17.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 635

Kıbrıs Konusunda Türk ve Rum Tezleri (3)

Türk Tezi

Türkiye 1878’e kadar adanın sahibiydi. 300 yıldan fazla bir süre Kıbrıs’ta Türk idaresi hüküm sürdü. Rum Ortodoks Kilisesi’ne ayakları üzerinde durması için yardımcı olundu. Ancak 1878’de Rusya’nın Osmanlıyı tehdidi çok ciddiydi. Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğuna saldırması durumunda, İngiltere’nin Osmanlının yardımına koşacağının anlaşılması üzerine Kıbrıs, herhangi bir operasyon durumunda ihtiyaç duyabileceği bir üs olarak kullanması için İngiltere’ye uzun vadeyle kiralandı. Bu düzenlemeyle İngiltere, hem kendi imparatorluğunu koruyacak ve hem de müttefiki Osmanlıya yardımcı olacaktı. Bugün İngiltere, sadece kendi kazanımlarını değil özgür dünyanınkileri de koruyup gözetmekle yükümlüdür. Kıbrıs’ta sağlam bir yere sahip olmadıkça da bunu yapamayacağı açıktır.

İngiltere Kıbrıs’tan vazgeçip, onu dostu Yunanistan’a bırakabilir mi? Böyle bir niyeti olsa bile bunu yapamaz. Buna Rusya ve Türkiye izin vermez. Coğrafi yapı bakımından Kıbrıs Anavatan Türkiye’nin bir parçasıdır. Ada Türkiye’den sadece 40 kilometre uzaklıktadır. Stratejik olarak ise Türk devlet adamlarının da tanımladığı gibi Kıbrıs, Türkiye’nin komünist çevre arasında nefes alabileceği tek penceredir. Kıbrıs yarı komünist olan Yunanistan’a bırakılacak olursa, bu çember tamamlanmış olur. Türkiye buna izin veremez.

Türkiye’nin adaya müdahale hakkı var mı? Türk devlet adamları bu soruyu da yanıtlamışlardır. Kıbrıs’ın güven duyularak İngiltere’nin yönetimine verildiğine değine devlet adamları, adanın statüsünde müdahale sonucu meydana gelen değişikliklerin yönetim şartlarında bir değişikliğe neden olmadığını belirtmişlerdir.

Rus tehdidi her zamankinden daha yakındır ve Türkiye ile İngiltere bu tehdit karşısında birbirlerine yardımcı olmak zorundadırlar. Bu iki ülke Kıbrıs’ı somut bir üs haline getirmedikçe, hem birbirlerine, hem de batı dünyasına karşı görevlerini yerine getiremezler. Eğer Yunanistan’ın eline geçerse, Rusya tarafından Türkiye’ye yapılacak herhangi bir saldırı durumunda Türkiye’ye yardım etmek ve Doğu Akdeniz’in savunulması imkânsız hale gelecektir.

Türkiye, Kıbrıs’ın sadece üs olarak kullanılması ve yönetiminin de Yunanistan’a verilmesi durumunda, adanın savunulmasının imkânsız olacağı konusuna değinmiştir, çünkü Yunanistan’ın Kıbrıs’a girmesi demek, Kıbrıs’ta istikrarsızlık, toplumsal ayaklanma ve mücadele demektir. Bu da adaletin, barış ve özgürlüğün sonu demektir. Bunlardan da öte Türk toplumunun yok edilmesi demektir. Türkiye ”Kıbrıs’ta Türk toplumu olmasa bile, adanın Yunanistan’a verilmesine razı olamam. Eğer İngiltere adadan çekilecekse, o zaman ada eski sahibi olan, tarihi ve coğrafik olarak ait olduğu ve stratejik olarak da ayrılmaz bir parçası olduğu Türkiye’ye geri verilmelidir. Biz Yunanistan’ın Kıbrıs sorununa karışmaya hakkı olmadığını düşünüyoruz.” demişti.

İleriki sayfalarda yer alan fotoğraflar, ( 1950 – 1964 yılları arasında Kıbrıs Türk Halkının Rum’lar tarafından katledilmelerinin, köylerinin yakılıp yıkılması sonucunda göçlerinin, kısacası Rum’un uyguladığı her türlü insanlık ayıbının fotoğraflarıdır.) Rumca konuşan nüfusun insafına bırakılmış 120.000 Türk’ün kaderinin ne olduğunu size ispatlayacaktır. Acımasız saldırılar, kadın çocuk ayrımı yapmadan işkenceler, öldürmeler ve yaralamalar, bu insanların içlerindeki Türk düşmanlığının ve nefretinin en iyi kanıtıdır.

 

 

Tarihten ve GÜNÜMÜZDEN TÜRK DÜNYASI ESİNTİLERİ – 84 Doğu Türkistan Yasaklarla Eritiliyor TURGAY TÜFEKÇİOĞLU

Doğu Türkistan’da 2016’dan beri

*1000’e yakın cami ‘camiye kimse gelmiyor’ yalanıyla yıkıldı

*Kadınların başlarını örtmeleri, erkeklerin bıyık bırakması yasaklandı

*Çocuklara ‘Muhammed’ isminin konulması yasaklandı. Ayrıca İslâmiyet’le alakalı, dînî anlamı olan isimler de yasaklandı

*Müslümanların cenazesine 15 kişiden fazla kişinin katılması kesinlikle yasak.

*Müslüman-Türk evlerinin her birine gözetme maksadıyla Çinli iki kişi yerleştiriliyor. Yerleştirilen kişilerin görevi, evde namaz kılanları, Kur’ân okuyanları alakalı devlet kurumlarına ihbar etmek. *Kur’an, seccade, dînî içerikli kitaplar toplandı, yakıldı. Saklayanlar cezalandırıldı.

*Herkesin telefonuna zorla gözetleme amaçlı uygulama programları yüklendi. Bu uygulama ile kişinin telefon görüşmeleri ve mesajlar, telefonda kayıtlı video, fotoğraflar, silinmiş olanlar da dâhil olmak üzere her şey incelenebiliyor.

*Toplama kampındaki Doğu Türkistanlıların Uygurca konuşması yasak, Çince dersler anlatılıyor ve her hafta imtihan yapılıyor. İmtihanda başarılı olamayanlar aç bırakılarak cezalandırılıyor.

*Uygurca eğitim kaldırıldı.

*Mısır’da eğitim gören Doğu Türkistanlı öğrenciler Çin devleti polisleri tarafından Mısır’da tutuklandı ve Çin’e götürüldü. Hapiste atıldılar! Çoğu öldü bir kısmı kayıp.

*Evlatları yurt dışında olan aileler toplama kamplarına götürüldü. Ülkeye dönmeyenlerin anne ve babalarının öldürüleceği bildirildi. Dönen öğrenciler de toplama kamplarına hapsedildi.

*Yurt dışına para göndermek yasaklandı.

*Çin cumhuriyeti marşı zorla ezberletiliyor, ezberlemeyenler

*Kaşgar’da toplama kamplarında durum daha vahim, sokaklarda insan kalmamış, toplama kampında ise boş yer kalmadığından aynı yatağı iki kişi yatıyor veya yerde yatıyorlar. Sabah akşam kuru ekmek veriliyor. Haftada bir kere yıkanmasına izin veriliyor. Sabah 6’dan akşam 10’a kadar dinlenmek yok. Zorla ders dinletiliyor. Sert sandalye üzerinde başını kaldırmadan oturması şart ve dayanamayanlar aç bırakılarak cezalandırılıyor. 24 saat yemek ve su verilmiyor. Yaşlı, hasta kişiler dâhil herkese ceza veriliyor. Her gün zor şartlara dayanamayıp ölenlerin sayısı artıyor.

*Turfan şehrinde toplama kampındaki kişiler ailesiyle ayda bir kere görüşebiliyor. Kaşgar, Artuş şehirlerinde görüşme izni yok.

*Toplama kampında uygulamalara itiraz edenlere işkence ediliyor ve doktora götürülmeden ağrı kesici ilaçlar zorla içiriliyor.                                                                                                                      *Türkiye’ye bir haftalık akraba ziyaretine geldiği için bir yıldır toplama kampına kapatılanlar var.

*Türkiye’de ev satın alıp, çocuklarını Türkiye’de okuttuğu için tutuklanmış ve hala nerde olduğu belli olmayan insanlar var.

*’Uygur Özerk Bölgesi’nin yeni adı ‘Özerk Bölge’ olacak.

*Tehdit edilmesine rağmen Çin’e dönmeyenlerin mülklerine hükümet el koydu.

*Doğu Türkistanlıların yurt dışında evlilik yapmasına engel olmak için, emniyet müdürlüğü hiçbir şekilde doğum belgesi ve bekârlık belgesi vermiyor. Elinde doğum ve bekârlık belgesi olanlara ise noter türlü bahanelerle gösterip belgeleri onaylamıyor.

*Doğu Türkistan’da yaşamakta olan Kazak Türklerine de aynı yöntem uygulanmakta. (Özellikle Kazakistan’da akrabaları olan kazaklar baskı altında)

 

 

Kırım Türklerinin Önderlerinden Numan Çelebi Cihan 23 Şubat 1918 târihinde şehit edildi.

Kırım’ın kuzeyinde bulunan Sonak Köyü’nde 1885 yılında doğdu.

Yirmi bir yaşına kadar yüreğinde ve zihninde yaşattığı Kırım sevgisini ve Kırım’a hizmet aşkını 1906 yılında hayata geçirmiştir. Kendisi gibi İstanbul’da öğrenim gören Cafer Seydahmet, Abdülhakim Hilmi, Abdurrahim Sukutî gibi arkadaşlarıyla önce,  Kırım Talebe Cemiyeti‘ni kurdu.   Sonra da bu cemiyet içerisindeki çalışmalar sebebiyle yöneldiği hürriyetçilik akımlarının tesiriyle gönlünde ve fikriyatında oluşup gelişen düşüncelerle,  Kırım’ın  ağımsızlığına  kavuşturulması Emel’ini gerçekleştirebilmek amacıyla  Cafer  Seydahmet başta olmak üzere yakın ideal arkadaşlarıyla  birlikte Vatan Cemiyeti‘ni kurdu.

Bundan sonraki hayatı şehid edilmesine kadar Kırım’ın bağımsızlığı için çalışmakla geçti. 1917 yılında patlak veren Bolşevik ihtilâlinin yarattığı karmaşadan yararlanarak ileri bir adım attı. 25 Mart 1917’de Akmescit’de,  Kırım her tarafındandan gelen bin beş yüz civarında delegenin katılmasıyla bir kongre topladı. Kongre;

1-Elli kişiden oluşan Kırım Müslümanları Merkez İcra Komitesi kurulmasını,                                  2- Müslüman vakıfların bir müdürlüğe bağlanmasını,                                                                                           3- Kırım’da muhtar bir idârenin kurulması için Kurultay’ın  toplanmasını,                                                          4- Kurultay’a milletvekilleri  seçilmesini,                                                                                                                   6-Numan Çelebi Cihan’ın Kırım  Müslümanları Merkez İcra Komitesi Başkanlığı‘na getirilmesini ve  Kırım  Baş Müftüsü olarak görev yapmasını,                                                                                                   7- Kırım Vakıflar Müdürlüğüne Cafer Seydahmet’in  getirilmesini kararlaştırdı.

 

Bu kararlar gereğince Çelebi Cihan Kırım’a dönerek, verilen görevleri ifaya başladı.  17 Kasım 1917 tarihinde seçimleri yaptırarak 26 Kasım 1917’de Bahçesaray’daki meşhur Hansaray’ında Kırım Türklerinin Millî Kurultay’ını topladı.  Kurultay;  Çelebi Cihan, Cafer Seydahmet, Cafer Ablay ve  Hasan Sabri Ayvaz’dan oluşan bir komisyona Kırım Cumhuriyeti’nin  anayasasını hazırlama görevini verdi. Hazırlanan Anayasanın, Kurultay tarafından kabulünden sonra Çelebi Cihan ilk Kırım Türk Millî Hükümetinin Başvekilliğine seçildi. Kendisiyle berâber yıllardır Kırım bağımsızlık davasında çalışan arkadaşları, Cafer Seydahmet, Ahmet Şükrü, Ahmet Özenbaşlı  ve Seyid Celil Hattat da hükümet üyeliğine seçildiler.

Kırım Türklerinin bu unutulmaz yolbaşçısı, ne yazık ki Kırım’ın 1918 yılı Ocak ayı içerisinde Bolşevikler tarafından işgal edilmesinden hemen sonra,  Sivastopol hapishânesine konuldu. 23 Şubat 1918 günü de kurşunlanmak suretiyle şehit edildi ve aziz naaşı Karadeniz’e atıldı.

 

Hocalı Katliamı

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

26 Şubat 1992 târihinde Ermeniler,  Hocalı’da Azerbaycan Türklerinden 613 kişiyi katlettiler.

 

Ermeniler 25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gece düzenledikleri baskında katlettikleri insanların 106’sı kadın, 63’ü çocuk yaşta idi.

 

Dağlık Karabağ Bölgesi’nde bulunan Hocalı Kasabası’na eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB)’nin silâhlı kuvvetlerine ait 366. alayın desteği ile Ermenistan silâhlı kuvvetleri tarafından düzenlenen saldırılarda, insanlık târihinin son dönemlerdeki en büyük dramı yaşandı.

 

Olayların içerisinde bulunan bir canlı şâhit şunları anlatıyor:

 

’25 Şubat Günü Ermeni Silahlı Kuvvetleri bizi kasaba meydanın yakınlarındaki mezarlıkta topladılar. Genç erkekleri bizlerden ayırıp bir duvar dibine dizdiler. Bunlar sürgünde olan Ahıska Türkleriydi. Bunların kafalarına ateş eden Ermeniler daha sonra onların başlarını keserek gövdelerinden ayırdılar. Bebekleri babalarının gözü önünde süngülere takarak meydanda dolaştırıyorlardı. Aman Allah’ım o ne korkunç manzaraydı. Kızların gözlerini tornavida ile oydular yaşlıların kollarını dirseklerinden kesiyorlardı. Büyük bir çukur açarak ölüleri kepçelerle oralara atıyorlardı.’

 

Olayın Yorumu

Azerbaycan üzerindeki oyunlar çok eskilere dayanır.  Yakın tarihlerde de bu oyunlar aynen devam etti. Bunlardan en önemlisi Hocalı katliamıdır. Stalin 1937 yılında bugünkü Ermenistan topraklarını Nahçıvan ile Azerbaycan arasına yerleştirirken tek bir amaç güdüyordu:  ‘Kafkasların ve dolayısı ile Türk dünyasının bağlarını Türkiye ile koparmak.’

1980’li yıllarda Gorbaçov’un başlattığı Glasnost ve Prestroika hareketi, en önemli oyununu Kafkaslarda oynadı. Dağlık Karabağ’da Ermeniler ‘Târihî Büyük Ermenistan’ plânlarını sahneye koymaya başladı. 1988 yılına gelindiğinde Dağlık Karabağ’da bir çam ağacını kesen Ermeniler ile Azerbay Türkleri arasında çatışmalar başladı. Rusya, bir taraftan Ermenistan’ı destekleyip Türklerin kanını döktürürken, kendisi de boş durmuyordu. 1990 Ocak ayında Kızıl Ordu tankları,   bağımsızlık ateşini söndürmek için Bakû’ye girdi.  Ancak Azerbaycan artık geri dönmeyi düşünmüyordu. Ve Azerbaycan’ın her yerinde ayaklanmalar başlamış, Azadlık Meydanı’nda milyonlarca insan Kızıl Ordu tanklarına karşı mücâdele veriyordu. Sokaklar kan gölüne dönmüş, yüzlerce şehit verilmişti.

Ruslar, 25 Şubat gecesi, bölgede bulunan askerlerle Karabağ’ı kuşattılar. Böylece dışarıdan gelecek yardımların yolu kesilmiş oldu.  Silâhlı Ermenilerin şehre girmesini sağladılar.  Gece sabaha kadar süren katliamda, şehir halkından yakalanabilenler katledildi. Köy halkının hiçbirinin silâhı yoktu. Ermeniler ise modern silâhlarla saldırıyorlardı. Kışın şiddetli soğuğu ayrı bir dertti. Çocuklar ve yaşlı kadınlar, dağ yollarından bütün güçleriyle Akdam’a doğru kaçıyorlardı. Hiçbir taraftan yardım alma imkânları yoktu. Önceden tedbir de alınmamıştı. Sokaklarda vahşicesine kulakları kesilmiş, gözleri çıkartılmış cesetler vardı.  Hâmile kadınların karınlarındaki bebeler kesilerek öldürülmüş, Azerbaycan Türkleri,  sâdece Türk oldukları için yaşama hakkından mahrum edilmişti.  Batı medyası Hocalı katliamına ait resimleri ve filmleri görmüyor,  Türk ordusunun Ermenistan sınırındaki tatbikatın fotoğraflarını ve görüntülerini soruyordu.

 

 

Türkçe Dünyanın En Zengin Dillerinden Birisidir

Av. İSMAİL ÖZMEL

 

Türkçe gerek ahengi, gerekse söz varlığı ve anlatım gücü bakımından dünyanın en zengin dillerinden birisidir.

 

Dil, onu kullananların sevgisine muhtaçtır,  kullananların ona gereken değeri verip vermediklerine bakar, eğer bir kayıtsızlık görürse, üzülür, maneviyatı bozulur.

 

Dil büyülü bir canlıdır, onu müşfik bir anne gibi görmek ve gözetmek, kucaklamak gerekir.

 

Anlaşma vasıtası olarak Türkçeyi konuşan insanlar, bu dilin ne kadar hayatî bir varlığımız olduğu bilinsin ister. Bazı diller ve Türkçe ile ilgili rakamları vererek bir karşılaştırma yapma imkânını sunmak istiyorum.

 

TÜRKÇE, KONUŞANLARININ ÇOKLUĞU YÖNÜNDEN DÜNYANIN EN ZENGİN BEŞİNCİ DİLİDİR.

 

Çince (Sekiz lehçesiyle birlikte) konuşan sayısı: 1.300.000.000

İngilizce  (Dünyada) konuşan sayısı: 427.000.000

İspanyolca (Dünyada)konuşan sayısı: 266.000.000

Hintçe (Urduca ile birlikte): 223.000.000

TÜRKÇE (Bütün lehçeleriyle birlikte): 220.000.000

Arapça (Bütün lehçeleriyle birlikte): 181.000.000

Portekizce: 65.000.000

Bengalce: 162.000.000

Rusça: 158.000.000

Japonca: 124.000.000

Almanca: 121.000.000

Fransızca: 116.000.000

 

Yüz milyondan fazla konuşanı olan diller: Yeni Türkiye Dergisi, Kasım -Aralık 2013, S: 55, s: 21

 

Türk Dili ummanının kıyısında her gün, en az bir kahve içimi kadar, oturup kıyıdan ufuklara bakmadan, seyirciyi saran, çevre ve iklimi düşünmeden geçen günler, ömürden kayıp zamanlar olarak değerlendirilmelidir.

 

Dil duyarlığının oluşması için önce Türkçenin edebiyatı ve hayatî zenginlikleriyle öğretilmesi, en güzel örnekleriyle insanlarımızın tanıştırılması gerekir. Bu en güzel örnekleri hiç olmazsa insanlarımız kütüphanelerinde ciltler halinde görmeli ve tabii ki okumalıdır.

 

Daha kat edeceğimiz çok mesafe olduğu, günlük konuşmalarımızın seviyesi ve ön plandaki konuşmaların konuları bize yeterli bir kanaat veriyor sanırım.

 

 

Ahmed Cevdet Paşa

 

On dokuzuncu asrın en büyük Türk hukukçusu ve tarihçisi, âlim ve yazar Ahmed Cevdet Paşa, Tuna Nehri kıyısında yer alan ve günümüzde Bulgaristan sınırları içerisinde bulunan Lofça Kasabası’nda 27 Mart 1822 tarihinde dünyaya geldi.   78 yaşında iken,  10 Ağustos 1900 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

1839’da yüksek tahsil için İstanbul’a geldi. Derhâl Mustafa Reşîd Paşa’nın dikkatini çekerek O’nun tarafından himâye edildi ve yükseltildi. Hattâ Paşa, konağında kendisine ayrı bir oda ayırdı. İlmiyye sınıfına girerek gittikçe yükseldi. Mısır’ı teftişe gitti. 1855’te vak’a-nüvîs oldu. 1863’te kazasker rütbesine yükseldi. Bir ara Şeyhülislâm olması düşünüldü. 1866’da kazasker rütbesi, mülkiye rütbelerinde eşiti olan vezir rütbesine çevrildi. Sivil hayatta vezir rütbesi askerî rütbede müşîr = mareşal rütbesine eşittir. Cevdet Efendi, Cevdet Paşa oldu 44 yaşında sarığı çıkararak fes giymeye başladı. Hayatı boyunca dâima önemli pek çok görevde bulundu. Bir defa sadrâzam (başbakan) olmasına ramak kaldı, bu makama vekâlet ettiği hâlde asâleten tâyin edilmedi. 5 defada  toplam 10 yıl adliye nâzın (adalet bakanı) olarak, imparatorluk adaletini örnek şekilde modernleştirdi. 3 defa maârif nâzırı (millî eğitim bakanı), 2 defa evkaaf-ı hümâyûn nâzın (vakıflar bakanı), 1 defa dâhıliyye nâzın (iç işleri bakanı), uzun müddet devlet bakanı, bâzı eyâletlere umûmî vâlî ve umûmî müfettiş oldu.

Devrinin en büyük bilgini olan Cevdet Paşa, büyük dehâsının yanında, inanılması pek de kolay olmayan bir çalışma enerjisine, eserlerini tamamlama ve bitirme azmine, metodlu inceleme ve kompozisyon fikir ve alışkanlığına sâhibdi. Üstlendiği görevlerin hepsinde büyük işler ve mühim reformlar yapabildiği hâlde, dev eserler bıraktı. Arabca ve Farsça’ya, bilhassa birincisine, eksiksiz şekilde vâkıf olduğu gibi Fransızca’yı da okuyup mükemmel anlıyabiliyordu. Çok sür’atli, güzel, mantıklı yazabiliyordu.

 

Eserleri:

Târîh-i Cevdet: Osmanlı tarihinin 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasından 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar olan dönemini ihtiva etmektedir. On iki cilttir. Tezâkir: Cevdet Paşa’nın 1855’ten 1865 yılına kadar devam eden vak’anüvisliği döneminde bizzat kendisinin de içinde bulunduğu olaylara dair tuttuğu notlardan oluşan bir hâtırat niteliği taşımaktadır.  Tezâkir-i Cevdet adı ile de anılır. Eserde; devlet saray adamlarının birbirleriyle olan çekişmeleri, türlü menfaat çatışmaları, İsttanbul’un o zamanki iç yüzü samimi ve sâde bir dille anlatılmıştır.

Ma’rûzât: 1839-1876 yılları arasındaki tarihî ve siyasî olayları özet hâlinde yazılmasını şifahî olarak isteyen Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın emriyle kaleme alınmıştır.

Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârîh-i Hulefâ: Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar gelip geçen peygamberlerin kıssalarından, İslâm dininin ortaya çıkışı, Hz. Peygamber’in hayatı ve Hulefâyi Râşidîn ile Emevî, Abbâsî halifelerinden, diğer Türk-İslâm devletlerinden ve Osmanlı tarihinin 1439 yılına kadar olan ilk devirlerinden bahseder.

Kırım ve Kafkas Tarihçesi: Kırım’da Giray Hanlar Hânedânı mensubu Halim Giray’ın Gülbün-i Hânân isimli eserinden yararlanılarak kaleme aldığı küçük bir eserdir.

Mukaddime-i İbn Haldun: İbn Haldun’un el-İber adlı Arapça genel tarihinin girişi olan 1. cildin altıncı faslının tercümesidir.

Belâgat-ı Osmâniye: Cevdet Paşa’nın Mekteb-i Hukuk’ta okuttuğu edebiyat dersi notlarından meydana gelmiştir.

Kavaid-i Osmâniye: Eser Türkçe’de yayımlanan ilk gramer kitabı olarak önem taşıdığı gibi Cevdet Paşa’nın hayatının sonuna kadar ilgileneceği dil konusundaki çalışmalarının da ilk adımını teşkil eder.

Mi’yâr-ı Sedâd: Oğlu Ali Sedad için yazdığı mantığa dair bir eser olup zamanına göre sâde bir dille yazılmış ilk Türkçe mantık kitabıdır.

Âdâb-ı Sedâd fî ilmi’l-âdâb: Tartışma usul ve kurallarını ihtiva eden eser Mi’yâr-ı Se-dâd’ın bir eki mahiyetindedir.

Beyâ-nü’1-unvân: Henüz öğrenci iken Türkçe olarak yazdığı bu eser İslâm ilimleri metodolojisine dairdir.

Takvîmü’l-edvar: Şemsî-hicrî tarih esaslarını anlatan bir eserdir.

Mecmua-i Ahmed Cevdet: İslâm dinini kabul eden iki kişiye, bazı sorularının karşılığı olarak Cevdet Paşa tarafından yazılıp Bâb-ı Meşihatça gönderilen cevapları ve eski Şam müftüsü Mahmud Hamza Efendi ile dinî meselelere dair aralarında geçen yazışmaları ihtiva eder.

Hulâsatü’l-beyân fî te’lî-fi’l-Kur’ân: Kur’an’ın toplanmasını anlatan Arapça bir eserdir. Ali Osman Yüksel tarafından Muhtasar Kur’an Tarihi adıyla tercüme edilerek Cevdet Paşa’nın hayat ve eserlerine dair bir girişle birlikte İstanbul’da 1985 yılında yayımlanmıştır.

Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye: Ahmed Cevdet Paşa tarafından 1868-1876 yılları arasında hazırlanan; borçlar, kira, rehin, gasp, şirket ortaklığı, vekâlet, sulh ve ibra gibi konuları ihtiva eden kanun kitabidir. Bir giriş 16 bölümden ve 1851 maddeden oluşur.

1300 yıllık İslami fıkıh geleneği üzerinde inşa edilmiştir. Maddeler hâlinde düzenlenmiş analitik ve pozitif bir hukuk sistemidir. Doğu Roma İmparatoru Jüstinyen tarafından 6. yüzyılda hazırlatılan ilk derlemesinden sonraki ilk örnek olması özelliğiyle İstanbul’u özel bir konuma kavuşturmuş ve batılılar trafından örnek alınmıştır.

 

 

”Kıbrıs Konusunda Türk ve Rum Tezleri-50’li Yıllar’ (2)

  1. ”Rum Tezi”

Dünya kamuoyu, Kıbrıs’taki nüfusun bir bütün olarak Yunanistan’la birleşmesinden yana olduğunu düşünmektedir. Bu yanlış kanı Yunanistan tarafından yaygın bir propaganda olarak kullanılmaktadır. Kıbrıslı Rum davasının avukatı rolündeki propagandistler, son üç yıldır herkesi Kıbrıs’ta bir Rum davasının olduğuna inandırmaya çalışmaktadırlar.

Dünya çapında hisleriyle hareket eden Rumlar, bu kampanyanın devam etmesi için Ortodoks kilisesine bağışlarda bulunmaktadırlar. Fakat kötü bir dava, hesapsız para harcamasıyla iyi yapılamaz.

Bugün dünya kamuoyu, Kıbrıs sorununu gerçekte olduğu şekilde görmeye başlamıştır. Müttefiki Büyük Britanya’ya tüm bu olanlar için çok şey borçlu olan Yunanistan’ın, bu müttefikine ait bir adayı almak için pek çok masum İngiliz askerinin ölmesine sebep olan hain bir dost olduğu artık açığa çıkmıştır.

Kıbrıs’taki Rumların, bu verimli ada için Anavatanlarının sürekli artan taleplerini reddedemeyecek kadar duygusal ve bir avuç teröristin karşısına çıkıp ”cehenneme gidin” diyemeyecek kadar korkak oldukları ortaya çıkmıştır.

Bugün artık dünya, neden Büyük Britanya’nın kanunlarının gücünü kullanarak kurallara uymayan Başpiskoposu çok önceden görevden almadığını ve kışkırtmacılığa son vermediğini, sorgulamaya başlamıştır. Yine de hala Rum davasının elle tutulabilir yanı olduğuna inanan birkaç kişinin hatırı için söz konusu davanın tüm gerçekleri burada gözler önüne serilmiştir.

Cevaplanması gereken ilk soru şudur: Kıbrıs Rum toplumunun tümü, gerçekten Yunanistan’a bağlanmak istiyor mu? Cevap Hayırdır. Kıbrıs’ta yaşayan 400.000 Rum değişik gruplara bölünmüştür ve hepsi de birbirleriyle çatışma halindedir. % 65’i komünist ya da komünist yanlısı, % 10’u tarafsız ve hiçbir partiye üye olmayan, geriye kalan % 25 ise kendi içinde 3 gruba ayrılmaktadır:

1- Dava yolundaki ‘Fanatikler’ (Başpiskopos ve teröristler bu gruba girer.)

2- Oldukları yerden memnun olan ‘Milliyetçiler’.

3- Anayasal düzenlemelerdeki boşluklar var oldukça ne orada, ne burada olan ‘Liberaller’.

Rum toplumunun bir bölümü sürekli olarak şu anki Kraliyetçi Faşist Yunan yönetimi ile değil de özgür Yunanistan’la yani komünist Yunanistan’la birleşmek olduğunu, çünkü komünist Yunanistan’ın hiçbir zaman batılı güçlere üs vermeyeceğini söyleyip durmaktadır.

Yunan liderlerinin hepsinin de Rusya’nın aleti olduklarına ve ilk fırsatta cahil topluluğu tehlikeli yollara sevk edeceklerine hiç şüphe yoktur. Bu insanlar Yunanistan’da komünizmin yasaklandığını ve eğer Yunanistan adaya gelirse özgürlükleri şöyle dursun, hayatlarını kurtarabilirse şanslı sayılabileceklerini biliyorlar. Bu gerçekler karşısında insanları ( Rum’ca konuşanların % 75’ini ) Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini ikna edebilir misiniz?

Yıllarca Yunan Ortodoks Kilisesi Enosis çorbasını pişirmiş ve tüm Rum dünyasına buna katılma çağrısı yapmıştır. Sonuç gayet açıktır. Kimse buna katılmamıştır. Başka bir değişle hükümette veya yönetimde sözü geçen hiç kimse buna itibar etmemiştir. Bugünün teröristleri olan okullu gençler, ( E.O.K.A çeteleri kastedilmektedir…) belli bir ücret karşılığı Yunanistan’dan ithal edilen birkaç komandonun liderliği altında toplanmışlardır. Kendi hayal dünyalarında yaşayan bu gençler, o yaşta futbol veya hokey takımlarına alınır gibi çete alınmaktadırlar. Kilise liderleri ve yine belli bir ücret karşılığı Yunanistan’dan ”ithal” edilen öğretmenleri, onlara özgürlüğe giden yolun fedakârlık gerektirdiğini, İngiliz ”Boyunduruğuna” karşı gelmenin haklı bir tepki olduğunu, anavatanlarının onlarla gurur duyduğunu ve isimlerinin tarih sayfalarında sonsuz dek yaşayacağını öğretmiş ve öğütlemişlerdir.

Bugün işte bu gençler, bir avuç cahil ve düşüncesiz köylüyle birlik olup, çevredeki İngiliz askerlerini sırtlarından vurarak öldürmekte, sözüm ona vatan hainlerini yok etmekte ve tüm adayı teröre boğmaktadırlar. Sonuç olarak, Türk’lerden başka kimse bu zihniyeti anlatamaz.

Bu yüzden eğer soru ” Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini kim istiyor?” sorusuysa cevap da şudur: ” Kötü tavsiyelere uymuş, yanlış yönlendirilmiş bir avuç çocuğa uyan kötü yoldaki bir avuç cahil köylüden başkası değil. ” Kilisenin bu terörden çok büyük çıkarları vardır ve ne yazık ki bu Hıristiyan organizasyonu, gençleri terörist ve katil yapma yoluna gitmektedir. İşte bu durum karşısında Yunanistan ve Kıbrıs’taki Enosis hareketi liderleri, Kıbrıs’ın Yunan olduğunu ve çoğunluğunun isteğinin gerçekleştirilmesi gerektiğini iddia etmektedirler. Enosis için kışkırtmacılık yapanlar ve açıkça terörizme arka çıkanlar, tüm nüfusun % 10’nu bile temsil etmemektedirler. Buna rağmen haklı olduklarını ve çoğunluğun hakkının verilmesi gerektiğini söylemektedirler.

Rumca konuşan nüfusun tümü Yunanistan’a bağlanmak isteseydi bile, bu talepleri haklı çıkarılamazdı, çünkü Kıbrıs’taki çoğunluğu bu nüfustan çıkardığınız zaman Rum tezi çöker.

Yunanistan Kıbrıs’ı yönetemez, koruyamaz ve buradan çıkar sağlayamaz. Yunan yönetimi adaya adımını attığı anda, anarşi ve iç savaş başlar, komünizm canlanır ve ada Doğu Akdeniz’de bir yangın yerine dönüşür. Yunanistan ekonomik açıdan Kıbrıs’ı destekleyemez. Değişik mezheplerden ve inançlardan gelen yarım milyondan fazla insan, açlık ve sefalete mahkûm olur. Stratejik olarak da Kıbrıs, Yunanistan için gerekli değil.

Tarihi açıdan ise Kıbrıs Yunanistan’a ait değil. Self-determinasyon ilkeleri Kıbrıs’a uygulanamaz, çünkü ada, Türkiye’nin ayrılmaz bir parçasıdır. Eğer bu ilkeler çoğunluğa göre yorumlanacaksa, o zaman da bu çoğunluk adada ki değil, Türkiye ve Kıbrıs’ta yaşayan 60 milyon çoğunluğun yorumu olacaktır.

Eninde sonunda İngiltere’nin, gerek yanlış bilgilendirilmiş dünya kamuoyunun zorlamasıyla, gerek seçimi kazanan İşçi Partisi’nin pes etmesiyle veya teröristlere yeni hayat tarzı yaratıp, onlardan bıkıp usanan insanlar sayesinde, bunu açıkça lanetlemekten vazgeçeceği düşünülmektedir.

Dünyanın herhangi bir yerindeki bir papaz veya herhangi bir kişi, Başpiskoposun ifadelerindeki kışkırtıcılığı dile getirseydi ve masum gençliği bu kadar açıkça ve cesurca şiddete teşvik etseydi, çoktan kendini hapishanede bulmuştu.

Fakat İngiliz yönetiminde, Rum kilisesinin liderleri tüm bunları yapma özgürlüğüne sahiptirler. Ancak zaman geçtikçe ve bu konuda bir şeyler yapıldıkça, İngiliz ve diğer kilise liderleri bunları protesto etmeye başladılar. Umarız ki dünyanın hiçbir yerinde dini liderler, kendi ülkelerinin gençliğini fesatlığa, şiddete, isyana, ayaklanmaya ve kanlı ihtilallere teşvik edecek kadar özgür olamazlar.

Başpiskopos’un kötü etkisi yok edilince, insanlar birbiriyle konuşmaya başladı ve terörizmle ilgili duyumlar azaldı. Onu geri getirmek mi? Evet ama ancak barış ve huzur sağlandıktan sonra. Umarız ki, geri döndükten sonra hükümetin ve yönetimin kim olduğunu anlar.

 

 

Nasıl İnandırıyorlar?

Soyut düşünüp somut kavramlar üreterek Türk Milletine sunmak, bu gün olduğu kadar hiç tavan yapmamıştı. 16 yıldır AKP hükümetleri hep (soyut)düşüncelerini algı yöntemi ile milletin damarlarına zerk ediyor. ­

AKP iktidara geldiği ilk yıllarda Avrupa Birliği sevdasıyla, uyum yasaları değişikliği yaparak Türk Milletinin gelenek, görenek ve dini inançları gereği uyguladığı birçok yasayı Kopenak kriterleri doğrultusunda değiştirdi. Fuhuş serbest bırakıldı, ev kiliseleri açıldı, kasaplarda domuz eti satışı serbest bırakıldı, Cuma hutbelerinde “Allah indinde tek din İslam’dır” sözü okunmaz oldu.

Ama baktılar ki pabuç pahalı, ne yapsalar AB’ye girilemeyecek, başladılar kendi başarısızlıklarıyla, geçmiş hükümetleri ve muhalefeti suçlamaya.

2004-2018 arası Egedeki 18 Türk adası ve bir kayalığı, Yunanistan tarafından işgal edilmesine rağmen sesini çıkarmayan(Anayasal bir suçtur) AKP hükümetleri, işi sulandırıp onu da muhalefetin sırtına yüklediler.

Her fırsatta İMF’ye ödedikleri 23,5 milyar doları ödediklerinden bahsederler ama devlete ait kuruluşların %90’nını özelleştirmelerine rağmen, 438 milyar doları nasıl borçlandıklarından söz etmezler.

Şimdilerde şeker fabrikalarının satışı gündemde:

O fabrikalar ki Türk sanayisinin, Türk çiftçisinin ve gıda sektörünün can damarı. Gizli anlaşmalar gereği(Cumhurbaşkanı yabancılarla görüşürken hiçbir Türk yetkilisinin yanında bulunmasını istemiyor) ABD menşeli nişasta bazlı sağlıksız kansorojen mısır şurubunun kota’sı tamamen kaldırıldı.

Türkiye’de inşaat sektörü, yol köprü yapımı dışında hiçbir yatırım yapılmazken, Cumhurbaşkanı ve Başbakan %11’lik kalkınma ile dünya birinciliğinden, ihracatta Çin’den sonra 2 sırada olduğumuzdan söz ediyorlar. Peki sormak gerekmezmi; bu kadar kalkınıyorsak %14 işsizlik oranını ne ile izah edeceksiniz? Kalkınmış Almanya’da fert başına düşen milli gelir: 42 bin dolar, Batık Yunanistan’da 28 bin dolar %11 kalkınma uygulayan Türkiye’de ise 9 bin dolar.

Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ın verilerine göre “sanayide 100 liralık ihracat yapmak için 80 liralık ithalat yapmamız gerekiyor”sa burada kalkınmaktan ve sanayileşmekten söz edilebilirmi?

Muhtarlardan sonra çiftçilerde saraylarda ağırlanmaya başlandı. Sormak gerekmezmi; kuru fasulyeyi Arjantin’den, Mercimeği Kanada’dan, samanı Bulgaristan, sığırı Romanya’dan alıyorsak, bu ülkede çiftçilik kalmışmıdır?

Bütün bunlara rağmen, sofralarımızdaki etin tonlarcasını Sırbistan ve Fransa’dan almakta ne oluyor?

Dedimya sürekli algı yöntemi, Cumhurbaşkanının coşkulu konuşmasından zavallı çiftçimiz kendinden öyle geçiyor ki, yukarıya sıraladığım hazin tabloya rağmen alkışın ve tezahüratın bini bir para.

Kalın sağlıcakla.

 

 

Allah, Muhammed ve İnsan

Çeşitli araştırmalar sonunda, ilim, fen ve bilimlerin tahkikat ve incelemeleriyle sâbit olmuş, anlaşılmıştır ki, mahlûklar / yaratılanlar içinde en mükerrem, en saygın en önemlisi insandır. Çünkü insan, kâinatın yaratılışında görünen sebep ve neticelerin arasındaki basamakların farkında olan tek canlıdır.

Yine bu insan varlıklar arasındaki zincirleme münasebet ve ilişkiyi görebilen yegâne / tek varlıktır.

Yine bu insan canlı ve cansız olarak yaratılanların aralalarında meydana gelen  ve gelecek olan illet ve sebepleri görebilen tek varlıktır.

Şüphesiz insanın bu üstünlüğü; Yüce Yaratıcı tarafından sadece insana verilen “akıl”la keşfedebilmesi sayesindedir.

Bu durumda insandan istenen; İlâhî san’atı örnek alarak muntazam / düzgün ve hikmetli / gayeli olarak Rabbin ortaya koyduğu icatların taklitlerini yaparak, hayatını kolaylaştırmaktır.

Bunu yaparken ondan; İlâhî fiil ve eylemleri de anlaması istenmektedir. İlâhî sanatı bilmesiyle, ondan kendisine verilen cüz’î / azıcık ilmiyle; damlada denizi görmesi istenmektedir.

Evet insandan; kendisine verilen bunca kabiliyet, istidat, beceri, vasıf ve niteliklerini bir mizan, bir ölçü ve bir mikyas yaparak; İlahî fiil ve yapıları anlaması gerektiğini algılaması istenmektedir.

İşte insandan; kendisine verilen cüz’î / bir parçacık isteme ve yapma imkânını harekete geçirerek,  Yüce Yaratıcı’nın küllî / herşeyi kaplayan, kuşatıcı fiil ve sıfatlarını bir nebze de olsa, bilip anlaması ve kavraması beklenmektedir.

Bu hâliyle ondan; akledip, keşfetmesi, görüp incelemesi, düşünmesi, hayal ve tasavvur etme yeteneği, yâni maddî – mânevî kurguda bulunmasından yola çıkarak; gerçeğe ulaşması istenmektedir.

Nitekim, ancak bu maddî – mânevî İlâhî vergiler sonunda insan; kâinatın en şereflisi, en ekremi / en çok ikrama mazhar edileni olduğunu anlayacak; eşref-i mahlûkat / yaratılmışların en şereflisi olduğunu kendi eliyle kendine göstermiş olacaktır.

Üstelik insan; bu aşamalardan sonra kendinden kendine geçecek, kendinde kendini bulacak, kendindeki İlâhî tecellîlerin farkına varacak. Haşa Allah olmadığını ve fakat Allah’tan geldiğini akledecek. Bu bilinç ve şuurla mest olacak. Kendinden geçip mânen İlâhî yükselişlere mazhar olacak. “Hel min mezid?” / “Daha yok mu?” lar içinde, bitmeyen yükselişlere gark olacak. Hep yolda olmanın hazzını tadacak. Bu, sonsuz olarak sürüp gidecektir.

Unutulmasın ki, bütün bu idrâk ve algılar ancak Yüce Rabbin “Sen olmasaydın! Sen olmasaydın! Varlığı asla yaratmazdım!” hitabına mazhar olan iki cihan güneşi, Allah’ın habibi, “Rahmeten lilâlemîn” / “Âlemlere rahmet.” olan Allahın gözdesi bir ve pîr olan Hz. Muhammed Mustafa sayesinde olmuş ve olmaya devam edecektir.

Çünkü O’nun Zâtının büyüklüğüne ve Yüce Allah katındaki değerine; İslâm’ın kâinat ve insana ait hakikatleri şahit oluyor. Çünkü O’na; O’nun en üstün, en yüksek, en şerefli, en âlâ olması şahitlik ediyor. Çünkü O’na hak ve hakikat ehli olanlar ve tüm müslümanların hepsinin; bilimsel görüş ve düşünceleri sonunda büyüklüğüne karar kılmaları şahit ve tanıklık ediyor. Çünkü O’na tarihler ittifakla / söz birliği ile şahitlikte bulunuyorlar. Çünkü O’na insanlar içinde en şerefli, en keremli olan hak ehli, hakta bulunanlar tanıklık ediyor. Çünkü O’na, O’nun haklılığını gösteren bin mucize şahitlik ediyor. Çünkü O’na İslâmiyet ve Kur’an hakikatleri şahit oluyor.

İşte bu Zât “Adım ile bile yazdım adını.” mısraıyla vasfedilen, nitelenen ulu bir zât olan Hz. Muhammed’dir. İşte insan haddini aşarak, bunca ilimlerin şahitliğini çürütebilir mi? Bunca  âlimlerin teşhisini iptal edebilir mi?

Hele hele İlâhî meşiet ve isteğe ve kâinatı kaplayan Ezelî Hikmeti ayaklar altına alarak, hak ve hakikata karşı inat etmeli mi? Zalimce, vahşice, inatla küfrünü, inkârını yıkım ve yakımlarını sürdürmeli mi? Hem istese de, bütün bunlara imkân bulabilir mi? Eğer aklını başına almazsa;  başını  kaldıramıyacak İlâhî gazaplara kendini hazırlaması gerekmez mi?

 

 

”Kıbrıs Konusunda Türk ve Rum Tezleri-50’li Yıllar”

( Kıbrıs Türkünün adada ki özgürlük ve varoluş mücadelesinin önderi, Sn. Dr. Fazıl Küçük’ün aziz hatırası önünde saygı ile eğilirken, o büyük devlet adamını sevgi, şükran ve minnet duyguları ile anıyorum. Vatan ona minnettardır.)

Aşağıda okuyacağınız gerçekler, Kıbrıs Türkünün adada ki var oluş mücadelesine önderlik yapan, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Sn Dr. Küçük’ün bizzat kendi yazmış olduğu makalelerinden derlenmiş olan ‘‘ Mücadelemizin Görkemli Günleri ” isimli kitabından alınmıştır…

Okuyacağınız bu tarihi belgenin, günümüzde öncelikle ata yadigârı o topraklarda yaşayan her yurttaşın, Türk Milletinin ama özellikle tüm siyasetçilerin; o mücadele yıllarında yaşanan gerçekleri bir kez daha hatırlamaları, Kıbrıs Türk Genç’liğinin o vatan topraklarında yaşanan mücadelenin özünde neler olduğunu bilmeleri açısından önemli bir tarihi belge olduğuna inanıyorum.

1956 yılında yayınlanan ve aslı İngilizce olan kitabın önsözünün tamamını okuyacağınız bu yazı, bizzat Sn. Dr. Küçük tarafından kaleme alınmıştır.

Kitabın aşağıdaki özetini okurken; Kıbrıs’ta Türk’ün var oluş mücadelesinin önderliğini yapan bir liderin, halkının yüksek menfaatlerinin korunmasını, Yunanistan’ın ve Rum’ların hedeflerinin ne olduğunu anlatan uzak görüşüne; diğer ülkelerin ada üzerindeki emellerini irdeleyen analizine de tanıklık edeceksiniz.

Çok uzun demeyip sonuna kadar okumanızı önerdiğim bu yazımda; ben sadece Kıbrıs mücadelesine önderlik yapan çok değerli liderin görüşlerini aktardım. O coğrafyada lider etiketi ile dolaşarak, Türk Milletinin, Kıbrıs Türk’ünün tüm kazanımlarını pazarlık masasına getirmekten çekinmeyenlere, bağımsızlığın ne demek olduğunu görmezden gelenlere, daha da önemlisi; Kıbrıs Türk’ünün bağımsızlığını kazandığı o gün ağlamış olanlara, örnek olsun diye!

İşte tarihe mal olmuş bir önderin görüşleri! İşte o gerçekler:

Yazan: Dr. Fazıl KÜÇÜK

( Kıbrıs Türk’tür Partisi)

(Genel Başkanı)

(Kıbrıs – 1956)

”Rum vahşetini görüntüleyen resimlerden oluşmuş bu kitapçık, gerçeği ve yalnız gerçeği göstermektedir. Kitapçık suçlama amacıyla değil, karşı tarafın inkâr edemeyeceği Türk tezlerini ispat edecek canlı deliller içerdiği için yayınlanmıştır. (Kitabın içerisinde 1955 – 1964 yılları arasında; Rum’ların sadece Türk oldukları için acımasızca katletmiş oldukları kardeşlerimizin resimleri, evlerinin yakılıp yıkılma fotoğrafları vardır.)

Söz konusu Türk tezleri şöyle sıralanabilir:

a- Determinasyon prensiplerini uygulamaya koymaya hazır değildir.

b- Türk halkının haklarını koruma ve halkla ilişkili her alanda onlara haklarını verme yolundaki Rum teminatı samimi değildir, onların hiçbir sözüne güvenilemez.

c- Rumların tek amacı, Kıbrıs’ta self-determinasyon prensipleri uygulandığı anda, ya da hükümet olarak kendilerine tam yetki verildiği anda Kıbrıs Türk Halkını yok etmektir.

Bugüne kadar hep adada herhangi bir Rum yönetimine boyun eğmeyeceğimizi, Rum nüfusun ağırlıkta olduğu bir rejimi asla kabul etmeyeceğimizi, kâğıt üzerindeki teminatları kabul etmediğimizi var gücümüzle haykırdık. İyi niyetli yabancı gazeteciler ve devlet adamları sürekli olarak neden Rum toplumuna karşı güvensiz olduğumuzu, neden Başpiskopos ve diğer Rum liderlerinin açık teminatları karşısında onlara bir şans vermediğimizi sorup duruyorlar.

Bizim cevabımız ise:

Son 4 asırdır Kıbrıs’ta bu insanlarla yaşadığımız ve 3 asırlık Türk yönetimi boyunca Türk’lerin Ortodoks Kilisesi’ne hayat ve güç kazandırmasına rağmen, İngiltere’nin 1878’de Kıbrıs’a ayak bastığı andan itibaren, Türk’lere karşı ırkçı ve ayrımcı bir politikanın uygulanmaya başlandığı yönündedir.

Tüm adanın yöneticileriyken, insafsızca tüm devlet organlarından atılarak, can güvenliğimiz ve özgürlüğümüz için savaşır duruma düşürüldük. Her fırsatta gerçekleştirilen insafsız Rum saldırıları sonucu tüm haklarımızı yitiren bizler, 60 yıldan fazla bir süre bu durumda mücadele verdik. Rum’ların Türk’lere karşı duygularını ancak biz yargılayabiliriz. Onların en eğitimlisi bile zalim, barbar, sadist anti-Türk duygulara sahiptir. Hiçbir yerde bize tahammülleri olmadığı gibi toplumsal hayatın hiçbir yönünde de bizi temin etmek için sebep görmüyorlar. Yunanistan’ın da kışkırtmalarıyla kendilerini egemen ırk olarak görmeye, geriye kalan İngiliz, Türk, Ermeni ve Maronit’leri ise egemen güç tarafından çalıştırılan ve onun inisiyatifi ile istendiğinde kovulabilen hizmetkârlar olarak kullanmaya kalkışmışlardı.

Yaklaşık 60 yıldan fazla bir süre okullarında anti-Türk karşıtı propaganda yapıp, tüm yeni nesillerin zihinlerine genişleme fikrini aşıladılar. Bugün Atlantik Paktı’nda yazılanlardan faydalanarak self-determinasyon prensiplerinin evrensel olarak kabulüne sığınılan ve 4 yaşındaki bir çocuğa bile saldıracak kadar Türk düşmanı propaganda ile gözleri kör edilmiş bu insanlar. Yalnız kendi geleceklerini tayin hakkını değil, 200 bin Türk’ün ve diğerlerinin de geleceğini kendileri tayin hakkı istemektedirler.

 

 

Mene Neçe Çatirsen!

 

Görirem ki mene hep gaş çatirsen,
Men sene netmişem ele bağirsen?
Hainmiyem, netmişem yüz asirsen!
Menim hara düştüğümü görmirsen!
*
De gel hele, de gel derdim bilirsen!
Bilirsen de bilmezlikten gelirsen.
Sen Türk oğli Türksen menim özümsen,
Biz ğardaşah mene sitem edirsen!

Bağirem ki mene yahın gelmirsen,
Suçum nedir oni mene demirsen,
Özüme, sözüme küfredeni bilirsen,
Medem ele mene neçe çatirsen!
*
Türklüğüme sövenle bir olirsen,
Utanmadan mene de sen söğirsen,
Dün ne isem bögün oyam sezirsen,
Çıkar sizi özden etmiş bilirsen!
*
De gel ğardaş, mene neçe küsirsen,
Ğarındaşak , her yan düşman bilirsen,
Biz Türk’ek, hep gelürük Oğuzdan,
Ayrı düşüp düşman mı sevindirsen!

 

 

Kıbrıs’ta Enerji Yatakları Kavgası!

Kıbrıs’ta taraflar arasında gün geçmiyor ki mevcut sorunlara bir yenisi eklenmesin, ya da o sorun yinelenmesin!

Bu yılın başında adanın her iki kesiminde yapılan seçimler sonrasında GKRY’de başkanlık, KKTC’de milletvekilliği seçimi yapıldı. Yeni yönetimler göreve geldi.

Ancak birkaç haftadan beri ada çevresindeki ‘münhasır ekonomik bölgelerde'(MEB) zengin enerji yataklarını Rumların tek başına kullanmasıyla ilgili gerginleşen bir süreç yaşandı. Rumların bu tür hukuk dışı girişimleri ilerleyen dönemde daha da kritik olayların yaşanmasına neden olabilir!

Aslında bu süreç yeni değildir!

Rumlar 1979 yılında da Mısır’la birlikte petrol macerasına girişmiştir. Ancak rahmetli Denktaş’ın, ”Bu, bir savaş nedeni olur” açıklaması yapmasından ve Türkiye’nin de tepkisiyle BM devreye girmiş. Bunun üzerine dönemin Rum lideri Kipriyanu bir açıklama yapmış; ”BM Genel Sekreteri, petrol konusunda geri adım atmamızı istiyor ve Türklerin şaka yapmadığını söylüyor” açıklamasıyla, bu yanlıştan dönülmüştü…

Yakın yıllara döndüğümüzde;

GKRY; ‘Annan Tuzak Planıyla’ AB’ye üye yapıldıktan sonra; bu zengin enerji yataklarının kullanımına AB ile ABD’de müdahil olmuştur!

Esasen ada çevresindeki enerji yataklarının kullanımıyla ilgili giderek tırmanan gerginliğin odağında; ”Avrupa’nın 100 yıllık ihtiyacını” karşılayacak zengin doğal gaz-petrol yataklarının varlığını ele geçirme, bu zenginliğin getireceği milyarlarca avro kazanç vardır.

O nedenle konu sadece adadaki tarafları değil, dünya zenginliklerini kendilerinin malıymış gibi gören, bu zenginlikleri kullanabilmek adına her türlü oyunu oynayan ’emperyalist ülkelerin, kapitalist uygulamalarına’ göre şekillenmektedir!

Rumların yıllardır gündemlerinde olup da, Kıbrıs’ta yeniden başlattığı petrol/doğal gaz arama/çıkarma çalışmaları, bir kez daha ortamın gerginleşmesine neden olmuştur.

Çünkü Rum tarafının araştırma yapmak istedikleri bölgelerde Türkiye’nin, KKTC’nin kullanım hakları vardır. Rumlar her zaman olduğu gibi bu haklı hukukumuzu görmezden gelmektedir!

Ancak bu hukuk bilmezliğe anında gereken yanıt verilmiş, Türk Donanmasının o bölgelerde başlattığı tatbikat sonrası, Rumların anlaşma yaptığı İtalyan menşeli petrol arama gemisi, çalışmaya başlayamadan bölgeyi terk etmiştir.

Bunun üzerine 25 Şubat Pazar günü, KKTC Ekonomi ve Enerji Bakanı Sn. Özdil Nami; Rum basınına verdiği röportajda aşağıda özetlediğim şu açıklamayı yapmıştır:

“Kıbrıs Rum tarafının enerji planlarında tek taraflı hareket etmekte ısrar etmesi sebebiyle bu sürecin yaşandığını… Pek çok kez ortaklaşa hareket etme önerisinde bulunduklarını, ancak Rum tarafının kendi başına ilerlemeyi tercih ettiğini. GKRY’nin öylelikle Türkiye’yi belirli eylemler üstlenmek zorunda bıraktığını, bunlara karşın işbirliği önerilerinin hala masada bulunduğunu,  Rum tarafının bunu iyi değerlendirmesini umut ettiğini; Rumların, Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında tüm kararları tek başına alma ve eğer varsa, gelirlerinden faydalanma, Kıbrıslı Türklerin ise, gelirlerin bir kısmının bir fona aktarılacağı için endişe etmemeleri şeklindeki önerisinin kabul edilemeyeceğidir.”

Bu açıklama sonrasında adanın Güneyinde kıyamet kopmuştur!

Başta GKRY Başkanın Bay Anastasiadis olmak üzere; Rum siyasi parti liderlerinden, Rum Ortodoks Kilisesinden, ‘sert tepkili’ açıklamalar gelmiştir!

Rum Hükümet Sözcüsü: ”Kıbrıs Türk Liderliğinin, Türkiye’nin planlarına hizmet etmek adına, sadece Kıbrıslı Türklerin değil, geleceğini de feda etmeye hazır.” Şeklinde bir açıklama yapmış;

Rum Ortodoks Kilisesi Başpapazı Hrisostomos ise: ‘‘Hata yaptılar. Pahalıya ödeyecekler” ifadesini kullanmıştır!

Rum gazetelerinin konuya ilişkin manşetleri de şöyledir:

Politis: ‘‘Nami’nin Açıklamalarına Tepkiler-Doğal Gazın Ortak İdaresini İstedi”,

Alithia: ‘‘Ha Tayyip Ha Nami!- Kıbrıs Türk Liderliği Ankara’nın Davullarının Ritmiyle Dans Etmeye Devam Ediyor-Nami İfşa Edici ve Kışkırtıcı”

Haravgi: ”Krizin Aşılması İçin Müzakereler-Sadece Çözüm Çerçevesinde Ortak İdare-Kıbrıs Türk Tarafı Kendi Geleceğini Feda Ediyor”

Yukarıdaki açıklamalar değerlendirildiğinde; yarım asırdan fazla bir süredir, adadaki taraflar arası anlaşmazlığın kimden kaynaklandığı çok açıktır.

Her konuda olduğu gibi ada çevresindeki enerji yataklarının kullanımında da, Türk tarafının iyi niyetli yaklaşımı Rumlarca ret edilmiş, sanki adanın sahibi onlarmış gibi; enerji yataklarını kullanabilmek adına bölge ülkelerini, AB’yi, ABD’yi de kullanıma ortak ederek, Türkiye ve KKTC’yi konunun dışına itme çabaları devam etmektedir!

Bu sürece ABD’nin Ortadoğu coğrafyasında uygulamaya koyduğu GBOP (genişletilmiş Ortadoğu projesi) penceresinden de bakmak gerekir! Hem bu nedenle, hem de bölgenin zengin enerji kaynaklarını da kontrol altına alabilmek amacıyla, Amerika’nın yıllardan beri eli kulağı Kıbrıs’ın üzerindedir!

Ancak yarım asırdan fazla süredir çözümsüzlüğü devam eden Kıbrıs meselesinde artık yolun sonu görünmüştür!

Türkiye’nin, KKTC yetkililerinin açıklamaları; Kıbrıs konusunun çözümü için bir yarım asır daha beklenmeyeceği yönündedir.

Bu açıklama önemli ve ucu açıktır. Gerektiğinde KKTC’nin uluslararası camiada tanıtılması çalışmalarının başlayabileceğini de işaret etmektedir.

Ülkemizin ulusal güvenliğini tehdit eden terör odaklarının temizlenmesi harekâtı Suriye sınırının ötesinde Mehmetçik-ÖSO-Güvenlik Güçlerimizce başarıyla yürütülmektedir.

Devletimizi yönetenler; sınırlarımızın dibinde Amerika’nın Emperyalist-Kapitalist menfaatlerine hizmet edecek ”kukla bir devlet” yapısına asla göz yummayacağını kararlılıkla açıklamıştır.

Ülkemiz uluslararası boyutu büyük, böylesine kritik bir süreci yaşarken; bunu fırsat bilip, bir süreden beri ”Ege’de Yunanistan’ın, Akdeniz’de ‘MEB’lerde GKRY’nin hak hukuk tanımaz girişimlerinin” Türkiye ve KKTC tarafından kabul görmeyeceği açık, cevabının ne olacağı bellidir…

Zaten Türkiye ve KKTC’nin yetkilileri bu konuyla ilgili çok net mesajlar vermiştir. Umarım konunun muhatapları, bu mesajları yeteri kadar anlamışlardır!

Adadaki müzakere sürecine bakıldığında; masada ne varsa görmezden gelen; çözümü Türkiye’nin garantörlük hakkından vazgeçmesinde, Mehmetçiğin adayı terk etmesinde arayan, hala uyguladıkları insanlık dışı ambargolarla Kıbrıs Türk’ünün geleceğini gasp etmeye devam eden Rum tarafı için şu önemli tespiti de yapmak gerekir:

Rumlar, yıllar önce: ”Ne zaman geleceksin? Bu kaçıncı Bahar?” şarkısını söyleyerek Türkiye’yle, adadaki soydaşlarımızla alay etmişler; 20 Temmuz 1974’te, Türkiye ‘bir gece ansızın geldiğinde’ neyin nasıl olduğunu görmüşlerdi…

Yoksa tarihin bir kez daha tekerrür etmesini mi istiyorlar?

 

 

İslâm Âleminin Geleceği

İslâm Âlemi için gelecekte; maddî ve manevî her yönden, çok daha fazla ilerleyeceğini ve gelişeceğini gösteren işaret, sebep ve vesileler varken; nasıl olur da, ümitsizliğe düşer, İslâm Âlemi’nin moral ve maneviyatını kırarız?

Yeis ve ümitsizlikle sanıyoruz ki: Dünya herkes ve sadece Batılılar için ilerleme, gelişme ve yükseliş dünyası, fakat yalnız zavallı ve perişan İslâm Dünyası için gerileme dünyasıdır!

Çok yanlış, çok fena bir hataya düşüyor, yersiz endişelere kapılıyoruz! Oysa insanın fıtrat ve yaratılışında; ilerleme, gelişme ve yükseliş meyli vardır. Nitekim mükemmel ve tam bir oluşa yönelmeye karşı, büyük bir istek ve arzu duyar.

Eğer Dünya; intihar edercesine başını büyük belâlara sokmaz. Büyük hatalar yapmaz. Zulümlere bulaşmaz. Kısaca, kendi kıyametini hazırlamaz ise, yakın bir gelecekte; Hak ve Hakikat; İslâm Âlemi’nde, milletlerin eski hatâ ve günahlarını silecek bir dünya saadet ve mutluluğunu da gösterecek.

Çünkü zaman dosdoğru bir yol, düz bir çizgi üzerinde hareket etmiyor ki, başlangıç ve sonu birbirinden uzaklaşsın. Belki dünyanın hareketi gibi, bir daire içinde dönüyor. Bazen ilerleme içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazen gerileme içinde, kış ve fırtına mevsimini gösterir.

Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, insanın da bir sabahı, bir baharı olacak. İslâm’ın hakikat güneşi ile genel bir barış içinde gerçek bir medeniyeti görmeyi, İlâhî Rahmet ‘ten bekleyebiliriz.

İlim, fen ve bilimlerin casus gibi tetkik ve araştırmalarıyla ve sayısız tecrübe ve denemeleriyle sabit olmuş ki, kâinat ve evrenin nizamında; mutlak, kesin ve şüphesiz bir şekilde galip ve üstün gelecek olan; hayır, güzellik ve mükemmelliktir. Zaten maksûd olan ve kasdedilen de budur. Zaten kudretli ve sanatla yaratıcı olan Yüce Allah’ın da, hakikî maksatları; sırf hayır, sadece güzellik ve tam bir mükemmelliktir.

Çünkü kâinata ait fen ve ilimlerden her bir fen; genel, kapsamlı kaide ve kurallarıyla bahsettiği her çeşit tür, taife ve topluluklarda, öyle bir intizam ve düzgünlük gösteriyor ki, ondan daha tam olanını akıl bulamıyor.

Meselâ: Tıbba ait insan bedenini inceliyen anatomi ilmi ve kozmoloji yani uzay ilmine bağlı olan Güneş Sistemi ile ilgili ilim dalı; Yüce Yaratıcı’nın o alandaki ilim, kudret ve hikmetinin mucizelerini gösteriyor. Yine bitki ve hayvanlara ait ilimler gibi tüm bilimler; kapsamlı bütün kaide ve kurallarıyla; Yüce Rabbin herşeydeki küllî / kapsamlı ilim, kudret ve hikmetini / her şeyde gözettiği fayda ve yararı nazara veriyor.

Kaldı ki, tüm araştırmalar sonunda verilen karar ve genel tecrübeler gösteriyor ve netice veriyor ki: Şer / kötülük, çirkinlik, bâtıl / asılsız şey ve fenalıklar; kâinatın yaratılışında cüz’î, kısmî, az ve sayılıdır. Yaratılışlarından istenen maksat ve gaye, onların kendileri için değil. Onlar dolayısıyla kendini gösterecek olan fayda ve güzellikler içindir.

Yani, meselâ: Çirkinlik çirkinlik için kâinata girmemiş; belki güzelliğin bir hakikati çok hakikatlere dönüşmek için çirkinlik; kıyaslanacak bir örnek olmak için, yaratılışa girmiş.

Şer / kötülük, hattâ Şeytan bile; insanın sınırsız ilerleme ve yükselişlerine müsabaka / yarışma ile vesile olmak için, insana musallat edilmiş / insana sataştırılmıştır. Bunlar gibi cüz’î / küçük şerler, çirkinlikler; küllî / bütün güzelliklere, hayırlara sebep ve aracı olmak için, kâinatta halk edilip yaratılmışlardır.

İşte kâinatta hakikî / gerçek maksat ve yaratıştan gâye; tüm araştırmalar sonunda varılan karar  ispat ediyor / kanıtlıyor ki: Hayra, hüsne / güzelliğe ve mükemmelliğe doğru gidiş esastır. Hakikî maksat / istenen gaye onlardır.

Elbette insan bu kadar karanlık, Allah’ı inkâra sebep olan işler ve sözleriyle yeryüzünü kirletmiş, manevî pisliğe bulaştırmış ve perişan ettiği için; cezasını görmeden, evrendeki gerçek maksadı, şahsıyla göstermediği ve kendisi de kendisinde görmediği için, yâni kâinata ve içindekilere ayna olmadığı için, Dünyayı bırakıp yokluğa kaçamayacak. Elbette Cehennem hapsine girecek.

 

 

 

Tele Ekran Bağımlıları Mutlu Olur

Bir kısım yandaş medya bir zamanların komünist SSCB’nin Pravda’sı, ya da “Mısır’ın yarı resmi El Ahram Gazetesi” gibi.

Gazetecilik ilkeleri ve etiği bir yana bırakılmış, birer resmi propaganda aracı haline gelmiş durumdalar.

Hatta bazılarını dinledikçe George Orwell’in 1984 romanında anlattığı hayali ülkede, tele-ekranlardan yapılan propaganda cümleleri aklıma geliyor.

***

1984- 2018

İngiliz yazar George Orwell‘in, (1949 yılında yayımlanan) 1984 adlı eserinde tasvir ettiği ülkede, “insanlar yöneticilerin korkusu ile sinmiş, özgürlükler kaldırılmış, ahlaki ve insani duygular yok edilmiş, düşünme ve düşündüğünü söyleme yasaklanmıştır. Bireylerin kişilikleri tamamen silinmiştir. Totaliter bir merkezi tek Parti’nin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halk ve hayatı manipüle edilmektedir.”

“Big brother/ Ağabey”in yönettiği sistem bütün insanları izlemektedir. Sürekli sesli ve görüntülü propaganda ile verilen bilgilerin tamamının doğruluğunun kabul edilmesi beklenmekte ve beyin yıkama ile bu sağlanmaktadır. Roman kahramanı Smith, “Doğruluk Bakanlığında çalışmaktadır. İşi kendisine gönderilen notları eski verilerin ve bilgilerin yerine yazmaktır yani tarihi değiştirmektir.

1984 romanında “Ağabey”in yönettiği sistemin sloganları da ilginçtir: SAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, CEHALET KUVVETTİR. “Karşıt kavramlar bir arada kullanılarak kişinin bariz gerçeğe aykırı olanı kabul etmesi beklenir. Zira kitaptaki düzende devleti yöneten partiye bağlılığını göstermesi için, insanın gerekirse akla aykırı olanı bile doğru bellemesi gerekir.”

Düşünce polisi, romanın kahramanı Winston Smith’in sisteme aykırı düşüncelerini ve günlüğünü öğrenir ve “düşünce suçlusu” olarak yakalar.

“Sevgi Bakanlığı” denilen binada çeşitli işkence ve beyin yıkama işlemlerinden geçen Smith, bütün algıları ve değerlerini kaybeder. Artık düşünce polisinin dediği gibi, “iki kere ikinin beş ettiğine” tüm kalbiyle inanmaktadır.

“Sevgi Bakanlığı”ndan çıktıktan sonra çok rahat şartlar altında, hiç izlenmeden yaşamaya başlar. Hiç arkadaşı yoktur ama bunun onun için bir önemi de yoktur. Ve geçen her gün, Parti ve Ağabey’e olan bağlılığı artarak mutlu(!) bir şekilde yaşamaya devam eder.

Oysaki “özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir.” Bunun ağır bedelleri olsa da…

*****************************************

Gerçekler Acı da Olsa Bilinmelidir

Vatandaşlarımızın bir bölümü sürekli tele-ekran taklidi yandaş kanalları izliyor. Bunlar ülkeyi sistemin her şeyine hâkim bir güçlü liderin yönetmesi gerektiğine inanıyor.

Yandaş kanallardan her gün izledikleri “Üçüncü havalimanını kıskanan Almanlar”, “TSK’nın kullandığı silahların tamamı yerli ve milli”, “Ülkemiz tarımda Avrupa’da bir numara” gibi gerçeğe ve akla aykırı propaganda haberleriyle mutlu ve gururlu.

Fakat gerçekler farklı. Mesela “Almanya’nın 2017 bütçesi 45 milyar dolar fazla verirken bizim bütçe 12,5 milyar dolar açık verdi. Bütçe açığının yanı sıra gelişmekte olan 22 ülkenin ekonomileri arasında, 47 milyar dolarla, en yüksek cari açık da bizim…” (Murat Muratoğlu- Sözcü)

Konya ovası kadar yüzölçümü olan Hollanda gıda ve tarım ürünlerinde 100 milyar dolarlık ihracat hacmine sahip. Hollanda gıda dış ticaretinden yılda 7 milyar dolar fazlalık veriyor.

Hollanda sadece gıdada değil, mal ticareti ve servis hizmetleri ihracatında da fazla vermekte. 72 milyar dolar dış ticaret fazlası var. İhracat yaptığı ürünlerin %20 ‘si yüksek teknolojili ürünlerden oluşmaktadır.

Vatandaşımız yoğun propaganda etkisinde düşünme melekesini bir kenara bırakmış.

“Ey Almanya, Ey Hollanda sen kim oluyorsun ya?” diye efelendiğimiz devletleri küçümsüyorlar. Ne de olsa onları yönetenler arasında “Reis” gibi biri yok.

Düşünemiyor, sorgulamıyorlar… Bu kadar dış ticaret fazlası veren, yaptıkları otomobilleri, uçakları kullanmakla övündüğümüz Almanya dünyanın en büyük havalimanını yapmayı neden akıl edemiyor veya beceremiyor?

Vatandaşımız sormuyor, Almanya’da 11 bin makam aracı varken neden Türkiye’de 36 bin makam aracı var? Üstelik “onların hepsi bizimkilerin yarısı Alman…”

Başbakan’ın “Tankların makineleri Almanya’dan geliyor, önemli aksamlar Almanya’dan geliyor, basit parçalar Türkiye’de yapılıyor” açıklaması yerine, “Ordumuz tamamen yerli ve milli silahları kullanıyor” açıklamasına odaklanıyor.

Afrin‘de kullandığımız silahların yüzde 70’ini kendimiz yapıyor olmamız elbette iyi. Ama bunlar terörist güçlere karşı kullanılan hafif silahlar. Düzenli ordulara karşı kullanılabilecek ağır silahların yüzde kaçı yerli?

Üstelik son yıllarda gururla bahsettiğimiz “yerli ve milli” insansız hava araçlarının radar sistemlerini Hollanda’dan ithal ettiğimizi de unutmayalım.

*********************************

Tarımda da Durum İyi Değil

Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık açıkladı:

“Yanlış tarım politikaları nedeniyle, son 15 yılda, Belçika yüz ölçümü kadar, 29 milyon dönüm araziyi ekmekten vazgeçtik. Halen Hollanda’nın yüz ölçümü kadar arazimiz nadasa bırakılmış durumda.”

“2017’de baklagillerde gümrükler sıfırlandı. Nohudu Kanada’dan, Arjantin ve Meksika’dan, mercimeği Arjantin ve Kanada’dan, kuru fasulyeyi ABD’den alıyoruz” Türkiye’nin her yerinde yetişebilen bakliyat ithalatı için son 5 yılda 1,3 milyar dolar ödedik.”

Saman ithal, buğday ithal, et ithal, bakliyat ithal, meyve ithal…

Daha önce tarımda kendi kendine yeten bir ülke olan Türkiye son 15 yılda ithal gıda cenneti ve en pahalı gıda tüketen insanlar ülkesi oldu.

***

Yandaş medya bağımlısı vatandaşlarımız, 14 Şeker fabrikasının satılmasına itiraz edebilir mi?

Bu kararın pancar üretimini öldürmek ve hayvancılığa darbe olduğunu düşünebilirler mi?

Bunların şeker piyasasını insan sağlığı için çok tehlikeli mısır şurubu/ nişasta bazlı şekere bırakmak olduğunu fark edebilmesi mümkün mü?

Biliyorum “iki kere iki dört eder” demek insanı mutlu etmiyor.

Ama özgür olmak için, bazen mutsuz olmayı göze almak gerekir.