye’nin kronik dış borç açmazından başka bir şey değildi.

5 Nisan 1994 krizi yine aslen dış borcun, iç borç adıyla çevrilememesinden kaynaklandı !

1989’da çıkarılan “Sermaye Piyasası Kanunu” nedeniyle, ülkeye yabancı sermaye serbestçe girdi girmesine de, gelen dış sermaye dogrudan reel sektör yatırımları için gelmedi.

Zaten gelen yabancı sermayenin de, hazinenin çıkardığı çok yüksek faizli iç borç senetlerini (hazine tahvili) satın alıp, kısa yoldan yüksek karlar etmesi varken, doğrudan reel sektör yatırımları yaparak riske girmesi düşünülemezdi.

İç borçlanma senetleri ihalelerine gelen tekliflere göre belirlenen faiz oranı, o dönemler piyasa tarafından çok sıkıca takip edilirdi.

Bu yıllarda borç verenler “Global Sermaye”, yani çokuluslu denilen sermaye idi.

Güya ismi “İÇ” borçlanmaydı, ama aslında dolaylı olarak “DIŞ” borçlanmaydı !

Sisteme yapısal olarak dokunulmadan 1994 krizi geçiştirildi.

Banka mevduatlarına hazine garantisi verildi.

Bankalardan para kaçışını önlemek açısından iyi bir fikirdi, fakat banka mevduatlarına hazine garantisi vererek, bankaların risklerini devlet üzerine alıyordu.

Nitekim kriz 2001 yılına kadar ötelenmişti, 2001 yılında mevduat garantisi verilen 23 banka batacak ve tüm yük hazineye devredilecekti.

Şartlar Türkiye’yi, cumhuriyet tarihinin şimdiye kadar yaşanmış en büyük krizi olan “19 Şubat 2001” krizine kendi getirecekti.

Önce kasım 2000 yılında likidite krizi oldu, yerli bir banka dış dünyadan kredi aldı ve kolay yoldan kâr elde etmek için bu kredileri hazinenin çıkarttığı, kâr garantisi gözüyle bakılan tahvilleri satın alarak değerlendirdi, fakat 2000 yılı kasım ayında piyasa likidite(nakit) sıkıntısına düşünce, gecelik faiz %7500 gibi uçuk rakamlara dayandı.

Bankanın nakitten daha çok stoklarında bolca bulunan, faizi çok düşük kalan hazine tahvillerinden külliyen zarar etmesi, likidite kıtlığı nedeniyle uçuk gecelik faizler ödemesi, böylelikle aldığı dış kredileri de çevirememesinden dolayı banka patladı.

Tüm hikâye, özel bir bankanın hazine tahviline güvenip tüm kaynağını burada değerlendirmesi,piyasa şartları değişince önce likidite(nakit darlığı) krizi ve peşinden borç krizine dönüşmesinden başka bir şey değildi !

19 Şubat 2001 tarihine gelindiğinde yaşanılan kriz, zaten ayakta zor duran diğer bankaları da domino etkisiyle yerle bir etti.

Tüm banka mevduatları hazine garantisindeydi, o nedenle bu durum halkın mevduat hesaplarına yansımadı.

Mevduat dışı kabul edilen, kayıtdışı “offshore”(kıyı bankacılığı) hesapları hariç.

Offshore, merkezi vergi cenneti bir denizaşırı ülkede faaliyet gösteren banka acentesinde değerlendirilen bir hesap türüdür, vergi avantajlarından dolayı faiz getirisi yüksek olduğu için tercih edilir.(örneğin, MAN adasındaki bankalar)

2001 yılı sonrası, bazı kamu bankaları hariç tamamı, ya tamamen yabancının ya da yabancı ortaklı sermayenin eline geçiyordu.

Şimdi direkt onlar borç veriyor, yerli taşerona da gerek de kalmıyor.

2001 kriziyle güçlü ekonomiye geçiş programı ile bazı yapısal değişiklikler radikal olarak uygulandı, bu programla bankacılık sistemi oturaklı hale getirildi.

2008 yılında, ABD finansal krizi sonrası FED’in genişletici para politikası nedeniyle konjönktür gereği bol miktarda ABD Doları dolaşıma sürülünce (kimine göre 4, kimine göre 7 trilyon dolar), tüm dünyada faizler de düştü, böylece gelişmiş ülkelerden nispeten daha yüksek faiz avantajları olan gelişmekte olan ülkelere doğru müthiş para girişleri yaşandı.

Bu gelişmekte olan ülkelerden en keklik olanı da Türkiye’dir.

Güney Afrika’dan sonra, dünyadaki en yüksek faizini vermede üzerine yoktur.

Çünkü bu tip ülkelerin cari açık gibi bir kronik sorunu vardır.

ABD’de doların politika faizi % 0’a kadar indi.

Bu durumda dış dünya bize, eskisine göre çok daha ucuz faizle borç verme yarışına girdi, biz de -fırsat bu fırsat- almam demedik !

ABD faizleri 0 olduğuna göre, aslında % 7-8 kat faiz ödemiş oluyorduk.

Bir kuşak bol bulamaç harcar, gün gelir diğer kuşaklar bunun ceremesini çeker !

Gelen paralarla ne yaptığımızı biliyorsunuz, tüm ucuz krediler yol, köprü, tünel, AVM, toplu konut gibi hizmet sektörüne aktarıldı.

Ve tabii ki teşvik de edilince, kişisel kredi borçlanmasıyla lüks tüketim, akıllı telefonlar, son model İthal araçlar, son model ithal elektronik ürünler vs alınması, sistemin tıkanmasına tuz biber ekti…

…Ve yıl 2018.

Ne yazık ki; dünyadaki bol keseden para efsanesi bitti.

Bol ve ucuz kredi oyunu bitti.

Uzatmalar da bitti.

Kısacası; işin vehameti büyük, 24 haziran 2018 seçimlerinde kim iktidar olursa olsun, cumhuriyet tarihinin en büyük borç kriziyle karşı karşıyayız.

Bunu buraya getiren asıl neden, iktidarın görmemişler gibi şatafatlı kamu harcamalarına yönelmesi ve şirketleri, kurumları, hanehalkını tasarruflara değil tüketime yönelten ekonomik politikaları düşüncesizce uygulamasıdır.

Tarih bu dönemi, ülkeyi tarihinde görülmemiş ekonomik darboğaza sokan ve siyasi olarak uçurumun kıyısına kadar getiren, iyi başlayıp felaketle bitiren, otoriter bir yönetim olarak anacaktır.

 

 

İngilizlerin Canını Yakış Tarihimiz

19.yy ile 20.yy’ın ilk yarısına kadar dünyada “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk / The Empire On Which The Sun Never Sets” olarak adlandırılan İngiltere (E) yada İskoçya ve Galler’le birlikteki adıyla Büyük Britanya (GB) veyahut BB + Kuzey İrlanda ile beraberki ismiyle Birleşik Krallık (UK) hâl-i hazırda Akıl Oyunlarında etkili bir ülke.

92 yaşındaki Kraliçe Elizabet, sadece Birleşik Krallıktaki 2 tane adanın değil İmparatorluk Güneşinde sömürüldükten sonra nadasa bırakılan toplamda 2,5 milyarlık bir nüfusa ve 30 milyon kilometrekarelik bir yüz ölçüme sahip tam tamına 53 ülkenin de Ana Kraliçesi; hemi de Pakistan, Bangladeş, Malezya, Nijerya gibi dev İslam ülkeleri dâhil.

Bizim 1450-1600 arası rakipsiz, 1600-1700 arası ise diğerleriyle rekabet içerisinde Süper Gücümüzü temsil eden 600 küsur yıllık Osmanlı Güneşinin zeval dönemine denk gelse de 2’si onun son nefesinde ve 2’si de onun vârisinin doğuş ve yükseliş evrelerinde olmak üzere 4 kez İngilizlerin canını yakmış lığımız var.

Bunlardan ilki Çanakkale! 18 Mart‘ta kutladığımız Deniz Zaferinin haricinde devrin Süper Gücü olan İngiltere’ye 25 Nisan‘da başlayan ve tâ 9 Ocak 1916‘daki Türk Zaferiyle neticelenen kara muharebelerindeki malûm başarılarımız ki artık kamuoyuna mâlolmuş durumda. Belediyeler ve muhtarlıklar günaşırı sefer düzenlemekteler.

İkincisi Kut’ül-Amare! Çanakkale‘de işin sonuna gelmişken başlayan ve tam 5 ay sonra 29 Nisan 1916‘da Türk Ordusu’nun kesin galibiyetiyle sonuçlanan, şimdilerde daha yeni yeni farkına varmakta olduğumuz Kut’lu Zafer. Burnundan kıl aldırmayan İngilizlere 23 bin kayıp verdirmekle kalmamış 13.800 İngiliz askerini de esir almışız. Bu alınanların 500’ü subay, bu subayların da 13’ü general, bu generallerden biri de İngiliz Ordu Komutanı Charles Ferrers Townshend.. Ve bu zaferin bizdeki karşılığı 350’si subay olmak kaydıyla 10 bin şehit.

Irak‘ın başkenti Bağdat‘ın güneyindeki Kut‘a gidemesek de Elazığ‘ın Hazar‘ından doğan Dicle Nehri Kut Şehriyle her daim irtibatımızı sürdürmekte. Bir de Kut’ül Amare‘deki şehitliğimizde tarihimizin hâlâ canlı şahidi 50 şehidimiz..

Üçüncüsü Kurtuluş Savaşı! Ve en önemlisi ve en uzun sürelisi ve en çetini… İstanbul derseniz; 13 Kasım 1918‘te kaybettik, 6 Ekim 1923‘te geri kazandık. Bizim İzmit derseniz, 15 Kasım 1918’de İngiliz işgali ve Ağustos 1920 başı Yunan işgali; Yunanlıları kovduğumuz 28-29 Haziran 1921 tarihine varmadan 26 Ağustos’ta Servetiye Mevzilerinde öldürülen İngiliz Generali ve onun cenazesini almak için 27 Ağustos 1920‘de Haydarpaşa’dan özel gönderilen Kızılhaç Treni var.

İzmir dersiniz, Çanakkale dersiniz, Samsun dersiniz, Eskişehir dersiniz, Merzifon dersiniz, Kütahya dersiniz, Afyon dersiniz; bir tek “Biz Kurtuluş Savaşı’nda yalnızca Yunanlılarla savaştık” diyemezsiniz. İstihbarat savaşlarını ve şimdi sınırlarımızın dışında kalmış yerlerdeki sömürge savaşlarını da unutmamak lazım.

Dördüncüsü Kıbrıs Savaşı! Biri 20 Temmuz‘da ve diğeri 14 Ağustos‘da olmak üzere çifte Harekât ile kazandığımız Kıbrıs Zaferi de İngiltere, Amerika ve NATO’ya rağmen gerçekleşmiştir. Bu sırada bizim taraf 500 asker, 70 mücahit ve 270 sivil olmak üzere toplam 840 şehit; karşı taraf ise 4 bin kayıp vermiştir. Kıbrıs’ta birkaç ilçe büyüklüğünde İngiliz üsleri var ve Ortadoğu için Kıbrıs İngiltere’nin devâsa bir uçak gemisi hükmünde.

NATO’ya girişimizden sonra İngiltere’yi gücendirmemek adına Kut Bayramı‘nı kutlamayı bıraktık da, Kıbrıs‘ta İngiltere’nin dayatmasıyla bir türlü bitmek bilmeyen müzakereler yapıyoruz da, şu Yunanistan‘ın çöktüğü 17 adamız ve 1 kayalığımıza neden sahip çıkamıyoruz? yoksa orda da rakibimiz İngiltere mi?

 

 

İstanbul Üniversitesi’nde Ne Yapılmak İsteniyor?

Akla gelmedik yanlışları yapıp sonra onlardan dönmek erdem değildir. Başta o yanlışları yapmamak gerekir.

İstanbul Üniversitesi geleneği, zengin geçmişi ve öğretim üyeleri, mezunları ile ülke hizmetinde önder olmuştur. İstanbul Üniversitesi üniversiteler kuran üniversite özelliğine sahiptir. Ülkemizde mevcut eğitim öğretim ve ilim yuvalarının başında gelir. Kuruluş tarihi 1453’e kadar gider. Onu bölerek zayıflatıp yeni yetme sözde bir üniversiteye bağlamak akıl ve mantık dışı ve düşmanca bir iştir. Dünyanın her ciddi ve geçmişini koruyan ülkesi, böyle değerli, öncü, geniş birikimi olan tarihi eğitim ve öğretim kurumlarını hassasiyetle korur ve geliştirir. Bizde ise sözde muhafazakâr görüntülü bazı siyasiler küçük hesaplarla böyle değerli kuruluşları bırakın koruyarak geliştirmeyi; tersine onları bölerek tanınmaz hale getirebilir.

Aslında İstanbul Üniversitesi’nin sahip olduğu bina, arazi ve imkânlar birçok kişi ve çevrelerin iştahını kabartmıştır. Bu durum yeni değildir.

Özellikle tıp fakültelerinde öğretim üyelerine uygulanan ve kısmen dönülen yanlışlar şimdi kurumun bütününe ve fakültelerine uygulanmak istenmektedir. Devlet hastanelerinin içlerinin boşaltılması süreci unutulmamıştır. Yükseköğretim konusunda yapılacak o kadar şey var ki; bunları bir tarafa bırakıp İstanbul Üniversitesi gibi güzide bir kurumla uğraşmak akıl tutulmasıdır.