26.6 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 625

Türk Sağı’nın Amerikan Seviciliği

Yada TÜRK HALKI’NIN BATI SEVİCİLİĞİ başlığı mı daha uygun düşerdi? Osmanlı‘dan bugüne milliyetçi ve muhafazakâr özellikleriyle maruf halkımızın Tanzimat sonrasındaki 180 yıllık zaman zarfında İngiltere, Fransa, Almanya, Amerika gibi ülkelerle münasebetlerine bakın; ya vassal & senyör ilişkisidir, ya da metres hayatıdır. Ve fakat milliyetçiliğimizden, muhafazakârlığımızdan da kıl kadar eksilme olmamıştır nedense.

1838 Baltalimanı Antlaşması ile 1948 Marshall Yardımı Anlaşması arasında metbuiyet ilişkisi bakımından bir fark yoktur. Veya 2008 AB Müktesebâtı..

Osmanlı saraylarında görev yapan cariyeler arasında has odalık, peyk ve gözde olanların ‘ikbal’ yani Padişahla karı-koca hayatı yaşayan ama genelde çocuk sahibi olmayan ünvana erişmek için yarış vardı. 4 ilâ 6 arasındaki bu maaşlı ikballerin bir tanesi de ‘baş ikbal‘ pozisyonuna yükseltilirdi. Şimdilerde diyeceğim ama değil, Atatürk sonrasındaki 70 yılın özeti; Batı’nın padişah olduğu ve bizim de göze girmek için birçok şeyi yaptığımız, roller bakımından da tarihî gerçeklikle ters orantılı bir hâli andırmaktadır.

Ben de dahil olmak üzere milliyetçi-ülkücü camia ile muhafazakâr-İslamcı camia evvelâ ülke içinde Komünizme karşı geliştirdikleri Cihad anlayışını 1979-1989 arası Rusya‘nın Afganistan‘ı işgaline karşı, 1992-1995 arası Sırbistan‘ın Bosna-Hersek‘i işgaline karşı, 1994-1996 arası yine Rusya‘nın Çeçenistan‘ı işgaline karşı hep zinde tuttular; gerek kültürel etkinliklerle ve gerekse sahada çarpışarak.

Hatta dıştan ‘sağ‘ olarak adlandırılan bu yapılanmaların ilk kanadı ikincisi olmaksızın 1991-1994 arası Ermenistan‘ın Karabağ‘ı işgalinde ve 1997, 2001, 2002, 2009, 2013 gibi yıllarda tansiyonu daha da yükselen Doğu Türkistan‘daki Çin zulmüne karşı cihadımsı faaliyetler yürüttü.

Yalnız Şair’in “Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihad” dediği gibi bu cihad bir tek Batı’ya sökmedi. Ne Amerika‘nın 1991’de Irak‘ı ilk işgalinde, ne 2003 ile 2011 arasındaki ikinci işgalinde; ne de 2011’de ABD ve müttefiklerinin hem Libya‘da hem de Suriye‘de bombardıman ardı iç savaş çıkarmalarında cihad’ın ‘c‘si söz konusu olmadı. Hatta her birinde ya yancılık veyahut figüranlık, illâ bir rol kapmaya da çalıştık.

Bu durumu 2013’te Âkil Heyeti‘ne cihadın hep Batı ötesi devletlere yönlendirilmesi meyanında “Türk Milletinin imanını Amerika mı kontrol ediyor?” diye sormuş ve 2014’te de “Âlem-i İslâmın imanını İngiltere mi kontrol ediyor?” diye genişleterek yazıya dökmüştük. Ve hatta o yıllardaki bir başka yazıda “Ne güzel iş, yürüyüş kararı gibi Amerika’dan sipariş: “Cihad yapılacak; yap!” demiş idik.

Netice-yi kelâm, Miraç Gecesi Ortadoğu‘da Müslümanlar dua ve niyazdayken Amerika, İngiltere, Fransa Suriye’yi bombaladı. Yok kimyasal silahlarmış, yok kıyamet füzeleriymiş, yok diktatörlükmüş; biz bu filmi çok gördük. Hastalığı teşhis eden biri olarak cihad falan beklediğimiz yok da bari bir kınama olsaydı. Afrin Operasyonu‘nu başarıyla ama Putin‘in aleni, Esad‘ın da örtülü desteğiyle tamamlayan bir ülkenin en azından kendi pişmiş aşına su döktürmeyecek sözler söylemesi gerekirdi.

Ne dedik: Destekliyoruz. Nasıl dedik: “Atılan füzeler içimizi serinletmedi; çok az vuruş yapıldı.” Ne demedik: Hukuksuz saldırı, içişlerine müdahale, barışı bozma ve savaşı derinleştirme. Niye demedik: Batı seviciliğimizden, Amerika’yla metres pardon stratejik ortak olmak isteyişimizden.

Bazılarının zihninde Amerika maalesef Allah‘tan daha büyük bir yer kaplıyor.

 

 

Bitmeyen Dava; Kıbrıs…

Bir ada!  Tam da Akdeniz’in ortasında…

Adı: Kıbrıs… Yazılışı altı harfli kısacık! Ama neredeyse 6 yüz yıldan bugüne bölgesinin en hassas noktası. Nice medeniyetlerin izi kalmış. Yüzyıllar boyunca değişik milletler hüküm sürmüş. Çoğu savaşlara sığınak, çoğu savaşların, merkezi olmuş.

Bu adada tarih boyunca yaşanan hep bir mücadele, adada yaşayanlar arasında hep bir kargaşa. Geleceğinin ne olacağına adada yaşayanların değil ama ada üzerinde türlü menfaatleri olanların kararını bekleyen bir ada…

Adada yaşayan iki ayrı halk; dili, dini, örfü, âdeti birbirinden farklı… Sadece kaderleri ortak çünkü bu ada onların vatanı…

Akdeniz’in ortasında bir ada. Adı altı harfli ama öylesine önemli ki! Neredeyse dünyanın gözü kulağı burada… Amerika’sı, Rusya’sı, İngiltere’si, Fransa’sı, Almanya’sı, İsrail’i, Katar’ı, İtalya’sı hepsi bu adayla ilgili!

Sanki orası onlara aitmişçesine, hepsi Kıbrıs’ta söz sahibi! Ama nedeni belli çünkü bu adanın çevresi trilyonlarca metreküp petrolle, doğalgazla bezeli. Bu adada söz sahibi olanın Ortadoğu’da da sözü, gücü geçerli… Belli ki; böylesine büyük bir lokmayı onlardan başkası yememeli!

Ya adanın gerçek sahipleri? Kıbrıs’ta yaşayan adalılara ne demeli? Birisi Rum, diğeri Türk; Birisi Hristiyan, diğeri Müslüman. Biri Türkçe konuşur, diğeri Rumca. İki toplum da öylesine farklı ki!

Ama bir de ada üzerinde söz sahibiymiş gibi davrananlar var ya? Binlerce kilometre öteden adaya barış ancak bizim söylediklerimizle gelir, bunları yapacaksınız diyenler var ya!

Onlar için adada kimler varmış, kimler yaşarmış? Pek de önemli değildir! Öyle olsaydı zaten 1950’li yıllardan beri adada süregelen bu karmaşa çoktan sona erer; adalılar kendilerine uygun bir çıkış/çözüm yolu bulurdu…

Kıbrıs’a binlerce kilometre öteden müdahale edenler yetmezmiş gibi; bir de İngiliz tarafı vardır, adada yaşayan; Osmanlıdan hatıradır, 1878’den beri orada… Her olayın içindedir ama yaşananların görünmez yüzüdür! Savaşlar yaşanır, barış adına görüşmeler vardır, çözüme temel konular açıklanır, taraflar oturur masaya, müzakereler, müzakereler…

En nihayetinde bir çözüm metni çıkar ortaya ama o da ne? Olmadı yeni baştan, bu metnin şurası bana uymaz, burası adadaki üslerimin geleceğine aykırı! Burasında Türler olmamalı, adadaki yabancı askerler öncelikle adadan ayrılmalı, göçmenler evlerine dönmeli, adaya sonradan yerleşenler kesinlikle adadan gitmeli. Sürer de, sürer neredeyse 60 yıldan beri bitmeyen bu dava.

Nesiller geldi geçti. Hala Kıbrıs konuşulur. Bu süreç hep böyle devam ederse eğer; Kıbrıs’ta ne çözüm, ne de Kıbrıs’ın geleceği olur…

Ne zaman ada halkını baş başa, bırakırlar. Her iki tarafta hiçbir ülkenin baskısı olmadan müzakere masasına otururlar. Ne ABD, ne İngiltere, ne de BM. Konunun içinde olur… Çözümü birlikte bulur, adanın geleceğini birlikte kurarlar.

Yukarıda sıraladığım hususların hepsi bir rüya. Gerçek olsaydı zaten çoktan bitmişti bir türlü sonlanmayan bu dava. Bu rüyanın gerçek olması imkânsız! Çünkü ada üzerinde sinsi emeller besleyen ülkelerin olduğu, bu ülkeleri kendisine kalkan yapan Rum tarafının ada benimdir tavrı sürdüğü, Kıbrıs Türk tarafına da sen adanın azınlığısın dendiği sürece;  Kıbrıs’ta bu dava bitmeyecektir. Yunanistan’ın bu adada da söyleyebileceği bir tek şey dahi bulunmamaktadır, çünkü ada tarihi boyunca Yunanistan bu adada hiç olmamıştır.

Ama bu davaya son noktayı koyacak bir ülke vardır ki, o da Türkiye’dir. Kim ne derse desin, hangi ülke ada üzerinde hangi emeller peşinde olursa olsun. Kıbrıs’ta 307 yıl boyunca hükümran olan, 1974’ten bu yana adada barışı sağlayan Türkiye ne zamanki son sözünü söyleyecek, bu dava ancak o zaman bitecektir.

 

 

Tarih Bilincine Adanan Bir Ömür Prof. Dr. ABDÜLKADİR DONUK Armağanı

0

Emekliye ayrılan öğretim üyeleri için mesleğe devam eden mesai arkadaşları tarafından ‘Armağan Kitap‘ hazırlanması, Müslüman Türk’e has kadir-kıymet bilirliği, vefa duygularını ortaya koyan güzel âdetlerimizdendir. Özellikle kitabı hazırlayanlar arasında vaktiyle öğrencisi olup da ‘Profesör‘ unvanı ile emekli olanın bıraktığı boşluğu dolduran kişilerin bulunması, çalışmaya mâni katıyor, hazırlanan ürünün değerini artırıyor. ,

Geçmişten Günümüze Türkistan Tarihinin Bilinmeyenleri‘ adı ile hazırlanan 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde 447 sayfalık eser; hazırlayanların ve makaleleriyle katkıda bulunanların yüz akıdır. Parlak bir akademik hayatı şerefle ve üstün başarıyla tamamlayan Abdülkadir Donuk için de gurur vesilesidir. Armağan kitabındaki makalelerde, bugüne kadar işlenmemiş konuların ele alınması ve daha önce başka bir yayın organında yayınlanmamış olması, esere paha biçilmezlik vasfı kazandırıyor.

Prof. Dr. Muallâ Uydu Yücel ve Araştırma Görevlisi Fatma Aysel Dıngıl Ilgın editörlüğünde hazırlanan, Ekim 2017’de yayınlanan eserde yer alan makalelerin başlıkları ve yazarları:

1-Önce İnsan: İlmî Rehberim, Hocam, Mânevî Babam Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Prof. Dr. Muallâ Uydu Yücel,

2-Millî ve Manevî Değerlerin Savunucusu Prof. Dr. Abdülkadir Donuk: Prof. Dr. Abdülkerim Özaydın,

3-Abdülkadir Donuk Hayatı ve Eserleri: Prof. Dr. Muallâ Uydu Yücel,

4-Batı Edebiyatında ve Sanatında Hun ve Attila Algısı: Araştırma Görevlisi Fatma Aysel Dıngıl Ilgın,

5-Kars Yöresinde Bulunan Kaya Resimleri ile Çin’de Hun ve Göktürk Dönemine Ait Kaya Resimlerinin Karşılaştırılması: Doç. Dr. Eyüp Sarıtaş,

6-Gustave Schelegel’in Tesbitine Göre Köl Tegin Yazıtı’nın Çince Târihlendirilmesi: Yrd. Doç. Dr. Mehmet Zeren,

7-Terhin Yazıtı’mn Târihî Açıdan Değerlendirilmesi: Prof. Dr. Saadettin Yağmur Gömeç,

8-Batı Türklüğünde Ay İsimlerinin Gelişimi: Prof. Dr. Tuncer Baykara,

9-İslâmiyet Öncesi Türk Kültüründe Tasvir Yasağı: Yrd. Doç. Dr. Münevver Ebru Zeren,

10-Hazar Kağanlığı’nın Musevîliğe Geçişi: Doç. Dr. Hasan Demiroğlu,

11-Oğuz Boyları ve Hayat Ağacı Motifinin Metafizik Arka Planı: Yrd. Doç. Dr. Gözde Sazak,

12-Fahrü’d-dîn Es’ad-ı Gorgânî’nın ‘Vîs u Râmîn‘ Romanı ve Parth / Arşakıdler Devrinde Merv Şehrinde İlk Nevrûz Kutlama Töreni: Prof. Dr. Mehmet Tezcan,

13-Haçlılar Karşısında İlk Türk Lideri / Sultan Birinci Kılıçarslan: Prof. Dr. Birsel Küçüksipahioğlu,

14-Emîr (Melik) Gazi (1104-1134): Prof. Dr. Muharrem Kesik,

15-Haçlılar’a Karşı Mücâdelenin Önde Gelen Liderlerinden Nûreddin Mahmud B. Zengî (1146-1174): Prof. Dr. Ebru Altan,

16-Konuralp’in Nökerlerinden Eflagan ve Zamanı: Prof. Dr. Enver Konukçu,

17-Fâtih Sultan Mehmed Dönemi Osmanlı-Karamanoğulları Mücadelesi: Doç. Dr. Yahya Başkan,

18-Or Kalesi’nin Kazak ve Rus Târihindeki Yeri ve Önemi: Prof. Dr. Orhan Doğan,

19-Azerbaycan Târihinde Kaçak Hareketleri ve Kaçak Nebi Destanı: Prof. Dr.  Nesrin Sarıahmetoğlu,

20-Türkçülüğe Toplumsal ve İktisadî Muhteva Kazandırma Girişimi Olarak Halkçılık Düşüncesi ve Halka Doğru Mecmuası: Prof. Dr. Abdullah Gündoğdu,

21-Sovyet İdeolojisi ve Emir Timur Târihinin Yeniden İnşası: Prof. Dr. A. Ahat Andican,

22-Wilhem Kiesewetter’in Gözünden Kırım Tatarları: Yrd. Doç. Dr. Kamelya Tekne,

23-Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprülü’nün Sovyet Sosyalist Birliği Bilimler Akademisi Haberleşme Üyeliğine Seçilmesi Konusu Üzerine: Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya,

24-Hariçte Türkistan Dâvâsının Dönüm Noktası: 15 Mart 1952 Târihli Ankara Toplantısı: Yrd. Doç. Dr. Ömer Kul,

25-Şorlar Üzerine Bir Deneme: Doç. Dr. İlyas Topsakal, 26-Kazak Târihi Yazımına Eleştirel Bakış-3: Prof. Dr. Osman Yorulmaz,

26-Somut Kültürel Bir Miras Olarak Arşivler: Prof. Dr. İshak Keskin,

27-İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Genel Türk Târihi Anabilimdalı Düşünceler: Prof. Dr. Gülçin Çandarlıoğlu.

*  *  *

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk, târih ilminin; geçmiş zaman hakkında kronolojik bilgiler vermenin ötesinde, devlet idârecilerinin ve milletin, içerisinde bulunduğu zaman dilimini tanzim etmesi ve gelecekle alakalı projeler üretmesine en büyük katkıyı sağlayan hazine olduğunu bilen, dolayısıyla târih şuuruna sâhip bir ilim adamıdır. Hakkında hazırlanan armağan kitabının adı, O’nun bu husûsuyetiyle örtüşmektedir.

O, târih ilminin parlak yıldızlarından biri olan Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu’nun hayrü’l-halefidir. İlmî disiplini ve vukufiyeti, ilim insanı yetiştirme hususundaki mahâreti ve yardımseverliği sevecenliği, hayr-hah özelliği ile hayrü’l halefler yetiştirdi. O sebeple uzun yıllar hayırla anılmayı hak etmiştir.

Eserde yer alan makaleler, gerek muhtevasından ve gerekse her birinin sonunda yer alan kaynakçaların ciddiyetinden ve çokluğundan anlaşıldığına göre hem târih araştırmacılarının hem de profesyonel ve amatör târihçilerin ve de târih meraklılarının sık sık başvurmak ihtiyacını hissedecekleri başucu kitabı vasfına sâhiptir. Kısa zamanda tükeneceği muhakkak olan eserin birinci baskısına yetişemeyen yazılarla ve yeni gelecek makalelerle neşredilecek ikinci baskının daha da zengin olacağı şüphesizdir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

ABDÜLKADİR DONUK HAYATI VE ESERLERİ

Prof. Dr. MUALLÂ UYDU YÜCEL

24 Mart 1948 târihinde, çiftçilik yapan bir ailenin ikinci çocuğu olarak Adana’nın Ceyhan ilçesinin Kırmıt nâhiyesinde dünyaya gelmiştir. Aileye daha sonra 6 kardeş daha katılacak ve böylece 10 kişilik Donuk ailesinin babası, o yılların getirdiği sıkıntılar içerisinde yaşanılan meşakkatli hayatın ağır yükünü taşıyabilmek için (Abdülkadir ve Abdülgaffar) hâriç 8 çocuğu ile Amerika ya göç etmiştir.

Abdülkadir, ilkokulu doğduğu köyde, ortaokulu ve liseyi Ceyhan’da okumuştur. 1968 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümüne kaydolmuştur. Hayatın zorlu yüzü, daha öğrencilik yıllarında O’nu, çalışma hayatına atılmaya sevk etmiş ve Bayındırlık Bakanlığı Yapı İşleri Genel Müdürlüğü 1. Bölge Müdürlüğünde Sürveyan olarak çalışmaya başlamış ve bu görevini, öğrencisi olduğu fakültede bekçi kadrosunda göreve başlamak maksadıyla istifa ettiği 1 Aralık 1969 târihine kadar devam ettirmiştir. Böylece üniversitedeki öğrenim hayatı boyunca ailesinden yardın almadan tahsilini tamamlamıştır.

Öğrencilik yıllarında hem Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ın hem de Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu’nun dikkatini çekmiş ve bu dikkat O’nun ilim âlemine kazandırılmasını sağlamıştır.  Önce Fakülte’nin kütüphânesinde memur, diplomasını aldıktan sonra da Umûmî Türk Târihi Kürsüsü’nde asistan oldu. 1978’de ‘Doktor‘, 1983 yılında ‘Doçent‘, l989 yılında ‘profesör‘ unvanına hak kazandı. Genel Türk Târihi Anabilim Dalı Başkanı olarak 18 Ocak 2012 târihine kadar çalıştı.

Yaş haddini doldurmadan iki ay önce, 16 Ocak 2015 târihinde kendi isteği ile emekliye ayrıldı. Bu târihe kadar gerek, yurt içinde gerekse yurt dışında pek çok sempozyum ve konferansa katılarak bildiriler sundu, 46 yıl süren çalışma hayatı boyunca onlarca ilim adamı ve öğretmenin yetiştirilmesine de katkı sağladı.

Hocamız pek çok vakıf, dernek ve ocağın yönetiminde de görev almıştır. Bunlar arasında Türk Târih Kurumu, Aydınlar Ocağı, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, Doğu Türkistan Vakfı, Ayaz İsaki Vakfı’nı sayabiliriz. Bu arada İstanbul Üniversitesi Spor Birliği ve Kulübü’nde de yönetim kurulu üyeliği yaparak önemli hizmetlerde bulunmuştur.

Abdülkadir Donuk ilim hayatında daha çok İslam Öncesi Türk Târihi hakkında özellikle de kültür târihi hakkında araştırmalar yapmış ve orijinal bilgilerin Türk ilim âlemine kazandırılmasını sağlamıştır ki ‘Eski Türk Devletlerinde İdarî-Askerî Unvan ve Terimler‘ adlı çalışması bugün dahi üzerine başka bir çalışmanın yapılamadığı bir eser olarak önemini ve değerini muhâfaza etmektedir.

Prof. Donuk, bir kız ve Doç. Dr. olan bir erkek evlât babasıdır.

YAYIMLANMIŞ KİTAPLARI:

Prof. Dr. İBRAHİM KAFESOĞLU:

Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu kalbinde yaşattığı vatan ve millet sevgisini, yetiştirdiği binlerce öğrencisine aşılayan ve kaleme aldığı yazılarında Türklük sevgisini işleyen ender kişilerden biri olarak temâyüz etmiştir. Nitekim ele aldığı konuları hissederek yazar, fakat asla ‘hissî’ olarak kalem oynatmazdı. Târihî gerçekler ne ise aynen verilmesini isterdi. Târih tekerrür etmeyeceğine göre, geçmiş olaylar hakkında gocunmamızın da kendimize pay çıkarmamızın da yersiz olduğunu ifâde ederdi. Kafesoğlu, sâdece ilim adamı olarak değil, aynı zamanda değerli görüşleri ile Türk fikir hayatına yön vermiş müstesna bir şahsiyetti.  Türk milletinin lâyık olduğu şanlı ve şerefli mevkie yükselmesi hususunda elinden gelen her gayreti göstermiştir. Hattâ muhtemel tehlikeleri zaman zaman devleti yöneten idârecilere ve umumî efkâra bildirerek üzerine düşen vazifeyi yerine getirmiştir.   Sohbetlerinde, konferanslarında veya derslerinde ele aldığı mevzuyu en ince noktasına kadar anlatır, sorulan sualleri de en iyi şekilde cevaplandırırdı. Hemen herkesin ifâde ettiği gibi, hocanın derslerinde heyecanlanmamak ve o eski târihî günlerin haşmetini hissetmemek mümkün değildi.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

ESKİ TÜRK DEVLETLERİNDE İDÂRÎ VE ASKERÎ UNVAN VE TERİMLER

Abdülkadir Donuk’un, hacmi küçük, muhtevası kapsamlı bu eserinin benzeri yazılmamıştır. Kitapta yer alan terimlerle alakalı geniş açıklamalar; vazifeler ve sorumluluklar, her bir makama oturacak kişilerde bulunması gereken husûsiyetler anlatılmaktadır.

Açıklaması verilen unvan ve terimlerden bâzıları: Ağavat, Alpagut, Atabeylik, Bitikçi, Budun, Çabış, Çerağ, Çeri, Çor, Çuhadar, Devşirme, Eşkinci, Horasan,  Ilgar, İdikut, İkta,  Kalgay, Katun, Kışlak, Kurgan, Kut, Melik, Sökmen, Sü, Şad, Tanhu, Tardu, Tegin, Terken, Toy, Töre, Tudun, Uluş, Urug, Ülüş, Yabgu, Yuğ, Zeamet… Ve diğerleri.

Bu unvan ve terimlerin pek çoğu, Hun İmparatorluğundan Osmanlı devletine kadar bâzen aynen, bâzen de küçük değişikliklere uğrayarak devam etmiştir.

TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI:

Kemalpaşa Mahallesi, Bukalıdede Sokağı Nu: 4 Saraçhâne, Fatih-İstanbul.

Telefon: 0.212-511 10 06 Belgegeçer: 0.212- 520 53 63 e-posta: tdav@turan.org // internet: www.turan.org

 

TÜRK HÜKÜMDARLAR

Türk hükümdarları, Allah (Subhânehu Teâlâ) tarafından Dünyaya nizam vermekle vazifelendirildiklerini düşünmüşlerdir. Bunun için; ‘Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar‘ insanları, ‘Türk töresi‘nin himâyesine almak için çalışmışlardır. Fetihler dâima bu maksatla gerçekleştirilmiştir. Fethedilen ülke insanlarına, din ve mezhep farkı gözetmeksizin adâletle ve şefkatle muamele edilmiştir. Hattâ, yönetimi altındaki azınlıklara, kendi mahkemelerini oluşturma yetkisi verilmiştir. Türk siyâsî düşüncesinde, ‘devlet, halk içindir‘ prensibi hâkimdir. Nasıl ki sürü olmayınca çobana ihtiyaç yoksa, halk olmayınca da devletin gereği yoktur. Bir başka prensip de; ‘Hizmet etmekle kul, ‘bey’ olur.

Hükümdarlar gaflete düşüp vazifelerini yapmadıkları takdirde, Tanrı’nın kendilerinden hesap soracağını müdriktirler.

13 X 19 santim ölçülerinde, 60 sayfalık, hacimde hafif, muhtevâda ağır kitap, bir taraftan geçmiş dönemde Türk hükümdarların nasıl olduğunu anlatırken, günümüz yöneticilerine, nasıl olmaları gerektiğini lisan-ı münasiple anlatan bir pendnâme olarak değerlendirilebilir.

TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI

TÜRKLÜK MÜCAHİDİ İSA YUSUF

Oğuz Han’dan, Alparslan’dan, Sarı Saltuk’tan… Ve daha binlerce İran, Turan ve eren yolcusundan sonra İsa Yusuf Bey, Ata vatanından yeni ama acıklı, ama şerefli, ama bizi cihada çağıran yeni haberlerin müjdeci seyyahıdır.

Ona, ‘millî gençliğimizin alkış ve şükranını nasıl duyursak‘ dedik… Türk Edebiyatı Vakfı etrafında, onun getirdiği müjdeye kulak tutanlar toplandık… Devletimize de, diğer teşkilatlarımıza da duyurduk… 90 yaşının baharında, O’na bir minnettarlık çelengi sunduk… O sâyade bu kitap ve bu kitaba anlamını veren 8 Haziran 1991 İsa Yusuf Alptekin’e Minnettarlık Çelengi günü meydana geldi.

TÜRK EDEBİYATI VAKFI YAYINLARI:

Divanyolu Caddesi Nu: 14 Sultanahmet, Fatih, İstanbul.

Telefon: 0.212-527 50 32 Belgegeçer: 0.212-513 27 49  www.turkedebiyati.com.tr e-posta: tedev30@gmail.com

 

Bunların dışında, muhtelif dergi ve gazetelerde 134 adet makalesi yayınlanmış, değişik mevzularda 40 adet konferans vermiş, 10 adet tez çalışmasına danışmanlık yapmış, 13 adet doktora tezi çalışmasını yönetmiştir.

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk, emekli olduktan sonra İstanbul’da Beykent Üniversitesi’nde hocalık görevine devam etmektedir.

MUALLÂ UYDU YÜCEL

25.07.1966 târihinde Giresun’un Bulancak İlçesinde doğdu. İlk-Orta ve Lise tahsilini Trabzon’da tamamladı. 1989 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünden mezun oldu. Aynı yıl Târih Bölümü Genel Türk Târihi Anabilim Dalında Araştırma Görevlisi olarak göreve başladı. 1992 yılında ‘Türk’ün İslam’la Bütünleşmesi‘ adlı Yüksek Lisans tezini bitirdi. 1992-1993 öğretim yılında Doktora ders programını tâkip etti. l993-1995 yılları arasında Rusça öğrenmek ve doktora tezi konusunda kaynak çalışması yapmak üzere Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından Kazakistan’ın Almatı şehrine gönderildi. Yine bu yıllarda Almatı Devlet Üniversitesi’nin Doğu Dilleri Bölümünde Türk Dili, Edebiyatı, Târihi ve Kültürü ile ilgili dersler verdi. 1996’da tekrar Almatı’ya giderek 3 ay boyunca çok yoğun bir şekilde eski Rusça dersler aldı. 1998 yılında ‘doktor‘, 2000’de ‘Yrd. Doçent’, 2006’da ‘Doçent‘, 2011 yılında Genel Türk Târihi Anabilim Dalı’nda ‘Profesör’ unvânı aldı.

19.01.2012-19.01.2018 târihi arasında Genel Türk Târihi Anabilim Dalı Başkanlığı görevini yürüttü.  Evli ve iki erkek çocuk annesidir.

FATMA AYSEL DINGIL ILGIN

01.07.1987 târihinde Muğla’da doğdu. İlk-Orta ve Lise eğitimini Muğla’nın Bodrum ilçesinde tamamladı. 2009 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden ve aynı Fakültedeki Yandal Programı kapsamında Târih Bölümü’nden mezun oldu 2012 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Türk Târihi Bilim Dalı’nda Yüksek Lisans tezini tamamladı. TÜBİTAK bursu ile doktora tezi için araştırmalar yapmak üzere Berlin’e gitti.  Türkoloji Bölümü’nde Türk Dili dersleri verdi, Almanca ve Latince derslerine devam etti. 2015 yılında doktora tez araştırmaları için Macaristan ve Avusturya’ya gitti. Hâlen Doktora tezini yazmakta ve ilmî araştırmalarına devam etmektedir. Evlidir.

 

 

Geçen Bir Yılın Ardından

Şair demiş ya: “Ölmek için erken, sevmek için çok geç“. Aslında her ölüm, insanın bu dünyadan erken gidişidir. Kişi, kaç yıl yaşarsa yaşasın arkasında bıraktıkları dostları ve yakınlarının ruhunda derin boşluklar oluşturur.

Hele bu kişi Nihat Ağabey(Nihat Gürer) ise, dostları ve yakınları için asla yeri doldurulamayacak; iyi bir dost, iyi bir eş, iyi bir baba ve iyi bir ağabeydi. Hatta hayatı boyunca sürdürdüğü siyasi, ekonomik ve sendikal mücadelede de çok iyi bir rakipti.

Nihat Ağabeyi, 21 Ocak 2017 tarihinde kaybettik. Defnedileceği gün, İzmit’te olağanüstü denilebilecek mahşeri bir kalabalık vardı. Meğer sandığımızdan daha fazla sevenleri varmış. Memleketimizin hemen hemen her vilayetinden dostları, Nihat Gürer’e son vazifelerini yapmak için gelmişlerdi.

Kocaeli, 1970’li yılların başından itibaren hızlı sanayileşme sürecinde, iç göç olayını da beraberinde getirmişti. Bu yüzden nüfus itibarıyla gittikçe kozmopolitik bir yapıya bürünüyordu. Sovyetler Birliğinin dünyayı kasıp kavuran komünizm terörünün Türkiye’ye de dalga dalga yayıldığı vilayetler arasında Kocaeli vilayeti de vardı ve kimsenin kimseyi tanımadığı, kimseye güven duymadığı böyle bir ortamda tanıdım Nihat Gürer’i.

Daha henüz kendisini tanımadan çevremde ve çalıştığım işyerinde ismi sıkça geçen birisiydi ve hakkında konuşulanları dinledikçe merakımı uyandırıyor, kendisiyle bir an evvel tanışmak istiyordum. İşte böyle bir ortamda 1975 yılının Ağustos ayında tanıştık Nihat Ağabeyle.

Kimseyi tanımadığı, yeni bir şehre gelmiş ve yeni bir işyerinde çalışmaya başlamış benim gibi birisi için; insana güven veren, konuşurken gözlerinin içi gülen birisiyle tanışmak büyük bir olaydı.

MHP Kocaeli İl Başkanıydı, onun sayesinde birçok dost ve arkadaş edindim. Hele işyerinden birlikte çıkıp İzmit demiryolundan(bu günkü yürüyüş yolu) partiye giderken mutlaka birileri önümüzü keser hal hatır sorar ve fikir danışırlardı. Anlayacağınız daha genç yaşında Kocaeli’nin ombudsmanı ve geleceğin lider adayıydı o.

İyi bir siyasetçiydi:

Yurt içinde gittikçe dozunu artıran Komünist terör olayları, özellikle İstanbul’da her gün 3-5 kişinin kanlı teröre kurban gittiği günlerde olaylar Kocaeli ‘ye de sirayet etmiş, İstanbul’da vur kaç eylemi gerçekleştiren Komünistler, kaçıp saklanacak yer olarak en yakın vilayet Kocaeli ‘yi seçerlerdi. Yurt çapında Milliyetçi Hareket Partililerin ve ülkücülerin hayatları büyük ölçüde tehlikedeydi ve gün geçmiyordu ki, gazete ve radyolardan bir ülkücü veya MHP’li saldırıya uğramamış olsun. İşte böylesine kaotik bir ortamda Kocaeli de MHP il başkanı olarak görev yapmak o kadarda kolay olmasa gerekti.

Nihat başkan, böylesi fırtınalı günlerde sağduyulu hareketleriyle partililerini ve Kocaeli Ülkü Ocaklarını terörden uzak tutmasını bilmiş, birkaç münferit olay ve üç ülkücü şehidin(Ruhları şadolsun) haricinde 12 Eylül 1980 darbesine kadar başkanlığını sürdürmüştür.

İyi bir sendikacıydı:

Birlikte çalıştığımız Petkim Petrokimya Yarımca tesisinde zaman zaman fırtınalı sendikal mücadeleler olmuştu. Herkes onun yanına gelir neler yapılması gerektiğini sorar, rakipleri hakkında çeşitli iftiralarla onları karalamaya çalışırken o: “Hayır biz dürüst sendikacılık yapacağız, kimsenin şeref ve haysiyetiyle oynamayacağız” diyerek gelenleri dürüst siyaset konusunda ikna etmeğe çalışırdı. Zaten rakip sendikacılar da onun bu dürüstlüğünü bildikleri için kendisine saygılı davranırlardı. Sendikal mücadeleler esnasında o kadar hareketli anlar yaşanmıştır ki, valilik, emniyet ve hâkimler Petkim’e gelmek zorunda kalmışlardır. Böyle durumlarda muhatap olarak Nihat Gürer onların karşısına çıkar güven verici ikna kabiliyetini kullanarak olayların yatışmasına büyük ölçüde katkı sağlardı. Hatta bir dönem sendika baştemsilcisi iken, toplu sözleşme döneminde kendi çalıştığı kauçuk fabrikaları için iş güçlüğü zammını Petkim genelinden daha fazla alınmasında katkı sağlamıştır.

İyi bir dost, vefalı bir arkadaştı.

Yazımın başında da değindiğim gibi güven verici, daima güler yüzlü naif ve candan bir dosttu. Sık sık dostlarını arar, bizlere de dostlarımızı aramamızı telkin ederdi. Böylece aradaki iletişim bağı kuvvetlenir, fitneye fesada meydan verilmezdi.

Bir tartışma anında istişarede bulunur, herkesin görüşünü aldıktan sonra son sözü o söyler ve görüşleri herkes tarafından kabul görürdü.

İyi bir aile babasıydı.

Siyasetçinin parası bol, karısı dul olur” denildiği günlerde Nihat Ağabey, ailesini asla ihmal etmez onların üzerine titrerdi. Fırsat buldukça dostlarıyla aileler arası geliş-gidişler yapar ve ailesine yeteri kadar zaman ayırırdı. Zaten Allah bahtlarını açık etsin yetiştirdiği pırıl pırıl üç kız evladını tanıdıktan sonra nasıl bir aile babası olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

İşte İYİ Parti cesurlar hareketinin lideri Sayın Meral Akşener, böyle bir ağabeyin yanında büyümüş, kendisini yetiştirmiştir. Keşke bu günleri o da görebilseydi.

Yukarıda sıraladıklarım Nihat Gürer’in sadece çok az bilinen özelliklerinden birkaçı. Yaşadığı döneme Kocaeli tarihinde kendisi gibi çok iyi intibalar bırakarak giden kaç kişi bulunur bilinmez ama kanaatimce fazla olmasa gerek.

Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum, ruhu şadolsun.

 

 

Muhabbet ve Husumet

İnsanın sosyal hayatı ve yapılan tetkik, tahkik ve incelemelerin sonuçları kesin olarak gösteriyor ki, muhabbete ve sevgiye en lâyık şey muhabbet ve sevgidir.

Aynı zamanda husumete / düşmanlığa en lâyık sıfat husumet ve düşmanlıktır.

Yani insanın sosyal hayatını sağlayan, saadet ve mutluluğa sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en çok sevilmeye ve muhabbete lâyık bir sıfattır.

Beşerin / insanın sosyal hayatını yerle bir eden düşmanlık sıfatı; her şeyden ziyade nefret edilmeye, düşmanlığa ve ondan çekinilmesi gereken, üstelik o nispette çirkin ve zararlı bir sıfattır.

Husumet ve düşmanlığın zamanı geçti.

1. ve 2. Dünya Savaşları; düşmanlığın ne kadar fena ve tahrip edici olduğunu gösterdi.

Dehşetli zulümlere sebebiyet verdiğini gözler önüne serdi. Dünyayı perişan eden bu iki genel savaşta hiçbir fayda olmadığı anlaşıldı.

Öyle ise, düşmanlarımızın seyyiatı / kötülükleri -tecavüz / saldırı olmamak şartıyla- düşmanlığımızı celbetmesin / çekmesin.

Zira Cehennem ve İlâhî azâb onlara kâfidir. Yeter de artar bile. Kısaca yurtta ve cihanda sulh ve barış esas olmalı.

Bazen insanın gururu ve nefisperestliği, şuursuz olarak müminlere ve inananlara haksız olarak düşmanlık eder. Kendini haklı zanneder.

Hâlbuki bu husumet ve düşmanlıkla; Müslümanlara karşı muhabbet ve sevgiye vesile olan iman ve inanç, İslâmiyet ve cinsiyet gibi kuvvetli sebepleri hafife almış olur. Kıymetlerini düşürmüş, aşağı çekmiş olur.

Düşmanlığın önemsiz sebep ve nedenlerini, muhabbet ve sevginin dağ gibi sebeplerine tercih etmek; onlarla değiştirmek gibi bir divanelik, bir deliliktir.

Madem muhabbet ve sevgi düşmanlığa zıttır. Ziya – zulmet / ışık – karanlık gibi, hakikî bir şekilde bir araya gelemezler.

Çünkü karanlığın olduğu yerde aydınlık; aydınlığın olduğu yerde karanlık barınamaz. Hangisinin sebepleri galip ve üstün ise, o hakikatiyle kalpte bulunur. Onun zıddı hakikatiyle kalpte bulunmaz.

Meselâ: Muhabbet hakikatiyle / gerçekten bulunsa; o zaman düşmanlık şefkate, acımaya inkılap eder / dönüşür. Müslümanlara karşı durum budur.

Ya da düşmanlık hakikatiyle / gerçekten kalpte bulunursa; o zaman muhabbet / sevgi; hoş geçinmeye, karışmamak şekline ve zahiren / görünüşte / sözde dost olmak suretine döner.

Bu ise, tecavüz etmeyen / saldırmayan dalâlet ehline karşı olabilir. Evet, muhabbetin sebepleri, “iman, İslâmiyet, cinsiyet ve insaniyet” gibi nuranî, kuvvetli zincirler ve manevî kalelerdir.

Müminlere / inananlara karşı düşmanlığın sebepleri ise; küçük taşlar gibi bir kısım hususî sebeplerdir.

Öyle ise, bir Müslümana hakikî düşmanlık etmek; o dağ gibi muhabbet sebeplerini hafife almak hükmünde büyük bir hatadır.

Özetlersek: Muhabbet / sevgi, uhuvvet / kardeşlik, sevmek; İslamiyet’in mizacı, huyu ve tabiatıdır. İslamiyet’in rabıta ve bağıdır.

Düşmanlık yapanlar; mizacı / huyu ve karakteri bozulmuş bir çocuğa benzer. Ağlamak ister, bir şey arar ki, onunla ağlasın. Nitekim sinek kanadı kadar önemsiz bir şey; ağlamasına bahane olur.

Hem düşmanlık edenler; insafsız, bedbin / kötümser bir adama benzer ki, sû-i zan / kötüye yormak, kötü niyet beslemek mümkün oldukça; hüsn-ü zan etmez / iyiye yormaz, iyi ve güzel düşünmez.

Hem düşmanlıkta bulunanlar; bir seyyie / bir kötülük ile, on haseneyi / on iyiliği / on sevaplı işleri örtmüş olurlar.

Oysa bizler muhabbet ve sevgi fedaileri olup, husumet ve düşmanlığa vakit bulamamalıyız.

Bu ise, İslâm seciye / huy ve karakterinin ta kendisidir. Kaldı ki, insaf ve hüsn-ü zan / zannın güzeli / güzel zan ve sanıda bulunmak gibi hasletler bunu reddeder. Bunu kabul etmez.

 

 

Suriyeli Mülteci Çocuklar

“Belki küçük yüreklerimiz. Belki aklımız ermiyor, belki de anlamıyoruz bu dünya düzenini. Ama dedim ya küçük bizim yüreğimiz. Büyüklerin oynadığı zalimce oyunlardan zararlı çıkan, hayatı tanıyamadan ölüme giden yani hep ebe olan küçük bedenleriz biz. Sadece huzur isteyen, sevgi isteyen verdiğiniz aşa ekmeğe razı olan Suriyeli çocuklarız biz. Biz güneşin doğmadığı karanlık, simsiyah ülke Suriye’den geldik. İğne ucu kadar gördüğümüz ışığı takip edip güneşin sıcaklığını hisseden Suriyeli savaş çocuklarıyız.

Dünya üzerinde tüm çocukların hakları varmış. Yaşama, eğitim, sağlık, yeni öğrendim. Çocukluğumu yaşamak, sokakta arkadaşlarımla korkmadan oynamak, kavga etmek sonra barışmak, hasta olup nazlanıp nazlanıp ilaç içmek, evde odamı dağıtıp annemden laf işitmek, bunlar benim özlediğim haklarım. Her şeyin en iyisini vermek istersiniz çocuğunuza değil mi? Bu çocuğunuzun hakkı. Ben bütün haklarımdan vazgeçiyorum. Parktaki oyuncaklarım kırılmış olsun önemli değil. Bırakın, çekin ellerinizi ülkemden. Bomba seslerinin olduğu sokağıma çıkayım. Nefes alayım, bırakın… Sadece parmağım kapıya sıkıştığında, düştüğümde canım yansın istiyorum. Sadece o zaman ağlamak istiyorum. Gözyaşlarımı silip oyunuma devam etmek istiyorum. Yeter artık duyun sesimizi. Müslüman çocuklara yapılan bu zulme “Dur” deyin.

Yukarıda okuduğunuz satırlar, Kilis ilimizin Elbeyli Mülteci Kampında yaşayan Suriyeli küçük bir mülteci çocuk tarafından kaleme alınmıştır.

O küçücük yüreğinde kopan insanca yaşamak düşünceleriyle; başta iç savaşı körükleyen kendi yöneticileri olmak üzere, yedi yıldan beri ülkesini bombalayan, Suriye’de kullanılan tüm silahları üreten sözde barışçı emperyalist güçlere insanlık dersi veriyor…

O hayatı hiç tanıyamadan, büyüklerin savaş oyunuyla ebelenen hep biz çocuklarız derken ne kadar haklı.

O doğduğu ülke Suriye’de bir lokma ekmeye muhtaç bir yaşama mahkûm edilmiş, güneşi iğne ucu kadar delikten görebilen, savaşın kapkara ettiği ülkesinde savaşın çocuklarıyız biz derken, yaşadıkları ayıpları ne kadar da gerçekçi anlatmış.

2011 yılından bugüne Suriye’de yaşanan savaşta en çok etkilenen çocuklar. Onlar suçsuz, onlar günahsız. Ama en çok da ölenler, öldürülenler onlar. Tek suçları Suriye’de doğmaları, savaş denen cehennemi hayatı yaşamak zorunda kalmaları. Ya bu dünyanın çocukları olarak onların insanca yaşam hakları?

Hatırlayın! Daha birkaç hafta önce Esed denen o canavarın kendi insanları üzerinde kullandığı kimyasal silah nedeniyle televizyonlara yansıyan çocuk görüntülerini. Ağızlarında emzik taşıma yaşında olanların dahi nefes almakta zorlandıkları bir tablo, her birisinin ağzında bir maske…

21’nci yüzyılın en büyük insanlık trajedisi Doğu Guta ‘da yaşanıyor. Esed rejiminin kara ve hava saldırılarının yanı sıra, “aç bırakma silahı” ile de vurduğu Doğu Guta ‘da en büyük mağduriyeti bebekler ve çocuklar yaşıyor. Basına yansıyan birçok vakada çocukların “açlıktan kemiklerinin sayılır duruma geldiği” ancak çocukların sessizce ölümü beklemekten başka çareleri olmadığı görülüyor.

Suriye savaşında yaşanan çocuk dramlarını izledikçe, onların çaresizliği anlatan feryatlarını duydukça her gün yürek yakan görüntüleri televizyon ekranlarına yansıdığında insan olanların gözler yaşlanıyor, vicdanlar isyan ediyor artık. Ama acımasızca o toprakları bombalayan, hatta kimyasal silah dahi kullanarak kendi insanlarını katletmekten çekinmeyen kendi yöneticilerinin kılı bile kıpırdamıyor.

Amerika ve diğer ortakları; İngiltere, Fransa; yine dediklerini yaptılar. Her zaman olduğu gibi yine İslam Âleminin kutsal bir gününde Miraç kandiline rastlayan gece, Suriye’deki kimyasal silahları üreten tesisleri, askeri hedefleri binlerce kilometre öteden füzelerle vurdular.

Ne değişti? Bu füze saldırısı sonrasında Esed rejimi gitti mi? Bölgedeki askeri operasyonlar sona mı erdi? Rusya tamam, Esed’i desteklemekten vazgeçtim mi dedi? Değişen nedir? Kocaman bir hiç! ABD Başkanı Trump sadece kendi iç meselelerinden az da olsa sıyrıldı, Amerikan halkının dikkatini Suriye’deki operasyona çekti. Hepsi bu kadar…

Ya orada yaşanan insanlık dramı? Ya orada savaşın orta yerinde kalıp da bir lokma ekmeğe, bir yudum temiz suya muhtaç kalan on binlerce çocuk? Bu savaştan en çok etkilen ülkelerin başında Türkiye geliyor. Çünkü bu insanlara kucak açan sadece Türk Milleti; ne Avrupa ülkeleri, ne de Arap dünyası… Suriye’deki savaştan kaçarak, ülkemize sığınan milyonlarca mültecinin yüz binlercesi çocuk. Ülkemizin pek çok yerleşim yerine dağılmış, çoğu okul çağında ama okula gidemiyor. Aileleri parçalanmış, çoğu anne babasız kalmış. Çaresizce yaşama tutunmaya çalışıyorlar. Onlar savaşın ne olduğunu bilemeyecek kadar küçükler, onlar çocuk.

Aslında o küçük Suriyeli mülteci çocuğun aşağıdaki cümleleri, onların içinde bulunduğu durumu ne kadar da güzel anlatmış:

”Parktaki oyuncaklarım kırılmış olsun önemli değil. Bırakın, çekin ellerinizi ülkemden. Bomba seslerinin olduğu sokağıma çıkayım. Nefes alayım, bırakın… Sadece parmağım kapıya sıkıştığında, düştüğümde canım yansın istiyorum. Sadece o zaman ağlamak istiyorum. Gözyaşlarımı silip oyunuma devam etmek istiyorum. Yeter artık duyun sesimizi. Müslüman çocuklara yapılan bu zulme “Dur” deyin.”

Dünyanın üçte birinde savaşlar yaşanıyor. 66 ülkede savaş var!  Unutulmasın ki bu savaşların tamamına yakını Müslüman ülkelerde yaşanıyor. En can yakıcısı da Suriye’de…

Yaşanan savaş görüntülerine bir bakın; dikkatle bakın! O cehennemi ortamlardan gelen feryatların tamamı çocuk sesleri. İnsanlık âlemi cinnet geçiriyor adeta. 21’nci yüzyıldan gelecek nesillere kalacak ise; insanlık ayıplarıyla, çocukların yaşadıkları zulümdür sadece…

 

 

Dış Güçlerin Ekonomik Oyunu İmiş

Ekonomide sıkıntılar bir türlü örtülemiyor.

İstatistik hesap yöntemlerini değiştirip, bir yere kadar rakamlarla oynayabilirsiniz. Ama döviz kurlarının anormal artışı, iki günde bir benzin ve mazota gelen yüklü zamlar birer şamar gibi vatandaşın suratına çarpınca gerçeği örtemezsiniz.

Tarım ve sanayi ürünlerinde sattığınız ile aldığınız arasında verdiğiniz açık büyüyorsa. Borçlar ve faizlerini ödemek daha da güç hale gelmişse.. İşsizlik azaltılamamışsa. İşlenmeyen tarım arazileri artıyorsa. Köyden kente göç durdurulamıyorsa.

Yandaş medyanın propagandası acı gerçeği örtmeye yetmez olur.

Bakın, “Türkiye’nin büyüme rekoru kırdığı” bir sırada millet size inanmıyor.

  • 23 firmaya 135 milyar liralık teşvik paketi açıklıyorsunuz, bir hafif esinti bile yaratmıyor.
  • Küçük esnaf ve Kobiler kan ağlıyor.
  • Ülkemizin en büyük üç holdingi ödeme güçlüğüne düştüğünü açıklayarak borçlarının yapılandırmasını istedi.

Türk Telekom, Ülker ve Doğuş Holding‘in ülkemizdeki kredi borçları toplamı 18 milyar dolara yakın. Bu rakam, Türkiye’nin 7 milyar dolar civarında olan cari açığının 2,5 katı kadar.

  • Parası olan herkes TL yerine döviz hesabında kalıyor.

Hani bir ara dolar bozdurma kampanyası yapıyordunuz.

Ak Parti yöneticileri ve yakınları bile bu kampanyaya destek vermemişti.

Ama yandaş TV’ler haberlerde “100 dolar bozduranı bedava tıraş eden” berberlerimizi gösteriyordu.

Şimdi size inanıp döviz bozduranlara bir daha böyle bir teklif yapmaya cesaretiniz var mı?

***

Ekonominin bu durumunda elinizde tek çare kalmıştı: “Bütün bu olanlar dış güçlerin oyunu” demek.

İşte Reis ilk sinyali verdi: “Bizi döviz kuru üzerinden terbiye edemezler” dedi.

Yandaşlar devam etti: “Küresel güçler Türkiye’yi çökertmek için petrol fiyatlarını yükselttiler. Yılmayacağız, direneceğiz, bu oyunu bozacağız.”

2003 yılından bu yana AKP hükümetleri bu dış güçlerden 650 milyar dolar borç aldı.

Borç para vererek Türkiye’yi kalkındırırken pek sevdiğiniz bu dış güçler acaba niye şimdi ülkemizi çökertmek istiyor?

Toplam dış borcumuz 440 milyar dolara dayandı. (GSYH’nın yüzde 51,9’u kadar.) 2018’de ödemek zorunda olduğumuz dış borç ödemelerinin toplamı 103 milyar dolar.

Bu borçları ödeyebilmek için aynı dış güçlerden yine borç almak zorundayız.

Eğer bu dış güçlerin niyeti bizi bitirmekse fazla bir şey yapmalarına lüzum yok. İhtiyacımız olan borç parayı bize vermemeleri yeter.

***********************************

Akılsız Dostun Böylesi

AKP İstanbul Milletvekili Metin Külünk’ün “Peygamberlerin de diploması yoktu” yorumuna şaşırdık mı?

Bu ekibin içinde öyleleri var ki, artık beni böyle zırvalar hiç şaşırtmıyor.

Metin Külünk’ün sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımında “Recep Tayyip Erdoğan’ın üniversite diploması yok” iddialarına cevap niteliğindeki cümleleri inanılır gibi değil.

“Siyaset diploma ile yapılmaz. Diploma yoksa temsil makamında olamazsın diyen varsa, Peygamberler tarihi okusun. Büyük mücadeleleri hiç adı duyulmayan diploması yok ama yüreği samimiyeti olan diplomasız yiğitler taşır.”

Peygamberlerle mevcut bir siyasetçiyi mukayese etmenin saygısızlığını bir yana bırakalım. Peygamberlerin döneminde olmayan üniversitelerin diploma vermesini beklemesindeki mantıksızlığa da hadi sesimizi çıkarmayalım.

Ama Külünk bu cümlelerle Erdoğan’ın üniversite diplomasının olmadığının itirafını yapmış olmuyor mu?

Bu iddia iktidar kanadından biri tarafından ilk defa kabul ediliyor.

Bugüne kadar sessiz kalınarak geçiştirilen “diploması yok” iddiasının kabul edilmesini acaba Cumhurbaşkanı Erdoğan nasıl karşılar?

Külünk’ün akıbeti ne olur bilemiyorum.

Erdoğan’ın fazla düşmana ihtiyacı yok.

Ne diyelim, Allah kimseye böyle akılsız “dost” vermesin…

***********************************

NİHAT GÜRER’İ Anma Gecesi

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak, derneğimizin kurucularından ve eski başkanlarından Nihat Gürer için anma programı düzenledik. Programda, Türkiye kamuoyunun yakından tanıdığı dostları duygu ve hatıralarını paylaşacak.

Kentimizin değerlerinden Nihat Gürer‘i geçen sene (21 Ocak 2017’de) kaybettik. Nihat Gürer 1980 öncesi MHP Kocaeli İl Başkanlığı, Petkim’de sendikacılık, İzmit Ticaret Odası Başkanlığı yapmış saygın bir kanaat önderi idi.

Rahmetli Nihat Gürer İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in ağabeyi idi.

Anma Gecesine Sayın Meral Akşener de katılacak, ağabeyini anlatacak.

Programı 18 Nisan 2018 Çarşamba günü saat 19’dan itibaren İzmit Fuar İçinde Dr. Şefik Postalcıoğlu Salonunda icra edeceğiz.

Halka açık toplantımıza Nihat Gürer’i sevenleri davet ediyoruz.

 

 

Müzikbilimci, İletişim uzmanı, MÜZDAK Başkanı Dr. Öğr. Üyesi GÖKTAN AY Beyefendiyle, tertiplemiş olduğu 25. İSTANBUL TÜRK MÜZİĞİ FESTİVALİ hakkında konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Maşallah, çok faalsiniz Hocam! Bu festival, ‘Günler’ olarak başladı, son iki yıldır bir ay devam eden bilgi ve müzik şölenine dönüştü. Kimler destek veriyor?

Yrd. Doç. Dr. Göktan Ay: Bu yıl yapılacak olan Festival’e 19 kuruluş destek veriyor.

Çetinoğlu: Kadirşinaslık ve teşekkür yerine geçmek üzere isimlerini verebilir misiniz?

Dr. Ay: Alfabetik sıra ile vereyim:

Ataşehir Belediyesi,

Avcılar Belediyesi,

Bakırköy Belediyesi,

Beykent Üniversitesi,

Doğuş Üniversitesi,

Eyüp Belediyesi,

Haliç Üniversitesi, Konservatuar

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültürel Etkinlikler Müdürlüğü ve Kültür A. Ş.

İstanbul Teknik Üniversitesi, Türk Mûsıkîsi Devlet Konservatuarı,

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi,

Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fak. Güzel Sanatlar Bölümü,

Medipol Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Mimarlık Fak.

Musıki Dergisi,

Sarkuysan A.Ş.,

Şişli Belediyesi,

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü

Türkiye Özel Okullar Derneği,

Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu, TRT Müzik Kanalı,

Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fak.

Çetinoğlu: Bu faaliyetlere başlarken hedefiniz ne idi, ne kadarına ulaştınız?

Dr. Ay: Maksadımız; ülkemiz insanlarının gönlünde yasayan; halk oyunları, halk müziği ve sanat müziği ürünlerini, gelenekselden faydalanılarak yapılan yeni çalışmaları; âşıkları, bestecileri, şarkıları, türküleri, yorumcuları, sanatkârları bir bütün hâlinde ve kaliteli bir şekilde halkımıza en iyi şekilde sunmaktı. Müzik Dernek/Vakıfları’nın, sanatkârların, sanat insanlarının, sponsorların ve bizleri yalnız bırakmayan sanatseverlerin sâyesinde, başardığımıza inanıyoruz.

Çetinoğlu: Faaliyetlerinizin 25’incisinde müzikseverlere hangi güzellikleri sunuyorsunuz ve bunlar için nasıl hazırlanıyorsunuz?

Dr. Ay: Her yıl Mayıs ayında, (Bu yıl Ramazan dolayısıyla, 15 Nisan-15 Mayıs 2018 târihleri arasında yapılacak) 14 farklı konser (solistli) ve bir uluslararası müzik sempozyumu yapıyoruz. Etkinliklerde protokolün yanımızda olması, halkımızın salonları doldurması bizlere heyecan veriyor. Her konserin ayrı bir teması/konusu oluyor. Ocak ayında, salonlarımız ve katılacak topluluklar belirleniyor. Sonra, Sivil Toplum Kuruluşları Başkanları’na; hangi konuları, projeleri hazırlayacakları soruluyor, çakışma olmaması için belirleme önem kazanıyor.  Bunlar belirlendikten sonra, solist olarak kimlerin düşünüldüğü masaya yatırılıyor. Son 2-3 yılda solist olarak katılanlara, bir sonrakinde yer verilmiyor. Bunun sebebi;  festivale katılmak isteyen sanatçı arkadaşlarımıza imkân vermek, paylaşmak… Biz, festivalde; kişileri, solistleri, dernekleri, vakıfları değil; kaliteyi, sunumu ve müziği öne çıkarmaya çalışıyoruz.

Çetinoğlu: Faaliyetlerinize katılmak isteyen her topluluk festivale dâhil ediliyor mu, şartlarınız var mı?

Dr. Ay: Festival hazırlık kurulumuz, ödül kurulumuz, sempozyum bilim/sanat kurulumuz var. Orada kararlar alınıyor. İki şartımız var. Birincisi, katılmak için başvuru… Yönetim kurulu üyelerimizin tanıdığı/tavsiye ettiği toplukları öne alıyoruz. Başvuranları dosyaları ile inceliyoruz. Ne yaptıkları, konserleri, faaliyetleri v.b. hakkında olumlu görüş gelirse, dâvetli olarak çağırıyoruz.

İkincisi, katılan bütün toplulukların, solistlerin uyacağı kurallar… Bir alanı, sahne üzerine taşıdığınız zaman; sahne sanatı kurallarını işletmek mecburiyetindesiniz. Türk müziği asla ‘alaturka bir müzik‘ değildir, her günkü, alışkanlık hâline getirdiğimiz davranışlar (giyim-kuşam, oturuş, müzik âletini çalış üslûbu, selâm, hitabet v.b) alaturkadır. Çok sesli müzikte ‘alafranga’ bir müzik değildir.

Konser öncesi (provalar, baskılar v.b.), açış konuşmaları (kısa, az, net ve öz v.b.), konser sırası (repertuvar, solist, mikrofon kullanımı, alkışlar v.b.), sunucu (sürekli sahnede bulunmaması, kendinden bahsetmemesi, alkış kelimesini kullanmaması v.b.),  yöneten (her eserden sonra alkış alınmaması, mikrofonla ilgilenilmemesi v.b.), konser sonrası (çiçek ve plaket takdiminin hızlı ve kısa yapılması v.b…) Bütün bunlar için kurulumuzun tespit ettiği standartlar uygulanıyor.

Çetinoğlu: 2018 yılı faaliyetleri hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Dr. Ay: Bu sene, 24 yıldır bizi destekleyen kuruluşlara çağrı yaptık, onlar da severek katıldılar. Eş başkanlarımızla yapılan toplantıda faaliyetlerimizin ana hatlarını belirledik.  T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı,  İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarı, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Müzik  Eğitimi Bölümü, Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Müzik Bölümü, Medipol Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Mimarlık Fakültesi Müzik Bölümü, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş., Avcılar Belediyesi temsilcileri, yaptığımız istişâre toplantısına katıldılar. Hepsine candan teşekkür ediyorum.

Çetinoğlu: Sempozyum ana teması hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Ay: Bir önceki sorunuza cevap verirken, saydığım kuruluşların temsilcileriyle yaptığımız toplantılarda, bu yıla ait sempozyumun adını, ‘Müzik’te, Stratejik Yaklaşımlar Uluslararası Sempozyumu‘ olarak belirledik. 9-11 Mayıs 2018 tarihleri arasında, İTÜ Türk Mûsıkîsi Devlet Konservatuarı’nın ev sahipliğinde, Maçka / İstanbul’dayız.

Çetinoğlu: Alt başlıklar hakkında da bilgi verir misiniz?

Dr. Ay: Bu bilgi şöleni, sosyal çalışmaları önemsemiş veya kendine görev edinmiş; müzik alanı akademisyenlerin/uzmanların/sanatçıların hazırladığı özel çalışmaların/araştırmaların sunulmasını ve tartışılmasını sağlamak, nokta atışları yapmak maksadıyla yapılmaktadır. Sempozyum konu başlıklarıyla ilgili ‘özel çalışması olan bazı akademisyen/sanatkârlar’ çağrılı dâvet edilmiştir. Sempozyumda; daha önce sunulmamış/yayınlanmamış, yeni ve özgün araştırmalar/çalışmalar tercih edilecektir. İnancım şudur; ‘müziğin meselelerini başkaları değil, yine müzik insanları çözecektir.’

Sempozyum alt başlıkları şunlardır:

-Kültür Politikalarının Müziğin Gelişimine Etkileri…

-Müzik Lisans Eğitimine Yaklaşımlar…
-Müzik Kurumlarının; Üniversite Sistemi İçindeki Yapılanması…

-Müzik Alanı  Mezunlarının İstihdamı…

-Müzik Sistemleri Araştırmaları…

-Ses  Kayıt ve Teknoloji Sistemleri Araştırmaları

-Müzik Yayıncılığı…

-Müzik Terminolojisi Araştırmaları…

-Müzik Alanı Tâyin ve Terfileri İçin Kullanılan  Akademik Kıstaslar…

-Müzik Sosyolojisi, Müzik Pedagojisi Araştırmaları…
-Müzikbiliminde; Çeviri, Târih Çalışmaları ve Yeni Bulgular…

Çetinoğlu: İlgilenenler sunulan tebliğleri, basılı olarak temin edilebilecekler mi?

Dr. Ay: İşte can alıcı nokta bu. Çünkü sempozyumu tâkip etmeyenlerin eline eser vermezseniz sonuç alamazsınız. Sempozyuma katılan herkes bilir ki, Müzdak sempozyumları bildiri kitapları mutlaka basılır. Geçen yıl arkadaşım demişti; ‘Sempozyumu tertip eden Göktan AY; ne yapar eder sponsor bulur, kitapları bastırır, teslim eder.’ Allah utandırmadı, bütün yayınlarımız kütüphanelerde yerini aldı. Ancak, problem şu; çok güzel araştırmalar yapılıyor, sunuluyor, basılıyorsa da uygulama sıkıntımız var. Sanat kurumlarını idâre eden arkadaşlarımız, yazılanları dikkate almıyor, değerlendirmiyor, kafasında kurduğu konuları gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu da sanat-bilimde eksikliğe yol açıyor. Bu arada söylemek isterim ki; -zorlamam ile- nihâyet sanat/müzik sempozyumlarında ‘Bilim/Sanat Kurulu’, yazışmalarda ‘Bilim/Sanat’ birlikteliğinin yazılmasına öncülük ettim, mutluyum.

Çetinoğlu: Gördüğüme göre bildiri kitaplarının editörlüğünü de siz yapıyorsunuz. Çok zor olmuyor mu?

Dr. Ay: Maalesef, bildiri yazım kurallarını göndermemize rağmen, çok yanlış geliyor. Türkçe noktalama işaretleri doğru yazılmıyor. Hâlâ;  ‘metot’ yerine ‘metod‘; ‘Tanburi Cemil‘ yerine ‘Tamburi Cemil’; ‘musıki‘ yerine ‘musiki‘, ‘konservatuar‘ yerine ‘konservatuvar‘, ‘repertuvar‘ yerine ‘repertuar‘ v.b.’ yazılabiliyor. Dipnot yazımları ise yanlışlarla dolu geliyor. Ya arkadaşlar gönderileni okumuyorlar yada gerçekten bilmiyorlar… Her ikisi de unvanlılara yakışmıyor…

Çetinoğlu: Allah kolaylık versin. Ülkemizde ilk defa, bu kadar geniş katılımlı ve paylaşımcı bir bilgi/sanat  şöleni olacağı anlaşılıyor. Sizi tebrik ederim. Faaliyetlerinizin onursal  başkanları kimler olacak?

Dr. Ay: Teşekkür ederim. Şeref başkanlarımız, yıllardır birlikte çalıştığımız, aynı gayelerde birleştiğimiz yöneticiler, Eşbaşkanlarımız ise; müzik kurumlarını yöneten akademisyen/sanatçılarımızdır. ‘Birlikten güç doğar’ sözünü bu senede hayata geçireceğiz. Sanatseverler, lütfen bizi takip etsinler.

Şeref Başkanlarımız:

Kemal Kaptaner / Kültür A.Ş. Genel Müdürü

Dr. Handan Toprak Benli / Avcılar Belediye Başkanı

Prof. Dr.Sabahattin Aydın / Medipol Üniversitesi Rektörü

Prof. Dr. M. Emin Arat / Marmara Üniversitesi Rektörü

Prof. Dr. Bahri Şahin / Yıldız Teknik Üniversitesi Rektörü

Prof. Dr. Mehmet Karaca /  İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörü

Mevlüt Uysal / İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı

Prof. Dr. Numan Kurtulmuş / T.C. Kültür ve Turizm Bakanı

Çetinoğlu: Festival’e 24 yılda kaç kişi katıldı, kaç kişiye başarı armağanı verdiniz?

Dr. Ay: Her yıl, en fazla 5-6 ödülümüz var. Türk Müziğine Hizmet/Onur/Kurum, Yılın Sanatçısı Ödülü. Geçmiş yıllarda ödül alanlar: 120 kişidir. 2003 yılında 20 kişiye 10. Yıl Kültür ve Sanat Ödülü verildi. Katılan Topluluk sayısı 60 (bazı başarılı topluluklar her yıl katıldılar), Katılan Sanatçı sayısı 160 (bâzı solistler aralıklı olarak katıldılar)

Çetinoğlu: Kimlere başarı armağanı verileceği nasıl belirleniyor?

Dr. Ay: Ödül kurulumuz var. Çok danışmayı, yanlış yapmamayı önemseyen bir yapım var. Büyük, değer verdiğim sanatçı büyüklerimize danışıyoruz, TV programlarını tâkip ediyoruz, TRT Müzik’ten bilgi alıyoruz, yayınları tâkip ediyoruz v.b. şekilde dikkatli ve hassas davranıyoruz. Çetinoğlu: Sizin 24 yıldır tertip etmekte olduğunuz Festival hiç ödül aldı mı?

Dr. Ay: Şahsımın çok plaketi, ödülü varsa da İstanbul’un ve ülkemizin tek ve özgün Türk Müziği Festivali olan İstanbul Türk Müziği Günleri/Festivali’nin büyük bir ödülü hâlâ yok. Halkımız bize salonlarda büyük destek veriyor, fakat biz devletten yardım almaksızın yaptığımız bu çalışmanın ödüllendirilmesini bekliyoruz. Bugüne kadar hiçbir kurumdan ödül almadık. Belki, gelecek sene nokta da koyabiliriz. Çünkü aşırı yoruluyoruz. Bu sene, Cumhurbaşkanlığı ve  Kültür ve Turizm Bakanlığı 2017 Kültür/Sanat Ödülü adayları arasındaydık. Ama, yine emeklerimiz görülmedi. Oysa; STK’ların, sanatçıların, müzik insanlarının paylaşımı var. Artık, 25. yılda bu ödülü hak ettiğimizi düşünüyoruz.

Çetinoğlu: 15 Nisan – 15 Mayıs 2018 tarihleri arasında bir ay süre ile devam edecek faaliyetleriniz hakkında özet olarak bilgi lütfeder misiniz? Hangi gün, hangi şehirde ve hangi salonda ne gibi sunumlarınız var?

Dr. Ay: Bu yıl yapacağımız faaliyetler İstanbul’un 8 ilçesinde sahnelenecek: Alfabetik sıra ile: Ataşehir,  Avcılar, Bakırköy, Eyüp, Kartal, Şişli ve Kadıköy ilçelerine misâfir olacağız. Ayrıca Gebze Belediyesinin katkılarıyla, Kocaeli ilimizin Gebze ilçesinde Gökhan Sezen konserimiz var.         29 Nisan’daki (Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi/Bakırköy konseri öncesinde, 2017 ödülleri sahiplerine takdim edilecek.

Günler itibâriyle programlarımız şöyle:

-15 Nisan 2018 Pazar, Saat: 18.00’de Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hatânesi A Toplantı Salonu Nişantaşı, Şişli: Hastânenin Türk Müziği Korosu Konseri. Misâfir Sanatkâr: Meral Azizoğlu.

-22 Nisan 2018 Pazar, Saat: 19,30’da Kartal Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde ‘Türküler Hayattır‘ isimli program. Misâfir Sanatkâr: Erdal Erzincan.

-28 Nisan 2018 Cumartesi, Saat: 20’de Avcılır Barış Manço Kültür Merkezi: ‘Nesillere Miras Ezgiler‘ Programı. Misâfir Sanatkâr: Erdal Erzincan.

-29 Nisan 2018 Pazar, Saat: 19,30’da ‘Türkülerin Sesi‘ Programı. Misâfir Sanatkârlar: Ayla Karacan, Sidenur Töre.

-29 Nisan 2018 Pazar, Saat: 19,30’da Bakırköy Leyla Gencer Sanat Merkezi: ‘Bahar ve İstanbul Şarkıları‘: Misâfir Sanatkâr: Mine Geçili.(2017 Yılın TSM Solisti Ödülü)

-29 Nisan 2018 Pazar, saat: 20’de Ataşehir Mustafa Saffet Kültür Merkezi: ‘Türk Müziğinde Klasik Eserler.’ Misâfir Sanatkâr: Alper Diler.

-30 Nisan 2018 Pazartesi Saat: 19,30’da Bakırköy Cem Karaca Kültür Merkezi’nde ‘Türkü Türkü Türkiyem’ Programı. Misâfir Sanatkâr: Çetin Akdeniz.

-04 Mayıs 2018, Saat: 20.00’de Şişli Belediyesi Cemil Candaş Kültür Merkezi.  ‘Bertan Üsküdarlı Mûsıkî Derneği Konseri.’ Yöneten: Bertan Üsküdarlı. Misâfir Sanatkâr: Hakkı Gürsoy Dinçer.

05 Mayıs 2018 Cumartesi, Saat: 20.00’de Şişli Belediyesi Cemil Candaş Kültür Merkezi. ‘Şişli Mûsıkî Derneği Konseri.’ Yöneten: Vedat Çetinkaya. Misâfir Sanatkâr: Berrin Şener

-06 Mayıs 2018 Pazar, Saat 20’de Şişli Belediyesi Cemil Candaş Kültür Merkezi. ‘Bir Sevdâdır Türküler.’ Misâfir Sanatkârlar: Celal Bakar, Neşe Demir.

-07 Mayıs 2018 Pazartesi Saat: 20’de Eyüp Kültür ve Sanat Merkezi. Eyüp Mûsıkî Vakfı Konseri. Vakıf solistleri.  Bu konsere birçok şâir dâvet edilmiştir.

-09-10 ve 11 Mayıs 2018 Saat: 09.30-17.00 arası.’Müzikte; Stratejik Yaklaşımlar Uluslar arası Sempozyumu

-12 Mayıs 2018 Cumartesi Saat: 20.00’de Gebze Osman Hamdi Bey Kültür Merkezi. Misâfir Sanatkâr:  Gökhan Sezen.

-13 Mayıs 2018 Pazar, Saat: 14.00’te. ‘Selâhattin Pınar Besteleri ve Türkülerimiz.’ Doğuş Üniversitesi Acıbâdem Kampüsü Sanat Merkezi/Kadıköy. Misâfir Sanatkâr: Ümit Coşkun.

13 Mayıs 2018 Pazar, Saat:19.30’da, Bakırköy Cem Karaca Kültür Merkezi’nde, ‘Klasikten, Neoklasiğe Şarkılar ve Münir N. Selçuk Besteleri’, Misâfir Sanatkâr: Dr. Adnan Çoban

Çetinoğlu: Bilgi Şölenine ve konserlere giriş şartları hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Dr. Ay: Sempozyumu dinleyici olarak katılım serbesttir, memnun oluruz. Konserlere katılmak isteyenler, festival kitapçığımızda ya da basın duyurumuzda yer alan -her etkinliğin iletişim numarasını farklıdır-  telefonları arayarak bilgi alabileceklerdir.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz bir mesajınız varsa, söz sizin Efendim! Dr. Ay: 25 yıldır; sanata ve spora yapılan her türlü pozitif ayrımcılığı destekliyoruz. Okullarımızda Türk müziği’ne ve çalgılarına yer verilmesini, geç kalınmış bir karar olarak görüyor, sonuna kadar destekliyoruz.

Ülkemizin en çok arzu duyduğu “barışa/huzura/paylaşıma/istikrara/üretime” giden yolda, ‘Sosyal barış için: sanat‘ diyerek, ‘Baharı müzikle karşılamak’, ‘Çölleşen Ruhumuzu Müzikle Yeşertmek’ için,  ‘Müzik Vakıf/Topluluk/Dernek’lerimiz ve Misâfir Sanatkârlarımız’  adına sizleri aramızda görmeyi diliyoruz…

Her zamanki duyarlığımızla, kurumlarımız ve sanatçılarımızla birlikte, toplumun değerlerine saygı duyuyor, gündeme düşen her şeyi samimiyetle paylaşıyor; ‘Her türlü teröre/şiddete, tecavüze ve çocuk istismarına hayır’ derken ‘kadına kadın, çocuğa çocuk diyoruz.

Yrd. Doç. Dr. GÖKTAN AY

4 Mart 1957 târihinde Artvin’in Ardanuç ilçesinde doğdu.

İlk, orta, lise tahsilini babasının öğretmen olarak bulunduğu Tokat’ta tamamladı. 1974’de Kültür Bakanlığı Halk Dansları Eğitim Merkezi’nde göreve başladı. Aynı zamanda Gazi Üniversitesi Müzik Bölümüne devam etti. 1975 yılında İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kurulması ile Temel Bilimler Bölümü’nün imtihanını kazanarak İstanbul’a geldi. Konservatuarın ilk öğrenci ve mezunlarından oldu. Bilim imtihanından sonra ‘asistan’ olarak göreve başladı. 1982 yılında Konservatuarın YÖK yasası ile İstanbul Teknik Üniversitesi’ne (İTÜ) bağlanması ile okutman, 1985 yılında sanatkâr öğretim elemanı, 1987 yılında Yrd. Doç. unvanlarını, devam etmekte olduğu yüksek lisans ve doktora programlarını tamamlayarak 1988 yılında ‘Doktor’ unvanını aldı.

Konservatuarda Türk Halk Oyunları (THO) Bölüm Başkan Yardımcılığı, Ana Sanat Dalı Başkanlığı, Çalgı Eğitim Bölümü Başkan Yardımcılığı, Konservatuar Yönetim Kurulu Üyeliği, Konservatuar Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Türk Musikisi Vakfı, Folklor Kurumu, İTÜ Türk Mûsîkîsi Devlet Konservatuarı Mezunları Derneği, Unesco Cid (Uluslararası Dans Konseyi) Danışma Kurulu Üyeliği, Başbakanlık Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü (GSGM) Türk Halk Müziği Danışma Kurulu, Başbakanlık GSGM THO Federasyonu Gözlemciliği, İTÜ TMDK Mezunları Derneği üyesidir.

Radyo ve televizyonlarda programlar yapmakta, 1980 yılından bu yana, dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlanmaktadır. Son 4 yıldır internethaber.com da eğitim/kültür/sanat üzerine güncel yazılar yazmaktadır.

Folklora Giriş, Folklor (Halkbilim), Sempozyum kitapları (14 adet)  yayımlandı.

25 yıldır, her Mayıs ayı boyunca,  ‘İstanbul Türk Müziği Günleri/Festivali’ adlı özgün ve tek Türk Müziği Festivali’ Genel Sanat Yönetmenliği’ni, ‘Ulusal ve Uluslar arası Sempozyumları’ editörlüğünü yapmaktadır.

 

 

Vefa Günü Vesilesi İle Nihat Ağabey

Kocaeli Aydınlar Ocağı’mız şehrimizdeki kültür faaliyetlerindeki zenginliği ile bilinir.1985 de kurulmuş olan bu sivil toplum kurumunun bir özelliği de vefa toplantılarıdır. Derneğimizin önder isimlerinden olup ayrıca 3 dönem başkanlığını yapmış olan Nihat GÜRER Bey için de böyle bir toplantı düşünülmüş fakat hastalığı sebebiyle yapılamamıştı. Ocak yönetimimiz bu etkinliği 18 Nisan 2018 de yapmak üzere karar almış ve bizlere bu bilgiyi bildirdiğinde başkan ve yönetimine takdir ile memnuniyetimizi iletmiştik. Bu çalışma ile Ocağımız vefanın bir semt adı olmadığını tekrar gösterecek ve kadir-kıymet bilmenin önemini paylaşacağı bir etkinliği yapmış olacaktır.

Nihat GÜRER beyin benim gözümdeki yerine gelince; şehrimizdeki sosyal olaylara, siyasete ilgisi olanların genellikle tanıdığı, konuştuğu, danıştığı bir Bilge Adamdır O.Kendisi ile bir tanıdığının sağlık sorununu çözmek için geldiği, çalıştığım İzmit SSK Hastanesinde(Seka Hast.),1983 de tanışmıştık. Uzun boyu, mert fakat güler yüzü ve güven veren duruşu ile çok kolay ilişki kurulabilen ve konuşulabilen birisi idi. Daha sonra sosyal olaylara bakışımız, ülke ve toplum meselelerine yaklaşımımızdaki benzerlikler tanışıklığımızı dostluğa dönüştürmüştü. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın çalışmaları tanışıklığımızın sürdürülmesinde önemli bir yer tutar. Ocak milli ve manevi duyguları korumak, geliştirmek, milli birlik ve beraberliğimizin sürdürülmesi hususundaki toplumun beklentilerini  karşılamak amaçlı 1985’de kurulmuştu. Konulara günlük siyasetin  dışında  yaklaşarak bilinçlenme-bilgilendirme ana hedefi idi. Bu amaçla yüzlerce toplantı yapılmış, İstanbul’dan, Ankara’dan bilim adamları, kıdemli siyasetçiler getirilip konuşturulmuştur. Prof. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Turan Yazgan, Ahmet Kabaklı, Muzaffer Özdağ, Mahir Kaynak gibi Türk ilim ve fikir hayatından önemli isimler bunlardan bazılarıdır. Ayrıca Ahmet Özhan, Yıldırım Gürses  gibi sanatçılarla konserler; hat, ebru  sergileri ile şehrimizin kültür faaliyetlerine katkı verilmesinde Nihat beyin payı büyüktür. Bu toplantıların bir kısmı İstanbul’da yapılmıştır. Eşli yapılan bu toplantıların bizi çeşitli konularda bilgilendirmesi yanında daha fazla faydalı olmaya da yönlendiriyordu. O yıllarda muhafazakâr kesimin eşleri ile birlikte etkinlikler yapması yadırganmış iken Aydınlar Ocağımız bu konuda da örnek olmuştur. O,1993 de Ocak başkanlığını şahsıma devretmekle beraber bütün çalışmalarımızda en iyi destekçilerimizden biri olmayı sürdüren, demokrat ve centilmen biriydi. Ocağımız, yönetimi devretmekle beraber çalışmalara katkı vermeyi sürdüren üye özelliği ile diğer ocak ve derneklere de örnek olmuştur. Bu sebeple derneğimiz Nevzat Yalçıntaş hocamızdan BİR İNCİ’dir iltifatını almıştır. Bu konuda da Nihat Abi’mizin demokrat tavrının payı büyüktür.

Ocağımızın tertiplediği, Batı Trakya’yı görmek, tanımak amaçlı 1997 deki gezide birlikte idik. Gürer ailesi, 1924deki mübadele göçü ile Selanik’ten İzmit’e gelmiş olduğundan, bu gezi O’nun için çok daha manidar idi. Dedesi İskeçe’nin kuzeyindeki Hüseyinli köyünün önder ve zengin birisi iken mübadelenin sebep olduğu yokluk ile sıkıntıları bizzat yaşamış birisidir. Bu göç ailede devlet- vatan kavramının önemini güçlendiren çok önemli bir olaydır. Devletin kötü yönetiminin insanlara, vatandaşa getirdiği felaketin, acıların yaşanmışlığı onlarda çok kuvvetli bir vatanperverlik duygusu oluşturmuş ve bu duygu onun sosyal sorumluluk bilincini etkilemiş,  hayatının her alanda etkili olmuştur.

O, günlük siyasi olaylara daha geniş açıdan bakmasını bilir ve yorumlardı. İyi ve güzel işlerden mutlu olup  huzur bulurken, yanlış bulduklarına üzülür, gerekçeleri ile izah ederdi. Ak Parti  iktidarının ilk dönemindeki yapılan iyi hizmetlerden mutluluk duyarken daha sonraki çalışmaların bir kısmına endişe ile bakardı. Özellikle 2010’dan sonra artan toplumsal kutuplaşmaya, devlet garantili dış borçlanmalarla yapılan büyük yatırımlara (takdir etmekle beraber) endişe ile bakardı. Güneydoğudaki terör olaylarının bir kürt sorunu şeklindeki tariflenmesini yanlış bulur, konunun uluslar arası alanda da etnik bir sorun olarak algılanmasına zemin hazırlayacağı ve o bölgedeki devletine bağlı  Kürt vatandaşlarımız için sıkıntı doğuracak bir zemine taşınacağı endişesini  paylaşırdı. Atatürk’ün Diyanet İşleri Teşkilatı ile bizlerin İmamı Maturidi’nin aklı önemseyen, Hoca Ahmet Yesevi’nin kendi dilimiz Türkçe öğretisi ile sağladığı daha doğru Müslümanlık anlayışını yeniden kazanmamızı hedeflediğini, ama bazı din adamlarımız ve dindar kesimin çoğunun bunun önemini anlayamadığı tespitini de yeri geldikçe paylaşırdı. Ekonomi, din, millet ve milliyetçilik, sosyal adalet ve toplumumuzun sorunları Nihat ağabeyimiz için her zaman kendi işi kadar önemli olmuş, bu ve benzeri konulardaki halkımızın çektiği sıkıntıları kendisine dert edinirdi. Onda neme kazıcılık diye bir şey yoktu. O gerçek bir ÜLKÜ adamı idi.

Nihat Beyimiz, kapısı çalınan, sohbeti dinlenen, darda-zorda kalındığında akıl alınan bir beyefendiydi. İyi bir eş, şefkatli  bir baba, sorumluluk duygusu yüksek bir Türk vatandaşı-aydını; Kardeşi Dr. Meral Akşener ve bizler için eksikliğini daima hissedeceğimiz, yokluğunu arayacağımız bir ağabeyimiz idi. Samimiyeti ile, sohbetlerindeki zengin fikir alışverişleri ile, konulara yaklaşımındaki bütünleştirici-birleştirici-tutarlı analizleri ile aradığımız, özleyeceğimiz biri olarak daima hatırlanacaktır. Daraldığımızda, sıkıldığımızda her an kapısını çalabildiğimiz, kendisinden moral aldığımız, yol-yordam bulmada bize yardımcı olan bu dostumuzun yokluğunu her zaman hissedeceğiz.

Varlığını hep arayacağımız Nihat Ağabeyimize bu vefa anması vesilesi ile tekrar rahmet diliyorum. Saygıdeğer eşine, çok iyi yetiştirmiş olduğu kızlarına, siyasi çalışmalarındaki güzel hizmetleri ile her zaman gurur duyduğu kardeşi Meral Akşener hanımefendiye sağlık, başarı ve sabırlar diliyorum. Biliyor ve inanıyorum ki bizlerin ülke ve halkımızın önündeki kötü ve çirkinlikleri kaldırmaya yönelik her gayretimiz ve de onların iyilik ve güzelliği için yapılan her işimiz onun huzuruna vesile olacak, ruhunu şad edecektir.

Ahirette mekânın cennet olsun Nihat ağabeyimiz…

 

 

Urvetül-Vüska

Büyük İslâm İnkılâbı / Değişimi -asırlarca önce- sıdk / doğruluk ile kizbin / yalancılığın arasını; iman / inanç ile küfür / inançsızlık arası kadar birbirinden uzak kılmıştı.

Fakat, zaman geçtikçe gele gele birbirine yaklaştı! Öyle ki, siyaset propagandası; yalana ziyadesiyle revaç verdi. Bazen yalanı çok rağbetlendirdi. Yalana ziyadesiyle başvurulur oldu.

Fenalık, kötülük ve yalancılık aldı yürüdü! İslâm âlemi olarak, hemen kendimize gelip, kendimize çeki düzen vermeliyiz. Kesin olarak bilmeliyiz ki:

Necat ve kurtuluş; yalnız ve yalnız ve sadece sıdkla, doğrulukla olur.

“Urvetü’l-vüska” yani en muhkem, en sağlam tutulacak kulp; sıdk ve doğruluktur. Dosdoğru olmaktır.

Kısaca, en sağlam ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur. Yani “Olduğun gibi görünmek, göründüğün gibi olmaktır.”

Ama, bir maslahat / bir fayda ve bir maksat ve hatta bir zaruret için kizb / yalancılık ise; zaman onu neshetmiş / kaldırmış ve hükümsüz bırakmıştır.

Maslahat ve zaruret için bazı âlimler “muvakkat” fetvası yani geçici olmak kaydıyla, olur fetvası vermişler. Fakat bu zamanda O FETVA VERİLMEZ.

Çünkü, o kadar su-i istimal edilmiş / kötüye kullanılmış ki, yüz zararı içinde, ancak bir menfaati / bir yarar ve faydası olabilir.

Onun için hüküm maslahata / faydaya dayandırılamaz. Yalana -geçici de olsa- fayda var diye izin verilemez.

Evet, maslahat ve yarar dahi olsa, yalan söylemeye illet ve esas sebep olamaz. Çünkü, muayyen / belli bir haddi / sınırı yok. Su-i istimale / kötüye kullanmaya müsait / uygun bir bataklıktır. Bundan dolayı, fetvanın hükmü ona dayandırılamaz.

Öyle ise, “Ya doğru söylemeli, ya da susmalı.” yani yol ikidir, üç değil. Ya doğru, ya yalan, ya sükût / susmak değildir. Ya nedir? Ya doğru söylemek, ya da susmaktır.

Zamanımızda ise insanın, devlet ve hükümetlerin dehşetli yalanları ortadadır. Vaktiyle Irak için söylenen yalanları; yapanlar itiraf etmek zorunda kalmışlardır.

Şimdi ise mâlûm devletler başka devletler için, yeni yalanlar peşinde koşmaktan utanç duymuyorlar. Bundan asla geri kalmıyorlar. Yeni yeni tezvirat ve iftiralar uydurarak; haksız ve korkunç, üstelik halklara yönelik saldırılarına güya sebep ve bahane bulmaya çalışıyorlar. Umumun emniyet ve barışını sabote ediyorlar. Yeryüzündeki asayişi yerle bir ediyorlar.

Evet, bütün bunları o -sözde- büyük büyük devletler; kizb ve yalan anahtarlarıyla saldırı, tecavüz ve zulüm kapılarını açıyorlar, açtırıyorlar.

Bütün bunları maslahatın su-i istimali ile yapıyorlar. Oysa “Kem âletle kemalât olmaz.” / “Bozuk âletle düzgün bir şey yapılamaz.” Maalesef sahte kanıtlarla, milletlerin başına musallat ettikleri belâ ve musibetleri güya haklı göstermeye çalışıyorlar!

Ama unutulmasın ki, “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” İşte bu sebeplerden ötürüdür ki, yalana, hele bu zamanda geçici de olsa, cevaz vermek, caiz görmek, uygun bulmak asla ve kat’a doğru ve yerinde bir anlayış değildir.

Nitekim zamanımızda gördüklerimiz ve daha önce yaşanılanlar; 1. ve 2. Dünya Savaşları ve fecî sonuçları, dehşetli inkılâp ve değişimlerin; insan ve insanlıktan neleri alıp götürdükleri ve bütün bunları ne gibi yalanlara dayanarak yaptıklarını yakın tarih; tüm gerçekleri ile gözler önüne sermektedir.

X

Öyleyse, her söylediğimiz doğru olmalı. Fakat her doğruyu söylemek doğru değil. Bazan zarar verse sükut etmek / susmak. Yoksa, yalana hiç fetva yok.

X

Öyleyse, her söylediğimiz hak olmalı. Fakat her hakkı söylemeye hakkımız yok. Çünkü hâlis olmazsa, sû-i tesir / kötü etki eder. Hak haksızlıkta sarf edilmiş olur.