25.5 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 629

Yeniden Dönebilseydin Gençliğine

”Hayat ya cüretkâr bir maceradır, ya da hiçbir şey…”

Durdurabiliyorsan zamanı bir bak geriye!
Neleri yaşadın, neyi yaşattı bu hayat sana?
Eğer dönebilseydin yaşam cıvıltılarıyla dolu gençlik yıllarına!
Ne yapmak isterdin?

Neyi tercih ederdi o heyecanla yüreğin?
Aşk’ı mı? Parayı mı? Gücü mü?

Sağlığı mı seçerdin?
Ya da, hiç unutamadığın;

O güzel gözlerin sahibini mi arar, bulurdu gözlerin?
Bilinmez ki!

Bilemeyiz ki!
Geçip giden yıllara;

Zaman makinesiymiş gibi hükmedemeyiz ki!
Henüz yorulmamışken,

Ezilmemişken hayatın onca yükü altında…
Bir kez daha yaşasaydık o güzel yılları tüm canlılığıyla…
Yaşamı bir başka kucaklamaz mıydık?
Alınmış derslerle dolu, ne kaldıysa geriye!
Sevdiklerimize bir başka koşardık,

Sımsıkı kavrardık ellerini,

Sevgiyle bakardık gözlerinin içine.
Kendimizi onunla, bununla karşılaştırmaz,

Birilerinin dayatmasıyla seçim yapmazdık;

Ne işimizde, ne de eşimizde…
Öz be öz kendimiz olurduk;

Tüm özelliklerimizle.
Gücün kabasını değil!

İlmin mükemmeliyetini,

Sanatın zarafetini seçer,

Her gün bir kitap okur,

Sporu alışkanlık,

Doğayı da,

Doğa canlılarını da

Hayatımıza ortak ederdik.
Ama dönemeyiz ki,

Dönülmez ki o genç yıllara!
Ardımızda kalan anılar yumağına…
Aslında tam zamanında yaşanmalı her şey!  
Tıpkı Can Yücel ustanın dediği gibi:

”Yemek de boş içmek de, hatta yeri gelmeden sevişmek de.
Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü.
Tam zamanında okşamalısın başını o üzüm gözlü çocuğun,
Hıçkırıklar dizilmişken boğazına, tam ağlamak üzereyken.
Tam zamanında koymalısın elini omzuna,

En sevdiğin dostunun babası öldüğünde…
Tam zamanında açmalısın kapını, hayatına girmek isteyenlere,
Tam zamanında çıkarmalısın sevginden şımarmaya başlayanları.
Tam zamanında affetmelisin kardeşini, biliyorsan yüreğinde kötülük olmadığını,
Seni gecenin üçünde arayıp da kafasının iyi olduğunu söylediğinde.
Tam zamanında konuşmalı,
Tam zamanında şarkı söylemeli,
Tam zamanında susmalısın.
Tam zamanında için titremeli, tam zamanında âşık olmalı,
Deli gibi sevmelisin güzel gözlünü.
Tam zamanında toplamalısın oltanı belki de seni şampiyon yapacak,
En büyük balığı kaçırmadan…
Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli,
Tam zamanında ölmelisin.
Iskalamak istemiyorsan hayatı…
Haydi, şimdi kalk bakalım.
Silkin şöyle bir,
At üzerinden hayatın yorgunluğunu,
Vakit zannettiğinden daha az.  
Haydi, kalk bakalım.
Şimdi yaşamak zamanı ”
Evet, tam zamanında olmalı

Neyi yaşamışsak hayattan bize kalan;

Tam zamanında yaşanmalı her şey.

Hüznü de, sevinci de,

Sevgisi de, Sevgilisi de…

 

 

Türkiye, Kıbrıs’tan Neden Vazgeçmez?

Öncelikle şu gerçeğin altına çizmek gerekirse; Kıbrıs konusuna, ”Milli Dava” niteliğini Türk Milleti vermiştir. Dolayısıyla bu tarihi gerçek, Türkiye’nin Kıbrıs’a olan ilgisinin temelini teşkil eder.

Diğer önemli bir husus; ülkemizin 1959-1960 yıllarında taraflarca imzalanan Londra-Zürih anlaşmalarından doğan ada üzerindeki yasal haklarıdır.

Hiç kimse bu anlaşmalar 1963 – 1974 yılları arasında adada yaşananlar nedeniyle ortadan kalkmıştır diyemez. Çünkü o acılı yıllarda yaşananların tek bir nedeni vardır; o da Rumların adayı ele geçirmeleridir. Türkiye’de buna mani olmuş, anlaşmalardan doğan yasal garantörlük hakkını kullanmıştır.

Ancak ne acıdır ki, uluslararası camia 1968’den beri süregelen taraflar arası müzakerelerde; Rumların gayrı yasal bir biçimde AB’ye üye yapıldığı Annan planı referandumu sonrasında, adanın yasal hükümeti olarak Rum tarafını tanımaktadır.

Ancak Kıbrıs Cumhuriyeti; 1963 yılında adada yaşanan olaylar sonrasında, kurucu başkan Makarios, 1959-1960 anlaşmaları feshettiğini resmen açıklamış, Kıbrıs Türk tarafını anayasal ortaklıktan atmış, özellikle kanlı Noel olaylarıyla Kıbrıs Türk’üne adayı zindan etmiş, 15 Temmuz 1974’te Yunan cuntası destekli askeri darbeyle Helen Cumhuriyeti adında illegal bir oluşum gerçekleşmiştir.

Ama ne yazık ki BM’ye üye ülkeler, yaşanan bu tarihi gerçekleri göz ardı ettikleri gibi, 20 Temmuz 1974’de Kıbrıs Türk Halkının topluca imha edilmesini önlemek, adanın Yunanistan’a bağlanmasına mani olmak amacıyla, garantörlük hakkını kullanarak, sadece adaya değil; aynı zamanda Yunanistan’a da barışı, özgürlüğü, demokrasiyi getiren ( bu harekât sonrasında Yunanistan’da bulunan cunta yönetimi yıkılmış ve demokratik yönetim yeniden tesis edilmiştir. ) Türkiye; suçlu sandalyesine oturtulmuş, adada işgalci ilan edilmiştir. İşte bu gerçek, batılı ülkelerin iki yüz yüzlü politikasının ta kendisidir.

Yukarıda özetlemiş olduğum gerçekler, ülkemizin Kıbrıs Konusundaki yaşadığı haksızlıkların tarihi gerçekleridir.

Ancak, atalarımızın 307 yıl boyunca adadaki hâkimiyeti, Kıbrıs Türk Halkının uluslararası anlaşmalardan doğan yasal hakları adanın sadece Rum tarafına ait olmadığının önemli kanıtlarıdır.

Ayrıca Türkiye’nin ada üzerindeki hak ve hukukunu içeren önemli bir gerçek daha vardır. Bu da adanın tapu kayıtlarında yazılı; ”Osmanlı vakıflarına ait arazi ve mülklerdir.”

Özellikle Osmanlı döneminden kalan tapu kayıtlarıyla belirlenmiş Lala Mustafa Paşa ve Abdullah Paşa Vakıflarına ait arazilerin Kıbrıs Türk’lerine ait olması;

1963 olayları nedeniyle Rumlar tarafından yakılıp yıkılan, el konulan 103 Türk köyü arazisinin, Kıbrıs Türk Halkına ait olması; (Güney Rum kesiminde kalan Türk arazileri, mal ve mülkleri…)

Osmanlının 307 yıl boyunca Kıbrıs’ta hüküm sürdüğü dönemde, özellikle Karaman Sancağından adaya gelen Kıbrıslı soydaşlarımızın ceddinin 1570’li yıllara dayanması, onların Lüzinyan, ya da Mısırlı değil, öz be öz Türk olduklarını, Anadolu’dan geldiklerini gösteren; beş asırdan beridir Kıbrıs’ta yaşadıklarının en çarpıcı kanıtıdır.

Dünya petrollerinin neredeyse yarısından çoğunun çıkarıldığı bu bölgede; Orta Asya ve Ortadoğu petrollerinin Batılı ülkelere taşınmasında, önemli bir istasyon konumunda olan Türkiye; bu tarihi gerçeklerin yanı sıra, uluslararası enerji güvenliğini sağlamak için Kıbrıs’la ilgilenmek zorundadır.

Unutulmasın ki, günümüzde bu ada benimdir, yasal temsilcisi de benim diyen Rumlar, asırlar boyunca Osmanlının, Kıbrıs Türk’ünün yanında çalışmış, onların hak ve adaletine sığınmışlardır.

Kıbrıs adasında, Türkiye’nin ve Türk Milletinin ilgisinin, Kıbrıs Türk Halkının varoluş nedeninin asla silinemeyeceği, yok sayılamayacağını belirleyen çok önemli iki neden daha vardır!

Bu iki nedeni, ülkemizin çok kritik bir süreç yaşadığı bu günlerde özellikle ifade etmem gerekir:

Birinci neden:

648 yılında ilk İslam donanmasının adayı ele geçirmesi sırasında, Peygamber Efendimizin Süt Teyzesi Hala Sultan Hazretlerinin Şahadet mertebesine erişmesi sonucunda buradaki varlığı,

1571 de Osmanlı döneminde; Lala Mustafa Paşanın Kıbrıs’ı ele geçirmesi sırasında Şehit düşen atalarımızın, ( kimi tarihçilere göre 50 bin, kimilerine göre ise 80 bin ) genellikle Güney Rum kesiminde kalan şehitlikleri, bu adadadır.

Yakın tarihimizde 20 Temmuz 1974’de ‘O Gazi Topraklar’ uğruna seve, seve hayatlarını feda eden Mehmetçiklerimizin, Kıbrıs Türk Mücahitlerimizin aziz bedenleri, K.K.T.C’de bulunan Şehitliklerimize emanet edilmiştir. (1974 savaşlarında şehit düşen Mehmetçiklerimizden toplam 498 vatan evladı; ‘O Gazi Topraklarda’ yatmaktadır.)

İkinci neden:

Şahadet mertebesine erişen bu kahramanların, Kıbrıs’ta göndere çekmiş oldukları; dağa, taşa işledikleri ‘Aziz Sancağımızın, Ay Yıldızlı Bayraklarımızın’ adada ki varlığıdır.

Her şey göz ardı edilebilir ama asırlardan beri ‘O Gazi Toprakların’ Türbedarlığını yapan aziz şehitlerimizin varlığı, onları gölgesiyle koruyup, kollayan şanlı bayraklarımızın Kıbrıs’ta nazlı, nazlı dalgalanması asla göz ardı edilemez.

Bu çok önemli iki husus; Kıbrıs üzerindeki tarihsel, yasal hak ve hukukumuzu içeren; milletimizin milli ve ulvi değerlerinin adaya yansımasını gösteren önemli gerçeklerdir.

Kıbrıs adasında kesin ve kalıcı bir çözüm için Türkiye’nin olmazsa olmazı; 2004 yılında adada referanduma sunulan ”Annan Tuzak Planı” öncesinde T.B.M.M’de alınan kararların, ülkemizin kırmızıçizgileri olmasıdır. Aşağıda sıraladığım bu kararlar manzumesi halen geçerliliğini korumaktadır

Bu kararda:

–          Adada iki eşit halkın var olduğu,

–          Adada iki ayrı devletin mevcudiyeti,

–          Türkiye’nin garantörlük hakkının devam edeceği,

–          Lozan’da kurulmuş olan Türk-Yunan dengesinin bozulmayacağı,

–          K.K.T.C’nin özgürlüğü, eşitliği, barışın devamı, refahı, kalkınması için her türlü desteğin verilmeye devam edeceği belirtilmiştir.

Yukarıda sıralamış olduğum hususlar adada varılacak olası bir mutabakatın içerisinde mutlak surette olması gereken hususlardır. Bunların bir tekinden dahi vazgeçmek, ilerleyen dönemde Türkiye ve K.K.T.C için geçmiş dönemde yaşanan sıkıntıların Kıbrıs’ta yeniden başlamasına neden olacaktır.

Çünkü Rum tarafının ulusal duruşu, amacı hiçbir dönemde değişmemiş, değişmeyecektir. Bu duruşun baktığı taraf, adanın Yunanistan’a bağlanmasıdır.

Ancak,

T.B.M.M’de kabul edilmiş ülkemizin kırmızıçizgilerini müzakere masasında savunmak; muhataplarına kabul ettirebilmek, ülkemizde iş başında olan hükümetlerimizin dış politikalarına ve uluslararası konjonktüre bağlıdır.

Unutulmasın ki, milli davalar uzun soluklu mücadelelerdir; dik duruşlar gerektirir. Kıbrıs Milli Davamız hiçbir neden uğruna feda edilemeyecek kadar önemlidir.

O nedenle ülkemizin dış politikasında çok önemli bir yeri olan, son 64 yılına damgasını vuran Kıbrıs konusunda Türk Milletinin, Kıbrıs Türk Halkının, uluslararası arenada kazanılmış yasal haklarını yılmadan cesaretle savunmak; adadaki, kalıcı çözümün vazgeçilmezleri olmalıdır.

Şurası unutulmamalıdır ki!

Güney Rum Kesimi, adada alabileceği her şeyi almıştır. Hala adanın legal hükümeti gibi tanınmaktadır.

Uluslararası anlaşmalara aykırı olarak, AB’ye üye yapılmış, Kıbrıs adasına yapılan her türlü ekonomik yardımdan gayrı yasal bir biçimde tek başına faydalanmaktadır.

Çünkü Rumlar; Kıbrıs Türk Halkına uyguladıkları yasal olmayan ekonomik, kültürel, siyasi ambargolarına devam etmektedir.

1968 yılından beri süregelen müzakerelerde, Rum tarafının yegâne isteği; adanın kuzeyine yeniden dönmek, adaya 1960’da olduğu gibi bir düzen getirmek, Kıbrıs Türk Halkına azınlık hakkının dışında bir hak vermemek, AB şemsiyesine sığınarak, Türkiye’nin garantörlük hakkını ortadan kaldırmaktır.

Bu tabloya bakıldığında Rumların ana hedefi Enosis, yani adanın Yunanistan’a ilhakıdır. Bu sonuç; asırlardan beri Rum Ortodoks Kilisesinin, Rum Ulusal Konseyinin, Yunanistan’ın ve arkalarındaki en büyük güç Hıristiyan Âleminin de hedefidir.

Ancak bu hedefe ne Türk Milleti, ne de Kıbrıs Türk Halkı izin vermeyecektir.

 

 

Vatan, Anavatan Sevgisi

Hüseyin dayı’yı tanıdığımda 25 yaşındaydım. O ise; 60-65 yaşlarında bir mücahitti…

1974’deki Kıbrıs muharebelerinde en ön saflarda görev alan, genç mücahitlere örnek olan cesur yürekli bir Türk Mücahidiydi…

2’nci harekâtta Kanlı dere vadisinin üzerinden Mehmetçik’lerimizle taarruz ederken Rum’un döşediği mayın tarlasına hiç tereddüt etmeden dalmıştı.  Elindeki kasaturasıyla bize zarar gelmesin diyerek açmış olduğu geçidi, kendi hayatını hiçe saymasını hiç unutamadım.

Harekâtın hemen bitiminden sonra; haftalardır sadece arazide bulabildiğimiz yiyeceklerle yetinen,  susuzluğumuzu üzüm koruğuyla gideren bizlere; Lefkoşa’dan taşıdığı yiyeceklerin, temiz içme suyunun lezzeti hala damağımdadır.

Ama beni daha da duygulandıran, o yaşlı mücahidimi unutturmayan şeyi, öğrendiğimde yaşamıştım!

Aylarca bize gelerek beş kuruş almadan dağıttığı o malzemeleri İngiliz döneminde çalışarak kazandığı biriktirdiği emeklilik dönemi için saklamış olduğu para ile almıştı…

Bir sabah onu St. Hillarion Tepesinin en uç noktasında gördüm.

Henüz gün doğmamıştı!

Sonbaharın hüzünlü renk armonisinin içerisinden bana işaret ettiği istikamette, tam ufuk hattındaki Toros Dağları, tüm haşmetiyle Beşparmak Dağlarına adeta selam veriyorlardı…

Hüseyin Dayı, nemlenmiş gözlerini gözlerimden kaçırarak derin bir of çekti!

”Bilir misin komutanım? Ben Türkiye’mi anavatanımı hiç görmedim. Ne zaman baba toprağını özlesem, binerim arabama son sürat gelirim buraya, gün doğmadan el sallarım Toroslara”

İçim acımıştı…

”Bir şey daha söylemek isterim!” diyerek ilave etti;

”Geldiniz özgürlüğü getirdiniz. Vatan topraklarımızın tapusunu verdiniz. Ya yine bir gün giderseniz?”

Hüseyin dayıyla bu konuşmayı yaptığımda takvimler Kasım 1974’ü gösteriyordu…

O yiğit mücahit vatan sevdasını Toroslara bakarak gideren on binlerce Kahraman Kıbrıs Türk’ünden sadece bir tanesiydi.

”Ya bir gün giderseniz?”

O ve onun gibi düşünenler tam bir vatan sevdalısıydı.

Yıllar önce söylenen bu sözler, şimdilerde Birleşik Kıbrıs’ı hedefleyenler tarafından çok kullanılmaktadır…

”Ada’nın kuzeyindeki işgalci güçler çekilsin! Kıbrıs Cumhuriyetinin kuzeyinde yaşayan Kıbrıslı (!..) vatandaşlarımız da zaten bizim gibi düşünüyorlar!

Göreve gelen her yeni Rum liderin; seçilir seçilmez yaptığı ilk açıklama budur!

” İşgalci Türk Askeri (!) Yerleşik Türkiyeliler (!) ada’yı terk etsin.”

Kıbrıs’ta yeniden başlanması öngörülen görüşmelerde, masaya oturmadan önce Türkiye ve K.K.T.C’yi temsil edecek yöneticiler aşağıdaki şu cümleleri kuramazlar ise; Kıbrıs Ada’sı elimizden kayıp gitmek üzeredir bu böyle biline!

”Türk Askeri adada işgalci değil, tam tersine barışın temsilcisidir. Türkiye 1960 garantörlük anlaşmasındaki yetkisini kullanarak Kıbrıs Türk’ünü top yekûn imha etmek isteyen Rum’lardan kurtarmak için ada’ya çıkmıştır. O günden beri de ada’da barış vardır. Ayrıca ada’nın kuzeyi işgal edilmiş topraklar değildir. Bu topraklarda 34 yıldır yaşayan bir devlet vardır. Adı da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir. Bu devletin tapusu kan ve can bedeli ödenerek alınmıştır. Mademki çözümden yanasınız. Türkiye’nin garantörlüğü, Türk Askerinin varlığı ve K.K.T.C bizim kırmızıçizgilerimizdir. Bu çizgilerimizi silemezsiniz. Kıbrıs Türk Halkının ada da ki varlığını göz ardı edemezsiniz.”

İşte Kıbrıs Türk Halkının ada da ki varlığının en büyük güvencesi olan bu üç husus garanti altına alınmadan adada çözüm olacak denirse! Bu çözüm değil teslimiyet olacaktır.

Eğer bir gün Türk Askeri Kıbrıs Ada’sından ayrılacak olursa bir kez daha dönüşü olmayacaktır!

Zira emperyalizmin o ezici gücü, tüm kaleleri düşmüş Kıbrıs Türk’ünü kısa bir süre içerisinde avucunun içerisine alarak 60’lı yılları dahi aratacak bir konumda bırakacaktır.

K.K.T.C ise sadece anılarda kalacaktır!

Pek tabiidir ki böyle bir son asla kabul edilemez. Ancak GİRİT ada’sı da elimizden kayıp giderken, o dönemde yaşananların bugün yaşananlardan bir farkı olmadığını da unutmamak gerek!

Son bir cümlede daha:

Hiçbir neden uğruna Kıbrıs Milli Dava’mızdan vazgeçilemez

 

 

Sanki MERAL AKŞENER Yok, Sanki İYİ Parti Kurulmadı

Ülkemizin en önemli gündem maddesi “Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimlerinde sonuçlar nasıl olur?” sorusuna cevap aramak.

Sistem “Cumhurbaşkanlığı Sistemine” döndüğü için, öncelik elbette Cumhurbaşkanının kim olacağında.

Bir an için düşünelim. İYİ Parti kurulmamış ve Meral Akşener Cumhurbaşkanı adayı olduğunu açıklamamış olsun. O zaman gündemde bu tartışma olmazdı. Herhalde Erdoğan rakipsiz kalacağı için birinci turda yeniden Cumhurbaşkanı seçilirdi.

Ben bir an düşünelim diyorum ama yandaş ve sözde merkez medyada her an böyle varsayılıyor. Bu mecralarda sözde uzmanlar sanki hiç İYİ Parti kurulmamış ve Meral Akşener faktörünün etkisi sıfırmış gibi yorum yapıyorlar.

Öyle olunca da 1 Kasım 2015 seçim sonuçları veya 16 Nisan 2017 Referandumu sonuçları temel alınarak güncel durum yorumlanmaya çalışılıyor.

Tabii ki değişen verileri dikkate almazsanız sonuç değişmez. Bu durumda “rakipsiz” olan Recep Tayyip Erdoğan kesin Cumhurbaşkanı, AKP yüzde 50 civarında oy ile açık ara birinci parti çıkar.

Oysa Meral Akşener ve İYİ Parti faktörü ile siyasi denklem değişti. Bunun en çok farkında olan da Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan.

Erdoğan düzenli olarak yaptırdığı anketlerde görüyor ki, Cumhurbaşkanlığını tekrar kazanması ihtimali, kaybetme ihtimalinden yüksek değil.

Böyle olmasaydı, MHP ve BBP ile ittifak yapmaya çalışmaz, seçim kanununu nalıncı keseri gibi hep kendine yontan şekilde değiştirmezdi.

İttifakla bile Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda yüzde 40-45 bandını aşamadığını görüyor. Seçileceğini garanti görse, derhal seçime girmez miydi?

*********************************

Fransa ve Macron Örneği

Geçen sene Fransa’da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olağan dışı sonuçlar çıktı. Bir yıl önce kendi siyasi hareketini başlatarak, “büyük bir kumar oynayan”, Emmanuel Macron Fransa Cumhurbaşkanı seçildi.

Orada da iki turlu seçim vardı. İlk turda Macron yüzde 24,01‘lik oy alarak Nicolas Sarkozy, AlainJuppe, François Fillon, Manuel Valls gibi Fransa siyasetinin iddialı isimlerinin saf dışı bıraktı.

Kendisini merkezde konumlandıran ‘En Marche’ (Yürüyüş) hareketinin lideri Emmanuel Macron ile aşırı sağcı Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen ikinci tura kaldı.

İkinci turda ise Macron oyların yüzde 64,2‘sini alırken rakibi aşırı sağcı Marine Le Pen yüzde 35,8’de kaldı.

Ipsos’un düzenlediği sandık başı anketlerine göre,

Macron seçmenlerinin yüzde 43’ü, Macron’a oy vermesinin sebebini Le Pen iktidarını engellemek olarak gösteriyordu.

Macron’a oy verenlerin sadece yüzde 39’u parlamentoda mutlak çoğunluğu edinmesini istiyordu.

*************************************

AKP+MHP İttifakının Oyu Yüzde 50+1 Etmiyor

Kamuoyu araştırma şirketi ANAR’ın Genel Müdürü İbrahim Usluda, yorumlarında Meral Akşener ve İYİ Parti faktörünü gözden uzak tutmaya çalışan anketçilerden.

Buna rağmen AK Parti’yle MHP‘nin Cumhurbaşkanlığı seçiminde yapacağı ittifakın oy oranının en iyimser durumda Referandumda çıkan “evet” oylarını aşmayacağını anlattı.

Yani “birinci turda Tayyip Erdoğan’ın seçilme ihtimali çok da yüksek değil” dedi.

Dahası Ak Parti’nin doğal oy tavanına geldiğini, bu oranın üstüne çıkmasının sosyolojik olarak mümkün olmadığı tespitini yaptı. CHP, HDP ve İYİ Parti’den oy almasının mümkün olmadığını; MHP, SP ve diğer partilerden de alabileceği kadar oyu zaten aldığını anlatarak, “AKP’nin genişleyebileceği bir oy havuzu kalmadı” dedi.

İktidara yakın anket kuruluşlarının rakamları verirken objektif davranmasını beklemiyorum. Ancak güvenilirliklerini yitirmemeleri için,  geleceğini gördükleri sürprizleri böyle kapalı ifadelerle söylemeleri, bazı açık kapılar bırakmaları lazım.

Fransa’daki örneği hatırlarsak, Macron daha arkasında bir siyasi parti yokken çok uzun zamandır Fransa’yı yöneten iki partiyi saf dışı bırakarak kazanmayı başardı.

Macron‘un kazanmasında sadece kendine duyulan güven ve yarattığı değişim dalgası değildi. Diğer en önemli faktör Le Pen iktidarını engellemek isteyenlerin oylarını alabilmesiydi.

Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan’ın 16 yıllık yönetiminin tek adam yönetimine evrilmesinden rahatsız olan kitlelerin oranı yüzde 50’nin çok üzerindedir. Çünkü AK Parti’ye oy verdiği halde tek adam yönetiminin zararlarını gören kitleler var. Hatta Tayyip Erdoğan’ı sevdiği halde O’nun veya Ondan sonra gelecek Cumhurbaşkanının bu kadar çok yetkilerle donatılmaması gerektiğini düşünenler var.

Cumhurbaşkanlığı ikinci turunda, Erdoğan dışında, bu son bahsettiğim kitlelerden oy alabilecek aday, Macron gibi, sürpriz yapabilir.

Bu sonucu alabilecek tek aday şu anda Meral Akşener’dir.

Zaten İYİ Parti’nin yaptırdı anketlerde, Meral Akşener’in ilk turda alacağı oy oranı yüzde 36 görünüyor. Kendisinden sonra gelen CHP adayı (Kemal Kılıçdaroğlu veya başkası) ile arasında açık ara fark var.

İkinci turda ise iki aday Erdoğan ve Akşener yüzde 45 civarında başa baş görünüyor. Ancak yüzde 9-10 luk kararsız kesim CHP ve HDP’ye oy verenlerden oluşuyor. Seçimin sonucunu bu kararsızlar belirleyecek gibi.

İYİ Parti’nin milletvekili seçimlerinde alabileceği oy ise bunun epey gerisinde. Bu bakımdan milletvekili seçimlerinde de başarı kazanmak için yeni kurulan İYİ Parti teşkilatlarının saha çalışmalarını hızlandırmaları gerekiyor.

İYİ Parti’nin SP ve DP ile yapacağı bir ittifakın her üç partiye de olumlu yansımaları olacak. Baraj problemi ortadan kalkan SP ve DP, AKP’ye kaymış olan ödünç oylarını geri alabilir. SP ve DP’nin artan her oyu Ak Parti’den gelecek ve AKP’ye olumsuz etkisi iki kat olacak.

 

 

Menfi Batı

Yattığı yerden kaldırmış da ak başını ecdat

Der anlayana üstündeki gaflet şalını at

Nasıl bir devlet olduk meçhule giderek biz

Yıllar var ki diyemiyoruz artık galibiz

 

Yetmedi mi tarihte okuduğun bunca sayısız ihanet

Ders almazsan fecî akıbet sandığın gibi değil kehanet

Batı’nın ipiyle kuyuya inmeye kalkmak tam bir gaflet

Menfaatinin bittiği yerde olur sana tam bir illet

 

Batı için güya söz vermek kendine bağlama âleti

Ödetir sana “Sözünde dur!” deyince gereken diyeti

Hem demiyor mu Şanlı Peygamber mealen ta ötelerden

“Müslüman iki kere aldanmaz.” kalk artık düştüğün yerden

 

“Bizi bitirmeyi amaçlayan bir Amerikan projesi!” var

Gönül İkinci Abdülhamit gibi bir siyasî dehayı arar

Tarihte mazlum olduğu gibi bu azîz ve mübarek millet

Yine boyun eğdirmeyecek zorbaya İlâhî kabiliyet

 

Geçmişin ruhlarından oluşan bir şahs-ı mânevî eli

Sayesinde mânen emin ellerde Türk Milleti Türk Eli

Türk Osmanlı’nın varlığına son vermek için Balkanlarda

Yunan Bulgar Sırb ve Karadağ kol kola oldular ardarda

 

Yüz yıl önce de vardı Balkan Savaşları denen büyük sorun

Türk soykırımı yapılmıştı ayırdetmeden baba ve torun

“Bu işin vebali var!” der yazarlardan biri ustaca

Usta dur hele alma savaşı göze at topu taca

 

Türkiyeyi bölüp parçalamak isterken çakallar

Fırsatı kaçırırlar mı sanırsın nerde akıllar

NATO üyesiyim falan diyerek hiç avunma boş yere

Kritik anda yalnız bırakır akar kanın son derece

 

“El-va’dü ke’d-deyn.” hükmü Batı’ca külliyyen meçhul

Menfî Batı’ya etme itimad zinhar olma kul

NATO’nun ipiyle asla inilmez kuyuya aman aldanma

Türkiyenin yararını asla düşünmez Bozuk Batı kanma

 

Güvenerek NATO’ya MATO’ya atma adım sakın

İki el bir baş için yanma narına başkasının

Olunmuyor dostum ah bir türlü devlet gibi devlet

Gerektiğinde yapmayınca savlet üstüne savlet

 

Korkma mazinde ve arkanda var sayısız şüheda

Yakışmıyor sana haksızlık karşısında bu eda

Basiretle bak aklınla et hareket ve yılma sakın

Doğacaktır sana Hakkın vadettiği çünkü bu hakkın

 

 

Din Sosyolojisi Ana İlim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Coşkun İle TÜRKLER VE İSLÂMİYET hakkında konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleriyle sosyal hayatlarındaki kazanımları ve kayıpları neler olmuştur?

Prof. Dr. Ali Coşkun: Türkler İslamiyet’i kabul etmekle şehirli ve ticari bir din olan İslamiyet’in bu özelliklerine ayak uydurmuşlar göçebe ve tarım toplumu özelliklerini hızla değiştirmişlerdir. Gerçekten de İslamiyet’in ritüelleri yerleşik bir hayatı belli bir ölçüde gerekli kılmış ve Türkler hızla yerleşik hayata adapte olmak durumunda kalışlardır. Ayrıca yayılmacı ve sürekli batıya göç politikası takip eden Türklere İslamiyet bu süreci hızlandırma fırsatı vermiştir. Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi de cihanşümul bir din olan İslam’la birlikte Osmanlı gibi bir devlet ve medeniyetin vücuda gelmesine yol açmıştır. Gerek inançları gerekse örf ve âdetleri İslam’la büyük ölçüde örtüşen Türkler sosyal hayatlarında önemli bir kayıpla karşılaşmamışlar hatta çok sayıda iyi hasleti daha da geliştirme imkânı bulmuşlardır.

Çetinoğlu: İslamiyet’in, erkeklerin üstünlüğünü kabul eden bir kültürü biçimlendirdiği iddia edilebilir mi?

Coşkun: Aslında üç büyük monoteist din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın üçünün de ataerkil bir yapıya sâhip oldukları açıktır ve bu gerçek bu dinlerin mukaddes kitaplarının indikleri dillerin yapısında da görülmektedir. İslamiyet’te de erkek egemen ve üstün bir anlayış bulunmakla birlikte kadın çok kötü bir durumdan olağanüstü seviyede bir statüye yükseltilmiş ve İslam bu statüyü sürekli yükselterek cinsiyet farklılığını bir üstünlük ve aşağılık sorunu olarak görmeyip bir tamamlayıcılık ilişkisi olarak görmüş ve iki cinsin eşitliğine doğru büyük adımlar atmış. Hatta getirmek istediği seviye getirdiği seviyenin altında kalmış ve ataerkil toplumlar kadınlara İslam’ın tanıdığı hakları iade etmede isteksiz davranmışlardır.

Çetinoğlu: İslam’a mesafeli duran kişilerin sıkça kullandığı ‘Siyasal İslam’ ve ‘İslam’ın siyasallaştırılması’ kavramlarını yorumlar mısınız?

Coşkun: Siyasal İslam kavramı bir gerçekliği ifade eder. Zira İslamlaşmayı ve dindarlaşmayı devlet erkini veya gücünü ele geçirerek sağlama arayışı siyasal İslam taraftarlarında hep olmuştur. İslam’da siyasi gücü ele geçirmek bir amaç değil dinin daha iyi tebliğ ve yaşanması için bir araçtır. Hiçbir din siyasetin gücünü elinin tersiyle itmek istemez. Sivil, kültürel, ferdî ve aşağıdan yukarıya bir dindarlaşma olmaksızın devlet eliyle İslamlaşmanın tek başına yeterli olacağını düşünmek bir hatadır. Sürecin başarılı olabilmesi için iki yönlü yâni hem aşağıdan yukarı doğru hem de yukarıdan aşağıya doğru işlemesi gerekmektedir. Siyasal İslam’a aşırı vurgu dinin diğer boyutları olan iman, ibadet, ahlak ve maneviyatın ihmal edilmesine yol açabilir.

Çetinoğlu: İslamiyet’in, Araplarla sınırlı olmayan cihanşümul bir din olduğu görüşünün, Kuran’ın özüne ters düştüğü, bu görüşün zorlama bir yorum olduğu iddiaları, hangi delillerle çürütülebilir?

Coşkun: İslamiyet’in cihanşümul olması O’nun Arapça inmesiyle ve az miktardaki dönemin Arap kimliğiyle alakalı mahallî ve tarihî unsurlarla bezeli olmasıyla ortadan kalkmaz. Gerek Kuran’daki gerekse biraz fazla olmak üzere Sünnetteki birtakım az miktardaki tarihî kayıtları ‘kızım sana söylüyorum gelinim sen anla‘ mantığıyla algılamak gerekmektedir. Bu söz konusu kayıtlar hiçbir zaman İslam’ın mesajının cihanşümul oluşuna halel getirmez boyutlardadır.

Çetinoğlu: İslam orduları sefere çıkmadan önce; savaşa meşruiyet kazandırmak için önce muhatabı Allah’ın dinine dâvet ederler, kabul edilmediğinde vergi ödemeleri istenir, bu da kabul edilmezse, savaş yapılırdı. Takip edilen bu yolun, çağdaş hukuka aykırılığı iddia edilebilir mi, neden?

Coşkun: Tarihteki İslam toplumlarının savaşlarının büyük çoğunluğu tedafüi (*) ve adâlet dağıtmak amaçlı savaşlar olup bir kısmı da İslam dinini değil adâletini yaymak için yapılan savaşlar olmuştur. Savaşlarda takip edilen yolun bahsettiğiniz sıralamaya göre olması gerektiği ve olduğu bir gerçektir. Âdil savaş diye bir kavram vardır ve İslam orduları buna büyük ölçüde riayet etmişlerdir. Yâni bu anlayışa göre savaşan güçlerin gücünü kırma dışında sivillere, kadın, çocuk, din adamı, mabetler ve doğal çevreye zarar verilmemesi esastır.

Çetinoğlu: ‘İslamiyet, Arap milliyetçiliğinin dirilişi ve yayılmacılığının bayrağı olmuştur. Esasen işin ilmî kavranışı açısından İslam’ın gerçeği de budur. Nitekim Kur’an İslamiyet’in, diğer kavimlerden ayrımla, Araplar için indirilmiş bir Arap dini olduğu noktasında oldukça nettir.’ İddiasında bulunan ‘Nasıl Müslüman Olduk’ isimli kitabın yazarı Erdoğan Aydın’a ne cevap vermek gerekir?

Coşkun: Son derece önyargılı bir yaklaşımdır.

Çetinoğlu: Aynı yazar; ‘Toplumu denetim altında tutmak için geliştirilen İslamcılık yanı sıra, onun gibi totaliter bir ideoloji olan Türk-İslam sentezinin de, millî manevî değerler maskesi altında bizi kendi tarihimize, insanlığımıza ve insanlığın ulaştığı çağdaş değerlere yabancılaştırdığını’ iddia ediyor. Gerçekleri sizden öğrenebilir miyiz?

Coşkun: Gerek İslamcılık gerekse Türk-İslam sentezi; Türklere cihanşümul değerler kazandırmış, onların yayılma ve gelişmelerinde büyük itici bir güç olmuş ve tarihte övünülesi yüksek medeniyetler kurmalarına yol açmıştır. Yanlış anlama ve uygulamaları geri kalmamıza sebep olsa da insanlığın ulaştığı değerler henüz İslam ve Türk-İslam sentezinin doğurduğu değerlere ulaşamamıştır.

Çetinoğlu: İslamiyet’in inanç alanından çıkartılıp iktidar aracına dönüştürüldüğü iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Coşkun: Tarihte ve günümüzde İslam zaman zaman bir iktidar aracı hâline getirilse de onu kullanan iktidarlar yok olmuş İslamiyet ise yaşamaya devam etmektedir. İslam’ın politik hedef ve öngörülerini gerçekleştiren iktidarlar gücüne güç katmış istismarcılar ise dine büyük zararlar vermişlerdir.

Çetinoğlu: İslamiyet’in, doğuşundan Osmanlı Devleti’nin güç kaybetmeye başladığı dönemlere kadar; devlet organizasyonu olarak, günümüzde de İslamiyet adına hareket eden gruplar aracılığıyla; yalnızca İslamiyet’e savaş açanları değil, İslamiyet’i kabul etmeyen herkesi boğma potansiyeline sâhip yapıda olduğu iddialarını cevaplandırır mısınız?

Coşkun:Din ve İslam Yücedir, Asla Onun Üzerine Çıkılmaz‘ diye bir söz vardır. Bu söz dinin son derece dogmatik, totaliter ve baskıcı olduğu anlamına gelmez. Allah’ın insanlara dini takdimi bir dayatma biçiminde değil ikna ve ispat biçiminde olmuştur. Allah insanlara son derece gelişmiş bir özgürlük alanı açmış. Öyle dayatma ve boğma gibi bir ilişkiye girmemiştir. Hoşgörü ve dinde zorlamanın olmaması gibi prensipler dinin zorla benimsenen bir olgu olmadığının kanıtıdır.

Çetinoğlu: İslamiyet’te, Müslüman olmayanların Müslüman olanlarla eşit olmadığını, gayrimüslimin malının, canının ve ırzının Müslümanlara helal olduğuna hükmeden bir prensip ve uygulama var mıdır?

Coşkun: İslam toplumunda gayri Müslimler zımmî hukuku ile Müslüman toplum ve devletinin güvencesi altındadır. Bu azınlıkların mal, can ve ırz güvenliğini ortadan kaldıran savaş durumu hâriç bir hüküm bulunmamaktadır.

Çetinoğlu: İslam’ın; zamana, bölgelere ve şartlara göre şekillendirilmesine izin var mıdır?

Coşkun: İslam sosyal değişme gerçek ve olgusuna açık bir dindir. Din, değişimi sağladığı kadar kendisi de değişimden etkilenir. Ayrıca farklı bölge, coğrafya ve kültür içine giren dinde bir takım kültürel ve şekille ilgili (özde değil) değişimler yaşanır. İnanç esasları ve ibadetleri değişmemekle birlikte farklı kültürlerin temsil ettiği farklı kültürel İslamlardan bahsedilebilir. Mesela bir Arap İslam’ı, Türk İslam’ı, Fars İslam’ı, Avrupa İslam’ı vb. antropolojik farklılaşmalar mümkündür.

Çetinoğlu: Değişime açık olmanın dayanakları nelerdir?

Coşkun: Kültürler bir dini adapte ederken ona damgasını vururlar. Bir renk ve çeşni farkı oluştururlar.

Çetinoğlu: Şekillendirmenin sınır ve kapsamı nasıl belirlenebilir?

Coşkun: Dindeki farklılaşmanın sâdece kültürel muhtevada kalması gerektiği onun teolojik ve ibadet ve ahlaka ilişkin öğretilerinde olmaması gerektiğini belirtmek gerekir.

Çetinoğlu: Türklerin Maturidîyye kelam mektebinden Eş’arîye kelam mektebine geçişlerinin sebep ve sonuçları neler olmuştur?

Coşkun: Türklerin büyük bir çoğunluğunun itikadî mezhebi Maturidiliktir. Maturidilik hür irâdeye ve çalışmaya önem veren bir mezhep iken Eşarilik daha kaderci ve tevekkülcüdür. Türklerden Maturidi olanlar iktisâdî ve kültürel bakımdan daha ileri gitmişler Eşari olanlar ise geri kalmışlardır.

Çetinoğlu: Orkun Kitâbeleri’nde; ‘Üstte gök ve aşağıda yer, ikisinin arasında insan yaratıldı.’ Deniliyor. Bu ifâde, İslamî telakkiyle örtüşüyor mu?  Hangi sebep ve delillerle?

Coşkun: Yaratılış mitoloji ve efsâneleri büyük ölçüde benzerlikler sergilerler. Kitâbelerdeki bu ifâdelerin İslam’ın yaratma telakkisi ile her hangi bir zıtlığı bulunmamaktadır.

Çetinoğlu: Türklerin çok az bir bölümü Ortodoks Hıristiyan ve yine çok az bir bölümü Musevi dinine mensuptur. Günümüzün yaygın inanç kültürleri olan Budizm ve Şamanizm’e bağlı olanların sayısı da çok azdır. Buna rağmen Müslüman olanların % 90 gibi kahir ekseriyette bulunmasının sosyolojik sebepleri var mı, varsa nelerdir, yoksa bu gerçek nasıl açıklanabilir?

Coşkun: Türklerin İslam’ı seçmelerinin sebebinin bu dinin onların önceki Gök-Tanrı inançlarıyla örtüşmesinin büyük bir etken olduğunu söyleyebiliriz. İlk soruyu cevaplarken de söylediğim gibi Türklerin İslam’ı kabul etmeleri bu dinin hedefleriyle onların sosyal hedeflerinin bir yerde kesişmesi ve buluşmasıdır.

Çetinoğlu: Gök Tanrı inancı ile İslamiyet’in örtüştüğü ve ayrıştığı konular nelerdir?

Coşkun: Gök-Tanrı kelimesinin tam İslamî ve Türkçe karşılığı Allah Teâlâ veya Yüce Allah demektir. Bu bile örtüşmenin boyutlarını belirlemeye yeter sanırım.

 

(*) tedafüi: savunma ile ilgili olarak, savunarak.

 

Prof. Dr. ALİ COŞKUN

 

1964 yılında Yozgat’ın Boğazlıyan İlçesi’nde doğdu. 1982’de Yozgat İmam Hatip Lisesi’ni, 1986’da Erzurum Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. 1990’da Erciyes Üniversitesi’nde yüksek lisans, 1996’da Marmara Üniversitesi’nde doktora öğrenimini tamamladı. 1987-1988 öğretim yılında Uşak’ın Eşme İlçesi İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik, 1989-1996 yılları arasında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi ana bilim dalında araştırma görevlisi, 1997-2000 yılları arasında da öğretim görevlisi olarak görev yaptı. 2000 yılında Yrd. Doç. 2006 yılında Doçent 2012 yılında da Profesör oldu.

 

Prof. Dr. Ali Coşkun’un Yayınlanmış eserleri: Osmanlıda Din Sosyolojisi: Naima Örneği, Mehdilik Fenomeni: Osmanlı Dönemi Dinî Kurtuluş Hareketleri Üzerine Bir Din Bilimi Araştırması, Din, Toplum ve Kültür: Din Sosyolojisi ve Antropolojisine Giriş, Mesihi Beklerken: Mesihçi ve Millenarist Hareketler, Sosyal Değişme ve Dinî Normlar, Sosyal Değişme, Kadın ve Din.

 

 

Ey Güzel İstanbul! Öyle mi Gerçekten?

”Ey Güzel İstanbul,

Sen Bir Ömre Bedelsin” demişti;

Şair…

Ya şimdi?

Gecenin zifir karanlığı düşmüş yaşadığım şehrin üstüne;

Tüm ayıpları gizleyecek sanırsın!
Ama ne çare?

Şehrin her yanını sarmış aynalı binalarla,

Yükselen demir dolu yığınlar…
Neredeyse bütün yeşilleri yok ettiler,

Çaldılar!

Denizin rengi çoktan kaçtı,

Balığın tadı bile değişti!
Ne balıkçı Yorgo kaldı,

Ne de çirozlar.
Nerede o lezzetine doyum olmaz karagözler,

Kırlangıçlar, uskumrular?

Ağaçları kalmadı ki,

Tünesin serçelerle, kırlangıçlar.
Yok!

Neredeyse kalmadı şehrimin meydan süsleri,
Güvercinlerle, kumrular…

Biz bile bulamazken;

Marmara’da palamudu,

Kofanayı, lüferi!
Onlar nerden bulsun?
Şehrimin o beyaz süsü martılar!

Şimdilerde hepsi baştankaradalar…

”Ey güzel İstanbul Sen Bir Ömre Bedelsin.”

Demişti şair.

O gecenin sabahında…
Bir kez de, şimdilerde baktım;

”O Aziz İstanbul’a ”
İçim cız etti!

Ona yapılan bunca acımasızlığa…

Dön bak!

Dön çevrene bir bak!
Ne kalmış?

”O Güzel İstanbul’dan’ geriye…

 

 

Yol trafiğinde büyük bir karmaşa,

Her izbesinde sahipsiz çocuklar,
Gaspçısı, tecavüzcüsü,

Uyuşturucusu kol, kola…

Nerede o güzelim Adalar?

Neredesin;

Ey Caddebostan, Kalamış, Moda?

 

Şehrin susuzluğuna çare olsun diyerek taşındı;

Onca uzaklardan derelerin, çayların suları…
Gelin görün ki!
Doğası kan ağlıyor,
Küçüğünün de, Büyüğünün de Çekmece havzası…

 

 

Yansıyor, şehrimin her yerine;

O ucube yapıların gölgesi…

Bunca yükselen gökdelenler,

Unutturdu sanılmasın!
Beklenen ”İstanbul Depremini;
Tüm bu aymazlıklara,

Birileri cevap vermeli…

Ya Boğaziçi?
Şehrin etrafını çevreleyen;

7 tepenin sihri nerede?
Yok ettiler şehrin o eşsiz siluetini…

Bak, gör!

Unutma!

Sorgula!
Sultanahmet’in, Ayasofya’nın

Tam kalbine saplanmış duruyor o kuleler,

Hala orada…

Ömrümün tamamı geçti;

Bu efsane şehir İstanbul’da,
Ama ne dostluğu, ne kardeşliği,

Ne de sevgisi kalmış;

O günlerden, bu günlere!
Sanki hepsi bir rüya…

Güneş ile ay, yine aynı yerde duruyor.

Ancak onlar bile;

Ne eskisi gibi batıyor, ne de eskisi gibi doğuyor!

Bir an bakakaldım Kadıköy’den ta uzaklara!
Tarihte kalan o muhteşem yaşanmışlıklara;

‘Aziz İstanbul’un’ o güzel yıllarına…

 

İçim yanıyor bir, bir yitip giden;

Kentsel dönüşüme kurban edilen doğaya,
Doğaya hayat veren eski dostlara…

 

Bir not düşülsün tarihe!
Bu hitabım,

Bu değişime neden olanlara:

Her şeyi elde edebilirsiniz!
Ama hayallerimizi asla…

 

 

“Biz Koşu Bittikten Sonra da Koşan Atlarız”

Övemem, kendi yaşamının seyircisisin.

Yeremem, davranışlarının kaynağı gerçek.

Anımsayamam, ya tam varsın ya tam yok.

Tutamam, hiçbir yerde bütününle değilsin.” demiş ya şair Celal Sılay; senin için demiş.

Ve “Sağımız sefalet solumuz ölüm” dediği “İki Yüzlü Melekler“şiirinde Attila İlhan‘ın anlattığı sensin, İstanbul şehri değil.

Allah‘a bağlılığın “Ey Musa! Sen haklısın ancak rızkımızı Firavun veriyor” dan ibaretti gerçekte ama sen hep kendini olduğundan fazla ve farklı gösterdin. Muhsin Yazıcıoğlu‘nu anarken “Firavun’a karşı çıkmak yetmez, Musa’nın yanında olmak gerekir” paylaştın ama ömründe bir kere bile Musa‘nın yanında yer almadın.

Düz yaşayacağız, düz duracağız düz yürüyeceğiz. Dik duracağız doğru gideceğiz” dedin ve demektesin ama artık söyle: Ne zaman düz yaşadın, kaç defa dik durdun?

Niye hep yapmadığın ve yapamayacağın şeyleri söylemektesin sürekli? Günahlar içindeyken sevaba duyulan özlemden ötürü mü yoksa kısa tatminlerle vicdanın ağzına bir parça glikoz şurubu sürüp ikiyüzlü yaşamına yeni yüzler açmak için mi?

Hiç kaybeden veya kaybedeceğini bildiğin partiye oy verdin mi? Hiç şampiyonluğa değil de küme düşmeye oynayan bir takımı tuttuğun oldu mu yoksa ömrünü ‘3 Büyükler’ mitinin gevişinde mi geçirdin?

Hiç Texas – Tommiks okurken Çelik Bilek‘in ve Ranger Yüzbaşı‘nın yenilmesi için niyazda bulundun mu? Yada mesela bir Rambo filminde Afganlıları veyahut Vietnamlıları tuttuğun ve onlar için yandığın oldu mu?

95 yıllık demokrasi tarihimizin 70 yıllık NATO tarihinde hiç Amerika‘yla söylem olarak bile olsa dövüşen bir siyasî yapıyı destekledin mi? Neden hep ekonomik krizler esnasında maçı bozdun da başörtüsü, Türk Bayrağı, TC ibaresi mevzularında hiç kımıldamadın?

Yunan Gâvuru mercimek tarlasına girmeseydi Kurtuluş Savaşı’nı mı yoksa İngiliz Mandası ile Amerikan Mandası arasında yazı – tura atmayı mı tercih ediyor olacaktın? Destanların hep kahramanlıkla dolu ama İstiklal Marşı’n “Korkma!” ile başlıyor.

Doğum gününe bile Kandil yaktığın ve adını salâvatsız anmadığın Peygamber‘in “Beni Hud Suresi ihtiyarlattı” derken ve sık sık 112. sıradaki “Festakim kemâ umirte! – Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” âyetini dile getirirken sen hangi göstermelik sünnetin peşinde mü’minlik pozları döktürüyordun?

Sıcak para kredi olarak yüksek faizle bile ülkeye girdikten ve sana da alışveriş imkânı olarak yansıdıktan sonra câiziyeti, geri ödenip ödenemeyeceği seni alâkadar etmez; di mi? Ama Ramazan gelince sakızın, Kurban gelince tavuğun câiziyetini sormayı unutmayasın.

Dâvâ-ülkü-mücadele yüklemesiyle ömrünün 3’te 2’sini geçirmiş yüzlerce insana bir partinin yada bir partilinin talimatlarını dâvâ adamlığı ve yiğitlik olarak sunduktan sonra da dik duruşla ilgili paylaşımlar yapmaktan geri durma e mi!

Rahat ol; herkes senin gibi. Amcamın oğlu, teyzemin kızı, görümcem – gelinim farketmiyor. A’sı, B’si, C’si seninle hemfikir. Sonra topluca diyesiniz ki “Bu memleket nereye gidiyor?” tabii ki sizin istediğiniz yere.

İnsanın kendini aşan bir gaye uğrunda çalışmasını ‘Enayilik’ sayanlar“ın kredi kartları adedince bulunduğu bir yerde, her şeye ve herkese rağmen, bileyerek ve isteyerek, ısrarla ve inatla “gönüllü kerizlik” moduna sonradan da olsa girip çıkmamaya çalışanlara selam olsun!

 

 

İYİ Parti “1 NİSAN” Şakası Yapacak!

Kurulduğu 25.Ekim.2017 tarihinden bu yana geçen dört aylık süre zarfında büyük bir gelişme göstererek Türkiye sathında örgütlenmesini ve il, ilçe kongrelerini tamamlayan İYİ PARTİ Büyük Kurultayını 01.Nisan.2018 tarihinde Ankara’da yapıyor.

 

Ankara’da yapılacak kurultaya 100 binin üzerinde vatandaşımızın katılması bekleniyor.

 

Her geçen gün Türk Milletinin umudu haline gelen Meral AKŞENER ve İYİ Parti, bu kurultay vesilesi ile toplumda daha anlaşılabilir bir duruma gelecektir. Malum odaklar böyle bir parti kurulamaz dedi ama kuruldu, teşkilatlanamaz dediler ama yurt sathında teşkilatlandı şimdi kurultayını yapıyor. Aynı odaklar seçime giremeyeceğini söylüyor ama seçimlere de, girecek. Çünkü İYİ Parti’yi halkımız kurdu, halkımız teşkilatlandırdı ve ilk seçimde de iktidara getirecek. Eğer aksi olsaydı birileri ittifak üstüne ittifak yapmaya çalışmazdı…

 

Biliyorsunuz “1 Nisan” insanlarımızın birbirini şakaladığı bir gündür. İYİ Parti’de göstereceği güçle kendisinden zaten korkanları o gün bir kez daha korkutacaktır. Bu meyanda bir şaka yapacak, buna iktidar ve yandaşları şaşırıp kalacak ancak bu şaka Türk Milletinin yüzünü güldürecektir.

 

Böyle bir tarihi olaya şahitlik etmek için “İyilik Hareketi”nin mensupları olarak bizler Ankara’ya doğru yola çıkıyoruz. Gelin sizlerde bu şahitliğe ortak olun olun ki, yarın çocuklarınıza ve torunlarınıza “ben de oradaydım” deme fırsatını yakalayın!

 

Unutmayın ki, Meral AKŞENER’İN dediği gibi “Medeniyet yolunun taşlarını cesurlar döşer”…cesur insanların demokratik mücadelesi bütün hızıyla sürüyor onun için siz de buna bir omuz verin.

 

Emekliler, işsizler, çiftçiler, işçiler, memurlar, öğrenciler, gençler ve elbetteki kadınlar; şimdi birlik olma zamanı, şimdi “İYİ” olma zamanı ve buna dosta düşmana gösterme zamanı…

 

“Türkiye İYİ Olacak” dedik ve inşallah “Türkiye İYİ Olacak”! Bunu da, birlikte “Başaracağız, başaracağız, başaracağız”… Ben Türkiye için dertlenen bir kadının, bir annenin, bir babaannenin, bir ablanın çağrısına uyarak yola çıktım. Gelin Türkiye’nin istikbali için, rahat ve müreffeh bir yaşam için, güvenli ve huzurlu günler için; “1 Nisan”da Ankara’da birilerine şaka yapalım…

 

 

Hürriyet ve Türkiye Türklerindir

Doğan Medya Grubunun satılması basit bir ticari işlem değildir. Kaça satıldığı bir yana, kime satıldığı çok daha önemli.

Doğan Medya’nın yeni sahibinin Erdoğan Demirören olduğu açıklandı. Demirören, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a çok yakın bir isim.

E. Demirören’in “İmralı zabıtlarının“, (28 Şubat 2013 tarihli) Milliyet’te yayımlanmasına tepki gösteren Tayyip Erdoğan’la telefon görüşmesinin ses kayıtları hala internette paylaşılıyor.

Burada Demirören’in R.T. Erdoğan’a  “Patron” diye hitap ettiğini, ‘nasıl girdim bu işe ya, kim için’ cümlesine eşlik eden gözyaşlarını hatırlarsınız.

“Hâlbuki Demirören ‘Patron’u kızdırmamak için” her şeyi yapıyordu. Gazetelerinin genel yayın yönetmenliği için ondan tavsiye bile istemişti. Tayyip Erdoğan, “O zaman Kanal 24’den ayrılmakta olan Akif Bey’i tavsiye ettim. Onlar anlaşamadılar” demişti.

Ses kayıtlarında R.T. Erdoğan’ın sert sözleri üzerine, Demirören “üzdüm mü yoksa seni Patron” sözü ile başlayan, “sen bana bir yarım saat ver görüşelim” yalvarmasıyla devam eden konuşmasının sonunda, “gereğini yapacağım Sayın Başbakanım” diye defalarca söz vermişti. Kısa bir süre sonra Milliyet ve Vatan’dan birçok yazar, tasarruf gerekçesiyle, işten çıkarılmıştı.

Fazla bir süre geçmeden de Demirören Grubu, akaryakıt firması Total’in Türkiye’deki 440 istasyonunu 325 milyon Euro’ya (zamanın kuruyla 1,1 milyar TL) satın almıştı.

Bu ilişki şeklini de düşününce, olayın siyasi boyutu ve Türk halkının haber alma hakkını ilgilendiren yönü olduğunu düşünmeden edemezsiniz.

Henüz Demirören Grubunun Aydın Doğan’a ödeyeceği paranın finansmanının Katar sermayesi ile mi, Devlet Bankalarının kredileri ile mi karşılandığını bilmiyoruz.

Bunları öğrenebilirsek olayın siyasi boyutu ve Türk halkının haber alma hakkını ne kadar ilgilendirdiğine dair daha geniş bilgi sahibi olacağız.

***********************************

Tekel ve Rekabet Kurumu

Doğan medyası, “Merkez Medya” diye anılırdı, Hürriyet, Kanal D, CNN Türk, Posta ve diğer Doğan basın yayın kuruluşları. Tam bir basın imparatorluğu idi.

Bir zamanlar Rekabet Kurulu’nun Vatan ve Milliyet gazetelerinin Doğan Grubu’nda olmasını “rekabete aykırı” bularak, Aydın Doğan’ı satışa zorladığını hatırlıyoruz. Şimdi herkes “bu satışla Hürriyet, Milliyet, Vatan ve Posta‘nın Demirören Grubu’nda toplanacak olması” karşısında Rekabet Kurulu’nun ne yapacağını merak ediyor.

Ülkede hangi kurum görevini yapabiliyor ki, Rekabet Kurumu yapabilsin?

Şimdi Demirören Grubunun Milliyet vd medya kuruluşlarına ilaveten Doğan Medya kuruluşlarına sahip olmasının tekel oluşturacağından endişe eden ve “bir tröst doğuyor” diyenler doğru ama eksik söylüyor.

Tröst, bir grup firmanın rekabeti ortadan kaldırmak ve fiyat kontrolü sağlamak amacıyla beraber hareket etmesidir.

Medyanın bir patronun (belki de görünen patronun patronunun) tam kontrolüne geçmesi demokrasinin de ruhuna Fatiha demektir.

Özellikle son yıllarda Doğan Grubunun, eski mağrur, siyaseti dizayn eden tavırlarından eser kalmadığı gibi, normal gazetecilik yapmakta bile ne kadar zorlandığını görüyorduk.

Ankara’dan gelen baskılar üzerine, Doğan Medya tarafından 2007 yılından bu yana (sarı öküz hikâyesinde olduğu gibi) anlı şanlı gazeteciler teker teker yem olsun diye gruptan atıldılar.

Aydın Doğan istemeden de olsa, Emin Çölaşan’la başlayıp, Bekir Coşkun, Necati Doğru, Mine Kırıkkanat, Cüneyt Ülsever, Tufan Türenç, Uğur Dündar, Rahmi Turan, Yılmaz Özdil gibi yazarları teker teker feda ederek zaman kazanmaya çalıştı. Ama olmadı. Verdikçe daha fazlasını istediler.

Ödenmesi imkânsız vergi borçları çıkartılarak, havuz medyasında ve meydanlarda hedef gösterilerek, şeytan ilan edilerek ümüğüne basıldı. Tavize devam etti. Hürriyet’in künyesinden kendi adını çıkardı, yine olmadı.

Medya grubunda muhalefet etmeyi hepten bıraktırdı. Sade suya tirit yazı ve programların arasında azıcık gazetecilik yansıtarak ayakta durmaya çalıştı. Çünkü gazeteciliği iyi biliyordu. Tamamen havuz medyası gibi olsa tirajların ve reytinglerin yere çakılacağını biliyordu.

Talimatları uyguluyor, iktidarın gösterdiği yazar ve yorumcuları görevlendiriyor, istemediklerini çıkarıyor, hükümet ve Saray aleyhine bir cümle dahi edilmemesi için gerekli tedbirleri alıyordu.

Mesela, Havuz Medyası gibi, Doğan Medya da İYİ Parti gerçeğini görmezden geliyordu. Hiçbir yazar ve yorumcu, değil İYİ Parti lehine, objektif bir değerlendirme dahi yapamıyordu. İYİ Parti’nin konuşulduğu açık oturumlara dahi asla İYİ Parti temsilcileri çağrılmıyordu.

Resmi “Pravda” gibi olmamıştı ama “yarı resmi El Ahram” olmasına ramak kalmıştı.

Seçimler yaklaşıyordu. “yeni patronun patronu” için en önemli şey bu seçimlerin sonucuydu.

Bu işi bilenlerin ifadesiyle, Aydın Doğan koskoca medya grubunu, değerinin beşte biri fiyatına, satmak zorunda kalıyordu.

Üzüldüm. Çok üzüldüm. Çünkü Doğan Medyanın yayıncılığını mumla arayacağımız bir dönemin başlayacağını biliyorum.

Bu gruptan atılan ve Sözcü’de yazmakta olan Yılmaz Özdil bence çok haklı söylüyor:

“Aydın Doğan’ın tasfiye edilmesi, Doğan Grubunun imha edilmesi Türkiye için çoook çook çok kötü bir gelişmedir. Kuzey Kore’ye ramak var!”

*******************************

“türkiye türklerindir” Silinebilir

Hürriyet’in logosunun yanında Türk Bayrağı ve Atatürk resmin altında “Türkiye Türklerindir” sloganı yazar.

Hürriyet’e, iktidar yandaşları tarafından, yıllarca “Türkiye Türklerindir, ayrıştırıcı ve faşizan bir slogandır ve en kısa sürede Hürriyet’in logosundan çıkarılmalıdır” baskıları yapıldı. Özellikle bu baskı “çözüm sürecinde” daha da artmıştı.

“Türkiye Türklerindir sözünden rahatsız olanların ‘çok önemli bir kale düşürülebilir mi’ hayalinde olduğunu” bilen Hürriyet bu talebi yerine getirmedi.

AKP son dönemde milliyetçi bir tavır içinde. Ama AKP yöneticilerin çoğu “Türk’üm” diyemeyen insanlar. Ayrıca AKP’nin tekrar “çözüm sürecine” dönmeyeceğinin hiçbir garantisi yok.

“Türkiye Türklerindir” sözüne “AKP sayesinde hepimiz Türk olmaktan kurtulduk” diyenlerin daha fazla tahammül edemeyeceğini tahmin ediyorum.

Bu işlere ittifakın küçük ortağı Devlet Bahçeli ne der acaba?

İttifakın getirileri ile gözlerini kapatır, Hürriyet’in ve Türkiye’nin Türk olmayanlara ve kendilerini Türk hissetmeyenlere teslim edilmesini görmezden gelebilir mi?