26.6 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 627

Kıbrıs Türk Mücahitleri (Tarihten Bir Yaprak)

(Bu yazım; Kıbrıs Türk’ünün tarih boyunca adada ki, var oluş mücadelesi ve şanlı direnişinde; erkeğinin yanında, yanı başında yer alan, gerektiğinde vatan toprakları uğruna seve, seve hayatlarını feda eden, ‘Kahraman Kıbrıs Türk Mücahidelerine’ ithaf edilmiştir.)

Onlar hem eş oldular, hem ana…  Onlar an geldi hamur açan elleri ile silah, an geldi yeminli bedenleri ile mevzi oldular.

Onlar; Çatık silahların gölgesinde, ‘Kur’an’a, Bayrağa, Silaha el basıp, dava için yemin ettiler. Tıpkı erleri gibi gerekirse vatan uğruna öleceğiz dediler:

”Mücahide” oldular.

Onlar gün geldi; yavukluları, babaları, evlatları cephedeyken, kendilerine emanet edilen vatan topraklarının hem anası, hem babası, hem de o topraklar uğruna, ”Şehidi” oldular.

Onlar, Kıbrıs Türk’ünün Kadını, Kıbrıs Mücahidinin Anasıydılar. Kıbrıs Türk Tarihine adlarını,”Kahraman Kıbrıs Türk Mücahidesi” olarak yazdırdılar.

Kıbrıs Türk’ünün adada ki var oluş mücadelesinde, direnişinde onların çok önemli görevleri, çok büyük katkıları olmuştur.

Özellikle Rumların 1 Nisan 1955 tarihinde kurmuş oldukları E.O.K.A terör örgütünün acımasız saldırılarına, işlemiş olduğu cinayetlere karşı koymak, emniyetlerini sağlamak için geceleri evinin çevresinde, kritik Türk bölgelerinde nöbet tutan Türk Mücahitleri, en büyük desteği; Kahraman Kıbrıs Türk kadınından, Kıbrıs Türk Mücahidelerinden almıştır.

Kıbrıs Türk Halkının özgürlüğüne kavuştuğu 20 Temmuz 1974 tarihine kadar geçen o acılı yıllarda; Kıbrıs Türk Mücahideleri de, tıpkı anavatan Türkiye’nin milli mücadele yıllarına fedakârlığı, cefakârlığı, yiğitliği, kahramanlığı ile damgasını vuran Türk Kadınları gibi; onlarda erkeklerinin yanında yer almışlar, Kıbrıs Türk Kadınının simgesi olmuşlardır.

Aslında, Türk’ün yaşam mücadelesi verdiği her coğrafyada vatan, bayrak, millet sevgisinin erkek, kadın ayrımına tarihimizin hiçbir döneminde rastlamak mümkün değildir. Türk kadını, düşmana karşı verdiğimiz her mücadelede, her şanlı direnişte atalarımızdan kendisine miras o yiğit yüreği, vatanperverliği ile daima en ön saflarda, vatan görevinin içerisinde olmuştur…

İşte Kıbrıs’ta da, Türk kadınları gerektiğinde cephede elinde silah, düşmanla savaşmış, gerektiğinde sırtında bebesiyle yemek yapıp, cepheye aş, cephane taşıyarak, vatan görevini yerine getirmişlerdir…

Rumların 21 Aralık 1963 tarihinde yürürlüğe koydukları, ‘Acritas planı’ çerçevesinde başlayan Kanlı Noel olayları, 103 Türk köyünün yakılıp, yıkılması ile canlarını kurtarabilmek için Rum çetelerinden kaçan binlerce Türk’ün; göç ederek, daha emniyetli Türk bölgelerine sığınması ile başlayan o yokluklar, açlıklar, hastalıklarla, insanlık dışı ambargolarla dolu acılı yıllarda:

Kıbrıs Türk Kadınları; aç kaldılar, susuz kaldılar, analar bebeklerine gün geldi süt dahi bulamadılar. Anavatan Türkiye’den gönderilen Kızılay çadırlarında, Kızılay’ın yardımları ile tam 11 yıl yaşadılar. Ama yılmadılar, direndiler. Ne İngiliz’e, ne Rum’a, ne de Yunan’a diz çökmediler, Kıbrıs Türk Mücahitlerinin yanında, yanı başında dimdik durdular…

Yalnızca Anavatan Türkiye’ye güvendiler. Torosları aşıp gelecek Mehmetçikleri beklediler. Kıbrıs Türk’ünün adada ki var oluş mücadelesinde, direnişinde ailenin en önemli direnç kaynağı, ‘Kıbrıs Türk Kadını’ olmuştur. Kocaları cephedeyken, aile birlikteliğini sağlayan, çocuklarını koruyup kollayan, Kıbrıs Türk Kadınıydı, Kıbrıs Türk Anasıydı. Onların her birisi Hatice Tahsin’di, Dr. Ayten Berkalp’ti, Çavuş. Cahide, Onbaşı Macide idi. Her birisinin ailesinin kökü, İzmir’den, Konya’dan, Karaman oğullarındandı. Kökleri Anadolu’dan, anayurtlarındandı.

Onlar; aşağıda ki tarihi gerçekleri yaşayarak büyüdüler.  Vatan sevdası uğruna, Mücahide olmanın onurunu, gururunu taşıdılar. Şimdi o tarihi gerçeklere kısaca bir göz atalım:

Pek çoğu, 1’nci Dünya Savaşının, acı ve karanlık günlerinde doğmuştu. O dönemdeki mütevazı evlerinde, Anadolu ve Türk Ordusu dillerinden hiç düşmezdi. Allahın, Türk askerine kuvvet vermesi için hep dualar okunur, adaklar adanırdı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun, 1’nci Dünya Savaşı’da Almanya’nın yanında olmasını gerekçe göstererek, 5 Kasım 1914’te Kıbrıs’ı ilhak eden İngiltere, 16 Kasım 1915’te Kıbrıs’ı Yunanistan’a teklif ediyordu. Bu durum, asırlardan beri Kıbrıs’ı vatan bilen Kıbrıs Türklerinin yüreğinde büyük bir öfke, büyük bir endişe, mücadele azmi yaratmıştır. İzmir’in 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunanlılar tarafından işgali, Anadolu’da tarihte görülmemiş Yunan mezalimi, Kıbrıs Türklerinin tamamının yüreğini bir kor ateş gibi dağlamıştı. Onların çocukluk yılları, Anadolu’yu, Mustafa Kemal’i ve kurtuluş savaşını dinleyerek geçmişti. Kulaklarına söylenen, Anadolu, Mustafa Kemal ve Türklük sevgisi, küçücük yüreklerinde, ömür boyunca silinmeyecek izler bıraktı. Anavatan’ları istiklal savaşı mücadelesinin içindeyken, Kıbrıslı Türk direnişçiler, Akdeniz’in karanlık ve azgın dalgaları ile boğuşarak, Anadolu’ya ulaşmanın çabası içindeydiler.

Adanın dört bir yanında, Anadolu’da Türklüğün onuru, bağımsızlığı için savaşan Mustafa Kemal’in ordularına yardımlar topladılar. İngiliz ajanlarının ihbarları sonucunda, Kıbrıs’ta ki Türklük hareketinin öncüleri yakalanarak, Girne kalesinin karanlık zindanlarına kapatılırken, Mustafa Kemal’in ordularına yardım toplayanlar arasında; yedi yaşında ki Hatice Tahsin de vardı. Ve o cesur yürekli küçücük Türk Kızı, yıllar sonra 1963’te vatanı için savaşmaya yemin eden ilk Kıbrıs Türk Mücahidesi olacaktı.

Kıbrıs’ta soğuk bir sonbahar günü haber telgrafları, ”İzmir’in kurtulduğunu” müjdeliyordu. Bu haber, Kıbrıs Türkleri arasında, büyük bir bayram sevinci oluşturmuştu. İngiliz askerlerinin müdahalesine rağmen, kurbanlar kesilirken, halk ozanı, Aynalı Dede; Mustafa Kemal’e ve ordularına destanlar okuyarak, şöyle sesleniyordu: ”Anadolu’yu kurtardın, bizleri de kurtar Mustafa Kemal Paşa…”

Anavatan Türkiye’nin düşman işgalinden kurtulmasıyla birlikte, Kıbrıs Türk’ü; günün birinde anavatan Türkiye’nin onları da kurtaracağına, bağımsızlıklarına kavuşacaklarına canı gönülden inanmış; o zafer günü için Rum’un tüm baskılarına, tüm acımasızlıklarına, kahramanca direnmiş, can vermiş ama daima Anavatan Türkiye’ye bağlı kalmışlardır.

İşte bu büyük özlemin içerisinde olan Kıbrıs Türk Halkı; Atatürk’ün genç Türkiye Cumhuriyetinde gerçekleştirdiği tüm devrimlerini anında benimsemiş ve uygulamışlardır. Onlar Türklüklerine, Anavatan Türkiye’ye öylesine bağlıydılar ki; Türk olmanın gururundan, Ay Yıldızlı Bayrağımızdan, İstiklal Marşımızı söylemekten, Türk’ün örf ve adetlerinden asla vazgeçmediler…

O yıllarda Kıbrıs’ta İngiliz sömürge yasaları geçerlidir! Ada da ki İngiliz Vali Sir Ronald Storss, Kıbrıs’ta Atatürk ile Türkiye sevgisinin ve Türklük hareketinin büyük bir ivme kazandığı gerekçesi ile çok sert tedbirler almıştır. Ancak Kıbrıs Türk Mücahitlerini, Mücahidelerini hiçbir tedbir, hiçbir güç yıldıramamıştır.

İlkokullarda Türk çocuklarına okutulan kitaplar, Türkiye’den geliyordu. Birinci Dünya Savaşından ve İstiklal savaşından sonra İngiliz Müstemleke Hükümeti, Türkiye’den gelen kitaplardan Atatürk’ün resimlerini, milli his aşılayan şiir ve yazıların sayfalarını kopartarak çocuklarımıza vermeye başladılar.

Ama Hatice Tahsin Öğretmenler, yürekleri vatan sevgisi ile dopdolu olan Kıbrıs Türk anaları, babaları evlatlarının, Türk Oğlu Türk olarak kalabilmeleri için her türlü mücadeleyi verdiler. Yılmadılar, Ay Yıldızlı Bayraklarımızı evlerinde dikip, çocuklarına öğrettiler. Ant içtiler; istiklal marşının dizelerini hep birlikte ezberlediler, haykırarak söylediler.

İngilizlerin onca baskısına rağmen, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını ilk kez büyük bir heyecan ve coşku ile kutladılar. O gün; Lefkoşa’nın tüm dükkânlarını, evlerini, Türk Bayraklarıyla süslediler. Lise öğrencileri yollara dökülmüş marşlar söylüyorlardı, ağlayanlarda vardı.  Bir ara İngiliz askerleri geldiler. Silahlarının uçlarındaki uzun süngülerle, Türk Bayraklarını parçalamaya başladılar. Lise öğrencileri bu duruma göğüslerini siper ettiler. Ve sonrası mücadele yıllarında bu gençler; Kıbrıs Türk Mücahidi, Kıbrıs Türk Mücahidesi oldular…

Tarih sayfaları, Kıbrıs Türk Halkının adada ki var oluş mücadelesini, şanlı direnişini anlatırken işte bu vatanseverliklere tanıklık ettiler. Onlar, Kıbrıs’ta Anadolu’nun yiğit kadınları, o cefakâr anaları gibi direndiler, evlatlarının yaşam gelecekleri için mücadele ettiler.

Her birisi; Kurtuluş savaşımızda göstermiş oldukları kahramanlıklarla simgeleşmiş Kara Fatma’dan, Tayyar Rahmiye’den, Kılavuz Hatice’den, Nene Hatun’dan, Nezahat Onbaşı’dan, Şerife Bacı’dan, Yirik Fatma’dan, Onbaşı Halide’den farksız savaştı.

Onlar gün geldi öğretmen oldular; vatanperver gençler yetiştirerek, milletine hizmet ettiler. Onlar; gün geldi eş oldular; özgürlükleri uğruna, sevdalılarını vatan için seve, seve ölüme gönderdiler. Onlar, gün geldi ana oldular. Vatan toprağımız Kıbrıs uğruna, nice kınalı kuzularını feda ettiler.

Bu fedakârlıkları da yetmedi! Onlar gün geldi, ‘Kıbrıs Türk Mücahidesi’ oldular. Vatan ve vazife için yemin ettiler. Bu yeminlerine sadakatle bağlı kaldılar, ata yadigârı vatan toprağımız, Kıbrıs uğruna Şehit oldular.  Vatan onlara minnettardır.

 

 

Ezilenler Özgürlüğe Kavuşmaktan Korkar

“Ezilenler özgürlüğe kavuşmaktan, ezenler ise ezme özgürlüğünü kaybetmekten korkar.”

Paulo Freire’nin (Ezilenlerin Pedogojisi kitabındaki) bu cümlesi ilk bakışta anlamsız gibi gelebilir. Tıpkı sosyal veya siyasi konularda bazı kişilerin veya grupların davranışlarının da bize anlamsız gediği gibi.

İşsiz, yoksul kesimlerin mevcut iktidara oy vermesini anlamakta güçlük çekiyoruz.

Maden faciasında 301 evladını kaybeden Soma’da iktidar partisinin oy kaybetmemesini yadırgıyoruz.

Şeker fabrikaları kapanan illerde, Suriyeli göçmen sayısının yerli sayısını geçtiği şehirlerde de benzer durumlarla karşılaşabiliyoruz.

Fındığı, pancarı, tütünü üretemediği için, hayvancılık yapamadığı için köylerden göçenlerin de mevcut ezilmişliklerine bir tepki, bir isyan duygusu içine girmediğini görüyoruz.

Meğer bu davranışların bir bilimsel açıklaması varmış.

Freire’nin mülksüzleştirilmişlerin “sessizlik kültürü” diye tanımladığı şeyi yaşıyoruz.

Freire, mülksüzleştirilmişlerin ekonomik, sosyal ve siyasi egemenliğin oluşturduğu ortamın birer ürünü olduğunu tespit etmiş.

Bu kitle gereken bilgi ve donanıma sahip olmadıklarından, bir eleştirel farkındalık gösteremiyor.

12 milyon insanın sosyal yardım ile geçindiği Türkiye, OCED ülkeleri içinde en yüksek işsizlik oranına sahip. Ama 16 senedir ülkeyi yöneten AKP en yüksek oyu bu kitlelerden alıyor. Çünkü bu kitleler kendilerini yoksulluğa iten iktidar için eleştirel farkındalık içinde değil. Hatta minnet duygusu içinde. Bir kısmı “celladına âşık olma sendromu” içinde.

Buna karşılık ezenler, kendilerine karşı çıkanları hapse attırarak, mallarına el koyarak, ekonomik olarak çökerterek, medya yoluyla itibarsızlaştırarak en acımasız yöntemleri kullanarak ezme özgürlüğünü doyasıya yaşamaktalar.

Sadece ezme özgürlüğü değil, “günah işleme özgürlüğünü” de yaşamanın dayanılmaz hafifliği içindeler.

*************************************

Kuralı Ezen Koyar, Ezilen Uyar

Ezen ile ezilen arasındaki ilişkinin temel unsurlarından biri kural belirlemedir. Ezen, kural belirleyen yani seçimini dayatandır.

Ezilenlerin davranışı ise belirlenmiş davranıştır, ezenin ilkelerini izler. Aslında onlara özenirler, yakaladıkları ilk fırsatta ezme yarışında efendilerini geçer.”

“Ezenler için sadece tek bir hak vardır; kendilerinin barış içinde yaşama hakkı. Buna karşılık ezilenlerin hakkı ise hayatta kalmaktır.

Onlar için daha fazlasına sahip olmak kişinin devredilemez bir hakkıdır, onların kendi ‘çabaları’, ‘riskleri göze alma cesaretleriyle’ elde ettikleri bir haktır. Eğer ötekiler daha fazlasına sahip değilse, bu onların beceriksiz ve tembel olduklarındandır, en kötüsü de hâkim sınıfın ‘cömert jestlerine’ karşı gösterdikleri mazur görülmesi imkânsız nankörlüktür.”

İleri teknolojili toplumumuzda da bizler nesneler haline getirilebiliyoruz ve yeni bir tür “sessizlik kültürüne” gömülmüş hale geliyoruz.

Fakat çok da ümitsiz olmamak gerekiyor.

Çünkü Freire’nin tecrübelerle desteklenmiş tezine göre, ne kadar “cahil” veya “sessizlik kültürüne” gömülü olursa olsun, her insanın eleştirel bakma yeteneği vardır.

Yeter ki uygun araçlar sağlansın.

Tamam da, “bu uygun araçlar ne olabilir?” sorusuna cevap bulmak zorundayız.

“İnsanlarda toplumsal bilinci ve eleştirel düşünme yeteneğini geliştirip, toplumsal katılımı kolaylaştıran” bir eğitim sistemi olsaydı, uygun araç olabilirdi.

*************************************

En Uygun Araç Sosyal Medya Olabilir

Konu Türkiye olunca, (İpsos’un son araştırmasına göre) yüzde 35’i hiç kitap okumayan, yüzde 44’ü hiç sinemaya gitmeyen bir toplumdan bahsediyoruz.

Eğitim sistemimiz eleştirel düşünceye değil, ezberciliğe dayanıyor. Yine de okuyan ile hiç okumayanlar arasında ciddi bir eleştirel bakış alışkanlığı farkı olduğunu kabul etmemiz lazım.

“Okuma oranı arttıkça beni hafakanlar basıyor, ben her zaman cahil halka güvendim” diye cehaleti öven Rektör Yardımcısı Profesör eleştirel düşünce yeteneğinden rahatsız olan bir zihniyetin temsilcisidir. Bu adamı Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Denetleme Kurulu üyeliğine atayan zihniyetin yönettiği üniversitelerden eleştirel düşünce çıkabilir mi?

Nüfusumuzun yüzde 61’i televizyonda haber ve haber programlarını izliyor, yüzde 23’ü de siyaset ve tartışma programlarını seyrediyor. Fakat bu yayınları yapan medyanın yüzde 90’ı iktidarın güdümünde. Bunların eleştirel bakma yeteneğini körelten etkileri var.

Vatandaşlarımızın sadece yüzde 16’sının pasaportu var. Dünyayı tanıma oranımız düşük. Yine de dış dünyayı tanıyanların görmeyenlere bilgi nakletmesi eleştirel bakışa katkı sağlar.

Fakat vatandaşlarımızın yüzde 90’ı akıllı telefonları ile internete bağlanıyor. Telefonu, bilgisayarı veya tabletinden sosyal medyayı kullananların oranı yüzde 90’ın üzerinde.

Toplumumuz Cumhuriyet mitingleri gibi kitle hareketlerini, meşru sokak hareketlerini, yürüyüş, protesto gibi eylemleri yapamaz hale geldi.

Vatandaşlarımız eskiden söylemese de söylenirdi. Artık söylenmeye dahi korkuyor.

İnsanımızın sesini ve sözünü yükseltebildiği tek mecra sosyal medya gibi görünüyor. Sosyal medyada temkinliler ve korkaklar var ama cesurların ve pervasızların sayısı daha fazla. Hatta aykırı olanların oranı hayli yüksek.

Bu mecranın çeşitli sıkıntıları ve riskli yönleri olduğunu biliyorum.

Buna rağmen, mevcut şartlarda, toplumumuzun geniş kesimlerine eleştirel bakış yeteneği kazandırabilecek tek alan olarak sosyal medyaya güveniyorum.

 

 

Alpullu’da “ŞEKER VATAN”dır Dedik!

İYİ Parti kurulduğu günden bu yana memleket meselelerini gündeme getirmeye ve çözüm önerileri sunmaya devam ediyor. Bu kapsamda ABD ve onun küresel şirketi Cargill’in isteği üzerine özelleştirme adıyla satılmak ve kapatılmak istenen şeker fabrikalarının satılmasına karşı çıkan politikalarını Alpullu’da Meral AKŞENER’in ağzından seslendirdi; “Şeker Vatandır, Vatan Satılamaz”

 

İyilik Hareketi’nin binlerce mensubu vatandaşlarımızla birlikte Kırklareli’nin şirin beldesi Alpullu’da bir araya geldi ve “şeker fabrikalarını sattırmayız, işçilerimizi işsiz bırakmayız, şeker pancar üreticisini mağdur etmeyiz” diye haykırdı.

 

Meral Akşener’de bu fabrikaları alacak olanlara seslenerek “bu fabrikaları ne pahasına olursa olsun alanlardan geri alıp, işçimize ve üreticimize vereceğiz” diyerek onları uyardı. Fabrika yapmayan ve işsizliğe çare bulmayan Akp iktidarı elde olan fabrikaları da, ne yazık ki satmaya devam ediyor. Ancak Akşener’in Cumhurbaşkanlığı ile buna bir son vereceğiz…

 

Tarih “İyilik Hareketi’nin cesur insanlarını mutlaka hayırla yad edecek! İyi ki, varlar da Türk Milleti ümitsiz değil… Şimdi bir “ANA Dönemi” başlıyor ve kadınlar ile gençler bu dönemin lokomotifi ve mimarı konumundalar.

 

Cumartesi Alpullu’da, pazar günü de İstanbul’un Eyüpsultan İlçesinde İyi Parti’nin kongresindeydik… Ümit her geçen gün büyüyor. Dur durak yok! “Ferman Padişahın ise dağlar bizimdir” mantığı ile medya onların ise sosyal medya da bizimdir… Mutlaka sesimizi bu karatmaya rağmen Türk Milletinin her ferdine ulaştıracağız… Baskı ve korku imparatorluğunu Allah’ın izni ile yerle bir edeceğiz..

 

Gayret Meral Akşener ve İyi Partililerden, takdir sizden, tefvik Cenab-ı Allah’tandır.

 

“Türkiye “İYİ” Olacak”

 

 

Kuyruğunu Kovalayan Kedi Olmak

İyi bir mütefekkir olduğuna daha da inandığım Sayın Davutoğlu’nun “Duruş” adlı, muhayyel gence hitaben yazdığı kitabı okuyorum. Vatansever her gencin okuması, her öğretmenin önce okuması sonra okutması gereken kitapta bir öykücük yer alıyor:

Genç bir kedi, kuyruğunu yakalamaya çalışır. Döndükçe doğal olarak kuyruğu bedeni ile döner. Bir hayli yorgun, genç kedinin bitkin düştüğünü gören yaşlı, tecrübeli kedi: “Evlat!” der, “Ben de gençken hep kuyruğumu yakalamaya çalıştım, muvaffak olamadım. Ama hedefime doğru yürüdükçe o hep benim arkamdan geldi.

Sayın Davutoğlu’nun gençler için kariyer veya müktesebattan hangisinin daha önemli olduğunu tartıştığı bölümde yer alan bu öykücükte, müktesebatın önemi vurgulanıyor.

Müktesebat: belki “içkin” sözcüğüyle karşılanabilir, “kendi içinde baki olan” diye tanımlanabilir, “kendi emeğinle kendinin kıldığın ve seninle birlikte kaim ve baki olan şey” diye izah edilebilir.  Müktesebatta, Necm suresi 39. ayette “İnsan için kendi çalışmasından (emeğinden) başka bir şey yoktur.” cümlesiyle buyrulduğu gibi “emek” vardır. Kariyerde ise, şimdilerde CV de denen bir özgeçmişte olması gereken mevki ya da makamlar yer alıyor.

Başarıya endeksli eğitim sistemimiz var. İş başvurularında diğer sosyal ilişkilerde insanlara kariyeri soruluyor. Zengin bir özgeçmiş, başarı sayılıyor. Kuyruğunu yakalamaya çalışan kediler, içleri boş da olsa, başımıza yönetici, idareci oluyor. Ya paran kadar ya kariyerin kadar adamsın.

Anneler babalar, öğretmenler veya yetkin ve etkin kişiler kendilerine veya sorumluğunu taşıdıkları kişilere önce müktesebat planlaması yapmalı. Kariyer, bir kuyruk veya gölge gibi, kafamızın veya bedenimizin gittiği yere kendiliğinden gelecektir. Müktesebat, hedefe giden yolda çekilen çile, elde edilen birikim, bitmeyecek sermayedir.

Müktesebat, zihni formasyonu; kariyer mesleki formasyonu gerekli kılar. İlk gördüğümüz yabancı bir çocuğa sorduğumuz ilk soru, “Ne olacaksın?”. Çocuklar buna, genellikle küçük dünyalarına göre cevap veriyor. Duyduğumuz cevaba göre çocuğa akıl hocalığı yapıyoruz. Halbuki çocuğa “Nasıl olacaksın?” sorusu sorulmalı. Nasıl bir insan? Müktesebat, nasıl sorusunun içini doldurmakla başlar. Bu yolda atılan her adım, ideal insan olma yolculuğunun kilometre taşıdır. Nasıl olmadan ne olmak, vitrinde manken olmaktır, mutfağı olmayan lokantada meze olmaktır.

“Boş çuval ayakta durmaz.” atasözümüzü duymuş olmalısınız. Müktesebatsız bir kariyer de saman alevidir. “Vali olmuşsun ama adam olamamışsın.” öykücüğünü büyüklerimizden çok dinlemişizdir. Adam olmak, müktesebat sahibi olmayı gerektirir. Üniversitelerimiz, “ne olmamız gerektiği” anlayışı üzerine kurulduğu için bilgi de üretemiyor. Diploma sahibi, bilgi üretme yeteneğinden yoksun insanlar üretiyoruz. Yetiştiriyoruz, diyemiyorum; sadece üretiyoruz. Kendine özgü bilgiden yoksun, ithal ettiği bilgiyle donanmış teknisyenler üretiyoruz. Bunun için, dünyadaki bilim literatüründe yerimiz yok.

“Nasıl insan, nasıl bilgi” sorusuyla yola çıkmak lazım. “Ne” sorusunun cevabı kedinin kuyruğu gibi arkasından gelecektir. Ne sorusunu öncelikleyenler, kuyruk peşinde koşmaktan kurtulamazlar.

Havanda su dövmek veya bir arpa boyu yol alamamak durumunda olmamak için eğitim sistemimize bir de bu açıdan bakalım. Müktesebatı güçlü bir kariyer planlaması yapmak hiç de zor değil. Mesleki formasyondan önce, zihni formasyon… Her şeyi ile rol model insan ve sağlıklı toplum, ancak böyle mümkün.

Ben yazdım, gereğini mesuliyet makamında olanlar düşünsün. Bu dünyanın tekrarı yok.

 

 

(Ebediyete intikalinin 21. Yıldönümü vesilesiyle) ÜLKÜCÜ HAREKET’in önde gelen isimlerinden OĞUZHAN CENGİZ, Lideri ALPARSLAN TÜRKEŞ’i Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Merhum Başbuğ Türkeş’in talimatı ile oluşturulan Ülkücü Hareket’in içerisinde bulundunuz. Bu sebeple dünya Türklüğünün son lideriyle yakın ilişkileriniz oldu. Ebedî âleme intikalinin 21. Yıldönümü dolayısıyla sizinle, Alparslan Türkeş’i konuşalım istiyorum. Sorulara geçmeden önce, hayatının dönüm noktalarını teşkil eden olayları tarihleriyle birlikte kısaca hatırlatır mısınız? Oğuzhan Cengiz: Türk milliyetçilerinin Başbuğ’u Merhum Alparslan Türkeş’in büyük dedesi Ârif Ağa, Kayseri’nin Pınarbaşı İlçesi’nin Yukarı Köşkerli Köyü’nden göç ederek Kıbrıs’a yerleşmişti. Ârif Ağa’nın oğlu Ahmet Hamdi Efendi ile Fatma Zehra Hanım’ın evliliğinden, Lefkoşe’nin Yeni Cami Mahallesi, Kirlizâde Sokağı’ndaki evde, 25 Kasım 1917 tarihinde Alparslan Türkeş dünyaya geldi. Aile, 1933 yılında İstanbul’a yerleşti, 1934 yılında ‘Türkeş’ soyadını aldı. Alparslan Türkeş 1936 yılında Kuleli Askerî Lisesi’ni, 1938 yılında Kara Harp Okulu’nu bitirdi. 1940 yılında Muzaffer Hanım’la evlendi, aynı yıl ilk çocukları dünyaya geldi. Nihal Atsız, bu kız evlada ‘Ayzıt‘ adını verdi.  13 Haziran 1944 tarihinde, Atsız ile mektuplaştığı gerekçesi ile tevkif edilerek Tophane Askerî Cezaevi’ne konuldu. Böylece 3 Mayıs 1944 Türkçülük Davası’nın mağdurları arasında yer aldı. Mahkeme, 9 ay 10 gün hapis cezası verdi. Temyizde, bütün sanıklarla birlikte berat etti. 1948 yılında imtihan kazanarak Amerika’ya eğitim maksadıyla gitti. 1951 yılında girdiği imtihanı kazanarak Kurmay Yüzbaşı, 1955’te binbaşı oldu. 1959 yılında Almanya’da Atom ve Nükleer Okulu’nda eğitim gördü, aynı yıl Kurmay Albay rütbesine hak kazandı. 27 Mayıs 1960 askerî darbesini yapan kadronun içerisinde yer aldı, Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlendi. 13 Kasım 1960’ta, ’14’ler’ olarak anılan grupla birlikte emekliye sevk edildi ve Yeni Delhi Büyükelçiliği’ne Müşavir olarak sürgüne gönderildi. 22 Şubat 1963 tarihinde Türkiye’ye dönmesine izin verildi. Arkadaşlarıyla birlikte siyasî kadro oluşturma hazırlıklarını başlattı. 21 Mayıs 1963’te Talat Aydemir’le birlikte ihtilale teşebbüs ettiği iddiasıyla tevkif edildi. Suçsuz bulunarak beraat ettikten sonra 31 Mayıs 1965’te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne katıldı. Aynı yıl partinin genel başkanlığına getirildi. Bir ay sonra da Adana milletvekili seçildi. 1975 yılında Süleyman Demirel başkanlığında kurulan Birinci Milliyetçi Cephe Hükümeti’nde başbakan yardımcılığı görevini üstlendi. 1977’de Ankara Milletvekili seçildi. Aynı yıl kurulup dağılan İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti’nde yine başbakan yardımcısı oldu. 12 Eylül 1980 darbesini yapan yönetim tarafından tevkif ve mahkûm edildi. 1985’te hapisten çıktı. 1987’de siyaset yapma yasağı kaldırılınca, hapisteyken kurulması talimatını verdiği Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP)’ne üye oldu ve genel başkanlığa seçildi. 20 Ekim 1991 tarihinde yapılan milletvekili genel seçiminde Refah Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak yapan MÇP’den milletvekili seçildi. 24 Ocak 1993’te MÇP’nin adı, Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirildi ve partinin genel başkanlığına seçildi. 4 Nisan 1997’de Ankara’da ebedî âleme intikal etti. 4 gün sonra aziz naşı, görülmemiş bir kalabalığın iştiraki ile candan aziz bildiği vatan topraklarına tevdi edildi.

Çetinoğlu: Ciltlere sığdırılamayan hareket ve başarı dolu bir hayatı, mükemmel bir şekilde özetlediniz. Teşekkür ederim. Türkeş’in, 27 Mayıs 1960 darbe ekibinde yer almış olması çok kişi tarafından tenkit edilmiştir. Siz biliyorsunuzdur: Bu iş nasıl oldu?

Cengiz: Talat Aydemir, Faruk Ateşdoğlu, Dündar Seyhan, Orhan Kabibay, Faruk Güventürk gibi isimlerden oluşan çekirdek kadronun, ihtilalden sonra devletin yönetimini, İsmet İnönü’ye teslim edeceğini öğrenir. Bu düşüncenin gerçekleşmesini önlemek maksadıyla kadronun içerisinde yer almaya karar verir ve hatta fiilî liderliği üstlenir. Nitekim İhtilal başarıya ulaştıktan sonra, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın istifa etmesi, Türk milleti tarafından çok sevilen Adnan Menderes’in Cumhurbaşkanlığına getirilmesi gerektiğine dair bildiri kaleme almıştır. Ancak bu bildiri, İhtilal Komitesi’nin başına getirilen Cemal Gürsel tarafından değiştirilmiştir. Daha sonra da, bilindiği üzere Türkeş ve 13 arkadaşı, Komite’den uzaklaştırılmış, ülke İnönü’nün tavsiyeleri doğrultusunda yönetilmiştir, türlü zorlamalarla, İnönü’nün başbakan olması temin edilmiştir.

Çetinoğlu: Türkeş, Millî Birlik Komitesi’ndeki görevinden arkadaşları ile birlikte uzaklaştırılmasa idi, Türkiye’nin yönetimi konusunda nasıl planları vardı?

Cengiz: Kalkınma Planı hazırlamıştı. Bu planlarının bir kısmını, ‘Başbakanlık Müsteşarı‘ unvanı ile görev yaptığı, gerçekte ise ‘fiilî başbakan‘ olduğu dönemde uygulamaya koymuştur.

Çetinoğlu: Planda neler vardı?

Cengiz: Maddeler hâlinde şöyle özetleyebilirim: 1- Tarıma dayalı sanayi oluşturulması, ziraî üretimin, ülke ihtiyacını karşılayacak seviyeye çıkarılması. 2- İnsanlarımızın çoğunluğu, yılın ancak 3 veya 4 ayı büyük bir çalışma içindedir. Geri kalan zamanlarda büyük bir işgücü enerjisi heder olup gitmektedir. Yüzlerce milyar lira değerindeki bu enerjinin memleket yararına kullanılması için iş seferberliği teşkilatı kurulması ve kanun çıkarılması. 3- Sosyal güvenlik ve sosyal adaletten mahrum olarak yaşayan insanlarımız için modern devlet anlayışına uygun tarzda düzenleme yapılması.

Yurt dışına gönderilmeseydi, hazırladığı buna benzer pek çok projeyi uygulamaya koyacaktı Çetinoğlu: Sürgün edilmesinin tek sebebi, memleketin yönetiminin İsmet İnönü’ye verilmesinin aleyhinde görüşe sâhip olması mıydı?

Cengiz: Başka sebepler de vardı. Mesela: Türkiye Ülkü ve Kültür Birliği Kanun Teklifi hazırlamıştı. Bunlardan rahatsız olanlar, aleyhine çalıştılar.

Çetinoğlu: Birlik için hazırladığı Kanun Teklifi’nin muhtevasından söz eder misiniz?

Cengiz: Birliğin maksadını şöyle belirlemişti: 1- İleri ve medenî Türkiye ülküsünü, milletin şuurunda pekiştirmek ve milletçe bu hedefe yönelmeyi sağlamak üzere dâvâya inanmış ve bu uğurda bütün varlığı ile çalışmaya azimli aydınları vatan sathında seferber etmek. 2- Milletin içinde bulunduğu ve bunaldığı ikilik, gerilik, tembellik ve karanlıktan kurtulması için lüzumlu tedbirleri siyasî tazyik ve müdahalelerden masun bir şekilde ele almak ve yürütmek. 3- Öğretmene cemiyette hakikî mevkiini kazandırmak ve millî eğitim davasını, halk eğitimi dâhil olmak üzere ana dava olarak ele almak ve bunu ilim ve devamlı bir plan hâlinde geliştirmek. 4- Laiklik prensipleri çerçevesinde olmak üzere temayüz etmiş ilim ve din adamları yetiştirmek ve bunları köylere kadar seferber ederek dini, bâtıl inanç ve menfaatlerin âleti olmaktan kurtarmak ve hakikî hüviyetine kavuşturmak. 5- Radyonun tarafsızlığını sağlamak ve hür basına, doğru haberler ulaştırmak. 6- Beden Terbiyesi Teşkilat Kanunu’ndaki vazife ve gayeye uygun olarak yurdun her köşesindeki amatör teşekkülleri desteklemek ve bu teşkilatı benzer ve yardımcı eğitim ve kültür müesseseleriyle iş ve hareket beraberliğini de toplayıp müessir kılmak. 7- Mevcut vakıfları, kuruluş gayelerine uygun bir şekilde yürütmek ve devlet teminatı kavramını vatandaşın fikrinde ve vicdanında yerleştirerek, bilhassa millî eğitime hizmet edecek yeni vakıflar kurulmasını sağlamak.

Çetinoğlu: Türkiye Ülkü ve Kültür Birliği’nin kadrosu düşünülmüş mü? Kimler bu birlikte vazife üstlenecek?

Cengiz: Düşünülmüş: Danıştay, Yargıtay, Sayıştay, Genel Kurmay ve Askerî Yargıtay Başkanları ve üniversite rektörleri bulunacak. Bunlar bir genel başkan seçecekler ve genel başkan, Bakanlar Kurulu’nun tabiî üyesi olacak. Diğer detaylar, bizzat Türkeş tarafından hazırlanan Teşkilat Şeması’na belirtilmiştir. Ülkü Birliği’nin 12 bölgede teşkilatı olacağı ve teşkilatta kimlerin vazife alacağı Teşkilat Şeması’nda gösteriliyor. Türkeş, Devlet Planlama Teşkilatı’nın ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün kurulmasını sağlamış, Ayrıca; Türk İnkılâp Enstitüsü’nün kuruluşunu tasarlamıştı.

Çetinoğlu: Türkiye Ülkü ve Kültür Birliği’nin gayesi neydi?

Cengiz: Millî inkılâp mefkûresini millete yaymak ve milletçe tekâmülün manevi temel ve ana yapısını meydana getirmek. Türk milletini en küçük ünitelerine kadar aynı fikir ve imanda toplamak, millî şuuru çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmak gayretiyle dinamik bir fikir ve ahlak seviyesine yükseltmek. Çalışma heyecan ve psikolojisini halka anlatmak ve öğretmek ve bunun üstünlüğünü sağlamak. Türk Kültür Derneği’ni bu maksatla kurdurdu. Dernek Başkanlığı’na bir dönem Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) avukatı olarak görev yapan, dünürü ve yakın arkadaşı Şahap Homriş’i getirdi. Türkeş ve arkadaşları sürgün şeklinde yurt dışına gönderildikten sonra, Şahap Homriş, dernek başkanlığından uzaklaştırıldı, yerine Behçet Kemal Çağlar getirildi.

Çetinoğlu: Türkeş; Dündar Taşer, Muzaffer Özdağ ve Ahmet Er başta olmak üzere MBK’daki 13 arkadaşı ile birlikte sürgün gibi yurt dışı göreve gönderilince, tasarılarını yürürlüğe koyma imkânı kalmadı. Tam da bu noktada, sürgün olayını konuşmamız gerekiyor.

Cengiz: Türkeş’in çalışmaları uzun vâdeli idi. İsmet İnönü, yeni bir siyasî ekip, yeni bir siyasî güç oluşmadan,  bir an önce seçim yapılmasını istiyordu. Bu sebeple Türkeş’in etkisiz hâle getirilmesi gerekiyordu. Baskılar sonunda başbakanlık müsteşarlığını bırakmak mecburiyetinde kaldı. Bir ay sonra da 13 Kasım 1960’te evi basıldı, uçağa bindirildi ve Hindistan’a gönderildi.  Türkeş, sürgün sebepleri arasında İsmet İnönü’yü görür. 1944 Milliyetçilik Dâvâsı için de; ‘En büyük sorumlu CHP ve İsmet İnönü’dür.’ Demişti. Sürgün edilmesi için bir başka sebebi de şöyle açıklar: ’27 Mayıs’tan sonra Komite üyelerine zaman zaman Mason olmaları teklifi yapılmıştı. Fakat bizim grubumuzda hiç kimse böyle bir şeye yanaşmamıştı. Ayrıca bazı genç kurmay subaylar, hiç kimseden emir almaksızın, kendiliklerinden İstanbul Mason localarını aniden basmış ve içeride buldukları bazı şüpheli evraka el koymuşlardı. Bu olay, Masonları ürkütmüş bulunuyordu.’

Masonların kendilerinin sürgüne gönderilmesinde rol oynadıklarını iddia etmesi tahmin mi, yoksa bildiği bir şey var mıydı, tam olarak açıklanmamıştır. Bilgi vermemekle beraber, genç subayların Mason localarını, kendisinin telkinleriyle veya doğrudan emriyle basmış olmaları muhtemeldir. Hiç değilse Masonlar, böyle düşünmüşlerdir. Çünkü Masonluğun, Türk milleti için zararlı faaliyetlerde bulunduklarını iddia edenler hep milliyetçi-mukaddesatçı çevreler olmuştur

mutlaka yapılacağını sezinleyince, tehlikeyi göze almış, içerisinde olursa, Türkiye için yapmak istediklerini tatbikata koyma imkânı bulacağını düşünmüştür. Belki de yalnızca içerisinde olmayı değil, lideri olmayı da düşünmüş olabilir. Çünkü 1960’da 43 yaşında idi. Her şeyi berrak düşüneceği olgun bir yaştaydı. İlk gençlik yıllarından bu yaşa kadar memleket meselelerine kafa yormuş ve projeler geliştirmişti. 1944’te Irkçılık-Turancılık Davası’ndan tevkif edildiğinde 27 yaşındaydı ve kitaplığında tam 600 kitabı vardı. Bu kitaplar evinden alınmış ve kendisine verilmemiştir. Buradan O’nun, okuyan-düşünen bir insan olduğu hükmüne varılır.

Çetinoğlu: Yönetimden uzaklaştırılmış olmasını nasıl değerlendiriyordu?

Cengiz: Sorunuzu, İsviçre’nin Lozan şehrinde yayınlanan La Tribüne Lauzanne adlı günlük siyasî gazeteye verdiği demeçten alıntılanan cümlelerle cevaplandırmak mümkün:

Bir askerî harekâttan sonra, otoriter bir intikal devresi geçirilmesi, ihmal edilemez bir zarurettir. Bizde bu devre, icap ettiği kadar uzun süreli olmamıştır. Ancak 1,5 yıl devam etmiştir. İhtilal komitesi üyeleri, kendi istekleri ile seçim yapıp iktidardan çekildiler. Komite üyelerinin bir kısmı, intikal devresinin kısa olmaması fikrindeydiler. Sonraki bir yıl içerisinde üst üste iki defa hükümet darbesine teşebbüs edilmiş olması, onların haklı olduklarını meydana çıkarmıştır.’

Bir başka değerlendirmesi de şöyledir: ‘Komünistler, 27 Mayıs’tan azamî ölçüde faydalanma çabası içindeydiler. Siyasî tecrübesi olmayan ve sivil aydınlar kadrosunu tanımayan MBK üyelerine kolayca sızmaya ve onlara birçok fikirlerini telkin etmeye muvaffak oluyorlardı. Bizim milliyetçi, Türkçü ve aynı zamanda radikal reformcu ve sosyal adaletçi bir plan üzerinde hareket edişimiz onları ürkütüyordu. Bu sebepten bizim aleyhimizde her çeşit faaliyeti ve propagandayı yapıyorlardı. İnönü ile tek cephe hâlinde bize saldırıyorlardı.’

Çetinoğlu: Hindistan’da sürgünde iken; Orgeneral, Devlet Başkanı ve Silahlı Kuvvetler Başkumandanı Cemal Gürsel’e gönderdiği mektuptan söz eder misiniz?

Cengiz: Mektupta aynen şunları yazmıştı:

Orgeneralim,

Size asla yazmak niyetinde değildim. Fakat bugün memleketin yüksek menfaatleri bakımından, bâzı hususların dikkatinize sunulması zaruri oldu.

Şöyle ki:

Yüksek Adalet Divanı, birkaç güne kadar eski iktidar mensupları hakkında hükmünü verecektir. Adaletin hükmüne müdahale etmemek, daima hürmetkâr bulunmak şarttır. Ancak hükümlerin infazı, yurtta mevcut durumun nezâketi göz önüne getirilince, ayrıca incelemeye değer görülmüştür. Yüksek Adalet Divanı’nın vereceği cezalar içinde idam hükümleri bulunduğu takdirde, bunların tadil edilerek hafifletilmesi cihetine gidilmesi çok faydalı olacaktır. Çünkü:

a) İdam cezalarının infazı, 13 Kasım’dan beri atılan çok hatalı adımlar dolayısıyla, memlekette meydana gelmiş olan huzursuzluğu daha çok artıracaktır.

b) Ölüm cezalarının infazı, yurt dışında da milletimiz ve devletimiz aleyhinde tepkilere yol açacaktır.

c) Ölüm cezalarının infazı halinde, milletimizi bölen kin ve garez duyguları şiddetlenecek ve 27 Mayıs’ın maksadı olan millî birlik ruhunun geliştirilesi güçleşecektir.

ç)Yukarıda sıralanan mahzurlarına karşılık, cezaların infazı ile memlekete sağlanacak hiçbir fayda yoktur.

Esasen siyasî suçlardan dolayı ölüm cezaları verilmesi, bugünün insanlık duygularına uymamaktadır.

Buraya kadar sıralanan mütalaalara ilaveten, hukuk bakımından da şu hususların incelenmesi lüzumludur.

1- Yüksek Adalet Divanı’nın vereceği idam cezalarının nihaî incelenmesi, bununla ilgili kanunun yürürlüğe girdiği tarihte, tek meşru yasama organı bulunan 27 Mayıs Millî Birlik Komitesi’ne ait idi.

2-      2- Bugün ise, yasama organı yalnız başına 13 Kasım Komitesi değil, Temsilciler Meclisi ile birlikte, komiteden meydana gelen Kurucu Meclis’tir.

3-      3-Türk Anayasası’na göre, idam hükümlerinin nihaî incelenmesi, yasama organlarına aittir. Şu halde bugün Yüksek Adalet Divanı’nın vereceği idam kararlarının, yalnız 13 Kasım Komitesi’nce incelenmesi hukukî ve meşru olamaz.

4-      Aksi halde, millet ve tarih önünde sorumlu olacağımızı hatırlatırım.

5-      Saygılarımla,

6-      Alparslan Türkeş’ Çetinoğlu: Mektupla ilgili yorumunuz var mı?

7-       Cengiz: Alparslan Türkeş, Cemal Gürsel’e bu mektubu, ‘belki tesiri olur‘ diye gönderdiği gibi, tarihe not düşmek için de göndermişti elbette. Türkeş, ihtilâlin kudretli albayı idi… Siyasî hayatındaki muarızları, halkın seçtiği bir iktidarı silâh gücüyle devirmekle suçlayacaklardı. O ise, ne maksatla ihtilâle girdiğini her defasında izah etme ihtiyacı duyarken, idamları asla istemediğini, MBK Başkanı Cemal Gürsel’e yazdığı mektupla göstermişti. Görüldüğü gibi Türkeş; sürgünde, memleketin idaresinde etkili olmak için çare aramaya, fikir geliştirmeye devam etmiştir.

OĞUZHAN CENGİZ

Yazar ve yayıncı Oğuzhan Cengiz, 19 Mayıs 1959 tarihinde İstanbul’da doğdu. Ailesi Artvin’den göçtü, ilk ve orta öğrenimini İstanbul’da gördü. Üniversite yıllarında, 12 Eylül 1980 Darbesi öncesi, siyasî mücâdelelerde aktif olarak yer aldı; İstanbul Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu. 1978 yılında girdiği hapisten 1990’da çıktı. Sağmalcılar, Maltepe Askerî Cezaevi, Paşakapısı, Edirne, Malatya Sakarya’da hapis yattı. Hapisten çıkınca Sakarya’da Serdivan Anadolu Lisesi’nin kantinini işletti.

1991’de İzmit-Gebze’de kullanılmış ev eşyaları ticareti yapan şirket kurdu. 1993’te büro mobilyaları işine girdi. 1998’de iflas etti. 1999’da Çin Halk Cumhuriyeti’ne iş gezisine çıktı. Çin’den havaî fişek ithaline başladı. İşini ortağına devrettikten sonra, 2002’de, gazeteci Arslan Tekin’le haftalık Türk Haber Gazetesi’ni çıkardı. 25. sayısından itibaren gazetenin genel yayın müdürlüğü’ üstlendi. 56. sayıda gazete kapandıktan sonra Bilgeoğuz Yayınlarını kurdu. Bilgeoğuz Yayınları çatısı altında Fosil ve Bilgecan adlarıyla da kitaplar yayınlamaya başladı.

Hapishane günlüklerini yayınladı, biyografik çalışmalar yaptı.

Eserleri: Yanıkkale (Cezaevi günlükleri, 2001; ekli 7. Baskı  2005), Kapıaltı (Cezaevi günlükleri, 2004; ekli 13. baskı 2005), Sürgündeki Derviş (Özbekistan Erk Partisi lideri Muhammed Salih hakkında, 2005), BirYıldız Kaydı (12 Eylül öncesi olaylarında öldürülen kardeşi Erhan Cengiz hakkında, 2005), Teşkilât Ercan (Ülkücü işçi Derneği İstanbul Şube Başkanı Ercan Poyraz hakkında, Yavuz Selim Demirağ ile, 2006), Okul ve Aile Etkinlikleri Antolojisi (2008), Arşiv Belgelerinde Gün Sazak (2009) Başkan Recep Haşatlı (MHP İstanbul il Başkanı Recep Haşatlı hakkında, 2009. Devlet Bahçeli: 2013, Ekmelettin İhsanoğlu: (2014.) (Atilla (2016), Cengiz Han (2016(, Timur (2017), Mete Han (2017), İz Bıraktılar (2018), Zindan Okumaları (2018).

 

 

Aydınlar Ocaklarının Yapması Gereken Bazı Sorumlulukları

Aydınlar Ocakları, bir sivil  toplum  kuruluşu  hüviyeti  içinde, tüzüğüne  uygun, Dernekler  Kanunu  ve  Dernekler  Yönetmeliğine  aykırı  olmayan, yeni  gelişmeler  karşısında  birtakım  girişim  ve  birçok  etkili  faaliyet  yapmalıdır.

Bu faaliyet ve girişimlerin bazıları aşağıdaki şekilde sıralanabilir :

Aydınlar Ocakları, her şeyden önce, bulundukları ilin ve ilçenin protokolüne mutlaka  girmeli  ve  bunun  için  de  ocak  yöneticilerinin  gerekli  gayret  ve  hassasiyeti  göstermeleri  gerekmektedir.

Senede iki  defa  yapılan  ve  son  gelişmelerin  de  değerlendirildiği  Aydınlar  Ocakları  Şûraları, bütün    ocakların  ortak  faaliyeti  olduğundan;   önemi  kavranarak, her  Aydınlar Ocağının  kalabalık  delege grubuyla katılması ve en az bir tebliğ  sunması   çok  önemlidir. Bu  durum  aynı  zamanda; ocaklar  arasında  bir  dayanışma  ve  işbirliği  ortamını  da  canlı  tutacaktır.

Bu  vatanın  birliği,  dirliği  ve  bölünmez  bütünlüğü  için  canlarını  çekinmeden  vererek  şehit  düşen  kahramanlar; asla  unutulmamalı, şehit  kuruluşları  ve  şehit  aileleriyle  iyi  ilişkiler  içinde  bulunulmalı, onların  her  türlü  sorununa  ortak  olunmalı, şehitlikler  mutlaka  ziyaret  edilmeli; şehit  çocuklarının  eğitim  ve  öğretim  yapabilmeleri  için  gerekli  yardım  ve  desteğin  en  iyi  şekilde  yerine  getirilmesi, şehit cenazelerine kalabalık üye guruplarıyla iştirak edilmesi, Aydınlar  Ocaklarının  en  büyük  görevi  olmalıdır. Ocak  yöneticilerinin, bulundukları  yerlerdeki  belediye  yetkilileriyle  iyi  ilişkiler  kurmaları, şehit  isimlerinin  yaşatılması  için  cadde  ve  sokaklara, semtlere  şehit  isimlerinin  verilmesi  ve ”  Şehitler  Abidesi “ yapılması  için  gerekli  projeler hazırlayarak  ilgililere  teslim  edilmesi  ve  daha  sonra  da  bu  işlerin  takibi, en önemli  faaliyetleri  olmalıdır.

Aydınlar Ocakları, Türklükten kesinlikle taviz vermemeliler. Atsız Hoca bu konuda ne kadar güzel söylemiş: ” Biz Türk’üz. Tarihimize ve yakın mazimize dayanarak Türk’üz der ve bundan haklı bir iftihar duyarız.” Ayrıca,  Mustafa Kemal Atatürk’de bu konuda şunları söylüyor: ” Bu memleket tarihte Türk’tü, bu günde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.”

Aydınlar Ocaklarının Tüzüklerinde ” Türk Milliyetçiliği ” ibaresi bulunmakta ve bununla şeref duymaktayız. Bazı güç ve odaklar bu bakımdan Aydınlar Ocaklarına düşmanca tavırlar sergilemekteler. Bu konuda Ocağımızın değerli üyelerinden rahmetli Prof. Dr. Erol Güngör şunları söylüyor:  ” Biz Türk milliyetçileri milliyetçiliğimize karşı yapılan suçlamaları şeref madalyası olarak taşımaya alışmış kimseleriz.”

Aydınlar Ocaklarının titizlikle üzerinde durmaları gereke bir diğer mesele de  binlerce yıldır varlığını sürdüren ” Türk Ordusu ” na sahip çıkmak olmalıdır. Mustafa Kemal Atatürk bu konuda da şöyle söylüyor: ” Ordu, Türk ordusu. Bütün milletin göğsünü itimat, gurur duygularıyla kabartan şanlı ad.”

Son yıllarda; Avrupa  Birliği  ve  Soros  Vakfı  fonlarından  destekli  birtakım  yeni  vakıf  ve  dernekler  kurularak  veya  kurdurtularak, Türkiye’nin sosyal, siyasal  ve  ahlaki  yapısına  şekil  verdirilmeye  çalışılmaktadır. Bu dışarıdan  kumandalı  kuruluşlara  çok dikkat  edilmeli  ve  yaptıkları  faaliyetler  yakından  takip  edilerek, milletimizin  menfaatlerine  ters  düşen  çalışmalar  karşısında,  ocakların  basın toplantıları  yaparak  veya  basın  bildirileri  hazırlayarak  kamuoyuna  açıklama  yapmaları, biraz da  olsa  vicdanları  rahatlatacaktır. Ocakların yöneticileri  ve  üyeleri n bu  hususları  göz önüne  alarak , kendi  kuruluşlarına  en iyi  şekilde  sahip  çıkmaları  boyunlarının borcu  olmalıdır. Bu  böyle  olmakla  beraber; çok  faydalı, etkili  ve  olumlu  faaliyetlerde  bulunan  ocakların  da  haklarını  teslim  etmek  gerekir. Temennimiz, bu  şekilde  faaliyet  gösteren  ocakların  sayılarının artmasıdır. Ayrıca, Aydınlar Ocakların  mali  yönden  de  kuvvetlenmesi  en  büyük  dileğimizdir. Bu açıdan da  gerekli  adımların  atılması  yerinde  olur.

Aydınlar Ocaklarının, her türlü  tertip, oyun, tezgah  ve  tehlikeye  karşı   iç bünyelerini  kuvvetlendirmeleri  ve  mevcut  üye  sayılarını  temsil  gücü  yüksek , inisiyatif  sahibi  ve  üyeliğe  mani  bir  hali  olmayan  akademisyen , sanayici , işadamı , serbest  meslek  sahibi  ve  onurlu  kişilerle  takviye  etmeleri  durumu  önem  kazanmıştır. Alınacak  bu  yeni  üyeler, Aydınlar Ocaklarının gücüne  güç  katacaktır. Aydınlar Ocaklarının, Türk  Vatanı  üzerinde  oynanan  oyunları  fark ederek, faaliyetlerinin  bir  bölümünü  de  bu  yönde  yoğunlaştırmaları  gerekmektedir. İllerde  Türk  Milli  Kültürü’ne  üstün  hizmetlerde  bulunmuş  kişiler  tespit  edilerek, bu  kişilere  gerekli  ödüllerin  verilmesi, Türkiye  üzerinde  hevesi  olanları  telaşlandıracaktır. Ve  dolayısıyla, Türk  Milleti için  gözünü  budaktan  esirgemeyen  kişi, kurum  ve  kuruluşların  var olduğunu  bileceklerdir. Bütün  bu  olasılıklar  göz önüne alındığında; Aydınlar Ocakları, yapmış  olduğu  ve  yapacağı  yeni  çalışmalarla milletimizin  bağımsızlığının  ve  geleceğinin  teminatı  olmalıdır. Aydınlar  Ocakları  aynı  zamanda  bir  okuldur. Gerçekten  yapmış  olduğu  girişim  ve  faaliyetleriyle  bir  okul  görevi  görmektedir. Ocakların  bu  özelliklerinin  devam  edebilmesi  için  büyük  bir  çaba  ve  gayret  içinde  çalışma  yapmaları    ve  bu  çalışmaları  yaparken  de  araştırma  ve  geliştirme  ( AR – GE ) sistemine  önem  vermeleri  gerekir. Ocakların yapacakları  açık  oturum, konferans   ve buna  benzer faaliyetlerinde aktüel  ve  canlı  konuların  ve  konuşmacı  olarak  da  o konunun  uzmanları  seçilmelidir. Aydınlar Ocaklarının  nasıl  bir  kuruluş  olduğu, gayesi, yaptıkları, yapacakları  kamuoyuna  en iyi  şekilde  anlatılabilirse, büyük bir yol  kat  edilmiş  olacaktır

Aydınlar Ocaklarının    bünyelerinde  doğabilecek  ayrışmalara kesinlikle  müsaade  edilmemeli  ve  o  ortamı  oluşturan  üyeler  için  tüzük  ve  ilgili  kanun  ve  yönetmelik  hükümleri  çerçevesinde  gerekli  işlemlerin  yapılması; Aydınlar Ocaklarının  geleceği  açısından  ve  uzun  yıllar  yaşaması  için  çok önemlidir. Hizipleşme  hadisesi  öyle  bir  olgudur  ki; yapılacak olan  iyi  niyetli  her şeyin  önünde  bir  engel  oluşturur, kırgınlıklar  ve  küskünlükler  meydana  getirir. Birlik olmazsa hiçbir şey yapılamaz  Bu konuda Mustafa Kemal Atatürk diyor ki: ” Büyük işler, önemli atılımlar; ancak birlikte çalışma ile elde edilebilir.”

 

Dip Dalgalarından Tusunami’ye

İlkbahar sordu ;
– Yıkılır mısın ey ağaç, bir kuşun ağırlığıyla?
– Yıkılırım, dedi, ağaç;
– Kuşun yaprağıma ettiği laf eğer ağırsa! //Alıntı

 

Geçtiğimiz Pazar günü İYİ Partimizin Olağanüstü kongresini cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir kalabalıkla gerçekleştirdik. Görülmemiş bir kalabalık olarak nitelendirdiğim ifadelerimi sakın abarttığımı sanmayın, polis kayıtlarına göre 123 bin kişi girmiş salondan içeri. Hadi bunun yarısını içeri girip dışarı çıkanlardan varsayalım, en az 60 bin kişi, yurdun dört bir yanından büyük bir heyecanla kalkıp gelenlerin gözleri ışıl ışıl, çakmak çakmaktı.

Bu günlere nasıl gelindiğini basın ve medyadan takip edenler az çok hatırlarlar.

Anayasal hak olan kongrelerimiz, Gemerek mahkemeleriyle engellendi. Türkiye’nin başkenti koskoca Ankara’da salon verilmedi açık havada kongre yapmak zorunda bırakıldık, bu defa da tarlada kongre yaptılar diye alay ettiler. Çanakkale de salonun elektriklerini kestiler ve ışıksız, mikrofonsuz toplantı yaptırdılar. Başka bir şehrimizde platform kurulmasına müsaade edilmedi genel başkanımız Meral Akşener,  çöp konteynerinin üzerinde halka hitabetmek mecburiyetinde kaldı.

Toplantılar için para bulamazlar dediler bulundu, parti kuramazlar dediler kuruldu, genel başkanımızın iffetine dil uzattılar suratlarında patladı, FETÖ’cü dediler aynaya baktıklarında kendilerini gördüler. Velhasıl ne yaptılarsa bumerang misali döndü kendilerini vurdu.

İşte buraya kadar yazdığım ve karşımıza çıkardıkları her engel, aslında birer dip dalgasıydı ve engeller birike birike tusunami’ye dönüştü. Genel başkanımızın haklı olarak sık sık kullandığı bir söz vardır: “Türk Milletiyle inatlaşmayın“. Onlar inatlaştıkça millet daha da inatlaştı ve çok şükür bu günlere geldik.

Konuşma sırası şimdi bize gelmişti:

Kadınlar vahşice dövülüp öldürülüyor” dedik “yol yaptık” dediler,

Türkiye’de adalet yok” dedik “Sandığa bak” dediler.

Tarımı bitirdiniz her şey dışarıdan geliyor” dedik “paramız çok alıyoruz” dediler.

Anlayacağınız; her sözün karşılığını yol ve sandığı göstererek cevaplandıran siyasetçiler için rahmetli Necip Fazıl: “Yorulmaz dizleri, tükenmez sözleri, utanmaz yüzleri olan adamlar” diye nitelendirmişti, işte tam da bunlara yakışan sözler.

Kınıyorum

Arkadaşlarımızdan birisi oğluyla beraber, kurultaya gelmişken rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’in mezarını ziyaret edip, dualar etmek için Başbuğ’un mezarına giderler. Mezara yaklaştıklarında üç beş genç engel olmaya, çalışır, hatta küfür ederler. Arkadaşımız büyük bir şaşkınlık içinde tabi neye uğradığına şaşırır.

Ya oğlu; içinden geçenleri tahayyül edebilir misiniz? Kim bilir Türk dünyasının Başbuğu Alpaslan Türkeş’i daha önceleri nasıl anlattı babacığı ona. Hayallerine dahi sığdıramadığı bu büyük insana dua etmeden gerimi dönecekti…ve döndüler. Şimdi sorarım sizlere; ne ile unutturabilirsiniz bu çocuğa yaptığınız aymazlığı, nobranlığı, zorbalığı, verecek makul bir cevabınız var mı?

 

 

Avukatlar Günüymüş!

Bugün 5 Nisan Avukatlar Günü…ben de biraz kendimi avukat olarak görüyorum. O nedenle sabahın erken saatlerinden bu yana telefonuma mesajlar gelip duruyor. Daha biraz önce Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün ve İstanbul Barosu’nun mesajlarını aldım ve otuz yıldır yapmadığım bir şeyi yaparak bir “Avukatlar Günü”nde bir kaç şey söylemeye karar verdim.

 

Niçin söyleyeceğim? Çünkü topluma ve gelecek nesillere karşı kendimi suçlu ve sorumlu hissediyorum da, ondan!

 

Bir defa Türkiye’de hukuk mukuk ve dolayısı ile yargı ve adalette yok! Var diye kendimizi kandırmayalım. Bu yeni mi, hayır… Bu topraklar da, yüzyıllar öncesine kadar giden bir durum bu… Belki de, bu coğrafya üzerinde yaşayan insanlar varoluştan beri adaletsizlikten sıkıntılı, bilemiyoruz tabii, bizimkisi mevcuda bakarak sadece geçmişle ilgili yaptığımız bir öngörü.

 

Yaşadığım 50 küsur yıllık hayat boyunca ülkemde genel olarak hep bir hukuksuzluk ve buna bağlı olarak ortaya çıkan bir adaletsizlik gördüm. Zaten yaşamım boyunca Türkiye’nin başına gelenler de, pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Olsun buna rağmen hukuku üstün halde tutup adaleti tesis edebilmeliydik. Olmadı ve olmuyor!

 

Türkiye’de haklının hukuku yerine güçlünün hukukunun geçerli olduğu tartışmasız bir gerçektir. Güçlü kavramını tarif et derseniz bu güç zamana, mekana ve kişilere göre değişkenlik gösterse de adaletin üzerinde keskin bir kılıç gibi varlığını sürdürmüş ve sürdürmektedir.

 

Bugün “hukukun üstünlüğü”nden konuşmak abesle iştigaldir. Yargı benim meslek hayatım boyunca mezhepler, cemaat ve tarikatler vede şimdi bir siyasi parti üzerine şekillenmiştir. Fetö yargısından kurtulmaya çalışan ülkem şimdi parti yargısının pençesine düşmüştür ve bunun acı sonuçları da çok yakın bir zamanda görülecektir.

 

Yıllar süren yargılamalar, avukatlık mesleğinin etkisizleştirilmeye çalışılması, kanunların askıya alınması ve yargı üzerinde siyasetin ortaya çıkardığı garabet; vatandaşa yeniden “düşme mahkeme kapısına” dedirtmeye başlamıştır. Halbuki insanların hakkını aramak üzere koşarak gideceği tek yer mahkeme kapısı olmalıdır.

 

Bilmeyenlere söyleyeyim; benim avukat olmak istememin, hukuk fakültesini seçmemin tek nedeni uğradığım açık bir haksızlıktı. İdealist bir insan ve Cumhuriyetin temel ilkelerini benimsemiş bir genç olarak hukuk okuyacak ve adaletin tesisine katkı sunacaktım. Geldiğim nokta bugün itibarı ile koskoca bir sıfır… Hatta hukuk fakültesine adım attığım günden bu yana Türkiye hukuk çerçevesi içinde her açıdan geriye gitmiş durumda…sadece devasa “Adalet Saray”ları ve bolca “ceza ve tutukevleri” inşa ettik o kadar… Ama bunu gelişme olarak görenler bile var aramızda.

 

Hukukun yerle bir edildiği, mağduriyetlerin ve haksızlıkların arşa yükseldiği, yargının süründüğü ve avukatlığın itibarının kalmadığı bir ortamda “Avukatlar Günü”mü kutlamışsınız kaç yazar?

 

Bilmiyorum ama bu ülkenin gerçek adalet arayışçıları ne zaman ortaya çıkacak ve herkes için adalet diyecek? Ne zaman “hukukun üstünlüğü” hakim olacak bu topraklarda, ne vakit güçlü değil de haklı hakkını alacak, hangi gün başımıza ne gelir diye korkarak değil elbet adalet tecelli eder diye mahkeme kapılarına koşacağız? Ben bunu görmeyeceğim biliyorum ama inşallah gelecek nesiller bunu görür. Onun için “Avukatlar Günü“mü kutlamayın bu yolda mücadele edin. Böylelikle ben daha mutlu olurum…

 

 

Başbuğ ve Dokuz Işık

-Aramızdan ayrılışının 21. Yılında Başbuğ Alparslan Türkeş’e-

Yirmi bir yıl kaldık sensiz Başbuğum

Yirmi bir yıl kaldık yönsüz Başbuğum

Yirmi bir yıl kaldık şansız Başbuğum

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

Bizi yönlendirdin Milli Ülkü’ye

DOKUZ IŞIK, MİLLİYETÇİ TÜRKİYE

Bize verdin milli ahlâk terbiye

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

Yetiştirdin Bozkurtları bilgece

MİLLİYETÇİ-ÜLKÜCÜYÜZ ilk önce

“Ne mutlu Türküm!” diyene güvence

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

AHLÂKÇIYIZ Müslüman Türk ahlâkı

Ahlâksızın mukadderdir helâkı

Sayemizde mazlumların felâkı

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

Vatan millet için her şeye veda

TOPLUMCUYUZ ona canımız feda

“Her şey Türklük için!” ne güzel seda

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

Çağdaş uygarlığı aşmak tek hedef

İLİMCİYİZ fert ilimle mükellef

Araştır soruştur ilim bir gergef

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

HÜRRİYETÇİYİZ o olmazsa olmaz

ŞAHSİYETÇİLİK yoksa insan kalmaz

Kişiliksiz olan karşılık bulmaz

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

KÖYCÜYÜZ köylüye değer verelim

Tarım Kentleri’ne bir bir varalım

GELİŞMECİ olup HALKÇI duralım

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

 

Fabrika yapan fabrika kurmalı

ENDÜSTRİYE de önem vermeli

TEKNİKÇİLİK önümüzde durmalı

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

Gösterdiğin hedef Ata’nın yolu

Biz Cumhuriyet’in bükülmez kolu

“Yurtta sulh, cihanda sulh” bir zeytin dalı

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

Çağdaş uygarlığı aşmamız erek

“Dilde, fikirde, işde birlik” gerek

Yürüdük yolunda milyonca yürek

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

DOKUZ IŞIK dokuz ilke Başbuğum

Hasretliğin koydu Türk’e Başbuğum

Mahzun mahrum kaldı ülke Başbuğum

Neyleyim ki şimdi artık sen yoksun

 

 

Kapsayıcı Kurumsal Yapı

Ziya Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları” eserinde belirttiği üzere; Tarihsel Materyalizm ile Toplumsal Ülkücülük(İdealizm) kavramları incelendikçe birbirinden uzaklaşır.

“Tarihsel Materyalizm”e göre; sadece ekonomik olgular “GERÇEK”tir, diğerlerinin “GÖLGE” olgular olduğunu savunur.

Der ki ; din, dil, siyaset, ahlak, sanat, kültürel yapı bunların hepsi gölgedir, ana kaynağı ekonomidir !

Ana kaynak olan ekonomik olguların değişimiyle, bunların(gölgelerin) da değişeceğini varsayar.

“Tarihsel Materyalizm” ekonomi kavramına tekelci bir bakış atar.

“Toplumsal Ülkücülük” ise; tüm toplumsal olguların gerçek olduğunu savunur, sadece ekonomik olguların gerçek olduğu tekeline karşı çıkar.

Fizik, kimya, biyoloji yani fen bilimleri gölge olgular olmadığına göre, sosyal bilimler niye olsun!

Karl Marks, bu tekelciliği sınıfsal ayrım yaparak daha da büyük bir yanılgı içerisine girmiştir.

Halk kavramını tek sınıfa indirgeyerek “işçi sınıfı”nın diğer sınıfları yok edeceğini varsaymıştır.

Hâlbuki halk tek bir toplumsal sınıftan oluşmaz,  tüm toplumsal sınıfların bir toplamıdır.

Toplumsal bir “işbölümü” vardır.

Meslekler, uzmanlık alanları armoni içerisinde olgunlaşarak yaşamlarına devam eder.

Ekonominin tüm alanlarda “tekel” olduğu varsayımı doğru olsaydı, önce ekonomiler gelişip, sonra ekonomiler kurumsal yapıları oluştururdu.

Oysa batı uygarlığının diğerlerine fark atarak büyüdüğü dönemlerde; yeni kurumsal yapılar kurulduktan sonra yeni ekonomiler oluşmuştur.

İngiltere’de milletin çıkarlarını savunma bilinci 800 yıl önce başlar.

İngilizler kraliyet sarayının değil, İngiliz milletinin çıkarlarının önemli olduğunu, kapsayıcı kurumsal yapılar kurarak ortaya koydu.

1215 yılı, “Magna Carta” halkla kral arasındaki ilk sözleşme bu bilincin eseridir.

1688 yılında, Sınırsız yetki kullanmakta ısrar eden kral 2. James’e karşı, yedi İngiliz ileri geleni tarafından mektup gönderilerek Hollanda Cumhurbaşkanı William’dan yardım istendi.

William’ın Hollanda ordusu, donanmasıyla birlikte İngiltere’ye çıkarma yaptı.

Hollanda’nın bu müdahalesi sonucunda; İngiliz kralı 2. James’in tahtan indirildi ve peşinden İngiliz Parlamentosu anayasal yetkilendirilerek güçlendirildi.

Hollanda Cumhurbaşkanı William İngiltere, İskoçya ve İrlanda mutlak kraliyetine karşı karısı 2.Mary’i çıkartarak, yarı monark bir sistem kurdu.

İngiltere parlamentosu ise bu gelişmeyle birlikte “Haklar Kanunu” çıkartarak, İngiltere’nin multak krallığına son verdi.

Burada İngiliz ileri gelenlerinin amacı ülkesine hainlik değil, Hollanda’dan yardım alarak mutlak güç ilan eden İngiltere Kralı 2. James’i tahtından indirip, yerine parlamento sistemine dayalı bir yönetim ilan etmekti.

Böylece İngiliz parlamentosu anayasal yetki kazandı.

Buna dünya tarihinde “Muhteşem Devrim” denecektir.

18. Yüzyıl’da “Sanayi Devrimi”nin neden ilkin İngiltere’de olduğu sorusunun yanıtı, işte bu olaylar zincirinde gizlidir.

1789 Yılında “Fransız Devrimi” ile Avrupa’nın tamamına yayılan kurumsal değişim, dünya tarihinin en önemli olaylarından sayılacaktır.

Batı uygarlığı mutlak monarşik yapıları kırarak, halkın yönetime katılmış olduğu bir sistem kurunca, icatlar eşliğinde dünya ticareti hızla arttı.

Ticaret hacminin artma nedenlerinin en başında; makineleşme ile seri üretime geçilmesi yatıyor.

Dünya üretim artışının da en önemli nedeni, makinelerin icatıdır.

İcatların artmasının en önemli nedeni ise; anayasal özel mülkiyet, fikir ve patent haklarıdır.

Kapsayıcı kurumsal yapılar bir devri kapatıp, diğer devrin evrelerinin önünü açıyor.

Kralların, şahların, diktatörlerin yıkıldığı, yerlerine milli bilinç ile millet iradesinin hâkim olduğu kapsayıcı kurumsal yapılar kuran ülkelerin nasıl evrildiğini, tarihsel süreç bize tüm çıplaklığıyla anlatıyor.