13.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 634

Yitirilen Yılları, Kaybolan Umutları Geri İstiyorum

” An gelir, ömrünün hırsızıdır/her ölen pişman ölür/hep yanlış anlaşılmıştır/hayalleri yasaklanmış/ An gelir şimşek yalar/masmavi dehşetiyle siyaset meydanını/ direkler çatırdar yalnızlıktan/sehpada Pir Sultan ölür…”  (Attila İlhan)

Geri istiyorum ülkemin yitirilen tüm değerlerini;  sevgi ve saygıyı tadarak büyüdüğümüz o güzelim yılları.

Kutsal vatanımızın üzerine titrendiği, özgürlüğümüzün simgesi dağlarımızda, ovalarımızda ılgıt, ılgıt akan sularıyla bereketli topraklarımızda teröristlerin ölüm saçmadığı, yabancı sermayenin cirit atmadığı, ülkemi geri istiyorum.

İnsanca yaşam hakkının sorgulanmadığı, hukukun üstünlüğünden bir milim dahi sapılmadığı, insanlarımızın birbirlerine kem gözle bakmadığı, kimilerinin türlü yalanlarla milletimizi aldatmadığı, laik cumhuriyet değerlerinin sorgulanmadığı, Yüce Atatürk’ün adının unutturulması için olmadık aymazlıkların yapılmadığı ülkemi geri istiyorum.

Yıllarca ‘Sağcı-Solcu’ söylemleriyle, eylemleriyle adeta kan kusturulan, son dönemde PKK-PYD-DEAŞ-FETÖ terör örgütlerince kandırılan, türlü hainliklerle hayattan koparılan; dindar-kindar nesiller söylemleriyle etiketlenen milyonlarca gencimizin o pırıl, pırıl umutlarını,

Bir türlü çığlıklarını duyuramayan gelin çocuklarımızın, taciz mağduru evlatlarımızın, her Allah’ın günü acımasızca katledilen, itilip kakılan kadınlarımızın hakkını hukukunu,

Elleri kınalı kuzularını yitirip de; acılarını içine gömen anaların, babaların, eşlerin, vatanımız uğruna seve, seve hayatlarını feda eden o koç yiğitlerin kan ve can bedeli için; yitirilen tüm umutları geri istiyorum.

Döndürebilir misiniz o yiten sevgileri, saygı dolu yılları?

Verebilir misiniz Al Bayrağa sarılı o canları geriye?

Doğal hayatın, doğa canlılarının üzerine titrenen,

Yollar, köprüler, havaalanları, yabancılara tahsisli maden ocakları için onca yeşili feda edilmeyen,

Toprağına dört elle sarılıp da, alın terini ekmeğine katık yapan; ‘milletin efendisi’ köylümüze adaletli yaşam hakkı sunan,

Milli değerlerimizle güçlenen, insanlarımızın sömürülmeden yüceldiği yıllarımızı geri istiyorum.

İnancın siyasete alet edilmediği, kimi icraatların ılımlı İslam adına yapılmadığı,

Ayrım yapılmaksızın tüm insanlarımızın kucaklandığı,

Geleceğimizin ABD’nin-AB’nin türlü menfaatlerine odaklanmadığı,

Emperyalist dayatmaların sorgusuzca, sorumsuzca kabullenilmediği,

Ülkemizin tüm demokratik değerlerinin korunduğu,

Cumhuriyetimizin ortak kazanımlarıyla yaratılan,

Yıllarca gelişmemizin temel taşı olan tesislerimizin;  ”Babalar gibi satılmadığı!” Yıllarımızı geri istiyorum…

Milyonlarca gencimizin, insanımızın işsiz dolaşmadığı,

Paramızın pul olup, ‘avro-dolar’ ikilisinin dillerde yapışıp kalmadığı yıllarımızı geri istiyorum!

Geri istiyorum, milli davalarımız konu olduğunda dünyaya meydan okuduğumuz yılları, onurlu ve dimdik duruşumuzu,

Geri istiyorum, ‘Al Bayrağımız” için gönüllerin titrediği o yılları.

Saygıyla, hoşgörüyle, sevgiyle ilmek ilmek ördüğümüz, biri birimiz için gönüllerimizin titrediği; Kürdiyle, Lazıyla, Çerkez’iyle, Türk’üyle, Alevi’siyle, Sünni’siyle, kendisini Yüce Türk Milletinin ferdi sayan herkesin yekvücut gücüyle yaşamak istiyorum bu güzel ülkede.

Sanmayınız ki; ben gerilerde kalmış, geçmişi ile yaşayan bir yurttaşım.

Hayır, tam tersine geri istediğim bu değerlerle ülkemizin gelişeceğine inanan, muasır medeniyet seviyesine ancak Büyük Önder Atatürk’ün ilkeleriyle, hedefleriyle, çağdaş eğitimin pırıltılarıyla ulaşılabileceğimizi bilen bir yurttaşım.

Geriye istediğim bu değerlere cevabınız yoksa!

Kaybolan umutlar tekrar kazanılmayacaksa?

Unutun bu söylediklerimi!

Bir kez daha okuyun Şair Süleyman Apaydın’ın şu dizelerini;

”Fazla geldiyse size hürriyet, cumhuriyet/Özlemini çekiyorsanız saltanatın, sultanın/Hala önemini anlayamadıysanız millet olmanın/Kul olun, ümmet kalın/Fetvasını bekleyin şeyhülislamın…”

Ama yağma yok! Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten emanettir bu Cumhuriyet.

Ne yaşanırsa yaşansın! Sanmayın ki, umutları kaybolur bu toprakların. Çağdaş yarınlarımızı kucaklayacak o güzellikler de döner geri.

Yeter ki inanın.  ‘Belki yarın, belki yarından da yakın’.

 

 

ABD’nin Türkiye’ye Kurduğu Tuzak!

Sözde müttefik ABD’nin apaçık şekilde, cüretkâr biçimde Türkiye aleyhinde yapmadığı hile hurda kalmadı. Sn. Özcan Yeniçeri, bunu çok güzel, yerinde ve zamanında, çok veciz şekilde dile getirmişdir. Fevkalâde ciddî ve gerçekleri gözler önüne seren, uyarıcı bir makale. Eline sağlık üstad diyor, aynen sütunlarıma alıyorum:

Türkiye dünyanın en stratejik coğrafyalarından birisinin üzerinde bulunuyor. Türk milletinin etrafındaki ülkelerle, millet ve etnik yapılarla tarihten, coğrafyadan, kültürden gelen ihtilafları var. Arz-ı Mev’ûd, Megalo İdea, Büyük Ermenistan ve Büyük Kürdistan kavramları herkesten daha çok Türk Milletini ve Türkiye coğrafyasını ilgilendiriyor…

Okyanus ötesinden gelip, Türkiye’nin düşmanlarını silâha boğan, Türkiye’ye karşı olmadık provokasyonların altına imza atan ABD’ye sürekli olarak “Niyetinin farkındayım.” mesajı verilmelidir. Türkiye’deki darbeler dahil olmak üzere FETÖ, PKK, IŞİD terörünün arkasında ABD’nin olduğu yüzüne vurulmalıdır.

ABD, Türkiye’ye dost ya da müttefik olmuş olsaydı; Türkiye düşmanı PKK’ya hamilik etmezdi. PKK’ya hamilik eden bir devletin, Türkiye’de üs bulundurması da, düşünülecek bir konu bile değildir.

Geçtiğimiz günlerde Ukrayna haber ajansı: “ABD’nin 2016 yılında Ukrayna-Türkiye ortak projesini engellediği, ABD’nin Ukrayna-Türkiye anlaşmasına şiddetle karşı çıkmasının nedeni olarak, Türkiye’nin kontrolsüz güçlenmesinden korktuğunu” iddia etti.

Sözde müttefik ABD; İngiltere, Fransa, Suudî Arabistan ve Ürdün’le Ocak ayında gerçekleştirdiği ve yeni Orta Doğu stratejisi üzerinde çalıştıkları gizli toplantıyı; Türkiye’yi dışlayarak yapıyor.

Toplantı “Türk-Kürt çatışmasına odaklı” olarak düzenlenmiş. ABD, bütün hesaplarını bölgede çıkacak İsrail-İran ve Türk-Kürt savaşı üzerine kurmuş durumdadır.

Türkiye’nin millî varlığını, sınırlarını ve güvenliğini korumak amacıyla başlattığı Afrin harekâtının önünü kesmek için, ABD elinden her geleni yapıyor. Türkiye’nin millî güvenliği için meşru müdafaa bağlamında yapmak zorunda kaldığı Zeytin Dalı Harekâtının, utanmadan müttefiki PKK / PYD’nin dikkatini dağıttığını söylüyor. ABD Sözcüsünün “ABD Başkanı Donald Trump, IŞİD’i bahane olarak kullanıyor ama bizim Suriye’de kalıcı olmamız lâzım” sözleri her şeyi anlatıyor.

ABD, bölgede zayıf ve bölünmüş bir Türkiye yaratmaya çalışmaktadır. İsrail’in oldubittilerini sineye çeken bir Türkiye’yi yaratmak için, var gücüyle çalışmaktadır.

Türkiye’yi bölgede durdurmak ve durduramasa da harekâtı sınırlandırmak için, elinden ne geliyorsa onu yapıyor. Son BMGK kararını da ABD bu yönde yorumluyor. Sözcü, Suriye’de Zeytin Dalı Harekâtını sürdüren Türkiye için, “BMGK’nın aldığı ateşkes kararını yeniden okumalarını tavsiye ederiz” diyor. Her gelişmeyi ABD; terör örgütünü korumakta kullanıyor.

Dahası ABD, işi açıktan Türk-ABD savaşından söz eder noktaya taşımıştır. CIA eski Başkanı David Petraeus’a olası bir Türk-ABD sıcak çatışmasında neler olabileceği sorusu soruluyor.

Onun cevabı şöyle oldu:

“Orada durup iki defa düşünmeleri lâzım. Türklerden bahsediyoruz, kontrolümüzdeki Araplardan değil. Düzenli taktik ve bizde bile olmayan disiplinli bir orduya sahipler. Geri çekilme gibi bir huyları yok. Ve bu olasılığı hiç düşünmüyorlar. Topyekûn savaşan bir millet. Olasılık hesapları yapmıyorlar, akıllarında toprakları ve dinleri varsa kaygılanıp sonlarını düşünmüyorlar.”

PKK / PYD, İran’dan daha çok Türkiye’ye karşı kullanılmak üzere kurgulanan, beslenen, donatılan ve yönetilen bir terör örgütüdür. Türkiye’nin karşısında terör örgütü PKK değil ABD’nin kullandığı bir enstrüman (bir âlet) vardır. TSK’nın PKK’yı defalarca ezmesine karşın hâlâ varlığını sürdürebilmesi, ABD’nin kullanım karşılığında verdiği desteğe bağlıdır.

Bu şartlarda Türkiye ve ABD arasında Mart ayında başlayacak görüşmelerde, önemli bir ilerleme sağlanma imkânı yoktur. Türkiye hesabını buna göre yapmalıdır. (Yeniçağ, 2 Mart 2018)

 

 

İdrak Gecikmesi

Siz “enformatik cehalet” nedir, bilir misiniz? Ya da malumatfuruş olmak… Çok şey bilen cahil olmak. Kitap yüklü eşek gibi bir şey. Günümüzde malumatımızla cehaletimiz at başı gidiyor. Bilgi demiyorum; bilgi, içselleştirilmiş malumat demektir.

Bilgi, içselleştirilmeyince idrak de gerçekleşmiyor. Geciken idrak, kaybedilen zaman, emek demektir; anlaşmazlıklar kakofonisi demektir.

Birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz. Doğruyu öğrenmekten, farklıyı dinlemekten, aynayla yüzleşmekten korkuyoruz. Daha kötüsü, at gözlüklerimizin arkasına yerleştirdiğimiz bozuk ölçülerle herkese bir değer biçiyoruz, konum belirliyoruz. Sanki eşyanın hikmetini, sosyal olayların mantığını, dinin akidelerini en iyi biz biliyoruz.

Bana “Umarım okursunuz” diye tereddütle gönderilen ve “Ortadoğululuk nedir?” analizi yapan kısa yazıyı, eğitimcilerin ağırlıklı olduğu sosyal medya grubunda paylaştım. Yazıdaki düşüncelerden dolayı birkaç kişi destek verdi; ancak yüksek oranda eleştiri aldım, yadırgandım, hakarete uğradım. Bana ait olmayan yazının müellifinin kimliği, hırsızlığı, benim niyetim sorgulandı. Yazının çerçevesini aşan eleştiriler, izahlar, akıl vermeler, sahip olduğumuz kompleksler birkaç gün aynı platformda yer aldı. Sessizliğimi korudum, olanları, olacakları seyrettim. Biz meğer millet ne milletmişiz(!)

Yazarını ifşa etmeyi gerekli görmediğim yazının bir bölümünde şunlar yer alıyor: “Ölümü yüceltip güzel yaşamayı aşağılamak, Ortadoğululuktur. Lideri yüceltip sistem kurmayı aşağılamak, Ortadoğululuktur. Sözü yüksek olanı değil, sesi yüksek olanı iyi lider sanmak, Ortadoğululuktur. Kendi hayatında hiçbir başarısı yokken sürekli atalarıyla övünmek, Ortadoğululuktur. Sıkılmış bir yumruğun, açık bir elden daha güçlü olduğuna inanmak, Ortadoğululuktur. Onun zihniyetiyle ilgili söylediğiniz her şeyi dine saldırı saymak, Ortadoğululuktur…” Yazının devamında bu bölgede yaşayan insanların tutarsız yaşantılarından da örnekler verilmiş.

Amerika’nın Ortadoğu politikasıyla ilgili İsviçre’de yapılan konferansın bir videosunu seyrettim. Fotoğrafta, Amerika başkanı ile bir Ortadoğu liderinin iki tarafta yer aldığı ortada bir küre görünüyor. Konuşmacı, Arap liderini işaret ederek dinleyicilere, “Siz parka gönderdiğiniz çocuğunuzu bu adama teslim eder misiniz?” diye soruyor. Salonu kahkahalar dolduruyor. Konuşmacı ekliyor: “Ama bunların paraları çok…”

Bu sahne sizce sevimli mi? Bu tablo ile övünebilir misiniz? Adamların size yaptığı hakaretin farkında bile değilsiniz. Yukarıdaki eleştirilerin, daha doğrusu tespitlerin hangisi yanlış? Hepsi yanlış olsa bile bir tane tespitin doğru olması benim için yeterlidir. Ben kimin söylediğine bakmam, ne söylendiğine bakarım. Hani “İlim Çin’de de olsa” alınacaktı? Farkında olamadığım, ancak başkalarının söylediği bir yanlışı dikkate alıp düzeltmek, kim bilir, hayatımda dönüm noktası olacaktır. Üç yüz altmış derecelik dünyayı kırk beş derecelik açıyla tanıyan, gerisini reddeden tepkisel bir toplum olduk.

Fizik kavranmadan metafizik kavranmaz. Sorgulama, analiz, eleştiri; bilimi doğurur. Felsefe, fizik, biyoloji, kimya, matematik, lisan; vazgeçemeyeceğimiz materyallerimizdir. Doğru metafiziğe de bu araçlarla ulaşabiliriz. Tahkiki inanç, işte budur. Temelsiz inanç sahipleri, şeytanın oyuncağı olmaktan kurtulamazlar. Bu araçları değerli ve önemli kılmak, gerçek Mabut’u hiçbir zaman inkar anlamına da gelmez. Sanki değerlendirmelerimizde sapla samanı karıştırıyoruz. Bu yanlışlıklar idrak gecikmesine yol açıyor.

Yaptığımız hatlardan çıkarmamız gereken dersleri idrak edemiyoruz, bilgece söylenmiş sözlerdeki hakikatleri idrak edemiyoruz, iyi niyetle yapılmış eleştirilerdeki samimiyeti ve doğruluğu idrak edemiyoruz. İdrak yoksunu sayılmasak bile idrak gecikmesi yaşıyoruz.

Yitirdiğimiz zamanın telafisinin olmaması gibi idrak gecikmesinin de telafisi yoktur, ancak tedbiri vardır. Sabır, hoşgörü, diğerlerine hak verme, sık sık yüzleşme, kendini sorgulama ve sorgulamaya tahammül…

“Nasıl olsa her şeyin zamanla sonu yok mu? Ömür dediğimiz şey ‘idrak gecikmesi yaşanacak’ kadar çok mu?” demeyelim.

 

 

İttifak ve Hazine Yardımı

MHP’nin AKP ile ittifakının bir de “tamamen duygusal” bir boyutu var. “Tamamen duygusal” tabirinden tamamen maddi menfaatin kastedildiğini biliyorsunuzdur.

Siyasi partilere her yıl bütçe gelirleri üzerinden devlet yardımı yapılıyor. Bu yardım yerel seçim yapılan yıllarda 2 katı, genel seçim yıllarında ise 3 katı olarak gerçekleştiriliyor.

2018 için bütçeden siyasi partilere yapılan Hazine yardımının tutarı 273.8 milyon TL.

Bu yıl bütçeden partilerin oy dağılımına göre AKP’ye 139.1 milyon TL, CHP’ye 71.2 milyon TL, MHP’ye 33.3 milyon TL, HDP’ye 30.1 milyon TL ödendi.

2018’de erken seçim olursa siyasi partilere aynı oranda 2. defa para yardımı yapılacak.

Hazine yardımında, partilerin son seçimdeki oy oranı dikkate alınıyor. 1 Kasım 2015’te HDP 59, MHP 40 vekil kazandı. Ancak MHP yüzde 12.03, HDP yüzde 10.56 oy aldı. Bunun için MHP Hazine yardımından daha büyük pay alıyor.

***

Hangi Partiler Hazine Yardımı Alabilir?

Hazine yardımı için o yılki genel bütçe gelirlerinin beşbinde ikisi oranında ödenek konuyor. Bu ödenek milletvekili seçimlerinde genel barajı (mevcut durumda geçerli oyların % 10’unu) aşmış bulunan siyasi partilere oyları oranında veriliyor.

Milletvekili genel seçimlerinde toplam geçerli oyların %3’ünden fazlasını alan siyasi partilere de devlet yardımı yapılır. Bu yardım en az Devlet yardımı alan siyasi partinin almış olduğu yardım ve kazandığı oyuyla orantılı olarak yapılır. Bu fıkra uyarınca yapılacak yardım bir milyon Türk Lirasından az olamaz.

***

MHP Genel Barajı Geçemezse

Şimdi somut olarak MHP’nin durumunu değerlendirelim. Anketlere göre MHP’nin genel seçimlerde yüzde 3-7 arasında oy alabileceği öngörülüyor.

İttifak yasası çıkarılmazsa,

MHP normal şartlarda yüzde 10 barajının altında kalacak ve milletvekili çıkaramayacak.

MHP’nin oyu yüzde 3’ün altına düşerse hazine yardımı da alamayacak.

Oyu yüzde 3-9.99 arasında kalırsa aldığı hazine yardımı mevcut miktarla kıyaslandığında son derece düşük bir seviyede kalacak.

MHP’nin oldukça büyük bir genel merkez binası ile ciddi aylık sabit giderleri var.

Daha önce Anavatan Partisinde, Doğru Yol Partisinde yaşadığımız gibi yüksek sabit giderleri olan partiler hazine yardımı almazsa bunları karşılayamaz hale geliyor ve mali bir çöküş içine düşüyor.

İttifak yasası Meclis’te kabul edilirse,

“İttifak yapan siyasi partilerin aldıkları geçerli oyların toplamının yüzde 10’u geçmesi halinde, bu siyasi partilerin her biri barajı geçmiş sayılacak.”

MHP, Ak Parti ile gireceği ittifak ile yüzde 3 bile oy alsa, 43 milletvekili kazanabilecek. Oysa ittifak yapmadan seçime girecek başka bir parti yüzde 9.99 oy alsa bile milletvekili çıkaramayacak.

MHP, Ak Parti ile gireceği ittifak ile yüzde 3’ün altında bile oy alsa, İttifak yoluyla genel barajı aşmış sayılacağı için de oyuyla orantılı Hazine yardımı almaya devam edebilecek.

Gördüğünüz gibi İttifak Yasasında müttefiklerin haksız kazançlar sağlaması için her şey çok iyi düşünülmüş.

İttifak yasası ile AKP’nin elde edeceği kazançları ayrı bir yazı konusu olur.

Fakat MHP’nin, vatandaşın desteğini kaybetse bile, ittifak sayesinde kazanmış sayılmasıyla hazine yardımı alması garanti altına alınmış.

Devlet Bahçeli’nin iktidar olmak gibi, devleti yönetmek gibi bir hedefi olmadığı malum. Bahçeli için Genel Merkezin giderlerinin hazineden karşılanabilmesi, milletvekili çıkarmaktan belki de daha önemlidir.

*****************************************

İttifak Türleri

Son yazımda iktidarın çıkarmaya çalıştığı “Seçim İttifakı Kanunu” için tam bir hukuksuzluk, eşitsizlik ve adaletsizlik örneği” olduğunu ifade etmiştim.

Ama şikâyet etmek yeterli değil. Muhalefet bu yasanın çıkmasına mani olamaz. Anayasa Mahkemesi‘nden salt hukuki bir karar (iptal) beklemek fazla iyimserlik olur.

O halde muhalefet ne yapabilir?

Ak Parti kanadı, muhalefeti (İYİ Parti ve CHP’yi ve hatta yapabilse HDP’yi) bir ittifaka zorlamak istiyor. Bunu yapabilse “milli ve gayrı millî cepheler”, “inançlılar – inançsızlar” gibi kutuplaştırma ile rakip ittifakı “şeytanlaştırmak” politikası izleyecek.

Saadet Partisi (SP) AKP + MHP ittifakına katılmaz ve İYİ Parti ile ittifak kurarsa iktidar bu propagandayı yapamayacak.

AKP+MHP ittifakının anketlerde halen yüzde 45 civarında oy alacağı görülmekte. Zaten şaibeli Anayasa referandumunda bile bu ittifak iki partinin oy toplamından çok daha azını almıştı. Daha da azalacak gibi görünüyor.

Ancak İYİ Parti + SP ittifakı bu partilerin oy toplamından fazlasını alabilecek bir ittifak türü. Hele DP’nin de dâhil olduğu üçlü ittifakın artırıcı etkisi daha da büyük olur.

Çünkü CHP Genel Sekreteri Akif Hamzaçebi‘nin ifadesiyle, “bugün yüzde 5 barajıyla seçime gidilseydi Saadet Partisi Meclis’e girebilecek oy potansiyeli olan bir parti.”

SP seçmeninin çoğu baraj problemi sebebiyle gönlündeki ikinci partiye (genellikle Ak Parti’ye) oy veriyor.

İYİ Parti + SP ittifakı halinde SP’nin baraj korkusu kalkacak. SP, Ak Parti’den ödünç oylarını geri alacaktır.

DP‘de de durum ilginç. “DP’nin 713 bin üyesi var, aldığı oy 69 bin, üye sayısının 10’da biri kadar”.

DP seçmenleri de baraj problemi kalkarsa kendi partilerine döner.

İYİ Parti + SP + DP ittifakı üç partinin oy toplamının çok üzerinde bir oy alma potansiyeline sahiptir. Ayrıca ittifakla girilecek milletvekili seçim sonuçlarına göre her üç parti de hazine yardımı alabilecektir.

Üstelik SP ve DP’nin ödünç oylarının yuvaya dönüşü Ak Parti’nin yüzde 50’ye ulaşması ihtimalini ciddi oranda azaltacaktır.

AKP + MHP + BBP ittifakı ile İYİ Parti + SP + DP ittifakı iki en muhtemel ittifak.

CHP bir ittifaka girer mi, bu ittifak müttefiklerin oy toplamından fazlasını mı, daha azını mı alır? Biraz daha gelişmeleri izlemek lazım.

 

 

İzmit’in Çocukları Dr. Necati Amcasını Kaybetti

İzmit’imizin Fevziye Camii 4 Mart 2018 de ikindi namazında yine kalabalıktı. Dr. Necati Günaltay’ın, dostları, meslektaşları, hastaları ve yakınlarından oluşan kalabalık bir cemaat bir hüznü paylaşmak üzere toplanmışlardı. Toprağın bereketi olan ince bir yağmur bu hüzne ayrı bir mana katıyordu.

Dr. Necati Beyi 1987 de mecburi hizmet yükümlüsü olarak geldiğim ve bu günkü adı SEKA Devlet Hastanesi olan İzmit SSK Hastanesinde tanımıştım. O, hastanenin çocuk hastalıkları uzmanı ben ise Bakteriyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları uzmanı olarak çalışmakta idim. Branşım aynı zamanda kan istasyonu sorumluluğunu üstlenmemi gerektiriyordu. Dr. Necati poliklinik ve kliniğinde faydalı olma gayreti yüksek olan vasfı ile laboratuar hizmetlerimize çok önem verirdi. Ayrıca kan uyuşmazlığı sebebi ile oluşan yenidoğan sarılıklarında yapılan müdahale için kan istasyonumuzla irtibat kurup bu sorunlu vakaları çözmek için ayrı bir gayret gösterirdi. Bilgisi, kabiliyeti, gayreti ve çalışkanlığı ile daha önceden İstanbul’a havale edilen bu hastaların şifasını sağlayan kan değişimi dediğimiz zahmetli ve riskli hizmeti yapmaktan son derece mutlu olur ve bunu bizlerle de paylaşırdı. Çalışkanlığı yanında hekimliğin ahlaki kurallarına uyan, mesleğimizdeki ağabey -kardeş ve meslektaş dayanışmasını önemseyen tarzı ile hastanedeki diğer hekimlerin ve personelin sevip saydığı deyim yerinde ise O,  yıldız gibi fark edilen, örnek bir hekim arkadaşımızdı.

Dr. Necati Bey bu özellikleri ile halkımız tarafından sevilip-sayılan-aranılan bir çocuk hekimi olmuştur. 1975’li yıllarda 3-4 yıl Kandıra’da hükümet tabibi ve Belediye tabibi olarak çalışmış olması onun halkımız nezdinde bilinirliğini artıran bir durumdur. Kandıra’dan Uzman olmak için İstanbul’a, Zeynep Kamil Çocuk Hastanesine gitmiş,  orada da buradan giden şehrimiz insanlarına faydalı olmaktan kaçınmamıştır. Daha sonra  iyi yetişmiş bir çocuk uzmanı olarak İzmit’e, 1981 de tekrar geri dönmüştür. Kandıra’da başlayıp İzmit SSK hastanesi ile devam eden hekimlik yaşantısı, Sivas’ta doğup büyümüş bu arkadaşımız tam bir İzmitli yapmış, şehrimizin sevilen- danışılan-aranılan bir çocuk hekimi olmuştur.

Samimiyeti, gayreti ve çalışkanlığı ile hem hastane hem muayenehanesinde sağlık hizmeti vererek, kendisinin verdiği bilgiye göre 300 bin çocuğumuza hekimlik yaparak, Kocaeli’li çocukların Doktor Amcası sıfatını kazanmıştı. Hastanede iken oradaki hizmetini özel muayenehanesi ile karıştırmayan, paralı işlerle hekimliğini bulaştırmayan bu hekimimiz, daha sonra hastanenin Başhekim Yardımcılığı ile SSK İzmit Hastanesinin Efsane Başhekimi Sn. Dr. Kemal Cebeci’nin idareciliğine de önemli katkılar vermişti. Emekli olup yalnız muayenehanesinde hizmet verirken de ailelerin kolayca ulaştığı, danıştığı, teşhis ve tedavilerinden istifade ettiği bir hekim olarak hizmetini sürdürmüştür. Yaptığı hekimlik ile vatandaşımız için güvenilir bir kapı, çocuklarımız için şifa dağıtan bir doktorumuzdu. Ayrıca Özel Cihan Hastanemizin ortağı ve danışman hekimi idi.

O’nun tam gün muayenehane hekimliği süresince, ben de laboratuarımda sağlık hizmeti verdiğim için mesleki irtibatımız sıkı bir şekilde devam etmiştir. Bazen mesleki ve sosyal konuları da görüşürdük. Muayenehane hekimliğinin Ak parti hükümetince SGK sistemine dâhil edilmemesini bir haksızlık, mesleğimizin geleceği için bir olumsuzluk olarak değerlendirirdik. Bana ‘İbrahim, şimdi bir hasta, özel hastane veya tıp merkezine gittiğinde devlet ilacını, röntgenini ve muayene katkı payı vererek oralardaki çalışmayı destekliyor. Ama bana,  muayenehaneme geldiğinde hiçbir katkı vermiyor. Buna rağmen benim hastalarım beni bırakmıyor. Ben hastalarıma daha güvenli ve ekonomik bir hekimlik hizmeti sunuyorum.’ derdi. Ben de kendisine tabiî ki haklısın, Necati kardeşim. Ama bazı meslektaşlarımızın bu muayene haneleri yanlış anlaşılacak şekilde kullanması, bizler gibi çalışanların ise buraların önemini yeterince anlatıp savunamaması, meslek odalarımızın da buraları sahiplenmemesi bu sonucu doğurmuştur, cevabını verir, ilgililerin dikkatini çekecek çalışmalar yapmamız gerektiğini paylaşırdım.

Velhasıl, Kandıra hizmeti dâhil 40 yıla yakın Kocaeli’mizde hekimlik hizmeti yapan, kendi ifadesi ile 300 bin hastaya hekimlik yapıp onlara şifa vermiş olan bu değerli meslektaşımızı kaybettik. Bu meslektaşımız muayenehanesinde aktif olarak çalışmakta iken yakalandığı akciğer kanserine (maalesef çok sigara içerdi ve hastalığını bu tetiklemişti)  yenilmiş, yapılan tedavilerden sonuç alınamayarak vefat edip aramızdan ayrılmış ve Kocaeli Kent Mezarlığı’na yerleşmiştir.

Mekânı Cennet olsun.

 

 

Ferruh Bozbeyli ve Meş’ale Kitapları

1927 yılında Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. İstanbul’da avukatlık yaptı. Türkiye Millî Kültür Vakfı kurucularından ve Vakfın ilk Mütevelli Heyeti Başkanı’dır. Milletvekili seçilince görevini Turgut Özal’a (1927-1993), Sayın Özal da siyasî hayata girince Hulûsi Çetinoğlu’na (1928-1995) devretti. Sayın Çetinoğlu’nun ebedî âleme intikalinden sonra Prof. Dr. Salih Tuğ Mütevelli Heyet Başkanlığı’na seçildi. Vakıf, hizmetlerine kesintisiz olarak devam ediyor.

Sayın Bozbeyli, 1961 yılında Adalet Partisi (AP) milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi (T.B.M.M.)’ne girdi. 1961-1977 yılları arasında, 12, 13, 14 ve 15. Dönemlerde İstanbul milletvekili olarak görev yaptı. Bu süre içinde 1961-1962 yıllarında Adalet Partisi Meclis Grubu Başkan Vekili, 1962-1965 yıllarında 3 dönem T.B.M.M. Başkan Vekili, 1965-1970 yıllarında 3 dönem T.B.M.M. Başkanı olarak hizmet verdi.  1970 yılında AP’den istifa ederek yeni kurulan Demokratik Parti’nin (DP) genel başkanlığına seçildi. 1980 yılında genel başkanlık görevinden ve aktif politikadan ayrıldı. Sonraki yıllarda Türkiye İş Bankası Yönetim Kurulu Üyeliği ve Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı.

Ferruh Bozbeyli, siyasî ahlâk ve prensip sâhibi bir şahsiyet olarak tanınmış, millî, manevî ve insanî değerlere saygılı olmuş, saygıya lâyık görülmüş, siyaset sahasının kirli ve kaygan zemininde temiz ve dimdik kalabilmiş nadir siyasetçilerden biridir. Muhafazakâr baba ocağında tanıştığı değerlerle olan irtibatını üniversite tahsili yıllarında devam ettiği Türk Milliyetçiler Derneği’nde ve diğer sohbet halkalarında;  Prof. Dr. Nurettin Topçu (1909-1975), İsmail Hâmi Danişmend (1892-1967), Rahmi Eray (1918-1958) ve Samiha Ayverdi (1905-1993) gibi müstesna şahsiyetlerden ve Kazan Türklerinden, Zeyrek Camii İmamı Abdülaziz Bekkine Hocaefendi’nin (1895-1952) bulunduğu ilim meclislerinde geliştirdi, pekiştirdi.

Hocaefendi; ‘İki nokta arasından bir doğru geçer. İnsan doğum ve ölüm arasında bu tek doğru üzerinde yürümelidir. Bu doğrunun adı ‘Sırat-ı Müstakîm’dir. Allah’ın Müslümanlara tarif ettiği ve Müslümanların ayrılmaması gereken tek doğru yoldur.’ Diyordu. Bozbeyli o yoldan hiç ayrılmadı. Söyledikleri ile yaşayışı hiçbir zaman birbirinden farklı olmadı. Ne yazık ki siyasî hayatta DP Genel Başkanı olarak kaldığı süre; haklı ile halk ile beraber olmak yerine, güçlü ile birlikte olmaya alıştırılmış insanlara, Makyavelizm’in kötü sonunu anlatmaya yetmedi. Sadâkati liyakate tercih edenler O’na bu imkânı vermediler. O da başarıya, inandığı değerlerden vazgeçerek ulaşmayı tercih etmedi.

Kendilerine sıhhat, saadet ve huzur dolu daha nice yıllar dilediğimiz Muhterem Ferruh Bozbeyli Beyefendi, 2018 yılında; 91. baharını, 59 yıllık eşi Güngör Bozbeyli Hanımefendi ile birlikte Ankara’da yaşamaktadır.

Büyük oğlu Mehmet Bozbeyli İnşaat Mühendisi olarak yurt dışında çalışıyor. Küçük oğlu Endüstri ve Tasarım Mühendisi Emre Bozbeyli İstanbul’dadır.

Torunlarından 1996 doğumlu Derin Bozbeyli, Üniversiteyi bitirdikten sonra master eğitimini tamamlamak üzere tahsil hayatına devam ediyor. 2002 doğumlu Nazlı Bozbeyli ve 2003 doğumlu Ege Bozbeyli lisede okuyorlar.

*   *   *                                                                                                                                                            Temelinde İslam bulunan Türk millî kültürü ile yoğrulmuş irfan hazinesi Ferruh Bozbeyli’nin kaya sağlamlığındaki düşüncelerinden bercesteler:

v Bir milletin en büyük eseri, kendi devletidir. Devlet, ‘nizam‘ demektir. Nizam ise ‘intizam‘dır. Devletin olmadığı yerde kanunsuzluk ve anarşi vardır. Devlette ve müesseselerinde kusur aranmaz. Kusur, onu işletemeyen yetersiz yöneticilerdedir. Hukuku işletemeyen devlet, millet gözünde itibârını kaybettiği gibi, dost için güvensiz, düşman için çelimsiz hâle gelir.

 

v  Türkiye’de şöyle bir şey müşahede ediyorum; Türkiye’de bazı insanlar fikir paketleri hazırlıyor. Bunlar partilerdir, fikir kulüpleridir, cemaatlerdir, tarikatlardır, şeyhlerdir. Bir kısım insanlar da o düşünceleri ezberlerler. O paketin dışına çıkanları suçlarlar. Bu da Türkiye insanlarını birbirinden uzaklaştırıyor. Birbirini tanımaz, birbirine itibar etmez, birbirini hoşgörü ile karşılamaz hâle getiriyor.

 

v  Ben medeniyeti soyut değerlerle yaşayan bir topluma ulaşmak olarak anlıyorum. Ne demek istiyorum? İnsanlarımız beş duyusuna çarpan, müşahhas –şimdi somut diyorlar– değerlerle yaşıyor. Gözünün gördüğü, tadına baktığı, sesini duyduğu, eliyle tuttuğu şeylerle yaşıyor. Koyunlar, kuzular da böyle yaşıyor. Ama adâleti kimse avuçlayamamıştır. Kimse merhametin sesini dinlememiştir. Bunlar mânevî değerlerdir. Ama bir toplum ne zaman adâletle, hürriyetle, sabırla, sevgiyle, merhametle yâni mânevî değerlerle, yâni soyut değerlerle yaşıyorsa, adâletle yaşıyorsa… medenî bir toplumdur.

 

v  Siyâset, ortak aklı bulma mücâdelesidir. Bunun için öteki insanları da adam yerine koyacaksın, fikirlerine itibar edeceksin. Başka nasıl olacak? Peygamberimiz, peygamberken bunu yapmış da biz kim oluyoruz?

Eserleri:

Muhterem Bozbeyli’nin yazı hayatı 1961 yılında küçük hacimli 4 adet kitapla başladı: 1-Kalkınma ve Planlamada C.H.P. 2- Kalkınma ve Planlamada A.P. 3-Kalkınma ve Planlamada G.P. (Güven Partisi), M.P. (Millet Partisi), M.H.P. (Milliyetçi Hareket Partisi), T.İ.P. (Türkiye İşçi Partisi), Y.T.P. (Yeni Türkiye Partisi) 4-Parti Programları.

Demokratik Sağ

Siyasî, idârî ve sosyal mevzularda tahliller, tespitler ve tavsiyeler ihtiva eden, hamûlesi fikir ve tecrübe olan ilk kitabı ‘Demokratik Sağ‘ adı ile 1976 yılında Dergâh Yayınları arasında çıktı. 13,3 X 19,5 santim ölçülerinde, 260 sayfadır.

Eser, ‘Millet Gerçeği‘ başlığı altında şu cümlelerle başlıyor:

İnsanlığın macerası, bir bakıma, olanla, olması gereken arasında dönüp duruyor. Gelmiş geçmiş peygamberler, büyük velîler, ahlâkî yüceliğe ermiş, hikmet sâhibi ulu kişiler, insanlara olması gerekeni söylemişler ve söylediklerini kendi hayatlarında yaşamışlardır. Esasen olması gerekeni bulmak ve bilmek için insan aklı, en büyük rehberdir.

Aslında herkes olması gereken, yapılması icabeden en doğru hareketin ne olduğunu bilir de, kötü olduğunu bildiği bazı davranışlardan yakasını kurtaramaz. Faziletin, rezaletten; sabır ve sükûnetin, öfke ve kızgınlıktan; vatan sevgisi, insan sevgisi gibi ulvî duyguların, kötü emellerden üstün olduğunu ve insanı daha çok yücelteceğini herkes takdir eder de, bu yüce duyguları yaşamaya daima güçleri yetmez.

Zaten iyilikler de kötülükler de yaratılmıştır. Yaratılan her şey belli bir süre yaşayacaktır. İyiyi, güzeli ve doğruyu aramak bulmak ve yaşamak… Olması gereken budur. Kötülükler, çirkinlikler ve yanlışlıklar yaşanıyor… Olan da budur. İnsanlığın gayesi; olanı, olması gereken değerlere doğru götürmek, fert ve toplum olarak mükemmele ve yüceliğe ulaşmaktır.’

Bozbeyli bu yüceliğe ulaşmaya çalışmakla iktifa etmemiş, tanışmak ve çevresinde bulunmak imkânına sâhip olduğu hikmet sâhibi ulu kişilerin rahle-i tedrisinde öğrendiği metotlarla, çevresindeki insanlara faydalı olmaya gayret etmiştir. Ebedî mürşidimiz Efendimiz (as)’ın mübârek sözü: ‘İnsanların en hayırlısı, insanlığa faydalı olandır.’ Cümlesi, Bozbeyli’nin hayat prensibi olmuştur.

Türk-İslam inancını; ‘Aziz Anadolu toprakları, hilâlimizin koynuna girdiği günden bu güne kadar, bu topraklara bin bir bayramın huzuru serpilmiş ve ruhlarımıza bin bir bayramın duâsı sinmiştir. İlk duâ, duâ edeni kalmamış kimsesiz ruhlara armağan edilmiştir.’ Veciz cümlesiyle târif ediyor.

Diğer sayfalardaki makalelerde; ‘Fert ve Toplum İlişkileri‘, ‘Demokratik Sağ Düşünce‘, ‘Millî Kültür Kurumları‘, ‘Kalkınmanın Hedefi‘, ‘Kudretli Türkiye‘ başlıkları altında ‘güçlü devlet-müreffeh millet‘ hedefine giden yollara kapı açılıyor.

Denilebilir ki Türkiye’mizde sol düşüncenin çarpıtarak târif etmeye çalıştığı ‘sağ düşünce‘yi, efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüleri içerisinde ve ‘demokratik sağ‘ başlığı altında ilk defa Ferruh Bozbeyli ortaya koymuştur.

Ülkemizde hiçbir siyâsinin telaffuz etmeye cesâret bile edemediği, ‘gelir dağılımında ideal dengenin sağlanması’ meselesi de demokratik sağ düşüncenin hedefleri arasında yer almıştır.

Eserdeki diğer makalelerde; Osmanlı’dan miras kalan sağlam temeller üzerinde yeniden inşa edilmesi gereken sistemin olmazsa olmazları iknâ edici ifadelerle anlatılıyor. Bunların çoğu gerçekleştirilemediğinden, devletlerarası ve devlet-millet ilişkilerimizde sıkıntılar yaşanıyor.    

 

Birinci Cemre / Siyâsî Hikâyeler

İkinci kitabı, 1977 yılında 11,5 X 18,5 santim ölçülerinde, 130 sayfa hacimle, Selçuklu Yayınları’nın 1 numaralı ürünü olarak yayımlandı.

Bozbeyli ikinci kitabını; ‘Allah’ın istediği gibi’ olmaları dileğiyle, aziz yavruları Mehmet ve Emre’ye armağan‘ etmiş.

Okuyucularımla sohbet‘ başlıklı sunuş yazısında; ‘Hikâyecilik bir sanattır. Benim böyle bir iddiam yok. Ben, içinde yaşadığım bâzı olayları, hikâye biçiminde okuyucuya sunmak istedim. Siyâsî hayatım boyunca yaşadığım olaylar, bunlardan ibâret değildir. Siyâset mutfağında hazırlanıp halka sunulan olayların hangi kaptan hangi kaba aktarıldığını, neyle karıştırıldığını ve içine nelerin katıldığını yakından gördüm.‘ Diyor.

Toplum olarak bir arayış içindeyiz. Bir insan için olduğu gibi, bir toplum için de, en önemli şeyin, ‘kıbleyi, yönü doğru tâyin etmek‘ olduğunu belirtiyor. Hemen her vesile ile dile getirdiği düşüncesini burada da tekrarlıyor: ‘Karşılıklı fikirlerin seviyeli bir diyalog kuramadığı toplumlarda, herkes kendi monoloğunu söylemeye devam eder. Devlete ve kanunlara güvenme duygusu zayıflar, herkesin kendi siyâsî kampına sığınma eğilimleri gelişir. Ortak hedef kaybolur. Ülke ve millet bütünlüğü tehlikeye düşer. Hukuk, ahlâk ve her türlü isânî düşünce; yerini sahte usullere, kurnazlık ve çıkar hesaplarına terk eder.’

Ve Bozbeyli etiketli bir tespit: ‘Birçok insan, inandıkları yerde değil de sığındıkları yerlerde kalmışlardır.’

Bu zelil durumdan kurtulmanın reçetesini de veriyor: ‘Her insan gibi, her toplum da iyiliklere sarılabildiği ölçüde gelişir ve yüceliklere tutunabildiği kadar yücelir.’

Kitapta, her birinin okunması okuyanın 3-5 dakikasını alabilecek fakat düşünmesi ve teemmülü günlerce devam edecek, yalnız muhtevâsı ile değil, sayısı itibâriyle de dikkat çeken 33 adet hikâye var. Hepsi hayattan… Hikâyelerden çıkartılacak dersler de var… Derslerin büyüklüğü, kitabın hacminin çok üzerindedir.

Alaca Siyâset (Siyâsî Hikâyeler)

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 176 sayfa hacimli eser, ‘Birinci Cemre‘ isimli kitabın genişletilmiş şekli olarak 2000 yılında Bab-ı Âli Kültür Yayıncılığı A.Ş. tarafından yayımlandı. Torunu Derin Bozbeyli’ye ithaf edilmiştir. Eserde; ‘Birinci Cemre‘dekilere ek olarak ‘Alaca Siyâset‘ başlıklı sunuş yazısı ile birlikte 19 adet didaktik özelliğe sâhip, makalemsi hikâye veya hikâyemsi makale yer alıyor. Sunuş yazısında Yalnız Demokrat Ferruh Bozbeyli; ‘Geniş halk kütleleri için demokrasi; bir umut, bir çâre, bir çözüm yolu, bir yenilik, bir aydınlıktır.’ Diyor. Ancak halkın sevgilisi olan demokrasiden korkanlar, halkın irâdesi yerine, arkalarındaki çoğunluğa dayanarak kendi irâdelerini hâkim kılmaya kalkıştıklarında demokrasi susturuluyor. Şahsî irâdeler yanlışlıklarla mâlûldür. Bir yanlışlıktan, bir haksızlıktan faydalananlar, haksızlığa karşı koymak lüzûmunu hissetmezler. İşte o zaman, ‘alaca siyâset‘ teşekkül ediyor. Kitapta, alaca siyâsetten örnekler yer alıyor. Daha çok da resmî ziyâret maksadıyla yurt dışı seyahatlerde karşılaşılan alâka çekici ve düşündürücü sahneler… Hindistan’dan bir tespit: Cuma mescidinde etraf dilencilerle dolu… Sakal-ı Şerif ve Peygamber Efendimize ait olduğu söylenen bir diş ve tespihten meydana gelen mukaddes emânetleri gösteren adam dudaklarına yeşil boya sürmüş ve etrafına dayanılmaz bir koku neşrediyor. ‘Mânen Müslümanlıkla koyun koyuna yaşayan temizlik, burada birbirinden okyanuslarla ayrılıyor.’

Ve Tac Mahal… Ay gibi, güneş gibi bir şey. Pırıl pırıl pırlanta… On dördüncü çocuğunu dünyaya getirirken ölen eşi Mümtaz Mahal adına, Bâbür İmparatoru Şah Cihan tarafından yaptırılmış. Osmanlı mimarı Muhammed İsa Efendi’nen eseri…

Târihe meraklı olan okuyucu, eşinin vefatı ile dayanılmaz acılara gark olan Şah Cihan’ın, oğlu Alemgir (Evrengzib) tarafından tahtından indirilip penceresinden Tac Mahal’i gören küçük bir odaya hapsetmiş olduğunu hatırlayıp hüzünleniyor. Âlemgir iyi bir Müslüman olmasına rağmen İslâm’ın hoşgörü ve adâlet anlayışından nasibini alamamıştı. Cengâver bir komutan olarak ülkesini en geniş sınırlara ulaştırdı ise de hatâlı yönetiminin neticesi olarak, ölümünden sonra ülkesi dağıldı.

Sayın Bozbeyli de aynı hüzünleri yaşamış olmalı ki, Tac Mahal’den ayrılırken, dönüp dönüp, bir daha, bir daha seyrediyor…

*                                                                                                                                                                           Ferruh Bozbeyli, özlediği yönetim anlayışının tam da böyle olduğunu düşündüğü bir hâdiseyi arkadaşının hikâyesi olarak naklediyor:

Almanya’da alışveriş yapmak için eşimle birlikte büyük bir mağazaya girdik. Girerken omuzum kapıya dokunmuş. Kapı yeni boyanmış ve henüz boya kurumamış olduğu için pardesümün omuzu da lekelenmiş. Ben farkında olmadım.

Bir Alman, ‘Pardesünüz boyandı.’ diye beni uyardı. Ve ilâve etti: ‘Sanıyorum yabancısınız. Böyle hallerde mağaza yönetimi kimseye zarar vermemek için tedbir almak mecbûriyetinidedir. Uğradığınız zararı ödetmek için mağaza müdürüne müracaat etmeniz uygun olur.’ dedi. Biraz da benim dikkatsizliğim vardı. Pek ihtimal vermedim ama şu işi bir deneyelim dedim. Müdüre gittik. Durumu anlattık. Müdür: ‘Af edersiniz. Hemen telâfi edelim. Pardesünüzü temizleyiciye verin lütfen. Ve faturasını getirin. Hemen öderiz.’ dedi.

Pardesüyü temizleyiciye bıraktık. İki gün sonra pardesüyü almaya gittim. Pardesü bir güzel temizlenmiş. Temizleyici dikkatimi çekti ve dedi ki:

Görüyorsunuz lekeyi tamamen çıkaramadım. İsterseniz bu leke tamamen çıkmaz diye bir yazı vereyim elinize.

Evet, çok dikkat edilirse fark ediliyor ama vereceğiniz yazının ne faydası olacak?

Mağaza sahibi o zaman size yeni bir pardesü almak mecburiyetindedir.

Biraz şaşırdım. İçimden, denemeye devam, dedim. ‘Peki, o yazıyı lütfen verin.’

Pardesüyü ve temizleyicinin verdiği ‘Bu leke tamamen çıkmaz.’ yazısını aldım ve mağaza müdürüne gittim. Müdür yazıyı okudu. ‘Bu durumda size yeni bir pardesü almamız veya bedelini ödememiz gerekiyor. İsterseniz eski pardesünüzü alın ayrıca size elli dolar vereyim ve uzlaşalım.’ Dedi. Uzlaşmayı tercih ettim.

*  *  *

Kitabın sonraki sayfalarında; ‘Çan Sesi‘, ‘Londra’dan‘, ‘Rusya Gezimiz…’, ‘Burası Fransa‘, ‘Nara‘, ‘Ertuğrul Şehitleri Anıtı‘, ‘Hicaz Yolculuğu‘, ‘Drina Köprsü‘ ve diğer yazılar yer alıyor. Hapsi, katı kalpleri yumuşatan, kuru gözlere yağmur bulutları göndererek ıslatan içli ve duygulu hâtıralar.  ‘Kriçim Köyü‘ ve köyün günahsız gelininin duygulu ve yanık sesiyle söylediği;

Bu dağların karı bir gün erir mi? / Ah! Ölmeden can sılayı görür mü?’

söyleriyle buram buram vatan hasreti taşıyan, burcu borcu Anadolu kokan o türkü yok mu?…

Ah o türkü, ah o duygulu ve yanık ses dizginlenemeyen duygulara, zapt-ü rapt altına alınamayan hıçkırıklara sebebiyet veren güzel gelin…

Muhterem Bozbeyli, ‘Hikâye bir sanattır. Benim öyle bir iddiam yok!’ Diyerek kendisine bühtanda bulunmamalı, yazmaya devam etmeli. Yarınlarda torunlarımızın bu tür yazılara çok ihtiyacı olacak.

Yalnız Demokrat / Ferruh Bozbeyli Kitabı:

İhsan Dağı ve Fâtih Uğur’un sorularına verdiği cevaplar sebebiyle bir ‘Ferruh Bozbeyli Eseri’ sayılan kitap, Timaş Yayınları arasında 2009 yılında yayınlandı. 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 415 sayfadır.

Başarılı sorularla Ferruh Bozbeyli’yi bütün yönleriyle tanıtan, parlak soruları, daha parlak cevaplarla, ‘güneş çıktıktan sonraki ay‘ durumuna indiren müthiş bir röportajın kitabı… Tecrübeler zinciri var, mutlak çözümler var, iyiye ve güzele ve dahi doğruya yönlendiren öğütler var…

Münhasıran bu kitabı tanıtacak bir tam sayfa hazırlamak gerek…

Gelecek haftalarda inşallah…

 

 

Türkiye’de Yahudi ve Ermeni Düşmanlığı–II

“Türk odur ki; Müslüman bir anne babadan doğan, kulağına ezanla / kametle bir Müslüman ismi verilen, her türlü haltı yese de domuz eti yemeyen, mübarek gün ve gecelerde içmeyen, Cuma hassasiyeti olup arada bir kaçırsa da Cuma’ya giden, vatan – millet – din – devlet tehlikeye düştüğünde de kazma-kürek, balta-nacak alıp saldırana Türk derler. Bu tanım içerisinde ‘Hayır, ben Türk değilim’ diyecek bir Allah’ın kulu yoktur. Bu tanım içerisinde Hrank Dink Türk’tür, Orhan Pamuk Ermeni’dir; söylediğim cümleye göre.”

Türk tâbirinin kavmî bir tarif olmadığını bilen Yavuz Ağıralioğlu‘nun ilginç tarifnamesinde bile çaprazlamadaki olumsuz örnek Ermenilik kokar. Fakat asıl ihale Türkiye‘de Yahudiliğedir. Zihniyeti, çıfıtlığı ve lânetliliği üzerinden oluşturulan olumsuz kanı bir asırdır yükselen bir grafikle genel kabul görmektedir. O kadar ki dünyanın bütün olumsuzluklarının arka planında onların varlığı dinî terminolojiyle desteklenerek seslendirilir.

Necip Fazıl demişmiş ya; “Yahudiler mi dediniz? Onlar, yumurtalarını pişirmek için dünyayı ateşe vermekten çekinmeyen lanetlilerdir” diye, bizim milliyetçi – muhafazakâr tayfa da yumurtası çatlasa veyahut ayağına taş çarpsa Yahudilerden bilir. Hem onların lânetlendiğini Kuran‘dan duymuşmuş gibi aktarır hem de nerdeyse insanlığın kaderini Tanrımisal belirledikleri mitini yayarak üstün ırk nazariyesine bilmeden kovayla su taşır. Hâlbuki ikisi de Kur’anî değildir.

Ya nedir? Dünyada 15 milyon, Türkiye’de de 15-16 bin nüfusu olan din esaslı bu topluluğa Musevî denir. Kuran’da Beni İsrail olarak geçen İsrailoğulları yani Yahudiler ise bu din üzerinden milletleşen bir guruptur. Gerek Dünyadaki ve gerekse İsrail‘deki toplam Musevî nüfus içerisindeki oranları 3’te 1 oranında olsa da kalan 3’te 2’yi de dinî milliyetçilik üzerinden Yahudi etnolojisine sokuşturmaya çalışıyorlar; biz de cehaletimizle destek oluyoruz.

2014’te Kocaeli Tarih Sempozyumu’nda Dr. Gerşom Qıbrısçı “Karaim in Nicomedia” başlıklı tebliğini sunarken Musevî bir Türk olduğunu söylediğinde onun hemşehrisi sayılabilecek bir tarih doçentimiz onun Yahudi olduğunu ve Türk olamayacağını beyan etti. İsrail nüfusu içindeki Etiyopya / Falaşa Musevîlerinin, Peru / İnka Musevîlerinin, Hindistan / Koçin Musevîlerinin, İtalyan / Romanyot Musevîlerinin, bizim Hazar / Karayit Musevîlerinin ve hatta Doğu / Mizrahî Musevîlerinin (Arap, Fars, Dağlı, Kürt, Tat, Gürcü..) dil ve kültürlerini yok sayarak yalnızca inanç tercihleri üzerinden tek tipleştirmek ne menem bir düşüncedir.

Yakın zamana kadar Türk Musevî Cemaati olarak bilinen Türkiye Hahambaşılığı‘nın 3 yıl önce Türk Yahudi Toplumu adını alması da bu minvaldedir. Oysa kültürel kökeni hakkında Müslüman Türk‘ün ne kadar konuşma hakkı varsa Ortodoks yada Musevî Türk‘ün de o kadar konuşma hakkı vardır. İnsanlara kimliklerini ürün etiketi gibi başkaları barkodlayamaz. Bu, Sabataycı diye bilinen Avdetîler için de geçerlidir. İçlerinde iyisi de olur, kötüsü de; Kurtuluş Savaşı‘nda ihanet edeni de olmuştur, Millî Mücadele için canını koyanı da. Tıpkı Türkmenler, Lazlar, Yörükler, Çerkezler, Tatarlar, Kürtler gibi. Milletine mensubiyet duyan koştu geldi, karakterinde defo olan Yunan‘la bile anlaştı.

Neymiş; Türkçülüğün kitabını Moiz Kohen (Tekin Alp) yazmış; ‘Türk Ruhu‘. Neymiş Mustafa Celâleddin Paşa (Konstantin Borzecki)  150 yıl önce ‘Eski ve Yeni Türklerin tarihini yazmış. Bu adamların Hz. Musa‘ya inanmaları niye milliyet şuurlarına ve bu meyanda beyanlarına engel teşkil etsin? Biz Müslümanlar olarak Türklüğümüzle övünüyoruz da onlar 5 bin yıllık bir nehir olarak akmakta olan Türklükle ilgili niye kelâm edemesinler?

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde baştacı ettiğimiz bu insanlar Siyasal İslam‘ın ‘bi camide, bi kahvede‘ anlattıklarıyla Şeytan’ın asker arkadaşları algısına aktarılmış.  Oysa Şeytan bu ilahî senaryoda kötü karakteri simgelemektedir; kökeni değil. Dahası yaratılış malzemesine bakarak azan / sapan Şeytan’sa ve “Herkes kendi karakterine göre hareket eder” ayeti varsa bu milliyet, soy-sop işlerinde dikkatli olmak lâzım gelir. Yoksa ensar’üş-şeytan; şampiyon!

 

 

Bir Fotoğrafın Anlattıkları

 

”Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm. Ölümsüzlüğü tattık. Bize ne yapsın ölüm”

(Şehit Astsubay Abdullah Taha Koç)

 

Gazete manşetlerine yansıyan bir fotoğraf:

Ay Yıldızlı, Al Bayrağımızla sarmalanmış bir şehit.

Tıpkı soyadı gibi; koç yiğit.

Şehit Astsubay, Abdullah Taha Koç.

Tabutunun yanında aslan gibi iki inzibat,

Gözler kararlı, bedenleri dimdik.

Bu fotoğraf var ya bu fotoğraf;

Vatan sevgisini görmezden gelenlere;

Tokat gibi bir cevap…

Fotoğrafın tam orta yerinde bir kare;

Pençeleriyle kavradığı evladını,

Omzuna almış bir baba.

Bu ne muazzam bir duruş böyle;

Yer küre bile sarsılır bu görüntüyle.

Belli ki;

O sadece şehidinin değil,

Vatanın sevgisini de,

Kazımış yüreğine.

O fotoğraf;

80 milyonumuzu da,

Temsil ediyor o kareyle.

Acısını yüreğine,

Gururunu alnına yazmış bir baba;

Dimdik başını, açık bağrını,

O da siper etmiş yurduna.

45 gün kaldı geride.

Gidiyorlar hiç tereddütsüz;

Millet için, vatan uğruna,

Diye, diye…

Bu fotoğrafa iyi bakın:

O fotoğraf;

Bu milletin,

Vatan sevdasını

Bu toprakların;

Kutsallığını,

Ay Yıldızlı Al Bayrağımızın;

Şanını, şerefini anlatıyor.

O fotoğraf;

Çanakkale’dir,

Dumlupınar’dır,

Sakarya’dır,

Türkiye’dir.

O fotoğraf;

Asırlar boyunca tarihe yön verip,

Tarih yazan.

Tarihin hiçbir döneminde;

Tutsak olmayan.

Gerektiğinde;

Vatanı için can veren,

Ama hiçbir zaman,

Düşmanına diz çökmeyen;

Türk Milletinin adıdır.

”Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm.

Ölümsüzlüğü tattık. Bize ne yapsın ölüm.”

Demiş; Şehidim.

Haklısın Koçyiğit’im.

Bu topraklar;

Ezelden, ebede,

Ceddimizden emanettir milletimize.

Bil ki, bu yemin değişmez.

Tarih böyle yazmış,

Dünya böyle ezberlemiş:

Vatan için doğarız,

Vatan için yaşarız.

Gün o gün ise;

Elde kalan,

Son nefesimizse,

O da vatan uğruna seve seve.

 

 

Sevgi Eğitiminin Önemi

Sevgi, eğitimde yararlanılması gereken önemli bir husustur. Sevgisiz eğitim düşünülemez. Temelinde sevgi olmayan eğitim başarıya ulaşamaz. Sevgi faktörü öğrenmeyi kolaylaştıran en önemli unsurdur(Solak, 2006, s.252).

İnsanın eğitimi ve öğretimi ile sorumlu bilim dalı olarak pedagoji, insan ruhunun ve toplumun gerilim dolu olan karşılıklı etkileşimi hakkında çalışmaya zorunludur (Arnold 2002, 9).

İnsani şartların sağlanması ve ruh sağlığının korunup gelişmesi ise sadece ve sadece sevgi, huzur, güven dolu bir ortamda mümkündür.

Eğitimin bölgesel ve evrensel boyuttaki yerini, rolünü ve önemini alabilmesi, ancak ve ancak bütün insanlığın asli ihtiyacını, yani sevgiyi asıl merkezine almasıyla mümkün olacaktır.

Eğitim, sevgiyi merkezine alınca, insanları sevgi ve algılarının boyutları hakkında da eğitip bilinçlendirmelidir. Kaldı ki böyle bir eğitim, küreselleşen dünyanın da barış, huzur, güven, dayanışma, kardeşlik içerisinde bir dünya halini alabilmesi için ayrıca büyük önem taşır(Ergen,2006, s.147).

Çocuk eğitiminde en önemli koşul sevgidir. Her zaman her koşulda sevildiğini bilen çocuğun duygusal gelişimi dengeli olur. Sevilen çocuk güven duygusu içinde çevre ile uyum sağlayarak kolaylıkla sosyalleşir.

İlk yıllarda gereksinmesi olan sevgiyi bulamayan çocuk güvensiz ve uyumsuz bir çocuk olur. Ayrıca çocukların sevgisiz ve ilgisiz büyümeleri, onların çevrelerine karşı da kaba, saldırgan ve şefkatsiz davranmalarına neden olabilir. Sevgi alanı da vereni de besleyen sihirli bir güçtür(Tuğrul, 2008).

Duygusal öğrenmelerin gerçekleşmesinde ve davranışların oluşmasında sevgi çok önemli itici güçtür. İnsan için en önemli değer kendi varlığıdır. Ancak, sevgi bu değeri bile aşan etkendir. Sevginin bu gücü şüphesiz eğitimde, erdemli davranışların kazandırılmasında etkili olacaktır. Böylesine üstün bir etkiye sahip sevginin doğru anlaşılması ve bir o kadar da gereğinin yapılması önem arz etmektedir.

Sevgi eğitimi, doğum öncesinde başlayıp hayat boyu devam etmesi gereken süreçtir. Kişinin kendisiyle barışık olması, sevgi eğitiminin kişilik gelişiminin tamamlanmasına kadar verilmesine bağlıdır. Hayata anlam veren sevgidir. Fizyolojik ihtiyaçların insanın bedenini doyurduğunu kabul edecek olursak, sevgi de insanı doyurmaktadır (Erdoğan, 2007).

Eğitim sırasında, çocuğa gösterilecek sevgi ve güven, hem eğiten kişiye hem de eğitilen kişiye bir rahatlık verecektir. Bu rahatlık içinde çocuk, verileni daha iyi alır. Çocuğa yapılan baskı, dayak, kokutma gibi cezalandırıcı önlemler, sevgi ve güven ortamını zayıflatır veya yok edebilir.

Böyle davranışlar, geçici bir süre, bazı yanlışlara engel olsa bile, kalıcı davranış değişikliğine sebep olamaz. Belki, eğitilen kişinin, kendisini eğitmeye çalışan anne, baba ve öğretmenine kin ve nefret duymasına neden olabilir.

Çocuğa gösterilecek sevginin eğitim değeri, niceliğinden çok niteliğine göre azalır veya çoğalır. Önemli olan niteliktir.

 

Nitelikli bir sevginin taşıması gereken özellikler şunlardır:

 

1.Sevgi sürekli olmalıdır.

2.Sevgi kaynağı olan anne figürü bir, en fazla iki kişi olmalıdır.

3.Sevgide miktar değil, tutumun kalitesi önemlidir. Kaliteyi ise şunlar belirler:

a. Sevgi gerektiği kadar olmalıdır.

b. İhtiyaç duyulduğunda ortaya konmalıdır.

c. Bağımsızlık çabalarını engellemeyecek bir biçimde olmalıdır (Dodurgalı, 1999 s.107).

 

İnsan olarak hepimizin gereksinim duyduğu sevginin yeterince yaşama geçirilebilmesi, “dinamik, özgüvenli, duyarlı, sağlıklı” nesiller yetiştirilebilmesi için, sevgi eğitiminin işe koşulması gerekir. Sadece eğitimde değil toplumsal her ortamda, sevginin bir zayıflık değil, insan olmanın getirdiği bir güç olduğu kavratılmalı ve önemi vurgulanmalıdır(Özmen 1999).

Sevgi ile yetiştirilen  ve bu şekilde büyüyen bir yetişkin, davranışlarında sevgi yöntemini kullanır, olaylara ve kişilere  sevgi gözüyle bakmaya çalışır. Aksine sevgiden uzak, nifak tohumlarıyla eğitilen bir çocuk, bütün gördüklerini  bir yetişkin olduğunda devam ettirir.

Çocukların eğitiminde önemli etkisi olan faktörlerden birisi de sevgidir. Çocukta diğer duygular gibi sevgi duygusu da doğuştan vardır. Ancak bu duygunun geliştirilmesi sonradan ve dışarıdandır.

Bunun için çocuklardaki bu duygu büyükleri tarafından iyi yönlendirilerek geliştirilmesi gerekir. Bu geliştirme büyüklerin sevgi ortamında olmalıdır(Kayadibi,2012).

Gerek fizyolojik, gerekse de psikolojik anlamda en mükemmel cihazlarla donatılan ve en mükemmel nimetlerle beslenen insandan önemli görevler beklenmektedir. O görev “sevme, sevdirme” görevidir. Yani insan olmak görevi.

Bu değerli varlık, sevgi eğitimiyle hem aile, hem de vatana layık hale getirilebilir. Eğer sevgisiz, ilgisiz eğitilirse; toplum için en zararlı bir insan olur. Ruhunda sevgiyi yitirmiş insanların açtığı yaralar, bütün dünyanın en önemli problemidir.

Sevgi eğitimi unutulunca, insanlar da sevgiyi unuttu. Menfaat için yaşama anlayışı olan pragmatizm felsefesi Amerika’dan; her şeyi maddede arayan materyalizm felsefesi Rusya ve Doğu Avrupa’dan yayıldı ve eğitim felsefelerini etkiledi(Kongar, 1981).

Bu şekilde, ülkemizde ve dünyada menfaatlerinden başka bir şey düşünmeyen insanlar ise sevgiyi, ilgiyi, dayanışmayı ve yardımlaşmayı unuttu. Kendisi de sevgisiz ve ilgisiz kaldı.

Bir Örnek: “Cahil, okuma yazma bilmeyen dağdaki bir çoban, kuru ekmeğini aç bir yabancı ile paylaşıyor da neden okumuş bir aydın, menfaati uğruna birçok insanın hayatını göz ardı ediyor?” (Karlı, 1996:51).

Öyleyse, burada bir yanlışlık ve eksiklik vardır. Çünkü okumak, cahilliği gidermeli, insan ilişkilerini, sevgisini ve dayanışmasını arttırmalıdır. Birçoklarına göre bu eksiklik, insanı yalnızca ceset ve madde olarak görmenin; manasını, sevgisini, inancını unutmanın eksikliğidir.

Çünkü bu konuda daha çok şikâyetler, okumuş ve bilen kesimle ilgili gelmektedir. “Cahil” diye bilinen insanlar, daha itaatli ve daha saygılıdır(Cordon, 1996).

Çocuk hem madde, hem de manadır. İki yönüyle ele alınıp geliştirilmelidir. Bilim teknolojiyle donatılırken, sevgi, insanlık, akrabalık, dostluk gibi değerler ihmal edilmiştir. Bugün Amerika, Avrupa, Rusya ve Çin, kaybettiği insanlık değerini aramaktadır. Bundan dolayı birlikte yaşama, birlikte paylaşma ve aile değerlerini ön plana almaktadırlar(Sert, 1995:90).

Bir kişinin kendisini gerçekleştirebilmesi için sevme ve sevilme ihtiyacını mutlaka karşılaması  gerekmektedir. Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz

Bugün artık şiddet, haksız rekabet, müstehcenlik, cinsel teşhir, insanın nesneleştirilmesi, kin ve nefret içerikli yayınların artması gibi pek çok sorunla örülü dünyamızda çocuklarımıza verebileceğimiz eğitimin ilk adımı onlara bir sevgi gözlüğü armağan etmektir. Bu ise, ancak ilk önce kendi sevgi gözlüklerimizi takmakla mümkün olacaktır.

Yani sevmeyi öğrenmekle. Çocuklarımıza olumlu davranış kazandırmanın ilk ve en önemli şartı, onlara içtenlikli ve koşulsuz olarak sevgimizi sunmaktır. Daha ilk aylardan itibaren anne kucağının sıcaklığı ve kokusu ile sevildiğini anlayan insan yavrusu, hayata kendisine tutulan sevgi aynası ile bakmaya başlayacaktır(Durukan,2005).

Kişiler arası ilişkiyi, barışı, güveni, fedakârlığı hoşgörüyü, başarıyı oluşturan önemli özelliklerden biri sevgidir. Sevginin olduğu alanlarda yenilikler, güzellikler ve başarılar gelir.

Ümidimizi, yaşama sevincimizi, güçlülüğümüzü sevgilerden elde ederiz. Duyguların en yücesi, bahçemizin en güzeli, en anlamlısı sevgidir. Dünyamızın hızla döndüğü ve kabuk değiştirdiği günümüzde değişmeyen, kalıcı değerlerimizden biri sevgidir. Bizim yaşayabilmemiz için sevgiyi tüm olumsuzluklara rağmen yaşatmamız gerekir.

Niçin ve nasılları bir kenara bırakarak, insanları, ağaçları, hayvanları, toprağı, suyu kısaca tüm canlıları tadında sevmeli, sevgi dolu kalplerle yaşamayı bilmeliyiz. Eğitimde sevgi başarının özüdür. Çocukları sevenler ve mesleğinde üretken olanlar her zaman başarılı olmuş, engelleri aşmışlardır (Keskin,2008).

 

Türk Eğitim Sistemi’nde yetiştirmek istediğimiz insan profili dikkate alındığında, bizim ivedilikle, sevgiyi eğitimin  her alanına yansıtmamız gerekmektedir. Tarihimizin ve kültürümüzün sevgiyi içeren müthiş zenginliğinden, ancak bu şekilde faydalanabiliriz. Sevgiyle yetişen bir nesil oluşturmak en büyük hedefimiz olmalıdır (Kocaarslan, 2009 ).

Sevgiyle kalın…

 

 

Akşener’in Gücü, İnanmanın Gücü

Tıka basa dolmuş kapalı spor salonuna kurulan dev sahnede, fiziki olarak küçük kalan ama konuştukça devleşen bir kadın konuşuyordu.

“İstanbul’u alacağız. İstanbul bizim olacak, İstanbul iyi olacak… Türkiye’de iktidar olacağız, Cumhurbaşkanlığını alacağız. Buna bütün kalbimle inanıyorum. Çünkü bu inancı bana siz verdiniz.”

Bu hedefleri bir güç elde etme arzusu ile talep etmiyordu.

Mesela “ecdat diyenlerin ihanetine uğramış bu şehri talan ve tarumardan kurtarmaya and içtim” diyordu.

Kitlelerin kendisine teveccühünün kendisinden kaynaklanmadığını, bunun “Allah’ın bir lütfu” olduğunu düşünüyordu.

Bir hizmet aşkı, Allah’ın huzurunda “ben elimden geleni yaptım” diye hesap verme anlayışı ile bu siyasi hedefleri ortaya koyan bir iman coşkusu ile haykırıyordu.

“Allah’ın huzurunda söz veriyorum, yarın mahşerde huzuruna geldiğimde başım öne eğilecekse Akşener’in başı gövdesinden bugün düşsün razıyım” diyordu.

Üstlendiği büyük sorumluluğun sonuna kadar farkındaydı. Kendisini Türk Milletinin umudu haline getiren, “cesur insanların” yol başçısı yapan Rabbine sığınıyordu:

“Türkiye’nin içinde bulunduğu bu şartlardan İYİ Parti’nin insanları çekip çıkaracak. Nasıl ki Afrin’de Mehmetçiğimiz canıyla kanıyla onları düştükleri çukurdan çıkarıyorsa, biz de bu ülkeyi attıkları çukurdan çıkaracağız.”

Toplumda en çok değer verdiği iki kesimi kadınların ve gençlerin içinde bulunduğu şartları şiddet, taciz, işsizlik, uyuşturucu gibi sorunları çözmeye ahdetmişti.

“Allah’ım herkesin birbirinden nefret ettiği, 1 TL’ye satılan uyuşturucularla gençlerimizin beyinlerinin zehirlendiği bu ülkeyi normalleştirmeyi, Cumhuriyetin kuruluş ilkeleriyle yükselen bir ülke yapmamızı bize nasip et.”

“Allah’ım bizi kadınlarımızın, gençlerimizin karşısında utandırma, tacize uğrayan çocuklarımızın karşısında bizi utandırma, onları kurtarmayı bize nasip et Allah’ım.”

04 Mart Pazar günü BJK Akatlar Spor Kompleksinde yapılan İYİ Parti İstanbul İl Kongresinde konuşan partinin lideri Meral Akşener’i dinlerken şunu fark ettim:

O kendisini dinleyen kitlelere bir enerji yayıyor. Çünkü davasına gönülden inanmış bir lider.

Ancak bu kadar yüksek voltajlı bir inancın elektriği kitleleri etkileyebilir.

Diğer siyasi parti liderlerinde pek rastlamadığımız etkinin ana sebebi bu.

Siz diğer muhalefet liderlerinden İstanbul’u, Türkiye’yi, Cumhurbaşkanlığını almak hedeflerini duydunuz mu?

Ak Parti liderinin İstanbul’u, Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanlığını yeniden almak hedefinde böyle kutsal bir adanmışlık duygusunu hissedemiyoruz. O’nun mevcut gücünü korumak ve hatta arttırmak ihtirasını görebiliyoruz.

Dünya tarihini inceleyiniz. Göreceksiniz ki, ihtiraslı muktedirler ile kutsal bir davaya adanmışlık ruhuyla hareket eden inanmış halk liderlerinin çatışmalarında, çoğunlukla, kutsal ideallere kendisini adamış inananlar kazanmıştır.

******************************

İYİ Parti Teşkilatları Dışa Dönük Çalışmaya Başlamalı

Akşener’e ve İYİ Parti’ye bütün iletişim kanallarında uygulanan ambargo ihtiraslı muktedirlerin korkusundandır. Meral Akşener’in yaydığı enerjinin halka ulaşmasını engellemek için her şeyi yapıyorlar.

Fakat Meral Akşener’deki adanmışlık ruhu, inanç ve enerjisi İYİ Parti’nin teşkilatlarına sirayet edebilirse bu ambargolar, korkutmalar, devlet gücünü kötüye kullanmaların hiçbirinin tesiri olmaz. Akşener’in tabiriyle “vız gelir, tırıs gider!”

Yaklaşık 3 ay içerisinde kuruluş aşamalarını geçen, şimdi “partinin seçime girmesinin önüne engel çıkarılmasın” diye yapılan kongreler süreci biterken, İYİ Parti’de yapılması gereken bu.

İYİ Parti’nin başarılı olması için, artık teşkilatların içe dönük çalışmalar yerine gönül birliğiyle, ortak gaye uğruna adanmışlık duygusuyla, dışa dönük çalışmalara başlaması lazım.

Eğer İYİ Parti teşkilatları Meral Akşener’in enerjisini ev ev bütün vatandaşlarımıza kadar ulaştırabilecek birer enerji nakil hattı olabilirlerse büyük hedefe ulaşılabilecek.

Bütün illerde, Yerel Seçimlerde, Milletvekili Genel Seçimlerinde ve Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde, İYİ Parti’yi birinci parti yapmak imkânsız değil.

*****************************************

İttifak Konusu

İktidarın çıkarmaya çalıştığı “Seçim İttifakı Kanunu” tam bir hukuksuzluk, eşitsizlik ve adaletsizlik örneği. AKP ile MHP‘nin kurduğu (BBP‘in de yandan dâhil olmaya çalıştığı) ittifakı başarılı kılmak için her şey düşünülmüş.

İttifak içinde yer alıp da yüzde bir bile oy alamayan bir parti, ittifakın barajı aşan ortağı vasıtasıyla barajı geçmiş sayılacak, yüzde 9,99 oy alan bir parti ise baraja takılacaktır.

Bu yasa ile Tayyip Erdoğan’a ömür boyu iktidar yolu açılırken, normalde barajı geçemeyecek MHP % 3 oyla 43 milletvekili kazanabilecek.

Fakat AKP+MHP ittifakının şaibeli Anayasa referandumumda bile yüzde 51 oy alması, anketlerde halen yüzde 45 civarında oy alacağının görünmesi sebebiyle Erdoğan rahat değil. Bu ittifakın iki partinin oy toplamından çok daha azını alacağını gösteriyor.

Ancak İYİ Parti+ SP+ DP ittifakı bu partilerin oy toplamından fazlasını alabilecek bir ittifak türü. Çünkü SP ve DP seçmenleri baraj problemi sebebiyle gönlündeki ikinci partiye oy veriyor. Baraj problemi kalkarsa bunlar kendi partilerine döner.

İYİ Parti lideri Meral Akşener’in ittifak konusunda “Sayın Erdoğan ittifakları iyi bilir, önce PKK ile ittifak yaptılar. Onlara göre “çözüm” ittifakı bize göre ‘çözülme/ yıkım’ ittifakı yaptılar. Zamanında FETÖ ile ‘çukur ittifakı’ yaptılar. Ve bugün MHP ile ‘cukka ittifakı’ yapıyorlar.”

“Bizim SP Genel Başkanı Temel Bey’le görüşmemiz ittifak değil, ‘ilkeler‘. Önümüzdeki dönemde nasıl bir yönetim tarzı istiyoruz? Yeni Anayasa, parlamenter sayısının azaltılması gibi meseleler. CHP ile seçim sandıklarının korunmasına ilişkin görüşmeler yapıyoruz” dedi.

SP ile İYİ Parti arasında ilkeler konusunda bir uzlaşma olacağı kanaatindeyim. Meral Akşener’in “Saadet Partisi ve Demokrat Parti ile ittifak yapmayı çok isterim” şeklinde ortaya koyduğu ittifak gerçekleşebilir. Bu her üç partiye de yarayan bir ittifak olur.