13.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 632

Anayasa Mahkemesi Kararına Nasıl Uydular?

İstanbul’daki bir Ağır Ceza Mahkemesinin, Anayasa Mahkemesine “sen yetkini aştın, verdiğin kararı uygulamıyorum” tavrı Türkiye’de ilk defa yaşanan bir durumdu. Hatta belki de dünyada emsali olmayan bir hukuk garabeti idi.

Şahin Alpay ile Mehmet Altan, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne gibi gazeteci sanıkların yargılandığı dosyada yaşanmıştı bu tuhaf durum.

Gerçi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın, “Ben Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara da uymuyorum, saygı da duymuyorum” sözlerini biliyorduk. (28.02.2016)

Ama bir yerel mahkemenin AYM’ye direndiği ve kararını uygulamadığı ilk örnekti.

Bahsi geçen gazetecilerden birine dahi hiç sempatim olmadı. Ayrıca dosya içindeki bilgilere vakıf olmadığım için, sanıkların suçlu olup olmadıklarına dair bir yorum yapmam söz konusu olamaz. Ancak yerel mahkeme, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları çerçevesinde süreci değerlendirebiliriz.

Hukuk herkes içindir ve herkese lazım.

Bu dava süreci “hukuk devletine” olan inancımızı sarsıyor.

Olay, bu kişileri aşan bir örnek hukuki vaka haline geldi. Yerli veya yabancı herkes bu vaka üzerinden Türkiye’nin hukuk düzeni hakkında olumsuz bir kanaat ediniyor.

Türkiye’nin yargı sistemi dış baskılarla karar alan bir görüntü veriyor.

******************************

AİHM Devreye Girdi

Şahin Alpay vd gazetecilerin dava sürecinde neler var?

Hep yakındığımız uzun tutukluluk hali var.

Anayasa Mahkemesinin davayı geç ele alması var.

AYM’nin işi ağırdan alması, ancak sanıkların AİHM’ne müracaatı ve bunu AİHM’nin kabulü üzerine, harekete geçmesi var.

Dahası, Anayasa Mahkemesi’nin “tutuklamayı gerektirecek hiçbir delil yok, yazı ve konuşmalar suç delili olamaz, bu durumda tutukluluk hak ihlalidir, serbest bırakılmalı” şeklinde değerlendirdiği dosyada Ağır Ceza Mahkemesi AYM kararını uygulamayarak tahliye etmedi.

Üstüne de kısa bir süre sonra, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak hakkında, üçer defa ağırlaştırılmış müebbet cezası verdi.

Bu arada Anayasa Mahkemesi (AYM) kararının uygulanmaması yüzünden tahliye edilmeyen sanıklar bir yandan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvurmuştu. AİHM, AYM kararları uygulanmadığı /AYM etkin bir yargı yolu olmaktan çıktığı için, başvuruyu kabul etti.

Sanıklar diğer taraftan AYM’ye tekrar başvurmuştu, AYM bu defa dosyayı ‘öncelikle’ görüşmeye karar verdi.

AİHM gazetecilerle ilgili kararını 20 Mart Salı günü (bugün) açıklayacaktı.

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, 13 Mart’ta, “eğer mahkemeler Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymazsa, dosyaların doğrudan AİHM’ye gideceğini” açıklamıştı.

Yukarıda anlattığım süreci Taha Akyol’un yazısından alıntılarla özetledim. Taha Akyol “dosyaların doğrudan AİHM’e gitme kararı” için haklı olarak “herkes için en önemli gelişme” olarak değerlendiriyor.

“Bu, dünyaya “Türk Anayasa Mahkemesi etkin bir yargı yolu değildir” diye ilanat yapılması anlamına gelirdi ve fevkalade onur kırıcı olurdu. Yabancı sermaye, yatırım güvenliği, suçluların iadesi falan da ağır yara alırdı.”

AYM, AİHM’den önce davrandı. İkinci defa ‘ihlal’ kararı verdi.

Akabinde Şahin Alpay tahliye edildi. Diğerlerinin de tahliye edilmesi bekleniyor.

******************************

Bu Hukuka Güvenebilir miyiz?

Vatandaşlara öncelikle Anayasa Mahkemesinin “tutukluluk için bile yeterli delil yok” dediği dosyada Ağır Ceza Mahkemesinin üç defa ağırlaştırılmış müebbet cezası vermesini anlatamazsınız.

Siyasi davalarda yaşadığımız bir çelişki türüdür bu.

Müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet cezası istenenler, hatta böyle cezalandırılanların konjonktür değişince beraat kararı ile salıverildiğine dair çok örnek var.

Çünkü siyasi davalarda salt hukuki değerlendirmeler değil, siyasi saikler rol oynar.

Yassıada Mahkemelerinin Ağır Ceza Reisi Salim Başol’un “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” sözü tarihte yerini aldı. Ama daha sonraki yıllarda benzer uygulamaların devam ettiği görüldü.

Hukuk bir gün herkese lazım olabilir. Onun için biz siyasi değerlendirmeler yerine hukukun üstünlüğü ilkesine öncelik vermek zorundayız.

Şahin Alpay’ın tahliye edilmesi, devreye AİHM’nin girmesi ve Avrupa Konseyi Genel Sekreterinin “eğer mahkemeler Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymazsa, dosyaların doğrudan AİHM’ye gideceğini” açıklaması ile mümkün olabildi.

Bu durum Türkiye açısından AB hukuk sistemi ile bütünleşmemizin önemini anlamamız açısından öğretici olabilir.

Ancak bir de, AİHM mekanizmalarını ve AB yetkililerini harekete geçirmeyi başarması mümkün olmayan, sade vatandaşlarımız açısından olaya bakınız.

Bu hukuk sistemimizin güvenilmez olduğu, adil bir yargılama mekanizmasının olmadığını düşünmez misiniz?

***

Çare: Bağımsız ve Adil Yargı

Geçen ay da bir başka olay üzerine Hani Türkiye’de Yargı Bağımsızdı?başlıklı bir yazı yazmıştım.

Almanya’nın önemli gazetelerinden Die Welt’in Türkiye temsilciliğini yapan Deniz Yücel, Türkiye’de “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve terör propagandası yapmak” suçlamasıyla tutuklanmıştı. On ay kadar tutuklu kalan Deniz Yücel için, Cumhurbaşkanı Erdoğan “ajan terörist” olduğunu söylemişti.

Ama bir gün “Merkel ‘tak’ dedi bizimkiler ‘şak’ yerine getirdi.” Yücel tahliye edildi. Özel bir uçakla Almanya’ya uçuruldu.

Anlaşılan bu da bir siyasi davaydı.

Ve Türkiye’yi yönetenler bu tür davaları hukuk çerçevesinde yürütmediği için böyle bedelini ödüyoruz.

Oysaki yapılması gereken belli. Dost ve düşmanı Türkiye’de bağımsız ve adil yargılama yapan mahkemeler olduğuna inandıracak bir yargı sistemini tesis etmek.

 

 

Doğmayana Sorulur’mu?

Peki öyleyse nedir bu bilinmez Kader

Bunu düşünen herkes ister istemez der

 

Neden sormadınız getirmeden dünyaya beni

Diyen çocukların şaşkına döner ebeveyni

 

Oysa durup düşünse çocuk kendini şöyle biraz

Bahane mahane kalır mı hiç edecek itiraz

 

Hangi ülkede doğmak istersin söyle çocuğum

Nasıl bir ortamda istediğin nasıl bir durum

 

Hangi millet ve kavim içinde doğmak isterdin dünyaya

Yoksa indirilmek istediğin yer sakın olmasın aya

 

Ya siyah bir akrep olarak getirilseydin dünyaya

Taş kovuklarında ister miydin bir ömür kalmak yaya

 

Ya solucan olarak yaratılsaydın toprak içinde

Ayaklar altında ezilseydin durmadan hattA Çin’de

 

Ya bir maymun ya bir domuz veya bunlardan herhangi biri

Ormanda daldan dala ciyak ciyak yiyen leşleri

 

Veya yaratılsaydın bir eşek bir katır üstünde semeri

Yıllarca yük altında gidip gelseydin ileri geri

 

Ya olsaydın bir kara taş duymaz görmez her şeyden habersiz

İnsanla karşılaştırılması mümkün olmayan değersiz

 

Öküz olarak getirilip düşseydin önüne karasabanın

Kara sular yürüseydi de ayak sürüseydi ayak tabanın

 

Kısaca herhangi bir hayvan olarak gelseydin dünyaya

İnsan olmak için yine de kalmaz mıydın daima yaya

 

Velhasıl sorulmaz kula ne isteyip istememesi

Nasıl sorulsun ki henüz okunmuyorken esamesi

 

Doğmayana sorulur mu soru henüz değilken bir yaratık

Bırakın bundan böyle sözde akıllıca soruları artık

 

Yüce Yaratan tercih etmiş olmanı senin insan

Bu ne büyük bahtiyarlık ey kul eğer bir anlasan

 

Muhatap oldun kâinatın Yüce Rabbine ebediyyen

Edildin artık ey insan mahlûkatın en şereflisi sen

 

 

Kabulünün 97. yıldönümü vesilesiyle İsa Kocakaplan ile İstiklal Marşı Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: İstiklal Marşları hakkında umûmî bir değerlendirmenizle sohbetimize başlayabilir miyiz?

İsa Kocakaplan: Türk milleti milâttan önceye çıkan uzun târihi boyunca çeşitli devletler kurmuş, dünyanın o zaman bilinen büyük bölümlerine hükmetmiştir. Milletimizin bin yılları bulan bir devlet geleneği vardır.

Günümüz devletleri arasındaki protokol ilişkilerinde, her devletin millî marşı çalınmaktadır. Ancak bu, 18-19. yüzyıllarda ortaya çıkan bir uygulamadır.

Milletimizin tarih boyunca pek çok marşları olmuştur. Ancak bunların hiçbirisini, bugün İstiklâl Marşı’nın yerine getirdiği işlevle mukayese edemeyiz. Onlar, kahramanlık türküleri, mehter marşları şeklinde milletin vicdanında yer almışlardır. Modern devletlerin ortaya çıkışı ile devletlerarası ilişkilerde tören marşları diyebileceğimiz birtakım millî marşlara ihtiyaç duyulmuştu. Bizim millî marşımızın ortaya çıkışında, Fransız millî marşı Marseillaise (Marseyyez)’in bir ölçüde etkisi olmuştur. 1792’de yazılan, 1795 ve 1879’da Fransız millî marşı olarak kabul edilen Marseyyez, 1920’li yıllarda Türk İstiklâl Marşı’nın yazılmasında örneklik yapacaktır.

Çetinoğlu:Sadece örneklik… Benzerlik söz konusu olmasa gerek.

Kocakaplan: Kesinlikle en ufak bir benzerlik yoktur. Şekil itibâriyle yoktur, duygu itibâriyle yoktur, ifâde ettiği mânâ itibâriyle yoktur.

Çetinoğlu: Şartlar itibâriyle de benzerlik olmasa gerek… İstiklal Marşımız, hangi şartlarda yazıldı?

Kocakaplan:1919 Mayıs’ından itibâren Anadolu’da başlayan Millî Mücâdele, gerçekten destanlara özgü bir ruh hâli ile devam ediyordu. Üstün düşman kuvvetleri karşısında mücâdele veren imanlı Mehmetçiğin mücâdelesi, dünya durdukça dillerde tekrarlanmalı ve yeni yetişen Türk gençleri, yaşadıkları vatan topraklarının hangi ruhla ve hangi kayıplar pahasına elde tutulduğunu bilmeli idiler.

Çetinoğlu: İstiklal Marşı yazılması fikri nasıl belirdi?

Kocakaplan:1920 yılı sonlarına doğru Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Kumandanı Albay İsmet (İnönü) Bey, Millî Eğitim Bakanı Dr. Rıza Nur Bey’e başvurarak ‘Millî heyecanı koruyacak, millî azim ve imanı mânen besleyerek zinde tutacak bir millî marş’ın hazırlanmasını‘ teklif etti.

Teklif Millî Eğitim Bakanlığı tarafından benimsendi ve millî marş yarışmasının açıldığı bir genelge ile bütün ülkedeki okullara duyuruldu. 7 Kasım 1920 târihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlanan bir duyuru ile de yarışma ‘Türk şâirlerinin nazar-ı dikkatine‘ sunuldu. Yarışmaya gelen eserler 23 Aralık 1920 târihinde bir edebî heyet tarafından değerlendirilecek ve birinci gelen esere 500 TL ödül verilecekti. Şiiri besteleyecek besteci için de 1000 TL tutarında ödül belirlenmişti.

Yarışmaya 724 şiir gelmişti. Ancak komisyon bu şiirlerden hiçbirini, içinde bulunduğumuz mücâdeleyi bütün ruhuyla yansıtan ve millî marş olabilecek özellikte bulamamıştı.

TBMM’de Burdur milletvekili olarak bulunan Mehmet ÂkifBey, bu yarışmaya katılmamıştı. Âkif’in yarışmaya, para ödülü bulunduğu için katılmadığı, hâlbuki böyle bir marşın ancak Âkif tarafından yazılabileceği herkes tarafından söyleniyordu. O sırada Millî Eğitim Bakanlığı görevine getirilen Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey de aynı düşüncede idi. Âkif’in yakın arkadaşı Hasan Basri (Çantay) Beyle görüşerek, O’nu yarışmaya katılmak için ikna etmesini istedi. Ardından kendi el yazısı ile Âkif e bir mektup yazdı.

Çetinoğlu: Mektubun metni biliniyor mu?

Kocakaplan:Bililiniyor. Mektup şöyle idi:

Pek Aziz ve Muhterem Efendim,

İstiklâl Marşı için açılan müsâbakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izâlesi için pek çok tedbirler vardır. Zât-ı üstadânelerinin matlup şiiri vücuda getirmeleri, maksadın husulü için son çâre olarak kalmıştır. Asil endişenizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyiç vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve tekrar eylerim efendim.’

Umur-ı Maarif Vekili Hamdullah Suphi.

Hamdullah Suphi Bey, bu mektubu ile İstiklâl Marşı gibi milleti heyecâna getirecek bir şiirin ancak Mehmet Âkif tarafından yazılabileceğini açıkça belirtiyor ve O’nu yarışmaya katılmaktan alıkoyan ödül konusunun -Âkif, ‘Ödül için İstiklâl Marşı yazılmaz.’ diyordu- bir şekilde çözümlenebileceğini söylüyordu. Mektuptaki son derece saygılı üslûp da, devlet adamları ile sanatkârlar arasında o zamanlar nasıl bir yüksek anlayışın hüküm sürdüğünü göstermektedir.

Hamdullah Suphi’nin bu mektubu 5 Şubat 1921 târihini taşıyordu. Bu arada Hasan Basri Bey, Âkif’i İstiklâl Marşı yazmaya ikna etmiş ve bugün elimizde bulunan 41 mısralık dev eser 7 Şubat 1921 günü tamamlanmıştı.

Çetinoğlu: İstiklal Marşı’nın yazıldığı dönemde, -yine o dönemin ifâde tarzıyla- memleketin manzara-i umûmiyesi nasıldı?

Kocakaplan: Mayıs 1919 târihinden itibaren Anadolu’da yürütülmeye başlanan Türk İstiklâl Mücâdelesi öylesine aykırı kuvvetler arasında cereyan ediyordu ve Mehmetçik İngiltere, Fransa, İtalya başta olmak üzere Yunanistan, yerli Rumlar ve Ermenilerle öylesine zor şartlar içinde savaşıyordu ki, yapılan hemen her muharebe bir destan mâhiyetini kazanıyordu.

Bir taraftan devrin en güçlü devletlerine karşı varlık yokluk mücâdelesi verdiği yetmiyormuş gibi, bir yandan da bin yıldır İran’dan Orta Avrupa’ya bütün milliyet ve inanışları muhâfaza eden, onları 10. asırdan 20. aşıra taşıyan Türk, adalet gölgeli kanatları altında varlıklarını devam ettirebilmenin sağladığı Rumlar ve Ermeniler tarafından şimdi sırtından hançerleniyordu.

Âkif’in Çanakkale şiirinde söylediği;

Yedi iklimi cihanın duruyor karşında                                                                   Ostralya’yla beraber bakıyorsun Kanada                                                                           Kimi Hindû kimi yamyam kimi bilmem ne belâ                                                                Hani tâûna da züldür bu rezîl istilâ

dediği süreç, bu müşfik millete dayatılan Sevr Antlaşması ile bir imha noktasına doğru hızla götürülüyordu.

Ve Misak-ı Millî (millî yemin) sınırları içinde Türk milleti, küllerinden doğan kaknüs gibi yeniden ayağa doğruluyor, boğulmak istenen istiklâlini dişi ve tırnağı ile yeniden kazanıyordu.

Bu destanî doğruluş, yankısız kalamazdı. Bir İstiklâl şarkısı ortaya çıkmalı, sonraki Türk nesilleri bu şarkıyı terennüm ederken dimağlarında istiklâlin lezzetini ve sorumluluğunu duymalı idiler…

Genelkurmayın isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı ‘millî heyecanı koruyacak, millî azim ve imanı mânen besleyerek zinde tutacak‘ bir millî marş ortaya çıkarmak için harekete geçti. Az önce özetlediğim gelişmelerden sonra Mehmet Âkif’in yazdığı şiir TBMM’de okundu.

Çetinoğlu: Meclis’te tartışmalar olduğu biliniyor.

Kocakaplan: Evet. Fakat Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa tartışmaların uzamasına mâni oldu.

Çetinoğlu: Asıl heyecan şiirin Meclis’te okunuşu sırasında yaşanmış olmalı. O safhaya geçebilir miyiz?

Kocakaplan: İstiklâl Marşı ikinci olarak, TBMM’nin ikinci toplantı senesinin ilk celsesinde 1 Mart 1337 (1921) târihinde gündeme gelir. Meclis Reisi yine Mustafa Kemal Paşa’dır.

Karesi (Balıkesir) Milletvekili Hasan Basri Bey, İstiklâl Marşı güftesinin Hamdullah Suphi Bey tarafından kürsüden okunmasını isteyen önerge verdi.

Bu önerge üzerine Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey kürsüye gelir. Önce İstiklâl Marşı Yarışması sürecini kısaca özetler. Yarışmaya katılan şiirler arasından 7 tanesinin uygun bulunduğunu ifâde eder. Konuşmasının devamında kendisinin Mehmet Âkif Beyin şiirini desteklediğini belirten şu cümleler yer alır:

Vekâletimiz, yapmış olduğu tedkikatta fevkalâde kuvvetli bir şiir aramak lüzumunu hissettiği için ben şahsen Mehmet Âkif Beyefendi’ye müracaat ettim ve kendilerinin de bir şiir yazmalarını rica ettim. Kendileri çok asil bir endişe ile tereddüt gösterdiler. Bilirsiniz ki bu şiirler için bir ikramiye vaat edilmiştir, hâlbuki bunu kendi isimlerinetakrib etmek arzusunda bulunmadıklarını ve bundan çekindiklerini izhar ettiler. Ben şahsen müracaat ettim. Lâzım gelen tedabiri alırız ve icâbeden ilânı yaparız dedim. Bu şartla büyük dinî şâirimiz bize fevkalâde nefis bir şiir gönderdiler. Diğer altı şiirle beraber nazar-ı tedkikinize arz edeceğiz.

İntihab size aittir. Arkadaşlar reyimi ihsas ediyorum. Beğenmek, takdir etmek hususunda haiz-i hürriyetim. İntihabımı yapmışım, fakat sizin intihabınız benim intihabımı nakzedebilir. Arkadaşlar bu size aittir efendim.

Bu konuşma ile Maarif Vekili (Millî Eğitim Bakanı) Hamdullah Suphi Bey açıkça Mehmet Âkif Bey’in şiiri tarafına ağırlığını koymuş oluyordu. Konuşmanın ardından, Mehmet Âkif Bey’in şiirini okumaya başladı. Bu arada Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa oturduğu sandalyeden kalkmış ve şiiri ayakta dinlemeye hazırlanmıştır.

1 Mart 1921 târihinde İstiklâl Marşı’nın Meclis’te okunacağı sıralarda Türk ordusunun elinde sadece Birinci İnönü Zaferi vardı. 9-11 Ocak 1921 târihlerinde Yunan ordusunun Eskişehir’i ele geçirmek üzere yaptığı saldırı, ordumuz tarafından çok güç şartlar altında durdurulabilmişti. O sıralarda Çerkez Ethem’in ayrılması ile Batı Cephesi hayli zayıflamıştı. 23 Mart 1921 târihinde tekrar başlayacak olan Yunan saldırısı ancak 1 Nisan 1921 târihinde İkinci İnönü Zaferi ile tekrar ters yüz edilebilecektir. İkinci İnönü Savaşı’nda Yunanlılar 15.000 ölü vermişler, buna karşılık Türk ordusundan bin civarında Mehmetçik şehit olmuştur.

Fakat cephe gerisinde pek çok sivil, Yunan askerleri tarafından katledilmiştir. Bilecik ve Söğüt tamamen yakılmıştır. Kazanılan zaferler düşmanın ilerlemesini durdurmaya çalışma çabalarından ibâretti. Yunanlıları asıl yüzgeri edecek Sakarya Zaferinin kazanılmasına daha aylar vardı.

İşte İstiklâl Marşı cepheden böylesine acı haberlerin geldiği bir ortamda mecliste okunuyordu. Milletvekilleri ve bütün halk,mücâdelenin sonucu hakkında gerçekten endişe duyuyorlardı. Bu tereddütlerle dolu ortamda, Âkif’in İstiklâl Marşı, Hamdullah Suphi Bey’in gür sesi ile Mukaddes Meclis çatısı altında bir milletin imanını haykırıyordu. Hamdullah Suphi Bey marşı okumaya başladı:

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Bu ilk mısra milletvekillerinin şiddetli alkışları ile kesildi. Meclis milletin imanı ile buluşmuş, daha doğrusu Âkif, Millî Mücâdele’yi yürüten bu kutlu insanların tereddütleri ile birlikte imanlarını bu benzersiz mısraya dökmüştü. Şiddetli alkışların dinmesinden sonra Hamdullah Suphi Bey marşı okumaya devam etti.

41 mısralık bu iman ve azim destanının okunması bitene kadar, milletvekilleri çeşitli yerlerde çoşarak alkışladılar ve Hamdullah Suphi Bey bu alkış sesleri sırasında okumasını kesmek mecburiyetinde kaldı. İkinci alkış tufanı;

Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl!

mısrasından sonra koptu. Üçüncü, dördüncü kıtalar okundu. Beşinci kıt’anın;

Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın;Kimbilir belki yarın… belki yarından da yakın…

mısralarının ardından milletvekillerinin alkış sesleri yine Meclisi doldurdu. Sonraki kıt’anın;

Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı…

Yedinci kıt’anın;

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ

mısraları alkışlarla kesildi. Aynı kıt’anın;

Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ                                                                  Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ

mısralarının ardından ‘inşallah‘ sadâları yükseldi. Dokuzuncu kıt’anın okunmasından sonra da alkışlar marşın okunmasını yedinci defa kesiyordu. Ve nihayet Hamdullah Suphi Beyin etkileyici sesi Marşın son kıtasını okudu:

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!                                                                 Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl!                                                             Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:                                                                 Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet;                                                                 Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl!

İSA KOCAKAPLAN

1956 yılında, vaktiyle Çankırı’nın, 1995 yılından itibâren Karabük’ün ilçesi olan Eskipazar’da doğdu. İlk ve ortaokulu İstanbul’da okudu. İstanbul, Tunceli ve Kırşehir İlköğretmen okullarında devam eden lise öğrenimini Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulunda tamamladı. 1974-1975 yıllarında Siirt ili Eruh ilçesinde ilkokul öğretmenliği yaptı. 1979’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ile Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerini bitirdi. Çeşitli ortaokul ve liselerde Türkçe/Edebiyat öğretmenliği yaptı. 1990 yılında ‘Yahya Kemal’in Şiirlerinde Edebî Sanatlar‘ isimli tezi ile İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde yüksek lisansını bitirdi ve aynı yıl Kültür Bakanlığı bünyesinde çalışmaya başladı. İstanbul İl Kültür Müdürlüğünde Müdür Yardımcılığı ve adı, 1997’den sonra Ansiklopediler Yayım Müdürlüğü olarak değiştirilen İslam Ansiklopedisi Müdürlüğü görevlerinde bulundu. Şubat 2001-Eylül 2005 târihleri arasında Türk Edebiyatı Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. 2002 Aralık ayında İl Kültür Müdürlüğü Müdür Yardımcılığı görevinden emekliye ayrıldı. O târihten itibaren İstanbul Kültür Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

Daha çok biyografi, metin incelemesi ve deneme türünde eserler veren İsa Kocakaplan’ın Hareket, Divan, Türk Edebiyatı, Orkun, Türk Dili, Millî Folklor, Berceste, Bizim Külliye, Varlık vb. dergilerde çok sayıda makale, inceleme ve röportajları yayımlandı.

Kitap hâlinde yayımlanmış eserleri: *Türklük Mücahidi İsa Yusuf Alptekin (Altan Deliorman ve Abdülkadir Donukla birlikte), *Açıklamalı Edebî Sanatlar, *Cengiz Dağcının Dört Romanı, *Gök Kubbemizin Şâiri Yahya Kemal, *Kırım’dan Londra’ya Cengiz Dağcı, *Namık Kemal, *İstiklâl Marşımız ve Mehmet Âkif Ersoy, *Ziya Gökalp, *Ahmet Hâşim, *Türkü Söyleyen Şehirler; *İki Cihan Arasında-1 Şinasi, *İki Cihan Arasında-2 Ziya Paşa, *İki Cihan Arasında-3 Namık Kemal, *İki Cihan Arasında-4 Abdülhak Hâmid, *İki Cihan Arasında-5 Muallim Naci,  *Tür ve Şekil Bilgisi (Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında) (Mehmet Aça ve Halûk Gökalp’la birlikte), *Kırım’ın Ebedî Sesi Cengiz Dağcı, *Üniversitelerde Türk Dili ve Kompozisyon  (Rekin Ertemle birlikte), *Edebiyat Burcu/ Makaleler, *Yahya Kemal’in Şiirlerinde Edebî Sanatlar.

 

 

İSTİKLAL MARŞI ŞÂİRİ MEHMET AKİF ERSOY

İstiklal Marşı yazarı ve Safahat şâiri Mehmet Akif Ersoy (1873-1936) millî ve dinî hassasiyeti ileri seviyede olan bir şahsiyettir. Millî Mücâdele döneminde şehirleri ve ülkeleri dolaşan Âkif, bir mütefekkir ve bir vâiz vasfıyla bağımsızlık şuurunu milletimize anlatmış, yazdığı İstiklal Marşı ile de milletimizin gönlünde silinemeyecek derecede yer edinmiştir.

Âkif, şâirliğin yanı sıra kuvvetli derecede hâfız, Doğu-Batı musikisine ve spora ilgi duyan çok yönlü bir insandı. Çevresindekiler tarafından hoş sohbetli, zeki ve nüktedan bilinen Âkif, aynı zamanda dostları arasında verdiği sözleri her şartta tutmasıyla tanınmıştır. Bir arkadaşı ile birinin önce ölmesi hâlinde diğerinin onun çocuklarına bakacağına dair sözleşirler. Bu sözden yirmi yıl sonra Âkif, geçim sıkıntısı içindeyken bile sözüne sâdık kalarak vefat eden arkadaşının çocuklarını evinde evlatlarıyla birlikte yetiştirmiştir.

Mehmet Âkif Ersoy’dan bir beyit:

Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın gülerdi âlem.                                             Öyle bir hayat sür ki, mevtin sana hande olsun. Halka mâtem…

 

HASAN BASRİ ÇANTAY ANLATIYOR:

Evet, O’na tam bir ‘İslâm şâiri‘ diyebiliriz. Kuvvetli, imanlı, ateşli bir İslâm şâiri! Fakat ‘Türk’ daima başta kalmak şartıyla… Dört lisanı edebiyatıyla bilen Âkif, Türk olarak yazdı, Türk olarak düşündü, Türk olarak yaşadı ve nihayet Türk olarak vefat etti.

Âkif in bir vak’asını hatırlarım: İlk millî kaynaşma ve savaşlarda üstat Balıkesir’e gelmişti. O’nun samimî arkadaşlarından biri Gönen’e teşkilât kurmaya gitmişti. Dönüşünde o arkadaş dedi ki:

-(…… )‘ler Türklere cefâ ediyorlar. Millî teşkilâtıboğmaya çalışıyorlar.

Âkif’in o zaman hiç düşünmeden, kükreyerek verdiği cevap şudur:

Orada bir Türk Ocağı açınız ve mücâdele ediniz!

Âkif’in beraberinde bulunan İstanbul’dan gelen bir kişi, ‘Üstat, sizi Türkçü görüyorum.’ demek istedi. Âkif’in ağzından alev gibi şu kelimeler çıktı:

Ya ne zannediyorsun? Türk’e hiçbir kavmin horoz olmasına tahammül edemem!

(Âkifname, İstanbul 1966, s. 255.)

 

 

çanakkale ‘’Kan Çanağında Yazılan Destan’’

” Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sessizlik içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçikle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat, rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır. (Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK)”

Yukarıda tırnak içerisine aldığım cümleler; beyni, ruhu, konuşmaları, davranışları insan sevgisiyle dolu bir faniye, son yüzyılın en büyük lideri olarak:

Tarih sayfalarına ”Çanakkale Geçilmez” gerçeğini yazdıran bir askeri dehaya, ülkemizin kurucusu, milletimizi tebaa olmaktan, millet olmaya taşıyan, bunun gururunu yaşatan, Çanakkale’deki rütbesiyle Yarbay Mustafa Kemal’e, Türk Milletinin Gazi Atasına, Atatürk’üne aittir…

Çanakkale savaşları; Türk Milletinin doğuşunu müjdeleyen, vatanına sevdalı atalarımızın kan çanağında kazandığı, tarih sayfalarına altın harflerle yazılan eşsiz bir zaferdir.

Şimdi aralayalım tarih sayfalarını, bu destanda yer alan yabancı askerlerin anlatımıyla Çanakkale’de kanla yazılan o destana bakalım:

5’nci Osmanlı Ordusu Komutanı (Çanakkale Savaşlarına katılan tüm birliklerimizin komutanı) Alman Mareşali Liman Von Sanders’in savaşın içerinde tuttuğu günlüklerinden:

”Tarih kitaplarında Türkler hakkında yazılı olanlar, hatta onlarla savaşanların anlattıkları, gerçekleri ifade etmekten acizdir. Mutluluk Türklerle birlikte savaşmaktır. Bu şerefi ömrümün sonuna kadar taşıyacağım. Taş üzerinde yatıyor, güneşe, fırtınalara, soğuğa, yağmura karşı korumasız siperlerde çamur ve toz içinde günler geçiriyor. Fakat dünyanın bütün araç ve imkânlarına sahip düşmanlarıyla aslanlar gibi dövüşüyorlardı. Bu, ne sessiz ve gösterişsiz bir vatan sevgisiydi… Allah’ın adını yürekten haykırarak saldırganın üzerine atılıyorlardı. Düşmanları da ona hayrandı…”

Çanakkale düşman güçleri komutanı, İngiliz Generali İan Hamilton ise; savaş boyunca tuttuğu günlüğüne şu notları düşmüştü:

”Çok mükemmel komuta edilen ve cesaretle dövüşen Türk Ordusuna karşı savaşıyoruz. Conkbayırı’nda Türkler çok iyi bir kumandana sahiptiler. Bu kumandanlar bizi bir baskınla bastırmadıkça yenemeyeceklerini biliyorlar, durmadan baskınlar yapmaktalar. Türkler gerçekten cesur ve görüldükleri yerde dehşetli korku yaratıyorlar. Masal kitaplarında değil ama süngü takmış, pırıltılar içinde bir insan hattı: ‘Allah, Allah nidalarıyla üzerimize koşuyorlar. Türk subayları çok üstün nitelikli kişiler. Ellerinde kılıçları, askerlerinin önünde bize doğru koşuyorlar, birliklerinin cesaretini pekiştiriyorlar. (Conkbayırı/Çanakkale, 2 Mayıs 1915) ”

İngiliz Üsteğmeni L. Casey’in (Savaştan sonra Avustralya Genel Valisi olmuştur) savaşta tutmuş olduğu günlüklerinde şunlar yazılıydı:

”25 Nisan 1915 günü Conkbayırı’nda Türkler ve Anzaklar arasında korkunç siper savaşları oluyor. Siperler arasında 8-10 metre mesafe var. Süngü hücumundan sonra savaşa ara verildi. Askerler siperlere çekildi. Yaralılar ve ölüler toplanıyor. İki taraf arasında açıkta ağır yaralı ve bir bacağı kopmak üzere bir İngiliz yüzbaşı avazı çıktığı kadar bağırıyor, ağlıyor ve ‘kurtarın beni’ diye adeta yalvarıyordu. Çünkü en küçük kıpırdanışta yüzlerce kurşun yağıyordu. Bu sırada akıl almaz bir olay oldu. Türk siperlerinden beyaz bir iç çamaşırı sallandı. Arkasından aslan yapılı bir Türk askeri silahsız bir şekilde siperden çıktı. Hepimiz donup kaldık. Kimse nefes dahi almıyor, ona bakıyorduk. Asker gayet yavaş adımlarla yürüyor, siperdekiler ise ona nişan almış bekliyorlardı. Asker, bağıran yaralının yanına geldi. Yaralı İngiliz subayını okşar gibi yerden kucakladı. Kolunu omzuna attı. Ve bizim siperlere doğru yürümeye başladı. Yaralıyı usulca yere bırakıp, kendi siperlerine döndü. Teşekkür bile edemedik. Savaş alanında günlerce bu kahraman Türk askerinin cesareti, güzelliği ve insan sevgisi konuşuldu…”(Kaynakça: Hanri Benazus- Kanla Yazılan Destan Çanakkale)

Paylaşmış olduğum bu üç savaş anısı; Çanakkale destanını yazan ”dünyanın hiçbir ordusunda” rast gelinemeyen Mehmetçiklerin; tarih sayfalarına kazıdıkları kahramanlıklarından, insan olabilmenin niteliklerinden sadece bir kaçıdır.

Bu savaşta; milletimiz 213.882 vatan evladını Şehit vermiş. Aziz vatan topraklarımız işgal etmek isteyen 47.000 Fransız, 205.000 İngiliz, Hintli, Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Senegalli bunun bedelini canlarıyla ödemiştir. Çanakkale, tarihe dünyanın en büyük savaşlarından biri olarak geçmiştir.

Çanakkale savaşları: Türklüğün bir millet olma bilinciyle ön plana çıktığı, şeref ve namusumuzun kurtarıldığı, ulusal benliğe kavuştuğumuz, Türk’ün yalnız kendine güvenmesi gerektiği gerçeğine ermesi, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hamurunun karıldığı, kanla yazılmış bir destan olarak, şanlı tarihimizdeki yerini almıştır.

Bugünün Türkiye’sinde; kimi açılımlar, dönüşümlerle ortaya çıkan tabloya, yaşanan olaylara, bu olaylara neden olanlara, kimi uygulamalara, uygulayan siyasilere, giderek kutuplaşan toplumsal yapımızın bu günlerinden, o günlerine baktığımızda; devletimizin kuruluş destanının yazıldığı ‘Çanakkale Savaşlarından’ alınacak çok dersler olduğu açıktır.

Aslında binlerce yıllık tarihimize yazılan gerçekler; günümüz Türkiye’sinde tarihi yeni baştan yazdıklarını söyleyenlere en iyi cevabı vermektedir.

O zaferi yaratanlar; Türküyle, Kürdiyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Abaza’sıyla, Arap’ıyla, Sünni’siyle, Alevi’siyle, vatan topraklarımız uğruna omuz, omuza kahramanca savaşmışlar. Seve, seve hayatlarını feda ederek, şehitlik mertebesine erişmişlerdir. Halen şehitliklerimizde kucak, kucağa huzur içerisinde yatmaktadırlar.

Bu tablo; Anayasamızın 66’ncı maddesinde yazılı olduğu gibi;

”Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir” gerçeği ile örtüşen, ”Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” tanımlamasının en çarpıcı görüntüsüdür.

Bu tablo; milletimizin birlik ve beraberlik içerisinde neleri başarabileceğini anlatan, aziz vatan topraklarımızı bize emanet eden atalarımızın bugünün Türkiye’sine verdikleri en çarpıcı, en önemli mesajdır.

Bu gurur gününün onurunu milletçe yaşarken; son dönemde Şanlı ordularımıza kumpas kurarak diz çöktüreceğini sananların, yurt dışı odaklı kimi şer odaklarının, bu odakları bir ihanet maşası gibi kullanan emperyalist güçlerin; tarihe kanla yazılan bu destandan almaları, unutmamaları gereken önemli bir mesaj vardır.

O da; Çanakkale savaşlarında Mehmetçiklere emir komuta eden komuta heyetinin, kudret ve kabiliyetinin bugün de aynı niteliklerle devam ettiği gerçeğidir. Çanakkale savaşları ellerinde kılıç, Mehmetçiğin en önünde şahadete koşan komutanlarının, subaylarının, astsubaylarının üstün sevk ve idaresiyle kazanılmıştır.

Onlar, bu kudret ve kabiliyeti mensup oldukları milletimizden, şanlı tarihimizden almışlardır.

Onlar, savaş meydanlarının korkusuz, yiğit askeri Mehmetçiğin mağlup edilemeyen süngüsü ile zafere ulaşmışlardır.

Yakın tarihimizde Kore’de, Kıbrıs’ta kazanılan zaferlerde; devletimizin yüksek menfaatleri gereğince görev alan Şanlı Ordularımızın mensupları da; bizlere nice şan ve zaferi armağan eden Kağanlara, Hanlara, Hünkârlara, Komutanlara, Çanakkale’deki Atalarına layık olmuşlar, nice kahramanlıkları tarihe kazımışlardır.

Türk Milletinin bağrından çıkan Şanlı Ordularımız bu günde; dünyanın en güçlü ve disiplinli ordularından birisi olarak Suriye’de sınırlarımızın hemen dibinde yuvalanan tüm terör örgütlerini temizlemekte, ulusal güvenliğimizi sağlamak amacıyla dosta güven, düşmanına korku vermeye devam etmektedir.

Tarihe kazınmış bu gerçeğin değişmesine/değiştirilmesine hiçbir şer odağının gücü yetmeyecektir.

Çanakkale Savaşlarının hiçbir şekilde göz ardı edilmemesi, unutulmaması gereken en önemli gerçeği daha vardır. O da; bu zafere damgasını vuran, savaşın kaderini değiştiren bir askeri dehanın, Yarbay Mustafa Kemal’in Çanakkale’de görev alması, Mehmetçiğe emir ve komuta etmiş olmasıdır.

Çanakkale zaferimizin 103’ncü yılının kutlandığı günümüz Türkiye’sinde; kimileri bu gerçeği görmezden gelse de, kimi anma törenlerinde Mustafa Kemal’in adı anılmasa da!

Yarbay Mustafa Kemal’in, Çanakkale Savaşlarının kaderini değiştirdiği gerçeğini; o tarihi günlere tanıklık eden yer küre ama özellikle tüm şüheda bilmekte. Conkbayırı’nda, Arıburnu’nda, Anafartalar’da doğan o güneş; hala parlamaya devam etmektedir. Bu gerçek; sadece bizim tarih sayfalarımızda değil, savaşa katılan düşmanlarımızın tarih sayfalarına da kazınmıştır.

Kim ne derse desin! Hiç bir güç, hiç bir söylem, bu tarihi gerçeğe gölge düşüremeyecek, tarihin unutmaz hafızasından silemeyecektir.

Savaş meydanlarının korkusuz, yiğit askeri Mehmetçiği, Kıbrıs’ta savaş meydanından tanıyan. Hayatlarını vatan, millet, bayrak uğruna seve, seve nasıl feda ettiklerini gören, iman güçlerine şahitlik eden bir Gazi Komutan olarak;

Çanakkale Savaşlarının 103’ncü yıldönümünde; başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Silah Arkadaşları olmak üzere; vatan ve vazife uğrunda şehitlik mertebesine erişen kahramanlarımızı, en derin şükran ve minnet duygularımla anıyor, bugün hayatta olmayan Gazilerimizi rahmetle yâd ediyor, o topraklarda artık bizim evlatlarımız olan yabancı askerlerin hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

Bizlere bu aziz vatan topraklarını emanet eden o Koçyiğitleri; istiklal marşımızın yazarı, milli şairimiz Mehmet Akif’in Çanakkale Şehitlerimize hitaben yazdığı, milletçe hepimizin yürekten katıldığına inandığım ”Çanakkale Destanının” şu dizeleriyle selamlamak istiyorum:

”Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker. Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer. Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhidi. Bedri’n aslanları ancak bu kadar şanlı idi. Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? ‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın. Her-cü merc ettiğin edvara da yetmez o kitap. Seni ancak ebediyetler eder istiap.”

Ey bayrak; uğruna veremediğimiz canı, gölgende yaşatmaya hakkımız yok…

Atilla ÇİLİNGİR

Kıbrıs GAZİSİ

 

 

Sıdk, Kizb ve Siyaset

Sosyal hayatın her safhası ve ânı göstermiş ve kanıtlamıştır ki, sıdk / doğruluk, İslâmiyetin en sağlam esası ve temelidir. Aynı zamanda sıdk / doğruluk İslâmiyetin yüce seciye ve karakterlerinin râbıtası ve bağıdır. Yüce his ve duygularının mizaç ve tabiatıdır.

Öyle ise, içtimaî / sosyal hayatımızın esası / temeli olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip / diriltip, onunla mânevî hastalıklarımızı tedavi etmeli ve iyileştirmeliyiz.

Evet sıdk ve doğruluk, İslâmiyetin içtimaî / sosyal hayatının can damarıdır. Riyakârlık / ikiyüzlülük / bir çeşit alenî / apaçık bir yalancılıktır. Dalkavukluk ve yapmacıklık ise, alçakça yapılan bir yalancılıktır.

Nifak ve münafıklık yani ikiyüzlülük muzır / zararlı bir yalancılıktır. Yalancılık ise, sonsuz azamet sahibi ve sanatla yaratıcı olan Sâni-i Zülcelâl’in yani Allah’ın kudretine iftira etmektir.

Küfür / Allah’ı inkâr, bütün çeşitleriyle kizb ve yalancılıktır. İman ise sıdktır, doğruluktur. Bu giz ve sırra dayanarak diyorum ki, kizb / yalancılık ve sıdkın / doğruluğun ortasında çok uzun bir mesafe var. Doğu ve Batı kadar birbirinden uzak olmak gerekiyor.

Nar / ateş ve nur gibi birbirine girmemek lâzım. Halbuki, gaddar / acımasız siyaset ve zâlim propaganda birbirine karıştırmış. İnsanın fazilet, değer ve olgunluklarını da karıştırmış.

Nitekim, dinin bir hakikatini bin siyasete tercih etmek gerekirken; bâzı münafık / ikiyüzlü, fitneci zındık ve dinsizlerin; siyaseti dinsizliğe âlet etmeye girişmek niyet fikir ve düşüncelerine karşı; bütün kuvvetimizle  -eğer yapabiliyorsak-  siyaseti; İslâmiyetin gerçeklerine bir hizmetkâr, bir âlet yapmaya çalışmak gerekir.

Fakat ne yazık ki, bir kısım dindar siyasetçiler; dini siyasete âlet etmeye çalışmaktadırlar. İslâmiyet güneşi, yerdeki ışıklara âlet ve tâbi olamaz. Ona boyun eğemez. Dini siyasete âlet yapmak İslâmiyetin kıymetini tenzil etmek yani değerini düşürmek ve indirmektir. Büyük bir cinayettir.

Nitekim dini siyasete âlet yapanlardan bir sâlih / dindar âlimin; kendi siyasî fikrine uygun bir münafığı hararetle överken; siyasetine muhalif sâlih bir hocayı tenkit ettiği ve onun bozgunculuk yaptığını söylediği çok görülmüştür.

O tip kimselerin fikrine bir şeytan yardım etse, ona rahmet okur. Siyasî fikirlerine bir melek muhalif olsa ona lânet eder. Nitekim yakın tarihimizde rahmet okuyanlara da, lânet edenlere de şâhit  olunmuştur. Sıdk ve kizb, yani doğruluk ve yalancılık; küfür ve iman kadar birbirinden uzaktır.

Halbuki Asr-ı Saadet’de  -Peygamberimiz zamanında-  bizzat kendisi yani Hz. Muhammed; sıdk / doğruluk vasıtasıyla âlâyı illiyyine / mertebelerin en yücesine çıkmış; o sıdk anahtarıyla iman hakikatleri ve kâinatın gerçekler hazinesi O’na açılmıştır.

Bu sırdan anlaşıldığı gibi, insanın sosyal hayat çarşısında sıdk / doğruluk; en revaçlı / en çok rağbet gören bir mal ve satın alınacak en kıymetli bir metâ hükmüne geçmiş. Çünkü ancak: “Doğruların yardımcısıdır Hazreti Allah.”

Müseylime-i Kezzab / Yalancı Müseylime / Yalancı Peygamber gibiler ise, kizb / yalancılık yüzünden esfeli sâfilîne / aşağıların en aşağısına düşmüşler ve dâima da düşeceklerdir.

Ve kizb / yalancılık o zamanda bile küfriyat / inançsızlık ve hurafatın / uydurma ve boş inançların anahtarı olmuştur.

Nitekim bunun böyle olduğunu, o büyük inkılâp / o büyük değişim yani İslâmiyet açıkça göstermiştir.

Gerçekten kâinat çarşısında en fenâ, en pis mal odur. O malı satın almak değil, bilâkis herkesin ondan nefret etmesi gerekir.

Bu hüküm gereği kizb ve yalana; elbette o inkılâb-ı azîmin / o büyük değişimin / İslâmın saffı evveli / birinci saffı / öncüleri olan ve fıtrat ve yaratılışlarında en revaçlı ve övünce sebep olacak şeyleri almak ve en kıymetli ve revaçlı mallara müşteri olmak fıtratında / yaratılışında bulunan Sahabeler; elbette şüphesiz ki, bilerek ellerini yalana uzatmazlar.

Kizb ile kendilerini kirletmezler. Müseylime-i Kezzab’a kendilerini benzetmezler.

Tabii ki, bizlere de, onlara benzemek düşer.

 

 

Henrik İbsen’in Bir Bebek Evi

Norveçli Yazar Henrik Ibsen’i (1828 – 1906) Yaban Ördeği ve Peer Gynt adlı eserlerinden tanıyorum. Tiyatroda sahnelenmişti yıllar önce. Belki de 40-50 yıl falan olabilir. İdeolojik çatışmaların yoğun olduğu bir dönemde tanıdı Türkiye Henrik İbsen’i. Ankara Sanat Oyuncularını Rutkay Aziz ile Bir Halk Düşmanı adlı eserini sahneye koymuştu Başkentte(1978). Büyük de bir alaka görüyordu. Aynı yıl George Schaefer Bir Halk Düşmanını filme aldı, Steve McQueen, Bibi Andersson, Charles Durning, Richat A. Dysart gibi ünlü sanatçıların yanında bir çocuk sanatçı Ham Larsen de olarak görev almıştı. Henrik İbsen bu yıllarda şöhretin daha da zirvesine çıktı. Gerçi Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanı iken İbsen’in eserlerini doğudan-batıdan klasikleri serisinde bizzat kendisi tercüme etti ve yayınlamıştı. Bu yıllardan gelen bir tanıtım olsa da gülmece ve dram ögeleriyle birlikte öne çıkan Bir Halk Düşmanı adlı eserinin sinemaya aktarılması Henrik İbsen ve eserlerinin tanınması açısından söz konusu yıllarda en önemli bir şanstı.

Burjuvanın Yalanları

Bilinen tek resmi olan, bıyıksız uzun sakal ve saçları, entel gözlükleri Norveçli oyun yazarı ve Şair Henrik İbsen’in eleştirel ve gerçekçi edebiyat anlayışının tiyatrodaki öncüsü, çağdaş tiyatronun kurucuları olmasının önüne geçemedi. Eserleri gelişmiş ve gelişmekte olan bütün dünya dillerine hemen hemen tercüme edildi. Toplu Oyunları biçiminde de, ayrı ayrı Catilinia, Hayaletler, Hortlaklar, ve Katelina müstakil eser olarak da Türkçe’de neşredildi.

Ansiklopedik bilgilere göre; babası maddi sıkıntılar içine düşmüş Norveçli bir tüccarın oğlu olan Ibsen 16 yaşında yetim kalıyor. Eczanede çıraklık yapıyor. Eleonore isimli bir genç kızla tanışıyor. Tanıştığı bu kıza “nora” diye hitap ediyor. Henrik İbsen  Kristina’da üniversite eğitim kurslarına katılıyor. İlk oyunu Catilinia’yı 1850’de telif eder. 1851’de Bergen’de Den Nationale Scene’ye Sahne Ozanı olarak atandıktan sonra oyun yazarlığı daha öne çıkıyor. 188 oyunun sahnelenmesinde yer alıyor. Norveç Tiyatrosu’nun sanat yönetmeni oluyor. Tiyatro iflas edince maddi güçlükler yaşıyor ve kendisine yardım bağlanması için yetkili mercilere başvuruyor. Parlamento bu başvuruyu reddediyor ve tekrarı halinde dayak yemekle tehdit ediliyor. 1863’te Norveç’te Kristina Tiyatrosu’nda sanat danışmanı olur. Tatlı İsteyenler adlı oyunun başarı kazanması üzerine hükümet bir önceki kararını bozarak, yurt dışına geziye gidebilmesi için Henrik İbsen’e mali yardımda bulunur. Bu gelişmenin ardından dönemin en ünlü yazarı Bjornson’dan da mali destek görüyor ve 1864’te İtalya’ya gidiyor. 27 yıl yurt dışında kalıyor. Norveç’e ise 63 yaşında büyük şöhret sahibi olarak geri dönüyor. Bu defa hem hükümet ve hem de halk büyük bir alaka ile karşılıyor Henrik ibsen’i. Bu ölçü hala günümüzde de geçerli. Oysa Henrik İbsen’in yazdıklarının çoğu eleştireldir. Burjuva bireylerinin “yaşam yalanlarını” yansıtıyor.

Dövdüler,  Sövdüler Yılmadık, Övdüler Yıkıldık”
Batı tiyatrosu üstünde derin etkiler bırakıyor. Henrik Ibsen şöyle diyor:

“Yeni bir evrenin yaratılışına katkısı olanların başında geldiğim söyleniyor. Ben ise, tam tersine, yaşadığımız çağın birçok nedenden ötürü ancak bir takım yeni şeyler doğurabilecek, sona ermiş bir çağ olarak nitelenebileceğine inanıyorum.”

Edebiyat eleştirmenlerine göre; Henrik İbsen 19. yüzyılın diğer maruf oyun yazarları gibi romantik, bireyci ve anarşist bir dünya görüşünü savunan eserler verdi. Oyunlarında toplum bireylerinin türünün öteki üyelerinin davranışlarını, öğrenme söz konusu olmaksızın tıpkısını yapma eğilimini yansıtarak, nevrotik ve ruhsal çalkantılarını açığa sermiş; bireyin boşa çıkan yaşam uğraşını, toplumun dış yüzü ile iç yüzü arasındaki karşıtlığın yol açtığı çelişkilerin üstesinden gelemeyişini irdelemiştir.

Edebiyat analizcilerine göre; Henrik Ibsen; eserlerinde vurgulamaya çalıştığı temaların özetinin özeti biçiminde sözün özü’nde toparlanırsa şunları söylüyor;

Gerçeğin ruhu ve özgürlüğün ruhu bunlar toplumun direkleridir.
Ben ilk ve en çok bir birey olduğuma inanıyorum, aynı senin olduğun gibi.
Günahsız insan kaygısız yaşar.
Görüyorsun, konu şu ki; dünyadaki en güçlü insan en yalnız duran o kişidir.
Gücün büyük gizemi başarabileceğinden fazlasını asla istememektir.
Sen ona inanç dersin, biz korku deriz.
Yeni bir evrenin yaratılışına katkısı olanların başında geldiğim söyleniyor. Bense, tam tersine, yaşadığımız çağın birçok nedenden ötürü ancak bir takım yeni şeyler doğurabilecek, sona ermiş bir çağ olarak nitelenebileceğine inanıyorum.
Hiçbir şey uğruna hiçbir şey kazanamazsın bu hayatın içinde.
Hayatta en kuvvetli insan, en uzun süre yalnız kalabilendir.

Dövdüler, yıkılmadık. Sövdüler, yıkılmadık. İşkence ettiler, yıkılmadık. Alkışladılar, övdüler, yıkıldık.

 

Bireyin Önce Kendisi Olmak

Henrik İbsen’in daha önce de oynanan bir eseri  Nora Bir bebek Evi İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarınca yeniden sahnelendi. Hayatı boyunca sürekli yalnız yaşamayı tercih eden, inzivaya çekilen yazar hayatı boyunca sürekli yazı kaleme aldı, kitap yazdı. Eşitlikçi, ahlaklı ve özgür düşünceden yana tavır sergiledi. Sınıf mücadelesine yer verdi. Bireyi kendi olmaya zorladı. Bağımsızlığı ve eşitliği öne çıkardı. Şöhreti de böylece artıyordu. O güne kadar Norveç’te aynı ilgiyi görmüyordu. 1879 yılında Danimarkalı Bayan Laura’nın gerçek hayatını kaleme alarak kadın haklarını savunan Nora Bir Bebek Evi’ni yazdı. Ünlendi. Dünya tiyatrolarında oynadı bu eser.

Başarılı Yönetmen Ali Gökmen Altuğ’a göre eserde “Babasının evinde oyuncak bebek gibi el üstünde tutulan bir çocuk, kocasının porselen bebek gibi baktığı kadın, yetiştireceği çocuklarının da bu sosyal yapının oyuncağı olmaması için bir adım atmalıdır. Ayakta kalabilmek için hayati bir sorumluluğu vardır; önce “kendisi olmak”..” Çoğunluğun söylediği artık yetmediği zaman her şeyi kendi başına düşünmek ve anlamak” vurgusu  yapılmaktadır.

Klasik yapısına sadık kalınan Nora Bir bebek Evi başarılı. Dramaturg, müzik; sahne, kostüm, görsel-ışık ve efekt tasarımı geçer not almıştır. Bir oyun için 30 kadar insan ter dökmüş. Oyuncular başta Nora rolündeki Yeşim Koçak fevkaledeydi. Mert tanık, Berna Adıgüzel, Cengiz Tangör, Hakan Arlı, Nurdan Gür, Canan Kübra Birinci görevlerini layıkıyla yerine getirdiler. Zaten galada sanatseverler ayakta alkışladılar.

 

Temaya Yerel Ögeleri Yerleştirmek Mümkün mü?

Şöyle düşünüyorum; günümüzde 139 sene önce yazılmış bir eser hala önemli bir ilgi ile karşılanıyor. Tabii bunda boyutunun evrensel oluşu da pay sahibi. Acaba bugünün yerel ögeleriyle örtüştürerek sahnelenseydi Nora çok daha fazla alaka görmez miydi? Buna gerek yok muydu? Üstelik kadın sorunları ülkemiz konjonktüründe önemli yer tutuyor günümüzde. Nora bir banka müdürünün karısı değil de, bir hademenin, bir başka emekçinin eşi olsaydı ne değişirdi? Bakıyorum da sinema ve televizyonlarda çoğu dizi, film, yarışma ve program; gelişmiş ülkelerde aynı format ile Yeşilçam ve beyazcama yansıyan prodüksiyonlar.

Bir örnek vermek gerekirse Marilyn Monroe, Tony Curtis ve Jack Lemmon’nun oynadığı Bazıları Sıcak Sever filminin yerli bir versiyonu olarak İzzet Güney, Sadri Alışık ve Türkan Şoray’ın oynadığı Fıstık Gibi Maşallah adıyla büyük alaka görmüştü. Çünkü izleyici kendinden daha fazla parçalar bulabiliyordu.

Bir başka örnek de yine ABD dizilerinden yerli versiyon olarak gerçekleştirilen Türkan Şoray ve Haluk Bilginer’in oynadığı Tatlı Hayat ile; Amerika’da The Nanny adındaki dizi Haluk Bilginer,  Gülben Ergen, Haldun Dorman, Kenan Işık ve Seray Sever’in rol aldığı ve Türkiye’de ekrana yansıyan dizi Dadı adıyla oynamış ve tutunmuştu da.

Kanaatime göre öncelikle yerli eser üretimini artırmak, eğer olmuyor ve zaruret ise yabancı eserleri yerel ögelerle yansıtmak daha kalıcı ve ufuk gösterici olabilir. Çünkü yerelleşmeye çok da ihtiyacımız var. Başarılı yönetmenlerimiz, sanatçılarımız ve tasarımcılarımız iyi ki varlar.

 

 

Ne Kadar Yerli Ne Kadar Milli?

AKP ve MHP, birlikte oluşturdukları ittifakın adını yerli ve milli olarak tanımladılar. Hadi MHP’yi anladık yerli olduğundan şüphemiz yok da, AKP’ye yerli ve milli diyebilmek için biraz düşünmek gerekmez mi?

İktidara geldikleri günden buyana milli devlet Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşlarını birer birer yerlerinden oynatan, kurucu liderlerine iki ayyaş diye hakaret eden yetmedi; diğer hakaretçi trollere sesini çıkarmayan bir partiye milli demek için insanın cehalet sınırlarını fersah fersah aşmış olması gerekiyor.

ABD Emperyalizminin ortadoğu’daki niyetleri açık açık bilinmesine rağmen; uzatılan havucu bir çırpıda kaptıktan sonra meydanlarda: “Biz Ortadoğunun Stratejik Ortağıyız” diye böbürlenen bir stratejik ortak! Ne kadar milli olabilir?

Stratejik ortaklarınca milli ordusunun başına çuval geçirildiğinde; nota verecek misiniz sorusuna: “ne notası müzik notası mı” sözleriyle dalga geçen bir zihniyet sizce ne kadar milli olabilir?

34 yıldır Türkiye’nin başının belası, kanlı ete saldıran sırtlanlar gibi bebekleri boğazlamaktan çekinmeyen terör örgütü PKK’nın elebaşları ile Oslo’da devlet yetkilileri ile kakara kikiri görüşmeler sağlatan hangi zihniyet milli olur?

Gene bu kan emici, bebek katili örgütün, yurtdışında kaçak bulunan elamanı Şivan Perver ile Diyarbakır meydanında “Megri Megri”1 türküsünü salya-sümük ağlaşarak söyleyen, Öcalan’ın İmralı’dan yazdığı mektubu okutan zihniyete milli diyeceğiz öylemi?

Bugün Türk Ordusunu “zeytin dalı” harekâtını yapmaya mecbur bırakan en büyük sebeplerden birisi; Kuzey Iraktaki PKK ve Peşmerge’leri Türk topraklarını çiğneterek, yedirip içirip parasını da Türk Milleti’ne Ödetip, Kobani kantonuna gönderen zihniyet ne kadar milli ise, aynı PKK’yı yıllarca büyütüp besleyen mühimmat ve silahla destekleyen ABD menşeli “ÇEKİÇ GÜÇ”te o kadar millidir.

Bu topraklarda bin yıldır kardeşçe yaşamış milleti, Laz Kürt Çerkez diye 36 etnik parçaya ayırıp, sıkıştığında Rabia işaretiyle tek millet olduğundan bahsetmekle, kusura bakmayın ama sadece aptalları millilik sözüne inandırırsınız.

 

 

Bugün savaş açtıkları FETÖ’cülerle kol kola girerek “Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısını söyleyip, F. Gülen’in 2010 referandumunda: ” Mezardakileri kaldırın oy versinler” sözleriyle devlet kadrolarını birer birer onlara teslim eden yolsuzluk ve adaletten yoksun bir zihniyete nasıl milli denebilir, milliliğin adı lekelenmez mi?

Yukarıya sıraladıklarım aysbergin su üstündeki görünen yüzünün sadece bir kısmı. Yazmadıklarım ve suyun görünmeyen yüzünün altındakiler ise ciltlere sığmaz.

Yine biliyorum ki, akla hayale gelmeyen her türlü hilelerle insanları kandırmaya devam edeceksiniz ve hatta millilikten vaz geçip, hangi meçhul terene bineceksiniz orasını Tanrı bilir.

Ama bu defa işiniz zor. Söyleyeceğiniz her türlü yalanın karşılığını “Cesurlar Hareketinin” (İYİ Parti’nin) Cesur yürekli Kadını Meral Akşener’den alacaksınız. Hitlerin sağ kolu propaganda bakanı Paul Joseph Goebbels’i de getirseniz, kaybedeceksiniz, çünkü sizin de süreniz doldu ve gitmek istemeseniz de millet size güle güle diyecek.

Kalın Sağlıcakla…

 

1Megri-Türk ordusu tarafından öldürülen PKK teröristine yakılan ağıt.

 

 

İstiklâl Marşı ile Oynanmamalı

0

Milli ve dini değerler, milletlerin birlik ve beraberliğini sağlayan en önemli unsurlardır. Milli ve dini bayramlar, dini kandiller ve geceler, vatan, millet, devlet, bayrak, milli oyunlar ve milli marşlar, ortak milli ve dini değerlerimizdir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe’de 46. Muhtarlar Toplantısı’nda yaptığı konuşmasında, “En büyük üzüntüm, İstiklâl Marşı’mızın hakiki manasını yüreklere nakşedecek bir bestenin yapılamamış olmasıdır” dedi. Bu sözlere Mehmet Akif Ersoy’un torunu Selma Ersoy Argon şöyle cevap verdi: “Allah bu millete bir daha ne güftesi ile ne bestesi ile yeniden İstiklal Marşı yazdırmasın”.

İstiklâl marşları, milletlerin buhranlı devirlerinde doğarlar ve o devirlerin duygu, heyecan ve arzularını yansıtırlar. Türk İstiklâl Marşı da, milletimizin yakın tarihinde yaşadığı en buhranlı ve sıkıntılı bir devirden, İstiklâl Savaşı’nın ortalarından doğmuştur. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, kan ve barut kokan o buhranlı günlerde yazdığı İstiklâl Marşı’nda, Türk milletinin milli ve manevi duygularını ve vatan sevgisini dile getirmiştir. Topyekûn milletimizin duygularına tercüman olan bu marş, I. Meclisin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda dört defa ayakta dinlenerek Türk İstiklâl Marşı olarak kabul edilmiştir.

 

Akif, İstiklal Marşı’nı, kahraman ordumuza ithaf etmiş ve bu marş için “O benim değil, milletimin malıdır” diyerek şiirlerini topladığı tek eseri Safahat‘a almamıştır. Ömrünün son günlerinde, hasta yatağında kendisini ziyarete gelen bir dostunun “Acaba,  yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” sorusuna verdiği cevap oldukça manidardır: “Onu bugün ben bile yazamam. Allah bir daha bu millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın!”…

İstiklal Marşı’nın ilk bestesini Ali Rifat Çağatay, halen yürürlükte olan ikinci bestesini ise, Osman Zeki Üngör yapmıştır. İstiklal Marşı’nın kabulünden sonra marşın bestelenmesi için düzenlenen yarışmaya katılan 24 besteci, değişik biçimlerde 24 beste yapmışlardır. Kurtuluş Savaşı’nın devam etmesi, Meclis’in Kayseri‘ye taşınmasının gündeme gelmesi üzerine yarışma sonuçlandırılamamıştır. Her bölgede 24 bestenin ayrı hali çalınmıştır. Yarışmacılardan İsmail Zühtü Bey bestesi Ege bölgesinde, Ahmet Yekda Bey bestesi Trakya bölgesinde, İstanbul çevresinde Ali Rıfat Çağatay’ın bestesi söylenmiştir.

Beste karmaşası üç yıl sürmüş, 1924 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nda oluşturan kurul, yaptığı değerlendirmede Ali Rıfat Çağatay‘ın Türk müziği tarzındaki Acemaşiran makamında yaptığı besteyi seçmiştir. Ali Rıfat Bey’in bestesi, 1924’ten 1930 yılına kadar çalınıp söylenmiştir. 1930 yılında milli marşın bestesi değiştirilerek, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefliğini yürüten Osman Zeki Üngör‘ün bestelediği marş kabul edilmiştir. İstiklâl Marşı, 1930 yılından günümüze kadar, 88 yıldır Osman Zeki Üngör‘ün bestesi ile söylenmektedir.

1982 Anayasası‘nın, değiştirilemeyecek üç maddesinden biri olan III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti” başlıklı 3. Maddesinde, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklâl Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır” denilmektedir.

Görüldüğü gibi İstiklâl Marşı, Anayasa’nın koruması altına alınmış milli değerlerden biridir. Marş, güftesi ve bestesi ile bir bütündür. Bu sebeple, beste değişikliği yasal olarak mümkün değildir. Ayrıca, içte ve dışta bu kadar çok sorun varken, bu tartışma çok zamansız ve gereksizdir.

Son olarak, toplumda bu kadar kutuplaşma ve bölünmenin olduğu bir ortamda, milli birliğimizi sağlayan önemli bir milli değerimizle oynama, fayda yerine zarar getirecektir. Bu sebeple, İstiklâl Marşı ile oynamayalım.

 

Muhterem Cumhurbaşkanım! Haddinizi Aşmayınız

Başlıktaki sözü okuyan arkadaşım çok şaşırmıştı. “Prof. Dr. Ahmet Akgündüz‘ün açıklamasını duydun mu?” diye sordu. Ben “hayır” cevabını verince hemen cep telefonundan tam metni okudu.

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz sosyal medya hesabından yaptığı açıklamasını, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “İslam’ın güncellenmesi” gerektiğine dair sözleri üzerine yapmıştı. Fakat Cumhurbaşkanının duymaya alışık olmadığı bir tarzda olması dikkati çekiyordu.

Akgündüz, “Muhterem Cumhurbaşkanım! Haddinizi aşarak şer’î meselelerde fikir beyan etmeyiniz! Zira ne müctehid ve ne de fıkıhçısınız!” başlıklı yazılı açıklamasında şunları yazmıştı:

“Muhterem Cumhurbaşkanım! Sizi Allah için seviyor ve 21. Asrın siyasî müceddidi olarak ilan ediyorum; ancak siz ne dinî müceddidsiniz ve ne de fıkıhçısınız. Ehil olmadığınız konularda ve hele de şer’î konularda görüş beyân etmeniz tamamen şahsınızı felâkete sürükleyebilir. Ben sözlerinizin maksadını aştığını hüsnüzanla yorumluyorum.

***

Erdoğan’a Yapılmış En Sert Eleştiri

Bugüne kadar Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a “HADDİNİ AŞTIN” uyarısının yapıldığını hatırlamıyorum. Üstelik de Prof. Akgündüz kendi mahallesinden, Cumhurbaşkanlığı Sarayının misafirlerinden bir isim.

Bu kesimden birinin “EHİL OLMADIĞIN KONULARDA VE HELE DE ŞER’İ KONULARDA KONUŞMA; Bu en hafif deyimi ile maksadını aşmaktır” diye uyardığı ilk açıklama olduğunu sanıyorum.

Erdoğan gibi biri için, haklı veya haksız, bu açıklamada kullanılan dil yenilir yutulur cinsten değil. Cumhurbaşkanının bugüne kadar muhafazakâr kesimden birinden duyduğu en ağır dozlu eleştiridir. Bunu Erdoğan’ın nefsi kaldırır mı, kaldıramazsa Prof. Akgündüz’e nasıl bir tavrı olur, bilemiyorum.

Bir bilim adamının doğru bildiği konuda devletin en üst makamındaki kişiye bile korkusuzca ve en sarsıcı bir üslupla görüşlerini ifade etmesini belki de takdirle karşılayabilirdik.

Ama bu cümlelere giriş esnasında yaptığı aşırı övgüde ölçüyü kaçırmamış olsaydı.

******************************

Siyasi Müceddid Kavramı, İfrat ve Tefrit

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz kullandığı ifadelerin ağırlığını biliyor ki bu açıklamanın başına Erdoğan’ın hoşuna gideceğini düşündüğü iltifat cümleleri koymuş. Böylece zehir gibi acı eleştirisini, bir kaşık balın içinde sunmaya çalışmış.

“Sizi Allah için seviyor ve 21. Asrın siyasî müceddidi olarak ilan ediyorum” cümlesinde ilk bölüm Cumhurbaşkanına sevgisini ilan ettiği, kişisel bir duygu açıklaması sayılabilir. Ama bu açıklamasında sevgiden çok, ciddi bir korku seziliyor.

Bir bilim adamı, uzmanlık alanı ile ilgili, bilgisini ve kanaatini açıklarken duygusunu açıklamak ihtiyacını hissetmez.

Hele Erdoğan’ı “asrımızın siyasi müceddidi” ilan ettiği ifade oldukça sorunlu.

Tıpkı Erdoğan’ın dini kavramlar arasında olmayan “İslam’ın güncellenmesi” kavramını kullanması gibi sorunlu.

Müceddid kavramı dini literatürde yer alan bir kavram. Kelime manası “yenileyen” demektir. Bazı hadislerde, “her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddidin gönderileceği” yazılmıştır.

Farklı dini gruplar kendi önderlerini asrın müceddidi olarak kabul ederler.

Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Akgündüz Nur cemaatinin önde gelen isimlerindendir. Nurcular hicri 14. Asrın müceddidinin Bediuzzaman Said-i Nursi olduğuna inanır.

Bu ekolden gelen Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’ün “her yüzyılda bir dini müceddid geleceğine” inanması normal. Görünen o ki, her asır bir de siyasi yenileyici geleceğine inanıyor.

Tayyip Erdoğan’ı bu yüzyılın (hicri mi, miladi mi bilemiyorum) siyasi müceddidi ilan ederek ona çok önemli bir paye vermeye ve gönlünü almaya çalıştığı görülüyor.

Dini kavramlar ile siyasi kavramları birbiri yerine kullanmak çok ciddi problemlere yol açabilir.

Bu kavramı kullanmakla Akgündüz’ünmaksadını aştığını”, hatta daha da doğru olarak “haddini aştığını” söylersek yanlış olmaz kanaatindeyim.

******************************

BU FETVALARIN GÜNCELLENMESİ ÖNEMLİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan “İslam güncellenmeli” görüşünü, İlahiyatçı Nurettin Yıldız, Faruk Beşer gibi “hocaların” geniş kesimlerde tepki yaratan fetvaları üzerine açıklamıştı.

Nurettin Yıldız, “kadınların dayak yediklerine şükretmeleri gerektiğini”; bir başka fetvasında da, “yabancı bir erkekle kadının asansörde yalnız kalması neticesinde ‘halvet’ şartlarının oluşacağını” söylemişti.

Nurettin Yıldız’ın “6 yaşında çocukla evlenilebilir”; “Yatakta geçirilen her boş dakika, şehvete doğru kaymış bir dakikadır ve yatağın şekli, yorgandan battaniyeye varıncaya kadar insanı, bilhassa erkeği gıdıklayan cinsel dürtüleri rahatsız eden bir yapıda olmamalıdır” gibi ilginç fetvaları da tepkiye yol açmıştı.

İslam Hukuku Profesörü Faruk Beşer de “Yoğun bakımda kadın ve erkek hastaların ayrı odalarda tutulması gerektiğini” yazdığı için tepkilere yol açmıştı.

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz aynı ekolden gelen bir “hoca” olduğu için bu isimlere sahip çıktı. Tayyip Erdoğan’a bir de nasihatte bulundu:

Nureddin Yıldız ve Faruk Beşer Hocalar ehl-i sünneti bu bid’at asrında müdafaa eden hocalardır. Ancak âyet ve hadisleri ve hatta şer’î hükümleri açıklarken bazı ifade yanlışlıkları bulunabilir. Biliniz ki, hedefleri bu iki hocayı yıpratmak değil, belki dini yıpratmak olan algıcı medyaya güvenmeyiniz” dedi.

Ben meseleyi Ahmet Akgündüz, Nurettin Yıldız, Faruk Beşer isimleri üzerinden değil ama “dini yorumların güncellenmesi” gereği üzerinden tartışılması gerektiğine inanıyorum.

 

 

Kıbrıs’ta Rumlar Arıyor da, Biz Neden Aramayalım?

Kıbrıs adasının çevresinde mevcut ”Münhasır Ekonomik Bölgelerdeki” enerji yataklarında petrol-doğal gaz zenginlikleri bir türlü paylaşılamıyor!

Ancak her ne olursa olsun Rumlar bu önemli konuda Türk tarafından ‘bir adım ilerdeler!’

Aslında yaşanan bu durum; özellikle AB ile başlayan müzakereler döneminde ”Kıbrıs’ı çöz de gel” diyenlere; ”Rumlardan daima bir adım ilerde olacağız” cevabını vererek, olmadık tavizlerin verilmesine neden olan ortamın yaratılmasından sonra şu an yaşadığımız süreç;

Rum tarafının Kıbrıs’ta ne varsa; ”sadece bana, hepsi bana” olan hareket tarzının en çarpıcı kanıtıdır.

Kıbrıs Rum tarafı ada açıklarındaki petrol ve doğalgaz aramaları için özellikle 2008 yılından itibaren uluslararası pek çok enerji şirketleriyle anlaşmalar imzalamıştır.

Rumların bu hukuk tanımaz hareketlerinde, her defasında Türkiye devreye girmiş, tek taraflı bu girişimlerini engellemiştir. Geçtiğimiz ay içinde İtalyan petrol arama şirketi ENİ, bölgedeki Türk Donanmasının tatbikatı nedeniyle, araştırma yapamadan o bölgeden uzaklaşmıştı…

Ancak ABD’li Exxon Mobil’in önümüzdeki birkaç ay içinde, Rum tarafı adına bu bölgelerde yeni bir arama başlatması beklenmektedir. Bu çerçevede Amerikan 6’ncı Filosunun bu süreçte Akdeniz’de olacağı gelen haberler arasındadır!

Pekiyi ABD’li Exxon Mobil Şirketi bölgedeki araştırmalarına başladığında, Türkiye o bölgede benzer bir tatbikat başlattığında, Akdeniz’de bulunan Amerikan Donanmasının hareket tarzı ne olacaktır?

Suriye’de yaşadığımız sürece, Amerikan yönetiminin şaşı bakışı göz önünde bulundurulduğunda; bu defa yeni bir gerginliğin daha yaşanabileceği güçlü bir olasılıktır!

Kuzey Kıbrıs Dışişleri Bakanı Sn. Kudret Özersay, KKTC’de yapmış olduğu açıklamada:

“Ya birlikte yapacağız, görüşeceğiz, uzlaşacağız, harekete geçeceğiz, ya da her şey duracak. Veya biz de aynı şeyi yapacağız, sondaja başlayacağız” demiştir.

Türkiye; Avrupa Birliği üyesi Kıbrıs Rum yönetiminin Ankara’ya danışmadan başlattığı arama çalışmalarını engelleyeceğini belirtmiştir.

Rum yönetimi ise; Geri adım atacağına dair bir sinyal vermemektedir.

AB ise; Türkiye’ye AB ile ilişkileri zedeleyecek adımlar atmaması çağrısında bulunmuştur.

KKTC Dışişleri Bakanı Sn. Özersay; Geçtiğimiz günlerde konuyla ilgili, gerilimin tırmanma ihtimali hakkındaki bir soruya:

”İlk adımın diplomasi olacağı belirterek, biraz soğukkanlılık getirmeyi hedefliyoruz, gerilimi artırmayı değil”, “Bu nedenle son olayda güç kullanmadık. Güç gösterisinde bile bulunmadık. Orada caydırıcılık vardı” demiştir. Ancak bugüne değin Kıbrıs konusunda yaşanan tüm olaylara bakıldığında;

Rum tarafının geri adım atmayacağı ortadadır. GKRY, AB şemsiye altında elde ettiği tüm avantajlarını kullanacak, bölge ülkeleriyle hatta İtalya’yla bile yapmış olduğu iş birliktelikleriyle bu enerji yataklarının zenginliğine onları da ortak ederek; bu ülkeleri Türkiye ve KKTC’ye karşı kalkan olarak kullanmanın peşinde olacaktır.

Böylesine tehlikeli bir oyunun peşinde olan Rumlar ve akıl hocası Yunanistan; önümüzdeki yaz aylarında Akdeniz’in ısınacağını, adada başlaması olası müzakere sürecinin tehlikeye gireceğini çok iyi bilmektedirler!

Ancak onların yapmaya çalıştıkları şey; Türkiye’nin Suriye ve sonrasındaki hedefi Irak’ın doğusundaki tüm terör odaklarını temizleme kararlılığı ile devam ettirdiği harekât sürecinden istifade etmekten başka bir şey değildir!  Eğer böyle bir oyunun peşinde iseler; şimdiden sonlarının hüsran olacağı çok açıktır.

Geçtiğimiz yıllarda FETÖ alçaklarına kucak açan, Ege’de Türkiye’ye ait pek çok adaya/kayalığa hak, hukuk gözetmeksizin el koyan, hava sahası kıta sahanlığı oyunlarıyla gemilerimizi, uçaklarımızı taciz eden, kimi fanatiklerinin şanlı bayrağımızı yırtmalarına göz yuman Yunanistan destekli böylesi bir Bizans oyununun peşinde olanların;

Yakın tarihlerine şöylece bir bakmaları, o dönemde kimi emperyalist güçlerin piyonu olarak İzmir’i işgal edip de, Anadolu’yu ele geçirmenin hayalini kuran atalarının; Mehmetçiğin muzaffer süngüsünün ucunda, Akdeniz’in serin sularında nasıl yok olduklarını hatırlamaları gerekir.

Yaşadıkları bu tarihi bozgunu unuttularsa eğer!

Bu defa biraz daha yakın bir zamana, hem de hala türlü oyunlarla ele geçirmenin peşinde oldukları Kıbrıs adasında yaşananlara bakmak gerekir!

Hani yıllarca ‘Bekledim de gelmedin. Bu kaçıncı bahar, ne zaman geleceksin?” diyerek Rumların, Türkiye ile alay ettiği o günlerden; Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’te ”bir gece ansızın” gelip de; tarihten bir türlü ders alamayan Rum-Yunan ikilisine hak ettikleri dersi verdiği günlere…

Kıbrıs’ta yarım asırdan bu yana, Rumların çözümsüzlüğü çözüm olarak görmeye devam ettikleri bu sürece, özellikle de Kıbrıs Türk Halkına hala uyguladıkları insanlık dışı ambargolara bakıldığında!

Acaba Rumlar yıllar önce söyledikleri o şarkıyı yine söylüyorlar da, bizler mi duyamıyoruz diye sormak gerek?