26.6 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 626

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın Ardından

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, 1933 Yılında Ankara’da Dünya’ya geldi. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladı. Üniversite ( Lisans ) öğrenimini İstanbul Yüksek Ticaret ve İktisat Okulu’nda yaptı. Daha sonra Fransa’da Franca Caen Üniversitesi Hukuk ve İktisadi İlimler Fakültesi’nde doktora eğitimini tamamlayarak yurda döndü. Akademik hayatına Ankara’da başladı ve kısa bir süre sonra İstanbul Üniversitesi’nde göreve başladı. Doçentlik çalışmaları için İngiltere’ye giderek Londra Üniversitesi’nde çalışmalar yaptı. Yurda döndükten sonra sırasıyla, Devlet Su İşleri Müdürlüğü’nde, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğretim üyeliği, Devlet Planlama Teşkilatı’nda Sosyal Planlama Daire Başkanlığı, Avrupa Göçmen İşçiler Kurulu Üyeliği, TRT Genel Müdürlüğü, 21. ve 23. Dönem İstanbul Milletvekilliği ve daha ismini sayamadığımız pek çok görevde bulunmuştur. Fransızca, İngilizce ve Arapça dillerine vakıf.

15 Temmuz 2016 tarihinde hayata gözlerini yuman Yalçıntaş Hoca ile benim tanışmam 1973 Yılına dayanmakta. Hoca o vakitlerde, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin genç bir profesörüydü. Ben o vakit üniversite öğrencisiydim. Aydınlar Ocağı’nın tertiplemiş olduğu Türkiye gündemiyle ilgili ve gayet seviyeli açık oturumlara katılırdım. Yalçıntaş Hoca’da o toplantılara dinleyici olarak, bazen de konuşmacı olarak iştirak ederdi. Konuşmacı olarak katıldığı toplantılarda gençlere nasihat ederek, onlara insan olmanın özelliklerini anlatırdı. Para, şan, şöhret gibi unsurlara aldanmamalarını, bunları geri planda bırakmalarını ve başarılı olmaları için bunun şart olduğunu,  üzerine basa basa anlatırdı. Daha sonraki yıllarda, Aydınlar Ocağı’nda birlikte ses getirici güzel ve anlamlı faaliyetlerde bulunduk. Yaklaşık on yıl ( Beş dönem ) Aydınlar Ocağı’nın Genel Başkanlığını yaptı. Ayrıca,  diğer bazı sivil toplum kuruluşlarında da muhtelif görevlerde bulundu.

İlim, fikir ve düşünce adamlarını yetiştirmek oldukça güçtür ve büyük bir emek ve çaba gerektirir. Onların kaybı, eğitim, fikir,  san’at ve kültür hayatında yeri doldurulamayacak derin boşluklar oluşturur. Onun için bu tarzdaki insanların kıymetini bilmeliyiz ve onlara candan sarılmalıyız.

Rahmetli Yalçıntaş Hoca, Türklüğün kalkınması ve yükselebilmesi için Türk kültürüne ve diline sahip çıkılmasını, Dünya’da sayıları üç yüz milyonu aşan Türklerin kimliklerini ancak bu şekilde koruyabileceklerini her fırsatta söylerdi ve gerçekten de buna bütün kalbiyle inanırdı. Dilini ve kültürünü kaybeden milletlerin tarih sayfasından nasıl silindiklerinin idraki içindeydi.

Hoca, cömert, kadirşinas, inisiyatif sahibi,  yardımsever, her kesim tarafından sevilen, bilgi ve tecrübesinden istifade edilen, mütevazi bir yapıya sahip, gösterişi sevmeyen ve arkasında iz bırakarak Milliyetçi Fikrin Ölmez İsimleri arasında yerini alan bir ilim ve fikir adamıydı. Bağımsızlığını henüz kazanmamış irili, ufaklı Türk toplumları için mutlaka bir gün,  özledikleri hürriyete kavuşacaklarını hep birlikte göreceğiz derdi. Her fırsatta onların dertlerine ortak olmaya çalışırdı. Özellikle Kırım’da ezan okuması, unutulması mümkün olmayan bir olaydır.

Hocanın neşredilmiş kitapları:

Avrupa’da Yükselen Hilâl, Amerika’nın Irak Macerası, Türkiye’yi Yükselten Yıllar, İslâm ve Hayat Küreselleşen Dünya’da, Avrupa Birliği ve Türkiye, Türk Birliği, Gelişen Türkiye ve Yeni Anayasa, Avrupa Birliği mi? Türk Birliği mi?, Avrupa Birliği ve Kıbrıs.

Yalçıntaş Hoca, ” Türkiye’yi Yükselten Yıllar ” adlı kitabında (hatıratında) sonradan Müslüman olan eski ağır sıklet boks şampiyonu Muhammed Ali’ye namazı nasıl kılması gerektiğini güzel bir üslupla anlatıyor. Neşretmiş olduğu kitaplarda, milli duyguları dile getirmekte, ülke meselelerine ışık tutmakta ve o meselelere çareler aramakta.

Türk Milliyetçiliği fikrini içten benimsemiş ve dolayısıyla bu duygular doğrultusunda Türk Dünyası’na büyük ilgi ve hayranlık duyardı. Ben bu hissiyatı, Türk Dünyası’na birlikte yapmış olduğumuz kültür ağırlıklı muhtelif gezi ve ziyaretlerde anladım. Türk Dünyası’ndan birini gördüğü an sanki gözlerinin içi gülerdi.

Ülkemiz, gerçek ilim, fikir ve düşünce adamlarından birini daha kaybetti. Üzüntümüz çok büyük. Türkiye için hem yurt içinde, hem de yurt dışında büyük çabalar harcayan, bizim üzerimizde çok büyük emeği olan Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Hoca’ya Allah’tan rahmet, geri kalanlara sabırlar dilerim.

 

 

Eyüp Üzerinden Bir Memleket Hikâyesi!

Ülkemizi yöneten iktidar tarafından memleketimizin bütün şifreleri ve değerleri ile oynandığından hiç şüphem yok. Kozmik Oda’ya hainlerin sokulmasına göz yumulması bunların yanında hiç kalır. Ben bunu kendi semtim olan Eyüp’te yaşananlardan dolayı çok iyi biliyorum. Aynı zamanda Türkiye’nin dört bir yanında da, benzer şeyler yaşandığından haberdarım. Ama yeter artık, boğazımıza kadar geldi!

 

Ben Eyüp’te yaşamış bir ailenin evladıyım. Aile büyüklerimin kabirleri Eyüp’te. Eyüp’ü bilenler bilir camiye çok yakın İslambey Mahallesindenim. Eyüp Merkez İlkokulunda okudum. Ortaokula Eyüp Ebussuud Ortaokulunda gittim. Liseyi Eyüp Lisesinde bitirdim. Eyüp Spor Kulübünde lisanlı sporcu idim. Eyüp Stadında ter akıttım. Eyüp Lisesinden Yetişenler Derneği’nin başkanlığını yaptım. Eyüp Lisesi Eğitim Vakfının kırk kurucusundan en genç olanıyım. Eyüp Dostları Vakfının mütevellilerinden biriyim. Eyüp Belediye Başkan Adayı oldum. Eyüp’ün de içinde olduğu İstanbul 2.Seçim Bölgesinden üç defa milletvekili adayıydım. Eyüp Camii’nin de avlusunda gençliğim geçti… Bilenler biliyor!

 

Ama şimdi artık “EYÜP” yok, “EYÜPSULTAN” var!

 

Bununla da kalmıyorlar. Çünkü azmışlar… Kökü Osmanlı’ya kadar giden Eyüp Lisesi’nin adını da Akp’li eski Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in adını vererek “Ömer Dinçer Lisesi” yaptılar. Her halde Ömer Dinçer Eyüp sınırları içinde ikamet ediyor diye!

 

Hâlbuki Eyüp İlçesinin varlığı İstanbul’un fethine kadar gidiyor. Yani Eyüp ne adamlar yetiştirmiş bir bilseniz! Hadi isim değiştirmenize karşıyım ama isim değiştirecekseniz gidin onlardan birinin ismini verin de, bari günahınız hafiflesin. Bence Ömer Dinçer de, kendi adının semtin lisesine verilmesini istemeyecektir diye düşünüyorum. Çünkü okulun mezunlarının tepkisi çok büyük. Düşünün mezun olduğum ve uğraşılarım sonucu Türkiye’nin temel liselerinin yanına “Türk Eğitim Vakıfları Dayanışma Konseyi (TEVDAK)”ne soktuğum 75 yıllık lise artık yok!

 

Eyüp’ün değerlerini yok etme işine ilk önce ilçenin adını değiştirerek başladılar. Eyüp ilçesi oldu Eyüpsultan ilçesi… Kimse sormadı tarihte böyle bir şey var mı diye? Tarihte Osmanlı’dan bu yana Eyüp hep Eyüp’tür. Eyüp Kadılığı yani…

 

Sonra sıra 1919’da kurulmuş bulunan Eyüp Spor Kulübünün adının değiştirilmesine geldi. İtirazlara rağmen kulübün adı da, “Eyüpsultan” olarak iktidar yandaşlarınca değiştirildi. Bunlar Eyüp’e, Eyüp’ün taşıdığı değerlere karşı husumet besliyorlar husumet!

 

O Eyüp Spor Kulübü ki, 100 yıllık bir kulüp… Kurulduğu tarih 1919… Yani İstanbul’un 1918’de işgalinden hemen sonra. Esas vazifesi İstiklal Harbi için Anadolu’ya adam göndermek ve silah kaçırmak, spor sonra gelen bir iş… Ama bunlar Atatürk’le, Cumhuriyetle kavgalılar ya, Atatürk’ün ve Cumhuriyetin izlerini silmek için hiç bir fırsatı kaçırmıyorlar!

 

Kulübün kurucuları arasında, Atatürk’ün ilk Ankara Valisi aynı zamanda bir Halveti Şeyhi olan Yahya Galip Efendi’de var. Eyüp Stadının arazisinin bağışçıları arasında Yahya Galip’da bulunuyor. Eyüp Stadı da, bu yıl kapatıldı. Birilerine (Katar) inşaat alanı olarak verileceği söylentileri var. Hatta semtte Yahya Galip’in mirasçılarına da, sus payı olarak bir miktar para verilerek razı edildikleri dedikodu olarak dolaşıyor.

 

Soruyorum; siz Eyüp’ten ne istiyorsunuz? Eyüp’e yaptığınız yanlışlar yetmedi mi? Keza siz Türkiye’den ne istiyorsunuz? Tarihimizle, Atatürk’le, Cumhuriyetle sıkıntınızı sağır sultan bile biliyor ama çekin elinizi Eyüp’ümüzden, yeter artık!

 

Eyüp’ü Araplaştırmayın, Eyüp’ü tarihinden ve değerlerinden uzaklaştırmayın, Eyüp’ü köklerinden koparmayın, sonra Eyüp’ü tutan ve gözeden büyük sahabe sizden Allah katında şikâyetçi olur da, vallahi iki cihanda yakanızı kurtaramazsınız…

 

İşte memleketin her tarafı Eyüp gibi! Sanki duyar gibi oluyorum; “bizim taraflarda da, bu dertlerin benzeri var” deyişinizi. Yeter ama yeter kardeşim, size memleketin tapusunu değil yönetesiniz diye sadece oy verildi o kadar… Haddinizi aşmayın, sizden hepimizden her şeyden büyük Allah var ve ondan sonra da Türk Milletinin iradesi gelir. Koltuklar gelip geçicidir sanmayın size bakidir.

 

Gelin hatalardan dönmek erdemdir. Siz de, erdemli insanlar gibi davranın ve hiç bir şeyi sahipsiz zannetmeyin! Eyüp’ü Eyüp olarak, Türkiye’yi de Türkiye olarak bırakın haline…

 

 

Fikrimin İnce Gülü

0

İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik: Düşünebilme, fikir sahibi olma yeteneği. Kur’an-ı Kerim’in ilk ayetinin “Oku!” olması, onlarca ayetinde düşünmeyi, akletmeyi emir ve tavsiye etmesi bundandır belki de. Bedenlerin toprak olup gitmesine karşın fikirlerin yüzlerce, binlerce hayat yaşamaya devam etmesi de, idrak ölçüsünde bir ispatı gibidir bu halin. Tabii ki, fikirleri üreten şahsiyetlerin manevi varlığının da.

Fikirler beğenilsin, beğenilmesin, üreticileri iltifata veya zulme boğulsun, her zaman için dikkate değer olmuş, insanlık ve tarihin akışını belirleyen yön levhaları olmuştur. Fayda sağlama, doğurganlık, doyurganlık, doluluk ve başını öne eğen mütevazı yapısı özellikleriyle buğday başağını, fikir sahiplerinin sembolü yapmışız. Çok şık bir benzetme olsa da, fikrin büyüklüğü ölçüsünde yüce, dünyanın tabii rot – balans ağırlığı, eteğinde dururken garip bir huzur ve ulviyet hissettiğimiz, tepesindeki kar depolarından besleyip, toprağında süzerken mineralleriyle zenginleştirdiği pınarların sahibi, insana korkudan ziyade güven veren heybetli yapısıyla koca dağlara benzetmeyi daha çok tercih ederim bu insanları.

İnsanlar çeşit çeşit. Rüzgâr – yelken hayatı yaşayanlar da var. Yüce dağlardan veya kara bulutlardan gelen her türlü rüzgâra göre yelkenini çevirmekte pek mahir olan. Hani uzaydan baktığımızda dünyaya şekil veren dağların yanında hiç görünmeyen, kendini çok ihtişamlı zanneden gemicikler. Yelkenini esen rüzgâra göre çevirip, ilerlerken, gelen yeni rüzgârla tersi rotada görürsek şaşırmayacağımız, sanki rüzgârın sahibiymiş gibi davranan zavallı ve zayıf gemicik. Esen sert bir rüzgâr, dağlardaki ancak tozu, toprağı kaldırırken, kendisini dibe batırdığı gün anlayacaktır basit bir araç olduğunu maalesef.

İnsanlar çeşit çeşit. Kendini büyük fikirlerin babası veya yılmaz bir neferi gibi gören. Fikrin sahibi ile sahibin fikri arasındaki farkı idrak edemeyen. Sahip olunduğu halde, sahip olduğunu zanneden. Üretildiği halde, ürettiğini zanneden. Kor ateşleri tutmakta kendini cesur zannederken, ateşi etrafa savurmaya yarayan bir maşa olduğunu görmeyen. Toprağı sürdün mü? Ter akıtıp, avuçlarını kanattın mı? Tohumu ektin mi? Sulayıp, gübreleyip, çapalayıp, otlarını yoldun mu? Ne idiğü belirsiz bir ot senin tarlanda bitti diye “benim” diye nasıl söylersin? Senin ekip, büyütmediğin ot ya seni zehirler, ya da ekinini kurutur. Hani şu sahtekâr kuşlar var. Yumurtalarını başka kuşların yuvalarına bırakıyor da, zavallı kuşlar başkalarının yavrularını büyütüyor, kendi öz yavrularını katledeceğini bilmeden. Kendi ekinini, yumurtanı tanımazsan olacağı budur. Bu yöntemin modern adı; algı yönetimi, toplum mühendisliği. Başkasının sana zarar veren fikrini, kendin üretmiş gibi sahiplenip, düşmanın yerine kendinle savaşman.

İnsanlar çeşit çeşit. Düşünce dünyasındaki sığlık, dar kalıplar, üşengeçlik, teslimiyetçilik ruhu nedeniyle hayatı bir bütün yerine, at gözlüğü ile kategorilere ayırıp yaşayanlar. Şucu iseniz, buculardaki doğruları, şuculardaki yanlışları göremez veya görmezsiniz. Görmeye çalıştığınızdaki beyninizdeki zonklamanın, vicdanınızdaki rahatsızlığın, mantığınızdaki uyuşmazlığın verdiği, vereceği ızdıraptan korkarsınız, dinginliğe ramak kalmışken. En huzursuz olduğunuz zamanlar, belli kalıplara, kategorilere sığdıramadığınız zamandır insanları ve fikirlerini. Nasıl da mutlu oluruz, şucu ya da bucu olarak etiketlediklerinde bizi. Yaşasın kalıplar! Düşünmeye, muhasebeye, gelişmeye ne hacet? Bunlar için çekeceğin fikri çileye gerek var mı? İtaat et, rahat et! Vicdanını rahatsız eden bir şeyler mi var? Aklına, mantığına ters gelen bir şeyler mi var? Fıtratına aykırı, üzerine uymayan bir gömlek mi var? İşte reçeten: Saldır, inkâr et, konuşma – konuşturma, dinleme, okuma, görmezden gel. Ve mutlaka, günde en az üç öğün, şu bizim sloganları damarların patlarcasına tekrar et. Et ki; beynine sadece bu sloganları haykıracak kadar oksijen gitsin.

İnsanlar çeşit çeşit. Fikir dediğin nedir ki? Günün modasına uygun giydiğin bir elbise ya da sürüp, sürüştürdüğümüz bir makyaj. Bugün yeşil, yarın kırmızı, bugün geniş, yarın dar olanı moda. Ya da bak şu makyaj gözlerini eşek gözü gibi ortaya çıkarıyor, bu makyaj ise elmacık kemiklerini olduğundan güzel gösteriyor. Şöyle şöyle, şurana, burana da sür ki, yaraların kapansın. 50’liksin ama 18’lik gösterdi seni. Esmersin ama sarışın oldun. Evet, bu paçavra ve boyalar varken, sen artık sen değilsin ama ne önemi var? Bak, ne güzel oldun! Fıtrat mı? Benlik mi? E, şart mı? Be mübarek; karşıdaki şu yüce dağa, bahçedeki şu ulu ağaca bak! Olanca fıtratı, benliği ile karşındalar. Bilirsin ki, bu yüce dağ, bu da ulu ağaç. Kış gelir üzerlerini örten kar ayrı bir güzel, yaz gelir, giydiği yeşil elbise ayrı bir güzel. Rüzgâr olur, birinin başındaki dumanlar, birinin dalları, yaprakları salınır ayrı bir güzel. Gecenin karanlığında, günün ışığında ayrı bir güzel. Dağ, dağ gibi, ağaç, ağaç gibi yaşar. Seni de, börtü, böceği de yaşatır varlığıyla.

Bir koca dağ tanıdım, ahir ömründe. Çok üzgünüm, daha eteklerindeydim. Çıkamamıştım zirvelerine. O zirveden biraz bakabilseydim ahvale. Bir dağ gibi heybetli, bir gül kadar ince. Geç tanıştığım için üzgünüm. Hakkında yazı kaleme alacak kadar mesaim olmadı belki. Canlı tarih kitabının çevirebildiğim ilk cüzündeydim daha. Lakin hissettiklerim de bunlardır. Allah (CC), rahmet eylesin Nihat GÜRER ağabey. Mekanın cennet olsun inşallah.

 

TEOG Kalktı, Yaşasın Yeni Sınav!

0

Anadolu Liseleri iyi lisan bilen insan ihtiyacını, Fen Liseleri fen alanında uzman ihtiyacını ve Sosyal Bilimler Liseleri sosyal bilimler alanında uzman ihtiyacını karşılamak üzere kurulmuştur. Bu okullara kuruldukları günden itibaren özel seçme sınavıyla öğrenci alınmıştır. Sırasıyla Anadolu Liseleri Giriş Sınavı, LGS (Liselere Giriş Sınavı), OKS (Orta Öğretim Kurumları Sınavı), SBS (Seviye Belirleme Sınavı) ve son olarak TEOG (Temel Öğretimden Orta Öğretime Geçiş Sınavı) ile öğrenci seçilmiştir. Bu sınavların son üçü (OKS, SBS ve TEOG) AKP iktidarı döneminde üç ayrı bakan tarafından değiştirilmiştir. Her değişiklikte bu merkezi sınav daha düşük profile çekilmiştir. Her değişiklikten sonra okulların akademik başarısı düşmüştür.

 

 

Rusya ile ABD Arasında

 

Uzunca bir süredir Suriye’de, ayı izinin kurt izine karıştığı, karmaşık bir durum var. Türkiye de bundan etkilendi, etkilenmeye de devam ediyor.

Türkiye, Cumhuriyet hükümetlerinin geleneksel dış politikasından farklı bir siyaset izleyince, alışılmış stratejik dostluklar sürdürülemez oldu.

Üstüne ABD‘nin PKK/PYD yanında durması eklenince, ABD’den uzaklaşarak, Rusya ve İran’la yakınlaştı.

Erdoğan, Ruhani ve Putin‘in birlikte yürüttüğü politikalar Astana Süreci ile olgunlaştı. Amaçları farklı olan ve birbirlerine güveni oldukça zayıf olan bu üç aktör Amerika karşısında bir blok gibi görünüyordu. Ama aslında bu üçlü Amerika’nın alacağa tavra göre kendisini garantiye almak ve yalnızlaşmaktan kurtulmak için, sahada pratik işbirlikleri yapmaya çalışıyordu.

Afrin’e askeri müdahale ile girişimiz Rusya’nın verdiği izin kapsamında ve bize açtığı hava sahası sayesinde olabildi. Afrin’e yaptığımız harekâta, Rusya kendi askerlerini çekerek ve Suriye’yi ikna ederek, destek verdi. Rusya bunları muhtemelen Türkiye’yi Batı blokundan koparmak için yapıyordu.

Amerika ile aramızda esen soğuk rüzgârlar bundan ibaret de değildi. ABD, Reza Zarrab dosyası’nı “Demokles’in kılıcı” gibi Erdoğan ve Türkiye’nin üstünde sallandırılmaya devam ediyordu.

Türkiye (tabii burada Türkiye yerine tek yetkili olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da diyebiliriz) Astana Süreci ile ABD’nin karşı blokunda yer almakla kalmadı, Nükleer Santral işini Rusya’ya verdi. Rusya’dan S-400 füze savunma sisteminin tedariki ile ilgili anlaşma yaptı.

Bütün bunlar devam ederken ABD, İsrail ve İngiltere tarafından, Suriye yönetiminin (Esad rejiminin) kendi vatandaşlarına karşı kimyasal silah kullandığı iddiası gündeme hâkim oldu.

Bu ülkelerin Saddam döneminde Irak’a müdahale için attıkları yalana benzer bir durum olabilirdi. Nitekim Rusya, İran ve Suriye bu iddianın bir yalan olduğunu savunuyor.

Suriye temsilcisi Caferi BM Güvenlik Konseyi’nde, Suriye’nin elinde hiç kimyasal silâh olmadığını ancak Suriye’de çeşitli terör örgütlerinde kimyasal silah olduğunu söyledi. Terör örgütlerinin bu silahları edinmesi hususunda ABD, Katar, Türkiye ve Fransa’yı suçladı.

Türkiye bu olaydan sonra yine taraf değiştirdi. ABD, İsrail, İngiltere blokunun, “Esad kimyasal silah kullandı” iddiasını doğru kabul ederek, Suriye’ye müdahale bahanesine zemin hazırlayanların yanında saf tuttu.

Peki, bu arada ABD’nin PKK/PYD ile ittifak tavrında bir değişiklik oldu mu?

Bildiğimiz kadarıyla hayır.

ABD, Suriye’nin kuzeyinde Irak petrolünü Akdeniz’e taşıyacak bir “Kürt Koridoru” oluşturma projesini iptal etti mi?

Ve yine ABD, İsrail’in güvenliği için, Suriye’de bir Kürt devleti kurdurma emelinden vaz geçti mi?

Yine bildiğimiz kadarıyla hayır.

Öyleyse yalan olma ihtimali çok yüksek bir iddia yüzünden neden bir uçtan diğer uca savruluyoruz?

Böyle ABD ile Rusya arasında gidip gelen ittifak çabaları sürdürülebilir bir başarıyı getirebilir mi?

Bu tür politikalar her iki ülke ile de ilişkilerimizin bozulması sonucunu doğurabilir.

Tecrübeli devlet adamı İsmet İnönü “Büyük devletlerle ilişki kurmak, ayı ile yatağa girmeye benzer!” dermiş.

Türkiye şimdi bir değil en az iki ayı ile yatağa girmiş durumda.

Yara bere almadan bu yataktan nasıl kalkacağız? İşte şimdi bütün mesele bu.

**************************************

Dört Liraya Dolar mı, (D)olmaz mı?

Bizim halkımız ekonominin gidişinin iyi olup olmadığını dolar ve avro kuru üzerinden anlar.

Döviz kuru artmıyorsa alım gücünün arttığını, her türlü ithal veya yerli malı daha ucuza alabildiğini tecrübe ile bilir.

Son günlerde hızlı bir devalüasyon yaşıyoruz. Türk Lirası hem Amerikan Doları (USD) ve hem de EURO karşısında değer kaybediyor.

Her gün kırılan rekorlardan biri de, bu yazının yazıldığı saatlerde kırıldı. 12 Nisan 2018 tarihi itibarıyla dolar/TL kuru 4,15 TL; Euro kuru 5,15 TL oldu.

Oysaki 2018 yılı için öngörülen dolar kuru 3,73 TL, 2020 için öngörülen ise 4,02 TL idi. Şimdiden 2020 yılında ulaşılacağı öngörülen kuru geçtik. Anlaşılan 2023 hedeflerine bu yıl içinde ulaşacağız.(!)

2023’ün büyüme, yatırım vb konularda hedeflerine şimdiden erişebilsek iyi de, kur konusunda tam tersine çok kötü bir durumdur.

Türk Lirası son 7 ayda yaklaşık %22 değer kaybetti. (Eylül 2017’de dolar kuru 3,40 TL idi.)

Bu şu demek diyerek, kişi başı milli gelir yaklaşık 2.000 USD eridi. Türkiye ekonomisi ise şu kadar küçüldü diye anlatsak halkımızın çoğu pek umursamaz.

Fakat hepimizin kesesini ilgilendiren tarafını söyleyelim: Aldığımız ithal mallarının tamamı bu oranda bizim için pahalandı.

Yerli malların içinde ithalat oranı yüzde 70 civarında olduğundan, yerli malların da bu orana yakın miktarda pahalandığını hissedeceğiz.

Tabii geliriniz Dolar veya Euro ile ise bu durum sizi etkilemez.

O zaman Başbakan kadar rahat olabilirsiniz. “Dolar dolsa ne olur, dolmasa ne olur?” diye anlamsız cümlelerle espri yapabilirsiniz?

“Doların artması bizim ekonomimizi etkileyecek bir şey değil” diyen Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi ile zeybek oynayabilirsiniz.

Geliriniz TL ise önünüzde iki seçenek var:

Ya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “6 sıfırı attık, 1 milyona gittiğimiz tuvalet 1 liraya düştü” sözü ile rahatlayabilirsiniz. (Bu arada halkımızın bilmesinde fayda var, birçok ülkede mesela ABD’de umumi tuvaletler bedavadır.)

Ya da ayağınızı daha kısalan yorganınıza göre uzatır, harcamalarınızı kısarsınız.

Karar sizin.

 

 

Anadolu Liseleri Çok Kan Kaybedecek

0

Milli Eğitim Bakanlığınca sınavla öğrenci alınacak okullar resmen açıklandı. Bu sayının önce 600, daha sonra 800 olacağı açıklanmışken, açıklanan listede okul sayısının 1367 olduğu görülüyor. Bu listeye, eski tecrübelerime dayanarak birkaç gün içinde bir miktar daha ilave yapılacağı endişesi taşıyorum.

Bu okulların dağılımını incelediğimizde tablo şöyledir:

1.Listedeki okulların yarıdan fazlasının İmam Hatip Lisesi ve Meslek Lisesi olduğu görülmektedir. (298 Anadolu İmam Hatip Lisesi, 449 Mesleki ve Teknik Lise). Bu seçimde bu okulların akademik başarılarının ve üniversiteye öğrenci yerleştirme oranlarının düşük olmasının göz önünde bulundurulduğunu düşünüyorum.

2. Geriye kalan okulların yarısının Fen Lisesi ve Sosyal Bilimler Liseleri olduğu görülmektedir (309 Fen Lisesi ve 89 Sosyal Bilimler Lisesi). Bu okulların programlarının diğer okullardan farklı olması sebebiyle seçilmeleri doğru olmuştur.

3. Okulların altıda birinin, Anadolu Lisesi olduğu görülmektedir (222 Anadolu Lisesi). Edirne Lisesi, Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesi, Denizli Lisesi, Eyüp Anadolu Lisesi gibi tarihi ve merkezi liselerin seçilmemesi yanlış olmuştur. Başarılı olup seçilmeyen okul yönetim ve öğretim kadroları ile öğrenci ve velilerinde büyük motivasyon kaybı olacaktır. Anadolu Liseleri bazı ilçelerde fazla, bazılarında az sayıda seçilmiştir. Fazla olan ilçelerde, o ilçenin sınav kazanamayan öğrencileri başka ilçelere gitmek zorunda kalacaklardır.

Çözüm için mutlaka bu listede yer almayan Anadolu Liselerinin çoğunun genel liseye dönüştürülerek öğrenci kontenjanlarının arttırılması gerekmektedir. Liste İmam Hatip Liselerinin lehine, Anadolu Liselerinin aleyhinedir. Bu durumda istediği okula yerleşemeyen öğrenci ya İmam Hatip Lisesi’ne gidecek, ya imkânı varsa özel okula gidecek, ya da Açık Öğretim Lisesi’ne (Yaygın Eğitim)e kaydedilecektir.

Yine de bu sistemin hiç sınav yapılmamasından daha iyi olduğunu düşünüyorum. Sınava katılımın da yüksek (700-800 bin) olacağı görüşündeyim. TEOG kalktı, yaşasın yeni sınav!

 

Bir 10 Nisan’da Kaymakam kemal BEYİ Andık…

Bugün 10 Nisan, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey‘in Ermenilerin ısrarı, İngiliz ve Fransızların isteği ile Kürt Mustafa Paşa Divanının kararıyla yerli işbirlikçiler eliyle şehit edilişinin yıldönümü…

Biz de her yıl olduğu gibi yine dostlarla buluşarak Kemal Bey’i ve tüm şehitlerimizi unutmadığımızı vurgulamak için Kemal Bey’in kabrinde buluştuk… Hem de İyi Partiyi Kadıköy İlçe başkanımız Alper kardeşim başta olmak üzere birçok İyi Partili ile temsil ettik…

Kaymakam Kemal Bey, TBMM’nin yasa ile ilan ettiği ve olayın ibretlik olduğu bir “Milli Şehit” hadisesidir. Mutlaka Kemal Bey’in başına gelenleri teferruatı ile bilmeli ve öğrenmelisiniz.

Aynı hadise aradan 90 küsur sene geçtikten sonra Ergenekon, Balyoz ve Casusluk davaları ile Türk Ordusunun komutanlarının başına gelmiştir.

Yani bugünü anlamak istiyorsak Kaymakam Kemal Bey‘in, Mutasarrıf Nusret Bey‘in ve Vali Mehmet Reşit Bey‘in başına gelenleri ve kimler tarafından hangi muameleye tabi tutulduklarını bilmeliyiz…palavradan Osmanlıcılık yapmakla olmuyor bu işler!

Bu vesile ile Kaymakam Kemal Bey’i ve onun şahsında tüm şehitlerimizi ve ahirete intikal etmiş gazilerimizi rahmetle anarken, yaşayanlara sağlıklı uzun ömürler dilerim…

Unutmayın “Fertler olur millet yaşar” sözü bize bir öğle vakti Beyazıt Meydanı’nda yağlı urgan boynunda iken Kaymakam Kemal Bey’in vasiyetidir…

 

Ruhları şad olsun…

 

 

Saltukname

0

13. yüzyılda yaşadığı kabul edilen savaşçı Türk dervişi Sarı Saltuk Dede’nin hayatını ve savaşlarını anlatan, halk ağzından derleme eserdir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın oğlu Cem Sultan’ın isteği üzerine yaklaşık 1474-1480 yılları arasında Ebu’1-Hayr-ı Rumi tarafından derlenmiştir.

Eserin elde bulunan nüshalarının en teferruatlısı Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesinde bulunan 1591 tarihli yazmadır. Bu yazmaya göre, asıl adı Şerif Hızır olan Sarı Saltuk, gördüğü bir rüyâ üzerine Seyit Battal Gazi’nin ve Hz. Hamza’nın silahlarına ve Hz. Ali’nin Ankabil adlı kanatlı atına sahip olur. Sarı Saltuk Türkistan’dan, önce Anadolu’ya gelmiş, Sivas, Konya ve kayseri’de kaldıktan sonra Rumeli’ye geçmiştir. Büyük bir ihtimalle, Hoca Ahmed Yesevi erenlerindendir.  Rumeli’de Müslümanlara eziyet eden Hıristiyanlara engel olmak için Kûfe’de asker toplar, gemilerle Karadeniz’e açılır. Karaya çıkarak Edirne, Üsküp, Dobruca gibi şehirleri fetheder ve oralardaki Hıristiyan beyleri cezalandırır. Sonra tekrar Anadolu’ya geçer, Şahmaran ülkesine gider, Frengistan’a sefere çıkar, Magrip’te cin ülkesine ve Avrupa içlerine akınlar yapar. Sonunda bir fedainin hançerlemesiyle ebedî âleme intikal eder.

Saltukname’de Sarı Saltuk’un ölümünden sonraki olaylara da yer verilmiştir. Oğulları İbrahim ve Muhammed babalarının yolunda savaşlara devam etmişler ve Osmanlı padişahlarının emrine girmişlerdir.

Saltukname, öteki dînî destanlarda olduğu gibi zaman içinde sürekli zenginleştirilmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin son zamanları ile Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükselme dönemlerindeki birçok olay da metne girmiştir. Sultan İkinci Gıyaseddin Keyhusrev,  Sultan İkinci İzzeddin Keykavus ve  Alaeddin Keykubad gibi Anadolu Selçuklu sultanları, Osman Bey,  Yıldırım Beyazıd Bayezid, Fatih Sultan  Mehmed Han,  Yavuz Sultan Selim Han gibi Osmanlı padişahları ve Şehzade Cem Sultan da Saltukname’de, yer alır. Tarihle, masalımsı anlatımlarla, dînî olaylarla destansı hikâyelerin iç içe girdiği bir eser olan Saltukname; halk edebiyatı, folklor, dil, tarih, ilahiyat, antropoloji ve toponomi araştırmaları için çok önemli bir kaynaktır.

Saltukname’nin Topkapı Sarayı’nda bulanan yazması tıpkıbasım olarak Amerika’de yayımlanmıştır. Latin harfli Türk alfabesiyle yayını ise Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın tarafından gerçekleştirilmiş, 1988 yılında 2 cilt hâlinde basılmıştır.

Yesevî Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Erdoğan Aslıyüce’nin ‘Sarı Saltık‘ isimli kitabı, bu mevzudaki eserlerin en yenisidir.

Söz konusu eserden bir bölüm:

Ertuğrul Gazi, oğlu Alp Osman’ı hediyelerle Sinop’a Saltık Gazi’nin yanına gönderdi. Alp Osman, o zamanlarda genç bir yiğit idi. Sinop’a geldi, Saltık Gazi’nin elini öptü. Saltık Gazi, Alp Osman’ın devletli ve saadetli başını yerden kaldırdı, ‘Oğul’ diye iki gözünü de öptü. Yanına alıp nasihatlerde bulundu:

-Ey Oğul! Tanrı; sana ve nesline sadet, devlet ve izzet nasip etmiştir. Asla gazâyı elden bırakmayın. Adâlet ve doğruluktan ayrılmayın. Fakirlerin bedduasından kaçının. Halkı incitmeyin. Hakk’ın yolundan çıkmayın. Ahlâklı olun. Hazret-i Peygamber’in dediklerinden sapmayın. Doğru yolu gözetin. Bağışlarda bulunun. Garibi hoş tutun. Zulüm ve haksızlık yapmayın. Bir kulağınız halkta olsun, halkın durumundan her zaman haberiniz olsun. Gafil olmayın. Sana vasiyetim bu ola ki özellikle kadıları, valileri ve boy beylerini devamlı teftiş edin. Âdil olsunlar. Mülk sâhibi ol, halk sana tâbi olsun. Rüşvet alana, cezasını mutlaka ver. Kâfire itibar etme, onları hâkim eyleme. Meşru olmayan iş yapma!’ dedi.

Daha çok nasihatler eyledi. Sonra Osman’ı gönderdi. Sinop halkı şaşırıp:

-Ya Server! Alp Osman, boy beyi olup gazi bir yiğittir. Padişah değildir ki. Siz, buna padişaha nasihat eder gibi nasihat ettiniz. Dedi. Saltık Gazi:

-Ey Sinoplular! Bu yiğit, padişah oğludur. Üç peygamber de bu nesle hayır dua etmiştir. Birincisi İbrahim Peygamber, İkincisi İshak Peygamber, üçüncüsü de ahir zaman Peygamberi Muhammed Mustafa’dır. Dünyada olan padişahlar, bu nesilden gelmiştir. Tanrı, bu yiğide sultanlık verecek. Bunun zürriyeti ve nesli, ulu padişah olacak! Dedi.

KUŞBAKIŞI:

Yıkılış ve Kuruluş

Yakın tarihimizi yazanlar arasında görüş farklılıkları, hatta zıtlıklar var. Çelişkili bilgiler arasında okuyucu, doğruyu bulmakta zorlanıyor.  Bazı meseleler de karartılmış gibi…

Birinci Dünya Savaşı’na niçin girildi?

Sultan Vahdettin Han, Mustafa Kemal Paşa’ya ne gibi görevler verdi? Sonra kimlerin ne türlü baskılarıyla İstanbul’a dönmesini emretti? İdam fermanını imzaladı mı?

Sultan Vahdettin Han hain miydi? Kaçtı mı kaçırıldı mı?

Millî Mücadele’nin başlatılması fikrini ilk defa kim seslendirdi?

Lozan Antlaşması’nda batılı ülkelere ne gibi tavizler verildi?

Atatürk’le İsmet İnönü nasıl ve niçin bozuldu? Atatürk İnönü’nün çocuklarına maaş bağlanmasını emretti mi? Emrettiyse hangi sebeple?

Murat Bardakçı, 23 X 33 santim ölçülerindeki, Yıkılış ve Kuruluş isimli 248 sayfalık eserinde, bu soruların çoğuna cevap veremese de merak edilen birçok meseleyi, belgeleriyle birlikte açıklıyor.

Ocak 2018’de okuyucu ile buluşturulan eserde; birinci dünya Savaşı öncesinde Almanya ile imzalanan gizli antlaşmalar, savaşa girişle alakalı karar metinleri, cihad-ı mukaddes fetvâları, Mondros Mütârekesi, Sevr Antlaşması, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gidiş evrakı, İstanbul ile İzmir’in işgal notaları, Misak-ı Millî ve ilk Teşkilat-ı Esâsiye Kanunu gibi pek çok arşiv belgesi yer alıyor.

‘Resmî târih’ bilgileriyle tatmin olanlar için…

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat:4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri)

Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

 

Arzın Kapısı KUDÜS Mescid-i Aksa:

Kudüs, Cenab-ı Allah tarafından, etrafıyla birlikte mukaddes kılınan bir şehirdir. Yeryüzünün en eski ikinci ve en mukaddes üçüncü mescidinin mekânıdır. Semâvî dinlerin, semalara uzanan nebîlerin, bağrında dinlenen velîlerin beldesidir. Her karış toprağında, nice peygamberlerin hâtırâsını ve izlerini taşıyan mukaddes şehirdir.

Üç dinin atası Hz İbrahim, hanımı Hz Sârâ ile Kudüs yakınlarındaki Sebu’da yaşamıştı. 160 yaşında Kudüs yakınlarında vefât etti.

Hz. Süleyman’ın mâmur ettiği Kudüs, Bâbil kralı Nabukadnezar tarafından yakıldı, yıkıldı, yağmalandı, talan edildi. Yıllarca isyanlara, işgallere, ihtilâllere ve kanlı savaşlara mâruz kaldı.

Peygamber Efendimiz hicretten sonra 17 ay boyunca, namaz kılarken Mescid-i Aksâ’yı kıble edindi. Yüzünü Kudüs’e döndü.

Peygamber Efendimiz Miraç yolculuğunda Burak’a binip Mekke’den Kudüs’e, Kudüs’ten arş-ı âlâya yolculuk yaptı. Medine’den önce, Kudüs’e hicret etmişti. Kudüs, İsrâ (gece yolculuğu) mûcizesinin ikinci durağı, Miraç (yükseliş yolculuğu) mucizesinin birinci durağı oldu.

Halife Hz Ömer’in tâyin ettiği İslam orduları başkumandanı Ebû Ubeyde b. Cerrah Kudüs’ü fethetti. Küdüs ilk defa Müslümanların eline geçti.

Selçukluların Kudüs’e hâkim oldukları 25 yıl içerisinde, Dünyanın dört bir yanından çok sayıda âlim, şehre akın akın gelmeye başladı.

1099 yılında haçlı orduları, Fâtımîlerin hâkimiyetindeki Kudüs’ü işgâl etti. Şehirdeki bütün Müslümanlar ve Yahudiler katledildi.

1187 yılında Selâhaddin Eyyûbî Kudus’ü haçlılardan fethetti.

Yavuz Sultan Selim Han,Memlûkler’i yenerek  Kudüs’e de hâkim oldu.

Kânûnî Süleyman Han, Mescid-i Aksâ çevresine surlar, Hürrem Sultan da bir külliye yaptırdı.

1870’lerden sonraki Yahudi göçleri, Kudüs’ün dengesini bozdu.

Sultan 2. Abdülhamid, siyonizmi ve Filistin’e Yahudi göçünü engellemek için olağanüstü gayret sarfetti. Bu arada şehri yeni baştan îmâr etti.

1917 Kudüs için felâket yılı oldu. 11 Aralıkta İngiliz askerler Kudüs’e girdi. Böylece Kudüs’teki Müslüman hâkimiyeti de sona erdi.

1948 de İsrail Devleti kuruldu. Böylece Ortadoğu’yu kan gölüne çevirecek Filistin-İsrail mücâdeleleri başlamış oldu.

Talha Uğurluel, Ocak 2018’de dördüncü baskısı yapılan 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 344 sayfalık eserinde Kudüs’ü anlatıyor.

Timaş Yayınları: Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00                                    e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

Kuşlar Yasına Gider:

Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider isimli romanı, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde ve 250 sayfadır.  Başlı başına iyilik ve merhamet romanı…

Of dememenin ilmini, sâhip olduklarımızın kıymetini bilmenin erdemini, ömürden giden günlerin sabrını okudukça gönlümüz havalanıyor.  Merhamet âdetâ elle tutulup gözle görülürcesine yaşanıyor.

Roman, Denizli – Ankara ve baba ile oğul arasında akıp gidiyor. Güzergâhtaki mola yerleri, yokuşlar-inişler, mevsimler hayranlık uyandıracak tasvirlerle okuyucuya sunuluyor. Türküler ve mahallî deyişler romanda oya gibi işleniyor. Kendi tutkusunun kurbanı olmuş Aziz Bey, bir süre sonra herkesin sevdiği saydığı insan oluverir. Yazarın ustalığı ile artık kullanımdan düşmüş mahallî deyişler tekrar tedâvüle alınıyor. Onlardan biri: ‘Hırs atına binenler düştüklerini anlayamazlar.’

Okuyanlar, roman denen edebî türü yeniden keşfediyor.

EVEREST YAYINLARI:

Ticarethane Sokokağı Nu: 53 Cağaloğlu 34410 İstanbul. Telefon: 0.212-513 34 20 Belgegeçer:                          0.212-512 33 76  www.everestyayinlari.com e-posta: info@everestyayinlari.com

KISA KISA… KISA KISA…

1-AVRUPA’DA İSLAM VE SİVİL TOPLUM / ALMANYA ÖRNEĞİ: Fatih Yaman / Kaknüs Yayınları 2-BAĞIMSIZLIK SAVAŞÇISI ATATÜRK: Aydeniz Çapar / Etki Yayınları 3-BİLGE KAĞAN ZAMANINDA SARI IRMAK KIYISINDA TÜRK HEYKELLERİ (721-724): Gürhan Kırilen / Gece Kitaplığı 4-DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE SİYASETİN SOSYOLOJİK TEMELLERİ: Kolektif , Durmuş Ali Arslan / Paradigma Akademi Yayınları 5-GÖÇ YAZILARI: Mehmet Âkif Kara / Kırmızı Çatı Yayınları

DERKENAR

“Bay” ve “Bayan” Kelimeleri

Yesevîzâde Alparslan Yasa

Kültür jenosidine maruz kalan bir millet için, bu zulmün en kahredici taraflarından birisi, jenosidin üzerinden bir-iki nesil geçince, yeni nesillerin, kendilerine dayatılmış olan yabancı kültürü bütünüyle kanıksamış, hatta benimsemiş olmaları ve kendilerinde bir jenosid şuuru bulunmayışıdır. Yeni kültüre artık öylesine şartlanmışlardır ki onlara, millî mazilerindeki jenosidi, gözlerinin önüne sereceğiniz bin bir vesika ve delile rağmen, kolay kolay kabul ettiremezsiniz veya buna muvaffak olsanız dahi, onları, benimsemiş oldukları yabancı kültürden, yabancı hayat tarzından vazgeçirip aslî kültürlerine döndürmek, ferdî gayretleri çok aşan devâsa bir mesele olarak önünüze çıkar…

Muhakkak ki millî kültürün başlıca cephelerinden birincisi din ise, ikincisi de dildir. Lozan Muahedesiyle planlanmış şeytanî bir kültür jenosidinin kurbanı olan mazlum Türk milleti, Dinine ve kültürünün muhtelif veçhelerine yönelik tahribatla beraber, Tarihî Türkçesinden koparılmış, cebren ve hileyle resmî dil statüsü kazandırılan yeni bir dili kullanmaya mecbur edilmiştir. Türkçenin mantığı altüst edilip büyük ölçüde Frenkleştirilmek suretiyle uydurulan köksüz bir dili… Bu uydurma dil, ihtilâlle, esas kanun dili, dolayısıyla resmî dil yapıldı. Ecdat dilinden kopuş kendilerine “öze dönüş” gibi gösterilen yeni nesiller, mekteplerde bu dile şartlandırıldı. Resmî müesseselerde ve resmî yazışmalarda herkes bu dili kullanmakla mükellef tutuldu. Mütegallibenin elindeki bütün matbuat da bu dilin bayraktarlığını yaptı. Zorbalıkla desteklenen desiselerin neticesi şu oldu: Daha düne kadar, meselâ 1960’lardaki nesillerin dahi alayla karşıladığı binlerce uydurma kelime bugün öylesine benimsenmiştir ki bunlar değil de, Tarihî Türkçenin kelimeleri insanları yadırgatmakta, hatta bu tavır bir irtica tezahürü telâkki edilmektedir…

1930’lara kadar geriye gitmeye lüzum yok; bizim gençliğimizde dahi, “bay”, “bayım” gibi kelimeler insanları güldürür ve bunlar istihzayla karşılanırdı. Bir hanımefendiye “bayan” diye hitap etseniz, “- Bu ne münasebetsizlik! Siz nasıl bana hakaret edersiniz?” gibi bir mukabele görebilirdiniz. Günümüzde ise “hanım, hanımefendi, kadın” gibi kelimeler neredeyse duyulmaz oldu. Hanımlara “bayan” diye hitap ediliyor, şehirlerarası otobüste yer ayırtırken “bayan yanı” yerine “hanım yanı” derseniz tuhaf karşılanıyor, “hanımlara veya kadınlara mahsustur” değil de “bayanlara özel” yahut “kadın gazeteci” değil de “bayan gazeteci” deniyor, ilh…

Hayretle başınızı sallıyorsunuz: Allah Allah, o güzelim “bey, hanım, efendi, vs.” dururken, bu “bay-bayan” da nereden çıktı? Hakikaten, Ziya Paşa’nın kavlince, “evvel yoğ idi, işbu rivayet yeni çıktı”…

Aslında “bay” kelimesi Tarihî Türkçede de mevcut; fakat bey değil, zengin manasında. Karacaoğlan, “Merhamet kalmadı yoksulda bayda” derken bu manayı kasdediyor; zaten başka manası da yok. Hatta Türkçede “baylık” diye bir kelime türetilmiş ki o da “servet, zenginlik” demek. “Bay-u-mak” ise zengin olmak… Bu, Anadolu Türkçesinde de böyle, diğer Türk dillerinde de… Birçok dilci, Eski Türkçeden beri hep aynı manada kullanıldığını kaydediyor. Şemseddin Sami, Kamûs‘unda, kelimenin “bey”den “bay”a çevrilmiş olabileceği gibi bir tahmin yürütmüş. Halbuki Ziya Paşa’nın “Ya bister-i kemhâda [ipek döşekte], ya vîrânede can ver / Çün bây ü gedâ [fakir ve zengin] hâke [toprağa] berâber girecektir” beytinde de görüldüğü gibi, kelime Farsça asıllıdır ve “bey” ile hiçbir alâkası yoktur. (Kubbealtı Lugati‘nin tesbîti de bu şekilde…) Divan edebiyatında “bây ü gedâ” kalıbıyle ona sık sık rastlanıyor.

Ya “bayan”? Ne tuhaf bir kelime! Yine Allah Allah diye şaşmaktan kendinizi alamıyorsunuz… “Bay”ın “bey” manasına geldiğini farzetsek dahi, Türkçede “-An” diye bir müennes eki mi var? Hatta Eski Türkçe asıllı kelimelere ilâve olunan yine bu menşeden bir başka müennes eki dahi mevcut mu? Mevcut da biz mi bilmiyoruz? Hâfızamızı zorluyoruz, lâkin hiç böyle bir kelime aklımıza gelmiyor. Vakıa, “hanım” ve “begüm”deki “-m” veyâ “-Im / Um” ekinin müennes eki olduğunu iddia edenler var. Ama bu yorum, açık olan yapıya zorakî bir yakıştırma gibi görünüyor. “Han-ı-m” ve “beg-ü-m”ün (<beg, beğ, bey), tarihî vetire içinde, “-m” mülkiyet ekinin kalıplaşmasıyla ortaya çıktığı âşikâr değil mi? Biliyoruz ki Türkçedeki müennes ekleri, sâdece Arapça ve Fransızca asıllı kelimelerde karşımıza çıkıyor ve bu ekler o kelimelere münhasırdır: “Muallim / muallime”, “müdir / müdire” veya “aktör / aktris” misâllerindeki gibi…

“Bay-an”daki “-An“ın çokluk eki olduğu da ileri sürülüyor… Tahsin Banguoğlu ise, eren (erkek, yiğit manasında), oğlan (<oğul), kızan (erkek çocuk ve silâhlı köy delikanlısı manalarında), köken (karpuz, kabak gibi nebatların toprak üstüne yayılan dalları manasında), kolan, çiten, belen, sapan, tümen, yemşen, köşen, gözen gibi pek mahdut sayıdaki kelimede rastlanan ekin, Eski Türkçede, çokluk değil, topluluk hâli için kullanıldığını düşünüyor. Hatta, ona göre, bu ek, “-Ak” küçültme ekine muvazi bir vazifeye sahiptir: “Oğlak” keçi yavrusu, “köşek” deve yavrusu olduğu gibi, “oğlan” insan yavrusu, “köşen” tavşan yavrusudur. Bu bakımdan her iki kümedeki kelimeleri “küçültme adları” sayıyor. Zeynep Korkmaz, muhtelif kaynaklara istinaden, bahis mevzuu ekin, Eski Türkçede “bağlılık, güçlendirme ve çokluk” vazifesi olduğunu, kökle kaynaşarak canlılığını kaybettiğini kaydediyor. Muharrem Ergin de benzeri bir tespitte bulunuyor: Mevcut misâllerden, umumî olan manayı tahsis eden, muayyenleştiren bir vazifesi olduğu anlaşılıyor. Mamafih, “işlek olmadığı için (ki diğer işlek olmayan ekler de böyledir), benliğini kaybetmiş, köke karışmış, donmuş bir hâle gelmiştir”.

Netice? Bedihî ki “bey” manasında “bay” da uydurma, “hanım” manasında “bayan” da… “Bay-ı-m” ise, açıkça Fransızca “Mon-sieur” (Mösyö < Mon siyör, efendim) mukallidi bir söyleyiş…

 

 

 

 

Yunanistan ve İsrail’e Dişimiz Geçmiyor mu?

Daha evvel Filistinli çocukların İsrailli polislerce kırılan kolları için, Gazze‘ye uygulanan abluka için hatta Mescid-i Aksa‘da askerlerin zoraki arama yapması için bile ortalığı ayağa kaldırmıştık; kiminde orantılı ve kiminde orantısız, zulme karşı eylem gücümüzü organize ederek.

1 hafta – 10 gündür Gazze’ye Dönüş Yürüyüşü sırasında 32 Filistinli öldürüldü, 2.850 Filistinli yaralandı; tık yok. Keskin nişancıyla sivilleri vuruyorlar; tık yok. İslam Dünyasının kulağına Amerika kaçmış, Türkiye’nin gözünde de Suriye gözlüğü.

Eyy dinî teşekküller, İslamî vakıflar, insanî yardım kuruluşları, Motosikletli Ebuzer‘ler nerdesiniz? Beyazıt Camii‘nde restorasyon varsa Fatih Camii‘nde toplanıp giyabî cenaze namazları kılalım. Aksaray‘da eylem yapıp iki slogan atalım. Olmadı, Yenikapı‘da ortak miting düzenlesinler; katılalım.

2 defa ‘Allah Rumlardan razı olsun‘ dedim yoksa Kıbrıs‘ı ya Annan Planı‘nda kuşa çevirip Rum Tarafına pazarlıyorduk ya da son Toprağın 4’te1’ini, Garantörlüğün 9’da 8’ini müzakere tepsisinde sunuyorduk; adamlar ilkeli çıktılar ve ya hep ya hiç dediler, kıçı kurtardık. Ama habu Yunanistan‘a helal olsun (!) deme noktasına geleceğimi lise yıllarımda söyleseler, Yunanistan’la savaş çıkar diye İzmit Tren Garı‘ndan Selanik gönüllüsü olarak nasıl giderim diye bilet sormazdım.

Elin oğlu FETÖ’den sığınanları aldı; bizde hukuk var, hukuk karar verecek diyor, diyor; vermiyor. Meriç‘ten bu yana 2 tane sazan düştü bizim ağa; ‘Türkiye onları vererek jest yapmalı‘ diyor Çipras Efendi; sanki bizde guguk var. Adamın ülkesinde Türkiye’den 8 asker, 2 binden de fazla sivil kaçak var; herifçioğlu 2 Yunan askeri için BM’den yardım istiyor. İktidarımızın meşhur isimleri Kılıçdaroğlu’na söylediklerinin 40’ta 1’ini Çipras’a söyleyerek haddini bildirirlerse çok hora geçer.

Bizden teğet geçerken kriz Yunanistan’a bir girdi (2009) ve halen çıkmadı. Adaları ipotek ederek ve AB’ye, Almanya’ya avro dilentisine çıkarak ancak vaziyeti kurtardılar. Bu arada 2004‘ten itibaren Bulamaç, Keçi, Kalolimnoz, Nergizçik, Hurşit, Formoz, Eşek, Gavdos, Koyun, Dhia, Sakarcılar, Koufonisi, Koçbaba, Dionisades, Ardacık, Gaidhouronisi ve Venedik Kayalıkları’nı yani toplamda 16 ada ile 1 kayalığı gözümüzün ve Ege Denizi‘nde gözetleme yapan devriye gemilerimizin gözü önünde iç ettiler; gık bile diyemedik. Geçen yıllarda kebap – kuzu çevirdiler; cık. Yılbaşı kutladılar; cık. Garnizon kurdular; cık. Tatbikat yaptılar; cık. Türk devlet yetkililerini pasaportsuz sokmuyorlar; cık. Yanında, yöresinde petrol – doğalgaz arıyorlar; cık cık.

Bu ne menem sessizlik be kardeşim! Dost ve kardeş ülkelere yapmadığımız muameleleri mi yapıyoruz bu resmî işgallere? Afrin gibi bize ait olmayan ama bize sığınan Suriyeli mülteciler için ve sınır güvenliğimiz için önemli bir yere 2 aylık olağanüstü bir gayretle ve 52 şehit vererek operasyon yaptık; bu adalar topraktan sayılmıyor mu ve Afrin kadar bile kıymet-i harbiyeleri yok mu?

Hakan Albayrak bile Filistin’de olanları görmek yerine Türk – Yunan Barışı üzerine yazdığı yazılarda “Federatif bir birlik kurmaya ihtiyacımız var” diyebiliyor. N’ooldi; Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyiyle federasyon yapamadık şimdi Yunanistan’la mı federasyon kuracağız; o yüzden sesimiz – soluğumuz çıkmayi?

Türk kamuoyunun harekete geçmesi için illâ İzmir’in İşgali mi gerekiyor?

 

 

Vesvese (4)

Ayrıca iman / inanç meselelerinde şüphe suretinde gelen bir vesvese daha vardır ki, zavallı vesveseli adam, bazen hayalde canlandırmayı; akletme, zihni yorarak anlama ve akıl erdirme ile karıştırır. Yani, hayale gelen bir şüpheyi, akla girmiş bir şüphe vehmedip; gerçekte var olmayanı var zannetmekle ümitsizliğe ve korkuya düşüp; itikat, inanç ve imanı bozulmuş zanneder, sanır.

Hem, bazen vehmettiği / vehimlendiği bir şüpheyi, imana zarar veren bir şek ve şüphe zanneder.

Hem, bazen düşünüp tasarladığı bir şüpheyi, aklın tasdik ve onayına girmiş bir şüphe sanır.

Hem, bazen Allah’ı inkârı düşünmeyi, küfür; yani, gerçekten Allah’ı inkâr etmiş olduğunu sanır. Yâni, dalâletin / iman ve İslamiyet’ten ayrılma demek olan sapkınlığın sebep ve nedenlerini anlamak şeklindeki düşünme gücünün hareketliliğini ve araştırmayı ve tarafsızca akıl yürütüp, doğru bir sonuç çıkarmayı; imana zıt ve aykırı zanneder.

İşte, şeytanın fikir aşılamalarının eseri olan şu zan ve sanılardan ürkerek, “Eyvah! Kalbim bozulmuş, itikat ve inancıma bozukluk ve eksiklik gelmiş!” der. Oysa bu gibi hâller; çoğunlukla irade ve istek dışı olduğundan, kendi seçimiyle düzeltemediğinden ümitsizliğe düşer. Bu yaranın merhemi şudur:

Küfrü hayal etme, küfür olmadığı gibi, küfre girdiğini sanış da, küfür değildir. Dinsizliği düşünme / aklından geçirme, dalâlet / dinden ayrılma olmadığı gibi, dalâleti / sapkınlığı düşünmek de, dalâlet / sapıklık, sapkınlık, doğru yoldan çıkmak demek değildir. Çünkü hem hayal, hem vehim, hem tasarı, hem düşünme; aklın onayından ve kalbin kabulünden ayrı ve başkadırlar.

Onlar bir derece serbesttirler. Seçme hürriyetini pek dinlemiyorlar. Dinsel görev altına çok giremiyorlar. Tasdik / doğrulama, iz’an, akılla kabul ediş ve anlayış, öyle değildirler. Bir mizana / ölçüye tabi ve bağlıdırlar.

Hem hayal kurma, vehim, tasarı ve düşünce nasıl ki; tasdik, onay, iz’an ve akıl işidir demek değildir. Bu bakımdan şüphe, tereddüt ve kararsızlık sayılmazlar. Fakat, eğer lüzumsuz tekrar ede ede kararlı bir hâle gelse, o vakit, hakikî bir nevi şüphe ondan doğabilir.

Hem tarafsızca akıl yürütme namıyla veya insaf namına deyip, muhalif şıkkı tercih ede ede tâ öyle bir duruma gelir ki, ister istemez muhalif tarafı tutar; ona vacip olan hakkın taraftarlığı kırılır. O da tehlikeye düşer. Hasmın veya şeytanın boşuboşuna bir vekili olacak bir durum; zihninde yerleşir.

Bu çeşit vesvesenin en önemlisi budur ki: Vesveseli adam, aslında mümkün olan ile zihnen mümkün olanı birbirine karıştırır. Yani, bir şeyi zatında / aslında mümkün görse, o şeyi zihnen de mümkün görür. Aklen şüpheli sanır. Halbuki imkân-ı zâtî / aslında mümkünlük ise, kesin ilme zıt değil ve zihnî zarurete zıddiyeti yoktur. Meselâ şu dakikada Karadeniz’in yere batması, zatında / özünde mümkündür. O aslında mümkün olması ile ihtimal dahilindedir. Oysa kesinlikle o denizin yerinde olduğuna hükmediyoruz. Şüphesiz biliyoruz. O mümkünlük ihtimali ve onun aslında mümkün olması, bize şüphe vermez. Kesin bilgimizi bozmaz.

Meselâ, şu güneş, zatında / aslında mümkündür ki, bugün batmasın veya yarın doğmasın. Oysa, bu imkân, kesin bilgimize zarar vermez. Şüphe getirmez. İşte bunun gibi, meselâ, iman hakikatlerinden olan dünya hayatının batmasına ve ahiret hayatının doğuşuna aslında mümkün olma cihetinden gelen vehimler, kesin iman ve inanca zarar vermez.

Hem “Bir delilden meydana gelmeyen bir ihtimalin hiç önemi yoktur.” olan meşhur kaide, hem dinin hem de dinsel hukukun kesinleşmiş kaide ve kurallarındandır. Eğer desen: “Bu derece inananlara zararlı ve rahatsız edici olan vesvese, ne gibi bir hikmet, fayda ve yararından dolayı bize musallat kılınmışdır?” Deriz ki: Aşırılığa varmamak, hem üstün gelmemek şartıyla, vesvesenin aslı uyanmaya sebeptir. Araştırmaya çağırır. Ciddiyete vesiledir. Lâkaytlığı, ilgisizliği atar. Aldırışsızlığı def eder.

Onun için Mutlak Hakîm olan Allah, şu imtihan dünyasında, şu yarışma meydanında, bize bir teşvik kamçısı olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, insanın başına vuruyor. Şayet ziyade incitse; Rahîm, Hakîm olan Allah’a şikâyet etmeli. Allah’a sığınmalı.