22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 631

Her Yerde Sakız Çiğneme

Son zamanlarda nedense Nasreddin Hocamıza ait fıkralardan biri aklıma geliyor.

Saçma sapan konularda fetva isteyen halkımız meğerse yediyüz küsur sene önce de bunun gibi konuları hocalara soruyormuş.

Birisi gelip hocaya sorar: “Hocam tuvalette sakız çiğnemek günah mı?”

Hoca cevap verir: “Günah değil ama sen yine de çiğneme. Gören olursa yanlış anlarlar. Başka şey çiğnediğini sanabilirler…”

Şimdi birkaç açıdan fıkrayı değerlendirelim.

Bu cümlenin içinde, soru saçma sapan da olsa, cevabı var.

Ayrıca mubah (yapılmasında dinen sakınca olmayan) eylemlerin de yerinde ve zamanında yapılması gerektiği nasihati eklenmiş.

Bir de, yapılan iş kadar kamuoyunun onu algılamasının önemine vurgu yapılmış. (Algı olgudan önemlidir.)

Nasreddin Hoca üzerinden anlatılan bu olay, gerçekten Hoca’nın yaşadığı 13. yy. da sorulmuşsa ve 21. asırda yaşayan vatandaşlarımız da aynı soruları sormaya devam ediyorsa düşünmemiz gerek.

Google’da “tuvalette sakız çiğnemek günah mı?” diye yazıp arama yaptırınca, günümüzde de halkımızın hala aynı soruyu sorduğunu görüyoruz. Kendisini fetva vermeye ehil görenler de ciddi ciddi cevaplar yazmışlar.

Demek ki bu kadar basit konularda dinin hükümlerinin ne olduğunu halkımıza öğretememişiz.

Böyle konulara Nasreddin Hoca gibi nükteli, zekâ dolu ve İslam’ın özüne uygun cevap verecek bilge kişilere ihtiyaç duyulduğu aşikâr.

Çünkü Nasreddin Hoca gibi güldürü, alay, eğlence ve yergi becerisini yansıtan cevaplar vermek ve bu arada şeriatın katı yorumcularının bile tepkisini çekmeyecek bir dini hassasiyeti korumak müthiş bir bilgelik gerektiriyor.

Anadolu İslam’ı denilen şey, işte böyle dinimizin yaşama sevinci, bilim ve irfanla dolu bir yorumudur.

Günümüz Türkiye’sinde böyle bilge hocalar yerine, “deve sidiğinin şifa verdiğini anlatan, kadına dayağı savunan, 6 yaşındaki çocukla evlenileceğini söyleyen, asansörleri halvet mahalli olarak gören, yoğun bakımdaki kadın ve erkek hastaların ayrılmasını isteyen” tuhaf adamlar hoca diye kabul ediliyor.

Bu işte bir arıza var dostlar, bu halde bir arıza var.

******************************

İttifak Yasası ve Seçim Güvenliği

AKP ve MHP’nin birlikte çıkardığı ittifak yasasının demokratik bir ülkede kabul edilmesi mümkün olmayan adaletsiz bir düzenleme olduğu açık.

İttifakın ve çıkarılan yasanın iki gayesi var:

1-    R. Tayyip Erdoğan’ı tekrar Cumhurbaşkanı seçtirmek,

2-    MHP’yi de yüzde onluk barajın çok altına düşse, yüzde 3 oy alsa bile 40’ın üzerinde bir milletvekili çıkarmasını ve Hazine yardımı almasını sağlamak.

Yasada bunun için her şey düşünülmüş. Yasa yapılırken, nalıncı keseri gibi, hep AKP+MHP ittifakı lehine yontulmuş.

CHP, İYİ PARTİ ve SP kanundaki adaletsizlikleri, seçim güvenliğine dair endişelerini gerekçeleriyle açıklıyorlar.

Fakat Ak Parti ve MHP, bu eleştirilere hiç kulak asmadan, Meclisteki çoğunluklarına dayanarak, bir gecede kanunu çıkardılar. Cumhurbaşkanı Erdoğan da aynı gün imzalayarak yürürlüğe soktu.

Seçimlerin adil ve dürüst olduğu algısı çok önemlidir. Çünkü vatandaşların demokrasimize olan güven duygusunun temelinde seçimlerin adil ve dürüst olduğu duygusu yatar.

Ak Parti döneminin ikinci yarısında yapılan bütün seçimlerin adil olmadığını biliyoruz. Bu dönemde yapılan seçimlerde AKP’nin devletin bütün gücünü hoyratça kullandığını gördük.

AKP’nin medyanın yüzde 90’ını kontrol ettiğini, muhalefetin ise sesini duyuramadığının farkındayız. Devletten nemalanan şirketlerin göbeklerinden iktidara bağlandığını ve AKP’nin bunların imkân ve kaynaklarını kullandığını da biliyoruz.

Böyle olduğu halde, demokrasi uygulamalarımızdaki birçok eksiklik ve aksaklığa rağmen, hala seçimlerin dürüst yapıldığına dair inanç hayli yaygındı.

En son 16 Nisan 2017 Anayasa Referandumunda, bu defa Yüksek Seçim Kurulu (YSK) devreye girdi. Oy verme süresinin bitmesine bir saat kala referandum sonucunu tersine çeviren bir karar aldı. “Mühürsüz oylar da geçerlidir” kararı vererek, seçimin dürüst yapıldığı inancını da sarstı.

Tamam, “atı alan Üsküdar’ı geçti.” Ama unutmayın.

1946’da  “açık oy, gizli tasnif” ile kazanılan seçim zaferinde de “atı alan Üsküdar’ı geçmişti.” Milletimiz bu adil ve dürüst olmayan seçimlerin akabinde bu seçimleri yapanları cezalandırdı. Ve bu adaletsizliği hiç unutmadı.

2019’da yapılacak seçimlere yeni düzenlemeler yapılarak girilmeliydi. Bu düzenlemelerle YSK marifetiyle seçimlerin dürüstlüğü ilkesine vurulan darbenin hasarı tedavi edilmeliydi.

Tam tersi yapıldı.

Mühürsüz oylar geçerli sayıldı. Sandık başkanları kamu görevlisi olacak, sandıklar seyyar olabilecek, vatandaş güvenlik görevlisi çağırabilecek gibi her biri sandık güvenliği açısından kuşku uyandıran düzenlemeler yapıldı.

İttifak yasası ile yaptıkları düzenlemelerin her cümlesinden AKP ve MHP’nin niyetlerinin bozuk olduğu açık.

Bu düzenlemelerin arkasındaki hinliğin farkına varmayanlar bile “bayram değil, seyran değil, eniştem niye öptü?” diye düşünür.

İyi niyetli vatandaşlar bile bunların çiğnediği “sakızdan” şüpheye düşer.

 

 

KIBRIS DOSYASI (BM ve AB tarih sürecinden yansımalarıyla)

Kıbrıs konusunda, BM ve AB sürecinden yansımalar:

K.K.T.C’nin BM ve AB ile ilişkilerinin tarihsel sürecine bakacak olursak; bu ilişkilerin her safhası, A.B.D’nin ve İngiltere’nin katkıları ile hazırlanmış tuzak planlar ile doludur. Kurulan bu tuzakların temel stratejisi Kıbrıs Türk’ünün adada ki bağımsızlığının ve hürriyetinin elinden alınarak Rum’a yamanması, Türkiye’nin Garantörlük sıfatının ortadan kaldırılarak Türk askerinin Kıbrıs’tan çıkarılması vardır!

Kıbrıs Milli Davamızın uluslararası platformdaki görüşmeler sürecinde özellikle 17 Kasım 2002 Tarihinden sonra yeni bir oluşumun insiyatif alarak bu sürece dâhil olduğu görülecektir. Aslında hiç olmaması gereken bu oluşumun adı AB’dir.

İşte, bu yazımın içeriğinde;

Özellikle bu birliğin Kıbrıs konusuna nasıl baktığı ve ada da ki Türk varlığı ile ilgili uygulamalarının neler olduğu incelenmiştir.

Ayrıca bu sürecin her defasında BM platformunda olması iddiasında olanlara da, ‘BM’in Kıbrıs Konusunun nasıl çözülmesini’ istediği anlatılmaktadır.

Kıbrıs Milli Davamızın çözümü adına yürütülen müzakereler sürecinde; Kıbrıs Türk’üne hiç bir zaman sen ne istiyorsun diye sorulmamış! Sadece Rum’un istedikleri bunlardır, sen de bu isteklere uyacaksın denilmiştir!

 

BM ve AB’nin;

‘Onlara göre ‘Kıbrıs Sorununa,’ bize göre ‘Kıbrıs Milli Davamıza’ ve Kıbrıs Türk Halkının adada ki varlığına bakışı:

 

1988 yılından beri AB tarafından açıklanan tüm ilerleme raporlarında aşağıda sıralayacağım şu maddeler ortaktır:

1)      Türkiye 1974’den beri Kuzey Kıbrıs’ı işgal altında tutmakta ve yaklaşık 35.000 kişilik bir askeri güç bulundurmaktadır.

2)      AB tarafından işgal altında olduğu iddia edilen bu topraklarda Kıbrıs Türk’ü bağımsız bir Cumhuriyet ilan etmiştir. Ancak kurulan bu devleti, Türkiye dışında uluslararası toplum tanımamıştır.

3)      AB ve BM muhtelif tarihlerde almış oldukları kararlar ile Kıbrıs’ın Türkiye tarafından işgalini ve işgal altında olduğu belirtilen bu topraklarda kurulan Cumhuriyetin tek taraflı ilanını kınayarak; mevcut durumun kabul edilemez olduğunu açıklamıştır. Adanın yasal hükümeti olarak da; bu unvanı 1963 yılında çalan Rum’ların temsil ettiğini savundukları Güney Rum kesimini; adanın yasal temsilcileri olarak kabul etmişlerdir.

4)      Kıbrıs’ta tarihi gerçekleri görmezden gelerek yukarıdaki 3 madde de vurgulamış olduğum bu açıklamaların sahipleri, 1950’li yıllardan beri Kıbrıs Türk Halkının yaşadığı ekonomik ve siyasi baskıları, toplu soykırımları, mezalimleri, göçleri hiç yaşanmamış gibi kabul etmişler; 1960 yılında kurulan ve ‘Kıbrıs Cumhuriyetinin’ Anayasal ortağı olan Kıbrıs Türk’ünün 1963 yılında Rumlar ve temsilcileri Başpapaz Makarios tarafından tek taraflı olarak bu cumhuriyetten atılmalarını sadece izlemekle yetinmişlerdir!

BM’in ve Avrupa Topluluğu üyelerinin ( AB’nin ) Kıbrıs Türk’ü ile olan ilişkilerinde, 1950’li yıllardan beri bu temel mantık vardır. Onlara göre Kıbrıs adasının yasal hükümeti Rum’lardır..!

 

AB’nin ve BM’in yukarıda sıralamış olduğum bu hukuk kurallarını hiçe sayan uygulamaları, her seferinde tekrarlanarak devam etmiştir!

 

Pekiyi, tüm bu uygulamalar karşısında ve AB sürecinde, Kıbrıs Türk’ü neler yaşamıştır? Bu süreci yönetenler nelerle karşılaşmış, hangi siyasi tercihlerde bulunmuşlardır?

 

13 Şubat 1975 de Kıbrıs Türk Federe Devletinin ilanından 3 Kasım 2002 tarihine kadar geçen süreçte Yavru Vatan Kıbrıs’ta, ‘Kıbrıs Milli Davamızın’ lideri ve K.K.T.C’nin kurucu Cumhurbaşkanı Sayın Rauf R. Denktaş’ın yönetiminde geçmiştir.

Bu dönemde:

Gerek T.C Hükümetleri ve gerekse Sn. Denktaş’ın görevlendirdiği tüm K.K.T.C hükümetleri, Rum’a karşı Kıbrıs Milli Davamızdan asla taviz vermemişler ve uygulanan, politikaların ortak bir kırmızıçizgisi olmuştur.

Bu kırmızıçizgiler halen de T.B.M.M’nin onayladığı şekliyle durmaktadır. Bu dönemlerde Anavatan – Yavruvatan birlikteliğinin en güçlü örnekleri verilmiştir. AB ilişkilerinde ortaya konulan tüm çözüm önerilerinde; Rum – Yunan ikilisine, Avrupa’ya, ABD’ye ve İngiltere’ye avantaj sağlayacak hiç bir tuzak plana geçiş verilmemiştir.

Ancak ne olduysa 3 Kasım 2002 tarihinden sonra yaşanmaya başlanmıştır! Bu tarihte Türkiye’de göreve gelen yeni hükümet; 14 Aralık 2003 tarihinde de K.K.T.C de değişen hükümet, AB ilişkilerinde yepyeni bir siyaset başlatmışlardır!

Biz yenilikçiyiz denerek ortaya konulan bu siyasetin adı ” Ver- Kurtul ” ve ”Rum’lardan Bir Adım Önde olmak ”politikasıdır!

Ama o dönemden bu güne baktığımızda; ortaya konulan bu yenilikçi zihniyet iflas etmiştir. AB tarafından Kıbrıs’ta Türk’lere verilen vaatlerin, sözlerin hepsi birer balon çıkmış ve bu balonların tamamı patlamıştır.

Bu durum tespiti K.K.T.C de ” Birleşik Kıbrıs Hayalperestleri ”içinde aynıdır! ”Birileri gelir sizi Kıbrıs’tan kuzu, kuzu çıkarırlar” diyenler için de geçerlidir. Bu söylem ve eylemleri savunan siyasilerin Kıbrıs politikaları iflas etmiştir!

Uygulanan bu politikalar, Kıbrıs Türk’üne hiçbir yarar sağlamadığı gibi Kıbrıs Milli Davamızda verilen tavizler sonucunda haklı ve kuvvetli olduğumuz pek çok hususta aşınmalar yaşanmış, bir adım önde olma mantığı ile uygulanan her hamle, kendi kalemize attığımız altın gollerle sonuçlanmıştır!

AB ile yürütülen bu ilişkilerin o döneme rastlayan en acı yanı, Türkiye’nin Gümrük Birliği anlaşmasını imzalamasından sonra 29 Temmuz 2005 tarihinde; Ek-protokol’ü imzalamasıyla ortaya çıkmıştır!

Çünkü Kıbrıs Türk Halkı; neredeyse AB’ye feda edilme durumu ile karşı, karşıya kalmış ve K.K.T.C’nin AB önündeki kozlarının büyük bir bölümü yok edilmiştir!

Yani o dönemde, ‘AB’ye giden yolda tren kazası olmasın’ denerek, AB treninden atılan Kıbrıs Türk’ü olmuştur!

 

 

Kıbrıs Dosyası (BM ve AB tarih sürecinden yansımalarıyla) (2)

Türkiye’nin AB ile müzakerelere başladığı ilk günden bugüne kadar, yürütmüş olduğu Kıbrıs politikalarına, iktidarda bulunan AKP’nin ve liderlerinin açıklamalarına baktığımızda; önümüzde ki dönemde adada; Annan planına benzer yeni bir referandum sürecinin yaşanacağı, ya da; garantör ülkelerin katılımıyla BM gözetiminde yeni bir uzlaşmanın temellerinin atılacağı söylenebilir.

Bunun yanı sıra, 2008 yılından buyana devam eden müzakereler sürecinde Türkiye’nin tüm iyi niyetli çabalarına rağmen, Rum tarafının adanın tek sahibi, yasal hükümeti gibi davranması, Yunanistan’ın her dönemde, Rum tarafını bu yönde cesaretlendirmesi, BM ve AB’nin de bu gayrı yasal zemini desteklemesi; ne yazık ki, bu konuda çözümün önündeki en büyük engel olmaya devam etmektedir.

Şurası da unutulmamalıdır ki! Kıbrıs konusunda, ‘Annan Planı’ döneminde ülkemizin ‘bana göre yapmış olduğu stratejik –  politik hatalar’,  BM genel sekreterinin anlaşılamayan konularda sürece dâhil olması çağrısı!

24 Nisan 2004 tarihinde yapılan referandum öncesinde, Kıbrıs Türk Halkına yaşatılan ama bir türlü yerine getirilmeyen o pembe hayaller; günümüzde yürütülen Kıbrıs politikaları için unutulmaması gereken derslerle doludur!

”Birleşik Kıbrıs – AB’ye üyelik” çağrılarının/hayallerinin havada uçuştuğu, ata yadigârı Kıbrıs adasının 1974 Barış harekâtıyla, özgürlüğe ve bağımsızlığa kavuştuğu Kıbrıs Türk Halkının yaşadığı ‘O Gazi Topraklara’ gelince!

O zaman kesitinde, Annan Tuzak Planında yaşananları hatırlamak adına o sürece baktığımızda:

2003 yılında K.K.T.C’de ülke yönetimini devr alan CTP-BG iktidarının biz yenilikçiyiz sloganı ile hedeflerinin ‘Birleşik Kıbrıs’olduğunu açıklayan Sn. Talat;  Kıbrıs Milli Davamızda son 60 yılda elde edilen tüm kazanımlarımızı, müzakere masasında görüşmekten hiç çekinmemişti!

Gerçek o dur ki! 2009 yılının son ayları ile 2010 yılının baharında, Kıbrıs Türk Halkı için ada da var olup olamayacaklarının belirleneceği bir dönem yaşanmıştı!

O dönem; ya Rum’ların ağırlıklı olarak yönetim sorumluluğu olan, Kıbrıs Türk Halkının ‘Halk’ statüsünden ‘Toplum’ statüsüne indirildiği bir çözümü getirecekti!

Ya da, Kıbrıs Türk Halk’ının 19 Nisan 2009 tarihinde ortaya koymuş olduğu iradesine uygun olarak 1983 yılından beri var olan KKTC’nin, sonsuza kadar yaşayacağı ve uluslararası arenada tanınmanın önünü açacak yeni bir dönemi başlatacaktı…

Geride kalan bu süreçten, günümüze baktığımızda:

Kıbrıs konusunu ”Birleşik Kıbrıs, Tek Halk, Tek Egemenlik” zemininde çözmek adına o dönemde uygulanan politikaları, yapılan müzakereleri, bu konuda sivil toplum kuruluşlarının yapmış olduğu açıklamaları, kimi teslimiyetleri, adada Rum tarafı ile kol, kola yapılan etkilikleri, kimi uluslararası kuruluşların açıklamalarını, ABD ve İngiltere adına taleplerde bulunan siyasi liderlerinin ortaya koyduğu arabuluculuk faaliyetleri değerlendirdiğimizde;

Adada kalıcı bir çözüm adına ve Kıbrıs Türk Halkı için elde edilebilen hiçbir politik başarı yoktur.

Çünkü Rum tarafının Kıbrıs konusunda ortak çözüm bulmak adına bir tercihi yoktur! Güney Rum kesimi Kıbrıs adasında elde edebileceği her şeyi elde etmiştir.

Son adım olarak Kıbrıs’ta, Kıbrıs Türk Halkını nasıl azınlık statüsüne indirebilirim, Türkiye’nin garantörlük hakkına nasıl son verebilirimin peşindedir!

Bu son iki hedefe ulaştıktan sonra yapacağı tek bir şey vardır! O da son bir hamle ile adanın Yunanistan’a bağlanmasıdır! Bu ulusal amaçlarından hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir, hiçbir neden uğruna vazgeçmeyeceklerdir..!

Günümüzün uluslararası politik gelişimini, Ortadoğu’da yaşanan olayları, adanın çevresinde bulunan petrol ve zengin doğal gaz yataklarının varlığını, bölgedeki enerji boru hatlarının İskenderun körfezinde düğümlendiğini, adanın aynı zamanda Akdeniz’de adeta bir uçak gemisi gibi ABD ve İngiltere tarafından bir askeri üs olarak kullanıldığını ve Ortadoğu’yu kontrol ettiğini değerlendirdiğimizde;

Kıbrıs adasının, Türkiye ve adada kurulan son ‘Türk Devleti K.K.T.C’ için ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Kıbrıs adasının tarihsel yapısı içerinde 307 yıl kalan atalarımızın, yüzyıllar öncesinden bu adayı elinde bulunduran tarafa, Akdeniz’de ve Ortadoğu’da sağlayacağı stratejik üstünlüğü bilerek hareket etmeleri, bugün içinde aynı tercih içinde olmamızı gösteren tarihsel bir gerçektir.

Unutulmamalıdır ki, Kıbrıs adasında tarihsel, hukuksal ve coğrafi yönden haklarımız vardır. Bu haklarımızı savunmak Türkiye ve K.K.T.C’de yönetimde bulunan iktidarlara düşmektedir.

Türk Milletinin ”Milli Davamız” dediği Kıbrıs konusu bugünde aynı özelliği taşımakta, adada yaşayan Kıbrıs Türk Halkı, göndere çekilen milli ve devlet bayrakları, şehitliklerimizde yatan kahramanlar, çözüm adına teslimiyetin değil, bu haklı davamızda tüm kazanımlarımızın bulunacağı bir çözümü istemekte ve bu davanın türbedarlığını yapmaktadırlar…

Pekiyi, 1968 yılından bu yana Kıbrıs’ta çözümün odaklandığı BM süreçleri ve bu sürece (olmaması gerektiği halde!) 2004 yılında dâhil olan AB’nin konuya bakış açısı nasıldır?

 

 

T ü r k m e n l e r

Batı Türkmenler için giderek kuruyor oyun içinde oyun

Türkmenlerden isteniyor desinler “Artık bizi toprağa koyun”

 

Yemediği darbe kalmadı kimseden çünkü sahipsiz Türkmen

Sessiz kalıyor Türkiye olanlar karşısında bilmem neden

 

Yetmedi mi Türkmenimin çektiği bunca bitmez çile

Açılmalı engeller Türkmenim için sınır geçile

 

Bugün ona gelen felaketlerin benzeri yarın sana

Hâlâ mı gaflet içindesin dur da etrafa bir baksana

 

Geliyorum diyen katliamın alıklaştırılmışız eşiğinde

Bırakın halkı bebeler uğrayacak kıyıma belki beşiğinde

 

Ey Türkiye kaldır da başını nicedir hâli gör Türkmen kardeşi

Korunamaz Türkmen halkı vurulmadıkça hainlerin dağı taşı

 

Diyorlar bana ısrarla “Türk” değil “Türkmen”sin sen

Yine söylüyorlar doğruyu evet men yani ben “Türkmen”

 

El uzatacak sizden gayrı nem kaldı nem

Ben “Türküm demektir” diyor isem Türkmenem

 

Geliyorum diyen katliamın sesine kulak verelim

Türkmenime sahip çıkarak onunla murada erelim

 

Bırak kalsın şimdilik Kerkük-Musul uğrunda savaşmayı

Hele bir siyaset arenasında olun başarsın güçlükleri aşmayı

 

Siyasî yardım da mı gelmiyor elinden ey Resmiyet

Demezler mi böylesi dış tutuma tam bir teslimiyet

 

Kerkük’te varken iç savaş ve çatışma endişesi

Kahrediyor Türkmenleri Peşmergelerin neşesi

 

Kerkük’te büro açması gerekirken Birleşmiş Milletlerin

İnadına Erbil’de açması düşündürüyor derin derin

 

Petrol Kerkük’te ama sorulmuyor ona fikri hiç

Altın kupada sunulan zehr için deniyor iç

Kerkük şehri nice asırlar var ki Türklerin iken

Kerküklünün oturduğu yerin altı bugün tiken

 

Günden güne artıyor Türkmenlere yapılan çeşit çeşit baskılar

Silinmedi henüz hafızalardan cesetlerin sarktığı askılar

Kaç defa kaldı Türkmen sahipsiz uğrarken binbir cefaya

Hiç kıpırdamamış kılımız nasıl da dalmışız sefaya

Gerçi etti zamanın iktidarını çok rahatsız bu elîm hâl

Gizli eller geçti harekete Türkiye olmasın diye medhal

 

 

Müzikbilimci, İletişim Dr., Yrd. Doç. Dr. GÖKTAN AY Beyefendi ile Müzik Eğitimi Hakkında Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Konservatuar mezunlarının müzik öğretmeni olmasını doğru buluyor musunuz?

Göktan Ay: Kafaların karışık olduğunu, Müzik Eğitimi Bölümleri’nde okuyan gençlerin, konservatuarlılar tarafından önlerinin kesildiğini düşündüklerini biliyorum. Tıpkı İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) MİAM’da yüksek lisans ve doktora yapanların Konservatuarlıların önünü kestiğini düşünmesi gibi…

Zannediyorlar ki; Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) Müzik Öğretmenliği’ne her sene kadro açıyor!..Heyhat!.. Geçtiğimiz yıl 200’e yakın müzik öğretmeni kadrosu açıldığını, ancak ihtiyacın 5000 civarında olduğunu MEB açıklamıştı.

Bu arada, ‘öğretmenlik formasyonu’nun, üniversiteler ve akademisyenler için para kazanma yolu olduğunu, bu eğtimin; mutlaka -eskisi gibi- lisans içinde verilmesinin gerektiğini de belirtmeliyim…

Çetinoğlu: Müzik eğitimi gören her gençlerimize tavsiyeleriniz nelerdir?

Ay: Şöylece sıralayabilirim:

1-Müziği; çok sesli-Türk müziği gibi zıt/ayrı düşünmesinler. Her ikisinde de müşterek olan çok şey var. Yeteneği ne istiyorsa onu geliştirmeliler.

2-Sakın ola ki geçmişini küçümsememeliler, araştırmaya önem vermeliler ve ülkeyi mutlaka gezmeliler. Târihimize, kültürümüze, insanlarımıza iyi ve kötü yanlarıyla sâhip çıkmalılar.

3-Dünyada, bilim/sanat/müzik alanlarında sağlanan evrensel nitelikteki ilerlemeleri, kendi öz değerlerini benimsemeliler.

4-Liyakata önem vermeliler. Konuşmayıp üretmeliler.  Ürettikleriyle zâten konuşur ve konuşulurlar.

5-Bunları ilke edinirlerse, kendilerini; taklitçilikten, yanlış yapmaktan/düşünmekten, gereksiz çekişmelerden, tutarsızlıktan kurtarırlar.

6-Sakın unutmamalı:

Konuyu derinlemesine incelemekte yarar var ki; eğitim alan öğrenciler/mezunlar rahat etsin, düşünceler berraklaşsın.

Çetinoğlu: Müzik öğretmeni yetiştiren kurumlara bakabilir miyiz?

Ay: Müzik öğretmeni yetiştiren kurumları 5 grupta toplamak mümkün:

1-Devlet Konservatuarı lisans mezunları: Sâdece batı müziği/çok sesli müzik eğitimi veriliyor. (Formasyon aldıkları takdirde müzik öğretmenliğine başvurabiliyorlar)

2-Türk Musıkisi  (Müziği) Devlet Konservatuarı (TMDK) veya Devlet Türk Müziği Konservatuarı (DTMK)  lisans mezunları: Hem batı müziği/çok sesli müzik, hem de Türk müziği eğitimi veriliyor. (Formasyon aldıkları takdirde başvurabiliyorlar)

3-Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bölümü lisans mezunları: Çoğunlukla batı müziği/çok sesli müzik eğitimi ve az da olsa Türk müziği eğitimi veriliyor.  (Formasyon aldıkları takdirde başvurabiliyorlar)

4-Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Bölümü Müzik Eğitimi Anabilim Dalı lisans mezunları: Bazılarında batı müziği/çok sesli müzik eğitimi, bazılarında hem çok sesli, hem Türk müziği eğitimi veriliyor. (Formasyonu lisansta alıyorlar) Ancak, bu bölümlerde Türk müziği derslerinin ve çalgılarının olmaması için yoğun bir baskı/istek devam ediyor.

5-Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Okul Öncesi Eğitimi Programı lisans mezunları: Batı müziği/çok sesli müzik eğitimi veriliyor. (Formasyonu lisansta alıyorlar)

Çetinoğlu: Formasyon almak‘ ne demek?

Ay: Formasyon: biçimlendirme, şekle sokma v.b. demektir. Dağınık ve çok yönlü/çeşitli ders alarak mezun olanların; ‘öğretmenlik’ konusunda -ki çok ayrıntı devreye giriyor- yeterli donanıma sâhip olması sağlanmaktadır. Kısaca; öğretmen ne demektir? Nasıl olmalıdır? Hangi özellikleri taşımalıdır v.b.

Çetinoğlu: Müzik eğitimi yelpâzesi hayli geniş…

Ay: Yelpâze geniş… Aynı zamanda problemli!..  ‘Kurumların maksadı, stratejileri ve ne yetiştirecekleri’ açıkça ve net olarak belirlenemediği için bir karmaşa mevcut. Konservatuarlar, Müzik Eğitimi ABD’ler ve Güzel Sanatlar Fakültesi (GSF) Müzik Bölümleri’nin görev tanımları belirlenmelidir.

Çetinoğlu: Nasıl yâni?

Ay: Çoğunluğun görüşü; ‘GSF’nin Müzik Bölümleri’nden; ne sanatkâr, ne de müzik öğretmeni yetişir. GSF Müzik Bölümleri kapatılmalı ve bu fakülteler asıl alanına dönmelidir.’

İkinci grubun görüşü: ‘Konservatuarlar; sâdece sanatkâr yetiştirmeye odaklanmalı ve mezunlar müzik öğretmeni olmamalıdır.’

Üçüncü grubun görüşü: ‘Okul Öncesi Eğitimi’nde verilen müzik dersleri, yeterli değildir. Bu bölüm mezunları müzik derslerine girmemeli (mecbûrî haller dışında), müzik dersleri mutlaka müzik öğretmenleri tarafından verilmelidir.’

Dördüncü görüş; ‘Müzik Öğretmenliği’nin kaynağı, Eğitim Fakülteleri Müzik Eğitimi ABD’leri olmalıdır.

Çetinoğlu: Bu fikir zenginliği içerisinde siz ne diyorsunuz?

Ay: Elbette hepsi değerli görüşlerdir. Ancak, kişilerin yeteneğine ve çalışmasına göre, Konservatuar; Çalgı Yapım Bölümü-Türk Halk Oyunları Bölüm Mezunlarından, GSF’lerden, Müzik Eğitimi ABD’lerden birçok iyi sanatkâr/icracı yetişmektedir. Ancak, %80’in üzerindeki GSF’lerde aşağıdaki yapılanma oranı %90’dır.

Yeni kurulan (AKEV) Antalya Kültür ve Eğitim Vakfı  Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi iç yapılanması  şöyle: Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü, İletişim Tasarımı Bölümü,  Radyo-Televizyon ve Sinema Bölümü, Gastronomi ve  Mutfak Sanatları Bölümü, Tekstil ve Moda Tasarımı Bölümü, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü.

Çetinoğlu: Müzik Eğitimi bölümü yok mu?

Ay: Günümüzdeki dünya anlayışına göre; GSF’lerin bu yazdığım yapılanmaya dönmesi, ‘müzik alanından çekilmesi’ yönünde ağırlık oluştu, bu ülkemizde de tartışılmalıdır. Her konuda ‘yeni bir şey yaratıyoruz‘ gibi geride kalmamalıyız. Çağı yakalamak görevimiz olmalı.  Kısaca, kurumun yapısı; dekan/müdür olarak atanan kişinin alanına göre değişmemelidir. Dekan/müdür olanın alanına göre dersler artırılmamalıdır!.. Dekan/müdürün alanına göre bölümler kurulmamalıdır!..Gerçek yapılanma neyse o olmalıdır ki, iç huzur oluşsun…

Çetinoğlu: İkinci grubun görüşü hakkında ne diyorsunuz?

Ay:Konservatuarlar sanatkâr yetiştirir‘ görüşü dünyada kabul gören bir genellemedir. Ancak, ülkemizde iki türlü konservatuar vardır. Bazıları Devlet Konservatuarıdır ki, Türk müziğini kapıdan içeri sokmaz, bazıları da Türk Musikisi Devlet Konservatuarı (TMDK) veya Devlet Türk Musikisi Konservatuarı (DTMK)’dır.  Çok sesli ve Türk müziğini birlikte öğretir. Batı müziği eğitimi veren Devlet Konservatuarı’ndan yetişen öğretmen, Türk müziği hakkında bilgi sâhibi ol(a)madığından, dersler de yeterli olamamakta, müfredata konulan; Türk müziği bilgilerini, makamlarını, çalgılarını v.b. öğretememektedir. Buna karşılık TMDK/DTMK mezunları, öğrencilere daha yakın olmakta, çoksesli müzik yanında,  onların; dilinden, âşığından, bestekârından, türkülerinden de v.b. bahsederek/örnekler vererek ‘ortak bilinçlenmeyi’  devam ettirmektedirler.

Kısaca;  bugün, konservatuar mezunlarına yasak getirseniz, müzik eğitimi tamamiyle aksayacaktır. Demek ki, önce; konservatuarlar arasındaki bu zıtlığı gidermek, ‘topluma yararlı’ ve ‘sanatkâr yetiştirir’ hâle  getirmek lâzım. İyi olmayan öğrenci bir üst sınıfa geçmemelidir. Ders geçme notu 50 dahi olsa, o elli, 70 değerinde olmalıdır.

Eğer konservatuarlarda  ‘sanatkâr yetiştirmek’ tek kriter/seçenek olacaksa; o zaman yapılanmada yeniliklere gitmek, programları yenilemek gerekmektedir.

Çetinoğlu: Problemin çözümünü, konservatuarların yeniden yapılanmasında görüyorsunuz…

Ay: Evet… Her geçen gün; bir Konservatuar, bir Müzik Eğitimi Bölümü, bir GSF Müzik Bölümü açılmaktadır. Konservatuarlar; iyi bir planlama yapılması şartıyla,  ‘sanatkâr (ses, çalgı, oyuncu, dansçı v.b.) yetiştirmeye’ odaklanmalıdır. Tartışmaya gerek yoktur. Ayrıca; konservatuar mezunları, konservatuarlarda yönetici olmalıdır ki, anlayış ve eğitim kesintiye uğramasın.

Çetinoğlu: Üçüncü görüş hakkında neler düşünüyorsunuz?

Ay: Bu görüşe aynen katılıyorum. Çünkü müzik özel bir alandır, yetenek ister. Her ‘Okul Öncesi Eğitimi’ alan kişinin  ‘müzik yeteneği’ olmak mecburiyetinde değildir. İki yarıyıl  ‘müzik eğitimi’  dersi almakla, bu açık giderilemez. Son söz: Okul Öncesi Eğitimi mezunları, mecburiyet olmadıkça müzik derslerine girmemelidir.

Çetinoğlu: Sonuncu görüş…?

Ay: Bu görüşe katılmak mümkün. Ancak, önce bu kurumlardaki Batı-Türk müziği savaşının sona erdirilmesi şarttır. Hiç kimse; gençlerin istediği alanda müzik eğitimi almasına, istediği çalgıyı çalmasına engel olmamalıdır. Eğitim, kişinin hakkıdır. Müzik eğitimi kısıtlanmamalıdır.

Müzik Eğitimi ABD’da; ‘müfredatlar/içerikler değişerek, çok sesli müzik yanında, Türk müziği eğitimi ve çalgıları eğitime açılarak, Blok Flüt eğitimden çıkarılarak’ yapılacak bir çalışma ile ülke müzik eğitimi rahat bir nefes alacaktır.

Çetinoğlu: Müsaadelerinizle yine ara sorularım var: ‘Okul öncesi eğitimi‘ tâbirini açıklar mısınız?

Ay: Okul Öncesi Eğitimi, benimde çok önemli bulduğum; çocuğun doğduğu günden temel eğitime başladığı güne kadar geçen sıfır-altı yaş arasındaki dönemi kapsayan ve çocukların daha sonraki hayatlarında çok önemli bir yeri olan; bedenî, psikomotor, sosyal-hissî, zihnî ve dil gelişimlerinin büyük ölçüde tamamlandığı, bu doğrultuda kişiliğin şekillendiği ‘Erken Çocukluk Çağı‘ diye de adlandırılan gelişim ve eğitim sürecidir.

Çetinoğlu: Blok flüt eğitimden çıkarılmalı‘ dediniz. Neden?

Ay: Blok flüt, müzik öğretmenliğinde mecbûrî olan ‘yanlış’ bir çalgıdır. Çocukların ağızlarını kapatarak; ‘kulaklarını ve duyarlıklarını geliştirmeyen’ bir çalgıdır.  Bütün müzik eğitimcileri aynı fikirdedir. Ağızlara blok flütü vererek, çocuğun müzik yeteneğini geliştiremezsiniz. ‘Bir çocuğu müzikten soğutmak istiyorsanız, ağzına blok flüt verin’ sözü, eğitimci dostum Nazmi Arıkan’dan (Fen Bilimleri Kolejleri Kurucusu)  bir dostumdan duyduğum en güzel ve kesin sözdür.

Çetinoğlu: Bir de şu mesele var: Müzik öğretmeninin yalnızca bir müzik âletini çalmayı biliyor olması yeterli mi? Ayrıca hangi seviyedeki okulun müzik öğretmeninden bahsediyoruz? Anaokulu, ilk, orta, lise?

Ay: Müzik Öğretmeni; ilkokul (Sınıf Öğretmeni giriyor),Ortaokul-Lise’de birer saat var. Elbette, müzik öğretmeni; bir çalgıyı iyi derecede çalabilmelidir. Okul marşlarına, çocuk şarkılarına eşlik edebilmelidir. Çalgısını derse getirmeyen, çalmayan, sadece kaideleri öğreten öğretmenden çocuklara fayda gelmez. Müzik öğretmeni ‘ana çalgısı’ yanında piyano da çalabilmelidir.

Çetinoğlu: Müzik eğitimi meselesi hakkındaki nihâî ve net görüşünüzü lütfeder misiniz?

Ay: Müzik Kurumları ve Müzik Öğretmenliği;  birlikte masaya yatırılmalı, ortak kararlar alınmalıdır. Tek tek düşünüldüğünde, kurumlar arası karmaşa oluşmaktadır. Her kuruma gelen öğrenci; ne olacağını bilmeli, ona göre karar vermeli ve hedefini ona göre çizmelidir. ‘Çok iyi ol(a)mazsam, bâri müzik öğretmeni olurum‘ görüşü yanlıştır/sakattır (ama, ülkemizde geçerlidir) ve kurumlardaki amaçlı müzik eğitimini de zayıflatmaktadır.

Çetinoğlu: Düşünceler güzel. Neler, nasıl yapılmalı?

Ay: Belirlenecek bir yıla göre planlama yapılmalı; kurumların stratejileri, ne yetiştirecekleri belirlenmelidir. Konuya; ‘ şahsî ben’li yaklaşımla, idâreciyim’  diye bakmamak, kurumla alâkalı düşünmek, çözümü kolaylaştıracaktır… Ekonomi yazarı Meliha Okur; ‘vicdan ile akıl arasına cüzdanın girdiği kişiden, gazeteci olmaz‘ demişti. Bunu; çoğunun büyüğü, yaşıtım, arkadaşım, öğrencim olan müzik/sanat alanı akademisyenlerine uyarlayalım; ‘vicdan ile akıl arasına, unvanın/makamın girdiği kişiden sanatkâr olmaz.’ O sebeple;  vicdan ile akıl arasına; unvanı ve makamı sokmayalım, masaya öyle oturalım. O zaman; başarı/üretim/paylaşım mutlaka artacaktır.

Çetinoğlu: Çok sesli müzik’ten kast edilen nedir?

Ay: Çoksesli müzik; ‘dünya üzerinde kökeni eskilere dayanan, orkestra için yazılan ve çalınan müzik‘ olarak tanımlanabilir. Çok kullanılan; Çoksesli müzik; türlü sesleri, kulağa hoş gelecek şekilde dizme sanatına verilen addır’ açıklaması yanlıştır. ‘Kulağa hoş gelmek‘ tâbiri, çoksesli-tek sesli her müzik için geçerlidir. Önemli olan, Türk müziğinin orkestra düzeni içinde de yer alması, özü bozmadan eserler bestelenmesi, sahne sanatı olarak diğer ülkelerde de yer almasıdır. Gelenekli müziklerin/oyunların yaşaması ve yaşatılması her Türk insanının görevi olmalıdır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Müsaadelerinizle paralel bir konuya geçmek istiyorum. Müzik eğitimi verilen okulların öğretim üyelerinin, ‘doçent ve profesör’ unvanı alabilmeleri için yabancı dil bilmeleri şartı aranıyor. Bu konudaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Ay: Son yıllarda, üniversitelerde; konservatuarlar, GSFler, müzik eğitimi bölümleri -problemleri çözülmeden- çoğalıyor… Şimdi de, MEB; öğretmenlerinin gelişmesi için, yüksek lisans ve doktora/sanatta yeterlik yapmalarını engelliyor. Neden? Yetişmiş, kaliteli öğretim üyesi/öğretmen olmadan, sanatta/kültürde ilerleme nasıl sağlanacak? Sürekli programlarla, müzik ders saatleri ile oynanırsa, öğrenciler nasıl gelişecek? Uçak Mühendisliği, Mimarlık, Endüstri Mühendisliği v.b. ile sanat kurumlarını aynı şartlarda zorlayarak, ne kazanılacak? Yanlışları sadece biz mi görüyoruz?

Sanat kurumları açılıyor, ama yabancı dil mecburiyeti sebebiyle (Doktora) Dr./Sy.(Sanatta Yeterlik) yapmış öğretim üyesi hâlâ bulunamıyor. Yüksek lisanstan sonra, sanatında iyi olanlar ilerleme yapamıyor. Yabancı dile önem verip unvan alanlar sanatı bırakıyor. Dr./Sy yapanlar, kurumları/bölümleri açmak için, 2-3 ay içinde Y. Doç. yapılıyor… Sadece göstermelik ve mecburiyetten…

O halde; MEB ve YÖK bir an önce karar vermeli: Sanat mı? Yabancı dil mi? Yoksa sanat ve yabancı dil mi? Biz, üçüncüsünden yanayız ve ısrar ediyoruz…

Çetinoğlu: Öğretim üyesi, araştırma yapmak mecburiyetinde. Araştırma için yerli kaynaklar yeterli olmayabilir. Yabancı kaynaklar üzerinde araştırma yapmak için yabancı dil bilmek şart. Meseleyi ‘o mu bu mu?’ Yâni ‘sanat mı yabancı dil mi?’şeklinde keskinleştirmek yerine oran belirlenmesi düşünülebilir mi? Doçent ve daha sonra profesör olabilmek içen sanat dalında 100 üzerinden bilfarz 60, yabancı dil alanında 40 puan veya daha farklı oranlar belirlenemez mi? Veya yabancı dil bilmeyenlere Doçent, Profesör unvanı verilir de… yabancı dil biliyorsa derece veya kıdem alır, maaşı daha yüksek olur vs.

Ay: Çok haklısınız. Bunu 2011’de YÖK Y. Doç.ler çalıştayında rapor olarak sunduk; %70-75 bilim/sanat+%30-25 Yabancı Dil=60-65 olsun diye.  Birçok sanatkâr arkadaşım yurt dışına çıkmıyor veya çıktığında kendisini ifâde edecek yabancı dil bilgisine sâhip. Ama, o kadar çok YÖK Başkanı değişiyor ki, alınan kararlar depolarda kalıyor. Zaten, %90’nın görüşü şu; Konservatuarların, üniversite sistemi içine alınması ve unvan kavgası sanatı/üretimi gölgeledi…

Çetinoğlu: Yrd. Doç. Dr. Unvanı kaldırıldı dendi, oysa yeni unvan getirildi. Doç. olmak için puan 55 oldu. Yabancı dil, genç yaşta daha kolay öğrenilir.  Öyle zannediyorum ki Yrd. Doç. Dr. olduktan sonra dil öğrenmek, biraz zorlaşır.

Ay: Haklısınız.50 yaşından sonra olmuyor. Akademik yürümek isteyen yürüsün, problem yok. Profesörlerimiz var ama hâlâ Nida Tüfekçi’nin, Orhan Borar’ın, Adnan Saygun’un, Alaeddin Yavaşça’nın ve benzerlerinin yerleri dodurulamıyor. Ve, maalesef yayınlanmış; eserler/kitaplar  yok…

 

Çetinoğlu: Şahsî görüşüme göre daha vahim bir durum var: Doçent ve profesör olmak için yabancı dil bilmek şart da, Türkçe bilip bilmediğine bakılmıyor. Konuşurken, yazarken imla ve telaffuz hatâları yapılıyor. Aynı noksanlığı sahne sanatkârlarında da görmekteyiz.  İnsanlarımız sahne sanatkârlarından, öğrencilerimiz hocalarından etkileniyorlar. Türkçemizin yanlış kullanılması kötü örnekler sebebiyle geometrik diziler hâlinde artıyor. Hangi ‘de’ ve ‘da’ takılarının nerede bitişik nerede ayrı, ve nerede (‘) ile ayrılmasını bilmeyenler akademisyen o kadar çok ki…

Ay: Ne kadar doğru. Yıllardır, bu konuda yazıyorum. Türkçe bilmeyen Profisörler, köşe yazarları çok fazla. Türkçeyi konuşamayan, yazamayan, hitâbeti zayıf kişiler; Türk kültüründen, medeniyetinden bahsediyor!…Özellikle; müzik alanı insanlarımız, siyâsîlerimiz bu konuya çok dikkat etmeliler.

Çetinoğlu: Abdülkadir Merâgî’den, Hacı Ârif Bey’e, Kemânî Tatyos Efendi’den Artaki Candan’a… Türk müziğimizin güzelim şarkılarının güftesini hatâsız okuyabilen kaç sanatkârımız kaldı? Özel ve devlet televizyonlarında spiker ve sunucular Türkçemizi katlediyorlar…Özür dilerim Efendim… ‘Hariçten gazel’ oldu… Bunları başka bir sohbetimizde ele alırız. Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajınız varsa, lütfeder misiniz?

Ay: Bu ülkede ‘şaşırmamak’ elde değil. Son kabul edilen 7100 Sayılı kanundaki bir madde, Cumhurbaşkanımızın; ‘kültür/sanatta geri kaldık, başarılı olamadık’ sözünü ispat eder gibi; Madde 3-Kurul bünyesinde Yönetim Kurulu kurulur. Yönetim Kurulu, Üniversitelerarası Kurul Başkanı ile fen-mühendislik, sağlık ve sosyal bilimler alanlarından üçer üye ve güzel sanatlar alanından bir üye olmak üzere toplam on bir üyeden oluşur.’ Olacak iş değil!…

45 Konservatuar, 25 Müzik Eğitimi Bölümü, 55 AGSL, 40 GEF ve son olarak Müzik ve GSÜ bile  kurmuşsunuz; amaneden Güzel Sanatlar alanından da 3 üye değil de 1 üye?’ sorusunun cevabı yok! Demek ki, sanat  alanı; sağlık, sosyal, fen-mühendislik alanlarından daha önemsiz? TBMM’de,sanat alanından da 3 üye olsun  teklifi yapıldı‘, ama kabul edilmedi.

Ayrıca, Cumhurbaşkanımız; ‘kültür ve sanatı önceleyeceğiz‘ diyor, ama hâlâ; Kültür ve Turizm Bakanlığı Koroları/Toplulukları/Orkestraları, Devlet Opera ve Balesi, Cumhurbaşkanlığı Devlet Senfoni Orkestrası, Devlet Tiyatroları v.b. ile   Üniversiteler Devlet Konservatuarları /TMDK/DTMK’da, 2914 Sayılı Yükseköğretim Personel Kanunu’nun 15. Maddesi uyarınca,  TİP Sözleşmesi ile çalışan Devlet Sanatkârları ve Sanatçı Öğretim Elemanlarına/Üyelerine,  yıl içinde verilen 6 ikramiye (teşvikle birlikte) maaşlara katılarak, emeklilik ikramiyesine ve ücretlerine /maaşlarına yansıtılamıyor. Gösterge  rakamı Başbakanlık Müsteşar Yardımcıları seviyesine (6400), (TRT sanatçıları gibi) yükseltilemiyor. Sürekli Yusuf Nalkesen’in Hicaz şarkısını okuyoruz!; ‘Bülbülün çilesi yanmakmış güle, ömürler geçiyor ağlaya güle

Yrd. Doç. Dr. GÖKTAN AY

4 Mart 1957 târihinde Artvin’in Ardanuç ilçesinde doğdu.

İlk, orta, lise tahsilini babasının öğretmen olarak bulunduğu Tokat’ta tamamladı. 1974’de Kültür Bakanlığı Halk Dansları Eğitim Merkezi’nde göreve başladı. Aynı zamanda Gazi Üniversitesi Müzik Bölümüne devam etti. 1975 yılında İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kurulması ile Temel Bilimler Bölümü’nün imtihanını kazanarak İstanbul’a geldi. Konservatuarın ilk öğrenci ve mezunlarından oldu. Bilim imtihanından sonra ‘asistan’ olarak göreve başladı. 1982 yılında Konservatuarın YÖK yasası ile İstanbul Teknik Üniversitesi’ne (İTÜ) bağlanması ile okutman, 1985 yılında sanatkâr öğretim elemanı, 1987 yılında Yrd. Doç. unvanlarını, devam etmekte olduğu yüksek lisans ve doktora programlarını tamamlayarak 1988 yılında ‘Doktor’ unvanını aldı.

Konservatuarda Türk Halk Oyunları (THO) Bölüm Başkan Yardımcılığı, Ana Sanat Dalı Başkanlığı, Çalgı Eğitim Bölümü Başkan Yardımcılığı, Konservatuar Yönetim Kurulu Üyeliği, Konservatuar Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Türk Musikisi Vakfı, Folklor Kurumu, İTÜ Türk Mûsîkîsi Devlet Konservatuarı Mezunları Derneği, Unesco Cid (Uluslararası Dans Konseyi) Danışma Kurulu Üyeliği, Başbakanlık Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü (GSGM) Türk Halk Müziği Danışma Kurulu, Başbakanlık GSGM THO Federasyonu Gözlemciliği, İTÜ TMDK Mezunları Derneği üyesidir.

Radyo ve televizyonlarda programlar yapmakta, 1980 yılından bu yana, dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlanmaktadır. Son 4 yıldır internethaber.com da eğitim/kültür/sanat üzerine güncel yazılar yazmaktadır.

Folklora Giriş, Folklor (Halkbilim), Sempozyum kitapları (10 adet)  yayımlandı.

23 yıldır, her Mayıs ayı boyunca,  ‘İstanbul Türk Müziği Günleri’ adlı özgün ve tek Türk Müziği Festivali’ Genel Sanat Yönetmenliği’ni, ‘Ulusal ve Uluslar arası Sempozyumları’ editörlüğünü yapmaktadır.

 

 

 

Bir Propaganda Malzemesi Olarak Tarih

Öncelikle 59 günlük bir sürede örnek bir operasyonla ve az hasar, bol beceriyle Zeytin Dalı Harekâtı‘nı icra eden Türk Ordusu ile son vuruşmanın olacağı Afrin Merkezi‘ni PYD / YPG unsurlarının 4-5 gün önceden boşaltmasını sağlayan Türk Diplomasisi‘ni başarılarından ötürü tebrikliyorum. Darısı Menbiç ve Süleyman Şah Türbe toprağı, Tel Abyad, Resulayn, Kamışlı, Amude, Haseki, Dirik‘e…

Afrin Harekâtı‘nın 18 Mart’ta bitirilmesi de bence tarihî hafızanın varlığı açısından önemli. Zaten kahraman askerlerimiz de zaman zaman I.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sırasındaki duruşumuzun fotoğraf karelerini birebir tekrarlayan zafer pozları verdiler. 15 Temmuz sendromu böylelikle tamamen atlatılmış oldu.

Çanakkale Deniz Zaferi‘ni böyle bir askerî ortamda ve adeta sivillerin televizyonlara kurduğu strateji masalarında harita önlerinde teneffüs eden halkımız bu yıl kutlamaların hakkını verdi. Malûmunuz hava durumu gibi yıl yıl değişebiliyor kutlayıp kutlamama katsayımız.

Seneyi Çanakkale ile Afrin‘i birlikte kutlayacaklara erken tavsiyeler:

1.      Çanakkale savunma savaşıdır, Afrin taarruz hamlesi.

2.      Onsekiz Mart deniz zaferidir, Afrin 18 Mart; kara.

3.      Kara Savaşları Gelibolu’da 9 ay sürdü ve onbinlerce kayıp verdik, verdirdik; Afrin’de 2

ayda onlarca şehit verdik, binlerce kayıp verdirdik.

4.      Denizden ve karadan “Çanakkale Geçilemez” dedirttiğimizde takvimler 9 Ocak 1916’yı

gösteriyordu. Bu tarihten tam 2,5 yıl sonra yani 13 Kasım 1918’de aynı Düşman (İngiliz, Fransız, İtalyan) Donanması bu kez yenilenmiş yüzüyle Çanakkale Boğazı’nı geçip İstanbul Boğazı’na demirledi. Bu fiilen işgaldi, resmî işgal ise 16 Mart 1920.

5.      Bu acı olaydan 1 ay – 1 hafta sonra yani 19 Aralık 1918’de Hatay Dörtyol’da (Afrin’e 1,5

saatlik mesafe, 100 km. kuzeybatısı) atılan ilk kurşunla fiilen, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a atılan il adımla da resmen Kurtuluş Savaşımızı başlatmış olduk.

6.      Çanakkale’deki 75 binlik kaybımıza rağmen Balkan Savaşları bozgununda yerle yeksan

olan Millî Moralimiz zirve yapmış ve yeni savaşların hakkından gelebilecek bir İrade doğmuştur.

7.      Çanakkale ile birlikte I.Cihan Harbi’ndeki savaşlar zincirinin asıl hazırlayıcısı Enver Paşa’yı

ve bu savaşların parlayan yıldızı Mustafa Kemal’i en başta hatırlamak lazım. İstiklâl Harbimizde ise Atatürk başrolde, Enver ise kendi dışta kaldığı halde ekibiyle içeride destekçi vaziyetindedir. Hak sahibine hakkını vermek başarıyı bereketlendirir.

8.       Çanakkale’yi tamamen menkıbe – rivayet kültürüne boğarak Mayın Gemimizin dikine

serpme stratejisini, 70 metre derinliğe kadar indirebildiğimiz denizaltı engel ağını, Telsiz İstasyonumuzun düşman şifrelerini çözerek yanıltıcı muhabere tekniği geliştirmesini unutturmamaktır savaştan ders çıkarmak. Kendi mühimmatımız dışındaki tedarikçilerle Afrin Harekâtı sırasında yaşadığımız sıkıntıları ve terör örgütü dediğimiz güçlerin Reyhanlı’ya veya Kilis’e attığı roketleri – füzeleri karşılayacak bir hava savunma sistemimizin bile olmadığını unutmayalım

9.      Çanakkale’yi anma adına ölülerin arkasından lokma dağıtma âdetine benzer kuru ekmek

ve hoşaf dağıtma işinden vazgeçelim, işi sulandırmayalım. Ordunun ikmal ve lojistiğinin zayıfladığı anlar olabilir; örnek alınacak olan kuvvetli zamanlarıdır. Yoksa burda da ‘bir lokma, bir hırka’ kokusu mu sezdi birileri?

10.  Dikkatli olun; son yıllarda ülkemizde her türlü değer üzerinden dolandırıcılık alışkanlığı

peydahlandı. Dombili seneye Uruguay’dan kutlamalar için gelecektir, bahse girerim.

 

 

…… Kıbrıs Dosyası ……(BM ve AB tarih sürecinden yansımalarıyla)(1)

”Geçmişi ne kadar çok unutursak, geleceği korumak o kadar zor olur…”

(Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK)

 

Değerli okur;

1960’lı yıllardan bu güne devam eden Kıbrıs sorunu, aslında 20 Temmuz 1974 tarihinde çözülmüştür.

Ancak gerçek olan şudur ki! Bu adanın stratejik konumu itibariyle tarih boyunca emperyalist güçlerin eli kulağı bir şekilde bu adada olmuş ve olmaya devam etmektedir.

Ülkemize 65 km mesafede olan bu önemli ada; Türkiye için de hem tarihi, hem de stratejik yönden çok önemlidir. 307 yıl boyunca adanın hâkimi olan atalarımızdan, Osmanlı’dan sonra geçen uzun yıllar boyunca; adanın hâkimiyeti üzerinde pek çok oyunlar oynanmış ama hiçbir dönemde; ne Türkiye, ne de Kıbrıs Türk Halkı bu oyunlara geçit vermemiştir.

Ada da; şu anda mevcut durum itibariyle iki kesimli, iki ayrı devlet temelinde oluşan, 44 yıldır devam eden bir barış, çatışmasızlık dönemi vardır.

Kıbrıs Türk Halkı 1983 yılında kurmuş olduğu, ona anasının ak sütü gibi helal olan, K.K.T.C’inde anavatan Türkiye’nin de desteği ile giderek güçlenmekte, kendi iradeleri doğrultusunda seçmiş oldukları hükümet temsilcilerinin yönetiminde özgür ve egemen olarak yaşamaktadır.

Adanın yarı buçuğunu temsil eden Rum’lar da Güney Kıbrıs’ta aynı tercih ile yaşamaya devam etmektedirler.

Ancak 50’li yıllardan beri ada tarihinde Kıbrıs Türk’ünün yaşadığı onca acılı yılları görmezden gelen uluslararası camia ne yazık ki, bu ada parçasında yaşanan tarihi ve hukuki gerçekleri görmezden gelmeye devam etmekte; adada adaletli bir çözümün sağlanabilmesi için atılacak her adımı Türkiye ve Kıbrıs Türk Halkından beklemektedir!

Çünkü Kıbrıs’ta mevcut durumun asıl müsebbibi olan Rum tarafı ve ardındaki güç Yunanistan; gayrı yasal da olsa 1963 yılından, bugüne değin adada istediği her şeyi elde etmiş, hedefinde adanın tamamını ele geçirmek vardır!

Kıbrıs Dosyası adı verdiğim bu yazımda:

Türk Milletinin, ”Kıbrıs Milli Davamız” adını vermiş olduğu bu gerçeğin uluslararası camiada nasıl görüldüğünü, yakın tarihimizde adada yaşanan olayları; Kıbrıs konusuyla ilgili bilgilerim çerçevesinde, ardımda kalan 44 yılda yaşadıklarım/gördüklerim/tanıklığını yaptığım gerçeklerin sesiyle anlatmaya çalışacağım.

Şimdi aralayalım Kıbrıs Dosyasının kapağını ve tarihin sesi anlatmaya başlasın o günleri:

‘ Kıbrıs Milli Davamızın’, BM ve AB Sürecinden Tarihsel Yansımalar!

 

2009 yılında; ülkemizin ve K.K.T.C’nin geleceğini ilgilendiren hayati öneme haiz meselelerin tartışıldığı, bizleri ve dünyayı hala etkisi altında tutmaya devam eden ekonomik krizin her iki ülkede de yoğun bir şekilde hissedildiği bu dönemde; 64’üncü Dönem Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu toplantıları da yapılmıştı.

22-25 Eylül 2009 tarihleri arasında yapılan bu toplantılar kapsamında New York’ta bulunan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Başbakanı Tayyip Erdoğan; 24 Eylül 2009 tarihinde, nükleer silahsızlanma konusunun görüşüldüğü ve ABD Başkanı Obama’nın başkanlık yaptığı Güvenlik konseyinin liderler zirvesinde bir konuşma önemli bir konuşma yapmış;  genel kurula hitap eden Başbakan Erdoğan’ın konuşma metninin içeriğinde değinilen en önemli nokta Kıbrıs konusu olmuştu!

Başbakan Erdoğan, Kıbrıs konusunda BM çatısı altında varılacak çözümün en geç 2010 bahar aylarında referanduma götürülmesi gerektiğini açıklayarak, şunları ifade etmişti:

”Bu yılsonuna kadar kapsamlı çözüme ulaşılması mümkündür. Tarafların uzlaşamadığı noktalarda BM Genel Sekreteri’nin devreye girmesi gerekir. Hedefimiz; varılacak çözümü en geç 2010 yılı bahar aylarında referanduma götürmek olmalıdır. Ancak yine Rum uzlaşmazlığı yüzünden çözüm bulunamazsa, KKTC’nin uluslararası alandaki statüsünün normalleştirilmesi artık engellenemez”

Ancak, bu konuşmanın üzerinden geçen 9 yıllık bir sürece rağmen; ne Rum tarafının uzlaşmaz durumu değişti! Ne uluslararası toplum, çözüm adına hakkaniyetli bir plan üretti! Ne de, Türkiye, K.K.T.C’nin uluslararası arenada tanınması yönünde bir girişimde bulundu!

DEVAM EDECEK

 

 

Karşıtlık ve Yalakalık Körlüğü

“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilafa düşmeyin.” sözünde yatan muhteşem mana kavranıp eyleme dökülse ne görüşülecek gündemi olmadığı için formaliteden açılıp kapan İsviçre Meclisini ne de yeryüzü nimetlerini kardeşçe paylaştığı söylenen Bhutan Krallığını örnek göstermeye gerek kalacaktır.

Bir fikre, kişiye, siyasete, olaya taraftarlığımız ya da muhalifliğimiz bizi kör ediyor. Kişiliğimizi yok ediyor, yükümüzü artırıyor.

İnsanlar bir fikre, düşünce sistemine, ekole taraftar olabilir. Ancak bu taraftarlık onu yalaka, dalkavuk durumuna düşürmemelidir. Kişi yanlış yapabilir, düşünce yanlış olabilir, bu durumda savunucusu olduğumuz fikrin ağırlığını nasıl kaldırabileceğiz? İnsanlar düşüncelerini değiştirebilir, yanlışlarını kabul edebilir, bu doğaldır. Ancak insanların bağnazlık derecesinde taraftar olması bir hastalıktır. Böyle bir ruh hali, ne kolay tedavi edilebilir ne de böyle bir yük kolay taşınabilir.

Ölümüne karşıtlık ya da muhaliflik de sağlıklı bir ruh hali değildir. Siyasi bir muhalefet sözcüsünün, “Kardeşim biz muhalefetiz, iktidar doğru da yapsa biz eleştirmek, karşı çıkmak zorundayız.” dediğini hatırlıyorum. Bu ne biçim bir mantıktır, bu ne iflah olmaz bir ruh halidir, bu ne hastalıklı ahlaktır? Sürekli karşıt olmak, inanın,  insanın kendisine haksızlığıdır. Hangi psikolojik durum, böyle bir yükü kaldırabilir? Bunun adına her şeyi siyah görmek, kendini karanlığa mahkûm etmek, denebilir.

Hikaye bu. Yaptığı bütün güzel, başarılı işlere rağmen kendini bir türlü beğendiremeyen ve kendisi hakkında sürekli eleştiride bulunan medyaya ders vermek isteyen başbakan, gazetecilere gösteri düzenler. Denizi yürüyerek karşıdan karşıya geçer.  Bu maharetini nasıl eleştireceklerini merak eden başbakan, ertesi günü baktığında, gazetelerde “Başbakan yüzmeyi bilmiyor.” diye başlık atıldığını görür. Buna herhalde “Pes!” denir.

Bir gerçek de bizim ülkemizden paylaşalım: “Cumhurbaşkanı yine aldatıldı mı?” diye başlık gördüm sanal medyada. Dikkatimi çekti, okudum. Cumhurbaşkanı lise öğrencilerine yönelik yaptığı konuşmada: ‘Gençler sigara içmiyorsunuz değil mi? Varsa bu kötü alışkanlığınızı terk edin. Bana söz verenler, bakıyorum bir ay sonra karşılaştığımda leş gibi kokuyor. Bu, çok kötü bir alışkanlık.” Bu sözleri alan gazete Cumhurbaşkanının daha önce bir vesileyle söylediği “Aldatıldım.” lafına alaysamalı bir gönderme yapmış.  Böyle bir yaklaşıma ve anlayışa körlük denir, bel altına vurmak denir.

Söz söylemeden önce eksiksiz bilgi, doğru kanaat edinmek, kendini anlatmadan önce karşındaki anlamak; insani değerler açısından çok önemlidir. İlişkileri kolaylaştırır. Kişileri birbirinden nefret ettirmez, birbirine sevdirir.

“Ben gelmedim kavga için / Benim işim sevgi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim.” dörtlüğünde Yunus Emre, bu manada, nerede ne yapılması gerektiğini de çok yalın ifade etmiş. Tercihlerimiz, yönümüzü belirliyor, eylemlerimizi biçimlendiriyor. Tercihi sevgi olanlar, kör olsalar da gören göze, sağır olsalar da duyan kulağa sahipler. Tercihi kavga olanların, gözleri sağlam olsa da, görmüyor, kulakları duymuyor. Doğaldır ki, dilleri hakikati söylemiyor.

Unutmayalım, gelecek bizim geleceğimiz, hayat bizim hayatımız; tekrarı yok, hayatımızı zorlaştırmayalım. Peşin peşin muhaliflik veya taraftarlık, hayatı zorlaştırmak, kendi saygınlığını azaltmak, kendini bitirmek demektir. Halbuki sevmek öfkelenmekten, kucaklamak ötekileştirmekten daha kolaydır, sağlıklıdır. Biz farkında olmadan zor olana yöneliyor, kendimizi hasta ediyoruz. Ruhumuzu kirletiyor, aydınlığımızı karartıyoruz, geleceğimizi yaşanmayacak hale getiriyoruz.

Stephan Hawking gibi, dünyanın bir gün yaşanmaz hale geleceği için uzayda koloniler kurulması gerektiğine inanmaya, iddia etmeye gerek yok. O kolonin çekirdeği biziz. Doğru yerde, şahsiyetli duruşla koloninin mimarı biz olabiliriz.

 

 

Anayasa Mahkemesi Kararına Nasıl Uydular?

İstanbul’daki bir Ağır Ceza Mahkemesinin, Anayasa Mahkemesine “sen yetkini aştın, verdiğin kararı uygulamıyorum” tavrı Türkiye’de ilk defa yaşanan bir durumdu. Hatta belki de dünyada emsali olmayan bir hukuk garabeti idi.

Şahin Alpay ile Mehmet Altan, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne gibi gazeteci sanıkların yargılandığı dosyada yaşanmıştı bu tuhaf durum.

Gerçi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın, “Ben Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara da uymuyorum, saygı da duymuyorum” sözlerini biliyorduk. (28.02.2016)

Ama bir yerel mahkemenin AYM’ye direndiği ve kararını uygulamadığı ilk örnekti.

Bahsi geçen gazetecilerden birine dahi hiç sempatim olmadı. Ayrıca dosya içindeki bilgilere vakıf olmadığım için, sanıkların suçlu olup olmadıklarına dair bir yorum yapmam söz konusu olamaz. Ancak yerel mahkeme, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları çerçevesinde süreci değerlendirebiliriz.

Hukuk herkes içindir ve herkese lazım.

Bu dava süreci “hukuk devletine” olan inancımızı sarsıyor.

Olay, bu kişileri aşan bir örnek hukuki vaka haline geldi. Yerli veya yabancı herkes bu vaka üzerinden Türkiye’nin hukuk düzeni hakkında olumsuz bir kanaat ediniyor.

Türkiye’nin yargı sistemi dış baskılarla karar alan bir görüntü veriyor.

******************************

AİHM Devreye Girdi

Şahin Alpay vd gazetecilerin dava sürecinde neler var?

Hep yakındığımız uzun tutukluluk hali var.

Anayasa Mahkemesinin davayı geç ele alması var.

AYM’nin işi ağırdan alması, ancak sanıkların AİHM’ne müracaatı ve bunu AİHM’nin kabulü üzerine, harekete geçmesi var.

Dahası, Anayasa Mahkemesi’nin “tutuklamayı gerektirecek hiçbir delil yok, yazı ve konuşmalar suç delili olamaz, bu durumda tutukluluk hak ihlalidir, serbest bırakılmalı” şeklinde değerlendirdiği dosyada Ağır Ceza Mahkemesi AYM kararını uygulamayarak tahliye etmedi.

Üstüne de kısa bir süre sonra, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak hakkında, üçer defa ağırlaştırılmış müebbet cezası verdi.

Bu arada Anayasa Mahkemesi (AYM) kararının uygulanmaması yüzünden tahliye edilmeyen sanıklar bir yandan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvurmuştu. AİHM, AYM kararları uygulanmadığı /AYM etkin bir yargı yolu olmaktan çıktığı için, başvuruyu kabul etti.

Sanıklar diğer taraftan AYM’ye tekrar başvurmuştu, AYM bu defa dosyayı ‘öncelikle’ görüşmeye karar verdi.

AİHM gazetecilerle ilgili kararını 20 Mart Salı günü (bugün) açıklayacaktı.

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, 13 Mart’ta, “eğer mahkemeler Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymazsa, dosyaların doğrudan AİHM’ye gideceğini” açıklamıştı.

Yukarıda anlattığım süreci Taha Akyol’un yazısından alıntılarla özetledim. Taha Akyol “dosyaların doğrudan AİHM’e gitme kararı” için haklı olarak “herkes için en önemli gelişme” olarak değerlendiriyor.

“Bu, dünyaya “Türk Anayasa Mahkemesi etkin bir yargı yolu değildir” diye ilanat yapılması anlamına gelirdi ve fevkalade onur kırıcı olurdu. Yabancı sermaye, yatırım güvenliği, suçluların iadesi falan da ağır yara alırdı.”

AYM, AİHM’den önce davrandı. İkinci defa ‘ihlal’ kararı verdi.

Akabinde Şahin Alpay tahliye edildi. Diğerlerinin de tahliye edilmesi bekleniyor.

******************************

Bu Hukuka Güvenebilir miyiz?

Vatandaşlara öncelikle Anayasa Mahkemesinin “tutukluluk için bile yeterli delil yok” dediği dosyada Ağır Ceza Mahkemesinin üç defa ağırlaştırılmış müebbet cezası vermesini anlatamazsınız.

Siyasi davalarda yaşadığımız bir çelişki türüdür bu.

Müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet cezası istenenler, hatta böyle cezalandırılanların konjonktür değişince beraat kararı ile salıverildiğine dair çok örnek var.

Çünkü siyasi davalarda salt hukuki değerlendirmeler değil, siyasi saikler rol oynar.

Yassıada Mahkemelerinin Ağır Ceza Reisi Salim Başol’un “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” sözü tarihte yerini aldı. Ama daha sonraki yıllarda benzer uygulamaların devam ettiği görüldü.

Hukuk bir gün herkese lazım olabilir. Onun için biz siyasi değerlendirmeler yerine hukukun üstünlüğü ilkesine öncelik vermek zorundayız.

Şahin Alpay’ın tahliye edilmesi, devreye AİHM’nin girmesi ve Avrupa Konseyi Genel Sekreterinin “eğer mahkemeler Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymazsa, dosyaların doğrudan AİHM’ye gideceğini” açıklaması ile mümkün olabildi.

Bu durum Türkiye açısından AB hukuk sistemi ile bütünleşmemizin önemini anlamamız açısından öğretici olabilir.

Ancak bir de, AİHM mekanizmalarını ve AB yetkililerini harekete geçirmeyi başarması mümkün olmayan, sade vatandaşlarımız açısından olaya bakınız.

Bu hukuk sistemimizin güvenilmez olduğu, adil bir yargılama mekanizmasının olmadığını düşünmez misiniz?

***

Çare: Bağımsız ve Adil Yargı

Geçen ay da bir başka olay üzerine Hani Türkiye’de Yargı Bağımsızdı?başlıklı bir yazı yazmıştım.

Almanya’nın önemli gazetelerinden Die Welt’in Türkiye temsilciliğini yapan Deniz Yücel, Türkiye’de “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve terör propagandası yapmak” suçlamasıyla tutuklanmıştı. On ay kadar tutuklu kalan Deniz Yücel için, Cumhurbaşkanı Erdoğan “ajan terörist” olduğunu söylemişti.

Ama bir gün “Merkel ‘tak’ dedi bizimkiler ‘şak’ yerine getirdi.” Yücel tahliye edildi. Özel bir uçakla Almanya’ya uçuruldu.

Anlaşılan bu da bir siyasi davaydı.

Ve Türkiye’yi yönetenler bu tür davaları hukuk çerçevesinde yürütmediği için böyle bedelini ödüyoruz.

Oysaki yapılması gereken belli. Dost ve düşmanı Türkiye’de bağımsız ve adil yargılama yapan mahkemeler olduğuna inandıracak bir yargı sistemini tesis etmek.

 

 

Doğmayana Sorulur’mu?

Peki öyleyse nedir bu bilinmez Kader

Bunu düşünen herkes ister istemez der

 

Neden sormadınız getirmeden dünyaya beni

Diyen çocukların şaşkına döner ebeveyni

 

Oysa durup düşünse çocuk kendini şöyle biraz

Bahane mahane kalır mı hiç edecek itiraz

 

Hangi ülkede doğmak istersin söyle çocuğum

Nasıl bir ortamda istediğin nasıl bir durum

 

Hangi millet ve kavim içinde doğmak isterdin dünyaya

Yoksa indirilmek istediğin yer sakın olmasın aya

 

Ya siyah bir akrep olarak getirilseydin dünyaya

Taş kovuklarında ister miydin bir ömür kalmak yaya

 

Ya solucan olarak yaratılsaydın toprak içinde

Ayaklar altında ezilseydin durmadan hattA Çin’de

 

Ya bir maymun ya bir domuz veya bunlardan herhangi biri

Ormanda daldan dala ciyak ciyak yiyen leşleri

 

Veya yaratılsaydın bir eşek bir katır üstünde semeri

Yıllarca yük altında gidip gelseydin ileri geri

 

Ya olsaydın bir kara taş duymaz görmez her şeyden habersiz

İnsanla karşılaştırılması mümkün olmayan değersiz

 

Öküz olarak getirilip düşseydin önüne karasabanın

Kara sular yürüseydi de ayak sürüseydi ayak tabanın

 

Kısaca herhangi bir hayvan olarak gelseydin dünyaya

İnsan olmak için yine de kalmaz mıydın daima yaya

 

Velhasıl sorulmaz kula ne isteyip istememesi

Nasıl sorulsun ki henüz okunmuyorken esamesi

 

Doğmayana sorulur mu soru henüz değilken bir yaratık

Bırakın bundan böyle sözde akıllıca soruları artık

 

Yüce Yaratan tercih etmiş olmanı senin insan

Bu ne büyük bahtiyarlık ey kul eğer bir anlasan

 

Muhatap oldun kâinatın Yüce Rabbine ebediyyen

Edildin artık ey insan mahlûkatın en şereflisi sen