22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 630

KIBRIS DOSYASI (BM ve AB tarih sürecinden yansımalarıyla)

Zaten Güney Rum kesiminin yöneticisi ve Sn. Talat’ın yol arkadaşı olan yoldaş Hristofyas zaman, zaman BM Güvenlik Konseyi kararlarını gündeme getirerek; çözümün ancak bu zemin esas alınırsa gerçekleşebileceğinin altını çizmektedir! Peki, nedir bu Güvenlik Konseyi kararları?

 

Tarihsel süreci esas alınarak sıralanan ve içeriği itibariyle Güvenlik Konseyinde görüşülen Kıbrıs Konusunun en önemli kararları aşağıya çıkarılmıştır:

 

BM Güvenlik Konseyinin 155 sayılı kararı:(24 Ağustos 1960)

Güvenlik konseyinin bu oturumunda alınan karar gereğince Kıbrıs Cumhuriyeti’nin BM Genel Kuruluna üye olabileceği karar altına alınmıştır.(Bu karar 11 daimi üyenin kabul oyu ve oy birliği ile alınmıştır)

 

BM Güvenlik Konseyinin 186 sayılı kararı:(4 Mart 1964)

BM Güvenlik konseyinin bu toplantısında, İngiltere, Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti ve Yunanistan hükümetlerine danışılarak Kıbrıs adası üzerinde bir BM Barış Gücü’nün kurulması kararı verildi. Ayrıca Türkiye’ye yönelik olarak kararın 1’inci maddesinde ‘uluslararası barışı tehlikeye sokacak herhangi bir harekâtın yapılmaması istendi! İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında arabuluculuk yapmak amacıyla bir özel temsilci atanması kararı alındı.( Konsey bu kararı; Rum’ların Kıbrıs Türk’ünü topyekun ortadan kaldırmak amacıyla kurmuş oldukları E.O.K.A çetelerinin 21.Aralık.1963 Noel katliamını yapmalarından ve Makarios’un Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasını tek taraflı olarak yırtıp atmasından sonra alıyordu!.Ama bu arada hiç utanmadan,Türkiye’ye yönelik olarak da sakın ola ki barışı tehlikeye sokacak bir askeri harekat yapmayasın diyebiliyordu!..) (Karar 11 üyenin oy birliği ile alınmıştır.)

 

BM Güvenlik Konseyinin 353 sayılı kararı: (20 Temmuz 1974)

( Kıbrıs Türk Halk’ının ada da Rumlar tarafından topyekûn ortadan kaldırılmasını önlemek amacıyla Türkiye’nin 20 Temmuz 1974 tarihinde başlatmış olduğu askeri harekatın durdurulması isteğidir..)

20 Temmuz 1974 tarihinde, 1779 numaralı BM. Güvenlik Konseyi toplantısında,Türkiye’nin Kıbrıs’ta harekata girişmesi nedeniyle 186 sayılı karar hatırlatılmış ve tüm yabancı askeri personelin adayı terk etmesi istenmiştir.Tüm BM üyelerine Kıbrıs Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi çağrısında bulunulmuştur.(Karar 15 üyenin kabul oyu ve oy birliği ile kabul edilmiştir..)

 

BM Güvenlik Konseyinin 383 sayılı kararı: (13 Aralık 1975)

Bu karar gereğince Kıbrıs’ta ki BM Barış Gücü’nün ateş kes ortamında barışçıl bir çözüm bulunana kadar ada üzerinde görevine devam etmesi gerektiği belirtilir.( Karar 14 Kabul oyu ile ve oy birliği ile alındı…)

 

BM Güvenlik Konseyinin 541 sayılı kararı: (18 Kasım 1983)

Konsey bu toplantısında, Kıbrıs Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı ve BM genel sekreterinin açıklamaları göz önüne alınarak 365 ve 367 sayılı kararların uygulamaları istenerek, bütün ülkelerin Kıbrıs Cumhuriyeti’nden başka bir devlet tanımaması istenmiştir!.Kıbrıs Türk’lerinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini kurduklarını ilan edip, bağımsızlık deklerasyonu yayınladığından deklerasyonun geçersiz olduğunu ve geri alınması gerektiğini belirtmiştir!..( Oylamada Pakistan karşı, Ürdün çekimser diğer 13 üye ise kabul oyu kullanmışlardır.)

BM Güvenlik Konseyinin 544 sayılı kararı: (15 Aralık 1983)

BM Genel sekreterinin BM Kıbrıs Barış Gücünün 6 aylık bir süre daha ada üzerinde konuşlandırılması hakkında ki önerisi ve Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin 15.12.1983’den sonra BG’nün ada üzerinde var olması düşüncesi yüzünden, BM Barış Gücünün 15 Haziran 1984 tarihine kadar ada üzerinde faaliyetlerde bulunma süresi uzatılmıştır.( Karar, tüm üyelerin kabul oyu ve oy birliği ile alınmıştır!)

 

BM Güvenlik Konseyi’nin 550 sayılı kararı: (11 Mayıs 1984)

Güvenlik konseyi bu kararında; ”Tüm ülkelere ayrılıkçı hareketlerle kurulan sözde’Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devletini tanımamaları çağrılarını yineler ve tüm ülkelere bahse konu olan ayrılıkçı topluluğa yardım edilmemesi ya da herhengi bir şekilde desteklenmemesi çağrısında bulunur!..”

”Türkiye ve Kıbrıs Türk Liderliği arasında sözde karşılıklı ‘Büyükelçi’ ataması gibi ayrılıkçı kararı yasadışı ilan eder ve bunların acilen geri alınması çağrısında bulunur.”

”Tüm ülkeleri, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne, birlik ve tarafsızlığına saygı göstermeye çağırır..”

”Maraş’ın herhangi bir bölümüne kendi sakini dışındaki insanların yerleştirilmesi çabaları kabul edilemez olarak nitelendirilir ve bu bölgenin BM yönetimine devredilmesi çağrısında bulunur.”

(Bu Karar: 13 olumlu,1 olumsuz ( Pakistan ) ve bir çekimser ( ABD ) oyla kabul edilmiştir..)

 

BM Güvenlik Konseyinin 1873 sayılı kararı: (29 Mayıs 2009)

BM Genel Sekreterinin BM Kıbrıs Barış Gücünün 6 aylık bir süre daha ada üzerinde konuşlandırılması önerisi ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 15 Aralık 1983’ten sonra Barış Gücü’nün ada üzerinde var olması gerektiği düşüncesi yüzünden BM Barış Gücü’nün 15.Aralık.2009 tarihine kadar ada üzerinde faaliyetlerde bulunma süresi uzatılmıştır..(Karar:Türkiye’ye karşı(ülkemiz bu dönemde güvenlik konseyi üyesidir..) diğer 14 üyenin kabul oyu ile alınmıştır..

BM Güvenlik Konseyi üyesi olan Türkiye’nin daimi temsilcisi, Baki İlkin bu kararın ardından yapmış olduğu açıklamada: ”Karar tasarısında kullanılan dile karşı olduklarını, çünkü kararın Kıbrıs Cumhuriyeti’nden bahsettiğini; bunun da aslında Rum kesimini kastetmesi yüzünden karşı oy kullandıklarını söylemiştir..

 

Kıbrıs konusu ile ilgili olarak BM Genel Sekreterinin ve Güvenlik Konseyinin yukarıda açıklamış olduğum bu önemli kararlarının dışında alınmış olan aşağıdaki kararları da mevcuttur.

 

 

“Makedonya Gamzesi” Oyunu Üzerine

Davet üzerine “Makedonya Gamzesi” isimli iki perdelik tiyatro oyununu Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesinde izledik. Gala gösterimine davet edildiğimiz için ilgililere teşekkür ediyoruz.

Muhakkak ki emek verilen, çaba gösterilen her güzel faaliyetin takdir edilmesi ve teşviki uygun bir davranıştır. Biz de bu eserin yazarını, yöneticisini, oyunlaştıranını ve oynayan sanatçılarını tebrik ediyoruz. Oyunun yazarı Sayın Üstün İnanç yakından tanıdığımız değerli bir dostumuzdur.

İki perdelik oyunu Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi ve sosyal ortamın ışığında seyretmeye çalıştık. Ülkemizin içinde bulunduğu ortam nedeniyle bazı hususlarda daha fazla hassas olunması gerektiğine inanıyoruz. Oyunda verilen arada, tabancayla ateş açılacağı ve endişe edilmemesi uyarısı bizi epey şaşırttı. Silah kullanımının arttığı, kurşunların leblebi gibi satın alınıp kullanıldığı, internetten silah satışlarının yapıldığı ve artan cinayet ve yaralama olaylarının ortaya çıktığı ülkemizde, silah kullanımının gösterimde yer alması ve buna yer verilmesi doğru olmamıştır.

Diğer taraftan, askerden ayrılan eski bir subayın İstanbul kahvelerinden birinde kabadayı haline dönüşmesi, herhalde örnek ve uygun bir davranış değildir. Bir gün bu kabadayının dini azınlıklardan birine mensup bir kabadayı ile bıçaklı kavgasına gösterimde yer verilmesi doğru ve isabetli olmamıştır. Herkesi rahatsız edici yaralama ve bıçaklama görüntülerinden kaçınmak daha uygun olurdu.

Ayrıca önemli bir aileye mensup bir evli hanımın hanım arkadaşının kocasına göz koyması, onu elde etme çabaları, hatta konağa daveti Osmanlı-Türk kadınını aşağılayıcı ve itibar kaybettirici olmuştur. Bu örneği genellemek asla mümkün değildir. Bu istisnayı seyircinin önüne koymak ve gayri ahlaki bir davranışı geneller nitelikte oyunda yer vermek doğru olmamıştır.

Bu gibi sosyal içerikli oyunlarda daha dikkatli olmak, insanları yanlış yönlendirici alanlara çekmekten uzak durmak en doğru yoldur. İstisnalar ilgi çeker ümidiyle kullanılmamalı ve kural yapılmamalıdır.

İkinci perdenin ve oyunun kapanışında milli birlik ve bütünlük mesajlarının şanlı bayrağımızla birlikte gösterilmesi takdirle karşılanmıştır.

Biz inanmak istiyoruz ki; eserle doğrudan ilgili olanlar bu ve benzeri tenkitleri dikkate alacaklardır. Bu gibi güzel yapımlara ihtiyaç büyüktür. İyinin ve güzelin daha iyisinin ve güzelinin de sınırı yoktur.

 

 

Savrulan Türkiye

3 Kasım 2002 Genel seçimlerinden sonra Türkiye; yeni bir hükümetle tanıştı ve o günden bu güne iktidar olma başarısını 7 Haziran 2015’e kadar sürdürdü. 7 Haziran genel seçimlerinde yara almasına rağmen, gizli bir el tarafından 3 Kasım seçimlerine taşındı ve başarı grafiğini bundan sonra da devam ettirdi.

AKP, sanki Türkiye Cumhuriyetiyle hesaplaşmak için kurdurulmuştu. Yoksa 16 yıllık iktidarları döneminde bir ülke ancak bu kadar oradan oraya savrulurdu. Önce AB. İle hızlı bir başlangıç yaptı. Muhalefet partileri ve bugünkü İttifak ortağı Bahçeli: “AB’ye gireceksek de onurumuzla girelim” diyerek birçok kez uyarmasına rağmen hiç aldırış etmeden, ödün üzerine ödün verildi.

Cuma hutbelerinde okunan “Allah indinde tek din İslam’dır” sözü, “Ne Mutlu Türküm diyene” ve okullarımızda okunan andımız, yasaklandı, fuhuş serbest bırakıldı. Türk Milletini AB. Hayal trenin de hancı sarhoş yolcu sarhoş misali gezdirerek milli ve dini değerlerimiz hızla aşındırılmaya çalışıldı. Ne kadar ödün verildiyse de AB’nin Türkiye’yi bu birliğe almayacakları ta başından belliyken. “Kandırıldık”!

Olmadı, bu defa Büyük Ortadoğu eşbaşkanlığına rotayı kırdı. Sözde demokrasi getireceğiz bahanesiyle leş görmüş sırtlanlar gibi saldıran ABD ve Avrupa ülkelerinin mazlum Ortadoğu’nun kan gölüne çevrilmesinin stratejik ortağı olduk.

Gelişen olaylar o kadar hızlıydı ki, bazen NATO’ya kızdık, ekonomik topluluk olmasına rağmen ŞANGAY topluluğuna girmeyi dahi konuşur olduk.

Irak, Tunus, Libya, Mısır, Suriye derken; birde baktık ki tehlike sınırlarımıza dayanmış. Kuzey Irak’tan 30 Bin PKK ve Peşmerge’yi vatan toprağını çiğneterek üstelik birde karınlarını doyurup, Kuzey Suriye’ye yani bugün Türk Askeriyle çarpıştıkları bölgeye taşıdık. Artık bunun adına ister gaflet deyin ister ihanet! Ama maalesef yine “Kandırıldık”!

Güya gözdağı vermek için ey ABD, ey Avrupa derken Rusya ile işbirliğine giriştik lâkin Rusya, ne PKK’yı nede PYD’yi terör örgütü olarak kabul etmiyor, üstelik Moskova’da büroları dahi var. “Kandırıldık”!

Aziz okuyucu, mutlaka bir kandıran var da kandırılan, her defasında itiraf edip af dileyen mi, yoksa millet mi karar senin.

Hazır ordu PKK’lı itlerle boğuşurken, ufukta seçimler görülmeye başlamışken, daha evvel milliyetçiliği ayaklar altına alanlar, bir sabah uyandığımızda duyduk ki milli oluvermişler üstelik karşılarındaki muhalefeti de gayri millilikle suçlayarak.

Bütün bunlara rağmen dinin ve cumhuriyetin temellerini sarsmaya devam ediyorlar. Gün oluyor Lozan tartışmaya açılıyor, gün oluyor Kur’anın güncellenmesinden bahsediliyor ve gün geliyor İstiklâl marşının güftesine kusur bulunuyor. Hâlbuki bazı değerler vardır ki mühürdür onlar, dokunuldu mu sihirleri bozulur, onlar bizim olmazsa olmazlarımız, temel değerlerimizdir.

Eğer erken bir seçim olmazsa 2019 da üç seçimi birden yaşayacağız. Anlayacağınız, 2019 yerel, genel ve cumhurbaşkanlığı seçimleri, Türkiye Cumhuriyetinin, Türk Milletinin köprüden önce son çıkışı olacak. Ya son kavşağa gelindiğinde geri dönülemez yolun farkına varıp direksiyon kıracağız, ya da köprüye doğru son sürat bodoslama dalacağız.

Tercih, tabi ki aziz milletimizin. Kalın sağlıcakla…

 

 

İrşâd ve Mürşid

Bazı mesele ve problemler hakkında nasihat ve öğütler vererek; insanları irşad eden, doğru yolu gösteren; kısaca umuma, genele ve herkese hitap edip ders verenler var.

Bunların bazıları, şimdiki zamanı geçmiş zamana kıyas edip karşılaştırmada bulunuyorlar. Fakat halkı etkilemek için, iddia ettiklerini; zihinlerde canlandırarak parlak ve abartılı bir şekilde gösteriyorlar.

Halkı etkilemek için, iddialarını ispat etmeleri, gerçeği arayanları ikna etmeleri lâzım iken, bunu ihmal ediyorlar. Oysa geçmişte kalpler saf ve temizdi. Âlimleri taklit etmek gerektiğinin söylenmesi, hatırlatılması geçerli ve söylenenler için yeterliydi. Bunlara delil ve kanıt lâzım değildi. Bir dava ve meseleyi ispat için bunlara ihtiyaç duyulmuyordu.

Fakat bugün, herkeste gerçeği arama ve araştırma meyil ve isteği var. Bunlara, iddia edilen şeyleri zihinde canlandırmaları yetmez ve onları etkilemez. Hâlbuki bir kanaati, bir fikir ve düşünceyi kabul ettirip etkilemek için, iddiayı ispat ve dinleyeni ikna etmek gerekir.

Meselâ bir şeye rağbet ettirmek ve isteklendirmek veya bir şeyden korkutup ürkütmek için, ondan daha önemli bir şeyi, daha küçük ve önemsiz göstermek icabeder. Bu ise din ölçüsünü elden kaçırır. Nitekim “Bir gece iki rekat namaz kılmak, hac etmek gibidir!” derler. Fakat etkili ifade ve söylemin gereği olan; duruma göre ve zamanın gidişatına uygun söz söylemezler! Sanki insanları eski zaman köşelerine çekiyor sonra konuşuyorlar.

Hâlbuki dinsel meseleler üzerinde öğütler vererek; halkı irşat edip yol yordam gösterenler; hem araştırıcı bir ilim adamı olmalı. Ki, iddia ettiğini, savını ispatlasın. Hem konuları derinlemesine inceleyen biri olmalı. Ki, dinin hükümlerini yerli yerine oturtabilsin. Hem de tam bir ikna edici olması şarttır.

Hakiki medeniyeti teşkil eden İslâmiyet, maddî bakımdan şimdiki medeniyetten -maalesef- geri kalmış durumda. Sanki İslâmiyet; kötü ahlâkımızdan dolayı bize darılmış, mazi tarafına dönüp gidiyor. Asrı Saadete / Saadet yani Hz. Muhammed’in zamanına bizi şikâyet edecektir. Bunun en büyük sebebi ise, İstibdattan sonra, umumun mürşidi / yol göstericisi olan üç büyük eğitim dalı mensuplarının birbirine karşı menfi tutumlarıdır! Bu hâli şu mısralar çok güzel bir şekilde ifade etmektedir:

“Cümlenin (herkesin) maksûdu (kasdı) bir amma rivayet muhtelif (çeşitli).

İfadelerimiz ayrı ayrıdır, senin güzelliğin ise birdir. Hepsi de o cemale (o güzelliğe) işaret ediyorlar.”

Bu mısralar; İlâhiyatçılar, Mektepliler ve Tekke mensuplarının durumunu yansıtır vaziyettedir. Çünkü onlar zıt fikirler, çeşitli meşrep ve hareket tarzları ve birbirlerine aykırı anlayışlar içinde bulunmaktadırlar. Bu üç ilim ve irfan kaynağı mensuplarının; âdeta fikren, zikren ve ilmen birbirlerine düşmeleri; İslâm ahlâkının esasını sarsmış, milletin birliğini çatallaştırmış, medeniyetin yüksek seviyesinden geri bırakmıştır. Zira biri ifrat ve aşırılıkla diğerini tekfir ediyor / küfürle itham ediyor! Tadlil ediyor / dalâlet ve sapkınlıkla yaftalıyor! Öteki tefrit / geride kalma ile onu cahil görüyor! Onu güvenilmez buluyor! Bunun çaresi birlik olmaktır. Fikirlerin arasını bulmaktır. Doğrularda hemfikir ve oydaş olarak aralarında barış ve uzlaşıyı sağlamaktır. Ta ki, orta yolda buluşulsun, birleşilsin. İlerlemedeki uyum ve düzen bozulmasın.

X

Öyleyse yaşasın millî birlik, milletin birliği.

Ölsün ihtilâf, anlaşmazlık, uyuşmazlık, karışıklık ve ikilik.

Yaşasın millî muhabbet, millî sevgi, milletin birbirine karşı duyduğu sevgi.

Gebersin şahsî, kişisel kin, husûmet, düşmanlık ve garaz.

Yok olsun intikam ve öç alma fikir ve düşüncesi.

Yaşasın akıl ve idare etme ve çare üretmede yoğunlaşmış dindar hürriyetçiler.

Ayrıca şu hususu da unutmamak lâzım:

“Nice doğru işleri ayıplayanlar vardır ki, bu onların anlayışının sakatlığındandır.”

 

 

Afrin’in Düşündürdükleri

Afrin’de çatışmada şehit olmuş bir askerimizin evine başsağlığına giden binbaşı anlatıyor: “Şehidimizin ailesine taziyeye gittik. Beş yaşında bir kız vardı, elindeki mavi balonu hiç kimseye vermiyordu. ‘Beraber oynayalım mı?’ dedim. ‘Olmaz, patlarsa ölürüm.’ dedi. ‘Patlarsa ben sana binlerce balon alırım.’ dedim. Ve minik kız bana şu cevabı verdi: ‘Babam şişirdi bu balonu. İçinde onun nefesi var.'”

Baba nefesiyle şişen balona sahip olmak, bir çocuk için ne ifade ediyorsa, Türkiye için Afrin de aynı anlama geliyor. İçinde emek var, kan var, gözyaşı, hasret var, fedakârlık var, ümit var…

Baba, çocuk için sebeb-i hayattır, dayanaktır, sığınaktır, ümittir… Türkiye de Afrin için artık baba olmuştur. O, bizim açımızdan mavi balondur; her birimiz, babasının nefesiyle hayat bulan mavi balonlu çocuğuz.

Afrin, bizden yiğitlerimizi aldı, emeklerimizi aldı, birikimlerimizi aldı… Afrin bizden öfkemizi, hıncımızı da aldı. Afrin, sadece almadı, bize neler verdi? Birlik verdi, özgüven verdi, zafer verdi… Dostlarımızı da düşmanlarımızı da tanıdık Afrin’le. Bir hakikati tekrar öğrendik: Bize dost, yine bizmişiz, dışımızdakiler ya ikiyüzlü, ya sahtekâr ya düşman imiş. Ayakta kalmak için yalnız yaşamak, birbirimizi hep sevmek, dayanışma içinde olmak zorundaymışız. Dünyada gemisini yürüten, kaptan imiş. Zor günler için yaptığımız yatırımlar, kurduğumuz ortaklıklar, bir aldanma ve aldatmacaymış. Kurt, bulanık havaları severmiş, nice kurtla karşılaştık bulanık havada. Öğrendik ki, kurt görünümlü çakallar gerçek kurtlar meydana çıkınca sahayı terk edermiş. Şimdi de “Cephede savaşı kaybettik, ama gerilla savaşıyla zafere ulaşacağız.” diyenlere “yenilen pehlivanın güreşe doymayacağını öğretme vaktidir.

Durup dururken gündeme gelmedi Afrin. Bir beka, var olma, mücadelesi olarak Afrin’e gidildi ve girildi. Global düşman güçler;  yaramaz, aptal çocuklarını orada toplamışlardı. Bizim sırça köşkümüzü taşlıyordu bu toprağın biraz salak ama tam hain çocukları. Nasihat ile uslanmayanlara kötek, gerekti. Dış düşmanların, iç hainlerin dediği gibi bir işgal değildi, şüphesiz, Afrin Harekâtı, nam-ı diğer, Zeytin Dalı Harekatı. Tarih, fetih olarak yazacak bu zaferi, aynen İstanbul’un fethi gibi. Fethin ruhuna uygun hareket etti Türk ordusu. Yıkmadı, yakmadı, sivilleri katletmedi. Güvenlik, huzur için gitti oraya. İnsani değerler için, bir zulmü önlemek için canını verdi, ümidini bağladı, fedakârca davrandı, yaşatmak için öldü orada. Bundan sonra da yapılacak iş, o beldeyi ihya etmek olacak.

Afrin, tarihimiz açısından belki bir Çanakkale değil, ama Kıbrıs’tan ve Yemen’den geri değil. Anadolu insanı, artık türkülerinde Afrin’i anlatacak. Ressamlarımız Afrin’i çizecek, şairlerimiz Afrin’i okuyacak, musikişinaslarımız Afrinli güfteleri besteleyip seslendirecek. Güzel sanatlarımız Afrin’le yeni bir zenginlik kazanacak. Sanatçılarımız, şehit olan babanın, geride kalan çocuklarına verdiği güçlü nefesi, taze gelinlerin yavuklusuna duyduğu özlemi, şehit olması için oğlunu doğurduğunu haykıran annelerin duasını işleyecek eserlerinde. Afrin, suyu kuruyan çoban çeşmesi değil, sabrıyla taşı delen soğuk suların ebedi pınarı olacak bizim için.

Afrin, iç ve dış siyasetle kaybedilmemeli, siyasete kurban edilmemeli. Bir hamasetin değil, aklın, zekânın, insani hassasiyetin, sabrın, milli bilinç uyanmasının örneği olarak tarihte yerini almalı. Uyuyan halkların uyanması için bir kıvılcım olmalı. Bir toplumun, küllerinden nasıl doğabileceğini göstermeli bize. Afrin, dışımızda olsa bile içimizde olmalı.

Duruş sahibi, şahsiyetli birey ve toplum olmak istiyorsak “cenk ü cidal”den kaçamayız. Hayatın iksiri bu.  Atalarımız yine haklı çıktı: “Hazır ol cenk ü cidale istersen sulh u salah.”

 

 

Özgürlüğün Değeri

(Bu yazım, tüm özgürlük savaşçılarına ithaf edilmiştir)

 

An gelir yere göğe sığdıramazsın kendini!

Düşüncelerin duygularına yenik düşer, uçar gidersin başka diyarlara…

İnsanın gönül sesi bir kez çağıldamaya görsün!

Önünde ne engel kalır, ne de sınırlar.

O ses ki, duygu yumaklarının armonisi ile zenginleşir;

Bir bakarsın uçsuz bucaksız ovalarda,

Bir bakarsın mor renkli dağlarda,

Bir bakarsın evrenin derinliklerinde duyulur, dinlenir…

İnsanoğlu özgürlüğüne tutkundur, doğasından gelir.

Kimi zaman özgürlüklerimize gem vururlar, sersemleriz;

Kimi zamansa özgürlüklerimizin kaybıyla, hayata küseriz…

Doğamızda vardır neticede insanız.

Elimizden alındığı anda özgürlüklerimiz;

Tuzla, buz olur duygularımız; sıcaklığını arar, onu çok özleriz…

Yine de, kaybetmedikçe özgürlüğümüzün bedelini soran olmaz!

Kimi zaman soran bulunsa bile verecek bedel kalmaz!

Özgürce yaşamın bedeli nedir diye sorun bakalım;

Kıymetini unutanlara?

Özgürlük uğruna canını, malını feda etmekten kaçınmayanların;

Bu tutkusuna değer biçsinler.

İsterlerse şerefim, namusum adına yeminimdir desinler.

Edilen her yeminin bir değeri vardır.

Ama en değerlisi;

Özgürlük tutkusu ile yoğrulandır.

Bağımsızlık bir tutkudur.

Ne vatan sevgisi, ne de uğruna hayatını feda edenler unutulur?

Vatanım isimli destanın güftesini kahramanlar yazar.

Özgürce yaşamak yoksa bu neye yarar?

Vatan bellediğimiz topraklarda;

Bir düşünün bakalım özgürlük olmazsa,

Tadı olur mu hayatın?

İnancına, sevdana, acına,

Hüznüne, sevincine,

Kısacası her şeyine,

Anlam katandır; özgürce yaşam.

Her şeyin olabilir!

Üzerinde yaşadığın topraklar,

Malın, mülkün, tüm sevdiklerin…

Her ne varsa hayatına anlam katan…

Ama özgürlüğün yoksa neye yarar bunlar?

Bir gün gelir de kaybedersen özgürlüğün o tılsımlı gücünü!

Düşün bir bak!

Hayat seni nasıl karşılar?

Özgürce yaşamak sadece senin hakkın mıdır?

Sana mı haktır sanırsın?

Çevrende yaşayan diğer canlılara bir bak!

Bunu daha iyi anlarsın.

Özgürce yaşam, tüm canlılar için vazgeçilmez olanıdır hayatın.

Sadece insanoğlu beyin gücüyle,

Vicdanıyla yaşar özgürlüklerin hazzını,

Diğer canlılar güdüleriyle yaşar özgürlük kavramını!

Kelebeklere bir bak!

Kozasından çıktığı anda, özgürlüğe kanat çırpar.

Ya yavru kuşlar?

İlk kanat çırpışıyla tadar, özgürce yaşamı.

Güneşin doğuşunu izle!

Pırıltılarıyla aydınlatır dağları, ovaları, ormanları.

Kimi zamansa,

İnsanoğlundan gelen acımasızlıkları!

Özgürlüğün tanımına en çok yakışan nedir sence?

Bir düşün!

İnsanca yaşamanın tüm güzellikleri mi?

Yaşamına heyecan katan aşkların, sevdiklerin mi?

Hayatında elde ettiğin varlıklar, ya da zenginlikler mi?

Nedir sence?

Bir düşün!

Vatanı olmayana özgürlük nedir diye sorulur mu?

İstiklali olmayan bir millet;

Vatanında yaşam hakkı bulur mu?

Düşün, bir bak ardına!

Ardımızda kalan yaşanmışlıklara,

Tarihe kazınan zaferlere;

Bu vatan için ödenen bedellere…

Minarelerden taşan ezan sesleriyle coşar bu millet.

Göğsümüzdeki imanın görüntüsüdür şahadet.

Asırlık çınar oldu bu Cumhuriyet.

Sonsuza kadar var olacak;

Atalarımızdan yadigârdır bu Gazi Topraklar;

“O benim milletimin yıldızıdır parlayacak.

O benimdir, o benim milletimindir ancak.”

 

 

Gayur, Yorulmaz Yazar ve Belgeselci İ s m a i l K a h r a m a n

Olmuş ona ilham ve cesaret kaynağı Evliya Çelebi

Ve daha asırlarca izinden gidilecek O Büyük Nebi

 

Bitmeyen bir istek sönmeyen millî ve dinsel bir arzu

Sanki için için yanan yüreğine serpilen bir su

 

Arıyor hiç usanmadan yıllar var ki Atalar izini

Zamanı boşa harcamıyor hiç dövmemek için dizini

 

Asla yorulmak bilmeyen çok gayur mahir bir seyyah

Çıkmıyor ağzından pişmanlık göstergesi hiçbir ah

 

Etmek istemişti Rabbine oğlunu gözünü kırpmadan kurban

Hazreti İbrahim oğlu İsmaili tereddüt etmeden bir an

 

Aynı ismi taşıyan adaşı İsmail Kahraman

Işık tutuyor tarihe geçmişe vermeden aman

 

Mazinin parlak izleri peşinde ilerlerken adım adım

Atalarına lâyık olanlardan şüphesiz görüyor yardım

 

Ecdadın ihlâs ve samimiyetle geçen parlak geçmişi

Belli ki meçhule bırakmamış yaptıkları nice işi

 

Sanki hususî âlemine tutarak ışık huzmesini

İstemişler eski yeni yurdu karış karış gezmesini

 

İsmail Kahraman’ın yaptığı gerçek bir kahramanlık

Aldığı manevî zevkler asla değil öyle bir anlık

 

Asil bir milletin mübarek vatanlardaki maddî manevî izler

Doyumsuz seyir ve gaşyeden mânalara gark olalım diye bizler

 

Geçmişi hatırlatıp geriye baktıran yazılar

Gerçekleri örten mazi perdelerini aralar

 

Bir yel estirip ta uzaklardan getirip nice rayihalar

Serer önümüze yaşadıklarımızdan ya sevinç ya ahlar

 

Mazideki hayatımızdan her an olur bir merdiven

Marifet makamına yükselterek vermek için güven

 

Bu gerçek için değil midir Erenlerin dedikleri

Lütuf da kahır da olsa hoştur Rabbin tüm ettikleri

 

Duyuruyor gösteriyor okura İsmail Kahraman şahitliğini geçmişin

Oluyor İsmail Kahraman şahidi tarihin derinliklerden güne inişin

 

 

Senki;

Sende bütün umutlar gönüller sende,
Kal’asını koruyan kartal gibisin.
Peygamberin övdüğü en güzel anne,
Öpüp başıma koyduğum bayrak gibisin.
*
Hep hakkı savundun haksızlığa dur dedin,
Nice despotlara boyun eğdirdin
Müfterilere aldırmadın meydan okudun,
Çakallardan korkmayan Bozkurt gibisin.
*
İftiralar dizboyu vıcık vıcık manşetler
Çamur at izi kalsın hırsız arsız şebekler
Yapışmıyor hiç biri, tufeyliler boşa bekler
Som altından işlenmiş cevher gibisin.

KIBRIS DOSYASI (BM ve AB tarih sürecinden yansımalarıyla) (4)

K.K.T.C’nin;

AB ile olan ilişkilerini, iç politikalarındaki gelişmeler ile birlikte, 3 Kasım 2002 (Türkiye’de AKP’nin iktidara gelişi) ve 14 Aralık 2003 (CTP’nin K.K.T.C’de iktidara gelişi…) tarihlerinden itibaren değerlendirecek olursak; aşağıda yapacağım tespitler ile karşılaşırız:

 

Bu ilişkilerin AB müzakerelerinin yol haritasında, K.K.T.C’nin yaşaması ve uluslararası arenada tanıtılmasına yönelik değil! Tam tersine, ‘Birleşik Kıbrıs’ yaratma hedefine yönelik olduğunu görürüz!

Bu hedefe ulaşılması için oynanan oyunların senaryosu, her seferinde olduğu gibi İngiltere ve ABD tarafından yazılmış,  daima Rum- Yunan ikilisinin isteklerine uygun bir oyun sergilenmiştir! Son dönemde ise bu oyuna yeni bir oyuncu daha katılmıştır! Bu oyuncunun adı AB’dir!

Tüm bu oyunlar oynanırken; K.K.T.C’de o dönemde mevcut iktidarın, Anavatan Türkiye’deki hükümetin bu senaryolara yaklaşımı, BM arabuluculuğunda ve müzakereler sürecinde bu sorunun çözülmesine odaklanmıştır.

Ancak bu süreç; son dönemde BM zemininden, olmaması gereken AB zeminine kaymıştır!

AB ise her ilerleme raporu öncesinde Türkiye ile olan görüşmeleri ve müzakere başlıklarını; Türkiye’nin Kıbrıs’ta vermesi gereken bir dizi tavizlere bağlamış, bu güne kadar da hep aynı politikanın ısrarcısı olmuş ve olmaya devam etmektedir!

Özellikle 24 Nisan 2004 tarihinde İngiltere’nin tezgâhladığı ve dönemin BM Genel Sekreteri’nin adını taşıyan Annan planı öncesinde, K.K.T.C’de yaşananların neler olduğu artık herkesçe bilinmektedir!

O dönemi bir tek cümle ile izah etmek gerekir ise psikolojik savaşın tüm kurallarının uygulandığı bir hezeyan dönemidir!

Ve ne yazık ki, Kıbrıs Türk Halkı kandırılmış ona vaad edilen herşeyin içi boş çıkmıştır! Ortalığın toz duman olduğu o teslimiyet döneminde, insanın en çok içini acıtan şey ise Şehitlerimizin isimlerini taşıyan cadde ve sokaklarda ne idiğü belirsiz bez parçalarının ‘bayrak’ diye sallanmaları olmuştur! Tüm bu hezeyanlar yaşanırken ne yazık ki! Adada mevcut hükümetin temsilcileri de, Kıbrıs Türk’üne AB ye girişin anahtarını ve pasaportlarını vaat etmiştir!

Ama sonuç tam bir fiyasko olmuştur!

Dünya tarihinde ilk defa; kendi kurduğu devletinin ortadan kalkması adına referandum sandığı dayatması ile karşı karşıya kalan Kıbrıs Türk Halkının % 65’i, içeriği dahi bilinmeyen bu 19.000 sayfalık tuzak plana ‘Evet’ demiş!

Ancak Rum tarafı ise ezici bir çoğunluk ile Hayır diyerek; bir anlamda K.K.T.C’nin varlığının devamına onay vermiştir!

Annan planı;

İngiliz lordu David Hanney’in güney Rum kesimi anayasasını esas alarak hazırladığı ve hedefinde; zamana yayılmış bir şekilde Türk Askerinin adadan ayrılması, Türkiye’nin garantörlüğünün sona ermesi, 1974 sonrası Kıbrıs’a yerleşen vatandaşlarımızın Kıbrıs’tan gönderilmeleri, Rum’ların 1974 öncesi tüm mal varlıklarına ve evlerine kavuşmaları, sonuç olarak; Kıbrıs Türk’ünün tekrar göçmen ve kısa bir süre sonra da Rum’a yama olması vardı!

Kıbrıs Türk Halkı’na dayatılan bu tuzak planı bile yeterli bulmayan Rum tarafının, ‘Hayır’ demesinin tek bir nedeni vardı:

Çünkü bu plan, Enosis’e giden yolu bir hayli uzatmaktaydı! Bu plandan sonra yine Kıbrıs Türk’ünün karşısına ‘Fin’ marka başka bir tuzak plan çıkarılmışsa da; bu plan da çıktığı yerde kala kalmıştır!

2004 yılından günümüze kadar geçen süreçte, Kıbrıs Milli Davamız; ne yazık ki Türkiyenin AB ile yapmış olduğu müzakerelerde ve her defasında ülkemizin önüne çıkarılan ”çöz de gel” engeli haline getirilmiştir!

Annan Planı referandumundan sonra 29. Temmuz. 2005 tarihinde Türkiye’deki hükümet, imzaladığı ek-protokol ile Rum yönetimini, 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan ve Türkiye ile ‘Avrupa Ekonomi Topluluğu’ arasında ortaklık yaratan ‘Ankara Anlaşmasına’ dâhil etmiştir!

Bu imza töreninin ardından her ne kadar Türkiye’de iktidarda bulunan hükümet; atılan bu imzaya ve varılan mutabakata rağmen; K.K.T.C üzerindeki ekonomik ambarolar kaldırılmadan, Türkiye’nin hava ve deniz limanlarını Rum uçak ve gemilerine açmayacağını açıklamış olsa bile!

O dönemde AB’nin genişlemeden sorumlu ‘başkomseri’, böyle bir açıklamanın imzalanan mutakabatı bağlamadığını; sadece Türk hükümetinin kendi kamuoyunu yatıştırmaya yönelik olduğunun açıklamasını yaparak, adeta ilgililere uluslararası konularda ders vermiştir…

 

BM Güvenlik Konseyinin 1960 yılından beri Kıbrıs konusunda almış olduğu kararlar ve analizi…

 

BM’in Kıbrıs konusu ile ilgili çalışmalarının temelinde Güvenlik Konseyi kararları, AB’nin Kıbrıs konusunda kurmuş olduğu tuzakların temelinde ise K.K.T.C’nin yok edilmesi vardır!

 

 

Ömer Seyfeddin’in Milliyetçiliği

0

1789 Fransız İhtilâli’nin dünya gündemine getirdiği kavramların başında “milliyetçilik” gelir. Kısa sürede bütün Avrupa’yı etkileyen bu kavram, feodal ve monarşik yapıları sarsarak millî devletlerin oluşumuna zemin hazırladı. Ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Yunanistan’ın ayrılmasıyla bu rüzgârdan etkilenen Osmanlı İmparatorluğu, ikinci yarıda bütün Balkanların bu etki alanına girmesiyle siyasi yapısında büyük sarsıntılar yaşamaya başladı. İşte Ömer Seyfeddin, Balkan kavimlerinin milliyetçilik ve bağımsızlık mücadelelerinin doruk noktasına çıktığı ve Balkan komitacılarının Türk ve Müslümanlara en ağır zulümleri reva gördüğü bir dönemde dünyaya geldi.

Ömer Seyfeddin’in 1884’te Gönen’de başlayan hayat macerası, 1903’te başlayan askerlik hayatıyla yeni bir mecraya kavuştu. 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra önce III. Ordu’nun Selânik’teki nizamiye taburlarından birine, ardından da, iki yıl kalacağı Makedonya hudutlarındaki Yakorit Bölüğü’ne komutan olarak görevlendirilmesi, Ömer Seyfeddin’in ruhunda var olan milliyetçilik duygusunun gelişip serpilmesine yol açtı. Dilde sadeleşme cereyanına gönül veren yazar Ali Canip‘e 1910 yılında yazdığı bir mektupta “Geliniz Canip Bey, edebiyatta, lisanda bir ihtilâl vücuda getirelim” diyerek dil ve edebiyat alanında açacağı milli çığırın sinyalini veriyordu.

Ömer Seyfeddin, Türk toplumunca millî, tarihî ve sosyal temalı hikayeleri ile usta bir hikaye yazarı olarak tanınır. Fakat o, sadece bir hikâyeci değil, aynı zamanda şair, eğitimci, orijinal görüşleri olan bir sosyolog, bir fikir adamı ve bir dil inkılâpçısı idi. Onun bütün eserlerinde ve düşüncelerinde temayüz eden, milliyetçi kimliğidir. Onun milliyetçiliği, Türk milletini bütün özellikleriyle tanıyan ve kucaklayan, gerçekçi ve ölçüleri sağlam bir milliyetçilik anlayışıdır.

Ömer Seyfeddin‘in milliyetçiliğini üç ayrı bölümde inceleyebiliriz:

1-    Dil Milliyetçiliği (Türkçeciliği)

2- Edebî Milliyetçiliği

3- Siyasi ve Fikrî Milliyetçiliği

1- DİL MİLLİYETÇİLİĞİ (TÜRKÇECİLİĞİ)

Tanzimat’la birlikte güçlenen dilde sadeleşme faaliyetlerini sistemli ve somut bir biçimde fikrî platforma taşıyan Ömer Seyfeddin’dir.  11 Nisan 1911’de Genç Kalemler Mecmuası’nın 2. Cilt 1. Sayısı’nda yer alan “Yeni Lisan” makalesi millî dile dönüşün manifestosudur.

Yeni Lisan Hareketi‘nin ilkeleri şunlardır:

a.    Yazı dilini konuşma diline yaklaştırmak;  İstanbul Türkçesi ile yazmak; yani konuşma dilinden yeni bir yazı dili meydana getirmek,

b.    Dilimizdeki Arapça ve Farsça gramer kurallarını kullanmamak, bu kurallarla yapılan isim ve sıfat tamlamalarını-bazı istisnalar dışında-kullanmamak;

c.    Dilimizde kullanılan Arapça ve Farsça kelimelerle kurulan isim ve sıfat tamlamalarını Türkçe kurallarına göre yapmak,

d.    “Şayed, amma, lâkin, hemen, henüz, yani” gibi konuşma diline geçmiş olan Türkçeleşmiş edatlar dışında Arapça ve Farsça edatlar kullanmamak,

e.    Arapça ve Farsça kelimeler içinde halk dilinde telaffuzu değişmiş olanları, yazı dilinde bu değişik şekilleriyle kullanmak; “kalabalık, hoca” gibi. Buna karşılık güneş varken şems, ay varken kamer kelimesini kullanmamak,

f.     Arapça ve Farsça kelimeleri Türkçede söylendikleri gibi yazmak; ilmî terimler dışında Arapça ve Farsça kelime kullanmamak,

g.    Öteki Türk lehçelerinden kelime almamak; ölmüş, unutulmuş (arkaik) Türkçe kelimeleri diriltmeye çalışmamak.

h.    Bu ilkelerden hareketle millî bir dil ve millî bir edebiyat meydana getirmek.

Edebiyat mahfillerinde büyük tartışmalara sebep olan “Yeni Lisan” makalesindeki fikirler, kısa bir süre sonra geniş bir taraftar kitlesi bularak Millî Edebiyat çığırının açılmasında öncü rolü oynadı. Ömer Seyfeddin, millî bir edebiyat meydana getirmek için, önce millî bir dilin ortaya çıkması gerektiğini belirtmiştir. Ona göre, eski dil hastaydı ve bu hastalığın sebebi de içindeki lüzumsuz ve yabancı kaidelerdi.

Ömer Seyfeddin’e göre milli mefkûre (ülkü) üç sevginin birleşmesinden meydana gelir: Dil sevgisi, millet ve din sevgisi, vatan sevgisi. Yazar, Türk milletinden olmayı da şöyle tarif eder:”Türkçe konuşan bütün Müslümanlar, Türk milletindendir.” Milleti de “aynı dili konuşan ve dinleri bir olan bütün insanlar” diye tarif eder.

Ömer Seyfeddin, dili manevi bir vatana benzetir. Bu vatan bozulursa ne milet kalır, ne devlet… Ona göre, “Milliyetimiz nasıl Türklük, vatanımız nasıl Türkiye ise, lisanımız da Türkçedir. Türkçe bizim manevi ve mukaddes vatanımızdır. Bu manevi vatanın istiklâli, kuvveti, resmî ve millî vatanımızın istiklâlinden daha mühimdir.

 

 

2- EBEDÎ MİLLİYETÇİLİĞİ

Ömer Seyfeddin “Yeni Lisan” makalesinde “milli dil” kadar “millî edebiyat” ve “edebiyatın milliliği” meselesi üzerinde de durmuştur. Ona göre, bu makalenin yayınlandığı tarihe kadar (1911) millî bir edebiyatımız yoktur. “Olanlar da muharebe ve tasavvuf tasvirlerinden ve iptidaî şarkılardan ibarettir. Görülüyor ki, şimdiye kadar millî bir edebiyat vücuda getirememişiz…”

Ömer Seyfeddin Türk milletinin yavaş yavaş ” yeni bir hayata ve yeni bir intibah devresine” girdiği kanaatindedir. Bu sebeple, “Biz bütün bu karanlıklardan uzak, hür ve müstakil, ilim ve edebiyat için çalışacağız. Gayemiz millî lisan, millî bir edebiyat vücuda getirmek olacaktır.

Millî edebiyat şekilce,  lisanca, manaca bizim hususiyetlerimize hâiz bulunacaktı. Milli veznimiz hece usulü idi. Milli lisanımız bütün Türklüğün dimağı olan İstanbul’da her gün konuştuğumuz lehçe idi. Edebiyatımızın başka milletlerin edebiyatlarına benzemeyen hususiyetleri ancak bize ait sayılabilirdi“.

Ömer Seyfeddin, “milli edebiyat” oluşturabilmek için üç unsuru esas alıyordu:

a) Dil ve anlatımda, milli dil ve sade üslûp kullanmak,

b) Konuları millî tarih ve milli coğrafyadan seçmek.

c) Şiirde millî ölçü olan heceyi kullanmak.

O, “edebiyatsız edebiyat yapmak” istiyordu. Yani edebî eserleri; lüzumsuz söz, şekil, mecaz ve hayal sanatlarıyla süslemeden, parlak cümleler kullanmadan yazmak düşüncesindeydi. Bunu da başardı. Ahmet Midhat Efendi‘den sonra Türk halkına okumayı en çok sevdiren yazarlardan biridir. Çünkü o, dilini konuşulan halk Türkçesinden, konularını millî tarihimizden ve toplum hayatımızdan alıyordu.

Ömer Seyfeddin, birçok kişi gibi, edebiyata şiirle başlamıştır. Roman ve tiyatro türünde de eserler vermesine rağmen, asıl başarısının hikâye alanında göstermiştir.

Onun hikâyelerindeki milliyetçi ruhu, asker olarak Balkanlarda yaşarken istiklal peşindeki zalim Balkan komitacılarının Türklere ve Müslümanlara reva gördüğü zulüm ortaya çıkarmıştı. Millî duygularının kuvvetli oluşu, onun birçok hikâyelerinin, Türk-Osmanlı tarihinin fazilet, iman ve kahramanlık olaylarından alınmış konu ve temalarla süslenmesi sonucunu doğurmuştur. En başarılı olduğu hikâyeler de, tamimiyle destanî bir ruhla yazdığı millî- tarihî hikâyelerdir. Bu hikâyelerinin ana ekseni “din-devlet-vatan-millet” dörtlüsü üzerine oturuyordu. (Pembe İncili Kaftan, Kütük, Ferman, Başını Vermeyen Şehit, Vire, Forsa, Teke Tek, Topuz, Kaç Yerinden, Bomba, Bir Çocuk: Aleko, Gizli Mabet, Bahar ve Kelebekler, Hürriyet Bayrakları, Kızıl Elma Neresi, Yalnız Efe, Primo Türk Çocuğu) onun başlıca millî hikâyelerindendir.

Bu hikayeleri yazarken millî tarihimizden, halk kültüründen ve Anadolu efsanelerinden yararlanmıştır. İlhamını, Türk insanının sahip olduğu mertlik, dürüstlük, ahlaklılık, vatanseverlik, azim ve kararlılık, gurur ve vakar, cesaret ve kahramanlık gibi hasletlerden almıştır.

Ömer Seyfeddin, hikâyeciliğimizde bir dönüm noktasıdır. Ondan önce de hikaye yazan yazarlarımız vardı, ama dilleri sürçüyordu ve edebî endişelerden arınamıyorlardı. Dili, deyişi, konuları “Türk” olan hikayeyi Ömer Seyfeddin’e borçluyuz. O, sanatıyla  ülküsünü birleştirmiş bir sanatçıydı. Onun ülküsü, milliyetçilik ülküsüydü. “Madem ki Türküz, o halde Türk görür, bir Türk gibi düşünür, bir Türk gibi duyarız ve bir Türk gibi düşünür, bir Türk gibi duyarız ve bir Türk gibi yazarız.”

İşte Ömer Seyfeddin bu özellikleri ve hassasiyetleri ile milli dilden sonra, Millî Edebiyat’ın da temeli atan kişi olmuştur. Milli Edebiyat akımının diğer yazarları ile birlikte Milli Mücadele‘nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin manevi mimarları arasında yer almıştır.

3- SİYASİ VE FİKRÎ MİLLİYETÇİLİĞİ

Ömer Seyfeddin, dil ve edebiyat alanında olduğu kadar siyasî ve fikrî alanda da milliyetçiliği ön plana çıkarmış bir şahsiyettir. O, bu yönüyle de bir ülkü ve dava adamıdır.

Şiirleri ve hikâyelerinde milli duygu ve düşünceleri ile ülküsünü ortaya koyan yazar, siyasi ve fikri alandaki milli düşüncelerini belirten eserler de yazmıştır. Bunlar; Millî Tecrübelerden Çıkarılmış Amelî Siyaset, Türklük Mefkûresi (Türklük Ülküsü), Yarınki Turan Devleti isimli eserlerdir. Bu eserler tarafımdan Osmanlıcadan yeni yazıya çevrilerek hazırlanmış, 1972 ve 1977 yılarında iki ayrı yayınevince yayınlanmıştır.

Yazar bu eserlerinde; Türk milletinin yaşadığı ve acı çektiği tarihi olaylardan ders alarak gelecekte nasıl bir politika takip emesi gerektiğini, milletin hangi unsurlardan meydana geldiğini, milletin hangi unsurlardan meydana geldiğini, yeni yetişen nesillere milliyetçilik duygusunun nasıl aşılanması gerektiğini ve Türk milletinin ülküsünün ve nihai hedefinin ne olması gerektiğini anlatır.

Ömer Seyfeddin de, yakın dava arkadaşı Ziya Gökalp gibi bir kültür milliyetçisidir. Kavmi milliyetçiliği ilkel bularak, kesinlikle reddeder. ” Bugün milletlerde ırk esası aramak, “elkimya” (simya) ile uğraşmaktan daha gülünçtür. Millet; bir dili konuşan, bir din, bir terbiye, bir eğitimle birbirine kenetlenmiş insanların meydana getirdiği bir varlıktır.”

Ona göre, Türklerin iki çeşit hayatı vardır; şahsi hayatı ve millet hayatı (Türklük). “Millet hayatını güçlendirmek, dünyadaki her şeyin üstünde görmek ve her şeyin üstüne çıkarmaya çalışmak “Türklük mefkûresi”dir. Her milletin bir mefkûresi (ülküsü) bulunması gerekir. Kendi canının geçici, millet hayatının ebedî olduğunu bilenlerin amacı, bu ülküye hizmet etmek olmalıdır.

Millî ülküyü; dil, millet, din ve vatan sevgisi besler. O ülkü şudur:” Büyük milletler gibi ilerleyip gelişmek, kan ve din kardeşlerimizi sırasıyla esirlikten kurtarmak, Türk adını tarihte tekrar parlatıp Türklükle beraber Müslümanlığa da eski önemini kazandırmak…”

O da, kendi döneminin, çoğu Türkçüleri gibi, o dönemde sayısı 200 milyona ulaşan Dünya Türklüğünün (Bütün Türklük) bir bayrak altında toplanarak büyük ve kuvvetli bir “İLHANLIK” kurulması ülküsünü benimsiyordu. Bu anlamda o da Turan idealine bağlı idi.

Ömer Seyfeddin’e göre, bir çocuğun Türk milliyetperveri (milliyetçisi) olabilmesi için şu özelliklere sahip olması gerekir:

a. Konuştuğu Türkçeyi sever ve güzel İstanbul Türkçesini herkese öğretmeye çalışır.

b. Dini gibi milliyetini de sever ve kutsal bilir. Milliyetine laf söyletmez. Türklüğün dünyadaki milletlerin hepsinden daha soylu ve cesur olduğunu hatırdan çıkarmaz.

c. Her fırsatta Türklüğü över, Türk tarihini, Türk cihangirlerini ve Türk bilginlerini anar.

d. Türk milletinden en büyük cihangirler çıktığı gibi, İbni Sina ve Uluğ Bey gibi en büyük bilginlerin de çıktığına iman eder.

e. Türk tarihini tümü ile öğrenir. Türklüğe ait yazılan ebedi ve ilmi eserleri, diğer okunacaklara tercih eder.

f. Hangi meslek için hazırlanırsa hazırlansın, en başta gelen emeli, Türklüğe, Türk ülküsüne hizmet etmek olur.

g. Kişisel hayatının geçici, fakat milliyetinin, Türklüğün sonsuza kadar kalıcı olduğunu aklından çıkarmaz. Ruhunda büyüklük ve yükseklik duygusu olan çocuk kesinlikle Türk milliyetperveri (mililyetçisi) olur. Her yerde, her zaman ve her işte birinci olmaya çabalar. Vücudunu izcilik ve idmanla, fikrini bilgi ve teknikle, ruhunu milli ülkü ile kuvvetlendirir.

Ömer Seyfeddin, Türk çocuğunun milliyetçi olabilmesi için gerekli bu şartları belirttikten sonra, onlara şöyle seslenir: ” Ey Türk çocukları! Siz hem kuvvet, hem bilgi, hem ülkü sahibi olunuz. Büyük başarılarınız adınızı tarihe geçirecek ve sizi bu geçici hayatın üzerindeki o edebî ve ölümsüz hayata ulaştıracaktır.”

O, büyük millet olmak için cehaletten kurtulmak gerektiğine inanır.  Onun için her Türk ilme ve tekniğe son derece önem vermelidir. Okuyup öğrendikten sonra sanata, ticarete girmeli, milleti için zengin olmalıdır. İnsanları ayrı ayrı zengin olan milletler en kuvvetli milletlerdir.

“Türk milliyetinin uyanıp parlayabilmesi için; milli bir edebiyat, musiki, resim, heykel ve tiyatro gibi güzel sanatlara,makine, fabrika, elektrik, inşaat gibi  tekniğe ve büyük sanayiye, güçlü bir ticaret ve iktisat hayatına sahip olması gerekir. Sonra canlanan ve zenginleşen millet ülküsü kendi kendine doğar.

Ömer Seyfeddin, Milli Tecrübelerden Çıkarılmış Amelî Siyaset isimli eserinde ise, iç ve dış düşmanlarımızın tarih boyunca Türkiye ve Türkler hakkındaki hasmane tutum ve ifadeler ile yaşattıkları kanlı olaylar hakkında bilgiler verdikten  sonra şu sonuca ulaşır:

Kanlı hâtıralarını asla unutmayacağımız mili tecrübelerden artık amelî (pratik) bir siyaset çıkıyor; işte bu Türk ve İslâm siyasetidir. Türkiye ancak  bu iki kuvvet sayesinde yaşayacak. Türklük kuvvetlenip yükseldikçe, millî ve dinî ülküsüne yaklaşacak ve her dakika kuvvet gerektiğini ve kuvvetin de ancak birlikten doğacağını, kuvvetlendikçe çok daha iyi anlayacaktır.”

Görüldüğü, Ömer Seyfeddin, otuz altı yıllık kısa ömrünü, Türk milletinin kaderini değiştirecek, dil, edebiyat ve siyaset alanlarındaki düşünceler ve eserlerle doldurmuştur. O, bu çok yönlü duygu ve düşünce yapısıyla  bir edebiyat, fikir, dava ve ülkü adamıdır. O,  Türk milletini, çağdaşlarının çoğundan daha iyi tanımış ve onu bütün milli, manevi ve insani değerleri ile kucaklamış, ölçüleri sağlam, gerçekçi bir Türk milliyetçisidir.

Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

 

 

 

 


Ali Canib Yöntem, Ömer Seyfeddin , İst. 1947, s.11

Yeni Lisan” makalesinin tam metni için Ali Canip Yöntem’in adı geçen eserine bakınız.

Ömer Seyfeddin, Türklük Ülküsü (Hz. Sakin Öner), 2. Baskı, İstanbul 1977.

Ömer Seyfeddin, “Türkçeye Karşı Enderunca” Türk Sözü dergisi, yıl 1, S. 4, 1 Mayıs 1330/1914

Ömer Seyfeddin, Bütün Eserleri Makaleler I, Dergah Yay, İst 2001, s. 111

Ömer Seyfeddin, age., s.369

Ömer Seyfeddin, Türklük  Ülküsü, s.(63-64)

Ömer Seyfeddin, age, s.25

Ömer Seyfeddin, age, s. 26-27

Ömer Seyfeddin, Amelî Siyaset, Göktuğ Yayınları, İst. 1972, s. 55