17.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 636

Türk Dünyası Kültürü

0

Doç. Dr. Bayram Durbilmez, 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde, 255 sayfalık Türk Dünyası Kültürü isimli eserini; ‘Türk Dünyası Kavramı‘nı ilk kullanan, ömrünü Türk Dünyası’na vakfeden ve ‘Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nı kurarak, Türk Dünyası Kültürü araştırmalarına sağlam köprüler kuran Prof. Dr. Turan Yazgan Hocamızın aziz ruhuna saygıyla ithaf ediyor. Öyle görünüyor ki, Doç. Durbilmez, Turan diyarlarının ‘Turan Ata’sına lâyık bir eser sunabilmek için emek sarfetmiş, titizlikle çalışmış, engin ve geniş bilgiler elde etmiş.

Devam edeceği anlaşılan serinin ilk kitabı; *Destanlar, *Mitolojik Renkler ve Sayılar, *Sözlü Târih ve Âşık Edebiyatı, *Bilmece Kültürü, *Atasözü Kültürü, *Evlenme Kültürü, *Halk Bilimi Çalışmaları başlıklarını taşıyan yedi bölümden oluşuyor.

Destanlar‘ başlığı altında; Kırgız Türklerinin Manas Destanı ve Hakas Türklerinin Huban Arığ Destanı merkeze alınarak destanlarda Türk kültürü unsurları, at ve atçılık, tuğ-bayrak, din ve inançlar, alkışlar (1), kargışlar(2), halk dansları, tören, eğlence ve düğünler, halk hekimliği, dokuz sayısı, simgeler,  ‘Halk felsefesini oluşturan irfan pınarı‘ olarak vasıflandırılan Atasözleri, deyimler hakkında bilgiler veriliyor.

Trakya ve Balkanlarda Türk varlığının oluşumu ile alakalı bilgilerle başlayan İkinci bölümde; renkler ve sayılarla alakalı ilgi çekici bilgiler bulunuyor.

Üçüncü bölümde sözlü tarih ve âşık edebiyatı, Kıbrıs’ta destanlar yazan Türk Mukavemet Teşkilatı ekseninde inceleniyor. Türk dünyasındaki gezi, Kazakistan başlığı altında bilmece kültürü ile devam ediyor.

Bilmeceler, toplumun ortak kültür ürünleridir. Bu kültürle birlikte ‘bilmece geleneği’ oluşmuştur. Masallarda, hikâyelerde, türkülerde ve destanlarda bilmecelere rastlanır. Kahramanların aklı ve zekâsı, bilmecelerle ölçülür. Genç kızlar eşlerini seçerlerken bilmeceden faydalanırlar. Bilmeceler hem şiir hem de nazım şeklindedir.

Yazar, atalarımızın gözlem ve tecrübelerini aktaran atasözleri incelemesine giriş için Yozgat yöresini tercih etmiş. Bu bölümde, paketi açılmamış, gümrüğü alınmamış, düşündüren ve tebessüm ettiren bilmeceler var: *Çok söyleyen çekilmez, yalçın kaya yıkılmaz. *Damlaya damlaya göl olur, damlacıktan sel olur. *Dil ile bağlanan, diş ile çözülmez. *Erinene eşik duvar. *İki kılıç bir kına sığmaz. Ve daha niceleri… Bu bilmecelerin benzerleri Kaşgarlı Mahmud’un ölümsüz eseri Divânü Lügati’t-Türk’de de vardır. Aynı bilmecelere Türk dünyasının değişik bölgelerinde rastlanmaktadır. Bilmeceler de türküler, mâniler gibi gezinip durmuşlardır. ‘Doğudan batıya mı, batıdan doğuya mı?’ Diye sormaya gerek yok. Türk dünyası bir bütündür. Ayrılmaz. Bardaktaki çay gibidir. Sormak kimsenin aklına gelmez: ‘Dem mi önce konmuştur, kaynar su mu?’ Bardaktaki su ile dem de ayrılmaz. Türk dünyası gibi…

Evlenmek… İslamiyet’in emridir. Türkler Müslüman olmadan önce de evlilik müessesesine saygı gösterirlerdi. Bu özellikleri yanında tek tanrıya inanmaları, domuz beslememiş olmaları, vatan sevgisi, devlet büyüklerine itaat, dua, zinanın ayıplanması, sebepsiz yere adam öldürmenin yasaklanması, kadınlara değer verilmesi, misafirperverlik ve sayıları 100’e yakın müşterek özellikler incelenirse, Türklerin tarih sahnesine Müslüman olarak çıktıkları anlaşılır. Takma baş, çakma akıl, bu hakîkati anlayamaz.

Eserin yedinci ve son bölümünde eski Yugoslavya ülkeleri örnek alınarak Türkiye’de Türk dünyası halk bilimi çalışmaları hakkında bilgi veriliyor. Halk kültürünün ana unsurları olan folklor, halk şiiri, inanışlar, giyim-kuşam, beslenme, halk anlatıları, töre, oyun, eğlence, spor, tiyatro gibi konular, en ince tığ ile dantel örer gibi, el emeğinin-göz nurunun ürünü muhteşem bir eser meydana getirilmiş.

Kitabın 242-255. Sayfaları, ‘dizin’ bölümünü oluşturuyor. Eserde bahsi geçen coğrafî bölgeler, Türk toplulukları, Türk kültürüne hizmet eden şahıslar, kültür unsurları, yazarlar, Türk Cumhuriyetleri, Türk boyları, ozanlarınız, âşıklarımız, Türkçenin şiveleri, şehirler, destan ve efsâne kahramanları, yayın organları, halk kültürü araştırmacıları ve ilim adamları, tekkeler, müzik âletleri ve Oğuz boyları hakkındaki bilgilere kısa yoldan ulaşmak isteyenlere büyük kolaylık sağlıyor.

Türk Dünyası Kültürü ile alakalı diğer bilgileri de ihtiva edecek ciltler tamamlanınca, hazine değerinde bir ‘Külliyat’ meydana gelecektir. Böylece ‘sözlü edebiyat’ olarak başlayan kültür zenginliklerimiz; mûsıkîsi, destanları, efsâneleri, masalları, mânileri, tekerlemeleri, bilmeceleri ve halk kültürünün diğer unsurları, kayıt altına alınacak, unutulmaktan, kaybolmaktan kurtarılacaktır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

(1)Alkış: Dua   (2)Kargış: Beddua

NOT:

Halk kültürümüze ait sözlü ürünler kaybolma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Oysa ki onlar, gelecek nesillere intikal ettirilmesi gereken kültür hazinelerimizdir. Bu sahâda hizmet edenlere, kitap hazırlayanlara, hazırlanan kitapları yayınlayanlara şükran borcumuz vardır.

Bu vesile ile Türk halk kültürüne unutulmaz hizmetleri geçen şâir, yazar, siyaset ve iş adamı Feyzi Halıcı’yı (Konya, 1924 – Konya, 10 Ekim 2017); Folklor araştırmacısı, 100’e yakın kitabın yazarı, çağımızın Evliya Çelebi’si İrfan Ünver Nasrattınoğlu’nu (Afyonkarahisar, 1924 – Ankara, 16 Ekim 2017) rahmetle anıyorum. Her ikisi de 1955 yılında hizmet üretmeye başlayan Halk Kültürü Araştırmaları Kurumu başkanlığı yapmıştı. Mekânları cennet olsun.

O. Ç.

 

 

Doç. Dr. BAYRAM DURBİLMEZ:

1968 yılında Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Taşpınar köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu Sorgun’da, liseyi Yozgat’ta, yükseköğrenimini Kayseri Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. 1991’de araştırma görevlisi, 1999’da öğretim görevlisi, 2009’da yardımcı doçent, 2010’da doçent oldu. Hâlen Türk Halk Bilimi öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

 

Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın desteğiyle Azerbaycan’ın başşehri Bakü’de bulunan Azerbaycan Nâzırlar Kabinenti Halk Tasarrufatını İdare Etme Enstitüsü’nde (1993-1994) ve Ahmet Yesevi Vakfı’nın desteğiyle Kazakistan’ın Türkistan, Kentav ve Çimkent şehirlerinde bulunan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk- Kazak Üniversitesi’nde (1999- 2000) misâfir öğretim üyesi olarak çalıştı.

 

Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, KKTC, Tataristan / Rusya, Yakutistan / Rusya, Altay Cumhuriyeti / Rusya, Kırım / Ukrayna, Romanya, Almanya, Polonya, Rusya gibi pek çok ülkede de araştırmalar, incelemeler yaptı. Yurt içinde ve yurt dışında 50’den fazla ilmî makalesi yayımlandı. Yurt içinde ve değişik ülkelerde yapılan millî ve milletlerarası kongrelerde 100’e yakın bildiri sundu. Âşık Edebiyatı, Tekke / Derviş Edebiyatı, Türk Dünyası Halk Bilimi ve Türk Dili konularında 12 araştırma-inceleme kitabı, 14 ortak kitap / kitap bölümü yayımlandı.

 

Kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden bâzıları:

*Gelenekli Türk Anlatıları, *Türk Dünyası Kültürü, *Âşık Edebiyatı ve Taşpınarlı Halk Şairleri, *Âşık Hasretî’nin Şiir Sanatı, *Âşık Hasretî’nin Atışma Sanatı Üzerine Bir İnceleme, *Karslı Âşık Murat Çobanoğlu / Hayatı, Sanatı ve Eserleri, *Âşık Türkmenoğlu / Hayatı ve Şiir Sanatı Üzerine Bir İnceleme, *Sorgunlu Sıdkı Baba Dîvânı: İnceleme – Metinler, *Kayserili Halk Şâirlerinin Şiirlerinde Kıbrıs, *Âşık Meydanî / Hayatı, Sanatı, Şiirlerinden Örnekler, *Vefatının 15. Yıldönümünde Yozgatlı Âşık Türkmenoğlu, *Ozan Gürbüz Değer, Hayatı, Sanatı, Şiirlerinden Örnekler, *Üniversiteler İçin Dil ve Anlatım: (H. Yeniçeri, U. Çakır, S. Koç ve K. Deniz ile) *Türk Dilinin ve Edebiyatının Yayılma Alanları / Bilgi Şöleni Bildirileri (N. Özkan ile) *Destanlarla Erzincan (B. S. Özsoy ve N. Aslan ile).

 

Evli ve iki evlat babası olan Doç. Dr. Bayram Durbilmez’in, akademik çalışmalarından başka kültür ve sanat ağırlıklı çeşitli kitapları ve makaleleri de mevcuttur. Araştırma-inceleme çalışmalarından dolayı pekçok ödüle lâyık görülmüştür.

 

KUŞBAKIŞI:

KÜLTÜR VE DİN / Türk-İslam Örneği:

Din Sosyolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yümni Sezen, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 205 sayfalık ‘Kültür ve Din -Türk-İslâm Örneği‘ isimli eserinde; İnsan ve Din, Din ve Dinler başlıkları altında ön bilgiler verdikten sonra kitabına isim olarak koyduğu Kültür ve Din ile Kültür-Din İlişkisi konularını teferruatlı bir şekilde inceliyor.

Doğruluğu genel kabul görmüş bir iddiaya göre ‘Kültür değerlerine sâhip çıkamayan milletler; erimek, yok olmak tehlikesiyle karşı karşıyadır. O halde kültür değerlerimize sâhip çıkmalıyız.

Çıkmalıyız da… ‘kültür’ nedir? Kültürün ne olduğunu bilmeden nasıl sâhip çıkacağız?

Söylendiğine göre hakkında en çok târif yapılan kavramlardan biri ‘kültür’dür. 20. yüzyılın ortalarında ABD’li iki antropolog Krober ile Kluckhan’ın yaptıkları bir incelemede, kültür ve kavramının tam 164 farklı târifi derlenmiştir.  Bu sebeple çok eski ve önemli bir geçmişe sâhip olmakla beraber ‘kültür‘ kelimesi üzerinde uzun yıllar boyunca bir mutabakat ortamının oluşturulamadığını görüyoruz.

Prof. Sezen bu hakîkati; ‘İnsanlar arasında hiçbir şey yoktur ki müşterek olmasın. Yine insanlar arasında hiçbir şey yoktur ki farklı ifâde edilmesin‘ sözleriyle açıklıyor.

Yazar, Birinci bölümde Tabiatta ve toplumda rol ve statü açısından insan ve din, İkinci bölümde Din ve dinler bahsini inceledikten sonra ‘Kültür ve Din‘ başlıklı üçüncü bölümde; Kültür Nedir? Sorusunu cevaplandırıyor ve *Kültürün çeşitlenmesi ve kültür kimliği, *Evrimci teori açısından kültüre bakış, *Kültür ve din ilişkisi başlıkları altında dikkate değer açıklamalarda bulunuyor.

Sonraki bölümlerle ele alınan mevzu başlıkları şöyledir: *Türk Sünniliği, *Alevîlik-Bektâşîlik, *Alevîlik-Bektâşîlik ve Millî Kültür.

Eser, gerek ele aldığı konular gerekse okuyucuya sunduğu bilgiler itibâriyle sâhasında ilk ve şimdilik tek olma özelliğine sâhiptir.

İZ YAYINCILIK:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu 34110 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10

Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

 

Cumhuriyetin Kamburları:

Târihçi Prof. Dr. Mehmet Çelik, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran irâdenin otoriter ve baskıcı yönünü ele alıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirilen icraatları değerlendiriyor. Devrim diye isimlendirilen fakat âdeta halkın üzerine tepeden ‘devrilen’ değişikliklerin ne gibi olumsuz sonuçlar doğurduğu, örnekleriyle gözler önüne seriliyor.

Bu kısa fakat etkileri uzun yıllara yayılan dönemin çarpıklıkları yazarın keskin üslubuyla okuyucuya aktarılmış. ‘Osmanlı’dan Büyük Ortadoğu Projesi’ne batının Kürt kartı‘, ‘Safevilerden günümüze İran’ın Alevilik kartı‘, ‘İslâm sonrası Pers coğrafyasında siyâsî mezheplerle alakalı anlayışın tohumlarının yeşermesi‘ başlıklarının yanı sıra batının azınlık kartı ‘gayrimüslimler’ şemsiyesi altında ‘Millet-i Sâdıka‘, ‘Rumlar‘, ‘Yahudiler‘ ve ‘Süryaniler‘ Osmanlı topraklarındaki varlıkları ve çözülüşe etkileriyle ele alınıyor. ‘Kürtler’, ‘Aleviler‘ ve ‘gayrimüslimler‘in siyasî sistemin yanlış ve baskıcı politikaları neticesinde devrimlerde çatlaklar oluşmasına sebep olduklarının da altı çizilmiş. Yazar kitabında; ‘İnsanlık medeniyetine fazilet iksiri aşılamış bir misyonun temsilcileri olarak Cumhuriyet târihine farklı bir nazarla bakmayı öğrenmeliyiz.’ Diyor.

14 X 21 santim ölçülerinde, 320 sayfalık kitap, Ekim 2017’de yayımlandı.

MOTTO YAYINLARI:

Mimar Sinan Mahallesi, Tavukçu Bakkal Sokağı Nu: 4 Üsküdar, İstanbul. Telefon: 0.216-695 10 75 Belgegeçer: 0.216-695 10 77 e-posta: bilgi@mottoyayinlari.com www.mottoyayinlari.com

 

Simit Satıcılığından Daktilo Tuşuna  Serdar Yakar Biyografisi:

Kahramanmaraş, taşra vilâyetleri içerisinde özellikleri olan, edibi, şâiri, kahramanı, müellifi ve mütefekkiri bol bir kültür şehridir.

1965 yılında Kahramanmaraş’ın İstasyon Mahallesi’nde dünyaya gelen Serdar Yakar, doğduğu şehrin havasından-suyundan etkilenerek kendini kültüre adamış bir kalem erbabıdır. O’nun kültür hayatı, simit satıcılığından kazandığı para ile daktilo makinesi almasıyla başlar. Yazılar yazar, kitapla haşır-neşir olur. Tommiks, Teksas, Tarkan ve Kara Murat gibi kitapları satın alır, okuduktan sonra ücret karşılığında kiraya verir, bir kısmını da satıp elde ettiği kazanç ile yeni kitaplar alır, işini büyütür. Bu işlerle birlikte, evinin bahçesinde atölye kurarak ceviz oymacılığı yapar. 1983 yılında Üniversite tahsili için İstanbul’a geldiğinde, Marmara Üniversitesi İktisâdî ve İdârî İlimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde okurken de kültür çevrelerinin içindedir. Prof. Dr. Esat Coşan Hocaefendi’nin İskenderpaşa Camii’ndeki sohbetlere katılır, O’nun kurduğu Vakıf’ta, vakfın yayın organlarında ve radyosunda çalışır. Yüksek Lisans için Kahramanmaraş’a gelir ve eğitimini tamamlar.

Okul hayatını böylece bitirmiş olmakla birlikte, okumaya devam eder. Çok okuyanın akıbeti bellidir: Yazmak ve eser vermek. Mâişetini temin etmek için Kahramanmaraş Belediyesi’ne memur olarak girer, Özel Kalem Müdürü ve Yazı İşleri Müdürü olarak çalışır. Burada, Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü yapar.

İş ve tahsil hayatı süresince; Birlik Vakfı, Türkiye Yazarlar Birliği, Hakyol Vakfı, Millî Gençlik Vakfı, Merdan Ahlâk Kültür ve Çevre Derneği, Kahramanmaraş Kültür ve Sanat Evi gibi sivil toplum kuruluşlarında faal üye ve kurucu-yönetici olarak hizmet verir.

Yazı hayatı 1978 yılında ortaokul öğrencisi iken başladı. 1984 yılında İstanbul’da ‘Huruç’ isimli dergiyi yayın dünyamıza kazandırdı. Dergi beğenilince Millî Gazete’de ‘Huruç Sayfası‘ hazırladı. Vefa yayıncılık bünyesindeki İlim ve Sanat, Kadın ve Aile, Gülçocuk dergilerinde yazdı ve Yazı İşleri Müdürü olarak çalıştı.

Resmî görevinden artakalan zamanını değerlendirmek maksadıyla gazete ve dergilerde yazmaya devam ederken kitaplar hazırladı, Haftalık Ukde Gazetesi’ni yayınladı, Ukde Yayınları’nı kurdu.

Ukde Yayınevi, 1994’den 2017 yılına kadar 133 kitap yayımlamıştır.

Bu Yayınevi ile Kahramanmaraş’taki diğer yayınevleri tarafından kültür hayatımıza kazandırılan Serdar Yakar imzalı 50’ye yakın kitaptan bâzılarının isimleri:

*Memleketime Dâir, *Kahramanmaraş’ta Ceritoğulları, *Maraş Millî Mücâdelesinde Bayrak Olayı ve Âşıklıoğlu Hüseyin, *Kahramanmaraş’ın Öyküsü, *Şiirin Başkenti Kahramanmaraş’ta Dolunay Esintisi ve Bahaettin Karakoç, *Kahramanmaraş’ta Eser Vererek Yaşayan Şâirler.

Kitap çalışmalarına devam eden Serdar Yakar, Kahramanmaraş Kültür ve Sanat Evi tarafından iki ayda bir yayınlanan Alkış Dergisi’ni yayına hazırlamaktadır. Aynı zamanda derginin yazarıdır.

Şaban Sözbilici tarafından hazırlanan ‘Simit Satıcılığından Daktilo Tuşuna / Serdar Yakar Biyografisi‘ isimli 13,5 X 21 santim ölçülerinde 80 sayfalık eser, Ekim 2017’de yayınlandı.

UKDE KİTAPLIĞI:

Vefa Kitap Kırtasiye İsmetpaşa Mahallesi, Borsa Caddesi Nu: 17/C Buket Sitesi Altı.

Telefon: 0.344-225 13 00 Kahramanmaraş

KISA KISA / KISA KISA…

1- KÜÇÜK ORTA DOĞU SURİYE: Ümit Özdağ. Kripto Kitaplar.

2- 2-BİR ZAMANLAR OSMANLI: Abdullah Özkan. Boyut Yayıncılık.

3- 3-OSMANLI TARİHİ: Editör: Tufan Gündüz. Grafiker Yayınları.

4- 4-MODERN EZBERLERİN SONU: Mustafa Akyol. Etkileşim Yayınları.

5- 5-GOETHE VE İSLAM: Katherine Mommsen’den Çeviren: Senail Özkan. Ötüken Neşriyat.

 

 

Samsun Kitap Fuarından Yansıyanlar

Ülkemizin oldukça kritik bir süreç yaşadığı bu dönemde; Ulusal güvenliğimizi tehdit eden türlü terör odaklarını ortadan kaldırmaya yönelik operasyonumuz; Suriye sınırımızın ötesinde Mehmetçiklerimiz, ÖSO ve güvenlik güçlerimiz tarafından kararlılıkla uygulanmaya devam ediyor.

Bu harekâtta şahadet mertebesine ulaşan Şehitlerimize Allahtan rahmet, milletimize başsağlığı, Gazilerimize acil şifalar diliyorum. O Koçyiğitler aldıkları vatan görevini her ne pahasına olursa olsun yerine getirecek güçtedirler.

Devletimiz, vatan topraklarımızın hemen dibinde kurgulanmaya çalışılan kimi ”kukla yapılara” müsaade etmeyecek güçte ve kararlılıktadır.

Bu arada ülkemizde hayat devam etmekte, toplumuzun eğitim sürecine katkı yapan çok güzel etkinlikler de yapılmaktadır. Bana göre bunların en önemlisi Tüyap’ın her yıl ülkemizin değişik illerinde düzenlemiş olduğu kitap fuarlarıdır.

Bu etkinliklerin 4’ncüsü, Karadeniz bölgemizde 20-25 Şubat 2018 tarihinde Güzel Samsun’umuzda yapıldı. Ben de ADD Samsun Şubesinin davetlisi olarak bu etkinliğe katıldım. 23-24 Şubat tarihlerinde Samsun’umuzun o güzel havasını bir kez daha teneffüs ettim. İmza günümde okurlarımla, sevgili dostlarla buluştum, iki özel gün geçirdim.

Bu özel günün ilkinde; 23 Şubatta Samsun’un dünyaya açılan penceresi olan AKS TV ekranında ”Engelsizsiniz” programının yapımcısı değerli Mete Kahraman Bey kardeşim ile güzel bir söyleşi yaptık.

İkincisinde 24 Şubat Cumartesi günü de; Tüyap Kitap fuarında stant açan ADD Samsun Şubesinde okurlarla buluştum, kitaplarımı imzaladım. Onların gülen yüzlerine, değerli yazarları dinlemek adına salon, salon koşuşturmalarına tanıklık ettim. Gerçekten de kitap fuarına yoğun bir ilgi vardı. Keşke yılda bir değil; birkaç kez yapılabilse diye düşündüm

Samsun; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün önderliğinde özgürlüğe atılan ilk adımın izlerini taşıyan güzel Samsun… Yıllar önce görev yaptığım bu şehrimizde vatanına hizmet aşkıyla dolu öylesine güzel yürekli insanlar tanıdım ki; hepsi de çağdaş düşüncelerle dolu aydınlık beyinlerinden taşan güçlerini; maddi manevi hiçbir karşılık beklemeden ülkemizin aydınlık geleceği için sarf ediyorlar.

23 Şubat Cuma günü AKS TV’de hazırlayıp sunduğu ”engelsizsiniz” programına beni de davet eden Değerli Mete Kahraman Bey’de bu güzel yürekli insanlardan biri.

Mete Bey Kardeşim yıllar önce geçirdiği talihsiz bir kaza sonucu hayata küsmemiş tam tersine sımsıkı sarılmış, hayata dair tüm güzellikleri çevresine yansıtan cesur yürekli bir insan. O gece katıldığım programında; tekerlekli sandalyesinin üzerinden öylesine mükemmel bir program sunuşu, içi akıl dolu öylesine çarpıcı tespitleri vardı ki, hayran kaldım.

Hele ki programına slogan olan: ‘‘Acımak sizin, susmak bizim suçumuz” cümlesi ne kadar anlamlı bir mesaj veriyordu. Değerli Mete Bey Kardeşimi böylesine güzel bir programı hazırlayıp, sunduğu için gönülden kutluyorum.

Aslında Mete Bey’e hepimizin bir teşekkür borcu var. Çünkü o; aynı zamanda hayatının herhangi bir zaman diliminde kaderin türlü olumsuzluklarıyla karşılaşan, onun izlerini taşıyan yurttaşlarımıza da mükemmel bir rol model olmuş. Aslanlar gibi benim de yapabileceğim çok şey var demiş. Büyük bir beceriyle hazırlayıp sunduğu programında; birbirinden değerli konuklarıyla, güzel Samsun’umuzun dünyaya açılan penceresi AKS TV’den çok güzel mesajlar vermeye devam ediyor.

Biliyorum ki, bu yazımı okuduğunda Mete Bey Kardeşimin mütevazı kişiliği çehresine yansıyacak, gözlerinden birkaç damla yaş gelecek. Ama onca şansızlığına rağmen kaderine boyun eğmeyen; tam tersine çalışma azmiyle, çevresini sarmalayan dost yüreğiyle, gülen yüzüyle, bilgi dolu beyniyle, onu sadece Samsun değil, tüm Türkiye tanısın, bilsin istedim.

Ve ADD Samsun Şubesinin mensupları…

Onlar; beni gönüldaşları kabul eden, Atatürkçü düşüncenin yılmaz savunucuları, takipçileri. Onlar, bir aydınlar ordusu. Onları tanıdığım için çok mutluyum. Bir yıl önce Tekkeköy Büyüklü Orta Okulunda açmış olduğumuz kütüphane ile başlayan yol arkadaşlığımız;  pek çok etkinliklerine beni de davet ederek devam ediyor. Bundan da gurur duyuyorum.

Çünkü ADD Samsun şubesinin çatısı altında olanlar; Türkiye’nin aydınlık yarınlarına Atatürkçü düşüncenin çağdaş yapısıyla ulaşılacağını çok iyi biliyor, bunun gayretiyle çalışıyorlar.

Başta şube başkanı Sn. Dr. Işık Özkefeli ve yönetim kurulu olmak üzere, her biri birbirinden kıymetli üyeleriyle ama özellikle de şubede görevli gençlerimizle; Samsun’da çok güzel, ses getiren etkinliklere imza atıyorlar. Gözlemlediğim kadarıyla; başta kendi genel merkezleri olmak üzere, tüm etkinlikleriyle pek çok sivil toplum kuruluşuna da örnek oluyorlar.

İşte Samsun’un bu ‘çağdaş düşüncenin, modern bilimin savaşçıları’ Samsun Tüyap’ta da tek vücut oldular.

Konuk ettikleri yazarlarla, onların kitaplarıyla fuar alanına gelenlere Atatürkçülüğü anlattılar. Stantlarını dolduran o minik öğrencilerin Atatürk’ün adını, imzasını taşıyan çeşit çeşit giysiye, kolyeye, bilekliğe, yüzüğe, rozete gösterdikleri ilgi görülmeye değerdi.

Tanık olduğum bu ilgiden gurur duydum, göğsüm kabardı. Bir kez daha şunu anlamış oldum ki; Gazi Mustafa Kemal Atatürk sevgisini insanlarımızın yüreklerinden, vatan topraklarımızın hamurundan silmeye hiç kimsenin gücü yetmeyecektir. Hele ki, o küçücük gözlerin Atatürk’ümüzü hayranlıkla seyreden bakışlarına binlerce kez tanıklık etmişken.

ADD Samsun şubesinin, milli mücadelemizin simgesi Samsun’umuzda en önemsediğim faaliyeti, pek çok öğrenciye eğitim bursu vermesidir. Onlar gerçekten de ülkemizin ‘kuzey yıldızı’ unvanını hak etmektedirler.

Bir diğer tespitim de; fuar boyunca pek çok yazarımızın, akademisyenimizin, şairimizin, sanat insanlarımızın katılımıyla düzenlenen konferansların, söyleşilerin yapılması; bu toplantılara yoğun bir ilginin olmasıydı.

20-25 Şubat tarih arasında; bağımsızlığımıza atılan ilk adımın izini taşıyan Samsun’da çağdaş yarınlarımıza ışık tutan, tutacak olan kitapların 4’ncü şöleni yaşandı.

Aslında bu şölen, yıllardan beri ülkemizi aydınlatan bir pırıltıydı. Bu pırıltının içinde görev alan herkese binlerce teşekkür.

Selam olsun sana toprağım. Sağ olasın ADD Samsun.

 

 

Türkiye’de Yahudi ve Ermeni Düşmanlığı – I

Geçen hafta ümmet birliğini savunan İktidar döneminde “tek millet” diyene dek alt kimlikleri millet sistemi saymanın ve ‘tek’ledikten sonra da adını koyamamanın getirdiği millî travmanın halkımızı panikleterek nasıl soyağacı / alt-üst soy arayışına ittiğini irdelemeye çalıştık. Meselâ bizim Karadenizsporlularda Rum veya Ermeni çıkma korkusu var. Çıksa ne değişecek; civciv mi, kuş mu?

Gizli bir toplumsal mutabakatla Türkiye’nin zencileri pozisyonu içselleştirilen Roman / Çingeneleri (bence Esmer-can) saymazsak Yahudilik ve Ermenilik noktasında bir karşıtlık ve derin bir endişe var. Zaten Esmer-can taifeleri temelde etnik guruplar olmaktan çok düşük meslekî guruplar olarak addedilmektedir. Dahası onlar da ya bu rolü kanıksadıkları veyahut umursamadıkları için yazılı olmayan sosyal akitte ‘en alttakiler‘ kısmında da olsa yerlerini almış durumdalar.

Gelelim Yahudi ve Ermenilere. Buradaki durum daha çok anksiete hâlidir ve ağırlıklı olarak tarih referanslı eko-politik beka kılıfına sarılmış vaziyettedir. Biraz da siyaset ve şikâyet havzasında tüketim malzemesidir. Ki bu yüzden genel kabuller sorgulanmaksızın tekrarlanır. Oysa bu alanda da tarihsel gerçekliğe ve toplumsal birikimimize ters düşen ön yada son yargılar var.

Ermenistan diye bir devlet, varlığını ve milletleşme bağını Türk / Türkiye düşmanlığına bağlasa da; 93 Harbi‘nden İstiklâl Harbi‘mize değin dış birlikli Ermeni Komitelerince hem usûl hem de sayı bakımından anormal derekede Müslüman kıyımı yapılmış olsa da buradan sonuç olarak tüm Ermenilere düşmanlık çıkmamalı. 84’te başlayan PKK Terörü‘nün ilk beş yılında nasıl ki örgüte yüz vermeyecek Kürt kökenli köyler kadın, çoluk-çocuk diğerleriyle birlikte hedef alındıysa Hınçak ve Taşnak Terörü de 1890 sonrasındaki ilk on yılında Osmanlı devletine sâdık Ermenileri diğerleriyle eş zamanlı olarak ailece hedef almıştır.

Oysa misyoner mekteplerindeki propagandaya karşı duran ve ortak yaşam kültürünü bozmamak için çabalayan kesimler de bulunmuştur. Büyük vaatlerin ve konjonktürel zeminin etkisiyle gençlerin öncülüğünde devasa kitleler gaza getirildiyse / geldiyse de I.Cihan Harbi‘nde bile bizimle beraber şehit düşen Ermeni ve Rum vatandaşlarımız bulunmaktaydı. Azlık – çokluk kısımları her ne olursa olsun haksız genellemeler bu bağlamda boşa düşmektedir.

Etnoloji ve antropoloji gibi bilim dallarına tarih metodolojisiyle girersek sürprizlerle karşılaşabiliriz. Örneğin; Gregoryenlik nedir, Aziz Gregor kimdir, ilk kiliseler neden Kafkasya‘da teşekkül etmiştir? Ermeni olgusu hangi etnisitelerden mürekkeptir ve bunun yüzdelik dilimde ne kadarı Türkî unsurlardır? En azından Anadolu‘daki 950 yıllık Selçuklu ve Osmanlı tarihinde nereye kadar birliktelik yaşanmıştır?

Levon Panos Dabağyan‘dan Agop Minasyan‘a, Garkavets‘den Abdurrahman Küçük‘e, Aynakulova‘dan Abdullin‘e birçok yayın ve araştırma incelenebilir. Fakat mevzu yalnız akademik değil belki daha fazlasıyla kültürel kimlik ve duygu aidiyetidir. Yetmişliseksenli yıllarda onlarca diplomatımızı öldüren ASALA militanları tabiî ki düşmanımızdı ama o teröristleri protesto etmek için Taksim’de kendini yakan Artin Penik bizdendi.

Yanızca “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” demiyoruz. Ne diyoruz Anayasa‘mızın 66. maddesinde:  “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” Yani o bağı duyumsamadır önemli olan ve ‘biz diyebilmek‘tir. Hissî aidiyetiniz yoksa hangi kökenden olursanız olun o millete ait değilsinizdir.

Afedersiniz ama Ermeni olmak, Çingene olmak yada Türkmen olmak, Yörük olmak değil de mesele adam olmak / insan olmak, toplum için değer ve fayda üretmektir.

Karakter ve ahlâk; işte bütün mesele bu!

 

 

Afrin Üzerinden Psikolojik Harekât

Cumhurbaşkanı Erdoğan Afrin‘e yönelik “Zeytin Dalı Harekâtını” bir “savaş” olarak tanımlayarak buradan bir “savaş atmosferi” yaratmaya çalışıyor. Bu atmosferi kamuoyuna yaymak için de her fırsatı kullanıyor.

En önemli devlet meselelerini bile partisinin il kongrelerinde gündeme getiriyor.

Hafta sonunda AKP’nin Kahramanmaraş ve Gaziantep il kongrelerinde konuştu.

  • Partililerin ‘Reis bizi Afrin’e götür’ sloganları atmaları üzerine; “Sefer görev emri olanlar göreve hazır olsunlar ama şu anda ihtiyaç yok. Karar verildiği anda yola revan oluruz” dedi.

Oysaki böyle bir ihtiyacın olmadığı ve bu şartlarda olmayacağını hem kendisi ve hem de TSK mevcudu ve harekâta katılanların niteliklerini değerlendiren herkes biliyor.

Ancak bu söze inanan vatandaşlarımız tarafından e-devlet “sefer görev sorgulama hizmeti” yoğun bir ilgi gördü. E-devlet kilitlendi, bu hizmeti veremez hale geldi.

  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisini izleyenler arasında bulunan ve asker selamı vererek ağlayan, asker kıyafetli küçük bir kız çocuğunu gördükten sonra kürsüye çıkarttı.

Ağlayan çocuğa sarılan Erdoğan, “Türk bayrağı da cebinde… Şehit olursa inşallah, bayrağı da inşallah örtecekler. Her şeye hazır, değil mi?”

Elbette şehitlik kutsal bir kavram ve her Türk gerekirse vatan için şehit olacak bir inanca sahiptir. Ancak gerektiğinde asker ve asker adaylarına gösterilebilecek bir hedefi ve motivasyon cümlelerini küçük bir kız çocuğuna söylemek ne kadar doğrudur?

Bir devlet başkanının küçük bir kız için ölmeyi teşvik edici değil, daha güzel yaşayabileceğine dair umut veren konuşmalar yapması gerekmez mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın “çözüm süreci” dediği dönemde teröristlerce şehit edilen Mehmetçiklerin cenaze törenlerinde “şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganlarının atılmasına dahi karşı çıktığını hatırlıyoruz. Hatta bu sloganların söylenmemesi için gerekli önlemleri aldırdığını biliyoruz.

Dahası, bu sebeple Devlet Bahçeli ve Kemal Kılıçdaroğlu’na “Siz kandan besleniyorsunuz, kafatası milliyetçilerisiniz” dediğini de unutmadık.

Ancak “savaş atmosferi” yaratmak şu anki politikalarına daha uygun geliyor.

***************************************

Savaş Değil Terörle Mücadele

Öncelikle tespit edelim ki, Afrin’de TSK’nın yaptığı bir savaş değil, terörle mücadele operasyonudur.

Üstelik 1980’den itibaren muhtelif tarihlerde yapılan terörle mücadele operasyonlarının en büyüğü de değildir. Türkiye’nin 50 bini aşan sayıda askerle yaptığı operasyonlar olmuştur. Hiçbiri iç politika malzemesi olmamış, savaş atmosferi oluşturulmamıştır. (Afrin Harekâtına katılan kuvvetlerimiz, ÖSO dâhil, 25 bin civarındadır.)

Afrin’de Türk ordusunun karşısında bir ordu yoktur, terör örgütleri vardır.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan yarattığı savaş atmosferi içerisinde halkın hoşuna gidebilecek bazı sözler de serpiştiriyor.

Anketlerde sığınmacı Suriyeliler konusunda toplumumuzda biriken bir tepki olduğunu gördü.

“Misafir ettiğimiz 3,5 milyon Suriyeliyi, topraklarına geri göndereceğiz” dedi. “Bunun için sınırın iki tarafında konutlar yapılacağını ve Suriyelilerin oraya yerleştirileceğini” söyledi.

Oysaki daha birkaç ay önce, Gıda Tarım Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba tam tersini söylemişti: “Suriye’den gelen 3,5 milyon misafirlerimiz var, kendileri gitse biz onları göndermeyeceğiz, bizim ihtiyacımız var” demişti.

Hâlbuki yapılması gereken belliydi. Suriyelilerin ülkelerine geri dönebilecekleri siyasi ve ekonomik şartların oluşmasına katkı sağlamak gerekiyordu.

***************************************

Gizli Görüşmede Neler Konuşuldu

15 Şubat 2018 tarihinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’la, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun tercümanlığında, 3 saat 15 dakikalık resmi tutanaklara geçirilmeyen bir görüşme yaptı.

Bu tarz bir görüşme hiç bir ciddi devlette olağan sayılmaz. Türkiye Cumhuriyetinin diplomatik geleneklerine de aykırıdır.

İYİ Parti’nin resmi basın açıklamasında, “tutanaklara geçirilmemiş bu toplantıda alınan hiçbir kararı ve verilmiş hiçbir sözü tanımadığını ve bağlayıcı saymadığını yüce Türk Milleti önünde bütün devletlere deklare etmektedir… Sayın Meral Akşener’in Cumhurbaşkanı seçilmesi ile birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikalarını yeniden inşa ve ihya edeceğiz. BOP çerçevesinde kayıt dışı verilen sözleri tarihin çöplüğüne atacağız” ifadesi yer aldı.

***

  • İYİ Parti çok önemli iki soru sordu. Türk milletinin bu soruların cevabını bilmeye hakkı vardır:

“Afrin operasyonunu başarıyla tamamlayıp Suriye’nin bütünlüğünü sağladıktan sonra geri çekileceğiz,” dediğinize göre,

Şam ile doğrudan diyalog kurmak için ne bekliyorsunuz?

Amerika’ya, Afrin ve Menbiç’te izin verilen alanlarda kalmamız karşılığında, Fırat’ın doğusunu PYD/YPG’ye bırakma sözü verdiniz mi?

  • Bir de CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba‘nın iddiası var. “O toplantıda, Cargill‘in talepleri doğrultusunda, şeker fabrikalarının satışı görüşüldü.”

Doğru mu? Bu konuda bir söz verildi mi?

Bilmeye hakkımız var.

***************************************

Fesli Kadir’in Önemli Ziyaretçileri

Türkiye Cumhuriyeti devletinin protokoldeki ilk iki ismi, “fesli Kadir” olarak bilinen, sözde tarihçi Kadir Mısıroğlu’nu hastanede ziyaret ettiler. Önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, arkasından TBMM Başkanı İsmail Kahraman (Şevki Yılmaz ile birlikte) Mısıroğlu’na bizzat “geçmiş olsun” dediler.

Türk Milleti olarak bizleri temsil makamında olan bu iki devlet adamının ziyaret ettiği kişinin “herhalde devletimiz ve millet olarak bizler için çok değerli özellikleri olmalı” diye düşünebilirsiniz.

Bu adam gerçekten çok özel biri.

İstiklal Harbimizde “keşke Yunan galip gelseydi” diyebilecek kadar Atatürk ve Türk düşmanı…

Türkiye Cumhuriyeti devletimizin kurucusu Atatürk’e nefretini “10 Kasımda saat 9.05’de kenefe gidin” diye açıklayan bir terbiyesiz…

“30 Ağustos zafer değil, yenilgidir…  Mustafa Kemal’in verdiği zararı Yunan vermezdi” diyen bir meczup…

“Atatürk’ü sevenler ahmak ya da sahtekârdır” diyen bir edepsiz…

“Bir kâfiri (Mustafa Kemal Atatürk’ü kast ediyor) beğendin mi namaz kılsan da kâfir olursun. Oruç tutsan da kâfir olursun. Hacca gitsen de kâfir olursun. İman hassas bir şeydir” diyen bir din istismarcısı…

İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy hakkında “pezevenk, serserinin teki” diyen ortak değerlerimizin düşmanı bir çukur adam…

Ben bu kişiyi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Beştepe’deki sarayda ağırlamasını anlayamıyorum. Erdoğan ile Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın bu adamı hastanede ziyaret etmelerini de tasvip edemiyorum.

Bu eylemlerinde Türk Milletini ve bir ferdi olarak beni temsil etmediklerini ilan ediyorum.

 

 

Müzikbilimci, İletişim Dr., Yrd. Doç. Dr. GÖKTAN AY Beyefendi ile Yardımcı Doçent Doktorlarla Alakalı Düzenlemeyi Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Müzik eğitimi veren yüksek okullardaki öğretim üyeleri ‘Doçent’ ve sonrasında ‘Profesör’ unvanı alabilmek için, lisan bilme mecburiyeti ile karşı karşıya kalıyorlar. Bu sebeple Yardımcı Doçent Doktorluktan ötesine geçemiyorlar. Yeni düzenleme ile Yrd. Doç. Dr. unvanı kaldırılıyor.  Karmaşa içinde karmaşa söz konusu. Siz meseleye nasıl bakıyorsunuz? Düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Yrd. Doç. Dr. Göktan Ay: Son yıllarda, üniversitelerde; konservatuarlar, Güzel Sanatlar Fakültesi (GSF)’ler, müzik eğitimi bölümleri -problemleri çözülmeden- çoğalıyor… Şimdi de, Millî Eğitim Bakanlığı) MEB; öğretmenlerinin gelişmesi için, yüksek lisans ve doktora / sanatta yeterlik  (sy) yapmalarını engelliyor. Neden? Yetişmiş, kaliteli öğretim üyesi / öğretmen olmadan, sanatta / kültürde ilerleme nasıl sağlanacak? Sürekli programlarla, müzik ders saatleri ile oynanırsa, öğrenciler nasıl gelişecek? “Uçak Mühendisliği, Mimarlık, Endüstri Mühendisliği v.b.” ile “sanat kurumlarını” aynı şartlarda zorlayarak, ne kazanılacak? Yanlışları sadece biz mi görüyoruz?

Sanat kurumları açılıyor, ama yabancı dil mecburiyeti sebebiyle Doktora / Sanatta Yeterlik (Dr. / Sy.) yapmış öğretim üyesi hâlâ bulunamıyor… Yüksek lisanstan sonra, sanatında iyi olanlar ilerleme yapamıyor… Yabancı dile önem verip unvan alanlar, sanatı bırakıyor… Dr. / Sy yapanlar, kurumları / bölümleri açmak için, 2-3 ay içinde Y. Doç. yapılıyor… Sadece göstermelik ve mecburiyetten…

O halde; MEB ve YÖK bir an önce karar vermeli: Sanat mı? Yabancı dil mi? Yoksa sanat ve yabancı dil mi?

Çetinoğlu: Öğretim üyesi, araştırma yapmak mecburiyetinde. Araştırma için yerli kaynaklar yeterli olmayabilir. Yabancı kaynaklar üzerinde araştırma yapmak için yabancı dil bilmek şart. Meseleyi ‘o mu bu mu?’ Yâni ‘sanat mı yabancı dil mi?’şeklinde keskinleştirmek yerine, oran belirlenmesi düşünülebilir mi? Doçent ve daha sonra profesör olabilmek içen sanat dalında 100 üzerinden bilfarz 60, yabancı dil alanında 40 puan veya daha farklı oranlar belirlenemez mi? Veya yabancı dil bilmeyenlere Doçent, Profesör unvanı verilir de… yabancı dil biliyorsa derece veya kıdem alır, maaşı daha yüksek olur, ücretli ev görevler verilir vs.

Ay: Çok haklısınız. Bunu 2011’de YÖK Yrd. Doçentler çalıştayında rapor olarak sunduk; %70-75 bilim / sanat+%30-25 Yabancı Dil=60-65 olsun diye.  Birçok sanatkâr arkadaşım yurt dışına çıkmıyor veya çıktığında kendisini ifâde edecek yabancı dil bilgisine sahip. Ama o kadar çok YÖK Başkanı değişiyor ki, alınan kararlar depolarda kalıyor. Zaten, %90’nın görüşü şu; Konservatuarların, üniversite sistemi içine alınması ve unvan kavgası sanatı / üretimi gölgeledi…

Çetinoğlu: Yrd. Doç. Dr. Unvanının kaldırılması düşünülüyor. Hazırlanan teklifin sağlıklı olmadığı seslendiriliyor. Şöyle bir sistem olamaz mı? Dört yıllık yüksek öğrenimden sonra bir yıl lüksek lisans, sonrasında 2 veya 3 yıl mastır. Ve Mastır eğitimi ile birlikte iyi derecede dil yabancı öğrenimi ve doktora tezi… Yabancı dil, genç yaşta daha kolay öğrenilir.  Öyle zannediyorum ki Yrd. Doç. Dr. olduktan sonra dil öğrenmek, biraz zorlaşır.

Ay: Haklısınız. 50 yaşından sonra olmuyor. Akademik yürümek isteyen yürüsün, problem yok. Profesörlerimiz var ama;  hâlâ NidaTüfekçi’nin, Orhan Borar’ın, Adnan Saygun’un, Alaeddin Yavaşça’nın v.b. yerleri doldurulamıyor. Ve, maalesef yayınlanmış; eserleri / kitapları  yok…

 

Çetinoğlu: Şahsî görüşüme göre daha vahim bir durum var: Doçent ve profesör olmak için yabancı dil bilmek şart da, Türkçe bilip bilmediğine bakılmıyor. Konuşurken, yazarken imla ve telaffuz hatâları yapılıyor. Aynı noksanlığı sahne sanatkârlarında da görmekteyiz.  İnsanlarımız sahne, perde ve ekran sanatkârlarından, öğrencilerimiz hocalarından etkileniyorlar. Türkçemizin yanlış kullanılması kötü örnekler sebebiyle geometrik diziler hâlinde artıyor. Hangi ‘de’ ve ‘da’ takılarının nerede bitişik nerede ayrı yazılacağını ve nerede (‘) ile ayrılması gerektiğini bilmeyen akademisyen o kadar çok ki…

Ay: Ne kadar doğru. Yıllardır, bu konuda yazıyorum. Türkçe bilmeyen Profesörler, köşe yazarları v.b. çok fazla. Türkçeyi konuşamayan, yazamayan, hitâbeti zayıf kişiler; Türk kültüründen, medeniyetinden bahsediyor!… Özellikle; müzik alanı insanlarımız, siyâsîlerimiz bu konuya çok dikkat etmeliler.

Çetinoğlu: Abdülkadir Merâgî’den, Hacı Ârif Bey’e, Kemânî Tatyos Efendi’den Artaki Candan’a… Türk müziğimizin güzelim şarkılarının güftesini hatâsız okuyabilen kaç sanatkârımız kaldı? Özel ve devlet televizyonlarında spiker ve sunucular Türkçemizi katlediyorlar…

Özür dilerim Efendim… ‘Hariçten gazel’ oldu…

Bunları başka bir sohbetimizde ele alırız. Konumuza dönersek… Yardımcı Doçentlik için hazırlanmakta olan kanun taslağı, üniversite çevrelerinde nasıl karşılandı?

Ay: Cumhurbaşkanımızın talimatı ile YÖK’ün hazırladığı taslak kanun ortalığı karıştırdı. Özellikle “yeni unvan ihdası”, bir unvandan kurtulurken, dünyada olmayan yeni bir unvan getirilmek istenmesi, Yrd. Doç. olan olmayan bütün akademisyenlerce “zorlama olarak” karşılandı.

Bazı eleştirilerdeki -özellikle emekli Profesörler- “hükümetin kendi adamlarını üniversiteye yerleştirecek” gibi sansasyonel görüşlere katılmıyoruz. Mağdur Yrd. Doçentler; vatanına, milletine, bayrağına sadık, yabancı dili yanlış yollarla geçmemiş, cemaatlerle işleri olmamış, soruları çalmamış, alanında çalışmış ve üretmiş pırıl pırıl akademisyenlerdir. Kimse, çözümü yanlış yollara saptırarak, Yrd. Doçentlerin mağduriyetini devam ettirmeye çalışmasın!

Bizler de, elimizden geldiği kadar, akademisyen arkadaşlarımızla paylaşımda bulunarak, oluşan  doğrularla, “kanunun kalıcı ve doğru bir şekilde çıkması için”  çalışıyoruz.

“Yeni bir kanun ihdasına karşıyım” diyenlerin, yeni unvanı “tenzili rütbe” olarak görenler oranı %99’larda.

Doç. unvanı alıp ta kadroya tâyin edilemeyenler, Dr. / Sy. unvanı alıp ta 7-8 yıldır Araştırma Görevlisi olarak çalışan ve Yrd. Doçentliğe geçemeyenler de rahatsız.

Onlar ve Yrd. Doçentler; Cumhurbaşkanımıza, Başbakanımıza, Millî Eğitim Bakanımıza, TBMM Millî Eğitim Komisyon üyelerine, bu tasarının özellikle yeni unvan ihdasına karşı oldukları yazıldı.

Çetinoğlu: Sizin görüşünüz nedir?

Ay: TBMM Eğitim Komisyonu biraz tasarıyı düzeltti, ama mevcut Y. Doçentler için çözüm yok, Doçentliğin önüne yeni kriterler kondu. Kimse “bu nasıl kaldırmak” anlayamadı! Kısaca mağduriyet devam edecek gözüküyor. Mesela:

 

1-Cumhurbaşkanımız, 35.000 akademisyeni ilgilendiren  “Yrd. Doçentlik kalksın” dedi. Ama bazı  komisyon üyelerinin dediği gibi, kaldırılıyor gibi yapılıp,  daha alt şartlarda yeni bir alt unvan bulundu, yabancı dil yine baraj olarak kaldı. Zaten Dr. / Sy.de 50 puan almışlardı. Dr. Öğretim Üyesi ile özlük hakları iyileştiriliyor denilerek, sadece 108 Tl zam! yapılmış oldu.

2-Bu durumda; “etik, liyakatlı ve yanlış yollara sapmamış Yrd. Doçentler” yine kaybetmiş oldu.

3-Özellikle AK Parti’li komisyon üyelerinin, telefonla konuşulmasına / bilgi verilmesine rağmen, kendilerine gönderilen örnek  kanun teklifleriyle hiç ilgilenmemeleri / teklif bile etmemeleri, Yrd. Doçentlerde şok etkisi yarattı.

4-Bütün dünyada önemli olan Dr. unvanı ve tezi kaldırıldı. Kısaca, mevcut Yrd. Doçentlerde değişen bir şey olmadı. Unvan yerinde kalsaydı diyen %99. Bakalım, haftaya yapılacak TBMM Genel Kurulu’nda; birkaç teklif verilip, son anda mevcut Yrd Doçentler kurtarılır mı? Umutlar, Cumhurbaşkanımızda…

 

Çetinoğlu: Sizin hazırlığınız var mı?

Ay: Ülke bazında, yoğun bir çalışma yürütülüyor. Kanun teklifleri örnekleri hazırladık. Bu tasarı böyle kabul edilirse, akademik barış zor olacak gözüküyor.

 

Çetinoğlu: Hazırladığınız taslağı özet olarak lütfeder misiniz?

Ay: Şöylece verebilirim:

Maksat:

MADDE 1-Bu kanunun maksadı; 2547 Sayılı Kanunla getirilen ancak, zamanla uygulamada problem yaratan Yrd Doç. unvanının kaldırılarak, kadrolu/ders saati ücretli/yarı zamanlı olarak görev yapmakta olan sanatkâr öğretim üyesi/akademisyen Yrd. Doçentlerin, yıllarına göre Doçent veya Profesörlüğe  yükseltilmeleri ve tâyinlerini bu kanun hükümlerine göre düzenlemektir.

İşte bir örnek;

Kapsam:

MADDE 2-Yrd. Doçentlik kaldırılmıştır.

MADDE 3-Dr. / Sy. Öğretim Üyesi sınıfına alınmıştır. Öğretim üyesi sınıfı; Dr. / Sy., Doç. ve Prof. tur.

MADDE 4. Bu Kanun hükümlerinden yararlanmak isteyenlerin, yükseköğretim kurumlarında                -kadrolu, ders saati ücretli, yarı zamanlı olarak- Yrd. Doç. Dr. unvanı ile çalışıyor olmaları şarttır.

Başvurma:

MADDE 5-Bu Yönetmelik hükümlerine göre Doç. ve Profesörlüğe yükseltilmek isteyenler kanunun kabul edildiği târihe kadar öğretim görevinde bulundukları üniversitelerin rektörlüklerine başvurmalıdırlar.

Yrd. Doçentler, görev yaptıkları üniversite rektörlüklerine;

a) İlgi kanundan yararlanmak istediklerini belirten, kaç yıl çalıştıklarını ve hangi unvana yükseltilmek istediklerini bildiren dilekçe,

b) Dr./ SY/ Tıpta Uzmanlık belgesi,

c) Akademik özgeçmiş ile başvuruda bulunacaklardır.

Adaylardan başka bir belge, şart istenmeyecektir.

Uygulanacak işlem:

MADDE 6-Üniversite rektörlükleri, senatoda; fen bilimleri ve sosyal bilimler alanında 3’er kişilik bir kurul seçer.  Kurul; gelen belgeleri inceler ve adayların belgelerine ve yıllarına göre hangi unvana (Doç. / Prof.)  yükseltilmesi gerektiği konusunda öneride bulunur ve önerilere ilk senatoda karar verilir. Bu kişiler; kadro şartı aranmaksızın, kazanılmış hak aylık dereceleriyle birlikte, başvurdukları kurumlarında belirtilen kadroya tâyin edilmiş olurlar. Bu kişiler ders saati başına ücretle de tâyin edilirler.  Yrd. Doçentlerin; Doçentlik için en az 5 yıl,  Profesörlük için en az 10 yıl Yrd. Doç. Dr. olarak kendi alanlarında çalışmış olmaları şartı göz önünde tutulur. Senatoda alınan kararlar, YÖK Başkanlığı’na bilgi için sunulur. Bu çalışmalar ve tâyinler bir ay içinde tamamlanır. Herhangi bir yükseköğretim kurumunda en az 5 yıl çalıştıktan sonra emekliye ayrılmış veya ayrılıp diğer bir üniversiteye geçmiş olan Yrd. Doç./Doçentlerin; Öğretim Elemanlarının Kanunda belirtilen yaş haddini doldurmamış ve disiplin veya Kanun Hükmünde Kararnâme ile ilişiği kesilmemiş olmak şartıyla, istedikleri takdirde ayrıldıkları eski kurumlarına, bu kanunun yürürlüğe girdiği târihten itibâren, kazanılmış hak aylık dereceleriyle birlikte, Doç/Prof. kadrosuna tâyin edilmiş olurlar.

Eski kurumlarına dönmek isteyen Yrd. Doç. Ve / veya Doçentlerin öğretim elemanlarının (profesör, doçent ve yardımcı doçentlerin), Kanunun yürürlük târihinden itibâren yukarıda verilen süreler içerisinde  ayrıldıkları kurumlarına dilekçeyle başvurmaları hâlinde; kadro şartı aranmaksızın, kazanılmış hak aylık dereceleriyle birlikte, daha önce görev yaptıkları eski kurumlarında  kadroya -kadrolu, ders saati ücretli, yarı zamanlı çalışanlar dâhil- tâyin edilirler. Bu tâyinlerde Doç. ve Prof. için aranan asgarî şartlar dikkate alınmaz.

5 yılı dolduran her Yrd. Doçent, süre dolduğunda aynı işleme tâbi tutulur. 5 yılı doldurmayan Yrd. Doçentlerin hakları saklı olup, Yrd. Doç. unvanının kaldırılması 2023 târihinde tamamlanmış olacaktır.

MADDE 7-1983 yılında çıkarılan, 1984’de uygulamaya geçen 2809 sayılı Kanunun Geçici 10. Maddesi, 5. fıkrasına göre unvanı eksik verilen, ama başvurulara rağmen yükseltilmeyip mağdur olan, hak ihlâline mâruz kalan Yrd. Doç. ve Doçentler, aynı târihlerde üniversite rektörlüklerine başvurmaları hâlinde; kadro şartı aranmaksızın, kazanılmış hak aylık dereceleriyle birlikte, başvurdukları kurumlarında müktesebi olan Prof. unvanı kadrosuna tâyin edilirler.

MADDE 8-Yükseköğretim kurumlarında çalışmasına ihtiyaç duyulan / çalışan Sözleşmeli Sanatkâr Öğretim Elemanları / Üyelerinin, ilgili mevzuat dâhilinde çalıştırılabilmesi; Yükseköğretim Kurulundan uygunluk alınmadan, doğrudan üniversiteler tarafından yürütülür ve 2018 TİP sözleşmelerinde; ikramiyeler ve teşvik ikramiyeleri maaşa katılır, ek göstergeleri 6400’e yükseltilir.

Yürürlük:

Madde 9-Bu Kanunun yürürlüğe girdiği târihten itibâren 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 3. ve 23. maddelerindeki Yrd. Doç. târifleri çıkarılmıştır.

Madde 10. Bu Kanun yayımı târihinde yürürlüğe girer ve 10 Şubat 2023’te sona erer.

Yürütme:

Madde 11. Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu / Yükseköğretim Kurulu yürütür.

Çetinoğlu: Hayırlı olsun’ diyelim. Uygulanması hususunda ümitli misiniz?

Ay: Maalesef, hayır. Çünkü birçok Profesör alttan yeni insanlar istemiyor. TBMM Eğitim Komisyonu üyeleri, gündeme ve isteklere kulaklarını tıkıyor. Devrim diyorlar, ama statiklik devam ediyor.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajınız varsa, lütfeder misiniz?

Ay: Ülkemiz çok güzel… Çok zengin… Çok çalışkan insanlarımız var… Ama sistemler yüzünden mağduriyetler yaratılıyor… Kurumlarda kırgınlıklar yaşanıyor… Sanat dalları, ilim dallarıyla  aynı seviyede görülüyor… Aynı şartlarda üretim isteniyor…Yanlışlılar yazılsa dahi, geleneği korumak adına düzeltilmiyor… 35.000 aşkın Yrd Doç. sadece, yabancı dilin baraj olması ve ilim / sanata karşı öncelik kazandırılması ile oluştu. Gelin;bir olalım, sevelim-sevilelim, dünya kimseye kalmaz…

 

Yrd. Doç. Dr. GÖKTAN AY

4 Mart 1957 târihinde Artvin’in Ardanuç ilçesinde doğdu.

İlk, orta, lise tahsilini babasının öğretmen olarak bulunduğu Tokat’ta tamamladı. 1974’de Kültür Bakanlığı Halk Dansları Eğitim Merkezi’nde göreve başladı. Aynı zamanda Gazi Üniversitesi Müzik Bölümüne devam etti. 1975 yılında İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kurulması ile Temel Bilimler Bölümü’nün imtihanını kazanarak İstanbul’a geldi. Konservatuarın ilk öğrenci ve mezunlarından oldu. Bilim imtihanından sonra ‘asistan’ olarak göreve başladı. 1982 yılında Konservatuarın YÖK yasası ile İstanbul Teknik Üniversitesi’ne (İTÜ) bağlanması ile okutman, 1985 yılında sanatkâr öğretim elemanı, 1987 yılında Yrd. Doç. unvanlarını, devam etmekte olduğu yüksek lisans ve doktora programlarını tamamlayarak 1988 yılında ‘Doktor’ unvanını aldı.

Konservatuarda Türk Halk Oyunları (THO) Bölüm Başkan Yardımcılığı, Ana Sanat Dalı Başkanlığı, Çalgı Eğitim Bölümü Başkan Yardımcılığı, Konservatuar Yönetim Kurulu Üyeliği, Konservatuar Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Türk Musikisi Vakfı, Folklor Kurumu, İTÜ Türk Mûsîkîsi Devlet Konservatuarı Mezunları Derneği, Unesco Cid (Uluslararası Dans Konseyi) Danışma Kurulu Üyeliği, Başbakanlık Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü (GSGM) Türk Halk Müziği Danışma Kurulu, Başbakanlık GSGM THO Federasyonu Gözlemciliği, İTÜ TMDK Mezunları Derneği üyesidir.

Radyo ve televizyonlarda programlar yapmakta, 1980 yılından bu yana, dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlanmaktadır. Son 4 yıldır internethaber.com da eğitim/kültür/sanat üzerine güncel yazılar yazmaktadır.

Folklora Giriş, Folklor (Halkbilim), Sempozyum kitapları (10 adet)  yayımlandı.

23 yıldır, her Mayıs ayı boyunca,  ‘İstanbul Türk Müziği Günleri’ adlı özgün ve tek Türk Müziği Festivali’ Genel Sanat Yönetmenliği’ni, ‘Ulusal ve Uluslar arası Sempozyumları’ editörlüğünü yapmaktadır.

 

 

Batı, İslâm ve Gelecek

0

Artık Müslümanlar bürhan, delil ve kanıtlara tâbi oluyorlar. Akıl, fikir ve kalbleriyle iman ve inanç hakikatlerine giriyorlar. Başka dinlerin kimi fert ve bireyleri gibi, ruhbanları taklit için, bürhan ve kanıtları bırakmıyorlar.

Bundan dolayı akıl, ilim ve fen hükmettiği istikbal ve gelecekte, elbette aklî delillere dayanan ve bütün hükümlerini, akla tesbit ettiren Kur’an hükmedecek.

Çünkü, İslâmiyet güneşinin tutulmasına ve insanları aydınlatmasına engel olan perdeler açılmaya  ve çekilmeye başlamıştır. Nitekim senelerce evvel o şafağın sökmesinin emare ve işaretleri göründü. Artık doğmak üzeredir. Nerdeyse, doğdu doğacak.

Evet gerçekten, İslâm hakikatlerinin, mazide tam olarak kendini göstermesine dehşetli engeller set çekmişti. Meselâ Batılıların bilgisizlikleri, vahşice bir yaşayış içinde bulunmaları ve dinlerine taassupları / bâtıl inançlarına körü körüne bağlı oluşları; medeniyetin her alandaki güzellikleri ile kırıldı, kırılıyor. Dağıldı, dağılıyor ve dağılmaya devam ediyor.

Yine Papazların ve ruhanî reislerin riyasetleri / başkanlıkları, tahakküm ve baskıları vardı. Batılıların; körü körüne onları taklit etmeleri vardı.

İşte bu iki engel de, hürriyet fikri ve gerçekleri arama meyli başlamış olduğu için, yok oldu ve yok olmaya devam ediyor.

Bizde de komitelerin dehşetli istibdat ve baskıları vardı. Dinden uzak kaldığımız için baş gösteren çeşitli ahlâksızlıklarımız vardı. Bizleri medeniyet yolundan geri bırakıyordu. İslâm hamiyet, gayret ve çabasının canhıraş / yürek paralayan  feryadı ile, bütün bu kötü ahlâkın çirkinlikleri görüldü. Yavaş yavaş aramızdan çekildi ve çekilmeye devam ediyor.

Ne yazık ki, bilim ve fenlerin bazı müspet mes’eleleri; İslâm hakikatlerinin zahirî mânâlarına aykırı ve zıt sanıldı. Bu yanlış anlayış; onları bir an önce anlamamızı ve almamızı geciktirdi.

Fakat bütün bunlara rağmen, bilim ve fen alanındaki baş döndürücü gelişmeler; gerçek mârifet ve medeniyetin tüm güzelliklerini gözler önüne sermiş. Herkesi hakikati arama meyli sarmış. İnsaflı bakış kendini göstermiş. İnsanlık muhabbet ve sevgisi, taassup ve geriliği yerle bir etmiştir.

Çünkü zaman ihtiyarlandıkça Kur’an gençleşiyor. Her türlü ilim; Kur’an’ın asırlarca önceden haber verip işaret ettiklerinin gerçekliğini ispatlamış ve ispatlamaya devam ediyor. Doğrulamış ve doğrulamaya devam ediyor ve edecek.

Evet meşhurdur ki:

“En kat’î fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehadet etsin.”

On dokuzuncu asrın ve Amerika kıt’asının en meşhur feylesofu Mister Carlyle, en yüksek sadâsıyla, çekinmeyerek, feylesoflara ve Hristiyan âlimlerine eserlerinde şöyle sesleniyor:

“İslâmiyet gayet parlak bir ateş gibi doğdu. Sâir dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak İslâmiyetin hakkı imiş. Çünkü, sair dinler -Kur’an’ın tasdikine mazhar olmayan kısmı- hiç hükmündedir.”

Hem Mister Carlyle yine diyor:

“En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı, Hz. Muhammed’in sözüdür. Çünkü, hakikî söz, onun sözleridir.”

Hem yine o, şu anlama gelecek şekilde diyor ki:

“Eğer İslâmiyetin gerçekliğinden şüphe etsen, bedîhiyat / apaçık bir şekilde ve zaruriyat-ı kat’iyede / zorunlu olarak kabul edilmesi gereken, ilmî bir gerçekten şüphe etmiş olursun. Çünkü, İslâmiyet; en bedîhi / son derece açık ve reddi imkânsız hakikî ve gerçek bir dindir.”

İşte bu meşhur feylesof, İslâmiyet hakkındaki bu şahitliği, eserinin değişik yerlerinde yazmış.

Avrupa’nın son asrımızdaki en meşhur bir feylesofu olan Prens Bismarck da diyor ki:

“Ben bütün Semavî Kitapları araştırdım. Bozulmalarından ötürü, insanın mutluluğu için aradığım hakikî hikmeti / faydayı onlarda bulamadım. Fakat Hz. Muhammed’in Kur’anını tüm kitapların üstünde gördüm. Her kelimesinde bir hikmet ve fayda buldum. Bunun gibi, insanlığın saadetine hizmet edecek, başka bir eser yoktur. Böyle bir eser insan sözü olamaz. Buna ‘Muhammed’in sözüdür’ diyenler; ilmin zaruriyatını inkar etmiş olurlar. Yani, Kur’an’ın Allah kelâmı olduğu bedihidir / çok açıktır.”

 

 

İslâm, Ahlâk ve Ebedîlik

0

Eğer biz İslâm ahlâkının ve iman hakikatlerinin mükemmelliklerini fiil ve eylemlerimizle göstersek, diğer dinlerin tâbi, mensup ve bağlıları; elbette topluluklar hâlinde İslâmiyete girecekler. Belki dünyanın bazı kıtaları ve devletleri de İslamiyet’e girecekler.

Çünkü insanlar, özellikle medeniyetin fen ve bilimlerinin ikaz ve uyarılarıyla uyanmış; insanlığın mahiyet ve içyüzünü anlamıştır.

Elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar. Ve olamazlar. En dinsizi de, dine sığınmaya mecburdur.

Çünkü, insanın aczi ile beraber sayısız musibet ve onu inciten iç ve dış düşmanlara karşı dayanak noktası; yalnız ve yalnız Alem’in Sanatkâr Yaratıcısını tanımak ve O’na iman etmek ve inanmaktır.

Evet uyanmış insanın; Ahirete inanmak ve tasdik etmekten başka, çaresi yok. Kaldı ki, bu insanın; fakrıyla beraber hadsiz ihtiyaçları vardır.

Ebede kadar uzanmış arzuları vardır. Bütün bunları sağlayacak olan ise, sadece ve sadece Yüce Allah’tan başkası değildir.

Kalbin sadefinde / kıymetli kabuğunda hak dinin cevheri / özü bulunmazsa, insanın başında maddî mânevî kıyametler kopacak ve canlıların en bedbahtı / en talihsizi, en perîşânı olacak.

İnsan bu asırda savaşların, fen ve ilimlerin ve dehşetli olayların ikazlarıyla uyanmış. İnsanlığın cevherini ve çok yönlü kabiliyetini hissetmiş.

Ve insan, acip sayısız istidadiyle yalnız bu kısacık, üstelik dağdağalı / zorluklarla dolu dünya hayatı için yaratılmamış.

Şüphesiz ebed ve sonsuz hayat için gönderilmiştir ki, ebede uzanan arzu ve istekleri, mahiyet ve içyüzünde var.

Kaldı ki, bu dar, fâni dünyanın; insanın sonsuz emel ve arzuları için, yeterli olmadığını herkes bir derece hissetmeye başlamış.

Hattâ, insaniyetin bir duygusu ve hizmetkârı olan hayal hissine denilse: “Sana dünya saltanatı ile beraber bir milyon sene ömür verilecek, fakat sonunda hiç dirilmeyecek bir surette bir idam senin başına gelecek.”

Elbette hakikî insaniyetini kaybetmeyen ve uyanmış o insanın hayâli, sevinç ve müjdeye bedel, derinden derine üzüntü ve eyvahlarla, ebedî saadetin bulunmamasına ağlayacak. İşte bu ince mâna içindir ki, herkesin kalbinde derinden derine bir hak dini arama meyli çıkmış. Herşeyden evvel, ölüm idamına karşı hak dindeki bir hakikati arıyor ki, kendini kurtarsın.

Şimdiki dünyanın durumu bu gerçeğe şahitlik ve tanıklık eder. Zamanla insanın bu şiddetli ihtiyacını; dinsizliğin ortaya çıkmasıyla, dünyanın kıt’a ve devletleri birer insan gibi hissetmeye başlamışlar. Hem Kur’an âyetleri, başlarında ve sonlarında, insanı akletmeye çağırır. “Aklına bak!” der. “Fikrine, kalbine başvur, meşveret et / danış, onunla görüş ki, bu gerçeği bilesin” diyor. Meselâ:

“Bakınız, o ayetlerin başında ve sonlarında diyor ki: “Neden bakmıyorsunuz? İbret almıyorsunuz? Bakınız ki, gerçeği bilesiniz,” “Biliniz” ve “Bil” hakikatine dikkat et.

“Acaba, neden insanlar bilemiyor, tam bir bilgisizliğe düşüyorlar? Neden akıl etmiyorlar, divâneliğe düşerler? Neden bakmıyorlar, Hakkı görmeye kör olmuşlar?

Neden insan hayat maceralarını, âlemdeki olayları hatırlamıyor ve düşünmüyor ki doğru yolu bulsun?

Neden sonrayı düşünmüyorlar? Neden akıllıca ve dikkatlice muhakeme ve fikretmiyorlar? Neden dalâlete / yanlışa düşüyorlar?

Ey insanlar, ibret alınız! Geçmiş asırlardan ibret alıp gelecek manevî belâlardan kurtulmaya çalışınız!” manasında gelen ayetlerin bu cümlelerine kıyasen çok ayetlerde, insanı aklına müracaata, fikriyle meşverete / danışmaya çağırıyor.

Kısaca söylemek lâzımsa, insan son asırda olup bitenleri iyice düşünmeli. Artık aklını başına almalı. İbret aldığını göstermeli.

 

 

Ah Vatan, Canım Vatan!

Vatanımda baharı hepten mi soldurmuşlar?

Adaleti yok edip, şerefi bitirmişler,

Sattıkları yetmedi, savaşa da sokmuşlar,

Yazık olmuş ülkeme onu talan etmişler!

*

Ah vatan, canım vatan, seni hakir görmüşler,

Ecdadın mezarını söküp alıp gitmişler,

Her sabah söylediğim andımı kaldırmışlar,

Türk’ün hasletlerini ayakla çiğnemişler!

*

Atam resimlerini, yerden yere atmışlar,

İngiliz uşakları heykelini kırmışlar,

”Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözünü de silmişler,

Bu ecdat toprağında, Türk’e düşman olmuşlar!

*

Oturmuşlar masaya, hainle buluşmuşlar,

O zamanlar haine silah, erzak vermişler,

Bizler yazıp çizdikçe, bizi düşman bilmişler,

Mehmet’im yine şehit, onlar mal bölüşmüşler!

*

Lawrens artıklarını bunlar hep dost bilmişler,

Türk’e Türk’ten başka dost olamaz, görmeliler,

Şu çarşaflı yağcıları cepheye göndersinler,

Türk’te vatan güzeldir, diyenler ölmesinler!

 

 

14 Şeker Fabrikası Satılmamalı

0

Merhum Turgut ÖZAL’ın Başbakan olduğu 1980’li yıllardan beri hükümetler, “serbest piyasa ekonomi gereği özelleştirme” diyerek Cumhuriyet’in ilk yıllarından 1980’e kadar yapılan bütün fabrikaları, barajları, rafinerileri, elektrik santrallerini, telekomünikasyonunu, bankaları, iktisadi devlet teşekküllerini, kupon hazine arazilerini özel sektöre satıyor. Böyle giderse gelecek kuşaklara satılacak hiçbir maddi varlığımız kalmayacak.

Sıra şimdi de şeker fabrikalarına geldi. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) Resmi Gazetede devletin elinde bulunan 14 şeker fabrikasının 2018 yılı Nisan ayı içinde ihaleyle satılacağını açıkladı.  Bu fabrikalar; Afyon, Alpullu, Bor, Burdur, Çorum, Elbistan, Erzincan, Erzurum, Ilgın, Kastamonu, Kırşehir, Muş, Turhal ve Yozgat Şeker Fabrikalarıdır.

Şeker, tuz, ekmek ve yağ gibi temel tüketim maddelerindendir. Eğer bu 14 şeker fabrikası özelleştirilirse, hem ülkemizin şeker pancarı üretimi, hem bu fabrikalarda çalışan personel, hem de şeker fiyatları olumsuz anlamda etkilenecektir. Bunun için bu kararın yeniden gözden geçirilerek bu satıştan vazgeçilmesi ülkemiz yararına olacaktır.

 

 

Ben Hiç Aldatılmadım!

Son yıllarda Türkiye’yi yönetenler veya tüm siyasiler arasında bir “aldatıldım veya kandırıldım” modası var. Bunun üzerine düşünmek gerekiyor.

 

İnsanlar koskoca bir Türkiye’yi yönetmeye soyunuyor ve hem de bu Türkiye, dünya coğrafyasının en zor yerinde bulunuyor. Yani yönetmek bilgi, liyakat, ehliyet ve cesaret gerektiriyor. Bunlardan biri bile eksikse başarılı olmak nerede ise imkânsızlaşıyor.

 

Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde o kadar çok “aldatılan ve kandırılan” siyasetçimiz var ki; bir yazıda bunların tamamını anlatmaya imkân yok!

 

Ancak birinden başlamak isterim. Osmanlı’nın dış işleri bakanlığını yapmış olan Ermeni asıllı Gabriyel Noradunkyan Efendi, Mebusan Meclsi’nde yaptığı konuşmada “Balkanlarda savaş çıkmayacağından adı kadar emin olduğunu” söyler ama günler sonra Balkan Savaşı patlar. Gereken tedbirlerin alınamadığı bu savaş; inanılmaz toprak ve insan kayıpları ile neticelenir. Koca Osmanlı’nın padişahı dâhil bütün yönetimi kandırılmıştır. Hâlbuki İngilizler savaş çıkmadan bir ay önce gazetecilerini savaşı izlemek için Londra’dan yola çıkarmışlardır. Bu Noradunkyan Efendi daha sonra Paris Barış Konferansı ile Lozan’da Ermenileri temsil etmiştir!

 

Babanzadeleri daha doğrusu Ahmet Naim’i bilmeyenler, Hürriyet ve İtilaf Fırkasını ve Cumhuriyet döneminde Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan ve Doğruyol Partilerini ve de nihayetinde İslamcı bir iktidar görüntüsü veren AKP’yi anlayamazlar… Yapılanların sebep-sonuç ilişkilerini kuramazlar.

 

Bugün fesli meczubu dinlerken mutlaka Türklükten istifa etmiş ve Yunan’ın şefkatli kollarına sığınmış Şeyhülislam Mustafa Sabri’yi bilmiş olmanız gerekir. Aksi halde aldatılır ve kandırılırsınız!

 

Halid-i Bağdadi’yi öğrenmedi iseniz yüzyıllar içerisinde Türkiye’deki bölücülük hareketlerinin din kullanılarak nasıl zemin bulduğunu ve Osmanlı’nın onca toprağı nasıl kaybedip dağıldığını anlayamazsınız. Şeyh Said denilen hainin nasıl böyle işlere kalkıştığını yorumlayamazsınız. Diğer bir Kürt Said(Nursi)’i kavrayamazsınız… Bağdadi’ye bağlı İskerderpaşa Dergâhı boşuna son 30 yılda üç cumhurbaşkanı en az bir o kadar başbakan çıkarmamıştır. Zahit Kotku’nun etrafına toplananlara “mürşidi olmayanın cennete giremeyeceğini” söylerken aslında mürşidi olmayanın siyasette de bir yere gelemeyeceğini anlatmaya çalıştığını düşünüyorum. Tabii halk için söylüyorum, bilmeyenlerin bunu anlaması ve kandırılması kaçınılmazdı… Birileri onun için iktidar oldu ve iktidar olmaya devam ediyor.

 

Sadece 100. yılında olduğumuz İstanbul’un işgalinde hangi cemaat ve tarikatların, işgal devletleri ile iş birliğine gittiğini bilirseniz; cemaat ve tarikatlardan ne kadar uzak durmanız gerektiğinin de o kadar bilincindesiniz demektir.

 

ABD’de beni hiç aldatamadı. Rusya’da öyle! Çünkü onların geleneksel politikalarını biliyorsanız size karşı yapılanların bunları tahakkuk ettirmek için yapılan tekrarlardan ibaret olduğunu da bilirsiniz. Örneğin Almanya’nın Hitler dönemindeki hedefleri ile AB’nin başını çektiği günümüzdeki hedefleri arasında da büyük benzerlikler vardır. Bu ülkeler genel anlamda tarih boyunca, Türkiye’ye ufak nüanslar dışında hep aynı bakmış ve davranmışlardır.

 

Osmanlı’da nazır veya sadrazam atanması hususunda İngiltere, Fransa, Rus elçileri kendi ülkelerinden aldıkları talimatla adeta emirler verirlerdi. Bizim de Atatürk sonrası dönemde farklı şeyleri yaşadığımız söylenemez.

 

Kore’ye asker göndermek, Nato’ya üye olmak, eğitimi CIA ile planlamak, şuursuzca AB üyeliği peşinde koşmak, uzunca bir süre Türk Dünyası ile ilişkileri kesmek, teslimiyetçi politikalarla serbest piyasa ekonomisine geçmek, tek taraflı gümrük birliğini kabul etmek, ülkenin varını yoğunu yabancılara satmak sizce “aldatılmak ve kandırılmak”la izah edilebilir mi?

 

Ya son yıllarda pkk ile uzlaşmaya çalışmak, BOP eşbaşkanlığına soyunmak, Fetullahçılarla kol kola “ne istediniz de yapmadık” muhabbetine girmek, Barzani ile kol kola gezmek, bugün savaştığımız peşmergeyi Türkiye’den geçirtip yedikleri lahmacunun içtikleri ayranın parasını bize ödetmek, Obama ile mutabakat sağlamak “aldatılmak ve kandırılmak”la izah ve kabul edilebilir mi? Ya KKTC’yi gözden çıkarmak ve Bulgaristan’da ki Türkleri siyaseten bölmek unutulabilir mi?

 

Ben şahsen Ermenistan’la yapılmaya çalışılan zoraki evlilik döneminde, Bursa’da oynanan milli maça, Azerbaycan bayraklarının sokulmayışını unutmadım ve unutacağım da yok! Çünkü Ermeni meselesini biraz bildiğimi zannediyorum!!!

 

Son dönemde yüz seksen derece rampa edilen politikaları ve söylemleri buraya yazmaya kalksam yer yetmez. Şimdi de birbirlerine olmadık lafları söyleyenlerin ittifakını bu nedenle anlamakta ve samimi bulmakta çok zorlanıyorum…

 

Tarih boyunca aldatılmak ve kandırılmaktan, sizi bilmem ama ben bıktım!

 

Şimdi devlet geleneğimizde olmadığı bir şekilde, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ile 3 saat 15 dakika kayıt altına alınmadan bir görüşme gerçekleştirilmiştir. Burada neler konuşulmuştur? Yarın bize yine “aldatıldım, kandırıldım” denilmeyeceğini, kim söyleyebilir?

 

Önümüzü aydınlatan bir örnek de şudur; Kenan Evren’in asker arkadaşı(!) ABD’li General Bernard Rogers’in sözü ile Yunanistan’ın Nato’ya dönüşüne kimseye sormadan onay vermesi ve sonradan unutulan sözler nedeni ile Yunanistan’ın vetoları sonucu avcumuzu yalayışımız! Kenan Evren öldü gitti ama Türk devleti ve milleti faturayı ödemeye devam ediyor.

 

Ben milli ve manevi meselelerde hiç aldanmadım ve kandırılmadım kanaatindeyim. Aldatılıp kandırılamazmıydım? Tabii ki, bir insan olduğum için yanılabilirdim. Ama sorumluluk makamındaysam ve samimi bir yurtseversem; bu kadar aldatılma ve kandırılma lüksüm de yok demektir. Eğer bu kadar çok aldatılıyorsam ve kandırılıyorsam, her halde bende bir problem vardır. Bir hastane ziyareti ile değerlerimize söven bir adamın elinin sıkılışı kusura bakmayın ama bana böyle düşündürtüyor.

 

Yarım asrı geçen ömrümde bu coğrafyanın inanılmaz şeyler gördüğüne ve insanlarımızın çok sıkıntılar çektiğine şahit oldum. Halen de, böyle! Bu sadece coğrafyamızın zorluğu ile izah edilemez. Eğer sadece coğrafyamızın zorluğu ile izah etmeye kalkarsak yanılır ve tekrar tekrar aynı zorlukları yaşamaya devam ederiz.

 

Biraz düşünmemiz lazım. Bilgiye mutlaka ulaşmalıyız. Topluma ve bireye egemen olmuş ruhsal hastalıklardan arınmalıyız. Güçlüden yana değil doğrulardan yana pozisyon almalıyız. Gerçekten yerli ve milli olmalı ve de yerli ve milli olmayanları ya da öyle gözükenleri dışlamalıyız. Yoksa aldatılmanın ve kandırılmanın faturaları nesilden nesile katlanarak torunlarımızın önüne konur… Bilmem anlatabildim mi?