13.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 633

Kapitalist Modernite

Çoğumuzun “Kahrolası Kapitalizm” nereden çıktın, sen yokken herşey güzelmiş dediği kapitalizm, aslında doğallığıyla gelişen tarihsel bir süreçtir.

1789 Fransız Devrimi’ne gelene kadar olan süreç öncesi de “Aydınlanma Çağı”(Rönesans) olarak anılır.

Pekiyi neydi dünyada değişenler de; “Kapitalist Modernite” denilen bir döneme girildi?

Kapitalizm denince; Türkiye’de köşe yazıları genellikle “anti” tavır üzerine yazılır.

Oysa, tarihsel sürecin neden dünyayı buraya getirdiği pek sorgulanmaz.

Pek sorgulanması da istenmez, geri kalmışlığı açıklama adına gizli bir düşmandan beslenmek varken, ne gerek var ki!

Batıda monarşik yönetimlerin yaşandığı bir çağda krallar(babadan oğula soy geçişi) , aristokratlar(yerleşik, geniş arazi sahibi soylular) , rahipler(din soyluları)  sisteme hakimken; o dönem orta sınıf olan burjuvazinin(kentli yerleşik soylular) yükselişi ile tüm mevcut sistemler çatırdamaya başlıyor.

Bu duruma gelinirken; rönesans dönemi fikir adamlarının müthiş fikirlerini ve katkılarını unutmayalım.

İngiltere’de başlayan makineleşme yani sanayi devrimi Avrupaya’da sıçrıyor, güncel ve dinamik “Burjuva Sınıfı” oluşuyor ve gün geçtikçe güçleniyor.

Burjuva sınıfının yeniliklere adapte, son derece dinamik, değişimci oluşunun gerisinde zamanının aydın fikir adamları tarafından da beslenen birikimli yapısı yatıyor.

1789 yılına gelindiğin de, sadece Fransa’da herşey değişmiş olmayacaktı, tüm dünya yeni bir döneme girmiş oluyordu.

Kapitalist modernite “ulus devletler”in doğuşu ile başlar.

Toprağa bağlı feodal düzenin köleleri “SERFLER” ve yüce krallara ve rahiplere biat eden “SEFİLLER” kavramlarının yerini “MİLLET” kavramı almıştı.

Kralın sülalesinin toprakları, aristokrasinin(soylu aileden gelenler) arazileri kavramının yerini de “VATAN”(Milletin Yurdu) kavramına Bırakacaktır.

“Ulus Devletler’in doğuşu ile tüm otoriter yönetimler çatırdamaya başladı.

Toplumsal değişimin önünde hiçbir güç duramazdı.

Yönetimin meclis vasıtasıyla halka devredilmesi, fikir özgürlüğü, toplumun yönetenlere kul ve köle değil “millet” olma aidiyeti, kısacası tüm bunlar Avrupa ve Dünya’da “milliyetçilik” akımlarının hızla yayılmasına neden olacaktı.

Kapitalist modernite millet kavramının güçlenmesine ve peşinden bu uğurda güç savaşlarına neden de olacaktı.

Sanayi devrimi ile birlikte enerji kaynaklarına olan ihtiyaç, yeni kurulan ulus devletler ve diğerleri arasında pay kavgasını da başlattı.

Avrupa’da bir bölüm halen mutlak monarşi ile yönetilirken, bir bölüm monarşinin yanında demokratik sistemlere yeni geçiyordu.

Mutlak monarşik idareler, bu özgürlükçü akımları karşısında daha fazla dayanamadı.

Çoğu imparatorluklarda monarşinin tekil gücü azaldı, yanına halk meclisleri konuldu.

Osmanlı gibi imparatorluklar zaten kapitalist modernite karşısında direnecek güce sahip olmadığından, kendini kurtarma adına Alman İmparatorluğu gibi dönemin güçlü emperyal devletleriyle de işbirliği içerisine girecekti.

Avrupa’daki bu değişimle birlikte bloklar oluşunca, pay kapma savaşı başlamış oluyordu.

Amerika’da ise Avrupa’dan bağımsız değildi, orası da tüm bunlardan etkilenmemesi mümkün değildi.
Yeni bir dünya düzeni kuruluyordu, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni düzen “Ulus Devletler”in en katı haline dönüşecekti.

2. Dünya Savaşı, bu yeni ulus devletlerin güç savaşına dönüştü.

2. Dünya Savaşı’nın aslında tek kazananı ABD olacaktı.

İki zıt blok oluştu, “Kapitalist Batı Bloğu”nu temsilen ABD ve “Sosyalist Bloğu” temsilen SSCB…

Batı bloğunda sistemin kontrolü ABD başkanlığındaki Birleşmiş Milletler Konseyi’ne verildi, güvenlik şemsiyesi olan NATO’nun kuruluşu, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Kuruluşu, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü’nün kuruluşu, hep “İkinci Dünya Savaşı”ndan sonradır.

En önemlisi “Bretton Woods” sistemiyle tüm devlet paralarının “Amerikan Doları”na yani ABD Merkez Bankası’na(FED) endekslenmesidir…

“Kapitalist Modernite” 1940 sonrası kurulan düzen ile yeni endüstrilere yelken açacaktır.

1990’lardan sonra duvarlar yıkıldı, “Sosyalist Blok” ülkeleri çözüldü.

Sovyetler Birliği ve Çin’deki değişimlerle birlikte katı ulus devlet kavramının karşısına, “Globalizm” adı verilen çokuluslu şirketlerin yükselişi çıktı.

Ulus devletlerin yerini, bu şirketlerin alacağı korkusu, karşı bir öz savunma geliştirdi.

Dünyada globalizme karşı yeniden yükselen değer olan “neo milliyetçilik akımları” bu nedenledir.

Şimdi ki dönem, ulus devletlerin globalizme direnişi olarak karşımıza çıkıyor.

Sanayi devrimi ile başlayan ulus devlet serüvenini aslında tek elden yönetilen ideolojik zorlamalar değil, tarihsel süreçte oluşan doğal koşullar bu duruma getirmiştir.

 

 

‘Özelleştiriyorum İşte, Var mı Diyeceğin?’

Türkiye Cumhuriyeti yüzde yüz yerli ve yüzde yüz millî bir devlet olarak kuruldu. 23 ile 38 arasındaki dönem bunun nidüğünün ve nasılının ispatıdır. Şeker fabrikalarından dış politik eksenlere kadar yerlilik, millîlik ve özgünlük destanıdır.

Koca Kurtuluş Savaşı kazanılmasına rağmen I.Dünya Savaşı‘nın acı tecrübesinden midir nedir yoksa Atatürksüzlükten midir nedir, II.Dünya Savaşı‘na girmediğimiz halde kaybetmiş gibi davrandık. Sanki biz yenilmişiz gibi ABD ile SSCB arasında ‘ho; lak, lak‘ yaparak birinin himayesine girdik.

Bu meyanda yerli olsa da millî olamayan İsmet İnönü‘yü Batmayan İngiliz Güneşi’ne karşı Almanların gölgesine sığınan II.Abdülhamit Han‘a benzetirim. Bence Mustafa Kemal‘in son dönem Türk tarihinde mukayesesinin yapılabileceği tek devlet adamı Enver Paşa‘dır.

Üçüncü yol her zaman vardır. Kemal Sunal filmlerinde “Yazı mı, tura mı?” sorusuna merhumun “Dik!” cevabını vermesi gibi iki şıklık bir sınava mahkûm edildiğinizde kalıpları kırarak “C şıkkı” ihdas etmektir liderlik.

Hazin olansa Bağdat Paktı’nı Sâdâbâd Paktı’nın, Yeni Balkan Paktını da eski Balkan Antantı’nın yerine kuran ama tutturamayan Menderes Hükümeti‘nin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu‘nun 2 kutuplu dünyada 3’ncü Yol arayan Bağlantısızlar‘ın Tayland’daki konferansına Amerika adına bozguncu olarak gittikten 5 yıl sonra İhtilâl içre darbe yapan Amerikalılarca asılmasıydı.

Kimse alınmasın ama 45’ten bu yanaki 70 yıllık çizgi Amerikan vesayeti çizgisidir. 1959-60, 1974, 1977 ve 2015-16 gibi yol kazası hükmünde olan istisnaları saysak da, saymasak da genel puanlama değişmiyor. The United States is champion always in Turkey!

7 Haziran Seçimlerinden sonra Rusya, Çin, İran, Suriye yani Avrasya çizgisini alternatif olarak değerlendirmeyi düşünebilen Türkiye geçen ayki Tillerson & Erdoğan görüşmesiyle birlikte klasik NATO çizgisine avdet etmiştir. Haddizatında 2017 Ocak başından itibaren Başkanlık Sistemiyle ilgili tartışmaların başlamasıyla eşzamanlı olarak sansasyonel terör faaliyetlerin kesilmesi – ki çok şükür – devrimci arayışlara karşı muhafazakâr tercihlerin sinyalizasyon sistemi olarak görülebilir.

Exxon Mobil‘in eski CEO’su, çiçeği solmuş Dışişleri Bakanı Rex Tillerson‘la 3,5 saatlik görüşmeden 3-5 gün sonra 14 Şeker Fabrikasının meşhur Amerikan Şirketi Cargill için özelleştirilmesi kararı bu bağlamda eski ortaklığı muhkemleştirme kararıdır. İslamiyet‘in güncellenmesiyle ilgili Cumhurbaşkanı‘nın yaklaşımını desteklemekle birlikte “İnşaallah bu konu Tillerson görüşmesinde ele alınmamıştır” diye niyazda bulunmaktan da kendimi alamıyorum.

Özelleştirme Millîleştirme’nin tam tersidir. Millîleştirme ile millîlik arasında da doğrudan bağ vardır. Millî şirketlerin özelleştirilmesi gayrimillîlik olduğu gibi bunların hele hele yabancılara tahsislenmesi hem antiyerlilik hem de ecnebîciliktir.

Millî Ordumuzun Afrin başarısıyla ve yerli silahlarıyla gurur duyarız. Lakin ASELSAN, HAVELSAN, ROKETSAN gibi askerî kuruluşlarımızın tüm bilançolarının ecnebî denetim firmalarınca denetlenmesinin yüzde yüz yanlış buluruz. Bu da bir bakıma Kozmik Oda‘ya girme durumu gibidir.

Şeker mevzusu epeyi ağzımızın tadını kaçırdı. Korkuyorum; millîlik de rahmetli Metin Millî‘nin soyadı hatırası olarak kalmaz inşallah. Ne diyordu: “Seviyorum işte, var mı diyeceğin!

 

 

Son Ermeni / Bir Hasret Öyküsü:

Tarih kitapları, Anadolu’da pek çok milletlerin ve medeniyetlerin yaşadığını ve kaybolduğunu yazıyor. Eşsiz güzelliklere ve iklime sâhip olan Anadolu coğrafyasında güçlü olan milletler uzun, zayıflar ise kısa süreli olarak yaşayabilmişlerdir. Anadolu’da yaşayan kavimlerden biri de Ermenilerdir. Ancak onlar, bağımsız bir devlet olarak değil, bölgenin hâkim güçlerinin denetim ve gözetiminde, kendilerine sığınma hakkı tanındığı için dağınık olarak misafir edilmişlerdir. Türkler, Anadolu coğrafyasını, Ermenilerden değil, Bizanslılardan, kazandıkları zafer üzerine vatan hâline getirmişlerdir. 1071’den sonraki 800 yıl içerisinde tek bir defa olsun, Anadolu toprakları üzerinde hak iddia etmemişlerdir.

Rusya, Boğazlardan sıcak denizlere açılma ümidini kaybedince, Kafkaslardan Akdeniz’e inebilmek için Ermenilerin önüne bir tutam havuç atıverdi: Osmanlı Devleti aleyhine çalışmaları hâlinde bağımsız bir devlet kurmalarına izin verileceği vaadinde bulundu. Böylece Ermenilerin asırlarca devam eden huzurlu ve güvenlikli hayatları sona erdi. Günümüzde, ‘Ermeni Meselesi‘ olarak bölge barışını tehdit eden hâdisenin başlangıç sebebi ve iç yüzü budur.

Hitlerin sağ kolu ve Nazi Almanya’sının tanınmış siyaset adamı Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Paul Joseph Goebbels (1897-1945) diyor ki: ‘İnanılması zor boyutta bir yalan söylersen ve bunu devamlı tekrarlarsan, halk buna inanmaya başlar. Devlet, halkı bu yalanın doğurduğu siyâsî, iktisâdî ve askerî neticelerinden koruyabildiği süre için yalan geçerliliğini muhâfaza eder. Bu suretle bu yalanın kullanımı devlet için büyük faydalar sağlar. Çünkü bu suretle devlet bütün karşı görüşleri tesirsiz hâle getirir. Gerçek, yalanın ölümcül düşmanıdır ve yalanın devamlılığı sâyesinde, devletin en büyük hasmı olan ‘gerçek’ bertaraf edilir.’

‘Ermeni meselesi’ aslında Türkiye’nin problemi değildir. Ermenileri fakirliğe, azgelişmişliğe mahkûm eden bir insanlık dramıdır. Çarlık yönetiminin başlattığı, Sovyetler Birliği’nin benimseyip devam ettirdiği, günümüzde Rusya Federasyonu’nun ve Ermenistan dışındaki Ermenilerin desteklediği bir çirkin oyundur.

Ancak bu çirkin oyuna seyirci kalma lüksümüz yoktur. Mukabil hamlelerle yalanların içyüzünü, hakikatleri ortaya koyma mecburiyetimiz vardır.

Anadolu’muzun hemen her şehrinde, kasabasında ve köyünde; Ermeni komşularla, 1970’li yıllara kadar devam eden iyi ilişkilerin hikâyeleri anlatılır. Bunların çok azı, yazılı olarak hikâyelere romanlara mevzu olmuştur. Dizi veya uzun metrajlı filmlerimiz yok denecek kadar azdır.

Bu konudaki eksikliğimizi tamamlamaya çalışan az sayıdaki yazarlarımızın başında Abdullah Ayata’nın adını zikretmek gerekir.  O’nun Muhbir Mehmet isimli romanı, bu sayfada tanıtılmıştı.

Abdullah Ayata’nın Son Ermeni adını taşıyan romanı Türkiye’nin yakın tarihine farklı bir açıdan yaklaşıyor; dilleri ve dinleri ayrı olan iki milleti ‘sevgi-saygı’ çemberinde buluşturan Ayata’nın romanı, ‘hâtıra’ kurgusundan dolayı ‘Kurtuluş Savaşı’nın şâhidi olma özelliğine de sâhip.

Son Ermeni; Gazer Efendi, İbiş Hoca ve köy halkının dramatik hayatlarını anlatıyor. Adanalı İbiş Hoca, parlak bir medrese eğitimi alarak hâfız olmuş; Arapça, fıkıh, siyer ve hadis ilimlerini öğrenmiştir. Kayserinin Tomarza ilçesine tayin edilir. O’nun Tomarza’ya gönderilişinin asıl sebebi, bölgede yaşamakta olan yerli Hıristiyan Ermeni toplumu ile muhite Anadolu’nun çeşitli şehirlerinden gelip yerleşmiş olan Müslüman Türk halkı arasında dengeyi sağlamaktı. Öyle de olmuştur. İbiş Hoca kısa zamanda çevrenin sevilen-sayılan âlimi olmuş, Türkmenler, Avşarlar, Ermeniler tarafından otoritesi kabul edilmiş, anlaşmazlıkların çözüm mercii hâline gelmişti.

Dönem, Osmanlı’nın son yıllarıdır. Roman, dinleri ayrı olan iki insanın birbirlerine duydukları aşkın hikâyesi ile başlar. İbiş Hoca’nın köylüsü olan genç Veli ile Hıristiyan olan güzel Horimsi, dinlerin farklılığını dinlemezler. İki gencin aşkı, bir zamanlar aralarından su sızmayan Ermeniler ile Türkleri karşı karşıya getirse de İbiş Hoca’nın tutumu ve davranışları, her iki tarafı da rahatlatacak, olay iki gencin evlenmesi ile yatışacaktır.

Romanın asıl örgüsü ise Gazer Efendi üzerine kuruludur; yıkılmakta olan Osmanlı, uzun yıllar birlikte yaşadığı ayrı tebaalardan halkları kendi can güvenlikleri için uzak diyarlara göndermektedir. Gazer Efendi ve köylüsü de kendi köylerini boşaltmak mecburiyetinde kalır. Toplanır ve Beyrut trenine yetişmek için yollara düşerler. Kafilenin yolu İbiş Hoca’nın köyünden de geçer. İki halk, tıpkı eski günlerde olduğu gibi kucaklaşır. Türkler, son Ermenileri ellerinden geldiğince ağırlamaya, gönüllerini hoş tutmaya, onları dostlukla uğurlamaya çalışırlar. Bu arada Gazer Efendi rahatsızlanır. Kafile hastanın iyileşmesini bekler. Ancak Gazer Efendi, bu uzun yolculuğa çıkabilecek durumda değildir. Beyrut trenine yetişmek mecburiyetinde olan Ermeni kafilesi, Gazer Efendi’yi gözyaşları içinde ibiş Hoca’nın güvenli ellerine teslim eder. Roman, dinleri, dilleri ve dünya görüşleri ayrı bu iki insanın dostluğu üzerine gelişir.

Gazer Efendi, ‘Kurtuluş Savaşı’ yıllarının Son Ermenisi’dir. Bir kış boyunca kendi halkı kadar çok sevdiği İbiş Hoca ve köylüleri ile yaşar.

Abdullah Ayata, Son Ermeni’de, geçmişten günümüze milletimizin sâhip olduğu değerleri anlatırken yaşadığımız birtakım problemleri de hoşgörü ile nasıl çözebileceğimizin ipuçlarını veriyor.

T.C. KALKINMA BAKANLIĞI, ORAN / ORTA ANADOLU KALKINMA AJANSI

Mevlana Mahallesi, Mustafa Kemal Paşa Bulvarı, Nu:79, Kat: 5-6 Kocasinan, Kayseri.

Telefon: 0.352-352 67 26 Belgegeçer: 0.352-352 67 33 e-posta: info@oran.org.tr

internet: www.oran.org.tr

Roman, hayat hikâyesinden anlaşıldığına göre, tarih ve kültür araştırmacısı yazar Emrah Bekçi tarafından uzun metrajlı film senaryosu hâline getirilmiş, fotokopi kitap hâlinde, film yapımcılarının istifadesine sunulmuştur.

Senaryo eserin, ‘sinopsis‘ başlığı altındaki takdim yazısında şu bilgeler yer alıyor:

Anadolu’da Kayseri’nin Tomarza ilçesinde başlayan bir aşk hikâyesi ölümle sonuçlanır. Üzüntüler ardı ardına gelir. Osmanlı Devleti tarafından yürürlüğe konulan ‘Sevk ve İskân Kanunu‘ neticesinde yerini-yurdunu terke mecbur kalan Ermeni cemaatinin zor zamanları ile Müslüman Türk Milletinin asil duruşunu sergileyen günlerdir.’

Emrah Bekçi’nin, ‘Sevk ve İskân Kanunu‘ tabirini kullanması, O’nun ne kadar şuurlu bir Türk, işin özünü kavramış, künhüne varmış bir usta yazar olduğunu ortaya koyuyor.

Millî davamızla alakadar olanlar, milletine hizmet etmeyi düşünen yapımcılar; Emrah Bekçi’nin hayat hikâyesi bölümündeki iletişim kanallarından kendisine ulaşabilirler. Kendisi, maddî hiç bir karşılık beklemeksizin eserini, açık büfe gibi ihtiyaç sâhiplerine sunuyor.

ABDULLAH AYATA

1958 yılında Kayseri’nin Tomarza ilçesinde doğdu. Başladığı hiçbir okulu aynı şehirde bitiremedi, İlk ve ortaokulu iki, lise ve yükseköğrenimini üçer ayrı şehirde tamamlayabildi. Adıyaman, Giresun ve Erzurum illerinde öğretmenlik yaptı. Yazmaya lise yıllarında mahallî dergilerde başladı. İlk romanı Son Ermeni 2004 yılında yayınlandı. Daha sonra, Kartallar Kafese Sığmaz, Horkut, Keşke O Deli Ben Olsaydım, Erciyesin Gölgesine Sığmayanlar, Muhbir Mehmet, Rakka’nın Efendileri ve Küçük Dağların Gölgeleri isimli romanları yayınlanan yazarın, Son Ermeni isimli romanı Türkiye Yazarlar Birliği ve Aydınlar Ocağı ödüllerini aldı. 2008 yılında Frankfurt kitap fuarında yılın Türk romanı seçildi. Aynı roman Cumhurbaşkanlığı, Kültür Bakanlığı, Selçuk ve Ege Üniversiteleri, Kırşehir Valiliği ve birçok kaymakamlıktan ödül ve plâketlere lâyık görüldü. Kartallar Kafese Sığmaz isimli romanı ise Antalya Yazarlar Birliği 2009 yılında yılın romanı ödülünü aldı.

Rize, Samsun, İstanbul, Konya ve Kayseri de bazı dergilerde zaman zaman kültür makaleleri yazmakta olan yazar, ülke genelinde Ermeni Meselesi konulu birçok sempozyum, panel ve konferansa konuşmacı olarak katılmaktadır.

Kayseri Yazarlar Birliği ve Yörük Türkmen Vakfı yönetim kurulu üyesi olan Abdullah Ayata, Barak Türkmenleri Kayseri temsilcisidir.

 

Emrah Bekçi

1974 yılında Giresun ilinin Bulancak ilçesinde doğdu. Eğitimini Ankara’da tamamladı.

İçişleri Bakanlığı’ndaki 13 yıllık memuriyetinden istifa ederek, Türk Kültür, Târih, San’at konularını araştırmaya başladı. 2006 yılında; Bulgaristan, Macaristan, Romanya, Kosova, Arnavutluk, Makedonya, Bosna-Hersek’te ve Bulgaristan’ın Deliorman bölgesi Razgrad vilâyeti merkezli, erken dönem Türk târihi ve kültür mirasları konusunda sâha araştırmaları yaptı Balkan-Türk İşâretleri isimli belgeseli çekti.

2009 senesinden sonra, Rusya Federasyonuna bağlı Sami-Komi klanları ve Mansi Türkleri hakkında bilgiler topladı. Aynı sâhada, Aleksandrovsk, Solikamsk ve Berezniki şehirlerinde saha çalışmaları ve araştırmaları yaptı. 2012 senesi sonuna kadar Orta-Asya ve Azerbaycan Zakatala vilâyetinde, Şeyh Şamil ve Dede Korkud hakkında bilgiler topladı. Daha sonra Türkiye’ye döndü.

Bulgaristan ve Moskova Eğitim kurumlarında Türk Târihi hakkında pek çok konferans verdi. Bu çalışmaları devam ediyor.

Türkiye’de zihin engelli çocuklara Yunus Emreyi, ney eşliğinde anlatan ilk kişidir.

Yazarın, 470’e yakın kültürel makalesi, Yunus Emre, Mevlânâ ve Seyyid Burhâneddin isimli kitapları, Uzaktaki Emânet ve Son Ermeni isimli senaryo çalışmaları yayına ve çekime hazırdır.   Ayrıca yurt dışında farklı lisanlara çevrilmiş 10 adet makalesi vardır.

İletişim: bekciemrah@gmail.com +90.544-465 46 19

 

KUŞBAKIŞI:

BOZKURTLARIN DİRİLİŞİ Türk Bilimkurgu Romanı:

Yaşanılan dönemde bilinmeyen bilim ve teknoloji unsurları kullanılarak yakın veya uzak bir gelecekle ilgili hâdiseleri ve mâcerâları konu edinen hikâye ve romanlar, bilimkurgu romanı olarak adlandırılıyor. Bilimkurgu romanlarının masallardan farkı, birincisinin gelecek, ikincisinin geçmişle bağlantılı olmasıdır. İkisinde de hayâl gücü başarının anahtarı olmakla birlikte bilimgurgu, masala nazaran daha üstün kabiliyet gerektirir. Bilimkurgu romanlarının ilk yazarı Jules Verne’dir. (1828-1905) Edgar Allan Poe, (1809-1849) önemli bir bilimkurgu yazarıdır.  Jules Verne, hayâl ettiği teknolojilerle, birçok keşif ve icatlara zemin hazırlaması bakımından hayranlık ve takdirle hatırlanmaya değer bir şahsiyettir. Bilimkurgu sâhasında çalışan ilk Türk, Hezarfen Ahmet Çelebi’dir. (1609-1640) O’nun ilham aldığı kişi de 10. Yüzyılda yaşamış bir Türk âlimidir: İsmail Cevherî. (vefatı: 1010)

Türkiye’de ilk bilimkurgu romanı 1921 yılında Refik Hâlid Karay (1888-1965) tarafından yazılmış.

Şu sıralarda Suriye taraflarında binbaşı rütbesiyle görev yapmakta olan Çağatay Demirel eserinde; gerçekleşmesini hiçbir zaman istemediğimiz fakat muhtemel bir durumda, kötülerin planlarının karşısında bir insanın başlattığı savaşı anlatıyor. İşin dikkat çeken tarafı, romanını yazmaya başladığı târihte Türkiye, Suriye’deki karışıklığa fiilen müdâhil olmamıştı. Eserinde; milletimizin kaderi ile oynanırken ne kadar sabırlı ve bilgili olmamız gerektiğini, fedâkârlığın önemini, ezelî kültür değerlerimizin / Türk Töresi’nin korunması için, ‘ahvâl ve şerâit’ ne olursa olsun kahramanlarımızın, kendilerini insânî ve ilâhî görevlere nasıl adadıklarını anlatıyor.

İnanılması zor…

Sâdece iki gözü değil, gönül gözü de açık olan Çağatay Demirel Binbşımız; ‘Uyanmalıyız ve doğru tercihi yapmalıyız!’ Diyor. Kanlı ete mi koşacağız, yoksa ateş çemberinden mi atlayacağız? Bozkurtların Dirilişi’nde, doğru tercih kurgulanmıştır.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 224 sayfalık kitap, Kasım 2017’de yayımlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

Vatanı Dilinde CENGİZ DAĞCI KİTABI:

İbrâhim Şâhin ve Selim Çonoğlu’nun hazırladığı, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, Mayıs 2017’de yayımlanan 360 sayfalık eser, 4 bölümden meydana geliyor. Herbiri, ele aldığı mevzuun uzmanı 21 ilim adamı, dört ana başlık altında; 1-Cengiz Dağcı’nın hayatını ve eserlerini, 2-Dil, bilinç ve sanat anlayışını, 3-Şiirlerini, 4-Eserlerindeki roman ve halk kültürü unsurlarını anlatıyorlar.

Cengiz Dağcı, gerek hayatı ve çektiği çileler, gerekse yazdıkları ve sâdece kendi soydaşlarına değil dünya insanlığına verdiği mesajlar itibariyle çağımızın en dikkate değer yazarlarının ön sıralarında yer almaktadır.

Dünyanın anlı-şanlı yazarları; Hitler Almanya’sının üç-beş Yahudi’ye yaptığı zulmü, Fanatik Ermenilerin ve yerli-yabancı Ermeni yandaş ve yardakçılarının yalanlarla pullayıp bezedikleri sevk ve iskân meselesini yaza-yaza cılkını çıkarırlarken, insanlık târihinin görüp yaşadığı en fecî musîbet olan komünizm belâsının Kırım Türklerine uyguladığı soykırım karşısında üç maymun rolünü başarıyla oynuyorlar.

Ahıskalı Türkler, Irak ve Suriyeli Türkmenler, Doğu Türkistan Türkleri ve Kırım Türkleri, Karabağ’daki soydaşlarımız insanlık tarihinde benzeri görülmemiş zulümlere maruz kaldılar, trajediler yaşadılar. Henüz hiçbirinin dramı, işe yarar ölçülerle kaleme alınamadı, filmi yapılamadı. Ne yazıldıysa dergi ve gazete sayfalarında, kitap bölümlerinde saklı kaldı.

Vatanını zalimlerin baskısıyla terk etmenin ne demek olduğunu bilmeyen insanlarda özellikle gençlerde vatan sevgisi şuurunun oluşması zordur. Cengiz Dağcı kendini bu meseleye adamış bir büyük yazardır.

Cengiz Dağcı’yı ve Cengiz Dağcı hakkında yazılanları okumak her Türk gencinin millî vazifesi olmalı. Ötüken Neşriyat, gerek Cengiz Dağcı, gerekse Gaspıralı İsmail Bey ve Yusuf Akçura’nın bütün eserlerini yayımlamakla her türlü takdirin üzerinde bir hizmet gerçekleştiriyor.

Okuyunuz, okutunuz. Vatanımızdaki geleceğimizi teminat altına almanın güvenilir yolları bu kitaplardan öğrenilebilir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

TÜKETİCİ BİLİNCİ:

Tüketiciyi Destekleme Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Kemal Ertuğrul Öztürk’ün hazırladığı 16 X 24 santim ölçülerinde, birinci hamur kâğıda basılı 160 sayfalık eseri, Aralık 2017’de yayımlandı.

Eserde; Önsöz, Açıklamalar ve Giriş başlıklı bölümlerden sonra (s: 1-17) 48 adet makale yer alıyor. (s: 18-113) Son sayfalarda (s: 114-160) tüketici haklarıyla ilgili hukûkî bilgiler, yazışma örnekleri, kitapta adı geçen bâzı kanunların ve kanun hükmünde kararnâmelerin isim ve numaraları, lüzumlu telefonlar, kısaltmalar, İstanbul ilçeleri Tüketici Hakem Heyetleri’ne ait telefon numaraları, İstanbul Hakem Heyeti ve İstanbul Tüketici Mahkemelerine ait iletişim bilgileri, faydalı linkler, kitapta geçen kelime ve deyimlerin açıklamaları, Dizin yer alıyor.

Makalelerin her biri, Kemal Ertugrul Öztürk’e ait ‘Söz İzi‘ olarak adlandırılan veciz cümlelerle tezyin edilmiş.

Son derece düzgün ifâdelerle kaleme alınan makaleler, tüketicilere, haklarını korumanın yol ve yöntemini gösteriyor.

Yaşayan insan, mutlaka tüketicidir. Tüketimde disiplinli ve ölçülü davranmak, özellikle zamanı, tabiatı, suyu ve hayatı ve de akla gelebilecek her türlü tüketim malzemesini israf etmeksizin, ihtiyaçlar ölçüsünde kullanmak için ‘Tüketici Bilinci’ne sâhip olmak gerekiyor. Kitabın ana hedefi, insanlarımıza bu bilinci kazandırmaktır.

MARMARA BELEDİYELER BİRLİĞİ:

Ragıp Gümüşpala Caddesi Nu: 10 Eminönü 34134 Fatih, İstanbul Telefon: 0.212-514 10 00

Belgegeçer: 0.212-520 85 58 http://www.marmara.gov.tr Yazarla iletişim: İstanbul@tukdes.org

KISA KISA… KISA KISA:

1-BİR NESLİ NASIL MAHVETTİLER? Osman Yüksel Serdengeçti / Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

2-AZERBAYCAN MESELESİ 1917-1922: Vasif Qafarov Çeviren: Eldeniz Recebov /Teas Press

3-BALKANLAR VE OSMANLI’NIN KURULUŞ YILLARI: Feride Bozcu / Beyan Yayınları.

4-MÜSLÜMAN KALARAK AVRUPALI OLMAK: Prof. Dr. İsmail Kara / Dergâh Yayınları.

5-İSLAM TÂRİHİ: Kemal Edip Kürkçüoğlu / Büyüyenay Yayınları.

 

 

Dibine Su Yerine Kezzap Dökmek

“Hey insanlık, nedir bu kızılca kıyamet?” diye haykırasım geliyor. Birbirleriyle uğraşan, birbirine ayar veren insanlar, aslında kendilerini tükettiklerinin farkında değiller. Yaşatmak adına birbirlerine su yerine kezzap ikram ediyorlar, yaşamak adına diplerine su değil, kezzap döküyorlar.

Yeni öğrendim, fitoterapisit deniyormuş; bitkilerle tedavi yöntemlerini anlatan, kariyer sahibi biri, televizyonda konuşurken seyirciyle adeta kavga ediyor. Onu dinlerken kendimi devamlı yumruk yiyen, kendini bir türlü savunamayan boksör gibi hissettim. Adam, sanki bilgilerini bizimle paylaşmak için değil, kavga etmek için çıkmış televizyona. On dakika dinledim, ağır bir yorgunlukla televizyonu kapattım. Başka kanallarda yapılanlar farklı değil. Bir şeyi birine anlatmanın, biriyle konuşmanın yöntemini bilmiyoruz. Konuşmayı kavga etmek zannediyoruz.

Sosyal medyada da durum farklı değil: Herkes, kavgalı. Kendisini düzeltemeyenler, hayatlarında ayar tutturamayanlar;  başkasını düzeltme, ona ayar verme derdindeler. Malumatı fazla, fikirden yoksun sosyal medya teröristleri, teknoloji mabedimiz telefonların keskin nişancıları, her dakika gözümüze, kalbimize, beynimize ateş, bedenimizi tuş ediyor. Davetsiz gelen hücumlar karşısında önce direniyor, onlara cevap veriyor, sonra da pes ediyoruz. Bilgi, ahlak, irfan, ihya, ıslah, yaşama sevinci adına ortaya çıkan şey, bir hiç.

Oysa biz, bunun için yokuz. Böyle olmamalıydık, olmamalıyız. Karşılıksız üretmeye hazır, ilgiye muhtaç tabiat ana, açmış kollarını bizi bekliyor. Apartman, gökdelen yerine çiçek, ağaç dikelim, tohum ekelim ona; hem o bir işe yaramanın mutluluğunu duysun hem biz insan olduğumuzu anlayalım. Tabiatınkiyle bizim fıtratımız aynı melodiyi mırıldasın. Farkında olmasak da ilk günden beri aynı tempoyla aynı görevi yerine getiren güneşe salalım kendimizi, onun ısısından, ışığından, gıdasından doya doya faydalanalım; yaşamak buymuş, diyelim. Alalım Minnoş kedimizi kucağımıza, yumuşak tüyleriyle cildimizi ve ruhumuzu dinlendirelim; kediye o canı, bize o his ve haz güzelliğini veren Rabbimize şükredelim, onu tespih edelim. Kendimiz için değil, kendileri için birbirimize zaman ayıralım; eşimize, çocuklarımıza, büyüklerimize, dostlarımıza, komşularımıza “Ben senin için varım.” diyelim. Demekle kalmayalım, onlar için bir şeyler yapalım. Onlara değer verelim, el verelim, tebessüm edelim. Tanıdıklarımızın, hatta hiç tanımadıklarımızın yokluklarını paylaşarak sıkıntılarını, acılarını hafifletelim,  varlık ya da sevinçlerini paylaşarak mutluluklarını artıralım. Hiçbir şey yapamıyorsak birbirimize fıkra anlatarak tebessüm edelim: “Torun dedesine sorar: ‘Dede, sen babaannemle nasıl evlendin? Ondan hiç elektrik almış mıydın?’ Dede: ‘Bizim zamanımızda elektrik yoktu.’ der. Muzip torun ısrarlıdır: ‘E, o zaman nasıl evlendiniz?’ Dede: ‘Bizim zamanımızda gaz lambası vardı, gaza geldik.’ der. İşte, tecrübe, zekâ, espri örneği kinaye sanatı. Nasıl istersen öyle anla.

Gülümseme; tebessüm ruhun gıdasıdır, kendine gelmedir, yaşamak için dibine su dökmektir. Bunun tersi sürekli karamsarlık, komploculuk, zan ve şüphe içinde olmak ruhumuzun köküne dökülen kezzaptır. Kendini, yaşayan ceset haline getirmek, öldürmektir. Ölüden ancak ibret alınır, yaşama sevinci alınmaz.

Başkasına iyilik yapmak istiyorsak, işe kendimizle başlayalım. Ayarı kendimize verelim. Güne şükürle, yaşama sevinciyle başlayalım. Herkesin işi de hesabı da kendisine, biz üzerimize düşenleri hakkıyla yapabiliyor muyuz,  ona bakalım. “Her türlü kötülükler, haşerat def ola, iyilikler celp ola.” diyelim.

Çevremizde, dünyamızda yaşanan haksızlıklara, zulümlere karşı duyarsız olalım demek istemiyorum. Abartılı kötümserlikten uzak, kararlı duruşu olan, iradeli ve bilinçli bir yaşantıdır, arzuladığım hayat. Var etmenin ön şartı, var olmak, değil midir?

 

 

İslam’ı Bunlar Güncellerse

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini” söylediği sözleri epeyce ses getirdi.

Türkiye o kadar hızlı gündem değiştiriyor ki bu konu da kısa sürede tedavülden kalkabilir.

Oysaki “İslam’ın güncellenmesi” çok boyutlu ve hayati bir mesele. Siyasi gündemin kısır konuları gibi birkaç günde tüketilmesi doğru değil. Enine boyuna tartışılması gerekir.

Ne Dedi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan Dünya Kadınlar Günü toplantısında yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar, çok farklı bir dünyada yaşıyorlar. Çünkü İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız. Beni birçok hocaefendi tefe koyacak o ayrı mesele. Rabbim bizi tefe koymasın.”

“Birisi bakıyorsunuz sünneti, öbürü bakıyorsun icmaı tartışıyor. Ya bırak bu işleri, aslolan mukaddes kitabımız Kuran’dır. Kuran’a ters değilse mesele bitmiştir.”

***************************

Gündem Değiştirmek İçin mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan gündem belirleme ustasıdır. İşine gelmeyen konular tartışılmaya başlandığında bir olta atar, çoğunlukla da herkes bu zokayı yutar.

“İslam’ın güncellenmesi” meselesi de böyle bir gündem değiştirme konusu olabilir.

Fakat bu konular hassastır ve çok netamelidir. Öncelikle İslam’ın yorumlarının güncellenmesi değil de “İslam’ın güncellenmesi” derseniz, mayınlı araziye girmişsiniz demektir.

Ancak bu mayınlı araziye girene göre değişen bir tehlikedir.

***

Ya Başkası Söyleseydi…

Eğer bu sözü söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan yerine bir başkası olsaydı, Erdoğan’ın mahallesindeki “dindar” kesim bu sözü söyleyeni anasından doğduğuna pişman ederdi.

Hele hele bu sözü söyleyen CHP veya İYİ Parti Genel Başkanları olsaydı, onları “kâfir” ilan etmekte hiç tereddüt etmezlerdi.

Hatırlayınız. Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk büyük cesaretle yüzyıllar öncesinin fıkıhçılarının yorumları yerine, önce “Kur’an’daki İslam‘ın” esas alınması gerektiğini söylüyordu. Hadislerin sahih olup olmadığını değerlendirmek için rivayet zincirinin sağlamlığı kriterinin yeterli olmadığı, Kur’an hükümleri ile uyumlu olup olmadığına bakılması gerektiğine dair görüşlerini anlatıyordu.

Bunların üzerine Yaşar Nuri Hoca’ya ve benzer görüşte olan ilahiyatçılara cemaat ve tarikat mensuplarından yapılan saldırılar, haksız ve seviyesiz iftiralar akıllardadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız; böyle bir şey yok.”

“Birisi bakıyorsunuz sünneti, öbürü bakıyorsun icmaı tartışıyor. Ya bırak bu işleri, aslolan mukaddes kitabımız Kuran’dır. Kuran’a ters değilse mesele bitmiştir” sözleri Yaşar Nuri Hoca’nın sözünden daha radikal değil mi?

Hazreti Ali, “söyleyene değil, söylenen söze bak” demiş.

Bizim dinidarlar bu sözü de ters anlamış olmalı. Söylenene değil, söyleyene bakıyorlar.

******************************

Güncelleme, Reform, Tecdit

İslam’ın güncellenmesi yeni bir kavram. Yeni olduğu için de İslam’ın “tecdit” veya Hıristiyanlığın “reform” kavramlarıyla eş anlamlı sayılmaya müsait.

Rasim Özdenören‘in cümleleriyle izah edelim: “İslam’ın tecdit hareketi Hristiyanlığın reform hareketinden farklıdır.

Reform yeniden biçimlendirme anlamına geliyor. Dinin yeniden biçimlendirilmesi onun hükümlerine müdahale etmeyi gerektirir.

Oysa İslam’da tecdit (yenileme) hareketi reformdan tümüyle ayrı bir anlam taşır. İslami hükümlerin çeşitli görüş açılarıyla yorumlanması çeşitli içtihatların, dolayısıyla mezhep farklılıklarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. İçtihadın (yorum) önü daima açıktır.

Yorumların kendisinin herhangi bir kutsallığı söz konusu değil… Kutsal olan Kur’an’da ve Sünnet’te mevcut olan kurallardır. Onların değiştirilmesi söz konusu olmaz. Onların yeniden yorumlanmasının önü ise açıktır…

Reform, dine karışmış olan bidatleri dinde içselleştirme maksadına yöneliktir.

(Mesela dinde haram olan bir eylem yaygınlaşmışsa dinin kuralını değiştirip haram olmaktan çıkarmak reformdur. Bu bana “fiili durumu hukukileştirmek” ifadesini hatırlatıyor. RS)

İslam, dinin hükmüne göre insanın kendini değiştirmesini öngörüyor, yoksa dinin hükmünü kendine göre değiştirmeyi değil…”

Cumhurbaşkanı da, sözcüsü de Mecelle’nin “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz” maddesini gerekçe gösterdiler.

Ben Cumhurbaşkanının sözünü İSLAM’IN KAVRAMLARININ VE YORUMLARININ GÜNCELLENMESİ talebi olarak değerlendirmek istiyorum. Bu anlamı ile cümleyi doğru buluyorum.

******************************

Endişem

Anayasa kurallarına ve Anayasa Mahkemesi kararlarına bile uymayan bir kişinin hukuki durumu fiili duruma uydurma alışkanlığını, din kuralları konusunda da yapmasından endişe etmiyor değilim.

Bu endişemi besleyen gerekçelerim de var:

Partisi içindeki “Bakara-makara” geyiği ile Kur’an ayetiyle alay edenlere bir yaptırım uygulamadığı gibi bir tek kelime uyarısı dahi olmadı.

Kendisini “Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyan” diye tanımlayan Ak Partili milletvekiline de, ‘Siyasi liderimize dokunmak ibadet etmek yerine geçer’ diyen siyaset arkadaşına da bir tepkisi olmadı.

Nasılsa Diyanet İşleri Başkanları bile bir başka artık. Kendisine tahsis edilen 1 milyonluk makam aracı için “İbret-i âlem olsun diye o aracı iade edeceğiz” diyen Diyanet İşleri Başkanı, Cumhurbaşkanı aksini talimat verince sus pus oluyor. Üstüne bir de 4 milyonluk araç tahsisini kabul ediyor.

Her türlü hukuksuzluk olduğunda hukuk fakültelerinden, dinin en yanlış yorumlarına karşı İlahiyat Fakültelerinden bir ses çıkmıyor.

“Yolsuzluk hırsızlık değildir” diye yolsuzlukları sevimlileştiren, vakıflar üzerinden yürütülen rüşvet mekanizmasına kılıf fetvaları üreten hocalar bulabiliyor.

Bunların yapacağı bir güncellemenin “İslam’da reformu” bile aratacağından, dinimizi hepten yozlaştıracağından endişe ediyorum.

 

 

Atina Demokrasisi

MÖ 430’da, Pericles tarafından Demokrasi hakkında yapılan konuşma; tazeliğini bugün dahi korumakta ve bizlere ta o zamandan ışık tutmaktadır. Ne mutlu ders alanlara:

“En büyük hatipleri olan Pericles MÖ 430’da Sparta’ya karşı verilen savaşın ardından yapılan cenaze töreninde Atina demokrasisi adına konuşurken, Atina demokrasisini şöyle tanımlamıştır:

Hükümetimiz azınlık yerine çoğunluğun yanındadır, bu nedenle demokrasi olarak adlandırılıyor. Eğer kanunlara bakacak olursak, özel farklılıkları içinde herkese eşit adalet sunulmaktadır; eğer sosyal duruşa bakacak olursak, kamu hayatındaki ilerleme kapasiteye bağlanmaktadır. Burada sınıf telâkkilerinin erdemle karışmasına izin verilmez; yoksulluk da yolun önünde engel değildir; eğer bir kişi devlete hizmet edebilecek durumdaysa, konumunun belirsizliği nedeniyle bunu yapması engellenemez. Yönetimimizde benimsediğimiz özgürlük ayrıca gündelik yaşamımıza yayılır. Orada birbirlerini kıskanç bir şekilde gözlemekten uzak bir şekilde, dilediğini yaptığı için komşumuza kızgınlık hissi taşımayız ve rahatsız edici illetli bakışlara bile dalmayız. Ancak özel ilişkilerimizdeki bütün bu kolaylıklar bizi kanunsuz yurttaşlar haline getirmez. Bu korkuya karşı baş güvencemiz, özellikle zarar görmüş olanların korunması konusunda yargıçlara ve yasalara uymanın öğretilmesidir bize. Zarar görmüş bu kişilerin statü kayıt defterinde olup olmadığına bakılmaz ve bağlı oldukları hukuk, yazısız dahi olsa, onaylanmış bir yaptırım olmadan ihlal edilemez. Dahası, zihinlere işlerden uzaklaşıp yenilenmesi için pek çok imkân sunarız. Tüm yıl boyunca oyunlar ve kurban törenleri düzenleriz. Özel yapılarımızın zarafeti gündelik bir hoşnutluk kaynağı oluşturur ve hırsları yok eder; kentimizin önemi dünyanın ürünlerini limanımıza çeker ve diğer ülkelerden gelen meyveler Atinalılar için kendi ürünleri kadar bildiktir…

Savurganlık olmadan zarafeti ve rehavet olmadan bilgiyi artırırız, serveti gösterişten ziyade kullanım için tutarız ve yoksulluğun gerçek utancını bir şeye sahip olmamakta değil fakat ona karşı mücadeleyi reddetmekte görürüz. Devlet adamlarımızın siyasetin yanı sıra kendi özel işleri de vardır ve sıradan yurttaşlarımız kendi işleriyle meşgul olsalar da hâlâ kamusal meselelerin adil yargıçlarıdırlar. Çünkü diğer ulusların aksine bu görevlerde yer almayan bir kişiyi hevessiz olarak değil yararsız olarak kabul ederiz. Biz Atinalılar hükümetçe hakkında karar alınmamış bütün olaylarda yargıda bulunabiliriz ve konuşmaları eylem yolunda bir engel olarak görmek yerine, onu akıllıca eylemlerin ayrılmaz bir öncülü olarak düşünürüz.”

x

Pericles tarafından da belirtildiği gibi, Atina demokrasisi, kentin çökmesinin ardından dünyanın farklı bölgelerinde gelişip büyümeye devam etmiştir. Bu demokrasi türü, belli ilkeler ortaya koymuş ve kendine has bir yaklaşım sergilemiştir: İnsanın saygınlığını tanımış, insanlar arasındaki olayları adalete, doğruluğa ve genel kabule göre ele almıştır. Modern demokrasi belli ilkeler geliştirmiştir. Bunların en önemlileri şöyle özetlenebilir:

x

Tüm bireyler arasında temel eşitliğin tanınması.

Bireyin değerinin devletinkinden üstün olması.

Hükümetin halkın hizmetkârı olması.

Hukukun egemenliği.

Akıl, deney ve deneyime başvurma.

Azınlığın haklarına azami saygı gösteren çoğunluk yönetimi.

Amaçlara ulaşmak için kullanılan demokratik yöntem ve prosedürler.

x

…Demokrasi yalnızca bir yönetim biçimi değildir. Ayrıca bir yaşam biçimidir. Birey hedeftir ve diğer her şey bu hedefe yönelik bir araçtır. İnsanların hükümete dönük demokratik yaklaşımda sahip oldukları saygı ve yüksek bağlılığın nedeni, bunun bireyin saygınlığını gerçekleştirmede en iyi yaklaşım olmasıdır. (İslâm’ın İkinci Mesajı, Mahmut Muhammet Taha, İngilizce’den Çeviren: Haydar Aslan, 2011 s. 164 – 165)

 

 

İslam, Dilimizle Anlatılmalı Ve Anlaşılmalı!

0

Kur’an-ı Kerim de ne yazılı ise virgülüne kadar değiştirmeden, şüpheye düşmeden kabul edilmelidir, görüşündeyiz. Zaten inanan insanın inancı da budur. Onu bozmaya çalışanlar, siyasi ve şahsi emelleri için kullananlardır. Ama Kur’an-ı Kerim şimdiye kadar defalarca bozulmaya yeltenilmiş ama onu kimse bozamamıştır, bir kelimesini dahi değiştirememişlerdir. Bu siyasi ve şahsi emelleri için kullananları da bugün herkes aşağı yukarı bilmektedir.

Kur’an-ı Kerimin Arapça olarak sürekli okunmasından dolayı, Türk Milleti ne dediğini anlamamaktadır. Ve bunu fırsat bilen din tacirleri İslamı kendi inisiyatiflerine göre anlatmakta, kendi çıkarları doğrultusunda İslam kullanılmaktadır. Bu yüzden dinimizin doğru anlaşılması için,  Atatürk Kur’an’ın Türkçe mealini yazdırmıştır. Elmalılı Hamdi Yazır’ın hazırladığı 9 ciltlik tefsir 1935 yılında, Kamil Miras tarafından hazırlanan “Sahih-i Buhari Muktasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi” isimli 12 ciltlik hadis tercümesi de 1928 yılında yayımlanmıştır.

Atatürk, Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesinin şu gerekçeyle yapıldığını anlatır:

“Türk, Kur’an’ın arkasından koşuyor, fakat onun ne dediğini anlamıyor. İçinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın.” Ayrıca bu gerekçeyle hutbelerin de Türkçeleşmesini sağlamıştır. Ona göre hutbe demek, nasa hitap etmek, yani söz söylemek demektir.

“Minberler halkın beyinleri, vicdanları için bir iyilik, doğruluk ve bir aydınlanma kaynağı olmuştur. Böyle olabilmek için minberlerden yankılanacak olan sözlerin bilinmesi, anlaşılması, sanat ve ilim gerçeklerine uygun olması gerekmektedir. Değerli hatiplerin siyasi ve toplumsal olayları ve medeni durumları ve gelişmeleri her gün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış bilgiler verilmiş olur. Bundan dolayı, hutbeler tamamen Türkçe ve çağın gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır” sözleri, onun bu düşüncesini yansıtmaktadır.

Bugün bir Alman, İngiliz Kur’an-ı Kerimi kendi dillerinde okuyup bizden daha iyi anlarken, biz Müslüman olduğumuz halde Kur’an-ı Kerimi okuyup anlayamıyoruz. İmam efendinin Arapça okuduğu ayette, bitkilerin büyümesi ve özelliğinden bahsederken, insanımız hoca efendinin kaideli ve makamlı okuduğu o bitkilerle ilgili ayete ağlayanlarımız oluyor. Çünkü ne anlam ifade ettiğini anlamadığımız için, sesin yanıklığı ve Allah’a olan inancımız da etkisi ile birçok insanı ağlarken görmüşüzdür. Ama sorsak ki okunanın hangi kısmına ağladınız? Bir cevap alma şansımız yoktur. İşte asırlardır, milletimizin Arapça bilmeyen ekseriyeti tarafından, İslam hakkında gerçek bilgileri öğrenemiyoruz. Bu hususta Arapça okunan kitabımız, okunurken hiç bir şey anlaşılmadığından, zaman zaman özellikle bir ayağı çukurda olan İhtiyarlarımızın haricinde vakit namazlarında çok az gençle karşılaşıyoruz.

Dini çıkar için kullanan cenah, Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmayan Arapça okunmasında direterek, hem maddi, hem siyasi çıkarlarına yeni çıkarlar katmanın peşinde devam etmektedirler.

Ancak Arap Hayranları tarafından Kur’an-ı Kerimin Arapça olarak sürekli okunması dolayısı ile Kur’anın ayet ve surelerinin ne dediği Türk Milleti tarafından anlaşılamamaktadır. Halkımızın bu hususta İslamı kullanan din tüccarları ve dini kullanan siyasi tacirler tarafından, İslamın kullanılmaması için, Kur’an -ı Kerim’in Türkçeleşmiş hali okullarımızda ders olarak okutularak, dinimizi herkesin doğru öğrenmesi sağlanmalıdır.

Aksi taktirde adam işte çıkar seçim konuşması sırasında bir dua okur,cahil halkta ;vay be ne Müslüman adam der, halkın gözünü boyar, emeline ulaşır ve yıllarca da malı götürür. Halkımızın çoğunun cahil olması dolayısı ile de, yıllarca bu ülkede adaletsizliklere çare bulunamaz. Ve her gün ülkemizde yöneticiler iyi niyetli olsa bile, İslamdan habersiz, hak, hukuk adaletten habersiz, Allah korkusu ve sevgisi olmayan insanlar, amirler, memurlar, gençler çoğalmaya devam eder. Zaten ülkemizin demokratik hayatına baktığımızda, dini çıkar için kullananlar hep malı götürerek, kazançlı çıkmışlardır.

Haksızlıklar, adaletsizlikler, şerefsizlikler, kadınlara ve çocuklara istismarlar sürekli artarak bugünkü ortama ülkemiz gelmiştir. Yapılacak en önemli şey; Kur’an-ı Kerimin okullarda ciddi bir biçimde Türkçe mealinin okutulması ve İslam Dininin nesillere doğru öğretilmesidir.

 

Saygılarımla

 

 

Op. Dr. Ahmet Nâbi Kızmaz, Kadınların Korkulu Rüyası Guatr Hastalığını ve Tedâvi Yöntemlerini Anlatıyor:

Oğuz Çetinoğlu: Ahmet Nabi Bey, siz Türkiye’nin sayılı guatr uzmanlarından birisiniz. Sizinle bu hastalığı konuşalım istiyorum.  Röportajımıza guatr hastalığının tarifi ile başlayabilir miyiz?

Op. Dr. Ahmet Nâbi Kızmaz: Guatr, vücudun orkestra şefi gibi çalışan tiroit bezinin iltihap ve kanserler dışında 30 gramın üzerinde büyümesidir. Tiroit bezi, boynun ön yüzünde göğüs kafesi çentiği ile halkımızın ‘âdemelması‘ diye adlandırdığı boyun çıkıntısı arasına oturan 20-25 gram ağırlığında küçük bir salgı bezidir.

Vücudumuzdaki iki çeşit salgı bezinden biridir. Ter bezleri, tükürük bezleri ürünlerini dışarıya verirler bunlara dış salgı bezleri deriz. Tiroit ve pankreas1 gibi bezlerse, ürünlerini kana verirler. Bunlara da iç salgı bezleri denir. Bunlar salgıladıkları hormonlarla2 hayatımızı dengede tutarlar.

Çetinoğlu: Tiroit bezi nedir?

Dr. Kızmaz: Tiroit bezi, vücudun enerjiyi kullanması ve depolamasıyla alakalı olan ve triodotironin (T3) ve tiroksin (T4) denilen iki adet hormon üreten hücrelerdir. Bu hormonlar, vücudun enerji dengesini sağlar. Tiroit bezi büyüdüğünde, vücutta aşırı yorgunluklara sebebiyet verir. Tiroit bezinin büyümesi guatr hastalığının işaretidir. Kadınlarda daha fazla görülen bir hastalıktır.

Çetinoğlu: Tiroit bezleri, her zaman aynı yerde mi bulunur? Başka yerlerde bulunmasının mahzuru var mıdır?

Dr. Kızmaz: Tiroit bezi, dil kökünden doğar ve yavaş yavaş normal yerine oturur. Çene altlarında kalabilir hatta bademcik yerinde oturabilir. Bazan negatif basınçla göğüs kafesi içine, hayatî damarların arasına hatta kalp kapakçıkları üzerinde, diş köklerinde, bazen kadınların yumurtalıkları arasında da nadir de olsa bulunabilmektedir.

Çetinoğlu: Çok gezegenmiş… Farklı ve anormal yerlerde bulunmasının ne gibi zararları vardır?

Dr. Kızmaz: Olması gereken alanlarda bulunmaması birinci derecede teşhis zorluğu yaratır. En önemlisi mesela bademcik zannedilerek ameliyatla alınabilir.  Eğer tek bez o ise, hasta ömür boyu ilaç kullanmak mecburiyetinde kalabilir. Bu da hem bizim için hem de hastalarımız için büyük üzüntü kaynağı olur.

Çetinoğlu: Tiroit bezimiz hormon ürettiğine göre hormonu az üretirse ne olur, çok üretirse hayatımızda neler değişir açıklar mısınız?

Dr. Kızmaz: Memnuniyetle anlatmalıyım. Çünkü hayatı alt üst eden hormonlardaki değişimdir. Tiroit bezi ya çok çalışır çok hormon salgılar veya tembel çalışır yetersiz hormon salgılar veya normal işlev görür.

Tiroit bezini incelerken üç ana hormona bakarız. Beyinden gelen ‘TRH’ bunun kontrolünde bezden salgılanan ‘T3’ -‘T4’ hormonlardır. Bu hormonlarda azalma olursa beyin hemen ‘TSH’ hormonlarını arttırır. Bunun yükselmesi bezin az çalıştığının habercisidir.

Hastalarda yorgunluk, bitkinlik, hantal kilo almalar, saç dökülmesi hatta kaş dökülmeleri başlar. Yavaş yavaş unutkanlıklar hatta ileri yetersizliklerde erken bunamalara kadar götürür. Kalpte büyümeler hattâ akciğerde su toplanmalarına sebebiyet verir.

Çocuklarda büyüme kusuru zekâ geriliğine kadar uzanır. Günümüzde doğar doğmaz kan alınıyor ve müdahale başlıyor. Çocukluktan ergenliğe geçiş bazen gecikir, bazen kalıcı problemlere sebep olur, cinsî gelişimi gecikir.

Çetinoğlu: Çok tehlikeli hastalıklar…

Dr. Kızmaz: Daha da feci problemlere yol açabilir. Kadınların korkulu rüyası demiştik. Çocukluktan genç kızlığa geçiş, âdet düzensizlikleri, kısırlık, geç doğum ve çocuk kayıpları, yirmi yıl guatr hastası olan anne adaylarından ‘Pendred sendromu‘ denilen sağır, dilsiz ve zekâ özürlü çocuklar doğabilir.

Çetinoğlu: Bebeklerin guatrlı doğması mümkün mü mümkünse bunları nasıl anlarsınız?

Dr. Kızmaz: Çocuklar guatrlı olarak doğabilir. Fark edilmezse tiroit bezi nefes borusunu tıkayabilir. Derhal ameliyata almak icap edebilir. Guatrlı çocuklar tombul olur, ağlamazlar.  Fakat temel değerler bozuktur. Resim 22 görüldüğü gibi dış değişimler de vardır.

Çetinoğlu: Guatr neden kadınların kokulu rüyasıdır?

Dr. Kızmaz: Gerek yurdumuzda gerekse dünyada kadınların % 80-85’i guatr hastalığına yakalanır. Benim araştırmalarım da bu rakamlarla uyumlu.

Kadın hayatı özel risklerle doludur. Çocukluktan ergenliğe, ergenlikten kadınlığa, eşine ve yeni ailesine uyum, aylık dönemlerin düzeni ve menopoz dönemleri hanımlar için özel durumlardır.

Çetinoğlu: Guatr illetinin sebepleri biliniyor mu?

Dr. Kızmaz: Önceki cevaplarımda saydığım durumlar guatr hastalığının belli başlı sebepleridir. Bunların dışında kalan önemli sebeplerinden birisi de strestir. Her kadın bu strese hayatının bir döneminde rastlama şanssızlığı taşır.

Çetinoğlu: Söylediklerinizden daha önemli sebepler de olmalı…

Dr. Kızmaz: Bünye, bilinen ve bilinmeyen sebeplerle, gereğinden az veya çok hormon üretebilir. Az hormon üretmesi de çok üretmesi de hayatın seyrini değiştirir hatta alt üst eder.

Çetinoğlu: Guatr hastalığının belirtileri nelerdir?  Nasıl teşhis ediyorsunuz?

Dr. Kızmaz: Vücutta meydana gelen şu tip değişimler, metabolizmada guatr hastalığının oluşmaya başladığına işarettir: Boğaz bölgesinde şişlikten dolayı rahatsızlık hissetme, ses kısıklığı yaşama, yutkunmada güçlük çekme, rahat nefes alamama, nefessiz kalma hissi ve endişesiyle uykudan uyanma, sürekli öksürme, nefes alırken gırtlaktan bir takım sesler çıkması…

Çetinoğlu: Hormon üretimindeki bozukluktan bahsetmiştiniz… Vücudun çeşitli sebeplerle gereğinden az veya çok hormon üretmesinin neticeleri nelerdir?

Dr. Kızmaz: Sinirlilik, çarpıntı, sıcağa tahammülsüzlük, uykusuzluk, saç dökülmesi, kapalı yerlere dar alanlara girememek, tansiyon değişimleri, aşırı kilo kaybı, gözlerde büyüme, ileri safhalarda göz kapaklarının açık kalması, çift görmeler, ruh hastalığı ve kalp hastalığı veya bu hastalıkların belirtilerini andıran şikâyetlere sebep olabilir. Kısırlık, erken doğum ve ölü doğum görülebilir. Ellerde titreme, göz kapaklarının açık kalmasına bağlı olarak erken göz saydamlığı kaybolabilir. Eşi ile işi ile uyumsuzluk yaşayabilir. Neticesinde eşini ve işini kaybedebilir.

Çetinoğlu: Halk arasında iyot-guatr bağlantısından söz edilir. Anlatır mısınız?

Dr. Kızmaz: Tiroit bezinin hammaddesi iyottur. Vücut yeterli iyodu bulamazsa tiroit bezi büyüyerek iyot yakalamaya başlar. Bilirsiniz, balıkçılar balık bolken yakın bir yere ağlarını atar ve yükünü alır döner.

Eğer balık yoksa uzaklara gider daha büyük alanlara ağlarını atarlar. Öyle geniş ağ atarlar ki bu defa ağlarını toplayamazlar. Tiroit bezi de balıkçılar gibi az iyodu yakalamak için hücrelerini artırır ve ipin ucunu kaçırarak dev guatrlar oluşur. Normal iyotlu ortamda büyümeden normal hormonlarını yaparlar.

Çetinoğlu: Guatr sadece iyot olmayan durumlarda mı büyür, başka sebepleri var mı?

Dr. Kızmaz: Pek çok sebebi var ama iyot noksanlığı en önemli sebeplerin başında gelir.

Çetinoğlu: Irsî yâni soya çekim söz konusu mu?

Dr. Kızmaz: Benim araştırmalarım neticesinde ulaştığım belirlemelere göre %35 civarında soya çekim bulundu.

Çetinoğlu: Anlaşıldığına göre guatr, çok sebebe dayalı bir illet…

Dr. Kızmaz: Evet! Beyindeki kumanda merkezinde kusur varsa o da guatr sebebidir.

Çetinoğlu: Sigara ile guatr arasında bağlantı söz konusu mudur?

Dr. Kızmaz: Sigara kullanan kişilerin vücutlarında tirosiyanat içeriği iyot emilimini engellediğinden guatr oluşmasına zemin hazırlamaktadır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Sigaranın bir zararı daha ortaya çıktı. Bu illetten kurtulmanın yollarını konuşabilir miyiz?

Dr. Kızmaz: Guatr hastalığı tedavisinde takip edilmesi gereken yollar şu şekilde özetlenebilir;

Öncelikle yapılacak tetkiklerle guatrda herhangi bir kanserli yapı veya hücre olup olmadığı kontrol edilmektedir. Eğer kanserli bir doku bulunmazsa, guatr tedavisi ilaçlarla veya uygulanacak kontrol aşamalarıyla tedavi süreci ilerletilmektedir.

Guatr daha küçük ve zararsız boyutlardayken, eğer tiroit bezlerinin çalışmasını da etkilemiyorsa herhangi bir müdahalede bulunmadan hastalığın ilerlememesi için durumu sâdece müşâhade altında tutarım.

Bunun dışında guatr hastalığının sebebi, hipotiroid olarak belirlenmişse, bu hastalığın ilerlemesini durduracak ve guatrın büyümesini engelleyecek ilaçlar kullanırım.

Eğer guatr sebebi hipertiroidi ise, yine hormon seviyesini olması gereken seviyeye döndürebilmek adına ilaç tedavisine devam edilmekte ve bunun beraberinde bu durum solunum güçlüğüne, yutkunma güçlüğüne sebep oluyorsa ameliyatla düğümcük alımı yoluna gidilebilir.

Tiroit bezleri aşırı aktif bir şekilde çalışıyor ise, tedavi sürecinde denenecek bir yol da radyoaktif iyot tedavisidir. ağızdan alınan bu iyot biçimi, kana karışarak tiroit bezlerinize ulaşarak fazladan olan tiroit hücrelerini yok etmektedir.

Bütün bu yöntemlerle netice alınamıyorsa ameliyatla tedavi yoluna gidilir.

Çetinoğlu: Siz cerrahsınız. Ameliyat kararını hangi durumda veriyorsunuz?

Dr. Kızmaz: Tiroit bezi üç şekilde büyür: 1-Normal yapısı büyür ve hormonu temin eder. Bu büyüme esnasında diğer hayatî organlara baskı yapar, şahdamarlarımıza, nefes borusuna göğüs içine doğru büyüyerek, kalbe ve akciğere baskı yaparsa, yemek borusuna ses tellerine zarar veriyorsa ameliyata karar verilir.

Genç bir kız hastam vardı. Yatamıyor, yutamıyor ve nefes alamıyordu. Ameliyatta gördük ki, tiroit bezi hem göğüs içine hem boynun arkasına uzanıyordu. Ameliyatla aldık. Hasta, normal duruma geldi. Alınan parçayı tarttık,  4 kilo 329 gramdı.

Ameliyatı, kanser veya kanser tehlikesi varsa yapıyoruz ve dokuyu tamâmen temizliyoruz.

Çok çalışan guatrlar, normale dönüş tedâvisine cevap vermiyor, atom tedâvisine rağmen netice alınamıyorsa, tüm dokuyu temizliyoruz.

Bazı hallerde estetik amaçlı operasyonlarda sınırlı olarak uygulanıyor.

Çetinoğlu: İyodlu tuz kullanmayı tavsiye ediyor musunuz?

Dr. Kızmaz: İyod, tiroit hormonu için ana maddedir. Yokluğu da çokluğu da zararlıdır. İkinci Dünya harbi sırasında Londra’da, Yugoslavya’da ağır bombardımanlardan sonra ve İsviçre Alplerinde çok fazla guatr görüldü. Ekmeklere çikolatalara iyod eklendi bu defa fazla iyoda bağlı zehirli guatr vak’alarına rastlandı.

İyot kullanımında mutlaka doktor tavsiyesine göre hareket edilmeli.

Çetinoğlu: Tiroit kanserleri hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Dr. Kızmaz: Tiroit kanserleri diğer kanserler asında çok küçük bir miktarı oluşturur. Buna rağmen ihmal edilmemeli, hafife alınmamalı.   Gerek endokrinologlar3gerekse cerrahlar bu konuda son derece hassas davranırlar. Kadınlarda %80-85 olan guatr hastalıklarının hepsi kanserli değildir. Guatrlı hastaların ancak % 10-15’i kanserdir. Zamanında müdâhale edilirse, kanser tehlikesi bertaraf edilir.

Çoğunluğu kanser olmasa da bu nodüller arasında ayrım zorluğundan kanser teşhis edilmeyebilir.

Çetinoğlu: Hastanın kendisi tarafından zordur veya mümkün değildir. Siz cerrahlar kanser türlerinin tehlikelerini nasıl anlıyorsunuz?

Dr. Kızmaz: Tiroit kanserlerinde farklı saldırganlık görülür. Özellikle gençlerde sıkça rastlanan %80 gibi bir çoğunlukla karşılaştığımız papiller troik kanserleri en mâsumudur. Vaktinde teşhis ve ameliyat edilirse tehlike bertaraf edilir.

Medüller tiroit kanserleri: Papiller kansere göre daha saldırgandır. Erken müdâhale hayat kurtarır. Etrafı kapsüllüdür kan yolu ile vücuda yayılır.

Anaplastik kanserler: Bu kanserler çok hızlı büyürler. Ses tellerini hemen etkilerler. Tek taraflı ses tellerini yutar at kişnemesi sesi çıkarırılar. Biyopsi alınır ve gerekirse biyopsi sonucu bile beklenmeden ameliyata alınır.  Amaliyat sırasında yapılan tetkik uygulanarak operasyona devam edilir.

Çetinoğlu: Kanser tehlikesini ve büyüklüğünü nasıl teşhis ediyorsunuz?

Dr. Kızmaz: Hekimliğin ana kaidesidir: Hasta ile karşılaşıldığında muayene başlar. Gözle, elle muayene yanında geniş bir hayat hikâyesi dinlenir. Sonra sırasıyla gerekli görülen tetkikler yapılır.

Bulgulara göre hormon azsa takviye, hormon çoksa, önleyici tedâvi ilaçlarla veya atom tedâvisi uygulanır, cerrahî müdâhale ile bölge temizliği yapılır. Her ne sebeple olursa olsun bezin tamâmen çıkarılmasından sonra ömür boyu tiroit hormonu kullanılması gerekir.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için söyleyemedikleriniz varsa, söz sizin…

Dr. Kızmaz: Guatr konusunda, her hekimin aklının bir yanında bulunmalıdır: Kendi uzmanlık alanlarında harikalar yaratan meslektaşlarımız bâzen bu sessiz hastalığı teşhis edemiyorlar.

Çünkü bu hastalık, başka hastalıkları taklit edebiliyor, doktorları yanıltabiliyor.

Okuyucularınıza ve insanlarımıza sağlıklı, başarılı ve yaşanmağa değer uzun ömürler diliyorum.

Çetinoğlu: Verdiğiniz bilgiler için şahsım ve okuyucuların adına teşekkür ediyorum.

 

LÜGATÇE:

1pankreas: Midenin arkasında bulunan ve boşaltıcı kanallarıyla onikiparmakbağırsağına bağlı, iç ve dış salgıları olan büyük bir bez.                                                                                                             2Horman: Salgı bezlerince salgılanan ve kana geçen, bazı organların çalışmasını düzenleyen adrenalin, insülin, tiroksin gibi maddelerin ortak adı. Bu maddelerin işlevini yerine getirecek özellikte sun’i madde de aynı isimle anılır.                                                                                               3endokrin: Sistem iç salgı bezlerinin oluşturduğu bir sistemdir. İç Salgı bezleri hormon sentez ve salgısı yapan organlardır. Hormonlar vücudumuzdaki değişik aktiviteleri kontrol eder. Endokrin sistemi ile alakalı doktorlara ‘endokrinolog’ denir.                                                                                       4nodül: İnsanların derisi altında biçim alan büyümedir. Bir nodül, iltihaplı bir doku ile veya doku ve sıvı karışımı bir şekilde dolu olabilir. Nodül içinde belirgin şekilde renkli sıvı toplanması, bir enfeksiyon olabileceğinin göstergesi olabilir. Nodüller genellikle sivilceden daha geniştir.

 

 

Kıbrıs Konusunda Türk ve Rum Tezleri (4)

Adada ki İngiliz silahlı güçlerinin en yüksek seviyeye ulaştığı bugünlerde böyle bir vahşetin gerçekleşmesi, korkularımızın haklılığının en iyi göstergesidir. Daha sonraki sayfalardaki resimler ise ( Atina’daki ve Girit’teki saldırıların fotoğrafları.) Yunan şiddetinin sadece Kıbrıs’la sınırlı olmadığını, bunların Yunanistan’da da gerçekleştiğini göstermektedir. Saygın Kıbrıs Valisi Sir John Harding yaptığı resmi bir açıklamada: ” Türk halkının Rumca konuşan toplum tarafından maruz kaldığı ayrımcılık konusundaki korkuları haklıdır” demiştir. Siz de sayfaları çevirin ve kendiniz yargılayın: Böylesine vahşice saldırıları gerçekleştiren insanlar, kendi kaderlerini seçecek kapasitede insanlar mı? Ve kendileriyle birlikte 120.000 barışçı ve mutlu ada sakinini uçuruma sürüklemeye hakları var mı? Birleşmiş Milletler bunun için midir? Sırf duygularıyla hareket eden bir grup insan öyle istedi diye, self-determinasyon prensipleri mutlu bir adayı, sosyal bir çöle dönüştürmek mi demektir?

Bu fotoğrafları görün ve inanın ki, ( Rum’ların İngilizleri hedef alarak başlatmış olduğu, ancak daha sonra esas hedefin Türk’ler olacağı tedhiş hareketlerinin fotoğrafları.) İngiltere’nin terörizmi temizlemesi ve fesadı sona erdirmesiyle bunu durdurabilirsiniz.

Cinayeti, kundaklamayı, sabotajı engellemek için kanunları sonuna kadar uygulamalısınız. Bir daha ki sefere Kıbrıs’ın baskı altındaki insanları ile ilgili bir yazı okuduğumuzda, kendilerine fırsat verildiğinde bu ” baskı altındaki ” insanların yaptıkları mezalimi hatırlayın.

Bir dahaki sefere İngiliz’lere yapılan saldırılarla ilgili bir şey okuduğunuzda, şehirdeki alış – veriş merkezine yürürken sırtlarından vurulan genç İngiliz’leri hatırlayın. Bir dahaki sefere İngiliz Boyunduruğu altındaki medeni, kültürlü Kıbrıs Rum’ları ile bir şey okuduğunuzda bu kitapçıkta yer alan ”medeni” insanların kiliselerde gerçekleştirdiği cinayetleri, hastanelerde savunmasız insanlara karşı yapılan acımasız saldırıları hatırlayın.

Hatırlayın ve kararınızı verin. Rum’ların tek amaçlarının daha çok güç elde edip, Türk toplumunu isteklerince yok etmek olan bir avuç katilin başlattığı kampanyayı destekleyip desteklememek konusundaki kararınızı siz verin.

Türk Toplumu, Yunanlılar tarafından yapılan tüm kışkırtmalara rağmen sakin ve kendinden emindir. Çünkü İngiltere’nin Kıbrıs’ı Yunanistan’a veremeyeceğine, Türkiye’nin buna asla izin vermeyeceğine inancı sonsuzdur. Bu inancın yok olması veya sarsılması halinde, Kıbrıs’ta iç savaş çıkar. Çünkü Türk’ler hiçbir zaman Yunan Boyunduruğuna boyun eğmediler, eğmeyeceklerdir. ”

62 yıl önce Kıbrıs Türk’ünün adada ki var oluş mücadelesinin liderliğini yapan bir devlet adamının Sn. Dr. Fazıl Küçük’ün Rum ve Türk tezleri ile ilgili görüşlerinin özetini okudunuz.

Aslında 20 Temmuz 1974 tarihinde çözülmüş olan Kıbrıs konusunu, bugün yürütülen müzakereler zemininde çözmeye çalışan; günümüz KKTC ve Türkiye’sindeki yöneticilerin görüşleriyle, Kıbrıs konusunu milli dava niteliğine taşıyan Sn. Dr. Küçük’ün yukarıdaki görüşlerini kıyaslayınız ve kararını siz veriniz!

Çözümün hedefindeki gerçekler hangileri olmalıdır?

Bugünkü teslimiyetler mi?

Türk Milletinin yapmış olduğu nice fedakârlıklar mı?

Türkiye’nin her dönemde vermiş olduğu destek mi?

Kıbrıs Türk’ünün adada ki var oluş mücadelesinde kanı ve canı pahasına kazanılmış hakları mı?

Onur ve namus timsali olarak göndere çekilmiş Ay Yıldızlı Bayraklar mı?

Kıbrıs Türk Halkının vatan belledikleri o gazi topraklardaki özgür ve egemen yaşamları mı?

Kararı siz vereceksiniz…

” Korkma Sönmez Bu Şafaklarda Yüzen Al Sancak ”

Son

 

 

Özcan Pehlivanoğlu’nun Eflatun Haber’de Açıklamaları Yayınlandı!

İyi Parti Eyüp Belediyesi’ne talip!

İyi Parti kurucularından ve Merkez Disiplin Kurulu Üyesi,  Özcan Pehlivanoğlu Eflatun Haber’e yaptığı özel bir açıklamayla Eyüp Belediyesi’ne talip olduklarını belirtti.

Geçtiğimiz günlerde gazetemizi ziyaret ederek ülke siyaseti ve Eyüpsultan üzerine konuştuğumuz Özcan Pehlivanoğlu birçok açıklamalarda bulundu:

Öncelikle, Eyüplü olduğunuzu ve Eyüp’te iyi tanındığınızı biliyoruz, ancak İyi Partili Özcan Pehlivanoğlu olarak sizi tanıyabilir miyiz?

İyi Parti’nin 200 kurucusundan biriyim ve tek Eyüplüyüm. İyi Parti’nin 2 tane yönetim kurulu vardır. Biri Genel İdare Kurulu, diğeri Merkez Disiplin Kurulu. Ben Merkez Disiplin Kurulu üyesiyim.

 

İyi Parti seçimlere girecek mi?

Seçimler Mart 2019’da yerel, Kasım 2019’da da Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler olarak, yasal takvimde önümüzde duruyor. Ancak biz İyi Parti olarak Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin erkene alınacağını, bu seçimlerin 2018 yılı içinde yapılacağını inanıyoruz. Bu tarih 15 Temmuz’da olabilir, kasım ayı da olabilir. Çünkü Ak Parti ve MHP tarafından kurulan ittifak, seçimi kazanmaya uygun şartları kendileri için gördükleri anda erken seçime gidecekler. YSK’nın seçimle ilgili olarak bütün hazırlıkları tamam.60 günlük bir süre seçimin şartlarının yerine gelmesi için yeterli. Onun için Hükümet her ne kadar erken seçim yoktur dese de, her an için seçime girebilecekmiş gibi hazırlıklarını yapıyor.

Biliyorsunuz İyi Parti genel kurulunu 10 Aralık tarihinde yapmıştı. Seçime girme şartlarından bir tanesi partilerin olağan genel kurullarını seçim tarihinden en az 6 ay önce yapmış olmalarını içeriyor. Şimdi, genel kurulu 10 Aralık’ta yaptığımızdan, ocak ayı sonunda bu liste açıklanınca, İyi Parti seçime girecek partiler arasında gözükmüyordu. Bu İyi Parti’nin seçimlere girmeyeceği anlamına gelmez. 10 Aralık tarihinden itibaren 6 ay sonra yapılacak olan bütün seçimlerde İyi Parti’nin seçime girme yeterliliği oluşmuştur. İyi Parti’nin seçime girmesinde yasal bir engel yoktur. Ancak, Türkiye’de tek adam sistemi var. Kuvvetler ayrılığı ortadan kalktı. Yargı ve devletin kurumları emir alan pozisyona düştü. Bu tek adam anlayışı yüzünden YSK’ya bir emir verilebilir. YSK’da huhuha aykırı bir karar alarak,    İyi Partiyi seçimlere girmekten alıkoymaya çalışabilir. Bu mümkündür. 16 Nisan Anayasa Referandumu’nda YSK seçimin bitmesine 1 saat kala saat 16:00’da mühürsüz zarfları kabul etti ve netice buna göre alındı. Bize göre 16 Nisan Referandumu’nda hayırın çıktığı, bu sistemin kabul edilmediği, hukuksuz bir referandum sonucu olarak karşımızda duruyor.  Bu arada diyelim ki İyi Parti’nin seçimlere girme hakkı yoktur. Meral Akşener’in Cumhurbaşkanlığı adaylığının engellenmesine hiç bir şekilde imkan yoktur.

 

İyi Parti İktidara geldiiğinde ve Meral Akşener Cumhurbaşkanı olduğunda demokratik sisteme dönüş yapılacak mı?

Tabii ki, bu bizim kesin sözümüzdür. Demokratik sisteme geri döneceğiz. Meral Akşener hayır kampanyasını yürütürkende çok açık bir şekilde ifade etti. Ben bile bu koşullarda Cumhurbaşkanı olsum, bu beni bile bozar dedi. O kadar büyük yetkiler var ki. Tüm kuruluşlar elinizde. Parlomentoya hiç gerek kalmamış. Göstermelik bir parlomento var. Kanun hükmünde kararnamelerle ülkeyi yönetiyorsunuz. Aldığınız her karar emir telakki ediliyor. Ülkenin geleceği bir kişinin eline bırakılamaz. Onun için çok partili demokratik hayata dönmek gerekir. İnsanlara tek tip elbise giydiremezsiniz. Herkes fikrinin temsil edilmesini ister. Aslında baraj kaldırılmalıdır. Her türlü görüşün TBMM’de temsil edilmesi gerekmektedir. Tabii ki, bölücülük, terörizmi destekleyen, milli beraberliği yok etmeye çalışanların engellenmeszi gerekmektedir.

 

İyi Parti Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP veya başka bir partiyle ittifak yapacak mı?

Biz çok net açıkladık. Partilerle ittifak yapmayacağız. Bizim ittifakımız halkla. Biz halkımıza yapmak istediklerimizi anlatacağız, halkın desteği ile iktidar olmaya çalışacağız. İyi Parti asla muhalefette olmak için kurulmadı. Bir ihtiyaçtan doğdu. Tek amacı iktidar olmak ve Meral Akşener’i Cumhurbaşkanı yapmak. Biz Saadet Partisi ile, Demokrat Parti ile, CHP ile ilkesel beraberlik kurmak peşindeyiz. Nedir bunlar?, Sandık güvenliğini sağlamak, çok partili demokratik hayata döneceğimizi birlikte ilan etmek.

 

İyi Parti’nin Eyüpsultan’da ki hedefi nedir?

İyi Parti Eyüp Belediyesi’ne talip ve Eyüp Belediyesini alacağız. Çünkü biz Eyüp’ün de kötü yönetildiğine inanıyoruz. Eyüplüler’in hakkettiği hizmeti yerel yönetimler eliyle alamadığına inanıyoruz. Eyüp’te rantsal politikaların uygulandığını görüyoruz. Biz diyoruz ki , bu zenginlik halka aittir. Eyüp Belediyesi 25 yıldır bir anlayış tarafından yönetiliyor. Farklı başkanları olsa da bu anlamda Eyüp’ün İstanbul ilçeleri arasında en az hizmeti alan ilçe olduğunu görüyoruz. İyi Parti olarak Eyüp Belediyesine talibiz aynı İBB’ye talip olduğumuz gibi.

Eyüp’te Anayasaya hayır kampanyasında biz Eyüp Milli Demokrasi Platformunu kurmuştuk. Eyüp’te herkes Evet oyunun çıkacağını söylediler. Ancak gördük ki, Eyüp halkının önüne insanlar önderlik yapmak için geçerse, Eyüp halkı da onlarla beraber yürüyebiliyor. Eyüp’te % 52 civarında hayır oyu çıktı. Önemli olan doğru muhalefet yapmaktır. Halk yanınızda olacaktır. İyi Parti bunu yapabilecek kadrolara sahiptir. Bunlardan biri de benim ve bunu benden daha iyi yapabilecek kadrolar var Eyüp’te. Mesela Eyüp Stadını kapatmışlardı. Eyüp içinde bir kamuoyu oluşturduk, kulüp başkanı stad güçlendirilecek açıklaması yaptı. Eyüp için mücadele ettiğinizde halkda hangi görüşe sehip olursa olsun doğru hamleleri hemen destekleyebiliyor.

 

 

Eyüp Belediyesi’nin çalışmalarını nasıl buluyorsunuz? Eyüp’ün en büyük eksikliği ne, gelen belediye başkanları neyi yapamadılar?

Eyüp Belediyesi yeterli hizmeti verememiştir, yanlış yönetilmiştir. Biz bunu halka anlatırız. Halkda bunu görüyorsa önümüzdeki seçimlerde tercihini bu şekilde yönlendirir. Ben, burada aday olduğumda herkesin önemsemediği bir partiyle oylarımızı %500 arttırdık. İyi Parti Eyüp’te seçimlerin ortağıdır ve seçimleri alacaktır.

Eyüp’te ilk önce çarpık bir yapılaşma var. 1994 yılından baz alırsak, daha boş, imar planlarında oynanabilir, daha düzenli yapılaşmanın olabileceği bir yerdi. Bu fırsat gitti. Eyüp bir beton yığınlaşmasına uğradı. Artık ne şekilde ıslah edilebileceği merak konusu, ama ıslah edilebilir. Şehir planlamacılığı ayrı bir ihtisas konusudur. Bu konularda iyi  şehir planlamacılarıyla çalışırsanız, betonlaşma ortadan kalkar.

Eyüp’te yeşil alanlar yok. Burası Eyüpsultan Hazretleri’nden dolayı insanların yoğun olduğu bir yer. Buna uygun olarak sanatsal, kültürel faaliyetler yok. Eyüp’te tiyatrolar kurmamız lazım, festivaller yapmamız lazım. Mesela Feshane’nin mülkünün Eyüp Belediyesi’ne ait olması lazım.

 

Bütün bunların yanısıra Silahtarağa’daki santralin Bilgi Üniversitesine verilmesi büyük yanlıştır. İslamcı bir iktidar olduğunu söyleyen bir hareket tarafından, neidüğü belirsiz kişilerce kurulan ve Soroz tarafından finanse edilen Bilgi Üniversitesine santralin verilmesi buranın Eyüp halkından kaçırılmasıdır.

Keza Göktürk’ün betonlaştırılması, Kemerburgaz’ın halkın elinden alınmaya çalışılması, Alibeyköy’de eski gecekondu bölgelerinin büyük müteahhitlerle halkın elinden alınıp betonlaştırılması kötüdür.