25.5 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 628

V e s v e s e (1)

Vesvese / şüphe ve kuruntu hastalığı; olmayan şeyi var sanmaktan ileri gelir. Vesvese / şüphe ve kuruntu; başa gelen dert ve sıkıntıya benzer. Ona önem verdikçe şişer, önem vermezsen söner. Vesvese / şüphe ve kuruntuya büyük nazarıyla baksan büyür. Onu yani vesveseyi küçük görsen, küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder. Korkmazsan hafif olur, gizli kalır. Aslını ve esasını bilmezsen devam eder, yerleşir. İçyüzünü bilsen, onu tanısan gider.

Öyle ise, şu sıkıntı verici vesvese, şüphe ve kuruntunun pek çok kısımları vardır. Vesvese yani şüphe, kuruntu hastalığı öyle bir şeydir ki, cehalet ve bilgisizlik onu davet eder, çağırır. İlim onu tart eder, kovar ve bizden uzaklaştırır. Vesveseyi tanımaz ve sebebini bilmezsen gelir sana musallat olup, ilişir. Eğer aslını tanısan, esasına vakıf olup bilsen; gider yani zihninden silinip yok olur.

Şeytan evvelâ şüpheyi kalbe atar. Kalbi harekete geçirir. Eğer kalb kabul etmez, bunun üstünde durmaz, mesele yapmazsa; şüpheden küfür ve sövmeye döner. İnsanın zihninde tasarlayıp, canlandırdığı güzel hayallere karşı; küfür söz ve sövgüye benzer bazı pis hatıraları göz önüne getirir. Edep ve ahlâka aykırı, zıt ve çirkin hâlleri göz önüne serer. Kalbe “Eyvah!” dedirtir. Ümitsizliğe düşürür.

Vesveseli adam sanır ki, kalbi Rabbine karşı edep ve ahlâka aykırı bir davranışta bulunuyor. Bu yüzden müthiş / dehşetli bir kalp çarpıntısı hisseder. Bundan kurtulmak için İlâhî huzurdan kaçar. Gaflete, nefsin istek ve arzularına dalmak ister. İşte bu kalb yarasının merhem ve ilacı olarak bu duruma düşenlere karşı şöyle bir hitabda bulunmak gerekir:

“Bak ey biçare  / zavallı, çaresiz adam! Ve ey vesvese, kuşku ve kuruntu içinde bocalayan zatı muhterem! Sakın telaş etme. Çünkü senin hatırına gelen, sövüp saymalar; aslında sövgü sözleri değil; belki hayalinde canlandırma ve düşünme mahsulü şeylerdir. Çünkü küfrü hayal etmek ve düşünmek küfür değildir. Küfür yani Allahı inkâr edici sözleri; gerçekten sarfetmiş değilsin.”

Küfür ve sövgü sözlerini hayal etmek de, küfür değildir. Gerçekte küfür ve sövgü sözleri söylenmiş demek değildir. O kimse, sadece sarfettiğini sanır. Aslında yok olanı var zanneder.

Zira mantıkça, bir şeyi hayalinde canlandırmak ve düşünmek; hüküm ve karar vermişsin demek değildir. Fakat alenen açıkça küfretmek, sövmek ve sövgüde bulunmak ise hükümdür.

Bununla beraber, o çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan üzülmekte ve hüzünlenmekte. Kalbin kederlenmekte, mahzun olmakta, bu yüzden esef etmektedir.

Belki değil muhakkak olan bir şey varsa, o da kalbe yakın olan, insan kalbinin bir köşesinde bulunan yani Şeytan’ın şüphe ve kuruntu fısıldadığı yerden geliyor.

Vesvese, şüphe ve kuruntu içinde olmanın zararı, zarar vereceğini sanmaktır. Yani onun zararlı olduğunu vehmetmekle, kalben zarar görmüş, ziyana uğramış olmaktır. Çünkü hükümsüz bir hayal etmeyi yani hayalde canlandırma ve düşünmenin; gerçek olduğunu vehmeder, gerçek sanır. Yok olanı var zanneder.

Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder. Şeytanın sözünü kalbden geliyor sanır. Zarar veriyor diye anlar. Zarara düşer. Zaten şeytanın da istediği budur.

X

Vesvesede bir bakıma ümitsizlik kokusu var.

Vesvesede başaramamak endişesi var.

Kendimize güvensizlik iması var.

Oysa “Yeis mani-i her kemaldir.”

Her türlü ilerlemenin önündeki en büyük engeldir.

Bir bakıma zayıflık haleti ruhiyesi / ruh halidir.

X

Bırak hayaline gelen her türlü vesveseyi

Vesvese olur köstek alır götürür her şeyi

 

Vesvese “Acaba” demenin bir başka ifadesidir.

Gerçeği aramada kalbin bir müşevvik caddesidir.

 

 

Çocuğunuzu Sevdiğinizi Hissettirin

Sevgi sözcüğü insanlara güven duygusunu hissettiren önemli bir sözcüktür. Çocuklarımızı, anne ve babamızı karşılıksız severiz. İçten gelen çok temiz bir duygudur bu.

 

İnsan olmanın getirdiği bir yere sığınma, güven hissinin tatmin olması ancak sevgi ile mümkündür. Çevremizde kimden sevgi alırız ya da almayız bunu çok kolay anlar insan.

 

“Çocuğunuzu seviyor musunuz? Bunu göstermek için neler yapıyorsunuz?” sorularına;

 

“Tabii ki, ona istediği her şeyi alıyorum, hiçbir şeyi eksik değil.” diye cevap vermek yeterli değildir. Çocuğun anne babadan beklediği en temel sevgi işaretleri; sarılmak, dokunulmak, okşanmak ve birlikte yapılan paylaşımlardır. Öyleyse;

 

-Çocuğunuza hissettiklerinizi gösterin, sarılın, şakalaşın.

-Çocuğunuzun üzüntüsünü paylaşın. Kendisini mutlu hissetmesi için yardım edin. Hislerini paylaşın ve önemseyin.

-Onu sevdiğinizi ve onunla ilgilendiğinizi söyleyin. “Seni seviyorum” demek çocuklar için çok şey ifade eder.

 

Sevginizin doğru doğru anlaşıldığından emin olduğunuz zaman çocuğunuza güzel bir hediye vermiş olursunuz. Çocuklarınızla içinizden gelerek oynayın. Gerçekleştirdiğiniz aktiviteden zevk almaya çalışın.

 

Birçok aile halen “O çocuk, daha bilmez, anlamaz.” düşüncesi ile çocukların dünyasından kendilerini uzaklaştırıyor. Böylece, çocuğun gösterdiği garip davranışları anlamak daha da güçleşiyor.

 

Çocuğun temel duygusal ihtiyaçlarından biri olan sevgiyi ona en iyi ifade etme biçimi, onunla bir şeyleri paylaşmaktır. Zaman ayırarak birlikte etkinliklerde bulunmak sevgiyi göstermenin en kolay ve doğal yoludur. Anne babanın çocuğa göstereceği ilginin yoğunluğundan çok, sürekliliği önemlidir.

 

Sevginin çocuğa yansıtılmasının önemini anlatan bir hikâye;

Küçük bir kız bir gün annesiyle birlikte yürürken birden durdu. Yağmur damlalarıyla ıslanan gözlüğünü çıkartarak baktığı şey, babasıyla birlikte bisikletle giden bir başka kız çocuğu idi.

Bisikletin arka tarafındaki minderin üzerinde oturan kız düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını onun sırtına dayamıştı. Adamın ara sıra yana dönerek söylediği sözler küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu. Kaldırımdaki kız bisikletin ardından bakarken annesi durumu fark etti:

-“Evdekiler yetmiyormuş gibi gözün hala bisikletlerde”, diye çıkıştı.

-“Ama eğer beğendiysen baban onu da aldırır. Küçük kız yumuşak bir sesle:

– “Bisiklete değil kıza bakmıştım, dedi. Babası o vaziyette bile kendisiyle sohbet ediyor da….”

Annesi küçük kızı hiç duymamış gibiydi. Onun kürklerle çevrili şapkasını düzeltirken:

– “Arkadaşların bu havada bile okula yürüyerek geliyor” dedi. “Hâlbuki baban işe giderken de olsa birkaç dakikasını ayırıp seni mersedesi ile getirip götürüyor.” Kızın gözü yine bisikletteydi. Kadın alaycı bir ifadeyle:

– “İstersen baban da seni bisikletle getirsin. Ne de güzel yakışır değil mi?” dedi. Küçük kız inci taneleri gibi süzülen gözyaşlarını annesinden saklamaya çalışırken:

– “Çok isterdim” diye konuştu. “Belki de böylelikle babama sarılırdım.”

 

Çocuğunuz durup dururken;sizi rahatsız etmeye başlarsa, herkesin dikkatle TV. izlediği bir sırada, gider televizyonu kapatırsa, önüne geçerek engellemeye çalışırsa,  gazete okurken pat! pat! diye gazeteye vurmaya başlarsa, bir şeyleri kırar dökerse”, sizden sevgi istemekte ve beklemektedir.

Çocukta bu davranışlar görüldüğünde çoğu kez sevgi ve ilgi yerine, “git başımdan” denilerek kovulmakta ve azarlanmaktadır.

 

Sevgi ve ilgi beklerken, tepki görmek çocuğu sarsar. Anne-babalar, çocuk için en önemli besinin “sevgi” olduğunu bilerek, çocuklarına yeterince ilgi ve sevgi göstermelidirler. Aşırıya kaçmayarak, ilgi ve sevgi göstermede dengeli olmalıdırlar.

 

Çocuklarının bütün ilgi ve isteklerine cevap vererek, onları bencil ve şımarık da yapmamalıdır. Aşırı sevgi ve ilgi gösterilen çocuklar; şımarık ya da pısırık (kendine güvensiz) olurlar.

 

Çocuklarımıza duygusuzca söylenen “seni seviyorum” sözleri yeterli değildir. Sevmek çocukla bütünleşmek ve ona zaman ayırmak, onunla etkinliklerde bulunmaktır.

 

Çocuk eğitiminin alfabesi sevgidir. Sevgiyi en iyi bir şekilde kullanmadan eğitimden bir sonuç almamız başarılı olmamız mümkün değildir. Çocuk kendi kişilik ve yeteneklerinin desteklendiğini görürse kendini özel hissederek büyür, kendine olan güveni artar, güçlü ve mutlu olur.

 

Çocuğa gösterilecek sevgi koşullara bağlanamaz. “Bunu yaparsan seni severim.”, “Bunu yapmazsan seni sevmem.” Söylemleri doğru değildir. Kızgınlık anında,  “artık seni sevmiyorum”.  Gibi sözler çocuğun duygusal yaşamını sarsar, tereddüt, kuşku ve bunalımlara düşmesine yol açar.

 

Çocuğun en büyük güven dayanakları anne ve babasıdır. Yanlışlarına  kızsak bile sevgimiz devam etmelidir. Büyük hatalar yapsa da tepkiniz, sevginizi geri çekmek şeklinde olmamalıdır. Sevgi ve ilgi sürekli ve tutarlı olmak zorundadır. Sevgi pazarlık unsuru yapılamaz.

 

Anne babalar kız-erkek ayrımı yapmadan çocuklarını doğumdan itibaren sevmeli ve bağrına basmalı, sevgisini göstermekten kaçınmamalıdır.

 

Sevgiyle kalın…

 

 

Erdoğan’ın Üniforması

“Tayyip Erdoğan’a üniforma giydirdiler. Cumhurbaşkanı gerektiğinde o üniformayı giyer, itirazım yok..

Ama Allah aşkına bir üniformanın, bir başkomutan’ın (!) üzerinde bu kadar emanet durduğunu hiç gördünüz mü? Emin olun dikim hatası değildir.

Türk askerinin üniformasının bir ruhu vardır.. Ruhunuz o ruhla örtüşmüyorsa, vallahi de billahi de emanet durur.”

Bu cümleleri Yeniçağ Gazetesi’nde Murat İde‘nin “Paşam, o üniforma ‘babam’ kokar…” başlıklı köşe yazısında okudum.

Ben de Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan’ın üzerindeki üniformayı görünce bir şeylerin eksik olduğunu düşünüyor fakat sebebini tanımlayamıyordum.

Hakikaten üniforma Tayyip Erdoğan’ın üzerinde iğreti, emanet gibi duruyordu.

Askeri üniformalar nano teknolojiyle üretilmiştir ve rütbesiz erden, genelkurmay başkanına kadar giyen hemen herkese yakışan bir formatta tasarlanmıştır.

Üstelik Erdoğan boylu poslu, vücut ölçüleri normal, heybetli bir adamdır. Tam da askeri üniformanın çok yakışması gereken bir bedeni vardır.

Bunun için iğretiliğin, emanet gibi duruşun sebebini açıklayamıyordum.

Murat İde işte bu “Türk askerinin üniformasının bir ruhu vardır.. Ruhunuz o ruhla örtüşmüyorsa, vallahi de billahi de emanet durur..” cümlesiyle zihnimi aydınlatıverdi. Eksik olanın ne olduğunu anladım.

***

Ruhlarımız Geride Kaldı

Meşhur bir Kızılderili hikâyesi vardır.

Bir grup beyaz adam, bir Kızılderili’nin rehberliğinde, tepedeki bir tapınağa doğru yürürlerken Kızılderili rehber bir anda durur. “Bir mola vereceğiz” der.

Beyaz adamlar şaşırır ve sorarlar; “Hedefe az kaldı. Neden durduk neyi bekliyoruz?”

Kızılderili cevap verir; “Çok hızlı gittik, ruhlarımız geride kaldı”…

Erdoğan, şartlara göre çok hızlı değişebilen bir lider.

Dün Öcalan’la, Kandil’le, PYD Lideri Müslim ile çözüm sürecini yürütmeye çalışıyordu. Bugün PKK ve uzantısı PYD ile ciddi mücadele ediyor.

Önceki gün “Esad Kardeşim” ile birlikte ortak bakanlar kurulu toplantısı yapıyordu. Dün “katil Esed gitmeli” diye dünyayı ayağa kaldırdı. Bugün “Suriye’nin toprak bütünlüğünü” savunuyor. Yarın “Afrin’i asıl sahiplerine” (belki de Esed’e) verir.

Dün FETÖ’ye “ne istedi ise veriyordu”. Bugün “inlerine giriyor.”

Erdoğan’ın ruhu ile asker üniformasının ruhunun örtüşmesi kolay değil.

Bu kadar hızlı değişime Erdoğan’ın ruhu yetişemiyor, geride kalıyor olabilir.

Çünkü bakıyorum “askere moral versin” diye yanında mahut yazar ve sanatçıları götürüyor. Götürdüğü kişiler içinde asker düşmanı, PKK bayrağı sempatizanı, bağımsız Kürdistan devleti özlemi çekenler var.

Bu çelişkileri görünce, Erdoğan’ın yaşadığı hızlı değişim sebebiyle, ruhu ile aklının birbirinden uzak kalmış olabileceğini düşünüyorum.

Ama üniformalı resimlerine bakıyorum. Açıkça askeri üniformanın ruhu ile Erdoğan’ın ruhunun örtüşmediğini görebiliyorum.

****************************************

İYİ Partilileri Türkeş’in Kabrine Yaklaştırmadılar

İyi Parti’nin 1 Nisan Pazar günü yapılan 1. Olağanüstü Kurultayına gelen bir kısım İyi Partililer, Türk Milliyetçiliğinin efsane lideri Alpaslan Türkeş’in kabrini ziyaret etmek istiyorlar.

Türkeş’in mezarına gittiklerinde inanılmaz bir manzara ile karşılaşıyorlar.

Türkeş’in mezar girişinin olduğu bölüm çok sayıda genç tarafından kapatılmış ve önüne araçlar çekilmiş olduğunu görüyorlar. Gençlerden oluşan bu grup vatandaşların içeriye girmesine mani oluyor.

Facebook’ta bir arkadaşım yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“Oğlumla anıt mezara gidip bir Fatiha okumak istedik. Taksi girişe yaklaştığı anda kalabalık gençler önümüzü kesip ‘bu arsızların burada işi yok’ diye bağırdılar. Şoför bile şaşkın ‘sadece dua edecekler’ diye işaret yaptı. Ona da sövdüler. Arkamızdan gelen taksilerin yavaşlamasına bile müsaade etmediler. Bu hadise olurken polis de seyrediyor maalesef. Benim için sorun değil ama on yaşında çocuğumun üzülmesi ağırıma gitti. Başbuğ’un ruhuna Fatiha okumamıza mani olan genç kardeşlerim. Size bunu yaptıranlar değil ama sizler bir gün utanacaksınız.”

Gerçekten böyle bir hadisenin yaşanabileceğini ben tasavvur dahi edemezdim. Türk ve Müslüman olan gençlerimizin bunu yapabileceğini akıl edemezdim.

Çünkü mezar ziyareti bütün dinlerde önemlidir ve saygı duyulan bir eylemdir. Temel insan haklarından biridir.

Mezar ziyareti yapanların zor kullanılarak, küfür edilerek engellenmesi bırakın Müslümanlığa, insanlığa sığmaz.

Mezarda yatan kim olursa olsun, ziyaret etmek isteyen de kim olursa olsun, dini inancı, siyasi görüşü, ırkı ne olursa olsun, böyle bir ziyarete saygı göstermeyen insan sayılabilir mi?

Olay vahim. Bu tuhaf yaratıklara şu soruları sormak zorundayız:

Hadi insani değerleri bir yana bırakın. Bu siyaseten doğru bir tavır olabilir mi?

Eğer Başbuğ Türkeş sizin saydığınız, sevdiğiniz bir insansa O’na Fatiha okuyanın çok olmasını tercih etmeniz gerekmez mi?

Bir Müslümanın başka bir Müslümanın kabrini ziyaret etmesini engelleyen Rus veya Yunan olsa nasıl öfkeleneceğinizi bir düşünün.

Türk milliyetçiliğini ayağının altına alan, Fatiha bilmeyen, hayvandan sayan birinin, Türkeş’in kabrini ziyaret etmesine ses çıkarmadınız. (Çıkarmamanız da gerekir.) Peki, İYİ Partililerin ziyaretinden neden böyle rahatsız oldunuz?

Gençler sizi kim bu hale getirdi?

Bunları yapanların ülkücüler olmadığına, olayın ajanların provokasyonu olduğuna inanmak istiyorum.

Yeniçağ Gazetesi bu engellemenin Devlet Bahçeli’nin emri ile yapıldığını yazdı. Böyle bir ihtimali düşünmek bile istemem. Ama haberin üstünden üç gün geçti, MHP kanadından gazeteyi yalanlayan ne bir tekzip, ne bir açıklama yapılmış değil.

Vah ki vah vah!…

 

 

Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey

Milli şehidimiz Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i ve Türk tarihinin bütün şehitlerini saygı ve rahmetle anarız. Onlara çok şey borçlu olduğumuzun şuurundayız. Kemal Bey, Ermenilere kötü muamele yapılmasını engelleyemediği iddialarıyla daha önce beraat etmiş olmasına rağmen, işgalci devletlerin baskısıyla tekrar yargılanmış ve 10 Nisan 1920 tarihinde Beyazıt’ta Ermeni militanlarının tezahüratı altında idam edilmiştir.

Ülkemizde şehitliğin ve gaziliğin ne kadar anlamlı ve kutsal olduğunun nihayet bazılarınca anlaşılmış olmasından da ayrı bir mutluluk duyuyoruz.

Türk Milleti Anadolu’da yaşayan neseb-i gayri sahih insanlar topluluğu, bir kalabalık veya bir sürü değildir. Bazılarının “bu millet, bu millet” diyerek Türk Milleti ifadesinden kaçınmalarını da üzüntüyle ve hayretle izliyoruz. Asil ve kahraman Türk Milleti şehit ve gazilerine devamlı sahip çıkmıştır. Onları unutmamıştır. Son yıllarda değerini daha iyi anladığımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün teklifiyle TBMM’de milli kahraman ilan edilen Boğazlıyan Kaymakamı milli şehit Kemal Bey şehitler kervanımızın bir önemli parçasıdır ve sembol isimlerinden birisidir.

Son Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtları, Türk Milleti’nin bazı önemli özelliklerinin ortaya serilmesine yardımcı olmuştur. Sivil-asker dayanışması gerçekten göz yaşartıcı olmuştur. Türk Milleti’nin ne kadar asil, kahraman, fedakâr ve vefalı olduğunu bir defa daha görmüş olduk. Türk Milleti’nin mensubu olan ancak onu bir türlü tanıyamamış olanlara bu harekâtlar ders niteliğindedir. Türk Milleti’ne mensup bir harp malûlü gazi çocuğu olarak daima gurur ve şeref duymuşumdur.

Bizim sorunumuz Ermeni vatandaşlarımız ile değil; Ermeni terör örgütleri iledir. Her devletin yapması gerekeni Osmanlı da yapmış ve yerine getirmiştir. Silahlı ihanet çeteleriyle mücadele edilmiştir. Osmanlı’ya ihanet eden, Ruslarla işbirliğine giren, vatandaşlarımızı öldüren, düşmanla birlikte bizi arkadan vuran Ermeni terör örgütü mensupları Ermeni oldukları için değil; asi olup devlete meydan okudukları için öldürülmüşlerdir. Bu terör örgütleri bir dönem Rusların diğer bir dönem İngilizlerin taşeronluğunu yapmışlardır. Bugün Kürt olduklarını iddia eden ancak Kürtlere de düşman olan çoğu devşirilmiş yabancı militanlarla dolu PKK örgütü de dünün devamıdır ve Türk düşmanı ülkelerin kumandası altındadır.

Günümüzde değişik isimlerle ortaya çıkmış, daha doğrusu çıkarılmış ve kullanılan bu terör örgütleri, Batının uşağı olmaya, hilale karşı haçın malzemesi olmaya soyunmuşlardır.

Her Nisan ayında sözde Ermeni soykırımını önümüze sürenlerin belgeleyecek ciddi tarihi belgeleri de yoktur. Sözde Ermeni soykırımıyla ilgili bir mahkeme kararı da bulunmamaktadır. Ancak bazı Batılı ülkelerin meclisleri adeta mahkeme rolünü üstlenmişlerdir. Batılı emperyalist ülkeler, kendi soykırımlarını örtme gayretine girmişler, Osmanlı’yı ve Türkiye Cumhuriyeti’ni sürekli suçlamaktadırlar.

Ermeni sorunu, Ermenilerin sorunu değil; onları dün Osmanlı’ya ve günümüzde de Cumhuriyet Türkiye’sine karşı kullananların sorunudur.

Bu konuda bizim de yanlış yapmadığımız söylenemez. Bazıları bu olaylar 1923’de Cumhuriyet’in ilanından öncedir ve bizi ilgilendirmez diyebilmişlerdir. Oysa tarih süreklilik arz eden bir bütündür. Zaman zaman günümüzde de Ermenistan’dan daha fazla ilişkilerimizi geliştirmek gayreti içine düştük. Bunda dış dayatmaların da önemli rolü olmuştur. Ancak ilkesiz, bilgisiz ve bulunduğu makamı hak etmeyen bazı hayalperestler son yıllarda “taziye” ve “özür” ifade eden beyanlarda bulunmuşlardır. Bunlar utanç belgeleridir. Hatta Osmanlı’yı tehcir (yer değiştirme) yaptı diye suçlayan bazı siyasileri de üzüntü ve hayretle izlemişizdir. Geçmişi iyi bilmeden siyasete soyunmak sürekli sırıtmıştır. Haklı olanlar, en az haksızlar ve bazı Ermeniler gibi yeni bir tarih yazma peşinde olanlar kadar ilkeli, cesur olabilmeli ve dik durabilmelidirler. Tarihi gerçekler ve milli çıkarlar karşısında tarafsız kalınamaz.

Türk tarihinde utanılacak bir sayfa yoktur. Türk tarihi ile yüzleşilmeli diye ortaya dökülen Batının uşakları ve işbirlikçileri biraz insanî boyuttan konuya bakarak tarih boyu Türk’e yapılan soykırımlarla ilgilenebilmelidirler.

 

 

Her Yönüyle Kazım Karabekir*

1. Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı döneminin önemli kahramanlarından Kâzım Karabekir Paşa’nın hayatıyla alakalı son çıkan eserlere başvurduğumda edindiğim bu kitap daha ilk başta kapak tasarımı ve fotoğrafıyla dikkatimi çekmeyi başardı. Lisans eğitimini iktisat bölümünü okuyarak tamamlayan Oğuz Çetinoğlu ve Emekli Albay Mehmet Şadi Polat tarafından hazırlanan eser, Kâzım Karabekir hakkında şimdiye kadar aklımıza gelebilecek her türlü çalışmayı içinde barındırmaya çalışmıştır. Eser 10 bölümden oluşup bazı bazı bölümler kendi içinde ayrı fasıllara ve alt başlıklara ayrılmıştır.

Birinci bölümde Paşa’nın hayat hikâyesiyle esere giriş yapıyoruz. Burada Karabekir’in annesi, babası gibi aile fertleri ve soyunun nereye dayandığı hakkında bilgiler mevcuttur. Babası Mehmet Emin Bey’in hayatında icra ettiği görevler, vazife başında yaptığı tutarlı ve doğru hareketler, aynı şekilde Emin Bey’in vefatından sonra annesinin güçlü ve dirayetli duruşu onun ileride kazanacağı zaferlerde önemli pay sahibi olduğunu gösteriyor. Bunların dışında kendisinin de Kuleli Askeri İdadisi, Mekteb-i Erkânı Harbiye ve daha evvelki okullarını hep birincilikle bitirmesi, zekâ bakımından yaşıtlarından ileri bir seviyede olması diğer etkenlerdir. Kâzım Karabekir’in görev yaptığı sahalara adım attığımızda II. Abdülhamid’e yaptığı sert eleştirilere şahit olmaktayız. Ardından Enver Paşa ve Gazi Mustafa Kemal ile tanışması ve İttihad Terakki Cemiyeti’ne üye olmasıyla başlayıp 1948’de son bulan hayatına dek giden süreç işlenirken şimdiye kadar öğrendiklerimizi sorgulatır cinsten bilgiler mevcuttur. Kısaca bunlara değinecek olursak; 31 Mart Vak’ası üzerine Selânik’ten gelen Hareket Ordusu’nun kurmay başkanı olarak Yıldız Sarayı’nın ele geçirilmesinde ve isyanın bastırılmasında önemli rol oynaması, hepimizin bildiğinin aksine Birinci Dünya Savaşı’nda sadece Ruslarla değil aynı zamanda Çanakkale’de Fransızlarla Irak’ta İngilizlerle başarılı mücadelelerde bulunması, Mustafa Kemal’den bir ay önce Anadolu’ya geçerek milli mücadelenin fitilini ateşlemesi, Mustafa Kemal’in vazifesinden istifa etmesi ve sonra Karabekir’in bütün gücüyle onun emrinde olmasıdır. Söylediğimiz son cümle müelliflerimizce milli mücadelenin ilk zaferi olarak değerlendirilmiş ve bizce de doğru bir çıkarımda bulunulmuştur. Şüphesiz o tarihlerde Kâzım Karabekir Paşa’nın şöhreti bütün doğuda nam salmıştı ve düşman karşısında aldığı başarılı neticeler onu bütün Anadolu’da tanınır kılmıştı. Mustafa Kemal’in de Kâzım Paşa’nın desteği olmadan İstiklal Savaşı’nda tek başına zafer kazanabilmesi düşünülemezdi. Tüm gelişmelere rağmen Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum Kongresi öncesi yaptığı hamlelerde onun zekâsı, taktik ve stratejisi takdir edilmiştir. Bu satırlar eserin objektif bir bakış açısıyla kaleme alındığı hissini kuvvetlendirmektedir. Son olarak da cumhuriyetin ilanıyla birlikte Karabekir Paşa’nın başından geçenler isabetli bir başlıkla ‘Garip Olaylar‘ biçiminde güzelce açıklanmıştır. Yazarlarımızın: ‘Garp Cephesi kuruluncaya kadar Millî Mücâdele’nin temelleri Doğu’da atılmış ve bu çok ağır ve çok şerefli görev, Mustafa Kemal, Karabekir ve Rauf Beyin omuzlarında taşınmıştır. Târihin cilvesi veya siyasetin tabiatı; yedi yıl sonra Karabekir Paşa ve Rauf Bey İstiklal Mahkemelerine düşecek, büyük haksızlıklara mâruz kalacaklar… Mustafa Kemal Paşa istifa ettiğinde kendisinin bir göreve atanmasını isteyerek O’nu büyük hayal kırıklığına uğratan Kâzım Dirik ise, Kemalist Cumhuriyette Vali ve Trakya Umum Müfettişi olarak görev alacaktır.’ Biçiminde yukarıda yaptığı değerlendirmeler Karabekir Paşa’nın 1918-1926 arasında uğradığı haksızlıkları 4-5 satır içerisinde akılda kalacak bir biçimde özetlemiş ve açıkça ortaya koymuştur. Bir sonraki bölümde Kâzım Karabekir’in hayatında geçen şahıs, kuruluş ve kavramlar hakkında bilgilere yer verilmektedir.

Cumhuriyetin ilanıyla beraber Kâzım Karabekir ile Mustafa Kemal Paşa arasında başlayan yol ayrımı ve bu yıllarda gerçekleşen malûm hadiseler detaylıca irdelenmiştir. Ayrıca Karabekir’in Mustafa Kemal Paşa’dan bir ay önce Anadolu’ya geçip Bağımsızlık Savaşı’mızı başlatan isim olduğu şiddetle vurgulanmıştır.

‘Kâzım Karabekir’in Yazdığı Kitaplar Makaleler’ başlığıyla ele alınan üçüncü bölümde Paşa’nın eserlerinde Ermenilerin yaptığı katliamlarla ilgili fotoğraf ve görgü şâhitleri, çocuklar üzerine yazdığı şarkı ve oyunlar, İzmir İktisat Kongresi Reisi iken gözlemleri, İttihat Terakki ve Enver Paşa’nın İstiklal Savaşı’na katılmak için yaptığı girişimler belirtiliyor. Bunların dışında Karabekir Paşa’nın kendi aleyhinde yapılan faaliyetler, 1939-1944’de CHP grubunda yapılan savaş tartışmaları, başkanı olduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF)’nın kapatılmasının altında yatan sebepler ve Nutuk’a yazdığı cevaplar günümüzde ses getirecek cinsten görüşlerdir. Bu çarpıcı yorumların birine değinecek olursak ilk başta Karabekir Paşa’nın 1918-1924 arası Kürtlerin isyan içinde olup bu yüzden onlara yönelik ıslahatlar yapılması gerektiğini ısrarla belirtmesidir. Ancak her türlü uyarıya rağmen en sonunda Paşa’nın ağzından: ’13 Şubat 1925’te Şeyh Sait’in yanındaki iki firarinin zayıf bir jandarma müfrezesi ile yakalanmak istenilmesi suretiyle Kürt isyanı başlıyor. Her tarafı zayıf ve hükümet yetkililerini gafil avlayan Kürtler şımarıklığı arttırıyorlar. Beş aydan beri vukuatı takip eden ve hatta İstanbul’daki Kürt ileri gelenlerini uğurlayan Hükümetin, hiçbir tedbir almayarak ve kimseye de haber vermeyerek beklemesi ve neticede Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı mes’ul tutmak istemesi tarihi bir hadisedir.’

Yukarıda paylaşılan neticelerle karşılaşılması yakın tarihimizle ilgili bazı algılarımızın değişmesine vesile olabilecek cinstendir.

Cumhuriyetin kurulmasıyla Kâzım Karabekir Paşa’nın pasifize edilmesi, hakkında yapılan kara propagandalar ve kendisinin İstiklal Savaşı için hak ettiği itibarı alamamasını vurgulayan yazarlarımızın bazı çevrelerden sert tepkiler alması kaçınılmazdır. Yine de kendilerinin şimdiye kadar târih kitaplarında bize öğretilenlerin aksine anılan dönemde yaşanılan hadiseleri realist bir bakış açısıyla, şeffafça kaleme almaları takdire şayandır.

Eserin en önemli parçası olan dördüncü bölüm Kâzım Karabekir nazarında yazılan kitaplar, makaleler, tezler ve röportajları ihtiva etmektedir. Anlatılanların hepsinin ilk üç bölümdeki konuları kapsar nitelikte olduğu anlaşılıyor. İşte bu yüzden daha önceki sayfalarda gördüklerimizin dördüncü bölümde tekrar gözümüze çarpması okuyucunun canını sıkıp, ben niye aynı şeyleri tekrar ediyorum hissi uyandırabilir. Fakat bunun yanında verilen uç bilgiler, yapılan kapsamlı analizler-sentezler ışığında kendimizi yeni araştırma konularının içinde bulmamız kaçınılmazdır. Ek olarak 1914-1918 arasında yaşanan vak’alarda dönemin lider isimleri arasında geçen diyaloglara, mektuplaşmalara şâhit olmamızla birlikte o yıllarda yaşayan birisiymiş gibi hissetmemiz zor olmayacaktır. Birbiri ardına gelen altıncı, yedinci ve sekizinci bölümler muhteva bakımından kısa olup Kâzım Karabekir adının verildiği yerler,  Kâzım Karabekir Vakfı ve Paşa’nın muhafız askerlerinden bir hatıra bizlere sunulmuştur. Eseri tam sona erdirdik derken düz yazılı anlatımın hemen ardından karşımıza çıkan Paşa’nın hayatı ve eserlerinin yer aldığı fotoğraflar şimdiye kadar okuduğumuz her şeyin gözümüzde canlanmasına yardımda bulunmuştur ve müelliflerimizin aktardıkları bilgilerin akılda kalıcılığını arttırmıştır.

Sonuç olarak Nutuk üzerinden yapılan İnkılâp Tarihi’nde dışlanarak adı az geçen isimlerin

Başında gelen Kâzım Karabekir Paşa, Oğuz Çetinoğlu ve Mehmet Şadi Polat ikilisince sâdece askerî yönden değil ekonomik, siyasî, sosyal yardımlaşma, insan hakları, eğitim gibi farklı pencerelerden incelenmiştir. Tüm bunlardan hareketle kitabı okuduktan sonra aklımızdaki Kâzım Karabekir portresinin değişmemesi imkânsızdır. Aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa dışında aralarında Kâzım Karabekir olmak üzere dört üst düzey paşanın birleşip muhalefette yer alması bu isimlerin hiç mi haklı tarafı yoktu izlenimini uyandıracaktır ve şiddetli tartışmalara sahne olan 1918-1926 arasında uygulanan politikalara eleştirel bir yaklaşım sergilememize sebep olabilecektir.

Böylece Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayıp Gazi Mustafa Kemal Atatürk zamanında meydana gelen olayları farklı açılardan yakalamak isteyenler için incelediğimiz çalışmanın ilk sıralarda yer alması kaçınılmazdır.

————————–

*Oğuz Çetinoğlu – Mehmet Şadi Polat. İstanbul, Boğaziçi Yayınları, 2017, 456 Sayfa, ISBN: 978-975-451-368-4.            **Yüksek Lisans Öğrencisi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, alicantekinay@gmail.com

(İktibastır / Kaynak: Tarih Kritik Dergisi, C: 4, S: 2, s: 75-78)

 

 

Korku Dağları İYİ’ce Sardı

Ben size İYİ Parti 1 Nisan’da Ankara’da yapacağı Kurultayda “1 Nisan Şakası” yapacak derken bazılarınız alaya almıştı. Gördünüz mü, bakın İyi Parti yaptığı şaka ile 1 Nisan’da Türk Milletinin yüzünü güldürdü.

 

Türk Milleti artık gelecekten daha umutlu ve yüzü yeniden gülmeye başladı… Tek adam yönetimi, haksızlıklar, hukuksuzluklar, devletin parasının çar çur edilmesi, eğitimin düzeltilmesi ve işsizliğin giderilmesi, geçim sıkıntılarının önlenmesi, sağlığımızın korunması, kadına şiddet ve cinsel istismarın önlenmesi ve diğer sorunların çözümü için yeniden ümitlendik. Bunlar bizi tebessüm ettiriyor ve inşallah “İyi Parti” iktidarında yüzümüz gülecek diyoruz…

 

Dün bir kez daha gördük ki, tek adam diktatöryası çok kötü bir şey. Parti kongreye yapacağı salonu almakta zorluklar yaşıyor, salon düzenlemeler yapılsın diye sabaha karşı 04.00’de veriliyor, kapıları açmayın denilmesine rağmen 06.00’da kapılar açılıyor, 15 Temmuz görüntülerini aratan bir şekilde salona çıkan yollar hafriyat kamyonları ile kapatılıyor, onca yaşlı insan epey uzun mesafe yürütülüyor ve üst geçitlerden inip binip çıkmak zorunda bırakılıyor, polisler en masum pankartları bile topluyor ve kurultaya gelenler üzerinde dört defa aranmak gibi psikolojik baskı uygulanıyor, kabir ziyaretleri engelleniyor, şüpheli bir kaza ile Ankara Metrosu iki gün çalıştırılmıyor ama bütün bunlara rağmen onbinlerce insan çoluğunun çocuğunun rızkından kestiği para ile Ankara’ya koşuyor ve “ben de “iyi” olsun istiyorum” diye avazı çıktığı kadar haykırıyor…

 

Manzara bize Türkiye’de her şeyin çok yakın bir gelecekte “iyi” olacağını gösterdi. Çoluk çocuğumuz için, ülkemiz için bir kez daha ümitlendik!

 

AKP korkmuş, AKP’nin başındaki muhteremler korkmuş, “cumhur (!) ittifakı”nın ortakları korkmuş çünkü ne yaparlarsa yapsınlar halk artık onları tasfiye etmeyi kafasına koymuş.

 

Düşünün bu kurultay içeride ve dışarıda haber niteliği taşıyan büyük bir olay ama salonda televizyonlar ve gazeteciler yok… Korkudan mı yoksa menfaatlerden mi oluruz diye gelemiyorlar, onun takdiri de size ait olsun. Ancak medyanın ve siyasetin tüm unsurlarının bu kongreyi gizlice izlediklerini sağır sultan bile biliyor. Umarım onbinlerce insanın Meral Akşener’e nasıl sahip çıktığını ve ülkeleri için nasıl bir heyecan taşıdığını görmüşlerdir. Bu demokrasi selinin önünde kimse duramaz, bunu buraya yazıyorum bir yere not edin!!!

 

Salonun için ve dışı insan seliydi. Bu kadar insanı içlerinden gelmese buralara getiremezsiniz. Tecrübelerim sebebi ile söylüyorum; Cumhuriyet tarihi boyunca hiç bu kadar kalabalık ve heyecanlı bir siyasi parti kurultayı yapılmamıştır. Bu nasıl bir çalışma ile karşı karşıya olunduğunun bir göstergesidir ve Akşener Cumhurbaşkanı İyi Parti de iktidar olmaya artık dünden çok daha yakındır. Çünkü siz sansürlemeye çalışsanız da bu kurultaya yurdun dört bir yanından gelip katılan insanlar buradan aldıkları enerjiyi geldikleri yerlere götürüp yayacaklar ve İyi Partiyi iktidara taşıyacaklardır.

 

Meral Akşener bu kurultay ile genel başkanlıktan liderliğe doğru bir adım attı. Bu tabloyu oluşturmak için birlikte çalıştığı tüm kadrolarına ve insanlara gönülden teşekkürü onun bu insanlar üzerindeki etkisini daha da artırdı. Ben de bir tarihi olayın içinde olmanın mutluluğunu yaşadım. Hep diyorum, Allah bana bu tür bir zenginlik verdi diye gerçekten böyle anlarda “ben de oradaydım” demek benim için büyük bir onur.

 

Türkiye’nin “iyi ve cesur” insanları başaracaksınız ben siz de bu azmi ve iradeyi gördüm. Yolunuz açık olsun!

 

 

Vesvese (2)

Mana ve anlamlar kalpten çıktıkları zaman; suret, şekil ve görünüşlerden çıplak olarak hayale girerler. Oradan suretleri giyerler. Hayâl ise, her zaman bir sebep altında, bir çeşit suretleri dokur ve işler. Önem verdiği şeyin suret, şekil ve görünüşlerini yol üstünde bırakır. Hangi mana geçse, ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer manalar; temizlenmiş, arınmış ve temiz iseler, suretler pis, kirli ve rezil ise, giymek yoktur. Fakat temas ve dokunma var. Vesveseli ve kuruntulu adam temas ve dokunmayı giyme ve bütünleşmeyle karıştırır. “Eyvah der, kalbim ne kadar bozulmuş, bu sefillik, bu aşağılık ve alçak oluş durumu, nefsin bu alçaklığı ve rezilliği; beni horlanmış ve kovulmuş bir hâle sokar!” Şeytan onun bu damarından çok yararlanır.

Bu yaranın merhem ve ilacı şudur: Dinle ey biçare, zavallı, çaresiz adam! Nasıl ki, senin namazın güzel ve temiz edebinin sebep ve aracısı olan dış temizliğe; içinin içindeki pislik ona tesir etmez. Onu etkilemez. Onu bozmaz. Öyle de, mukaddes / kutsal mana, ayet ve duaların; kirli suret ve şekillere yakınlığı ve komşuluğu zarar vermez.

Meselâ, sen Allah’ın ayet ve sözlerini tefekkür edip düşünürken; birden, bir maraz / bir hastalık, ya da bir istek ve arzu veya idrar etmek / işemek gibi sıkıştırıcı bir iş, şiddetli bir şekilde senin hissine dokunuyor. Elbette senin hayalin yani zihnindeki tasarlama ve canlandırma yeteneğin; hastalığın çaresini ve kaza-i hacetin / büyük veya küçük abdest bozmanın levazımatını / lüzumlu ihtiyaçlarını görecek, bakacak.

Onlara uygun bayağı ve aşağılık suretleri dokuyup, işleyecek. Gelen mânâlar ortalarından geçecekler. Bunda geçecekler için ne bir sakınca, ne de bir kirlenme var yani yoktur. Hattâ bunda ne bir zarar var ne de bir tehlike. Eğer bir tehlike varsa, nazarını ona hasretmektir. Yani, dikkatini o noktaya yoğunlaştırmaktır. Böylece zarar ettiğini sanmaktır.

Vesvesenin yol açtığı bir yara da şudur ki: Eşya / Şeyler arasında bazı gizli ilişkiler bulunur. Hattâ hiç ümit etmediğin, beklemediğin şeyler içinde ilgi ipleri bulunur. Ya bizzat / doğrudan ve kendiliğinden bulunur. Veya senin hayalin / zihninde canlandırdıkların, meşgul olduğu sanata göre o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış. Bu bağlantı ve ilgi sırrındandır ki, bazen bir mukaddes ve kutsal şeyi görmek, kirli ve pis bir şeyi hatıra getirir. Beyan ilmi yani, beyan ve ifade etme yollarından bahseden ilimde açıklandığı gibi, “Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet yani, birbirine muhalif ve aykırı olmak ise, hayalde kurbiyet / yakınlık sebebidir.” Yani, iki zıddın suretlerinin bir araya gelmesine vasıta / aracı bir hayalî münasebettir. Bu münasebet ve sebepten ötürü gelen hatıralara tedai-yi efkâr denir. Yâni, bir fikrin başka bir fikri çağrıştırması anlamına gelen bir deyimle ifade edilir.

Meselâ, sen namazda münacatta / yakarışta, Kâbe karşısında, Allah’ın huzurunda iken, ayetleri tefekkürde / derin bir şekilde düşünmekte olduğun bir hâlde iken, şu tedai-yi efkâr / başka bir fikrin akla gelmesi; seni tutup en uzak bayağı, kötü ve boş şeylere sevk eder / sürükler.

Senin başın, böyle bir tedai-yi efkâra / çağrışımlara tutulmuş ise, sakın telâş etme; kendine geldiğin anda hemen dön. “Aman ne kusur ettim?” deyip, bunu araştırmakla uğraşma. Ta ki, o zayıf alâka, senin dikkatinle kuvvet kazanmasın. Çünkü üzüldükçe, önem verdikçe senin o zayıf hatıra getirdiğin şey melekeye / alışkanlık ve huy edinmene döner. Hayalden doğan bir hastalık olur.

Korkma, kalbe ait bir hastalık değil. Bu çeşit hatıra gelme ise, çoğunlukla istek dışı bir durumdur. Özellikle, hassas ve titiz, asabî ve sinirli kimselerde daha çok görülür. Şeytan, bu çeşit vesvese, şüphe ve kuruntunun kaynağını çok işlettirir. Bu yaranın merhem ve ilacı şudur ki:

Bir fikir ve düşünceyi çağrıştırma; genellikle istek dışıdır. Onda sorumluluk yoktur. Hem çağrışımda yakınlık var. Dokunma ve birbirine karışma yoktur. Onun için fikirlerin keyfiyet, özellik ve nitelikleri, birbirine sirayet etmez / birinden diğerine geçmez. Birbirine zarar vermez. Nasıl ki, şeytan ile ilham meleğinin, kalp taraflarında yan yana bulunuşları var. Facir ve günahkârlar ve iyilerin yakınlıkları, aynı yerde bulunmaları zarar vermez. Öyle de, bir fikri çağrıştırma sebebiyle istemediğin pis hayaller gelip temiz fikirlerin içine girse zarar vermez. Meğer kasten olsa veya zarar sanarak, onunla gereğinden çok meşgul olsa, işte o zaman gerçekten zarar görür. Hem bazen kalb yoruluyor. Fikir kendini eğlendirmek için rastgele bir şeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur. Pis şeyleri önüne serper, sürer.

 

 

‘’Ne İdim, Ne Oldum, Ne Olacağım? ’’

Yazıma başlık yaptığım cümle;  hayatım boyunca verdiği mesaja çok dikkat ettiğim bir atasözümüzdür.

Aslında bu söz, hangi makamda olursa olsun, bulunduğu mevkiin öneminin, kendisinin kim olduğunun değerlendirmesini yapabilecek her fani için geçerlidir!

İşte hayata bu noktadan bakmamız gerektiğini ortaya koyan bu çok özel atasözümüz, geleneksel yaşam biçimimize damgasını vurmakla kalmamış; aynı zamanda geleceğimize yol gösterecek çok önemli mesajlar da vermiştir.

Geçmişi insanlık tarihine dayanan, tarihsel nitelikleri ile dünyada çağ açıp, çağ değiştiren milletimizin bu gününe baktığımızda; bu temsiliyetin içerisinde var olan tüm değerler, insanlarımızın hiç bir ayrım yapılmadan ortaya çıkan bütünselliği ile zenginleşmiştir.

Ulus-devlet olmamızın temellerini atan, bu devleti kuran Yüce Atatürk’ün veciz ifadesinde olduğu gibi bu zenginlik: ”Türk Milletini ” ifade eder.

Milletler, tarihin derinliklerinden gelen çok önemli nitelikleri ile insanlık âleminde anılırlar. Yüce Türk Milleti de, ecdadından kendisine intikal eden çok özel nitelikleri ile bu yaşlı dünyaya yön vermiş ve vermeye devam etmektedir.

Kim ne derse desin! Milletimizin geleneksel yapısı, örf ve adetlerine bağlılığı Asya da şekillenmiş, medeniyetlerin beşiği Anadolu’da kemikleşmiş, dünyanın üç kıta’sına tam 600 yıl boyunca hükmetmiş, adalet ve medeniyet dersi vermiştir.

Şurası da unutulmamalıdır ki! Bu gün dünya imparatorluğuna oynayan Amerika kıtası daha keşfedilmemişken, bizim atalarımız dünyaya hükmediyorlardı.

Bu gerçekler penceresinden bakıldığında: Bu kadar önemli hasletlere sahip milletimize tarihimizin içerisinden yön veren, yol gösteren, liderlik yapan pek çok büyük isim gelmiş geçmiştir.

Attila gibi Büyük bir Hükümdarımız yeni bir çağ açarak, tarihe yön vermiş,

Fatih Sultan Mehmet gibi bir Yüce bir Hakanımız Bizans’ı yere sererek, uğruna bin acem mülkü feda olacak kadar değerli İstanbul’u fethetmiş,

Kanuni Sultan Süleyman gibi Muhteşem bir Hünkârımız dünyaya hak, hukuk, medeniyet ne demektir? Onun örnekleri ile beraber, dersini de vermiştir.

En sonunda, Yüce Allahın bir lütfu olarak son yüzyılın en büyük lideri ” Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ” gibi bir dahi, Türk Milletine lider olmuş, yön vermiş, bugünkü mevcudiyetimizin mucizevi Anadolu destanı yaratılarak, ulus-devlet olmamızın temeli atılmıştır.

Bu temel üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti; bugün de, tüm mazlum devletlere örnek olmaya devam etmektedir.

Tarihe kazınan bu gerçeklerin yanı sıra;

Anavatan Türkiye’nin ayrılmaz bir parçası, Türk Milleti’ne mensup olmaktan gurur duyan Kıbrıs Türk Halkının ezici çoğunluğunun, dünya coğrafyasının çeşitli ülkelerinde yaşayan ama yürekleri anavatan Türkiye için çarpan; aynı soydan, aynı ata topraklarından gelen kardeşlerimizin de, bu tarih ve duygu bütünlüğü içerisinde bulunduklarına olan inancım tamdır.

Bu muazzam tablonun karşısında olan, olmaya devam eden kimi ayrık otlarının varlığı ve anlamı; bir tek kelime ile ifade edilecek olursa, sadece:

Hiçtir…

İşte böylesine muazzam bir milletin, ulus-devletin temelleri tarih içerisinde atılırken; o temelin harcını oluşturan çok önemli eserleri, nasihatleri ile insanlarımıza/insanlığa tarihsel miraslar bırakan, yön veren âlimlerimiz de vardır.

Aşağıda bilginize sunacağım cümleler; hepimize her dönemde, her görevde gerekli olan, ibret almamız gereken gerçekleri anlatmaktadır.

Gerçeklerin, yalanlarla neredeyse yer değiştirmeye başladığı günümüzde! Eğer bizler; yetiştirdiğimiz evlatlarımıza anne, baba, öğretmen, yönetici olarak vermemiz gereken; birinci derecede sorumluluğunu taşıdığımız ahlaki, dini, milli ve insani değerlerimizi öğretemiyorsak eğer! Bunun vebali, yaşadığımız sürece bizim boynumuzda asılı bir yafta olarak kalacaktır.

Aşağıda okuyacağınız nasihat, Şeyh Edebali Hazretlerine aittir ve damadı Osman Gazi Han’a hitaptır. Yani, Devleti Ali’yenin kurucusuna…

( Edep Ali Hazretleri; 600 yıl boyunca üç kıt’a ya hükmeden Osmanlı Devletinin kurucusu Sultan Osman Gazi Han’ın kayınpederi olup, zamanının en büyük alim ve velilerindendir..( 1206-1326) Tefsir, hadis, tasavvuf ve özellikle İslam hukukunda ihtisas sahibidir.Hz. Mevlana gibi zamanın büyüklerinin sohbetinde bulunmuştur. Aslen Karamanlı olup; Eskişehir yakınlarında itburnu denilen köyde yaşamış, yaptırmış olduğu zaviyede ilim, irfan sahibi gençler yetiştirmiş ve halkı irşat etmiştir..)

İşte özellikle bu dönemde, hepimizin bir kez daha okuması ders alması gereken o nasihatler:

Ey oğul! İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler! Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir! İki paralık güneşe aldanıp sonra da karda, ayazda kavrulup gitme! Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin! Ama bunları nerede nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârında savrulur gidersin. Öfken ve benliğin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Azminden dönme çıktığın yolu taşıyacağın gücü iyi bil! Her işin gereğini vaktinde yap! Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün söyleme, bildin bilme! Sözünü unutma; sözü söz olsun diye söyleme! Ananı, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir! Sevildiğin yere sık gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın olmaz. Üç kişiye acı: Cahiller arasında âlime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken itibar kaybedene!

Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir! Ululanma, düşmanını hor görme! Düşmanını çoğaltma, düşmanlığın başını da sonunu da sen belirle! Haklı olduğunda kavgadan korkma bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler…”

Yukarıda okuduğunuz metin, yaşamımızın her döneminde hepimize; özellikle gençlerimize gerekli ve lazım olan altın değerinde öğütlerdir.

Tabii ki özellikle de; yüce Türk Milletinin geleceğinde rol oynayanlara ve oynayacaklara ayrı bir anlam taşımalı ve dikkatle yorumlanmalıdır..!

Onun için: Ne idim, ne oldum, ne olacağım diyerek yaşamak, yaşamımıza yön vermek, her faninin dikkat etmesi gereken en önemli husustur.

Unutulmasın ki! Bu yalan dünya, mevcut görevlerimiz, hiç kimseye baki değildir…

Sadece;Baki kalan bu gök kubbede bir hoş sada’dır. ”

 

 

Ankara Günlük Güneşlik idi

Tarihi olayları, içinde yaşarken önemini tam kavrayamayabilirsiniz. Mesela 19 Mayıs 1919 o an yaşayanlar için muhtemelen fazla bir anlam ifade etmiyordu.

Karadeniz bölgesinde asayişi temin etmekle görevli bir subayın Samsun‘a gelişi sıradan bir olay gibi algılanmış olabilirdi. Hatta Bandırma Vapurunda Mustafa Kemal’in yanında olanlardan acaba kaçı tarihi bir yolculuğun parçası olduğunu idrak edebiliyordu?

Ama Samsun’a çıkışın başlattığı zincirleme reaksiyonun boyutu, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundaki önemi ve bütün bölgenin, hatta dünyanın dengelerini değiştiren etkileri yıllar sonra anlaşılabildi.

01 Nisan Pazar günü, bugüne kadar yapılmış en kalabalık, en coşkulu ve en seviyeli siyasi parti kurultaylarından biri, belki de birincisi olan İYİ Parti 1. Olağanüstü Kurultayını izlerken heyecan duymamak mümkün değildi.

Herkes kendi imkânlarıyla gelmişti. Devlet gücüyle zorlanmadan gönüllülük esasına göre katılmışlardı. İnsanlara bedava ikramlar da sunulmamıştı. Aksine cesur ve fedakâr insanlar, çeşitli riskleri göze alarak, ülkenin dört bir yanından gelmişti.

Bu atmosferi solumak elbette heyecan vericiydi.

Sabahın erken saatlerinde Ankara Spor Salonu tıklım tıklım dolmuştu. Dışarıda da içeridekilerin 2-3 katı bir kalabalık bu atmosferi birlikte solumanın coşkusunu yaşıyordu.

Ama ben bundan daha çok, bu kurultayla başlayan sürecin Türkiye Cumhuriyeti devletinin geleceğine, Türk Milletinin yakın ve uzak gelecekte mutluluk, huzur ve refahına, bölgemizin siyasi dengelerine etkilerini düşündüm.

Meral Akşener’i, en geç 2019’da yapılacak seçimlerle tek adam yönetimine son verebileceğimiz tek fırsat olduğunu bilerek dinledim. Müthiş konuşmasında kararlılığını, yüksek voltajlı inancını, kitleyi etkilemesini görerek onunla gurur duydum. Mesajlarını, üslubunu beğendim.

Bu fırsatı değerlendirmek için Ankara’ya koşan İYİ Partilileri gözlemlerken, bu son umuda destek veren iyi insanları daha çok sevdim.

16 yıldır kutuplaşan, kamplaştırılan, her gün insanlarımızı geren bir yönetim anlayışından sonra gelebilecek HUZUR ortamını tasavvur ettim.

Tek kişinin aklına kendini emanet etmiş bir toplum yerine, ORTAK AKLI esas alan gelişmiş bir Türkiye’de yaşayabileceğimizin umudunu ve özgüvenini hissettim.

“Ahlaksız dinidarların” İslam’a verdikleri zararın durdurulduğu, güzel ahlaklı, fedakâr ve onurlu insanların ülkeyi yönettiği bir Türkiye’de yaşamanın kapılarının aralandığını fark ettim.

Herkesin inancını yaşayabildiği, inandığını ve düşündüğünü serbestçe ifade edebildiği bir vatanda yaşayabileceğimizi, özgürlüğü iliklerimize kadar çektiğimiz bir atmosferi soluyabileceğimizi hayal ettim.

Vakıfların rüşvet, iltimas ve yolsuzlukları örtme aracı değil, ecdadımızın bıraktığı asli anlamına döndüğü; Sivil Toplum Kuruluşlarının gerçekten hükümet dışı organizasyon olabileceği günlerin hiç de uzak olmadığını anladım.

“Devletin dininin adalet olduğu”; refahın hakça bölüşüldüğü; çalışan, üreten; dünyayla bilimde, teknikte, sanatta yarışan bir Türkiye için ilk adımı atmakta olduğumuzu düşündüm.

***

Ankara’da Pazar günü hava günlük güneşlikti. İYİ Parti’nin sembolü olan güneş tüm Türkiye’ye ışıklarını yaymaktaydı.

İçimize karanlık ve umutsuzluğun yayıldığı bir dönemde İYİ ki, Meral Akşener ortaya çıktı. İYİ ki, İYİ Parti’nin güneşi içimiz aydınlatmaya başladı.

“Öğrenilmiş çaresizlik” çemberini kırabileceğimize dair ümitlerimiz arttı.

Bu tarihi olayın bir parçası olmak bana gurur veriyor.

Çocuklarıma, Allah nasip ederse torunlarıma “ben de oradaydım” diye övünerek anlatabileceğim bir tarihi günü yaşamaktan mutluyum.

*************************************

Medyanın Panzehiri: Sosyal Medya

Türkiye’de alışılmış olan uygulamaya göre, TBMM’de temsil edilen veya temsil edilme ihtimali yüksek olan siyasi parti kurultayları medyada canlı yayınlarla nakledilir.

Yüzde 1-3 arasında olan partilerin bile kurultayları için canlı yayın ekipleri, yorumcular, partinin önemli isimleriyle röportajlar yapan gazeteciler salonda hazır bulunur. Binlerce kişinin katıldığı salondaki havayı ülkenin her yerine yansıtmaya çalışır.

Mesela en son MHP kurultayının bu medyada ne kadar geniş şekilde yer aldığını biliyorsunuz.

Bunun haricinde son yıllarda yerleşen ve kanıksamaya başladığımız bir uygulama daha var. İktidar partisinin genel başkanı veya hükümetin başı, hatta bazı bakanların bütün konuşmaları canlı yayınlarla veriliyor. Hatta önem verdiğiniz, sevdiğiniz bir programı izlerken, birden program kesiliyor ve Tayyip Erdoğan’ın, mesela partisinin bir ilçe kongresinde, yaptığı bir konuşmaya bağlanabiliyor.

Ama İYİ Parti’nin kurultayında yandaş ve yaygın medya neredeyse yoktu.

Anketlere göre, en az yüzde 18-22 arası oy alabileceği görülen, lideri Meral Akşener’in Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ın tek rakibi olduğu bilinen bir parti İYİ Parti.

Medya İYİ Parti’nin bu göz kamaştıran kurultayını görmezden geliyordu.

Daha beş ay önce kurulmuş bu parti, farklı tahminlere göre, 50 bin- 100 bin kişi arasında bir katılımla müthiş bir kurultay yapıyor.

Recep Tayyip Erdoğan veya Binali Yıldırım’ın bir ilçe kongresi kadar medya yer vermiyor.

Dahası kurultay günü Ankara Spor Salonuna gelen metro “hattı bakıma alınarak” kapatılıyor. Salona gelen bütün yollar hafriyat kamyonlarıyla trafiğe kapatılıyor.

Sadece bu gerçek bile Türkiye’de değişim talebinin ne kadar haklı ve güçlü olduğunu görmemize yeter.

Adaletsizliğinizin kanattığı vicdanlar bunun hesabını soracaktır.

***

İYİ Parti yapılan adaletsizlikleri vurguluyor. Ama şikâyet etmek veya bunlardan şefaat beklemek için değil. Bunları bilerek, zorlukları yene yene iktidar olmaya niyetli.

Böyle dip dalgası şeklinde ortaya çıkan halk hareketleri engellenemez.

Siz ne kadar gizlerseniz gizleyin kurultayın görüntüleri sosyal medyada milyonlara ulaştı bile.

Kurultaya gelen her bir İYİ Partili paylaşımlarıyla sadece yüz kişiye erişse, görüntüler en az 5-10 milyon kişiye erişti demektir. Bazı kişilerin binlerce takipçisi olduğunu düşünürsek erişilen insan sayısı bundan daha fazladır.

Sizin bütün TV kanallarınızın seyirci toplamı bile bu rakama ulaşamaz.

 

 

Türkistan’dan Anadolu’ya ve Balkanlara Yayılan İslam Nuru Hoca Ahmed Yesevî Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı ERDOĞAN ASLIYÜCE ile Pir-i Türkistan HOCA AHMET YESEVİ Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Giriş mahiyetinde Hoca Ahmed Yesevi’yi okuyucularımıza tanıtır mısınız? Erdoğan Aslıyüce: Anadolu coğrafyasında olduğu gibi bütün Türk Dünyası’nda da tesirleri yüzyıllardır devam eden ve pek çok bağlıları bulunan Hazreti Türkistan-i Hoca Ahmed Yesevî 12. yüzyılda yaşamış olmasına rağmen asırlardır Türk Milleti’nin gönlünde taht kurmuş ilk Türk mutasavvıfıdır.

Sayram’ın tanınmış şeyhlerinden İbrahim ile Şeyh İbrahim’in ileri gelen halifelerinden Musa Şeyh’in kızı Ayşe Hatun’un evliliklerinden doğan iki çocuktan birisi Gevher Şehnaz, diğeri ise Ahmed’dir.

Ahmed’in doğum yeri Sayram, doğum yılı ise 1105’tir.

Önce annesi, sonra babası Şeyh İbrahim öldü. Babası öldüğünde Ahmed 7 yaşında idi.

Divan-ı Hikmeti’nde doğumuyla ilgili şöyle der:

Bir yaşında ruhlar bana hisse verdi;

İki yaşta peygamber gelip gördü.

Üç yaşında Kırklar gelip hâlimi sordu;

Çetinoğlu: Hoca Ahmed Yesevi hakkındaki bir menkıbe ile röportajımıza devam edebilir miyiz? Aslıyüce: Dünyaya geleceği daha Hz. Peygamberimiz zamanında haber verilen ve İslâm büyüklerinden olacağı müjdelenen olay şudur:

Bir gaza gününde Hz. Muhammed (S.A.V)’in ashabı aç kalmış ve kendilerinden yiyecek istemişler. Allah’ın Resûlü dua etmiş ve Cebrail onlara cennetten hurma getirmiş.

Ashab hurmaları yerken bir tanesi yere düşmüş. Cebrail de; ‘Bu hurma, sizin Türkistanlı ümmetinizden Ahmed Yesevî’nindir’ haberini vermişti.

Yüce peygamberimiz de hemen sahabeden Arslan Baha’yı çağırmış hurmayı ona vererek; ‘Benden sonra Ahmed adlı bir çocuk doğacak. O, seçkinlerdendir, hurmayı ona ver.’ buyurmuştu.

Hazret-i Peygamberimiz, O hurma tanesini Arslan Baba’ya verdi. Ahmed Yesevî’yi nasıl bulacağını târif ve tâlim ederek O’nun terbiyesiyle meşgul olmasını emretti.

Vakti geldiğinde; Arslan Baba Sayram’a geldi ve üzerine aldığı vazifeyi yerine getirmek üzere Ahmed’i aramaya başladı.

Peygamber efendimizin duasıyla asırlarca yaşayan Arslan Baba Sayram’da okula giden Ahmed’i bulmuştu.

İlk karşılaşmalarında Arslan Baba çocuğa selam verdi.

Çocuk Ahmed selamı alırken: ‘Baba emanetimiz hani?’ diye sordu. Arslan Baba şaşırdı. ‘Sen bunu nereden biliyorsun?’ diye hayretle sordu. Çocuk; ‘Bana Allah (c.c.) bildirdi.’ Dedi.

Arslan Baba küçük Ahmed’in mürşidi oldu. Yine Arslan Baba’nın irşadıyla Buhara’ya gitti. Şeyh Yusuf Hemadanî’ye intisap etti.

Yedi yaşına kadar birçok mânevî rütbelere sırasıyla yükseldikten ve Arslan Baba’nın terbiyesiyle yüksek bir olgunluk mertebesine eriştikten sonra küçük Ahmed yavaş yavaş şöhret kazanmağa başlamıştı.

Geçmişte babası Şeyh İbrahim de sayısız kerâmetleri, menkabeleri ile civarda tanınmış bir adamdı. O devirde Maverâünnehr ve Türkistan’da Yesevî adlı bir hükümdar hüküm sürüyordu.

Kışın Semerkand’da oturuyor, yazları Türkistan dağlarında yaşıyordu. Bütün Türk hükümdarları gibi av meraklısı idi. Türkistan dağlarında avlanmakla vakit geçirirdi; Lâkin bir yaz Karaçuk dağında avlanmak istediği halde dağın çok girintili çıkıntılı olması O’nu bu emelinden mahrum etti. Karaçuk’da hiç av avlayamadı. Bunun üzerine dağı ortadan kaldırmak istedi.

Sultan kendi hükmettiği yerlerde ne kadar veli varsa hepsini topladı. İhram bağlayıp üç güne kadar dağın ortadan kalkması için niyaza koyuldular. Niyazlara rağmen umulan netice ortaya çıkmadı. Bunun üzerine ‘Memlekette âriflerden, velilerden gelmeyen var mı?’ diye sordu.

Araştırdılar, Şeyh İbrahim’in oğlu Ahmed’in henüz pek küçük olduğu için çağrılmadığı anlaşıldı. Hemen Sayram’a adamlar gönderip çağırdılar.

Küçük Ahmed, ablasma danıştı. Ablası dedi ki, – Babamızın vasiyeti vardır. Senin meydana çıkma zamanının gelip gelmediğini belli edecek şey, babamızın mâbedi içindeki bağlı sofradır. Eğer onu açmağa kadir olursan, var git. Meydana çıkma zamanın gelmiş demek olur.

Ahmed, bunun üzerine mâbede gitti ve sofrayı açtı. Artık meydana çıkma zamanı gelmişti.

Hemen sofrayı alarak Yesi şehrine geldi.

Bütün evliya orada hazırdı. Sofrasında olan bir tane ekmeği niyaz gösterdi, kabul edip Fâtiha okudular. Bu ekmeği meclistekilere böldü; hepsine yetti.

Evliyadan başka padişah, ümera ve askerleri de orada idi. 99.000 kişi hazır olmuştu.

Onlar bu kerameti görünce Hoca Ahmed’in büyüklüğünü daha iyi anladılar.

Hoca Ahmed, babasının hırkasının içinde duasının neticesini bekliyordu.

Birden bire gökyüzünden seller boşandı, her yer suya boğuldu. Şeyhlerin seccadeleri dalgalar üzerinde yüzmeye başladı. Bunun üzerine bağrışıp niyaz ettiler.

Hoca Ahmed, hırkadan başını çıkardı. Hemen fırtına kesilerek güneş açıldı. Baktılar ki Karaçuk dağı ortadan kalkmış.

(Şimdi o dağın yerinde Türkistan-Kentav arasında Karaçuk avulu bulunmaktadır.)

Bu kerâmeti gören hükümdar Yesevî, kendi adının kıyâmete kadar cihanda bâki kalmasını temin için Hoca’dan niyaz etti. Hoca bu niyazı kabul eyledi ve dedi ki:

Âlemde her kim bizi severse senin adınla beraber yad eylesin. İşte o günden beri ‘Hoca Ahmed Yesevî’ adı ile anılır oldu.

Hikmetler‘ isimli kitabından öğrenildiğine göre 1139 yılında irşada başladı.

Yusuf Hemadanî’nin dört önemli halifesi vardı: 1-Hoca Abdullah Berki (ö. 1160/61),  2-Hoca Haşan Ankaki (d. 1073-Ö. 1157), 3-Hoca Ahmed Yesevî (d. 1105-Ö.1229/1230), 4-Abdülhalik Gücdüvani

Yusuf Hemadanî 1140 yılında Herat’tan Merv’e dönerken Bamyan kasabasında vefat eder. Buhara dergâhında irşat görevini Hoca Abdullah Berki devir alır.

Hoca Ahmed Yesevî’de Yesi’ye dönerek kararan gönülleri aydınlatmaya devam etti.

Çetinoğlu: Geçimini nasıl temin ediyordu?

Aslıyüce: Türkistan ve Maverâü’n-nehir, Horasan, Hârzem bölgesinden gelen bağlılarına Yesi’de zâhir ve batın ilimlerini öğretirken artan boş zamanlarında kaşık ve kepçe yontuyor, onları satarak geçiniyordu.

Çetinoğlu: Satışla ilgili olarak da menkıbeler anlatılır…

Aslıyüce: Rivayet olunur ki Hâce nâmdarın bir öküzü vardır, daima üstünde bir heybe ile kaşık, kepçe ve keşkül açık çanak ve ol şehrin çarşısında dolaşır idi. Müşteri olanlar ne miktar ki alırlardı, belirli kıymetini heybeye bırakırlardı. Ol öküz akşama dek her gün gezer, badehû huzûr-ı Hoca’ya gelirdi. İçindekini kendi mübarek eliyle alurdu. Faraza bir kimse o metadan alsa ve kıymetini heybeye bırakmasa o öküz ardından ayrılmazdı; ta o aldığı metayı veya akçayı bırakıncaya kadar başka bir yere gitmezdi.

Çetinoğlu: Eğitim metodu nasıldı?

Aslıyüce: Hoca Ahmed Yesevî, ‘şunu yapın, bunu yapın‘ demek yerine yaşayışıyla örnek oluyordu. İnsanoğlunun en önemli hasletlerinden biri olan kendi el emeğiyle geçinmesi olduğunu gösteriyordu.

Çetinoğlu: Seveni çoktu. Peki, düşmanları…

Aslıyüce: Hoca Ahmed Yesevî’nin, Yesi’de mânevî kudreti, halk içinde şöhreti ve sevgi hâlesi genişledikçe düşmanları da boş durmuyordu.

Bu şeyhin tekkesinde örtüsüz kadınlar bulunuyor, üstelik zikre de katılıyorlar‘ dedikodusu kulaktan kulağa yayılıyordu. Fesat haberi Horasan’a varınca Horasan ve Maverâünehir şeriatçıları olayı tahkik etmeğe kalktılar.

Hoca Ahmed Yesevî kapağı mühürlü bir hokkayı öğrencisi Celâl Ata’ya vererek Horasan’a gönderdi. Onlar da toplanarak gelen kutuyu açtılar. Baktılar ki içinde bir araya konmuş pamuk ile ateş var. Fakat ne pamuk yanmış ne de ateş sönmüş. Anladılar ki; Hoca Ahmed Yesevî; ‘Eğer erkek ve kadın, Tanrı yolunda bir araya gelirse Allah onlann gönüllerindeki her türlü fesat doğurucu duyguları yok edebilir.’ demek istiyordu.

Çetinoğlu: Çok sevilen biri olmasının sebepleri nasıl izah ediliyor?

Aslıyüce: Türk ruhunun mistik duyuş ve düşünüşlere olan aşinalığıdır. Ve bu dostluğu Türklüğün ruh cephesiyle İslâmiyet’in iman cenahında tesis eden zât Ahmed Yesevî’dir. Zira büyük destan an’anesine sâhip, destan kahramanlarında daima üstün davranış ve harikulâdelikler tasavvur etmeye alışmış, benimsediklerini mukaddesleştirmiş bir millet için, Türk Milleti için İslâm tasavvufundaki üstün insan, kâmil insan (evliya) anlayışı âdeta alışılmış bir inançtır. Bu inanç Yesevî’nin görevini kolaylaştırırken, İslâmiyetle müşerref olmuş Türklüğün de bu yeni dinin Tevhid teknesinde yoğrulup hamur olmasına sebep olmuştur.

Türkistan’da kendilerine kılıç göstererek ilerleyen Arap ordularına mukavemet eden, onların hareket imkânını ortadan kaldıran Türkler Ahmed Yesevî’nin kendi ruhuna yaptığı sefere Gönül Kapıları’nı açık tutmuştur. Bu esnada Türk’ün hasletlerini çok iyi tanıyan Ahmed Yesevî, Türklüğe İran veya Arap diliyle hitap etmemiş, düşüncelerini, onların örf, âdet, gelenek ve zevklerini hırpalamadan, onlara yabancı olmayan bir dil ve vezinle söylemeyi tercih etmiştir. Yesevi bu tutumuyla ordularla yayılması belli noktalardan itibâren mümkün olmayan İslâmiyet’in tam mânâsıyla yayılmasına ve tesir sâhasındaki müminlerin samîmi rabıtalarla yeni dine bağlanıp O’nu sâhiplenmesine vesile olmuştur. Türkler arasında gerek hikmetleri ve gerekse, Yesevî’nin yürüdüğü selamet yolu olan Yesevîlik sâyesinde gönüllerde İslâm çerağı tutuşturulmuş ve bu çerağlı âlem yepyeni bir nura gark olmuş, aydınlığa bürünmüştür. Bu çerağla beraber Türk İslâm târihinin tasavvufi devri açılmıştır.

Hakîkat mertebesine ulaşabilmek için ibâdet ve riyâzeti tavsiye eden, ancak Hak yolunun meşakkatli olduğunu, yola girenlerin her şeyden önce nefsi öldürmeleri gerektiğini, bu yolla zuhur edecek her türlü azap ve işkenceye tahammülün şart olduğunu belirten Hoca Ahmed Yesevî, düzenini ‘Hakîki âşıklar Hakk’a tâlip olan ve bu yolda canından geçenlerdir’ düsturu üzerine bina etmiştir.

Çetinoğlu:Anadolu’nun ve Rumeli’nin Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasındaki rolü hakkında neler söylenebilir?

Aslıyüce: Doksan dokuz bin öğrenci yetiştirdiği kaynaklarda ifade edilen Hoca Ahmed Yesevî, daha hayatta iken kendilerinden yakınlık gördüğü halifeleriyle bir gün erenler meclisinde otururken, ocakta yanan odunları erlik kuvvetiyle sallayıp, ufuklara doğru fırlattı. Her biri Anadolu’da ve diğer bölgelerde kendi yerini buldu, düştüğü yerde yeşerdi. Köklendi, dal budak saldı. Erenler sofrasındaki erler, Türkistan’da yanan ocağı Anadolu’da ve diğer bölgelerde tüttürmek ve söndürmemek için yollara döküldü.

Çetinoğlu:Kimleri nerelere gönderdi?

Aslıyüce: Geyikli Baba’yı; Diyar-ı Rum’da, Sarı Saltuk’u Anadolu ve Balkanlarda, Karaçam / Kara Ahmed’i Rum ellerinde, Hacı Bektaş-ı Veli’yi;  Sulucakarahöyük’te vazifelendirdi. Her bir alperen ayrı bir bölgede görevlendirildi.

Çetinoğlu: Hoca Ahmed Yesevî’nin bereketli ve feyizli ömrünün son dönemlerini de konuşalım mı?

Aslıyüce: Hoca Ahmed Yesevî Divan-ı Hikmet’inde çilehaneye girişini;

Altmış üçte nida geldi: kul yere gir:

Hem canımın, cananımın, canını ver;

Hu kılıcını ele alıp nefsini kır

Pir ve Var’ım, didarım görür müyüm?

Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri 63 yaşında Hz. Peygamber efendimizin vefat yaşına geldiğinde, O’na olan derin sevgisi ve hürmeti sebebiyle iki metre derinlikte, 40 santim genişlikte giriş kapısı bulunan; 1,20 X 1,20 ebadındaki çilehaneye giriyor. Hoca Ahmed Yesevî’nin vefat tarihi olarak yazılan 1166/1167 çilehâneye giriş tarihidir.

Çetinoğlu:Gerçek vefat târihi?

Aslıyüce: Hoca Ahmed Yesevî Divan-ı Hikmet’inde:

Erenlerden feyz ve fetihler alamadım,

Yüz yirmi beşe girdim bilemedim.

Hak Teâla’ya ibadetlerimi yapamadım.

İşitip, okuyup, yere girdi Kul Hoca Ahmed

Demek ki Hoca Ahmed Yesevî Hikmeti’ndeki bilgilere göre; 1167 yılında 63 yaşında çilehaneye girdi, 125 yaşından 125-63, dünyada yaşadığı kadar da çilehanede yaşadığım kabul ettiğimizde 1167+62=1229 vefat tarihi olur.

Mevlana Hüsameddin Allâme-i Sığnaki risalesinde Hoca Ahmed Yesevî için ‘Uzun ömr-i şerifleri 130 veya 126 sene idi‘ diyor.

Çetinoğlu: Hoca Ahmet Yeseî prensiplerinden bahseder misiniz?

Aslıyüce: Hoca Ahmed Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’i, İslâmî Türk edebiyatının Kutadgu Bilig’den, Divanû Lügati’t-Türk’ten sonra en eski eseridir.

Lisanı ve edebî mahsûllerin pek az bulunduğu bir devre ait olan böyle bir eserin gerek lisan, gerek edebiyat târihi bakımından çok büyük bir kıymeti hâiz olacağı pek tabiidir.

Eski halk edebiyatının birçok unsurlarını alarak İslâm ruhunu, eski millî şekiller ve eski vezinlerle ifâde eden ilk eser olması bakımından tasavvufi Türk edebiyatının en eski, en mühim âbidesi sayılır. Hoca Ahmed Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’i Türk halk edebiyatının millî unsurlarını bünyesinde birleştirmiş ve bütün Yesevî bağlıları ve dervişleri Türkistan ile Türk Dünyası’nın her köşesine Horasan erenleri olarak Divan-ı Hikmet’leri taşımışlardır.

Hoca Ahmed Yesevî’nin toplum ahlakının ana başlıklarını şöyle ifade edebiliriz:

Vatan ahlakı, Adâlet, Emâneti ehline vermek, Millete hıyânet etmemek, İnanç ve düşünce hürriyeti, İyiliği korumak, kötülüğü engellemek, Düşmanları dost edinmemek.

Çetinoğlu: Divan-ı Hikmet’ten birkaç dörtlük ile röportajımızı bitirebilir miyiz?

Aslıyüce: ‘İhlas’ hakkında:

Önce ihlas gerek ey istekli, âşıksan

Candan geçip sıkıntılar çekip sâdıksın

Ondan sonra huzuruna layıksın

Layık olmadan Allah’ım göremezsin.

‘Bilim’ hakkında:

Kul Hoca Ahmed bilginlere hizmet eyle

Bilginlerin sözlerine göre işler eyle

İşler yapıp Hak yoluna canını ver

İşler yapmayan Allah’ı göremez ey dostlarım.

Hoca Ahmet Yesevî’nin ‘Uyarı’sı:

Oruç tutup halka gösteriş yapanlar

Namaz kılıp tespih ele alanlar

Şeyhim deyip başka bina kuranlar

Son nefeste imanlarını da yitirirler.

Melamet hakında:

Gerçek gönülde namaz kıl, Allah bilsin

Halk içinde kötü görün âlem gülsün

Toprak gibi hor görül ki nefsin ölsün

Yardım etsin nefsimi yenip ağlasam ben

Türk’ün Hoşgörüsü hakkında:

Sünnet imiş kâfir de olsa incitme

Gönlü katı gönül kırıcıdan Allah şikâyetçi

Böyle kullardır asıl cehenneme gidici

Bilginlerden işitip söylüyorum bu sözü.

Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi. Öyle ise sen inanmaları için insanları zorluyor musun?’ (Yunus Suresi, 99. ayet).

 

ERDOĞAN ASLIYÜCE:

Kırıkkale ili, Delice ilçesi, Büyükyağlı kasabasında 1946 yılında doğdu. Babası Ümmetoğulları’ndan Mehmet, annesi Pırıklı köyü eşrafından Hasan Aykanat’ın kızı Nuriye Hanımdır. İlk okula köyünde başladı. Kırıkkale Atatürk İlkokulunu bitirdi. Ortaokulu Kırıkkale’de tamamladı. Liseyi Konya Karatay Lisesi’nde dışarıdan bitirdi. Çalışma hayatına 1970’de MKE- Silah ve Tüfek Fabrikası’nda Kırıkkale’de başladı. Kırıkkale, Seydişehir, Bursa ve Konya’dan sonra 1982’de İstanbul Türk-Metal Sendikası kurucu başkanı oldu. 1996 yılında Türk-Metal Sendikası’nın İstanbul Şube Başkanlığı’nı bırakana kadar aktif sendikacı olarak tanındı.

1972 yılında gönüldaşlarıyla Kırıkkale’de Dur Yolcu Gazetesini, 1980’de de Konya’ da arkadaşlarıyla Konevi Dergisi‘ni çıkardı. 1987’de İstanbul’da çıkardığı aylık İstanbul Metal İşçileri Dergisi‘ni 54 sayı devam ettirdi.

1 Mart 1993’te İstanbul ‘da Hoca Ahmed Yesevi Vakfı’nı kurdu. Küçükayasofya semtindeki Hüseyinağa Medresesi’nin Bakanlar Kurulu kararınca vakfa tahsisini sağladıktan sonra burayı restore edip Hoca Ahmed Yesevi Vakfı Kültür Merkezi yaptı.1994’te Yesevi Yayıncılık şirketini kurdu. Ocak 1994 tarihinden itibaren aylık Sevgi Dergisi Yesevi‘yi yayınlamaktadır. Dergi, halen yayınına aralıksız devam etmektedir.Yine 1994’te Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi BİR’i yayın hayatına kazandırdı. Türkiye’nin çoğu ilini köy köy gezdi. Yurt dışında Japonya, Çekoslavakya, İngiltere, Kanada, ABD, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Yugoslavya (Sancak), Romanya, Tuva, Hakasya, Altay Ülkesi, Tataristan, Başkurtistan, Altay Cumhuriyeti, Hollanda, Almanya, İsviçre, Tayland, Sudan, Taiwan (eski milliyetçi Çin), Hongkong, Kırgızistan, Özbekistan, İsrail, Arnavutluk, Moldovya, Gagavuz Yeri, Pridnestrovya, Singapur, Suriye, Yakutistan ve Bosna Hersek’i gezdi. Bu ülkelerde görüp yaşadıklarından 28 kitap yazdı. Gezilerinde, klasik seyyahlar gibi sadece gördüklerini değil, o yerin tarihini, sosyal yapısını, siyasî analizini ve tam bir gerçeklikle güzellikleri ve çirkinliklerini aktardı. Bu tarzıyla kendine has bir gezgin tipini oluşturdu.