23.8 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 624

İstanbul Üniversitesi’nde Ne Yapılmak İsteniyor?

Akla gelmedik yanlışları yapıp sonra onlardan dönmek erdem değildir. Başta o yanlışları yapmamak gerekir.

İstanbul Üniversitesi geleneği, zengin geçmişi ve öğretim üyeleri, mezunları ile ülke hizmetinde önder olmuştur. İstanbul Üniversitesi üniversiteler kuran üniversite özelliğine sahiptir. Ülkemizde mevcut eğitim öğretim ve ilim yuvalarının başında gelir. Kuruluş tarihi 1453’e kadar gider. Onu bölerek zayıflatıp yeni yetme sözde bir üniversiteye bağlamak akıl ve mantık dışı ve düşmanca bir iştir. Dünyanın her ciddi ve geçmişini koruyan ülkesi, böyle değerli, öncü, geniş birikimi olan tarihi eğitim ve öğretim kurumlarını hassasiyetle korur ve geliştirir. Bizde ise sözde muhafazakâr görüntülü bazı siyasiler küçük hesaplarla böyle değerli kuruluşları bırakın koruyarak geliştirmeyi; tersine onları bölerek tanınmaz hale getirebilir.

Aslında İstanbul Üniversitesi’nin sahip olduğu bina, arazi ve imkânlar birçok kişi ve çevrelerin iştahını kabartmıştır. Bu durum yeni değildir.

Özellikle tıp fakültelerinde öğretim üyelerine uygulanan ve kısmen dönülen yanlışlar şimdi kurumun bütününe ve fakültelerine uygulanmak istenmektedir. Devlet hastanelerinin içlerinin boşaltılması süreci unutulmamıştır. Yükseköğretim konusunda yapılacak o kadar şey var ki; bunları bir tarafa bırakıp İstanbul Üniversitesi gibi güzide bir kurumla uğraşmak akıl tutulmasıdır.

 

 

Bu Yolda

0

Giriş:

Ahıska Türkleri iki asırdır çetin bir hayat yaşarlar. Baskıya, zulme, sürgüne ve katliama mâruz kalmışlardır. Bu felâket millî hâfızada derin izler bırakmıştır. Ahıska Türkünün yaşadığı ıstırabı anlamak için yörede yetişen halk şairlerinin şiirlerine bakmak gerekir. Ahıska bugün de şiirin konusudur. Günümüz Ahıska şairlerinden biri de Yunus Zeyrek’tir. Aslen Ahıskalı olan şair, yazdığı şiirlerle yurt sevgisini canlı tutmaya çalışmaktadır. Zeyreğ’in Ahıska’sı uzaktan seyredilen bir mâzi cennetidir, şiiri ise bu kayıp cennet için söylenmiş hüzünlü bir ağıt gibidir.

Zulme maruz kalan milletler yaşadıklarını dünya kamuoyuna duyurabilmek için her imkânı kullanırlar. Bazen küçük bir haber yazısı, trajik bir mektup veya bildiri; ilgi çekici bir fotoğraf karesi, hatta basit bir karikatür onlar için kısa vadede umulmadık neticeler doğurabilir. Uzun vadede ise bilim ve sanat eserleri gibi daha kapsamlı ve mütekâmil çalışmalara ihtiyaç vardır. Özellikle edebiyatın bu konuda ne kadar etkili olduğu bilinen bir hakikattir. Yirminci yüzyılın demir-perdesi Sovyetler Birliği’nde nelerin olup bittiğini Türkiye ilk önce Cengiz Aytmatov, Cengiz Dağcı, Bahtiyar Vahapzade gibi yazar ve şairlerin eserlerinden öğrenebildi. Bu sebeple mazlum milletlerin yaşadıkları zulmü dünyaya duyurmada edebiyat mühim bir vazife îfa eder. Ancak edebî eser konusunda her millet yeteri kadar şanslı olmayabilir.

Çok talihsiz bir tarih yaşayan Ahıska Türkleri, seslerini dış dünyaya duyurmada bir asırdır büyük zorluklarla karşılaşmışlardır. Bu yüzden akrabalık bağlarıyla bağlı oldukları Türkiye’de bile yakın zamana kadar hakkıyla tanındıkları söylenemez 1990’larda Ahıska Türklerinden bahseden gazetelerimiz, kafa karışıklığına sebep olacak haber yazıları neşretmiştir. Ahıska Türklerinin tarihlerini takip edebileceğimiz yerli kaynaklar hâlâ sınırlı sayıdadır. Günümüzde bu coğrafyadan bahseden edebî eser sayısı da fazla değildir. Aslında buna şaşırmamak gerekir, çünkü Anadolu’nun herhangi bir bölgesi için de aynı durum vakidir. Hatta olağanüstü bir hâdisenin yaşanmış olması da neticeyi değiştirmez. Mesela Çanakkale Savaşı edebiyatımızda lâyık olduğu ilgiyi görmemiştir. Hâlbuki bu savaşın bir benzeri olan Truva Savaşı, bütün Batı edebiyatını besleyen Homeros Destanları’yla anlatılmıştır. Diğer yandan millî tarih şuurunu geliştirmek ve sonraki kuşaklara aktarmak için böyle büyük zaferleri sanat ve edebiyat eserlerine mal etmek şarttır. Savaşlarda zarar görüp zulme uğrayan milletler için ise yaşananların dünyaya duyurulması bazen hayatî önem taşır. Bu sebeple Ahıska’yı anlatacak güçlü edebiyat eserlerinin burada yaşanan felâkete dikkat çekmede müstesna bir değeri olacaktır.

AHISKALI TÜRKLERİN DRAMI:

Aslında Türk edebiyatı Ahıska’nın acısına tamamen kayıtsız kalmamıştır. Son iki yüz yıllık dram bu bölgede yetişen halk şairleri tarafından acı bir hâtıra olarak terennüm edile-gelmiştir:

Ahıska gül idi gitti,

Bir ehli dil idi gitti,

Söyleyin Sultan Mahmud’a,

İstanbul kilidi gitti.

mısraları hâlâ bölge insanının kulağındadır. Ancak 1944’te yurtlarından sürgün edilen bu mazlum insanları bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bilenlerin sayısı azdır. Araştırmacı, yazar ve şair Yunus Zeyrek Türkiye’de kendini bu davaya adayanların başında gelir.

Dedelerinin 1828 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra Ahıska’dan gelip Posof’a yerleştiğini söyleyen Yunus Zeyrek, kendisini bu kadim yurdun tanıtımına vakfetmiştir.

Şiirlerini 1998’de ‘Bu Yolda’ adlı bir kitapta toplayan şair, bu tarihten sonra da şiiri yazmaya devam etmiştir. ‘Posoflu Âşık Zülâlî‘ ve ‘Hanaklı Mazlûmî‘ gibi bölgede yetişmiş şâirler hakkında araştırmaları bulunan Yunus Zeyrek’in, şiirlerinde Ahıska’ya geniş bir yer verdiği görülür. Denilebilir ki Zeyrek, Türkiye’deki Ahıska şairidir. Dolayısıyla geçmişten günümüze Ahıska’nın ıstırabına tercüman olan yöre şairlerinin günümüzdeki temsilcilerindendir.

Ahıska’yı Yunus Zeyrek’in şiirlerinden okumak, kaybedilmiş vatan toprağının hasretini yeniden yaşamaktır. Bu sebeple Zeyrek’in şiirine ‘daüssıla hüznü hâkimdir‘ demek yanlış olmaz. Koşmadan gazele, kıt’adan serbest şiire kadar değişik biçimler deneyen Posoflu şâirin şiiri neredeyse dâimi bir gurbet hâlinin ifâdesidir; bir başka deyişle gurbet burcundadır.

Gurbetteyim şimdi ben,

Önce aklıma adı gelmez o dağların;

Mor çalılıklar girer kanıma,

Sonra rengin bin türlüsüyle

Kendi gelir yakınıma.

mısraları, gurbetteki şâirin zihnen memleketinde yaşaması demektir. Bu duygunun sık sık çocukluk hâtıralarına dönüştüğü görülür. Çünkü şairin memleket hâtırası çocukluk hatırasıdır:

Dağları kızaklarla aştığımız zamandı,

Beyaz yakalı talebeydim uzaklarda;

Tâtil dediler bir gün, düştük yollara,

Kucağına atılmak için annemizin…

Şair bu amansız coğrafyanın daha cazip olan baharını ve yazını sever:

Nazlı gelindir şimdi tarlalar;

Rüzgâr savurur saçlarını.

Çıngırak şarkısı sarar,

Dağ yamaçlarını.

derken bu sevgi buram buram hasret kokar. Söz konusu hasreti tam olarak anlamak için şâirin ‘sevdim‘ redifli gazelini bütün olarak okumak gerekir:

Ak bulutlar içinde ayın nazını sevdim,

Gazi toprakların kışını yazını sevdim.

Dağlarımın koynunda ağlayan âşıkların,

Mızrabıyla gözyaşı döken sazını sevdim

Buz pınarlara mendil sallar turna katarı,

Yüzer göllerde ördeğini kazını sevdim.

Günü çalınmış yurdumda dağlara asılı,

İnci ışık döken zühre yıldızını sevdim.

Ak yüzünde târihin ak destanı okunan,

Eli nasırlı bir ananın kızını sevdim.

Yunus Zeyrek’in şiirlerinde memleket, doğup büyüdüğü Posofla sınırlı değildir. Belli ki şâir, eski Atabek yurdunu memleket kabul etmektedir. Hattâ bazı şiirlerinde bu yurdun adı Kafkasya olarak geçer. Bu coğrafyada yaşamış olanlar için Kafkas dağları bazı sembolik anlamlar da taşır. Şâir, Kafkas’ başlıklı şiirinde onu Kafdağı’yla bir tutmaktadır:

Ey Kafdağı, Kafkas dağı,

Gülleri solgun yas dağı,

Dağlar içinde dünyanın,

Taşı toprağı has dağı.

Klasik kozmografya bilgisine göre arzı çevreleyen Kafdağı, yüceliği temsil eden zengin bir semboldür. Daha ilk mısrada şair, Kafdağı’nın bütün tedailerini Kafkas dağlarına aktararak yurdunu efsanevi bir mekâna dönüştürmüştür. Bu toprakların hüviyeti, üzerinde yaşayan milletlerden ayrı düşünülemez. İnsan vatan toprağıyla kader birliğine inanmak istediğinden onu kendi derdiyle hemhâl olacak keyfiyette tasavvur eder. ‘Fark etmez anne toprak ölüm maceramızı‘ diyen Yahya Kemal’in, ölümümüz karşısında kayıtsız kalan vatan toprağını hayretle karşılaması bundandır. Dolayısıyla aşağıda yer alan mısralarda olduğu gibi vatan coğrafyasının tabii hayatı millî hayatla izah edilmek istenir:

Neler geçti akbaşından?

Ayrıldın can kardaşından,

Ağlayarak akan suyun,

Birikti kaç gözyaşından…

Yunus Zeyrek’in Kafkasya için yazdığı başka şiirleri de vardır. Kafkas’a Şiir’de Zeyrek Kafkasya’yı kadim bir Türk yurdu olarak yâd eder. 93 Harbi’nden sonra kızıl zincirlere vurulan bu Dede Korkut diyârı şimdi artık esâretin kara bulutları altında ezilmektedir. Şâir bu eski Türk yurdunu başka milletlerin işgal etmiş olmasına katlanamaz.

Zeyrek’in mısralarında özne, vatandan bahseden bir anlatıcı değil, vatanın bizzat kendisidir. Bölge târihine vâkıf olan şâir, vatanı genellikle mâzi olarak duymaktadır. Ahıska şâiri, vatanının saadet zamanını şu mısralarla dile getirir:

Bir zamanlar evim vardı, tuğum vardı,

Türküler söylerdim sesim soluğum vardı,

Kafkas ellerinde düşman çatlatan,

Mutluluğum vardı.

Şiirin öznesi ‘Ben Ahıska’yım‘ demek suretiyle tekrar kendini hatırlatarak sözü Ahıska Türklerinin yaşadığı son büyük felâkete getirir:

Ben Ahıska’yım, ellerin hasıyım,

Orta Asya çöllerinde sürgünler sevdasıyım,

Tütmeyen ocaklarda elleri koynunda,

Binlerce ananın kara yasıyım

Özbek ülkesinde dökülen kan benim,

Fergana vadisinde figan benim,

Kardeş hanesinde ansızın hançerlenen,

Gözü yaşlı, gönlü yaralı mihman benim.

Ahıska Türklüğünün tarihte yaşadığı en büyük felaketlerden biri şüphesiz 1944 sürgünüdür. Bu sürgünde Ahıskalılar yurtlarından atılmakla kalmamış, zor şartlarda uzun bir yolculuğa çıkarılarak âdeta ölüme mahkûm edilmişlerdir. Özbek bozkırına varabilenler ise kırk beş sene sonra ikinci bir zulümle karşı karşıya bırakılmış ve yeniden göçe zorlanarak Rusya’nın değişik bölgelerine dağıtılmışlardır. Böylece yurtlarından sökülüp atılan bir millet siyasi olarak ezilip yok edilmek istenmiştir. Bu zulüm Ahıska şairi Yunus Zeyrek’i derinden etkilemiştir. Zeyrek’in Ahıska şiirleri, zulümden doğan teessürün ifadesidir.

Kadim bir Türk yurdu olan Ahıska, Osmanlı ile Rusya arasında kalmanın bütün zorluklarını yaşamış talihsiz bir memlekettir. Bu sebeple son iki yüz yıldır Ahıska Türkü ıstıraplı bir hayat yaşamıştır. Baskıya, zulme, sürgüne, katliama maruz kalan bu millet, çetin bir var olma mücadelesi vermiştir. Dolayısıyla Kafkasya’nın siyasi tarihinde Ahıska mühim bir yer tutar. Ahıska’yı bilmek, yakın dönem Türkiye tarihini kavramak için de şarttır. Zira bu topraklar tarihî ve kültürel anlamda Türkiye’nin bir parçasıdır.

Ahıska’yı hakkıyla tanımak için halk biliminden edebiyata, tarihten dile, mimarîden musikiye kadar pek çok alanda geniş araştırmalar yapmak gerekir. Bu araştırmaların her biri karşımıza muhtemelen bilmediğimiz Ahıskalar çıkaracaktır. Bu cümleden olmak üzere bir de şiirlerin ve şairlerin Ahıska’sı vardır. Posoflu Müdamî, Ahıskalı Âşık Gülâlî, Posoflu Âşık Zülâlî, Posoflu Âşık Fakirî, Planaklı Mazlumî ve yörenin diğer şairlerinden etkilenen Yunus Zeyrek, yazdığı şiirlerle sâdece dikkatleri Ahıska mezâlimine çekmekle kalmamış, aynı zamanda Ahıska sevdasını diri tutmaya da çalışmıştır. Ancak Zeyrek’in Ahıska’sı uzaktan seyredilen bir mâzi cennetidir. Şiiri ise bu kayıp cennet için söylenmiş hüzünlü bir ağıttan ibarettir. Kısacası bu şiirlerde kayıp bir cennet vatanın imgelendiği söylenebilir.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI YAYINLARI: Atatürk Bulvarı Nu: 98, C Blok Kat: 3 Bakanlıklar, Ankara

(Yrd. Doç. Dr. ÂDEM CAN’ın lütufkâr izinleriyle Bizim Ahıksa Dergisi’nden özetlenerek iktibas edilmiştir.)

Dr. YUNUS ZEYREK

1956 yılında Ardahan’ın Posof ilçesinde dünyaya geldi. 1979 yılında Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak mesleğe başladı. 1988-1994 yıllarında Almanya’nın Münih şehrinde Türk Kültürü dersleri öğretmenliği yaptı. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Halk Edebiyatı Dalı’nda Yüksek Lisans öğrenimini tamamladı. 1997 yılından beri Gazi Üniversitesi Türk Dili Bölümünde ders vermektedir. 2004 yılından beri Ankara’da ‘Bizim Ahıska‘ dergisini yayımlamaktadır. Eskişehir 2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti Ajansı tarafından kendisine ‘Türk Dünyası Bilim Kültür ve Sanat Ödül’ verildi.

Dr. Zeyrek, halk edebiyatı, tarih, Ermeni meselesi, Kuzeydoğu Anadolu, Ahıska Bölgesi ve Acaristan gibi alanlarda araştırma ve incelemeler yapmaktadır. Basılmış kitapları şunlardır:

*Kafkas Yollarında – Hatıralar ve Tahassüsler: (Ahmed Refik’ten)/1981, 1984, 2001. *Posoflu Âşık Zülâlî/1986, 1988, 2004. *Bu Yolda (Şiir)/1998. *Sultan 4. Murad Han’ın Revan ve Tebriz Seferi Ruznâmesi/1999 (Farsça terc. Tahran, 2011). *Gürcistan Acaristan ve Türkiye/1999. *Yabancılar İçin Türkçe Dil Bilgisi-I, 2000. *Hanaklı Mazlumî/2001. *Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri/2001. *Acaristan ve Acarlar/2001. *Tarih-i Osman Paşa/2001 (Farsça tercüme. Tahran, 2009, 2012). *Ali Akış-Hayatı ve Faaliyeti/2003. *Posof’un Çizgileri/2004, 2013. *Ahıska Araştırmaları/2007. *Bu Dosyayı Kaldırıyorum (Ermeni Meselesi)/2007, 2011. *Amasya’nın Altın Tarihi/2009. *Posof-Kol Zaferi/2010. *Yunus’a Doğru/2013. *Erzurum’un Kara Günleri/2014. *Kitab-ı Dedem Korkut (Tıpkıbasım ve çeviri)/2014. *Ahıska Gül İdi Gitti/2015.

Yrd. Doç. Dr. ÂDEM CAN

14 Şubat 1971’de Gümüşhane’nin Kelkit ilçesine bağlı Sarışeyh Köyü’nde dünyaya geldi. 2000 yılında Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. 2002-2010 yılları arasında aynı üniversitenin Fen-Edebiyat fakültesinde yüksek lisans ve doktora yaptı. On yıl Millî Eğitim Bakanlığının değişik kademelerinde öğretmen olarak çalıştı.

2011’de Erzincan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne öğretim üyesi olarak tâyin edildi. Yedi İklim, Dergâh, Bilig, Türkoloji Kültürü, Turkish Studies, AÜİF Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, Yeni Türk Edebiyatı gibi dergilerinde değişik yazıları yayımlandı. ‘Cumhuriyet Devri Şiir Poetikası‘ (Dergâh’tan Büyük Doğu’ya) ve ‘Şiirde Ritim‘ adlarında iki kitabı yayımlandı.

KUŞBAKIŞI:

KURBAN:

Özkan Karaca 13,5 x 21 santim ölçülerinde 160 sayfalık kitabında değişik kültürlerde yer alan kurban konusunu anlatıyor. Kitapta yer alan konu başlıklarından bâzıları:  Kurbanlık Çeşitleri,  Kurban Kesme Sebepleri, Altın Uğruna İnsan Kurbanları, İslam’da Kurban, Hıristiyanlıkta ve Musevilikte Kurban, Bâtıl Dinlerin Kurbanları, Konfüçyüsçülük’te, Taoizm’de, Hinduizm’de Budizm’de, Eski Türklerde, Eski Çin’de, Fenikelilerde, Frigyalılarda, Eski İran’da, Eski Hindistan’da, Eski Japonya’da, Sümerlerde, Azteklerde, İnkalarda, Mayalarda kurban, Siyâsİ İdeolojilerin Kurbanları: Darwinizm’te, Komünizm’de, Faşizm’de kurban ve Savaşların Kurbanları.

MSN YAYINCILIK:

Hâkimiyeti Milliye Caddesi Nu: 58 Üsküdar/İstanbul Telefon: 0.216-495 90 58

Belgegeçer: 0.216 – 495 90 60  info@msnyayincilik.com www.msnyayincilik.com

100. YILINDA MTTB:

Kökleri 1916’da İttihat ve Terakki Fırkası’nın gençlik teşkilatının kuruluşuna kadar inen Millî Türk Talebe Birliği’nin hikâyesi, Doç. Dr. Mahmut Hakkı Akın ve Serdar Yorgancılar’ın editörlüğünde farklı kişilerin makaleleriyle tanıtılıyor.

1965 yılında, MTTB’de kırılma yaşandı. O sene yapılan kongrede milliyetçi muhafazakâr üniversiteli gençler, birliğin yönetiminde söz sâhibi olmuşlar ve gelecekte Türkiye’nin üst seviyelerdeki kademelerinde millete-devlete hizmet eden devlet adamlarının yetişmesine kapı açmışlardır.

Yalnız MTTB mensuplarının değil, öğrenci faaliyetlerine alaka duyan herkesin faydalanabileceği bir kitap…

13,5 X 21,5 santim ölçülerinde, 144 sayfa olarak Aralık 2017’de yayımlandı.

ÇİZGİ KİTABEVİ:

Sahib-i Ata Mahallesi, Mimar Muzaffer Caddesi Nu: 41, Helvacıoğlu Apartmanı Dâire: 1 Meram, Konya. Telefon: 0.332-353 62 65  Belgegeçer: 0.332-353 10 22 e-posta: bilgi@cizgikitabevi.com www.cizgikitabevi.com

YÂDIMDA KALANLAR / Bir İlim adamının Hâtıraları:

Bir müddet TÜBİTAK’ta çalıştıktan sonra 8 yıl rektörlük yapan Prof. Dr. Cemil Çelik: ‘Bizim kuşağımız günlük tutma, hâtırat yazma gibi bir kültürden biraz uzak yetişti. Bu sebeple yapılanları çok çabuk unutan bir toplum haline gelmiştik. Yaşadıklarımı yazmayı, yapılanları târihe not düşmeyi istemiştim. Konuyu değerli arkadaşlarımla konuştuktan ve tavsiyelerini aldıktan sonra, işi doğduğum ve çocukluğumun geçtiği köyden başlayıp yazdım.’ Diyor.

Yaşadığı dönemlerin geleneklerini, âdetlerini, algılarını, folklorunu gelecek kuşaklara naklediyor.

13,5 x 19,5 santim ölçülerinde 368 sayfalık eser, Aralık 2017’de yayımlandı.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 www.bogaziciyayinlari.com.tr e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

bogazici@bogaziciyayinlari.com

 

KISA KISA…  KISA KISA…

1-ATİLLA’NIN KARGISI: Hasan Erdem / Ötüken Neşriyat.

2-PİŞMANLIK: Ata Türker / Bilgeoğuz Yayınları.

3-BU ATLI GEÇİDE GİDER: Mustafa Necâti Sepetçioğlu / İrfan Yayıncılık.

4-ARAP İSYANI: İsmail Köse / Kronik Kitap.

5- DÜŞÜNEN ADAM (SEYİT AHMET ARVASÎ)’DEN MEKTUP VAR: Hüdâvendigâr Onur / Uyanış Yayınevi.

 

 

Anlam Dünyamızda Kelimeler

0

Fakirlik, zenginlik, hürriyet, güç, din dendiğinde ne anlarız? Bu kelimelerin anlam dünyamızdaki yeri nedir? Bu kelimeler bize ne kadar sempatik veya itici geliyor?

Anlam haritamızın kilometre taşı kelimeler, bizim için kılavuz olan gökteki yıldız mı yoksa bizi hayat yolculuğunda bitkin düşüren yoldaki çukurlar mı?

İletişim kurmakta, kendimizi ifade etmekte, karşımızdakini anlamakta vazgeçilmez olan sözcükler, her birimize sizce aynı şeyi mi anlatıyor veya biz aynı kelimelerle birbirimize aynı şeyleri mi anlatıyoruz?

Olgu ve sıfat olarak cehalet ile cahili, ilim ile âlimi yıllarca anlayamamıştım. Sözlüklerde karşılığı verilen anlamlar da beni hiç tatmin etmemişti.

İlk ve ortaokul yıllarımda rahmetli babamın hatta rahmetli dedemin; okumuş yazmış, yönetici durumundaki insanlara bir nedenden dolayı “cahil bu adam” demelerine anlam veremezdim. Bana göre bir insan iyi bir tahsile ve kariyere sahipse ona “cahil” denemezdi. Yıllar sonra anladım ki cehalet ve cahillik, bir tahsil meselesi değil, bir kişilik, karakter, algı, davranış meselesiymiş. Gerçeklerden kaçan, gerçeği çarpıtan insanlara yakıştırılan bir sıfatmış. Edepsizlik, kültürsüzlük, aydınlanmayış ile eş tutulan bir olguymuş. Bilgisiz olma hali, en dar, en zayıf anlamıymış.

İlim ve âlim sözcükleri de kafama yıllarca hiç yatmadı. İlim, bilgiyle;  âlim, bilginle karşılandı sözlüklerde. İnsanların bir kısmı ilmi ve âlimi kullanırken bir kısmı da bilgi ve bilgini kullandı. İdeolojik ayrışmalara gidildi, kamplaşmalar oluştu bu sözcükler sebebiyle. Zamanla anladım ki bunların da anlam müktesebatları çok farklıymış. Farklılık; insanın, eşyanın, evrenin var oluşundaki hikmeti kavramakla ilgiliymiş. Şerefli bir varlık olarak insan, bir meta olarak eşya, mekân olarak evren; niçin vardır, nasıl var olmuştur, ne kadar var olacaktır sorularının cevabını bulanlar ilim deryasındaki âlim, bulamayanlar ise cehalet bataklığındaki cahil olarak tanımlanacak ve yaşayacaklardır.

Bu anlam perspektifinden bakıldığında zenginlik, fakirlik, özgürlük gibi kelimeler de sonuçları açısından birbiriyle çelişen anlamlar kazanıyor. Neşterin, caninin elinde bir katl, hekimin elinde bir şifa aracı olması gibi. Mevlana da bu doğrultuda: “Cibilliyetsize ilim öğretmek, eşkıyanın eline kılıç vermektir.” der.

Fakirlik, cahillerde şikâyet konusu olurken âlimlerde kanaat sonucunu doğurabilir.

Zenginlik, cahillerde, inancımızda men edilen ve sağlıklı işleyen toplumlarda bozulmaya yol açan israfa sebep olurken âlimlerde cömertliğe ve sosyal barışın temeli olan infaka örneklik teşkil edebilir.

Uğruna kanlar döktüğümüz, anlamına meftun olduğumuz özgürlük, eski ismiyle hürriyet, bir âlimin kontrolünde kişilere huzur ve refah yaşatırken bir cahilin tasarrufunda anarşiye, kargaşaya, kaosa yol açabilir.

Güç sahipleri âlim olursa o toplumda adalet, cahil olursa istibdat, yani baskı rejimi oluşur.

Değerler sistemimizin temel dinamiği olan din ise âlimlerde istikamet belirleyen kılavuzken cahillerin elinde bir sömürü, uyuşturma, ifrat-tefrit, (aşırılık) kaynağı olur.

İlk düğmeyi yanlış ilikleyen bütün düğmeleri yanlış iliklemiş olacaktır. Düşünme kılavuzumuz olan kavramları doğru ve hakkıyla anlamlandırmalı, hayatımızın yol haritasını buna göre çizmeliyiz.

Sosyal barış, huzurlu bir dünya hayatı için buna mecburuz. Eğiticilerimizin asli görevlerinden en önemlisi, çocuklarımızın anlam dünyalarını doğru biçimlendirmek, tanıtmak olmalı. Düşünelim bir: “Bu kadar kavganın sebebi birbirimizi anlamamak olamaz mı?”

 

 

Gündem İYİ Parti, Lider Meral Akşener

“Taşları kaldırımlara gömmüşler, köpekleri salıvermişler”.(Fransız atasözü)

Haftalık bir yazı için sizin yaptığınız da oldu mu bilmem ama ben bu yazı için üç defa başlık değiştirdim. Türkiye siyasal gündemi son bir haftada o kadar değişti ki, her dakika her saat sürprizler ve şoklarla karşılaştık.

Kim derdi ki henüz Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin yapılmasına bir buçuk yıl varken, MHP genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin gurup toplantısında, hepimizin hatırlayabileceği bir zamanların spot reklamı “Haydi çocuklar aşıya” der gibi:  Milli mecburiyetlerden dolayı! 26 Ağustos 2018 de erken seçim çağrısı yapmıştır.

Anlaşılıyor ki daha önce AKP ile oturulup konuşulmuş bunun sözcülük görevi de Bahçeli’ye verilmişti. Bu açıklamadan sonra cumhurbaşkanı ve Bahçeli bir araya gelip kesin tarih olarak 24 Haziran 2018 de bu seçimlerin yapılması için karar vermişlerdir.

Hâlbuki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, muhalefetin erken seçim çağrılarına verdiği her cevapta bunu: “vatana ihanetle” eş değer kabul ediyordu. Aslına bakacak olursanız, bu bir erken seçim değil baskın seçim kararı idi. Zira ekonomi çöküş sinyalleri veriyordu. Benzin altı lirayı aşmış, dolar bir ay içerisinde dört liranın üzerine çıkmış, enflasyon ve işsizlik gittikçe yükseliyordu.

Ama yükselen bir değer daha vardı ki o da İYİ Partiydi. Henüz ekonominin etkileri toplumun tamamına yansımadan, ne yapıp edip İYİ Partiyi seçimlere girmekten bertaraf etmekti, üstelik ana muhalefet partisi henüz adayını dahi açıklamamıştı.

Hâlbuki İYİ Partinin seçimlere katılması için bütün şartlar yerine getirilmiş, ayrıca bunun geçmişte bir örneği vardı. Emine Ülker Tarhan’ın partisi de aynı yolu izlemiş ve seçimlere katılmıştı. Yargıtay Başsavcılığı seçimlere girebilmesi lehinde karar vermesine rağmen, YSK işi savsaklamayarak adeta zaman çalmaya çalışıyordu. AKP’li Mustafa Elitaş’a soruldu durum. Verdiği cevap: “Kusura bakmasınlar, bir dahaki seçimlere hazırlansınlar” oldu.

Anlaşıldı ki bunların hesapları kötüydü ama bir şeyi unutmuşlardı “demokrasilerde çare tükenmezdi” ve tükenmedi de. Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti yetkililerinin görüşmeleri sonucu, CHP’li on beş Milletvekili, İYİ Partiye geçiverdi ve ayrıca, parlamentoda İYİ Parti gurubu da kurulmuş oldu.

Artık bundan sonra İYİ Parti, seçimlere girecek, Salı günleri gurup konuşmaları yapılacak ve hazineden yardım alabilecekti.

Bundan sonrası mı; isterseniz gelin onu tarihten bir “kıssadan hisse” ile değerlendirelim.

“Babil’de mutantan bir şölen: Mukaddes taslarla sunulan şarap. Nedimler mest, dildareler mest, hükümdar mest.

Ve birden duvara esrarlı harfler işleyen bir el:

Mene, Tekel, Peres.

Baltazar dehşet içindedir. Yazılanları ne kâhinler anlayabilir, ne falcılar.

Son ümit: Danyal. Saraya çağırılan Danyal derki: “Tevrat’ı dinleyelim”.

“Mene: Allah senin krallığını saydı ve sona erdirdi.

Tekel: terazide tartıldın ve eksik bulundun.

Peres: Ülken bölündü, Medlere ve Farslara verildi”. (Ümrandan Uygarlığa-Cemil Meriç)

Herhalde bundan sonrası için; yukarıda verdiğim kıssadan hisseden anlaşılacağı gibi hayırlısıyla birilerine yolun sonu görülüyor olsa gerek.

Kalın sağlıcakla.

 

 

Kurulan Tuzak Bozuldu!

AKP ve MHP işbirliği açık bir hukuksuzluk, adaletsizlik ve gücün/görevin kötüye kullanımı halini almıştı.

İkisi bir araya gelmiş, bir anayasa değişikliği ile hiçbir demokratik ülkede kabul edilmesi mümkün olmayan, dünyada benzeri olmayan bir tek adam modelini oluşturmuştu.

Dünyanın en adaletsiz, devlet kaynaklarının bir parti lehine en pervasız şekilde kullanıldığı, şaibeli bir referandumla parlamenter sisteme veda edip, Cumhurbaşkanlığı Sistemi denilen ucube bir rejime yönelmiştik.

Artık anayasanın ihlal edilmesi hatta hiçe sayılması şeklindeki fiili uygulamalar hukuki hale getirilmişti.

Meclis devre dışı bırakılmış, devlet OHAL KHK’ları ile yönetilir olmuştu.

Elde edilen ve en destursuz şekilde kullanılan güç ile tek adamın dediği her şeyin anında yapılmasına, medyanın tamamen yandaş hale getirilmesine, demokratik eleştiriler yapılamıyor olmasına rağmen işler iyi gitmiyordu.

Erken değil, baskın seçim kararı aldılar.

Aylardır planladıkları bu baskın seçim için bir gün öncesine kadar “kesinlikle seçimler zamanında yapılacak” dediler.

Halka yalan söylediler.

Bir gün önce “erken seçim istemek ihanettir” diyenler, bir gün sonra küçük ortağa söyletilen “erken seçim zarurettir” beyanıyla güya 30 dakikalık görüşme ile ikna oldular. İki ay sonrasına “çok erken seçim” kararı aldılar.

Halkımızın zekâsıyla açıkça alay ettiler.

Türkiye batı standardında bir demokrasiye sahip olsaydı, sadece bu yalanları bile bunların gitmeleri için yeter sebep olurdu.

Ama müthiş propaganda makinesinin dişlilerine kapılıp kananların ve muktedirlerin şerrinden korkanların yarattığı atmosfer kitlesel reflekslere mani oluyordu.

Bu durum ise AKP ile küçük ortağının iyice haktan, hukuktan, adaletten, demokrasiden uzaklaşırken daha pervasız olmasına yol açıyordu.

Seçim Kanunu ile oynayarak yeni seçimlerde hile yapılmasını kolaylaştıracak değişiklikler yaptılar.

Cumhur İttifakı adıyla yapacakları birliktelik için, nalıncı keseri gibi hep kendine yontan bir “ittifak yasası” çıkarttılar. İttifakın küçük ortağı yüzde bir bile oy alsa barajın kalkacağı, yüzde 9.9 oy alan rakip partinin baraja takılacağı garip, adalet duygusundan nasipsiz kurallar getirdiler.

İYİ Parti’ye olan halkın teveccühünün her geçen gün arttığını, bu dip dalgasının seçim sonuçlarını alt üst edeceğini anketlerden görüyorlardı.

Anketçilere, medyaya baskılarla; kiralık yorumcu ve kalemlerle gerçeği ne kadar gizleseler de sonucu değiştiremiyorlardı.

Üstelik ekonomik veriler fevkalade kötüydü.

Son çare İYİ Parti’yi seçimlere sokmamaktı.

Ama bu kadar adaletsizlikler İYİ Parti lideri Meral Akşener’in mağduriyetini belirginleştirecekti. Halkın mağdurdan yana oy kullanma alışkanlığından korkuyorlardı.

Yargıtay C. Başsavcılığı ölçtü, biçti; sağdan saydı, soldan saydı. Baktı ki mızrak çuvala sığmıyor. İYİ Parti kanunun gerektirdiği her işlemi zamanında yapmıştı.

Yüksek Seçim Kurulu oturup 30 dakikada verebileceği bir kararı vermiyor, erteleyip duruyordu.

100 bin imza konusunda yetkiyi İl ve İlçe Seçim Kurullarına verdiler.

Yüksek Seçim Kurulu verilen imzaların bir kısmı sahte dese, derdinizi anlatacak süre bırakmamışlardı.

Zaten niyetlerini bazı yandaş yazarlar açığa vuruyordu: “Seçimin öne çekilmesi hayırlı oldu. Harp hiledir” diyorlardı.

Bu esasen aynı zamanda geçmiş seçimlerde de hile yaptıklarının bir itirafı oluyordu.

İşte bütün bu olup bitenlere karşı CHP tarihi, stratejik bir karar aldı. 15 CHP milletvekili partisinden istifa ederek İYİ Parti’ye katıldı.

İYİ Parti hem seçimlere girmeyi garantiledi ve hem de hazine yardımı alabilir hale geldi.

Şimdi artık önümüzdeki seçim eskisine nazaran daha adil ve rekabetçi bir yarış haline geldi.

AKP ve MHP’nin demokrasiye karşı kurduğu tuzak İYİ Parti ve CHP tarafından boşa çıkarılmış oldu.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in ifadesiyle, “Hukukun ve millet iradesinin önüne konan bu engelin aşılmasında, CHP ve değerli Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun ortaya koyduğu tavır her türlü takdirin üzerindedir. Tarihi bir demokratik tavırdır. Siyaset ve demokrasi tarihimizde övgüyle yerini alacaktır.”

 

 

KIBRIS DOSYASI (BM ve AB tarih sürecinden yansımalarıyla) (6)

Bu kararlar:

BM. Genel Sereter’liğinin S/16519 sayılı raporu ile

Güvenlik Konseyinin; 360/1974, 364/1974, 365/1974, 367/1974, 370/1974 sayılı kararları ise özellikle 20.Temmuz.1974 Kıbrıs Barış Harekâtının 1 ve 2’nci safhaları içerisindeki ateşkes uygulamalarının çağrılarını kapsamaktadır.

 

 

BM Güvenlik Konseyinin almış olduğu kararlarla ada’da saklanmak istenen, göz ardı edilen gerçekler:

 

BM Güvenlik Konseyinde, Kıbrıs ile ilgili alınan tüm kararlar incelendiğinde;

Bu kararların içeriğinde, Kıbrıs Türk Halkı’nın 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki kurucu ortağından biri olduğu, egemenliğin iki toplumdan birisine değil her ikisine de devrededildiği, 1960 yılında sömürge yönetiminden kazanılan bu bağımsızlık ve egemenlikte Kıbrıs Türk Halkının da eşit ortak olduğu nedense hep göz ardı edilmiştir!

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960 Kuruluş ve Garanti antlaşmaları Kıbrıs Türk ve Rum taraflarının imzalarını taşımaktadır.

Ancak bu gerçeğin göz ardı edilmesi, uluslararası hukuka aykırılığın en çarpıcı örneği değil de nedir? Hem de adına BM denen yer kürede yaşayan milletlerin neredeyse tamamına yakının katılımı ile oluşan ve dünya’ya hukuk dersleri veren ve uluslararası camianın tamamını temsil eden bu yasal kuruluşta!

Kaldıki, 1960 da kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin Anayasasını ortadan kaldıran ve kurucu ortağı olan Kıbrıs Türk tarafını bu ortaklıktan zorla kopararak dışlayan Rum tarafının sözde Cumhurbaşkanı Makarios’un ta kendisidir!

Bu gayrı yasal durumu gözardı ederek; adada yaşam mücadelesi veren Kıbrıs Türk Halkının kazanılmış tüm haklarını yok saymak ne kadar doğru ve hukuka uygun olabilir?

1975 Helsinki Nihai Senedi’nin 8’inci maddesine göre; tüm halklar iç politika statülerini hiçbir dış müdahaleye uğramaksızın belirlemek hürriyetine sahiptirler. Kıbrıs Türk Halkı da bu hakkını kullanmıştır.

BM Güvenlik Konseyi’nin 186, 353, 541 ve 550 sayılı kararları incelendiğinde;

Kıbrıs’ta yasal ortağı olduğu Kıbrıs Cumhuriyetinden atılan ve anayasal ortaklık statüsü görmezden gelinen Kıbrıs Türk’ünün, Rum’lar tarafından topyekûn ortadan kaldırılmalarını önleyen ve hem de yasal Garantörlük sıfatıyla önleyen Türkiye’ye; bu insanlık ayıbını önlediği için BM’de teşekkür edileceği yerde, işgalcilik damgası vurularak tam tersine adayı derhal terk etmesi istenmiştir!

Ama o dönemde RMM (Rum Milli Muhafız) ordusuna emir komuta eden Yunan’lı subayların varlığı ve Yunanistan’dan adaya gizlice sokulan 2-3 bin civarında ki Yunan Silahlı Kuvvetlerine ait personel ve çeşitli silah gücünün varlığı, BM de ki bu aklı evveller için önemli değildir!

Çünkü bu illegal güçler, Hristiyan âleminin ‘Haçlı zihniyetini’ korumak için adada bulunmaktadırlar!

Bu nedenle de onlara yabancı askerler denemezdi! Tıpkı günümüzde de denmediği gibi! Böylesine ikiyüzlülük ve böylesine hukukun gözardı edildiği bir uygulama olabilir miydi? Hem de Milletler camiasının temsil edildiği böyle bir kuruluşta!

Konu Türkiye olunca maalesef oluyordu! Savaş meydanlarında ki muzafferiyetimiz, uluslararası görüş masasının üzerine getirildiğinde ne yazık ki savaş sonrasında Hristiyan Lobisinin o bilinen oyunları ile karşı, karşıya kalıveriyordu!

Bunun da ötesinde yüzlerce köyü Rum’larca yakılıp, yıkılır ve binlerce Kıbrıs Türk’ü Rum’un acımasız E.O.K.A terör örgütü mensuplarınca diri, diri topraklara gömülüp öldürülürken; bu katiller çetesini kurduran’ın Kıbrıs Cumhurbaşkanı Başpapaz Makarios’un olduğunu ve bu acımasız uygulamaların; Yunanistan’da ki Cunta idaresi ile birlikte koordineli olarak yürütüldüğünü dünya âlem bilirken!

BM. Güvenlik Konseyi; bu insanlık ayıplarının yaşandığı her dönemde kendisine yasal muhatap olarak daima güney Rum kesiminin yönetimini almıştır!

Bu konseyin daimi üyeleri, ne yazık ki, her defasında Kıbrıs Türk Halkı’nın 1975 Helsinki nihai senedinin 8’inci maddesine göre kendi statülerini belirleme hakkını görmezden gelmiş ve Kıbrıs Türk Halkının kendi özgür iradesi ile seçmiş olduğu yönetimini daima illegal olarak tanımlamıştır!

İşte asıl çifte standart ve insanlık ayıbı olan da bu uygulamaydı…Tarihin hiç bir döneminde Kıbrıs Türk’ü Rum’un idaresinde yaşamamıştır..Ancak Kıbrıs Türk Halkının Ata’ları Kıbrıs adasında tam 307 yıl boyunca hakkın adaletin ve medeniyetin temsilcileri olmuştur.

Asıl kabul edilemeyen gerçekte bu değil midir?

Güvenlik Konseyinin göz ardı ettiği bu önemli gerçeklerin analizini bitirmeden, 550 sayılı kararın içerisinde bahse konu olan Maraş’ın herhangi bölümüne kendi sakinlerinin dışında ki insanların yerleştirilmemesi konusuna da değinmek istiyorum.

Hemen şu hususun altını çizmek gerekirse, Maraş bölgesinin büyük bir bölümü Osmanlı Vakıflarına aittir. ( Lala Mustafa Paşa ve Aptullah Paşa Vakıfları ) Uluslararası hukuk vakıf arazilerinin hiçbir nedenle bir başka hükmi şahsiyete ve millete devredilemeyeceğine amirdir.

Ancak, 1878 Yılında Osmanlı’nın adayı İngiltereye kiralaması ve sonra ki dönemde gelişen olaylar, İngiltere’nin bilinen o tarihsel oyunu sonucunda ada’yı ilhak etmesiyle gelişen süreç, Rum’ların tapu kayıtları ile oynamaları ve bu duruma göz yumulması sonucunda; Osmanlı vakıflarına ait olan bu arazilerin büyük bir bölümüne Rum’lar tarafından el konulmuştur!

Yine bu kararın içerisinde geçen ve Maraş bölgesinin BM yönetimine terk edilmesinin istenmesinin önemli diğer bir nedeni de; Maraş’ta ki turizm yatırımlarının büyük bir bölümünün BM’lere üye olan ülkelere ait olmasından kaynaklanmaktadır!

Gerçekten de 16 Ağustos 1974 tarihinde Maraş bölgesi ele geçirildiğinde bu bölgede ki turistik tesisler, göz kamaştıracak zenginliklere sahipti…

BM ve Güvenlik Konseyinin almış olduğu kararlar neyi ifade ederse etsin! Sonuç olarak K.K.T.C Kuzey Kıbrıs’ta bağımsız ve egemen bir devlettir.

Bu devlet, Kıbrıs Türk halkının kendi kendini yönetme hakkını kullanması ile oluşturulmuştur. Devletlerarası hukukun ”devlet” ve ”tanıma” ile ilgili tüm normları ortaya konulmuştur.

 

 

Şükrü Server Aya Belgeleriyle Açıklıyor Fanatik Ermenilerin Bir Yalanı Daha…

(Birinci Bölüm)

 

1- Benim Ermenilerle o kadar çok ve sık dostluklarım olmuştur ki 1980’lerden sonra ortaya sürülen (fakat 1923-1960 yılları arasında hiç anılmamış) SOYKIRIM lafının esasını araştırmaya gerek görmezdim. Şimdiye dek el sıkıştığım Ermenilerin tümü candan, sıcak ve güvenilir DOST kişilerdi. Amerikan halkı karma olduğundan, hiç bir ırk ve millete ön yargılı değil, sevecen, mütevazı ve yardımseverdir. Amerika’da 1950’lilere kadar Afrikalılara ayrımcılık yapılır, Yahudiler de belirli kulüp ve derneklere alınmazlardı. (Şimdi tersine döndü) Çok seyahat ettiğimden, beş kıtayı görmüşlüğüm vardır. Pakistan’da Türk-Müslüman denildiğinde gözler parlar, baş tacı ederler. Avrupa’da ise özellikle son on yıllarda, genelde, “Türk”ler bebeleri yollarda keserken Yahudi ve günahkârlar cehennemde kaynatılıyor kilise propagandaları yapılıyordu. Hâlbuki Avrupa 10.-12. asırlarda insan parçalarını pişirip afiyetle yiyordu.

2- Katoliklerle onlardan ABD’ye kaçan Protestanlar arasındaki din savaşları otuz, hatta yüz yıl sürmüştür. Ortak nokta ikisinin de “dinsel rekabet gereği” dokunulmazlıklarını insanoğluna başarı ile yutturmaları ve siyasetçilere taşeronluklarıdır. Dünya Kiliseler Birliğinin (Katolikler daha çok ve üstün oldukları için hariçtir) yaklaşık bir milyar üyesi vardır ve en başta seçilen kardinali ve sanırım sekiz piskopos vekili vardır.  Dünyadaki Hıristiyan Gregoryen satısı sekiz milyondan azdır. Fakat Eçmiyazin Ermeni Patrikliği bu kadar az sayıda Hıristiyan’ı temsil ederek bir Başkan yardımcılığını alabilmiştir. Dinler arası meslekî diyalog ve Katolik Papa’nın “Kiliseler ortak pazarını”  kurması yadırganmamalıdır.

3- Hıristiyan Başkan Trump,  şimdilerde Amerikan ve dünya ekonomisini idare eden Yahudi toplumundan destek almak için, uzun yıllardır lafta kalan “Kudüs’ün İsrail Başkenti yapılmasını” tek başına kararlaştırmış fakat dünyada yapa yalnız bırakılarak büyük itibar kaybetmiştir. Birinci Dünya Savaşında ABD’nin İstanbul Büyükelçisi (emlakçilikten zengin ve avukat) olan Alman göçmeni Siyonist Morgenthau, elçilik görevini sırf Filistin’de yerleşmeye başlayan Yahudililere yardım için kabullenmişti. Wilson’un seçim kampanyasında büyük bağış yapmasına ve çok çalışmasına rağmen, bir rahip çocuğu ve koyu Hıristiyan olan Wilson onu kabineye almamıştı.

4- Morgenthau büyük bir Ermeni hayranı olan ve İngiltere’nin yedi yıl Washington Elçiliğini yapan (sonra İngiliz Propaganda Dairesine başkan oldu) Lord Bryce ile çok yakın dost olmuştu. O kadar ki İstanbul’da göreve başladıktan dört ay sonra Mısır’da Lord Bryce ile ailece buluşup, ortak geziler yapmışlardı. Filistin’de, Cemal Paşa’nın çok güvendiği ve zirai (çekirge) ilaç uzmanı Yahudi Aaron Aaronsogn’un evinde kalmışlardı.  Morgenthau altı ay sonra gelen bir parayı Aaronsohn’a havale etti. Aaron’un kız kardeşi Sarah casus olarak yakalandığından hapiste intihar etti. Üçkardeş Aaronson’lar NILI casus grubunu kurmuştu. Cemal Paşa yaya geçilmesi imkânsız Sina Çölünü beş günde dubalar da taşıyarak ve sürpriz Süveyş kanalına 12.000 kişiyle vardığında İngilizler hazır durumda onları bekliyordu.

Böylece felaketle biten (Ocak başı,1915) Sarıkamış harekâtından bir ay sonra Süveyş de ( Şubat,1915) başarısızlık ve 2000 kayıpla noktalandı. Enver-Talat-Cemal Paşalar Morgenthau’u “tarafsız sanıyorlardı”, hâlbuki ABD elçisi eski misyoner raporlarını diplomatik torbalarla Lord Bryce’a yollamaktaydı. Konsoloslardan gelen raporlar Washington’a haber verilmiyordu ve en önemlisi Osmanlı Dışişleri Bakanı Halil Menteş ile ABD elçiliğinde 22.11.1915’de yapılan resmi görüşmenin tutanağı Washington’a değil, Lord Bryce’a yollanmıştı. Morgenthau 1916 Şubat başında ABD’ye dönerken yanına iki Ermeni sekreterini de aldı ve orada kötülüklerine devam etti; Ermenilere yardım toplanmasına ve Amerikan halkının yalan dramlarla soyulmasında baş aktör oldu.  Morgenthau 1918’de Türkler aleyhine kanıt olarak gösterilen “Büyükelçi Morgenthau’un Öyküsü” isimli bir kitabı çok tanınmış bir yazara yazdırdı, kitap kırktan fazla basıldı, yazarı zengin etti.

Ne var ki, Morgenthau’un kişisel hatıra defteri de yakın yıllarda diaspora tarafından yayınlandığında, kitap ile hatıra defterini sayfa sayfa karşılaştırdığımda, Büyükelçinin yalanları kendi yazısı ile ifşa edildi. Buna ait kitap İngilizce internette açıktır; son günlerde ilave başka hainlikleri de tarafımdan keşfedildi ve İngilizce araştırma olarak internette yayınlandı.

Bu zatın torunu eski New York Bölgesi saygın Savcısı Robert Morgenthau, aslında bir Yahudi Gazetesi olan “World Street Journal” gazetesinde 15.1.2018 tarihinde bir makale yayınladı ve özetle Başkan Trump’tan “mademki Kudüs’ü İsrail’e Başkent ilân ettin, neden Ermeni Soykırımını da “Hitlerin” <… kim Ermenileri hatırlıyor ki> Washington Soykırım Müze Duvarındaki yazıya dayanarak ilan etmiyorsun” diye alenen sorguladı.

5- Hitler’e atfedilen bu söz büyük bir yalan ve sahtekârlıktı. Bu acemice belge 1946’da Nüremberg Harp Divanına sunulmuş, sırası 1947’de geldiğinde, “sahte olarak” duruşma dosyasından çıkarılmıştı. Kullanılan klavye Alman daktilosu değildi, ifade ve imla hataları vardı ve negatif fotokopi çok kabaydı. Hitler’in böyle sıradan bir kâğıdı eline alması ve nutuk için kullanması olası değildi. Daha sonra Carlos Whitlock Porter adlı bir tercüman ve araştırmacı bu belge dolandırıcılığını ve Assoc. Press muhabirinin nasıl kandırıldığını kanıtladı. Belgelerin gerisi internette bu zatın sitesinde ayrıntılı görülebilir.

6-Aslında William L. Shirer adında ünlü bir savaş muhabiri Hitler ve Nazilere ait topladığı belgeleri 1950’de (Alman Nazi Tarihini adeta ansiklopedik ) kitapta derlemiş, basmıştı. Hitler’e atfedilen 22.8.1939 günü komutanlarla yapılan toplantının izahatı ve kimin ne dediği, burada açıkça yazılmıştı.  Hitler’in “Ermeni sözünü” kullanması için hiçbir sebep veya kanıt yoktu.  Birisi Amerikan muhabirine “Hitler böyle dedi” diye bir Ermeni sahte belgesini satmıştı. Nazi Ordusunda son güne kadar Hitlere sadakatle bağlı 22.000 veya 33.000 Nazi Ermeni askeri belki de bu hileyle sonraları “zavallı yurdunu kaybetmiş kişi” olmuştu. (s.705-708 –  The Military Conference of August 22, 1939)

 

Yahudi Soykırımını dünyaya unutturmamak için kurulan Washington Soykırım Müzesinde “Ermeniler de” yer almak istemişlerdi. Aslında, Hitler’in emrinde çoğu Rus ordusundan esir düşen Ermenilerden oluşan ve kasap General Dro Kanayan emrinde (4.800’ü özel SS) internette “Wehrmacht Armenian Soldiers) tıklandığında görülebilir. Ermenilerin son ana kadar Hitler’e sadakati, Almanya’da basılan Ermenice “Hayastan” gazetesinde Şubat 1945’te “Hitler’in zafer nutkunu” basmasından da bellidir. Hitler iki ay sonra intihar etti. Nazi Ermeni Lejyonu Yahudileri kamplara yollarken, Vichy Fransası Türk B. Elçisi Behiç Erkin ile Marsilya Konsolosluk personelimiz on binden fazla Fransız olmuş Yahudi’ye, Türkiye’de akrabası varsa “Türk Vatandaşlık Belgesi vermekte idi.” Los Angeles, (Ermeni Diaspora) UCLA Üniversitesinde Ortadoğu ve Türk Tarih dersi veren Yahudi Prof. Stanford J. Shaw’un evi bomba konarak kundaklanmıştı. Shaw ve Türk eşi Ezel Hanım 2000 başlarında Türkiye’ye can emniyeti için sığındılar. Yaklaşık on yıl evvel Türkiye’de vefat etti; internette açık uzun makalesinde (15.000 kişinin) kurtuluşlunu ve özel trenlerle İstanbul üzerinden Filistin ve diğer ülkelere yollanmasını anlatır.  Bir Amerikan Gazetesi Elçimiz Behiç Erkin’in, Almanların şikâyeti üzerine bir süre geri çağrıldığını yazmıştı.  Türkiye diplomatlarının canlarını ortaya koyarak gösterdikleri bu büyük insaniyetin karşılığı, bunların bahsetmek yerine, “Türklerin Ermenileri daha önceleri öldürdükleri ve Hitlerin de bundan cesaret alarak Yahudilerin katline karar verdiği” senaryosu devreye girmişti. Müze heyetinde Ermeni Lobisinin bu baskısına karşı uzun tartışmalar oldu. Bunların belgelerinden bazı alıntıları yarınki “bu yazı devamında”  Türkçeleştirilmiş cümleler halinde göreceksiniz.

6- Neticede ABD’nin B.M. Temsilcisi ve Başkan Carter’in dostu Seth Moomjian müzeye $ 1 milyon bağış yapacaklarını söyledi. Bağışın ne kadarının verildiğini bilmiyoruz fakat Hitler’in asla söylemediği bu cümle,  Müze girişinde büyük puntolarla duvara kondu. Arkadan gelen Amerikan başkanları da bunun doğru olmadığını bildikleri halde, Ermeni Lobisi ve siyasi baskı nedeniyle duvardaki bu yalan orada tutuldu. 2000 yılında Müzeyi gezen arkadaşımız Melih Berk, Müze idaresine itiraz etti ve “bu yalan orada durdukça, genç Türk ve Ermeni veya diğer nesillerin devamının birbirine düşman olacaklarını” bildirerek uyardı. Müze idaresi bu itirazları Devlet temsilcilerinden almadıklarını bildirdiler ve aşağıdaki e-mesajla konuyu atlattılar.  Arkadan 2010 yılında Prof. Türkkaya Ataöv ve dostu Sevginbey de bu yazıya itiraz ettiler, onlar da atlatıldı. Fakat Müze idaresi 24.4.2002’de bir mesajla Melih beye verdiği cevapta, “bunun doğruluğunun araştırıldığını RESMEN itiraf etti”.

İnternette açık İngilizce kitabın 14/2 bölümünde bu “devlet seviyesindeki adilik”  resim ve belgelerle tarafımdan anlatılmaktadır. Bölümün sonundaki İngilizce soru ve Türkçe tercümesi bu sayfadadır, ancak diğer belgeler yer olmadığı için yarın paylaşılacaktır. Bu kitap 2011’de İadeli Taahhütlü olarak müzeye, ayrıca ABD Ankara Elçiliğine, İstanbul Konsolosluğuna ve ABD Kongre kütüphanesine de yollandı. Bakanlık da birkaç yüz tane satın almıştı.

Kitabın Türkçe adı “Gerçeklerin Soykırımı Devam Ediyor Fakat Kanıtlar Doğruyu Söylüyor” anlamındadır. Kitap tarafımdan Ankara ABD B.Elçiliğine, İstanbul Baş Konsolosluğuna, Müzeye ve ayrıca ABD Kongre Kütüphanesine yollanmıştır. 2015 yılında Ermeni Cumhur Başkanı ve Patriğin Müzeyi ziyaret resmini yarın göreceksiniz.

Bu kez torun Morgenthau Yahudilik aşkıyla fakat yakın tarihten habersiz olarak, Başkan Trump’un  Ermenilere de “kıyak yapmasını reklamını Wall Street Journal gazetesine 15.1.2018 tarihli bir makale ile istemiştir“. Gazetede çıkan İngilizce makale, Türkçe tercümesi, bu iddiaya karşı hazırlanan üç imzalı bir akademik (İngilizce) araştırma Amerika’da gazeteye, Müzeye, Beyaz Saray’a ve yaklaşık yüz kadar senatör ve kongre üyesine E-postalanmış ve Ankara mercilerimize de her şey yazılı dosya olarak yollanmıştır. Amerika’da çok az sayıdaki arkadaşımız Müzeye ve Gazeteye bu sahtekârlığı resmen yazmış ve cevabımızın ilanını istemiştir. Haliyle, ne Müze ne Beyaz Saray ne de herhangi bir ABD makamı cevap veremez zira  “Nüremberg Mahkemesi Kararı, Ansiklopedik kitap ve herkesin internetten görebileceği “Amerikan Ordusu Arşivinde” bu belgenin aslı vardır; kitapla aynıdır ve o gün “Ermeni sözü” kesinlikle o toplantıda kullanılmamıştır.

Bu konuda Prof. Dr. Ata Atun, eşi Dr. Yurdagül Atun’la ortak olarak ABD Müze ve Makamlarına yollanan İngilizce Araştırma Makalesinin tam Türkçe tercümesine Kars Üniversitesi Yayını olarak http://www.turansam.org/TURAN-SAM_37.pdf (sıra 23, s.188-196) erişebilirsiniz.

Olayı okumaya ve anlamaya fırsat bulamayan makamlarımızın, tıpkı “cevap veremez durumda” olan Amerikan makamlarına “suskunlukta refakat etmesi karşısında” AYDINLIK gazetesi, Türk veya Dünya Vatandaşı ve YALANLARDAN NEFRET eden “insanoğlu olarak” dünya basınına açık olarak şu sualin cevabını resmen ABD ilgili makamından istemek ve aydınlanmak “insan hakkımızdır”.

(Kitap Sayfa 270 – Müzeye hitaben  İngilizce mesaj)

Final Question: Gentlemen, more than eight years have already passed. Do you confirm or refute the accuracy of the quote? Please write to the blog “armenians-1915.blogspot.com” and inform the public, “which of my documents or evidences are wrong!”  I am afraid that the Museum will not have the courage to rectify their own mistake and offer a public apology; consequently all the people, who closed their eyes to the complicities, will have to keep them closed when looking into mirrors!

 

Son Sual: Şimdiye kadar sekiz yıl daha geçmiştir. Bu alıntının doğruluğunu kabul mü, yoksa ret mi etmektesiniz? Lütfen “armenians-1915.blogspot.com yazarak sunduğum belge veya kanıtlardan hangilerinin yanlış olduğunu bildirin.  Korkarım ki, Müzeniz işlemiş olduğu kendi hatasını düzeltmek cesaretini gösteremeyecek ve kamuya açık bir özür istemeyecektir. Binaenaleyh, biz tüm halk olarak, aynalara bakarken, yapılan suç ortaklıklarına gözlerimizi kapalı tutmak zorunda olacağız.

Müze duvarında, Hitler’e atfedilen “alıntı kendisine ait ise, lütfen teyit edin“. Hitler’e aittir diyorsanız, bu takdirde “Nüremberg Mahkemesi 1948 kararı yanlıştır,  aynı bağlamda “William L. Shirer” kitabında sayfa 705 > 708 alıntı

http://armenians-1915.blogspot.com/2012/02/3337-armenians-or-jews-dont-exist-in.html ve “Documents – The Military, Foreign Policy, and War “ ABD Ordu belgeleri de yalan-yanlış demektir.

SORU:  Beyaz Saraya Müze İdaresi mi, yoksa Nüremberg Mahkemesi +  William Shirer Kitabı + ABD Ordu Arşiv belgesi” mi doğrudur?  Bunlardan biri YALAN SÖYLEMİŞSE,   her halde DÜNYADAKİ DÜRÜST ve ONURLU İNSANLARA BÜYÜK BİR ÖZÜR BORÇLUDUR.

**************************************************************

Çağdaş – Kurnaz Haydutluk:  “Soykırım Saçmalığı”

Dün anlatılan “ABD SOYKIRIM MÜZESİ, THE WALLL STREET JOURNAL YALANLARI ve bazı belgelerin özetlenmesi:

Giriş: MANTIKSAL DÜŞÜNÜRSEK; dünya ve milletlerin, siyasetçilerin “varlığı kanıtlanmayan ve bu nedenle VAR OLMADIĞI kanıtlanan SOYKIRIM PALAVRASINA” insanların ve kurumların kafa yorması, zaman kaybetmesi eskilerin tarifiyle “abesle iştigal” aptalca bir eziyettir.

Örneğin “soykırım olmuştur” kanısında olanlar şunların cevabını verebilir mi?

1-Kim, kimi, nerede, ne zaman, niçin, nasıl ve hangi silahla öldürmüştür?

2- Olayın veya olayların belgesel kanıtlanması, tarafsız göz şahitleri ve “kanıt cesetler” var mıdır?

3- Suç ve ceza kişiseldir, intikal edemez, devredilemez, paylaşılamaz.  Suçlu kimdir ve buna kimin yetkilendirdiği mahkeme,  “olaydan önce cari hukuk kuralları içinde” nerede, ne vakit karar vermiş ve alenen duyurmuştur?

4- Bugünkü yasa ve hukuk kuralları ancak ilan tarihinden sonraki olaylara uygulanabilir!

5- Kişilerin, varlığı kanıtlanmamış ve uygulama yetkisiyle imkânı olmayan hususlarda düşünmeleri, tartışmaları, yekdiğerlerini karalamaları, husumet tohumlarını ekmeleri resmen APTALLIK değilse bir AKILLININ ortaya çıkıp bunu anlatması ve “Bin bir Gece Masallarındaki Kırk Haramilerin servetini paylaşamadıkları” için kavga nihayetinde sözü edilen hazine paylaşımıyla zengin olunacağının kanıtlaması gerekir! (Not: Birinci Dünya savaşında ansiklopedik belgelerde toplam kayıp 20 milyon kadardır. Ülkelerin ölü-esir-yaralı ve kayıpları listeler haline görülebilir. Ancak hiçbir yerde ne Ermeni adını ne de böyle “astronomik” kayıp görebildim. Ansiklopedik kaynakların hepsi bu çok büyük kaybı (gerçek ise) bunu neden istatistiklerinde çok daha ufak sayıları alırken “milyonu” unuttular?)

Bu nedenle bazı şarlatanlar sizleri yoktan zengin edeceklerini vaat ederlerse ve sizden parasal veya bedensel katkıları “peşinen isterse” başarı şansınız “saadet zinciri” dersi gibi olacaktır.

BÜYÜK YALAN kitabının 1’ci bölümünde “TAŞNAK Vatanperverlik” sisteminin “vermezsen ölürsün”, “kimseye sorma-söyleme yoksa mahvolursun” yasalarından örnekler verilmiştir. Düne kadar yaklaşık 140 yıldır Ermeni Hınçak ve Taşnak Grupları en şahane performansları yapmış iken, Türklerden öyle bir “FETÖ ve İmam ağabeyler çıktı ki,  Taşnak ve Hınçakların kırılmaz sanılan eski rekorları bin misli kırıldı, seksen milyonun sosyal ve devlet yapısı, fanatik şarlatanlar tarafından yarım asırda düzelemeyecek kadar yıkıma uğratıldı. Demek ki, dürüstlük veya kötülükte kişinin inançları ve kutsal kitapları değil, karakteri ve onuru esastır.

Hukuksal ve insancıl yalın mantığı unutarak bir an için “şarlatanları ciddiye alacak olursak” bu defa rivayet edilen masalları ve saptırmaları değil, önemine göre “sahici belgeleri” dayanak olarak almaya mecburuz.  Bunca “soykırım lafına rağmen” şimdiye kadar kitlesel ve devlet emriyle yapılan katliamları teyit eden “tarafsız ve güvenilir veya hukuken değeri olan bir belge” gördünüz mü? Ben yirmi yıldır sahici tek bir güvenilir kanıt belge görmedim; Ermeni arşivleri ilelebet kapalı kalacaktır, zira kan lekesiz belgeleri yoktur. Bu nedenle, bütün dünya bir an için “böyle saçma iş olur mu?” diye soracağına, sokaktaki “katilleri asalım” çağmışlarını (cinayet yokken) tartışmaktadır. Soykırım mızıkacılarına sorun, mademki 1915’te 1.300.000 olan Türk Ermeni nüfusundan 1 veya 1,5 milyon Ermeni 1915’lerde öldüğüne göre, Paris Barış Konferansında verilen 26 Şubat 1919 tarihli resmi muhtıranızda, o gün itibariyle, Türkiye’de 1.403.000 Ermeni’nin (çoğalmış) yaşadığını yazmadınız mı?

 

 

Payitaht-ı İflas

24 AĞUSTOS 1854,

Sultan Abdülmecid İngiltere ile ilk “DIŞ BORÇ” sözleşmesini yaptı.

Meşhur “CARİ AÇIK” kavramı o dönem başlar.

Kırım Savaşı’nın masraflarını karşılamak için ilk olarak dış borç alınmıştı.

Aslında tam öyle de değildi, devletin hazinesinin savaş etmeyi bırak, devleti idare edecek tek kuruşu kalmamıştı, ama borcu da yoktu.

Kırım Savaşı, İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ni borçlandırılarak iflas ettirme oyunuydu.

Filmi geri saralım, öncesine dönelim:

Sultan Abdülmecid tahta çıktığında tarih 1839 yılını gösteriyordu.

Babası yenilikçi padişah olarak anılan 2. Mahmut ölünce tahta çıkıyor.

Abdülmecid ünlü Tanzimat Fermanı’nı ilan ettiren sultan olarak tarihe geçecektir.

Sultan Abdülmecid, babası gibi yenilikçi biriydi de, batılılaşmayı abartılı lüks bir yaşam için “ithalat yapmak” olarak anlamıştı!

Henüz 17 yaşında, “TAHT”a çıktığı gibi hızlı bir hayat sürdü.

39 yaşına kadar yaşadı, 22 sene saltanat sürdü, öldüğünde 25 karısı, 43 çocuğu vardı.

Yakışıklı, ince ruhlu, hattat bir sultandı, sanattan da anlıyordu.

Avrupa’da ne yenilik varsa, olduğu gibi İthal etti.

Çoluk çocuğu da fazla olunca herhalde, eski saraylar dar geldi, 5 milyon “Osmanlı Altınına mal ettirdiği Dolmabahçe Sarayı’nı Ermeni asıllı ünlü mimar Garabet Amira Balyan ve oğlu Niğogos Balyan’a yaptırdı.

(Devletlu’müze, yeni yapılı, sahilde boğaz manzaralı saray yakışmaz mı!)

Kızlarını da görkemli düğünler ile evlendirdi.

O kadar para harcıyordu ki, tüm bankerler Osmanlı’ya “biz borç verelim” diye yarışıyordu.

Sultan Abdülmecid’in ölüm döşeğinde ” beni kadınlarım, kızlarım bitirdi” dediği söylenir.

Yani insan üzülmüyor değil, sultan iyiniyetli ama etrafı kötü!

Pek bir tanıdık geldi değil mi?

Boşuna “Kanuni Sultan Süleyman” dizisini yapmışlar, Sultan Abdülmecid dizisi yapsalar daha entrika dolu dizi senaryosu olurdu.

Hayali senaryo da gerekmez, sultanın normal hayatını yazsan zaten çok renkli, hem de konu hep harem civarında geçiyor!

(Sultan haremi severdi, ama yol yaptı yol !)

Haliç’teki ünlü Galata Köprüsü’nün yapımı da sultanın dönemindedir.

Dolmabahçe Sarayı (1853), Beykoz Kasrı (1855), Küçüksu Kasrı (1857), Mecidiye Camisi (1849), Teşfikiye Camisi (1854), Hırka-i Şerif Camisi (1851).

Gureba Hastanesi (1845-1846).

Tümü Sultan Abdülmecid döneminin borçlanarak yaptığı eserlerdir.

Sultan Abdülmecid ölünce, tahta oğlu Sultan Abdülaziz geçti.

Sultan Abdülaziz, Dolmabahçe Sarayı’nı babam yaptırdı da, ben aşağı kalır mıyım, Anadolu Yakası’na da ben bir saray yaptırayım diyerek, Beylerbeyi Sarayı’nı(1861-1865) Ermeni asıllı mimar Sarkis Balyan’a inşa ettirdi.

(Kayserili Ermeni asıllı Balyan ailesine sülalecek her işi yaptırmışlar, o zamanın TOKi kadrosu)

Hem de çalışanlar(5000 kişi) daha şevkli olsun, daha sanatsal iş yapsın diye canlı müzik eşliğinde konser verilerek!

Sultan Abdülaziz, daha sonra “TAHT”a geçecek olan Kardeşi Abdülhamid’in isteğiyle, 4 milyon “Osmanlı Altın”ı ödenerek meşhur Çırağan Sarayı’nı(1871-1876) devletin kadrolu mimarları Balyan ailesinden Niğogos Balyan’a yaptırdı.

Çırağan, Fransızca “Işık” demekti.

(Işık mışık, sübliminal bir mesaj çağrıştırıyor, o dönemin fetöcülerinin kökleri mi dir, ne’dir bilemedim, fakat buradan rahatlıkla Osmanlıyı ‘da kandırmışlar diyebiliriz)

Ne acıdır ki; Çırağan Sarayı 1. Dünya Savaşı sonunda, Yedi Düvelin İstanbul’u işgal ettiği dönemde, işgalci Fransız ordu mensuplarının mesken yeri olarak kullanılacaktır!

Öncekiler gibi bu lüks saray da dış borç alınarak yapılmıştır!

(Kaynağı maynağı sorma, yol yaptık, köprü yaptık, cami yaptık, saray yaptık her şey millet için demiş olma ihtimalleri yüksek)

Bunların hepsinin dış borçla yapılmış oluşu, yıllar sonra borç ödenemeyince, faiz birike birike 1881 yılında Osmanlı Devleti’ni de iflas ettirdi.

Müsrif babasından ve kardeşinden yüklü borç kalan 2. Abdülhamid (çok üzülmüş olacak ki) İngiltere ile Düyun-u Umumiye denilen borçların yeniden yapılanması için anlaşma yapacaktı.

Gerçi 2. Abdülhamid babasının ve kardeşinin yaptıklarından dolayı pek akıllanmışa benzemiyordu.

Dolmabahçe Sarayı sahilde, manzara iyi de, orayı korumak zor olur bahanesiyle, eski ya da yeni mevcut sarayların hiçbirini beğenmedi, kendi yaptırdığı Yıldız Sarayı’na taşındı.

Yıldız Sarayı’nın etrafını da yüksek duvarlarla çevirdi.

(Her şey devletin bekası için)

Borç ödedi denilen Sultan Abdülhamid’in, tüm bunları define bularak mı yaptığı ciddi merak konusu!

…Ve Yıl 1923,

Yeni devlet Türkiye Cumhuriyet’i kuruldu, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk Osmanlı’dan kalan tüm borçları ödemeyi taahhüt edecekti.

Devlet işleri böyledir, inkâr edemezsin, kimisine dedesinden torunlarına MİRAS kalır, kimisine de böyle BORÇ!

 

 

Telâhuk – u Efkâr

Müslümanların; İslâm’ın sosyal ve toplum hayatındaki saadet ve mutluluklarının anahtarı; şer’î / dinsel meşverettir. Dinin gösterdiği çerçevede, Kur’an’ın kat’î ve kesin kaide, buyruk ve kurallarının dışında kalan her hususta yapacakları, yapmaları gereken meşverettir. Toplanıp bir araya gelerek edep, erkân dairesinde, saygı çerçevesinde birbirleri ile mes’ele ve problemlerini düşünüp taşınmaları, konuşup görüşmeleridir.

Çünkü “Ve emrühüm şûrâ beynehüm.” / “Onların aralarındaki işleri istişare iledir.” (Şûrâ, 38) âyeti kerîmesi şûrâyı; toplanıp aralarında mes’elelerini görüşüp konuşmayı, müşterek / ortaklaşa, topluca karara varmalarını esas ve asıl olarak emrediyor.

İnsanların yaptıkları, söyledikleri hemen hemen herşey tarihte kayıtlıdır. Doğrular, yanlışlar, ibret alıp almadıkları, uğradıkları mağlubiyet ve yenilgiler, kazandıkları zaferler ve yengiler; hepsi hepsi Tarih Dede’nin kayıtlarında mahfuz ve hıfzedilmiş hâlde mevcudiyetini muhafaza etmektedir. Ve bugüne kadar bu kayıt altına almalar devam etmiş ve yarınlar için de bu kayıtlara devam edilecektir. Ve zaten edilmektedir.

Yani tarih en büyük bir başvuru kaynağıdır. Ayırım yapmadan müspet menfî, lehte aleyhte, yanlış doğru her kaynağı; “Huz ma safa, da’ ma keder.” / “Her şeyin doğru, iyi ve güzel tarafını al. Yanlış, bozuk, kötü ve çirkin yanını bırak.” Meal ve anlamındaki hükmü doğrultusunda gözden geçirmek; Tarih Dede’yle güzel bir meşverettir. Ona danışmak, onun fikrini sormak ve almaktır.

Ayrıca “Ulu sözü dinlemeyen; uluya kalır.” ata sözümüz bizleri ikaz edip uyarmakta, meşveret ve danışmanın, bir bilene sormanın; ehemmiyet ve önemini bize hatırlatmaktadır. Çünkü:

 

Önünde bir nur parlar up uzun

Tarih olduğu müddetçe kılavuzun (Muhsin Bozkurt)

 

Zaten milletler tarih boyunca birbirleriyle fikir alışverişinde bulunmuşlar. Bir bakıma bunu Tarih Dede’ye başvurarak gerçekleştirmişlerdir.

Böylece TELÂHUK – U EFKÂR / FİKİRLERİN BİRLEŞMESİ sağlanmış. İnsanlık bu ilmî / bilimsel meşveret / danışma sayesinde; zaman kaybetmeden, yekdiğerinin buluş, biliş ve yapışlarından yararlanarak; her biri, medeniyet duvarının yükselmesi için birer tuğla koymak suretiyle; istenen sonuca az zamanda, daha kolay ulaşmayı bilmişlerdir.

Demek ki, bugün ulaşılan çağdaş terakkî / bilim ve teknikteki baş döndürücü yükseliş; tarihle meşveretin, tarihe danışmanın bir semeresi, bir meyvası ve bir sonucudur. Zaten:

 

“Çıkar âsâr-ı rahmet ihtilâf-ı rey-i ümmetten.”

 

Yani rahmet eserleri, farklı fikirlerin karşı karşıya gelmesinden çıkar. Aynı sahada çalışan değişik fikir erbabının; aynı konudaki fikir alışverişinde bulunmalarından çıkar.

Demek ki, her asır ve zamanın insanları; tarih vasıta ve aracılığı ile birbiriyle meşveret etmişler, bilgi alışverişinde bulunmuşlar. Tüm insanlığın ilim ve fende yükselişinin temellerini, meşveretle / el birliği ile atmasını bilmişlerdir. Bu bakımdan nev’imizle -hangi milletten olursa olsun- yani bizim gibi insan olan; icat ve buluş sahibi insanlarla; ne kadar iftihar etsek, övünsek ve gurur duysak azdır. Öyleyse bugün bizlere düşen vazife ve görev; o hakikî şurayı yapmak, içeride ve dışarıda meşveret denen bilgi alışverişinde bulunarak eksiklerimizi gidermek, daha ilerilere bizleri götürecek bilgi, buluş ve manevî enerjilerden kendimizi mahrum ve yoksun bırakmamaktır.

Unutmayalım ki, Koca Asya kıt’ası bu çeşit meşveret ve şurayı ihmal ettiği için, Batı’dan geri kalmıştır. Fakat şimdi uyanmış, ilim ve fende dünya ile gereken ilmî, bilimsel ve teknik meşveret ve danışmayı yapmakta. Bilgi alışverişinde bulunmakta. Karşılıklı bilgi akışı olmakta. Böylece, dışa kapalılıktan kurtulmuş. Hattâ bilgi alışverişinde bulundukları Batı’yı geçmek üzere olup, kendine güven veren bir anlayış içindedir. Dünyanın son demlerinde, dünyayı maddî-mânevî bir rahatlatmanın eşiğine getirecek durumdadır. Bunda aziz, mübarek ve asîl Türk milletinin de büyük dahli ve rolü olacağı muhakkaktır.

 

 

Meral Akşener’le Birlikte Nihat Gürer’i Andık

18 Nisan Çarşamba baskın seçim kararının alındığı tarihi bir gündü. Bu haber üzerine bütün dikkatlerin üzerinde toplandığı İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener programını iptal etmedi, İzmit’e geldi.

Büyük bir kadirşinaslık göstererek, ağabeyi merhum Nihat Gürer’i anma toplantımıza iştirak etti. Çok duygusal bir konuşma yaparak, ağabeyinin hayatında ne kadar önemli yeri olduğunu anlattı.

Meral Akşener’in Ağabeyi merhum Nihat Gürer, Kocaeli’nin değerlerinden ve Türk Milliyetçilerinin saygı duyduğu önemli bir isimdi.

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın kurucularından ve başkanlarından olan Nihat Gürer bir dava ve gönül adamıydı. Her kesimin sevip saydığı bir kanaat önderiydi.

Bu yazımda, anma programını düzenleyen Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın Başkanı ve Nihat Gürer’in bir dostu olarak açılışta yaptığım konuşmamı paylaşmak istiyorum.

***

Bu programın adı “Nihat Gürer’i anma” olmayacaktı. “Nihat Gürer’e Vefa Gecesi” yapacaktık.

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak büyük hizmetleri geçmiş dava ve gönül adamlarına saygımızı, vefamızı, şükran duygularımızı paylaşmayı sağlıklarında iken yapmayı tercih ediyorduk.

“Vefa Gecesi” yapmayı planladığımız sıradaki ilk büyüğümüz Nihat Gürer’di.

Ama insan sevdiklerine bu yaşta ölümü yakıştıramıyor. Kendisine vefa gecesi yapmayı planladığımız sırada sağlık durumu bozuldu. Hasta iken böyle bir gece yaparsak moralini bozabiliriz endişesi ile “hele bir iyileşsin” diye bekledik.

O’nu ebediyete uğurladıktan sonra bu eksiğimizi, kusurumuzu bir nebze telafi edebilmek, O’nu saygıyla, rahmetle, minnet ve şükran duygularımızla anabilmek için bu “anma” programını yapıyoruz.

21 Ocak 2017’de Kocaeli bir ulu çınarını, Türk milliyetçileri bir bilge büyüğünü kaybetti. Ben de 37 yıldan bu yana ailecek çok yakın görüştüğüm, kendisi ile sohbetlerimden ve istişarelerimden çok şey öğrendiğim bir ağabeyimi kaybettim.

Nihat Gürer içinde bulunduğu imkân ve şartlardan daha büyük etki alanı yaratan bir insandı. Doğuştan lider vasıfları olan karizmatik, baskın karakterli bir kanaat önderiydi. O kendi kendisini yetiştirerek “aydın” sıfatını hak eden kişilerdendi.

Kendisi ile sohbet eden nice profesörün, önemli devlet adamlarının, tecrübeli bürokratların O’nun konuşmalarını saygıyla dinlediklerine, fikirlerini takdirle karşıladıklarına defalarca şahit oldum.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, TBMM Başkanlığı, Bakanlık, milletvekilliği, Valilik vd görevlerde bulunmuş çok önemli zatların kendisine “abi” diye hitap ettiği isimdi.

Bulunduğu her mecliste sohbetin seyrini etkileyen, yönlendiren kişi olurdu.

Türkiye’nin ve Türk Dünyasının meselelerini kendine dert edinmiş bir dava ve gönül adamıydı. Hastanede yatarken, ağrılar içinde iken bile sohbetleri daima memleket meseleleri ile alakalıydı.

Stratejik düşünen, büyük meselelerin arka planını ve detaylarını görebilen bir bakış açısı vardı.

Tarihe meraklıydı. Siyasi analizlerini tarihi perspektif içinde yapardı. Belki de bunda kız kardeşi Meral Akşener ve bir kızının tarihçi olmasının bir payı vardı.

Kendisi ile uzun süre sohbet etme imkânına sahip olan dostlarının O’nun anlattıklarından kitap dolusu bilgiler edindiğini, yepyeni bakış açılarına yelken açtığını söyleyebilirim.

İyi bir eş, iyi bir babaydı. Eşi Melek hanımla birlikte üç kızını çok iyi yetiştirdi. Banu ilahiyatçı, Nihal tarihçi ve Hilal işletmeci olmuştu. Kızlarıyla hep gurur duyardı. Kardeşi Meral Akşener’in yetişmesinde ve siyasetteki başarısında payı çok büyüktü.

Nihat Gürer Kocaeli’de her siyasi görüşteki insanlarla diyalog kurmuş, her kanattan insanların sevgi ve saygısını kazanmış bir müstesna insandı.

Arkasında yeri doldurulması güç büyük bir boşluk bırakarak gitti.

Hayatını çok verimli yaşadı. Çok önemli sosyal işler yaptı. Hepsinden önemlisi gönüller kazandı, dostlar biriktirdi.

Arif Nihat Asya’nın deyimiyle O’nun ömrünün “boyu” pek uzun olan olmasa da, “eni” çok fazla oldu.

O’nu kaybedince içimde hissettiğim sadece yoğun bir acıdan ibaret değildi. Asıl hissettiğim her daim güvendiğim, sevdiğim, saydığım bir ağabeyimin bıraktığı derin boşluk duygusuydu.

*********************************

Nihat Gürer ve Kocaeli Aydınlar Ocağı

Nihat Gürer 1980 öncesi MHP Kocaeli İl Başkanı ve PETKİM’de çalıştığı yıllarda etkili bir işçi lideriydi. 1980 İhtilali olunca siyasi partiler kapanmış, siyaset kanalları tıkanmıştı.

Nihat Gürer ve çevresindeki bir avuç idealist insan “her dönemde vatan için, millet için yapacak bir şey vardır” düşüncesiyle arayışa girdiler.

Kocaeli’nin sosyal ve fikir hayatında etkili olabilecek bir sivil organizasyon oluşturmaya çalıştılar. Başından beri benim de içinde bulunduğum bu çalışma sonucu 1985 yılında Kocaeli Aydınlar Ocağı kuruldu. Ocağın kuruluşunda emeği geçenlerin öncüsü Nihat Gürer’di.

Kocaeli Aydınlar Ocağı bugüne kadar yaptığı hizmetlerle, sadece Kocaeli’nin en önemli STK’larından biri olmakla kalmadı, Türkiye’deki Aydınlar Ocakları arasında çok itibarlı bir yer edindi. Ocağımız O’nun ve diğer başkanlarımızın yönetiminde geniş ufuklu düşünen, stratejik hedeflere uygun faaliyetlerin yapıldığı bir STK oldu.

Ben de çeşitli kademelerde görev yaptıktan sonra yaklaşık 7 yıldır bu Ocak’ta başkanlık görevini yapmanın hazzını ve gururunu yaşıyorum.

Nihat Gürer benim görev yaptığım dönemde de İlim İstişare Kurulu Başkanımız oldu. Her zaman bana ve arkadaşlarıma moral ve tecrübe desteği verdi. Sağlığının elverdiği bütün toplantılarımıza katıldı.

O’nu bir Aydınlar Ocağı mensubu olarak da hep şükranla anacağım.

İyi ki, bu dünyaya bir Nihat Gürer gelmişti ve iyi ki ben O’nun dostu olma şerefine nail olabildim.

Rahmetli Nihat Gürer Ağabeyimize, daha önce ebediyete uğurladığımız Kocaeli Aydınlar Ocağında emekleri ve hizmetleri olan diğer dostlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum.

Şahsi hiçbir beklentileri olmadan vatanımız, milletimiz ve değerlerimiz için yaptıkları hizmetlerin, varsa kusurlarına kefaret olmasını diliyorum.

Biz Nihat Gürer Bey’den ve sonsuzluğa uğurladığımız diğer üye dostlarımızdan razı idik, Allah da onlardan razı olsun.