16.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 637

“Bu Ne Tarih Sevgisi Ah, Bu Neyin Izdırabı”

Son istatistiklere göre nüfusumuz 80 milyon 800 bin, e devlet üzerinden soyağacı bilgisine başvuranların sayısı ise 10 milyon. Devlet, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü üzerinden elindeki 1-2 asırlık nüfus kayıt bilgilerini eksiğiyle noksanıyla “Alt-Üst Soy Bilgisi Sorgulama” ekranından paylaşıyor ve daha ikinci haftada halkımızın % 12’si internet üzerinden başvurmuş oluyor.

Bu ne sevgi ah, bu ne ızdırap! Zavallı millet bağımız ne kadar harap.” 30 yıldır tarih üzerinden hayata bakan biri olarak diyorum ki bu durum hiç de normal değil. Zira tarih, yurdum insanının rivâyetler / menkıbeler haricinde pek ilgi duyduğu bir alan değil. Hele hele siyasetçilerimiz / yöneticilerimiz için hiçbir zaman aranan özellik olmadı. Eee, öyleyse bu ne?

Selçukoğulları, Oğuzların Üçoklar kolunun Kınık boyuna mensup bir sülâle idi; devleti onlar kurunca hepimiz Selçuklu adını millet adı olarak benimsedik. Kezâ Osmanoğulları da Oğuzların Bozoklar kolundan Kayı boyuna mensup sülâlelerden biri olarak devletleşti; hepimiz Osmanlı adını millet adı olarak benimsemekle kalmadık, yıkılışından bir asır geçmesine rağmen hâlen bu ismi övünç sebebi olarak kullanmaktayız.

Anâsır-ı İslâmiye‘ yahut ‘Anâsır-ı Osmâniye‘den kalanlarla kurduğumuz son devlete ise daha geniş bir millet adı vererek Türkiye dedik. Aralardaki beylikleri saymazsak Anadolu’daki bin yıllık tarihimizin kaba özeti budur. Bu coğrafyada yetişen devlet adamlarımız içerisinde tarih bilinci en yüksek insanlardan biri olan M.Kemal Atatürk “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” sözüyle aslında mevzuya ta işin başında hitame koymuştu. Ama aşındıra aşındıra bugünlere geldik.

Zaten kuruluş manifestosunda yer alan “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” iyi de bunların adları var; Türk Milleti, Türk Bayrağı, Türkiye ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Sanırım ilkinin muhtevası hâricinde diğerlerine bir itiraz yok. O da şu: Osmanlı’daki unsurlardan kurtarabildiğimiz kadarıyla bir Millî Mücadele verdik ki buna Milletçe Yaşama ve Millet Olma Mücadelesi de diyebiliriz; hür ve bağımsız bir Türkiye için o mücadelenin hakkını veren halkın tamamına Türk Milleti dedik ve demekteyiz.

Daha önce defalarca yazıp söylediğimiz gibi: Türkmen’den Kürt’ü ayırmak ırkçılıktır, Laz‘la Çerkez‘i ayrıştırmak soy-sopçuluktur. Unsurlara, alt kimliklere millet demek millî bütünlüğü bozmak demektir. Ne Atatürk, ne de Cumhuriyetin fikir öncüsü Ziya Gökalp meseleye bugünkü bozguncular gibi bakmamıştır. Hatta Gökalp “Millet ırkî bir tarif değildir, etnik bir tarif değildir, coğrafî bir tarif değildir, idarî bir tarif değildir, siyasî bir tarif değildir, kavmî bir tarif değildir; kültürel bir tariftir” diyerek meseleyi ortaya koyar.

Ortaasya‘dan Anadolu‘ya taşıdığımız kültürel miras, İslâmiyet‘ten ve Acem, Arap, Bizans gibi milletlerden / devletlerden etkilenerek bugünkü birikimine ulaşmıştır. Hatta son 170 yıldaki Batı Medeniyeti‘yle etkileşimimiz de kültür ve uygarlığımıza katkı sunmuştur. Neticede ortada bir Türk Kültürü var; düğünde-dernekte, sevinçte-kederde, birarada yaşama arzusu ve ortak gelecek duygusuyla hepimiz biriz, Türk Milleti’yiz.

Son 15-20 yılda adeta deneme tahtasına döndürülen millî kimliğimiz, insanımızı maalesef kendinden şüphe eden ve arşiv kayıtlarıyla kendini ifade etmeye yönelten bir iklimdedir. Demek ki toplumsal yapımız üzerindeki aşındırma çalışmaları sosyolojik olarak başarılı olmuş. İnşallah bu eşiği birileri bambaşka amaçlar için kullanmaya kalkmaz. Ve inşallah birileri yaraları sarmaya bu noktadan başlar.

Arayış içindeki bir halka ortak aidiyetin huzur ve mutluluğunu hissettirmek şart.

 

 

Hukukçu Olmak

Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine pek ilgi duyduğumu söyleyemem. Bu seneye kadar, zaman zaman birinci sayfaya kaymış ilginç olaylar ile ulusal gazeteleri internetten okuduğumda ana sayfaya yerleştirilmiş benzer haberleri okumanın dışında cinayet, hırsızlık, tecavüz, dolandırıcılık gibi adli vakalar bana cazip gelmedi.

Otuz yıllık mühendislik ve yöneticilik hayatımda çok “steril” olarak tanımlayabileceğim bir çevrede yaşadım. Bu çevrede herkesin duymasını gerektirecek ilginçlikte adli vakalar pek yaşanmadığı için, üçüncü sayfa haberi olabilecek olayların hayatımda pek bir yeri olmadı. Sadece, hekim olan eşimin “adli nöbetlerinde” gece olan vakalarda karakola veya olay mahalline birlikte gitmek durumunda kaldığımız için birçok olaya şahitlik etmiştim.

Cinayet, intihar, kanlı kavgalar yanında aile içi kavgalar, kız kaçırma, tecavüz, hırsızlık, trafik kazası vd çok sayıda adli vaka sonrası yaşananları gözleme imkânım olmuştu.

Bu olayları gördükçe her defasında bir akvaryum gibi gerçek dünyanın çirkin olaylarından soyutlanmış nezih bir çevrede yaşamanın şükrü içinde olmamız gerektiğini düşünürdüm.

İş hayatımı devam ettirirken çok büyük bir zevkle hukuk tahsilimi yapmış, fakülteden mezun olarak “hukukçu” unvanını kazanmış olmama rağmen, mahkemelere intikal eden pratik olaylar ve hukuk uygulamalarının doğrudan içinde bulunmamıştım.

Steril Hayattan Çıkış

Şimdi bir avukat olarak doğrudan adli vakalar, mahkemelere intikal eden uyuşmazlıklar ve yargılama süreçlerinin içindeyim. Kendimi avukatlık öncesi yaşadığım steril hayattan çok farklı bir dünyanın içinde buldum.

Bu dünyada, eşini para karşılığı başka erkeklere satarak kendi gözü önünde tecavüz edilmesini izleyen kocalar, kocasının yeğenini ayartıp ilişkiye giren ve eşinden boşanarak yeğenle evlenen kadınlar var.  Uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı ve terör örgütü üyeliği gibi iç içe geçmiş örgütlü suçlar; sahte nüfus cüzdanı düzenleterek işyeri açıp, bankalardan çek ve kredi kartı alan, çok sayıda esnafı dolandırarak kaybolan dolandırıcılar ve daha nice suç makineleri var. Birkaç tane yakınını zehirleyerek öldüren sıradan köylü kadın, hastane tuvaletinde düşürdüğü çocuğunu çöpe atarak ölümüne sebep olduğu için müebbet hapse mahkûm olan bir başka genç kadın da var.

Bunların yanında sıradan insanların başına gelebilen çeşitli vakaları da hatırlatmam lazım. Ödenemeyen veya ödenmeyen borçlar sebebiyle olan ihtilaflar, hacizler; Belediyeye ait arsa üzerindeki suyun veya elektriğin kaçak kullanımı sebebiyle cezalandırılanlar; ölen eşinden almakta olduğu SSK emekli maaşını, yeniden evlendiğinde SSK’ya bildirip kestirmeyi unuttuğu için, devletin herhangi bir zararı olmadığı halde, sadece tazminat değil, hapis cezası alanlar. Kardeşinin yeşil kartını kullanarak tedavi olup, devleti 30 TL zarara uğrattığı için iki sene hapse mahkûm olanlar da var.

Şahit olduğunuz binlerce çeşit hukuki ihtilafta farklı duyguların sizi sarması mukadder. Yıllarca bir arada yaşamış, çocukları olmuş çiftlerin boşanma davaları ile üzülürsünüz. Bin bir ümitle ev sahibi olmak ümidiyle senelerce aidat ödeyip, kooperatif yöneticilerince dolandırılanlara acırsınız. Devletin kamulaştırma yapması sonucu hak kaybına uğrayıp çare arayanlar; haksız tayin ve disiplin cezaları için yürütmeyi durdurma ve işlemin iptali için idare mahkemelerinde uzun yıllar mücadele edenler; idare aleyhine sonuçlanan davaları uygulamayan idarecilere karşı yeniden mücadelelerde devletimizi daha adil olmasını özlersiniz. Kardeşlerinin miras paylarının üstüne konanlara kızarsınız.

Muvazaalı satışlar, mal kaçırmalar, kaçak yapılaşmalar, çevre suçları ve yazmaya yerimin müsait olmadığı nice dava çeşitlerinde farklı duygular yaşarsınız.

Adaleti Tesis Etmek Kolay Değil

Dava türleri insanlar arası ilişkilerdeki çeşitliliği gösterdiği gibi, birbirinin benzeri olduğunu sandığımız ve davanın konusu başlığı altında aynı kelimelerle tanımlanan her bir davanın kendine mahsus farklılıkları da söz konusudur. Adeta birbirine benzer saydığımız bütün Çinlilerin parmak izlerinin farklı olması gibi.

Adalet terazisini dengeli tutmaya çalışan hâkim, savcı, avukatlar ile diğer yargı mensuplarının işlerinin zorluğu buradan kaynaklanıyor olsa gerektir. Çünkü hem bir yandan, her bir olayın kendisine mahsus özelliklerini dikkate almak ve hem de (kara kaplı kitabın yazdığı) yazılı hukuk normlarını uygulamak zorundasınızdır.

Her bir somut hukuki ihtilafta tarafların hepsinin adalet anlayışına uygun bir çözüm bulunması mümkün değildir. Hatta nihai kararı veren hâkimlerin bile, sık sık verdikleri karardan bir iç huzuru duymadığı olabiliyor. Çünkü adaletin tam tecelli edememesi sadece “vicdan ile cüzdan arasında sıkışmaktan” kaynaklanmıyor.

Adalet, hukuk normlarına ve hukuki eşitliğe sıkı sıkıya bağlı kalmakla sağlanamayabiliyor. Çünkü bazen hukuk düzeni adil olmayabilir. Ayrıca hukuk insanların sadece toplum içindeki davranışları ile ilişkili olmaktan ibaret değil. Ahlak ve din kuralları ile de ilişkilidir. Onun içindir ki her hukuk tartışılır bir alandır.

Adalet anlayışı zamana ve taraflara göre değişkenlik gösterebilmektedir. Bir adamı öldürenin idam edilmesi, maktulün yakınlarınca adaletin tecellisi sayılabilirken, günümüz hukukçularının çoğunluğu idamı adil bulmamaktadır.

Bir müteahhidin bir başkasının arazisine, imar planına aykırı şekilde yaptığı binaya ait daireleri satması durumunda, arsa sahibini koruyup binayı yıkmak mı adildir, daireleri satın alan iyi niyetli üçüncü kişileri korumak mı daha adildir? Böyle somut olaylarda hukuk sistemi belirli tercihleri yapmak zorunda kalıyor. Bu tercihin, menfaatine uygun olmayan taraflarca adaletsiz olarak değerlendirilmesi de kaçınılmaz.

Bütün bunlara rağmen adaletin sağlıklı bir toplum ve sağlam bir devlet yapısı için vazgeçilmez olduğu muhakkak. Onun içindir ki adaletin tecellisi için çalışan bütün meslek dallarının kutsal olduğu da ortada.

Haksızlığa veya zulme uğramış olanın da, suçlu ve zalim görünenin de savunulması adaletin tam tecellisi için vazgeçilmez bir gereklilik.

Sevgili dostlar, bu yazıyı yaklaşık dokuz yıl yazmışım. Bütün bu anlattıklarıma ilaveten “memlekette hukuk mu kaldı ki?” kanaatinin yerleştiği bir atmosferi soluyoruz. Böyle bir durumda hukukçu olmanın faydalarını ve zorluğunu sizlerin takdirine sunuyorum.

 

 

Mehmetçik ve Komutan

“Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin en büyük payı senindir.”(Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

Gazi Mustafa Kemal Atatürk 19 Eylül 1921’de, TBMM tarafından kendisine Gazilik unvanı ve Mareşallik rütbesinin verilmesi sonrasında; vatan topraklarımızın geri alınması için hazırlıklara başlayan Türk Ordusu’na çekmiş olduğu; ‘‘Neferlere…” başlıklı telgrafında şu ifadelere yer veriyordu:

“Kurtuluş için yaptığımız bu savaştan çok daha evvel sizi başka muharebe meydanlarında da tanımış idim. Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle hiçbir korkunun yıldıramadığı demir gibi pak kalbinle düşmanı nihayet alt eden büyük gayretin için minnet ve şükranımı söylemeyi nefsime en aziz bir borç bildim.

Sizin gibi kumandanları, zabitleri, neferleri olan millete, yâd elleri altında köle olmak mümkün değildir. Bu defa Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hakkımda yeni bir rütbe ve Gazi unvanıyla tecelli eden iltifat ve teveccühü, doğrudan doğruya size racidir.(dayanır)Milletin verdiği bu rütbe ile yükselen ordu, en şerefli, en ulu bir gâza ile mümtaz olan gene ordudur.

Sizin kahramanlığınızla, sizin gösterdiğiniz nihayetsiz kahramanlıklar bu unvanı ve rütbeyi ancak size izafe ederek, bütün askerlik hayatımın en büyük sermaye-i iftiharı olarak taşıyacağım. Cenabı Hak giriştiğimiz kurtuluş mücadelesinde şerefli silah arkadaşlarıma kendilerinin temyiz eden asaletin, civanmertliğin, kahramanlığın hakkı olan katî halası (kurtuluşu)nasip etsin.”

Tarih sayfalarına adını şanla, zaferle yazdıran Mehmetçik, 30 günden bu yana milletimizin yüksek menfaatleri uğruna bu defa Suriye sınırımızın ötesinde yine kahramanlık destanları yazmaktadır.

Kar, yağmur, çamur demeden devletimizin dirliğine, milletimizin birlik ve beraberliğine kast eden hain terör örgütü mensuplarını yok etmenin peşindedir.

Mehmetçik:

O, milletimizin sinesinden çıkan, dünyada hiçbir millete nasip olmayan bir yiğitlik abidesidir.

Mehmetçik:

O, savaşın kartalı barışın elçisidir.

Mehmetçik:

O, bu gazi topraklara yönelik her türlü tehdidi bertaraf edecek güce, imana sahiptir. Onlar, eli öpülesi analarımızın kınalı kuzuları, ‘gerektiğinde vatan için hayatını feda eyleyeceksin’ öğütleriyle büyüyen, asker ocağına koşa koşa gelen koç yiğitlerimizdir.

Mehmetçik:

O bu yüce milletin ta kendisidir.

Günü gelir doğal afetlerde halkımızın yardımına ilk koşan odur, günü gelir kimsesizlerin kimsesi olur. Vatan görevi onun kutsalıdır. Dağ, bayır, kar, buz demeden, uzak yakın bellemeden, yâd ellere el uzatır, düşkünlere umut olur.

Atalarından nasihattir; düşmanı da olsa aman dileyene el kaldırmaz. Savaş meydanlarının korkusuz eridir. Komutanından almış olduğu emri, her ne pahasına olursa olsun yerine getirir. Gerektiğinde vatanı için seve, seve şahadet şerbetini içer ama hiçbir görevi yarı yolda bırakmaz.

Nereden mi biliyorum? 44 yıl önce Kıbrıs savaşlarında Mehmetçiğe emir ve komuta ettim de ondan.

Savaş meydanlarında Mehmetçik ve Komutanı anlatan göz yaşartıcı nice öyküler yaşanmıştır. İşte tarihe iz bırakan birkaçı:

Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Kocatepe’de Mehmetçik’le omuz omuzadır. Tıpkı Mehmetçik gibi, kaputunu üstüne çekerek, arazide öylece sabahlamıştır.

İstiklal savaşımızın Garp Cephesi Kurmay Başkanı Asım Gündüz bakınız o günleri nasıl anlatıyor:

”O gün Duatepe’de düşmanın iniltisini sevinç gözyaşları ile kutluyorduk. Mürettep Kolordumuzun Kurmay Başkanı Hayrullah Bey, bir akşam yemeği hazırlamıştı. Ancak, ortada bir cılız tavuk ile dört beş dilim siyah ekmekten başka bir şey yoktu.

Dünden beri ağzımıza en ufak bir lokma girmemişti. Gazi Paşa, İsmet Paşa, Ben, Kazım Bey, sofraya bağdaş kurduk. Hayrullah (Fişek) Bey, Tevfik (Bıyıklıoğlu) Bey, Salih (Bozok) Bey biraz uzaktaydılar.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, Kolordu Komutanı Kazım Bey’e dönerek:

” Erlere yiyecek ne verebildiniz? Diye sordu;

Kazım (Özalp) Bey şaşırmıştı, durakladı, o da Kurmay Başkanı’na dönerek:

”Hayrullah Bey, erlere ne verebildik? Diyebildi;

”Efendim, dün sabah tedarik ettiğimiz buğdayı, kavurmaları için birliklere dağıtmıştık…”

Bunun üzerine; Mustafa Kemal Paşa, biraz durakladıktan sonra ayağa kalktı ve tavuğa el sürmeden çadırına doğru yürüdü… Biz de onu takip ettik. Ne tavuk, ne de bir dilim ekmeğe el sürebilmiştik. O akşam hepimiz yine aç yattık.”

Atatürk’ün manevi kızı, ilk kadın pilotumuz Sabiha Gökçen anlatıyor:

”Askeri birlikleri teftişlerimiz sırasında yemeğe oturduğumuzda Atatürk bazen 5-10 dakika yemeğe başlamaz, yaveri gelip kulağına bir şey söyledikten sonra “Afiyet olsun” der, yemeğe başlardık.

Bir gün bunun nedenini Atatürk’e sorunca bana:

“Sen karışma yemeğine devam et” dedi. Ben iyice merak ettim.  Gittim yaverine, “Sen Paşa’nın kulağına ne diyorsun da biz yemeğe başlıyoruz?” diye sordum.

Yaver o anda bana gözlerimi yaşartan şu cevabı verdi:

“Birlikteki tüm Mehmetçik yemeğini yedi, şu anda bitirdi. Artık yemeğe başlayabiliriz Paşam!”

Sadece yaşanmış bu iki olay dahi; Mehmetçik ile Komutanın savaş meydanında nasıl bir birlikteliğe, nasıl bir bağlılığa sahip olduğunu; Komutanların Mehmetçiğe verdiği değeri, Mehmetçiğin de savaş meydanlarında komutanlarına olan sadakatini ama her ikisinin de Yüce Türk Milletine olan büyük sevdasını anlatır.

Dünya milletleri arasında; ne Mehmetçiğe, ne de onun Komutanına benzeyen bir başka asker yoktur. Olmamıştır, olmayacaktır da.

Çünkü Büyük Türk Ulusunun ardında yaşanmış öylesine derin, öylesine muhteşem bir özgeçmiş vardır ki,

Bugün Ortadoğu’ya hükmetmek adına on bin kilometre öteden gelip de, emperyalist çıkarları için bölgeye çöreklenenler, ulusal güvenliğimizi tehdit eden terör örgütleriyle iş tutanlar şu tarihi gerçeği asla unutmamalı; Türk Milletinin vatan sevdasını sınamaya kalkmamalıdırlar.

Çünkü böyle bir gaflette bulunanlara, tarih sayfaları şu cevabı verir:

”Amerika kıtası daha keşfedilmemişken; Türk Milletinin Cihan Hükümdarları muzaffer ordularıyla, üç kıtaya hükmediyordu. Devlet-i Aliye’nin 624 yıl boyunca dünyaya hükmetmesini, yön vermesini, fütuhatlarını görmezden gelmek; hele ki, 50’li yılların ortasında Kore’de koskoca bir Amerikan Kolordusunu, katledilmekten, hezimetten kurtaran Mehmetçiğin zafer destanını, şanlı süngüsünü unutmak ne mümkün?”

Tarih sayfaları Mehmetçiğin, Komutanının nice kahramanlıklarına tanıklık etmiş, yeri gelmiş savaş meydanındaki düşmanı dahi onlara selam durmuştur.

Ne mutlu bize ki; Türk Milleti olarak böylesine şanlı askerleri, şanlı komutanları olan ordulara sahibiz.

Tıpkı Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ifade etmiş olduğu gibi:

”Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir.” (1937)

Onlarla ne kadar iftihar etsek azdır.

 

 

Soy Ağacı Merakı ve Soyadları

Son günlerde soy ağacı tespitinin ilgi uyandırdığı, e-devlet sitesinin kilitlendiği bir gerçektir. Bunun önemli sosyal boyutları vardır.

Öncelikle şunu ifade edelim ki; insanlarımızın göç ettikleri coğrafyalar tek başlarına kimlik tayin etmezler. Coğrafi faktörün kültürel kimlik ve yaşama tarzı üzerinde mutlak değil; ama sınırlı etkileri vardır. Bu gerçek reddedilemez. Ancak kimliği sadece coğrafyaya bağlama yanlışı, bizi milli kimlik dışı yapay arayışlara da götürebilir. Türkiye’ye bir zamanların Yugoslavya’sından gelmekle veya orada doğmakla Yugoslav olunmazdı. Batı Trakya’da yaşamakla Müslüman Yunanlı olunamaz. Aynı durum Yugoslavya’nın bölünmesinden sonra izinle bağımsızlığa kavuşturulmuş devletçikler için de aynıdır. Bulgaristan’dan gelmiş olmakla da Bulgar olunmuyor.

Türk kimliği sadece Anadolu’da değil; Balkanlarda ve Orta Avrupa’da, Orta Asya’da yaşamış ve yaşamakta olan bir kimliğin adıdır. Hala bazı tahribata rağmen, birçok tarihi eser dimdik ayaktadır ve o bölgelerde hizmet vermektedir.

Osmanlı döneminde Anadolu’dan belirli bölgelerden Devletin uç beyi olarak tayin ettiği aileler Avrupa içlerinde sınır bölgelerine gider ve uç beyi olurlardı. Bunlar savaşta orduya öncülük ederdi. Osmanlı’nın gerileme ve çöküş dönemlerinde bu geniş Türk unsurları ana vatanları olan Türkiye’ye dönmek zorunda kalmışlardır. Mal ve mülkleri yabancı ellere geçen bu insanlarımız çok can kaybı vererek Anadolu’ya ulaşabilmişlerdir. Bu durumu yoğun yabancı etnik göç alan Kanada, Avustralya ve ABD gibi ülkelerle bir tutamayız. Bizde vatana dönüş acı olmakla beraber, bir gerçektir. Rumeli göçlerinde “Evlad-ı Fatihan” zora katlanmış ve Avrupa’nın güneyine mesela İtalya’ya giderek kolayı tercih etmemiştir.

Belirli bir yaşama tarzının -kültürün- damgasını vurduğu coğrafyada hâkim kültür gerçekleşir. Coğrafyaya kültürel izlerini vuramamış toplumlar maddi ve manevi kültürel damgalarını, eserlerini kaybedebilir ve hâkim kültür olamazlar. Anadolu’da yaşadığımız örf ve adetleri aynen Balkan coğrafyasında da görebiliyorsak bazı yıpratılmalara rağmen, Türk Kültürü oralarda da yaşıyor demektir. Türk Kültürünün yaşadığı ve yaşatıldığı coğrafyalar aslında manevi olarak vatandan birer parçadır.

Soy ağacı tespiti ve soyadları konusunu incelersek karşımıza 1934 tarihli Soyadı Kanunu çıkar. Bu kanun oldukça aceleye getirilmiş ve nüfus memurları tarafından gayenin her ferde yeni ve modern bir ad takma olduğu zannedilmiştir. Kanunun tatbikatı, milli dayanışma ve sosyal bütünleşmeyi altüst edici olaylara gebe olmuştur. Aynı aile ismini muhafaza etmesi gereken fertlerden her biri ayrı birer soyadı almıştır. Amcaların, dayıların ve kardeşlerin, dedelerin soyadları değişmiştir. Soyadı bollaşması sosyal dayanışmayı ve ilişkileri zedelemiş ve insanları birbirine başkalaştırmıştır. Her yeni, yeni olduğu için geçerli olmaz; her eski de eski olduğu için atılmaz. Eski lakap, unvan ve asalet çağrışımı yapan soyadlarında değişikliğe gidilirken; bu defa ilgisiz, anlamsız ve tesadüfi kelimeler soyadı olarak verilmiş ve alınmıştır.

Asistanı olmaktan daima gurur duyduğum 3000 civarında yazılı esere imza atmış olan Ord.Prof.Dr.Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde 1950-1952 yılları arasında içtimaiyat derslerine girmiştir. Bu yıllarda öğrencilerinin ilgisi sayesinde araştırma yapılmış ve 4253 anket formu doldurulmuştur. Bu 4253 cevap 4 bölüme göre tasnife uğramıştır: (Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, İçtimaiyat Dersleri, 1.Cilt, İstanbul 1971, sh.221-230)

1)    Eskiden aile isimleri bulunanlar ve Soyadı Kanunu’nun tatbiki sırasında bunları muhafaza edenler;

2)    Eskiden aile isimleri bulunanlar ve Soyadı Kanunu’nun uygulanması sırasında bunları terk edip yenilerini alanlar;

3)    Eski aile isimlerini Soyadı Kanunu’nun tatbikatı esnasında kısaltmak suretiyle muhafaza edenler;

4)    Eskiden aile isimleri bulunmayanlar ve yenisini alanlar.

 

Bu guruplar içinde en çok ikinci gurup %44.2 paya sahip olmuştur. Bunu %34.1 ile dördüncü gurup; %11.2 ile birinci gurup; %10.5 ile üçüncü gurup takip etmiştir. Görüldüğü gibi, 1934 Soyadı Kanunu’nda aile isimleri bulunanlar bunları terk edip yenilerini almışlardır (%44.2). Bu durum ailelerin soy ağacı alanında belirsizlikle karşılaşmalarına sebep olmuştur.

Hayatı eser vermek ve araştırma yapmakla geçmiş olan rahmetli Hocamızı burada saygı ile anıyoruz. Gerçekten bugün ortaya çıkan sosyal bir yaraya 1950’li yılların başında işaret etmiş ve sorunu ortaya koymuştur.

Asistanlığımın ilk yıllarında Hoca neden bu soyadı konusunda önemle duruyor derdim. Zamanla hele bugün bunun ne kadar toplumda sosyal bir sorun haline geldiği ortaya çıkmıştır. Aslında bir sosyolog, bir toplum hekimi olarak sosyal gerçekler üzerinde durmalı ve onlara ışık tutucu araştırmalar yapabilmelidir.

 

 

Osmanlıca – Yeni Türkçe

0

CEMİL MERİÇ

17. yüzyılda bütün Fransız aydınları saray etrafında toplanmış, ‘Akademi’ kurulmuş, dil ayıklanmış ve strüktür (yapı) bakımından, zamanımıza kadar, büyük bir değişik geçirmeden devam eden Fransızca billurlaşmıştır. Lise tahsili gören her Fransız Moliere’i1, Corneille’i2 aşağı yukarı anlar. Yeni harflerin kabulüne kadar her idadi (ortaokul) mezunu Türk de Fuzuli’yi3, Bâki’yi4, Nâimâ’yı5 rahat anlardı. Kaldı ki şiirin her edebiyatta kendine has bir dili vardır. Valery’yi6, Mallarme’yi7, kaç bahtiyar anlar? Hangi Fransız aydını bir Legende des Siecles’i (şiirlerin efsânesi) lügat karıştırmadan, bütün kelimeleri, bütün imajlarıyla kavrayabilir? Bu bir kuşak meselesi değil, bir kültür meselesidir.

Demek ki Osmanlıca denilen dil, Osmanlı Türklerinin konuşup yazdıkları halis Türkçe’dir. Yalnız, sosyal sebeplerden, biraz ‘precieux’ (kıymetli), biraz yapmacık bir dil bu. Sonra, neden muhatabı ‘happy few’ (birkaç mutludan biri) olan bir edebiyat nevini tek ölçü alıyoruz? O zaman matbaa yoktu, müstensihler8 Divanları muayyen sayıda ve zengin birkaç ‘mecene’ (hâmi, koruyucu) için kopya ediyordu. Esasen okur-yazarları o kadar az olan bir ülkede halk, şiirin de edebiyatın da, tefekkürün de dışında idi. Bu Divanların ne müşterisi idi, ne arayıcısı… O zamana kadar büyük bir edebiyat kurmamış olan Türkler, kelimelerle zenginleştirmek ihtiyacını duymuşlar. (‘Pleiade’ mektebi9 Fransızca’ya az mı lüzumsuz kelime soktu? Racine’de10 16. yüzyılın taşkın kelime sefahatinden eser kalmış mıdır?) Türk şâirinin, örnek olarak aldığı ve gerçekten de çok eski, çok köklü bir kültürü olan Farsça’dan mefhum alırken kelime almaması, kendini bilerek, isteyerek sefalete mahkûm etmesi idi.

Türk’ün kılıcı ülkeler fethederken, Türk’ün zekâsı da kelimeler fethediyordu. Ülkeler ne kadar bizimse, kelimeler de o kadar bizimdir. Ecdadımız onlarla düşündü, babalarımız onlarla konuştu. Kısaca, Türk milletinin târihinde çeşitli merhaleler var. Nasıl eski Fransızca, eski İngilizce diye tasnifler yapılmışsa, eski Türkçe, orta Türkçe gibi adlandırmalar da yapılabilir.

Türkçe’nin bedbahtlığı, tabiî tekâmülünü yaparken, birdenbire zıplamaya zorlanmasından olmuştur. Nesiller arasındaki köprüler uçurulmuş ve hâfızadan mahrum bir nesil türetilmiştir. Hâfızadan yâni kültürden… Milletin ana vasfı: Devamlılık. Dilde, terbiyede, gelenekte devamlılık. Altı yüzyıl cerrahî bir ameliyatla içtimâi uzviyetten koparılıp atılınca, Türk düşüncesi boşlukta kalmıştır. Boşlukta kalmıştır, çünkü Batı’ya da tutunamamış, sırtını Batı tefekkürüne de dayayamamıştır. Elli yıldan beri Batı’yla bu kadar sarmaş dolaş olduğumuz halde, hâlâ yeni neslin tek değer yetiştirememesi, bunun en hazin tecellilerinden biri değil mi? Uydurca11 ile bir ‘Hürriyet Kasidesi’12, bir ‘Sis’13, hattâ bir ‘Erenlerin Bağından’14 yaratılabilmesi için en az bir altı yüzyıla daha ihtiyaç var.

Mesele yanlış konuyor, daha doğrusu birçok meseleler, isteyerek veya istemeyerek, birbirine karıştırılıyor.

‘Halkın tuttuğu Türkçe’ ne demek? Hangi halk? Türkiye’nin kuzeyi, güneyi, doğusu ile batısı aynı vokabüleri15 kullanmaz. Bütün memleketler böyledir. Nereyi ölçü alacağız… Sonra, ‘bugünkü nesil’. Bugünkü nesil, ağabeylerinin hafızası zorla iğdiş edilen ikinci nesildir. Devlet kanalı ile nereden çıktığı bilinmeyen, iğri büğrü kelimeler onların genç beyinlerine zorla sokulmuş. Halk Partisi, uydurcacılığı devrimcilik olarak göstermiş. Dil Kurumu elindeki kaynakları bu uğurda seferber etmiş. Zavallı aydınlar neye uğradıklarını, ne yapacaklarını şaşırmışlar. Dil Kurumu, kurulduğu günden bugüne, hangi selahiyettar ilim ve sanat adamını etrafında toplamış? İlim zaten yok…

‘Halkın tutması’ neyle belli olacak? Meselâ, yeni harflerden önce, ilk mektep tahsili yapan her İstanbullu Refik Halid’i16, Reşat Nuri’yi17, Halide Edip’i18 rahat okuyabiliyordu. O halde ‘halk’ kim? Halk, ilk tahsil gören İstanbulluydu o devirde. İlk tahsil yaygın bir hal aldıktan sonra, âdeta üniform (tek tip) hâle geldikten sonra, ilk tahsil yapan herkes ‘halk’ olacaktı ve tabiatıyla Refik Halid’i, Reşat Nuri’yi, Ahmet Mithat’ı19 anlayacaktı…

Şâire gelince, her memlekette, her tabakanın kendine göre sevdiği şâirler var. Esasen bir şâirin bütün ahali tarafından anlaşılmasına lüzum yok. Bu, dünya için de böyle…

Tefekkürle ilgili eserlere gelince, Kant’ı20 kaç Alman anlar?

Yâni, halkın anlayacağı kitaplar vardır, halkın, yâni geniş kalabalıkların, ilk mektep tahsili yapanların. Onların dışında aydınlanmak isteyenlerin okuyacağı kitaplar vardır. Sonra, gerçek aydınların temas edeceği kitaplar vardır. Bunların konuları aynı olsa bile, meseleyi ortaya atışları, kullandıkları vokabüler14 birbirinden çok farklıdır…

Halkın seviyesine ineceğiz‘ diye, dilimizi papağanınkine benzetmek, halklaşmak değil, eşekleşmektir. (Ulunay’ın21 verdiği örnek, onun karşısında Galatasaraylı Uygur’un verdiği cevap, ikisinin de Fransızca bilmediğini gösterir: Fransızca’da aşkı ifade eden en az -tabiî çeşitli derecelerde- yirmi otuz tane kelime var.)

Esasen vokabüler14 üzerinde durmak, yani, yerleşmiş kelimeleri ‘Arapça’dır diye atmaya kalkmak’, sadece cehâletle kabil-i izahtır. Fransızca’da aslı Fransızca olan kelimelerin sayısı yüz elliyi geçmez. Aynı dilde Arapça, Farsça hattâ Türkçe menşeli kelimeler çok daha fazla sayıdadır.

Ziya Gökalp bir bakıma haklıydı. Bir bakıma, çünkü İstanbul konuşmasını yazı dili haline getirmek, yazı dili ile konuşma dili arasındaki uçurum hatırlanınca, arzuya şayan bir ideal sayılabilir. Nitekim o ideal gerçekleşmişti veya gerçekleşmek yolundaydı. Ondan sonra, dile yeni mefhumlar getirmek, düşünmek ve geçen nesilleri aşmak kalıyordu… Bu yapılacağına dil, Penelop’un örgüsüne22 döndürüldü. En azgın şovenizme23 ilericilik adı verildi. Tatarca’dan, Kıpçakça’dan, Çağatayca’dan ölü kelimeler devşirildi. Ve olan sanata oldu, tefekküre oldu… Garibi şu ki, dildeki ırkçılığı, şaşılacak bir beyinsizlikle, kendilerini solcu sanan aydınlar benimsediler.

Bütün bunlar altyapıdaki anarşinin üstyapıda tecellisidir.24 Bir yandan feodal25 istihsal (üretim), feodal inkısam (bölüşme, paylaşma)… ötede bir gece-kondu burjuvazisi!26 Ve dilini kaybeden, görülmemiş bir afaziye27 uğrayan, kekeleyen, garip sesler çıkaran bir nesil… orta mektep kitabı yazmaktan âciz üniversite hocaları, papağan kadar sevimli olmayan doçentler…

Dilin gelişmesinde rol oynayan iki kuvvet: ihtilalci kuvvet, muhafazakâr kuvvet. Akademilerin vazifesi, devrimci kuvvetin dili argo hâline getirmesine meydan vermemektedir. Nesillerle, dilin gerek fonetiğinde (ses bilgisinde) gerek kelime hâzinesinde değişiklikler olur. Her nesil dilini öğrenirken kolaya kaçar. Akademilerin, kitabın, edebiyatın hikmet-i vücudu, dünü yarına bağlamak.

Esperento28 neden tutmadı? Anatole France’ın29 bir hikâyesi (Bkz. Les Propos de Villa Said).

Bütün mekteplerin âna vazifesi, çocuğa dilini öğretmek (Meillet’nin30 ‘College de France’da31 verdiği ders).

Yarı aydının sadizmine terk edilen dil. Tefekkür bir it payı mıdır?

Kurtuluş çaresi var mı? Tehlikeyi bütün âzâmetiyle kavrayan yok. Dil politikaya âlet edilmekte. Dil, heveskâr mektep kaçaklarının şamar oğlanı. (Dil karşısında entelijansiyanın (münevverlerin) durumu, Cezmi Ertuğrul’un32, Celal Nuri’nin33 fikirleri…) İyi niyet sâhiplerinin, hangi siyâsî tandansa (yönelişe, eğilime) mensup olurlarsa olsunlar, bir cephe kurmaları millî bir zarurettir…

Jurnal: İletişim Yayınları, 27. Baskı, İstanbul 2016, C: 1, s : 69-73

 

 

AÇIKLAMALAR:

1Moliere: ‘Kibarlık Budalası‘  ve ‘Hastalık Hastası‘ gibi komedi türü tiyatro eserlerinin Fransız yazarı (1622-2673)

2Corneille: Şâir ve Klasik Fransız trajedi yazarı (1606-2684)

3Fuzûlî: Leyla ile Mecnun mesnevisinin yazarı Azerbaycan Türklerinden şâir (1480-1556) Fuzûli’den çok bilinen iki beyit:

Mende Mecnun’dan füzun âşıklık istidâdı var

Âşık-ı sâdık menem. Mecnun’un ancak adı var.

*

Dest bûsi Arzusuyla ölürsem dustlar

Kuze eylen toprağım, sunun anınla yâre su

4Bâkî: Türk şâir (1526-1600) Kanûnî Mersiyesi ve Fezâil-i Mekke isimli eserleriyle bilinir. Bestelenmiş bir şiirinden iki mısra:

Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı

Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı?

5Nâimâ:Türk târihçi (1655-1716) İdraksiz (anlayışsız-akılsız) Türk diye yazdığı iddia edilir.

6Valery: (Paul Valery) Fransız şâir, yazar ve fikir adamı (1871-1945) 7Mallerme: (Stephane Mallerme) Fransız şâir (1842-1898)

8Müstensih: Yazılı kitabın aynısını yazarak çoğaltan kişi. İstinsah eden. 9Pleiade mektebi: Rönesans dönemi Fransız edebiyatında gelenekli tarzı kırıp Yunan ve Roma modelli yeni bir Fransız edebiyatı yaratmaya çalışan yedi şairden oluşan edebi grup.

10Racine: Jean Racine (1639-1699) Fransız edebiyatının önde gelen şâirlerinden ve trajedi yazarlarındandır.

11Uydurca: Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı olarak üretilen (uydurulan) kelimeler

12Hürriyet Kasidesi: Nâmık Kemal (1840-1888) tarafından yazılmıştır.

Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk-u selâmetten

Çekildik izzet-i ikbal ile bâb-ı hükûmetten

mısraı ile başlayan,

Ne efsunkâr imişsin ah ey dîdâr-ı hürriyet

Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten

beytini ihtiva eden kaside.

13Sis: Tevfik Fikret (1867-1915) tarafından yazılan şiir.

14Erenlerin Bağından: Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974) tarafından yazılan mensur roman.  Birkaç cümle:

Yıllar yârlardan, yarlar yıllardan vefâsız. Kara bast gasırga gibi. Bu neş baş döndürücü iş? Şimdi kalbimiz boş, başımız doludur.

15Vokabüler: Kelime hazinesi, söz varlığı

16Refik Hâlid: (Karay) Roman ve hikâye yazarı. (1888-1965)

17Reşat Nuri: (Güntekin) Roman Yazarı. En tanınmış eseri Çalıkuşu (1889-1956)

18Hâlide Edip: (Adıvar) Öğretmen, siyâsetçi, Roman Yazarı. Tanınmış eseri: Sinekli Bakkal.

18Ahmet Mithat: Gazeteci, hikâye ve roman yazarı  (1844-1912)

20Kant: Immanuel Kant (1724-1804) Alman filozof

21Ulunay: (Ref’i Cevat) Gazeteci (1890-1968)

22Penelop’un örgüsü: Homeros’un Odysseia Destanı’ndaki bir şahsın, eş seçmesini tehir etmek için gündüz ördüğü saçı gece çözmesinden ilham alınarak, yapılması gereken işi savsaklamak, bekletmek mânasında kullanılan ifâde.

23Şovenizm: Aşırı taraftarlık, ırkçılık.

24Tecelli: Açıkça ortaya çıkma.

25Feodal: Derebeylik. Avrupa’da, 9. Asırdan kapitalizmin gelişme devrine kadar tesirli olan iktisâdî, siyâsî ve sosyal nizam.

26Burjuvazi: Şehirliler, tüccar ve sanayiciler.

27Afazi: Ses çıkarma kabiliyeti kaybolmadığı hâlde konuşamamak. 28Esperanto: Milletlerarası anlaşmayı sağlamak iddiasıyla uydurulan dil. 29Anatole France: Klasik geleneğin öncülerinden olan Fransız yazar (1844-1924)

30Meillet: Antoine Meillet (1866-1936) Fransız asıllı Hint-Avrupa dilleri profesörü.

31College de France: Fransız Koleji

32Cezmi Ertuğrul: 1917 yılında ‘Lisanımız ve Edebiyatımız’ isimli eseri yayınlanan Türk yazar. ‘Hayatı meçhul adam’ olarak anılır.

33Celal Nuri: (İleri) Siyâsetçi, Gazeteci ve yazar. Edebiyat-ı Umûmîye Dergisini ve Âti Gazetesi’ni yayınladı.

(Açıklamalar, sayfayı hazırlayan tarafından yazılmıştır.)

 

KUŞBAKIŞI:

 

TÜRK ROMANI TAHLİLLERİ 1

 

Prof. Dr. Nurullah Çetin, Bu eserde Tanzimat’tan günümüze kadarki süreçte seçilen bazı önemli Türk romanı metinlerini, ilmî bir inceleme ve tahlil yönetimine bağlı kalarak çözümledi. Edebî metinler çözümlenmeye, yorumlanmaya, incelenmeye bağlı olarak daha iyi anlaşılabilir metinlerdir. O bakımdan Türk romanının zenginliğini, derinliğini, özel ve özgün yapısını sergilemeye, Türk kültür tarihinin bir boyutu olan Türk romanını anlamayı ve anlamlandırmayı sağlayan bir eserdir.

 

13,5 x 21 santim ölçülerinde 348 sayfa.

 

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ: Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52 www.akcag.com.tr e-posta: akcag@akcag.com

 

 

Hz. ALİ CENKLERİ:

 

Sözlü kültürle yoğrulan toplumlarda kitap okuma alışkanlığı pek yoktur, bizde olduğu gibi. Fakat târihimizde bunun istisnası olan eserler var. Hz. Ali (kav), Hz. Hamza (ra) gibi savaş meydanlarındaki yiğitlikleri dilden dile anlatılan kahramanların hikâyeleri zamanla yazılı metne geçirilmiştir.  ‘Cenknâ-me‘ adıyla köy kahvelerinden okullara, tekkelerden kervansaraylara nerede 3-5 kişi toplanıyorsa onların başucu kitabı oluvermiştir.

 

Hz. Ali’nin cenklerinin yer aldığı 13,5 X 21 santim ölçülerinde 551 sayfalık kitapla eski geleneği hatırlıyoruz. Haverzemin Cengi, Hayber Kalesi Cengi, Kan Kalesi Cengi, Berber Kalesi Cengi, Mağrip Ejderhası Cengi, Muhammed Hanife, İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in cenkleri…

 

Kitabı yayına hazırlayan Ahmet Özalp, farklı nüshaları karşılaştırarak meydana getirdiği bu çalışmada okuyucu, kültür ve medeniyetimizi harf harf dokuyan hikâyelerle ideal kahramanın peşine düşüyor.

 

KAYI YAYINLARI:

Yazarlar Sokağı Nu: 21 Esentepe, İstanbul. Telefon: 0.212-370 92 00, Belgegeçer. 0.212-370 92 92  e-posta: info@kayi.com.tr www.kayi.com.tr

 

 

Gaspıralı İsmail Beyden Atatürk’e

TÜRK DÜNYASINDA DİL VE KÜLTÜR BİRLİĞİ

 

Gaspıralı İsmail Bey, Türklerin ve İslâm âleminin geri kalış sebeplerinin başında cehâletin geldiğine inanan büyük fikir adamlarımızdan biri idi. Rus işgaline uğrayan Türk ülkelerinde yaptığı ve Usûl-i Cedid adını verdiği eğitim reformu ile Türklerin İslâmiyet’ten ayrılmadan Avrupaî manâda modern bir eğitim görerek başarılı olabileceklerini ispat etmişti. Fakat Gaspıralı İsmail Bey’in çalışmaları ve başarıları yalnız eğitim sahasıyla sınırlı kalmıyordu. O, iyi eğitim görerek muasır medeniyet seviyesine hızla ilerleyen Türklerin dil ve kültür alanında birleşmeleri zaruretine de inanıyordu. Aksi takdirde, dil ve kültür alanında birleşemeyen Türk topluluklarının bir millet hâline gelemeyeceğini ve arzu edilen başarıyı elde edemeyeceğini söylüyordu. Türklerin mutlaka Dil’de, Fikir’de ve İş’te Birlik prensibiyle hareket etmesini isteyen Gaspıralı İsmail Bey, ancak o zaman siyasî ve iktisâdî alanlarda istedikleri konuma gelebileceklerine inanıyordu. Türkiye Türkçesi’nin örnek alınarak mutlaka dil birliğinin sağlanması gerektiğini belirten Gaspıralı, bunu yaparken diğer Türk lehçelerinin de unutulmamasını söylemiştir.

 

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk, kurdurduğu Dil ve Târih kurumlarıyla Türkiye hâricinde yaşayan kardeşlerimizle müşterek târihimizin ve dilimizin işlenip ortaya konmasını istemişti. Siyâsete girmeden Türkler arasında dil ve kültür birliği kurulmasını isteyen Atatürk’ün bu sahadaki görüşleri etraflı bir şekilde, Prof. Dr. Mehmet Saray’ın 13 X 19 santim ölçülerinde 348 sayfalık eserinde izah edilmiştir.

 

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 www.bogaziciyayinlari.com.tr e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

bogazici@bogaziciyayinlari.com

 

 

 

Zeytin Dağından Zeytin Dalına

Kitaplığımı karıştırırken gördüğüm ve tekrar okuduğum ZEYTİN DAĞI kitabı böyle bir değerlendirme yazısı yazmamın sebebi olmuştur. Devletimiz neredeyse 30 yılı bulan bir süredir yurt içinde PKK bölücü terörünü ortadan kaldırmaya uğraşmaktadır. Son yıllarda ayrıca komşumuz Suriye’deki iç savaş, bu sınırımızdaki komşu şehir ve yerleşim yerlerinde güvenlik ve asayiş sorunlarını artırmış ve devletimizin toprak bütünlüğünü de tehdit eder boyutlara getirmiştir. Bu sebeple, devletimiz bu tehlikeyi bertaraf etmek, sınır güvenliğimizi temin etmek ve sınır şehirlerimizdeki vatandaşlarımızın emniyetini artırmak için önce El-Bab’daki FIRAT HAREKÂTINI yapmıştır. Şimdi de ZEYTİN DALI harekâtı ile Afrin bölgesi, terör sebebiyle oluşan güvensizlik ve emniyetsizlikten çıkarılmaya çalışılıyor. Türk milletinin topyekün desteğini alan bu müdahaleleri yapan kahraman ordumuza ve güvenlik güçlerimize dualarımızla muvaffakiyetler dilemekteyiz. Allah Mehmetçiğimize cesaret, güç ve kuvvet versin. Zeytin dalı gibi barış sembolü olan bir isimle adlandırılan bu harekât hem ülkemize, hem de bölgeye barış ve güvenlik; insanlarımıza huzur ve mutluluk getirsin.

Gelelim Zeytin Dağına. Burası Kudüs şehrinde bulunan, yahudiler nezdinde çok kıymetli, halen, Yahudilerin bir bölümünü mezarlık olarak kullandıkları, Mescidi Aksa’yı da gören bir tepedir. Onlara göre buradaki mezarlıkta yatanlar kolayca cennete giderler. Bunun için dünyadaki en pahalı mezarlık buradadır. Fatih Rıfkı Atay buradan esinlenerek ZEYTİN DAĞI isimli eserini 1932′ de yazmıştır. O zamanın önemli yazarlarından Yakup Kadri Karaosmanoğlu bu eser için “Zeytindağı, Cumhuriyet devri edebiyatının en büyük hadisesidir” diye tanımlar. Bu eser tam 100 yıl önce Suriye cephesi ile ilgili bilgilerle ilgilidir. Yazar, 1916’larda Kudüs’deki Zeytindağı’nda bulunan 4.ordu karargâhında, komutanı Cemal Paşa’nın yanında çalışmıştır. Şam, Kudüs, Sina cephesi ve Kanal savaşları, Medine seyahati ile ilgili bilgileri bu görevinde edinmiştir. Günümüzde bölgede yaşananlar bu kitabı yeniden okumayı ilginç kılar.

Kitapta 1.cihan harbi esnasında Osmanlı, Alman, İngiltere Devleti ilişkileri çeşitli olaylar üzerinden değerlendirilmektedir. Askerlerimizin çok büyük gayretlerine rağmen yaşanan acılar, bizlere önemli hatıraları aktarmaktadır. Çoğunluğu Müslüman Arap kardeşlerimizden olan yerli ahalinin aşiret yapısının bu sonuçlardaki etkileri, Osmanlı Devletimizin büyük gayretlerine rağmen İngiliz altınlarına karşı sonuç alamaması tespiti okuyucu ile paylaşılmakta, aşiret yapılarının halktaki ve devlet ilişkilerindeki yansımaları edebi bir dille anlatılmaktadır. Bilgi ve çalışkanlığın olmadığı, aklı kullanmayan, sevginin oluşmadığı toplumlarda dinin birleştirici, ilerletici gücünün  kaybolması, Filistin bölgesindeki Yahudi ve Arap bölgelerindeki farklılıklar üzerinden değerlendirilmektedir. Bir Yahudi gencinin bu farkı “biz bu toprakları daha çok seviyoruz” cümlesi ile özetlemesi manidardır.

Tam yüz yıl önce, İngiliz ve Almanların bölge zenginliklerini ele geçirmek için bu bölgeye taşıdıkları 1.Dünya Savaşında Osmanlı’nın savaştığı ülke İngiltere’dir. İngilizler sömürgelerinden topladığı askerler ve gizli servisleri ile dağıttığı bol altın rüşveti ile Osmanlı’ya karşı kışkırttığı aşiretleri kullanarak bu savaşı kazanmış ve Kudüs dâhil bölge İngiliz hâkimiyetine geçmiştir. Bu yaşananlar ve harp kaybedilip Anadolu üzerinden İstanbul’a dönüşte Cemal Paşa’nın, harap Anadolu topraklarını gördükçe, keşke vazifem buralar da olsaydı’ dediği bilgisi kayda değer önemli bir tespittir.

İşte şimdi yine, bu sefer de Amerika ve Rusya, bölgede hâkimiyet kurma çabasındadır. Bölge deki bir kısım insanlar kandırılıp yine kullanılmaktadır. Yeni yapılanmalar üzerinden bölge zenginlikleri kontrol edilmek istenmektedir. Dün devletimiz Osmanlı, bugün yine devletimiz Türkiye Cumhuriyeti bu sömürgeci niyeti önlemek ve bölge insanının güven ve refah içinde yaşaması için gayret göstermektedir.    Dileriz ve dua ederiz ki Mehmetçiğimizin gayreti ve cesareti, komutanlarımızın can siperane ortaya koydukları çalışmalar, yöneticilerimizin dirayet ve basireti ile birleşip, ülkemizin ve komşularımızın birlik ve dirliğini sağlasın. Tarih bize gösteriyor ki ordumuzun başarısı kadar, öncelikle bölge halkının bunun önemini bilmesi, görüp anlaması ve bu gayrete destek vermesi önemlidir. Halkın bunu bilebilmesi için ise, emniyet güçlerimizin çalışması yanında,  bu konular üzerinde çalışacak birimlerin gayretlerine ihtiyaç vardır. Bu çalışmalarla bölge halkının şer güçlerin maksatlarını görmesi, onlara iltifat etmemesi sağlanmalıdır. Böylece ve tüm halkımızın kalbi destekleri ile Zeytin Dalı müdahalesi beklenen sonucu verecektir.

Zeytin Dalı Harekâtımızın başarı ile tamamlanmasının önemi,  yakın tarihimizde yaşanan acıları hatırlayınca daha iyi anlaşılmaktadır. Bu vesile ile bu toprakları bize vatan yapan tüm şehitlerimize rahmet dileriz. Onları bir daha şükranla ve minnetle anarız.

 

 

Hani Türkiye’de Yargı Bağımsızdı?

On ay kadar önce idi. Türkiye Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın, Almanya’nın önemli gazetelerinden Die Welt’in Türkiye temsilciliğini yapan Deniz Yücel hakkındaki ifadeleri çok netti:

Merkel ile görüşmesinden sonra, “Dedim ki ‘Sayın Merkel, önce çıksın yargılansın. Herhangi bir şey yoksa bizim mahkemelerimiz, sizin mahkemelerinizden daha adildir. Bir şey diyemedi o gün. Daha sonra geldi mahkemeye çıktı ve mahkeme tutukladı. Şu anda içerde” demişti.

Erdoğan, gazeteci Deniz Yücel’in PKK ile bağlantısı olduğu iddialarına yönelik olarak, “Elimizde görüntüler, her şey var. Bu tam bir ajan terörist” demiş;

Yücel’in Almanya’ya iade edilmesi konusunda da, “Hiçbir surette iade olmayacak, ben bu makamda olduğum sürece asla” diye konuşmuştu.

Gazeteci Deniz Yücel geçen yıl 14 Şubat 2017 de İstanbul’da kendi isteğiyle ifade vermek üzere gittiği emniyette gözaltına alınmış, 27 Şubat’ta da “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve terör propagandası yapmak” suçlamasıyla tutuklanmıştı.

Ve bir yıldır tutuklu bulunan Deniz Yücel serbest bırakıldı. Özel uçakla Almanya’ya götürüldü.

Deniz Yücel serbest bırakıldıktan sonra yaptığı açıklamasında “Neden bir yıl önce tutuklandığımı, bir yıl önce rehin alındığımı bilmiyorum ve aynı şekilde neden bugün serbest bırakıldığımı da bilmiyorum. İddianameyi hâlâ almış değilim” dedi.

***************************************

Bu Kadar Yanlış Olur mu?

Die Welt’in Türkiye temsilcisi Deniz Yücel davasının içeriği ve mahkeme kararlarını tartışmıyorum. Deliller nedir ve yargılama sonucunda nasıl bir karar çıkar bilemeyiz. Konumuz bu değil.

Ancak meselenin siyasi boyutu, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı gibi açılardan değerlendirilmesini çok önemli ve gerekli buluyorum.

İçeride ve dışarıda, Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığını savunanlara karşı Anayasamızda devletimizi tarif eden iki hususun varlığını anlatmaya çalışırız dururuz.

“Türkiye BİR HUKUK DEVLETİDİR. Kuvvetler ayrılığı ilkesi esastır, Mahkemeler bağımsız ve tarafsızdır.”

Çünkü Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olduğu iddiasındayız.

***

Hatalar

Mahkemeleri Etkileme Açısından. Deniz Yücel’in Türkiye’de tutuklanması ile serbest kalmasına kadar gelen süreçte yapılanlara bakalım.

  • Önce Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye’de bağımsız ve adil yargılama yapan mahkemeler olduğunu söylemişti. Bu doğru bir hareket idi.

Ancak aynı açıklamada Mahkemenin vereceği kararı etkileyecek bir beyan ilave etmesi ve “bu tam bir ajan terörist” diyerek peşinen suçlu ilan etmesi yanlış idi.

En azından TC Anayasasının şu maddeleri bakımından doğru olamazdı.

MADDE  9. – Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.

MADDE 138. – Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.

***

Siyaset Boyutu

  • Almanya, Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesi için, Deniz Yücel de dâhil olmak üzere Türkiye’de siyasi gerekçelerle tutuklu bulunan altı Alman vatandaşının serbest bırakılmasını talep ediyordu.

Alman basınında yazılan bilgilere göre, “Deniz Yücel’in serbest bırakma kararının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından verildiği” kesinleşmiş görünüyor.

Daha önce de bir Alman bilişim uzmanı Türkiye’de casus diye tutuklanmıştı. O Alman vatandaşıydı. Almanya’nın eski Başbakanı gelmiş, Erdoğan’la görüşmüş ve görüşme sonrası serbest bırakılmıştı.

Şimdiki gibi “hukukun guguk olduğu”, yargı yerine siyasetin karar verdiği kanaati hâkim olmuştu.

  • Erdoğan ve AKP hükümetinin bu hatalarını muhalefetin eleştirmesi kaçınılmazdı.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Deniz Yücel’in tahliyesi için “Merkel ‘tak’ dedi bizimkiler ‘şak’ yerine getirdi” dedi.

CHP Manisa Milletvekili ve Grup Başkanvekili Özgür Özel, Deniz Yücel’in tutuklanmasının ve serbest bırakılmasının “Türkiye’de yargı bağımsızlığı olmadığının tescili olduğunu” öne sürdü. Bu olay “yargının hükümetten, saraydan talimat aldığını göstermektedir” dedi.

CHP’li Özel’in iddiası ürpertici: “Türkiye’de kimin hapse gireceğine Recep Tayyip Erdoğan karar veriyor; kimin hapisten çıkacağına Avrupa’nın liderleri karar veriyor.”

***

Hukuki Yanlışlar

Deniz Yücel’in bir seneden beri tutuklu olduğu halde iddianamenin yazılmamış ve hâkim karşısına çıkarılmamış olması Türkiye’nin bir ayıbıdır. Çünkü bu durum sadece Deniz Yücel için değil, benzer durumda olan, sayıları binlerle ifade edilen şüpheliler için geçerli bir uygulamadır.

Aylarca tutuklu kaldığı halde ne ile suçlandığını bilmeden yatanlar… Yıllarca tutuklu yargılandıktan sonra suçsuzluğu anlaşılanlar…

Tutuklamayı bir tedbir değil, bir tür yargısız cezalandırma yöntemi olarak kullanmak…

Bunlar bizim yargı sistemimizin ayıpları.

CHP’li Özgür Özel’in sorusu doğru bir sorudur. Hem de aynı durumdaki bütün mağdurlar adına da sorulmuş sayılmalıdır:

“Şimdi sormak lazım: Recep Tayyip Erdoğan, ‘Deniz Yücel’in elimde videosu var’ dedin, ortaya çıkmadı. ‘Ajan’ dedin, ‘terörist’ dedin, ortaya çıkmadı. Eğer bu dediklerin doğruysa Deniz Yücel nasıl serbest kaldı? Eğer doğru değilse bir senedir Deniz Yücel’i neden içeride tutuyorsun?”

***

Cumhurbaşkanının İtibarı

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Hiçbir surette iade olmayacak, ben bu makamda olduğum sürece asla” gibi çok kesin bir ifade ile açıklamasına rağmen, Deniz Yücel’in Almanya’ya gönderilmesi makamın itibarı açısından iyi olmadı.

Sadece Cumhurbaşkanlığı makamı değil, Erdoğan’ın vermeye çalıştığı “dünyaya meydan okuyan lider” imajı da yara aldı.

Gerçi yabancılar müzakereler sırasında “iç politikaya yönelik mesajlarımızı dikkate almayın” tavrına alışmışlardır.

Ancak Erdoğan’ın “Kasımpaşalı tavrına âşık” vatandaşlarımız hayal kırıklığına uğramış olabilirler.

 

 

.İlerleme ve Gerileme Sebepleri

0

Bu zaman ve zeminde hayat okulu bizleri kendimize getirecek şu dersi veriyor:

Avrupalılar fen ve bilimde o derece ileri gittiler ki, âdeta istikbal denen geleceğe uçarcasına yol aldılar. Ve almaktalar. Her gün ilerlemenin yeni bir basamağını geride bırakmaktalar.

Şaşkın bakışlarla onları seyretmek de bizlere düşüyor.

Bizlerin neden ve niçin böyle geri kaldığımızı da acı acı düşündürüyor. Başta biz olmak üzere İslâm ülkelerinin maddî bakımdan Ortaçağ seviyesinde kalışının sebeplerini, bir bir önümüze seriyor. Görüyor ve anlıyoruz ki, maddeten geri kalışımızda rol oynayan birinci sebep; yeisin / ümitsizliğin maalesef içimizde hayat bulup dirilmesidir.

Bunu yenmenin başta gelen çaresi “emel” sahibi olmaktır. Çünkü “Yeis; mâni-i her kemâldir.” / “Her türlü gelişmenin önündeki en büyük engel yeis yani ümitsizliktir.” Oysa “emel” sahibi olmak demek, Allah’ın rahmetinden ümidi kesmemek; aksine ona karşı kuvvetli bir ümit beslemektir.

Kaldı ki, hem bizim hem İslâm âleminin dünyada baş gösterecek saadet ve mutluluğunun şafağı sökmüştür. Doğmak üzeredir. Ve hatta doğmaktadır. Yirminci asrın ortalarında, artık İslâm âlemi büyük bir hızla kendine gelerek; aradaki mesafeyi kapatmak için büyük bir gayret sarfetmektedir.

Bu gayret ve çabalar -inşallah- boşa gitmeyecek; artık istikbal güneşi, yüzünü başta Türkiye olmak üzere İslâm âlemi üzerine çevirmiş bulunmaktadır.

Kesin olarak denmiştir ve biz de deriz ki: İstikbâl / gelecek yalnız ve yalnız İslamiyet’in olacak. Ve hâkim; Kur’an ve iman hakikatleri olacak. Demek ki parlak bir istikbâl ve gelecek Türk ve diğer İslâm ülkelerinin olacak.

Batı ve aynı kategoriye giren diğer ülkeleri ise, karışık bir mazi beklemektedir.

Çünkü İslâm hakikatleri; hem manen hem maddeten terakkî edip yükselmeye kabiliyetli olup, üstelik mükemmel bir istidatları vardır.

Manen ilerleme ve gelişme hususunda; gerçek olayları kaydeden tarih, hakikate en doğru şahittir. İşte tarih bize gösteriyor ki:

1904 Japon – Rus Savaşı’nda Rus’u mağlup eden Japon Başkumandanı Mareşal Nogi bir heyetle birlikte İstanbul’a gelmişti. (Haziran 1911 Resimli Mecmua Sayı:31)

İşte bu zatın söyledikleri; İslâmiyet’in hakkaniyet üzere ve adaletli oluşuna, yerinde ve çok güzel bir şekilde şahitlik ve tanıklık etmektedir:

İslâm hakikatinin kuvveti nispetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde Müslümanların medenileşerek ilerleyip yükseldiğini tarih yazıyor.

Müslümanların İslâm hakikatlerindeki zafiyetleri derecesinde, medeniyetten uzaklaştıklarını, gerilediklerini ve karmakarışık bir şekilde belâ, musibet ve mağlubiyetlere uğradıklarını tarih bize gösteriyor.

Diğer din mensupları ise, bunun tam tersi bir durum arzediyor.

Yâni, salâbet / sağlamlık ve taassuplarının zafiyeti / dinde gevşeklikleri nispetinde medenileşerek ilerleyip yükseldikleri meydanda.

Fakat dinlerine salâbet ve taassuplarının kuvveti / dinlerine sıkı bir şekilde bağlılıkları derecesinde ise, geriledikleri ve ihtilâllere maruz kaldıklarını tarih bize gösteriyor.

Nitekim şimdiye kadar, zaman böyle geçmiş.

Kaldı ki, Asr-ı Saadet’ten / Hz. Muhammed’in zamanından şimdiye kadar hiçbir tarih bize göstermiyor ki:

Bir Müslümanın aklî muhakemesi ile ve kesin deliller ile İslamiyet’e tercih etmekle, eski ve yeni ayrı bir dine girdiğini tarih göstermiyor.

Halkın delilsiz, taklidî bir surette başka dine girmesinin ise, bu meselede hiç önemi yok.

Dinsiz olmak da başka meseledir.

Oysa, bütün dinlerin tâbi ve mensupları ise, hatta en ziyade dinine taassup gösteren İngilizlerin ve eski Rusların; akıl muhakemeleri ile İslamiyet’e girdiklerini ve günden güne, bazı zamanlar takım takım, kesin bürhan ve kanıt ile İslamiyet’e geçtiklerini tarih bize bildiriyor.

 

 

Çocukların Yetişmesinde Ailenin Önemi

Çocuklar iyi ve fena huyları, anne babalarından alırlar. Türk Atasözü

Çocukların nasihatten çok, iyi örneğe ihtiyaçları vardır. (Joseph Joubert)

“Çocuğunuzu anlayabilmeniz için, onu kendine özgü gelişim biçimi içinde, bir bütün olarak görebilmeniz gerekir. Ana-babalık sanatı üzerine kurulan eğitsel felsefeyi iyice sindirin içinize. Çocuk yetiştirmek, güç ve karmaşık bir iştir. Ne var ki dünyanın mutluluk getiren, insana huzur veren en tatlı uğraşılardan da biridir. Bir ananın dünyaya sunacağı en önemli armağan, mutlu ve güvenli bir insan olarak yetiştirilmiş çocuklardır.” (Dr. Fitzhugh Dodson)

Anne, baba, çocuklar ve bazen de yakın akrabaların sıkı bir hayat birliği oluşturacak şekilde toplanıp birleştiği, biyolojik, psikolojik, hukuki, ahlaki, ekonomik, kültürel ve dinî bağlara dayalı en küçük sosyal birime aile denir(Günay, 1996, s.169).

Aile; içinde insan türünün üretildiği, toplumsallaşma sürecinin ilk ve en etkili biçimde yer aldığı, ana-babalar ile çocuklar arasında birincil ilişkilerin kurulduğu, ekonomik etkinliklerin yer aldığı bir toplumsal kurumdur(MEGEP,2006, S.19).

Toplumun temeli ailedir. Aileyi oluşturan bireylerin iyi olması toplumu, toplumun iyi olması da bireyi etkilemektedir. Anne ve babalara çocukları eğitme ve yönlendirme sorumluluğu düşmektedir. Çocuğun eğitiminde en önemli kurum ailedir(Aydın, 2003 s.157).

Mutluluğun kaynağı para ve teknoloji değildir. Mutluğun kaynağı huzurlu bir ailedir. Bizim kültürümüzde merhamet, şefkat ve hoşgörü vardır. Yapılan araştırmalarda toplumumuzda mutluluk oranı hala fazladır(Doğan, 2003).

Aile çocuğun topluma uyum sağlama aşamasındaki ilk basamaktır. Aile bireyleri ve çocuğun birbirleriyle olan etkileşimleri, çocuğun aile ve toplum içindeki yerini belirlemesinde önemli rol oynamaktadır(Ural, 2006, s.25).

Aile, çocuğun kişiliğinin biçimlenmesinde en önemli çevresel etkendir. Kişilik, çocuğun kendisine, çevresindeki insanlara ve dünyaya karşı tavırlarını belirleyen özelliklerin tümüdür, insanı diğer insanlardan ayıran duyuş, tutum ve davranış örüntülerini içeren ruhsal özellikleridir. Aile, çocuğu gözleyerek öğrenme için gerekli olan modelleri sağlar, bilgi ve beceriler aktarır ve deneyimler kazandırır (Kapusuzoğlu, 2006, s.220).

Aile; çocuğun gelişimini, toplumsal uyumunu ve başarısını etkileyen en önemli etkenlerden biridir. Çocuğun yaşamasında ve gelişiminde anne-baba kadar önemli olan başka bir etken söz konusu değildir.

Aile ortamındaki yakın, sıcak ve duyarlı ilişkiler aile bireyleri arasında güvenli bir bağ oluşmasını sağlar. Duyarlı ve ilgili ailede, çocuğun duygusal işaretleri doğru bir şekilde alınır; çocuğun istekleri ve bakış açısı önemsenir; çocuğun gereksinimleri uygun bir biçimde ve zamanında karşılanır.

Ailede şiddet, çatışma, geçimsizlik gibi kronik problemlerin yaşanması veya süreğen hastalıklar olması ise çocuk üzerinde yıkıcı etkiler yapar(MEB,OÖE P, 2013, s.12,13).

Anne-babalar çocuklarını yetiştirmek için ciddi zaman, emek ve enerji harcarlar. Duyarlı ve ilgili ailede, çocuğun duygusal işaretleri doğru bir şekilde alınır; çocuğun istekleri ve bakış açısı önemsenir; çocuğun gereksinimleri uygun bir biçimde ve zamanında karşılanır.

Çocuğun toplumsal ilişkilerde kendini güvende hissetmesi, gerekli becerileri kazanabilmesi aile üyeleri ile güvene dayalı sağlıklı ilişki kurabilmesinin bir sonucudur. Olumlu aile ilişkileri çocuğun olumlu toplumsal beklentiler geliştirmesini sağlar.

Böylece çocuk, diğer çocuklarla etkileşime daha rahat bir şekilde girer ve başka insanlarla girdiği etkileşimlerin olumlu ve ödüllendirici olması beklentisini taşır.

Çocuğun bedensel, ruhsal ve sosyal gelişimi sevgi dolu sıcak bir ortamda yetişmesine bağlıdır. Böyle bir ortamı sağlayacak ilk ve temel topluluk şüphesiz ailedir. Herkes, ailesinin bedensel özellikleri gibi, düşüncelerini, inançlarını, tutumlarını da taşır. Çünkü bütün bunları çoğu zaman bilinçsizce, ailenin hayatından, uygulamalarından alır(Bayraktar, 1995).

Sosyal uyum üzerine yapılan çalışmalar, ailenin çocuk üzerindeki ilk etkilerinin son derece önemli olduğunu göstermiştir. Anne-babanın ve ailenin diğer bireylerinin çocukla olan etkileşimi, çocuğun aile içindeki yerini belirlemektedir. Çocuğa yöneltilen davranış ve ona karşı takınılan tavır, ilk yaşantıların örülmesinde büyük önem taşımaktadır (Howard, 1991).

Uyumlu ilişkiler içinde, güvenli bir aile ortamında sevgi ve anlayışla büyüyen çocuk olgunlaşır, kişilik kazanır, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenir. Sevildikçe güven duygusu pekişir, desteklendikçe öz saygısı artar. Anlayış gördükçe hoşgörülü olmayı, sorumluluk aldıkça bağımsız davranmayı öğrenir(Şemin, 1973).

Sevgiyle kalın…

 

 

Hayalistan Krallığı

Yazımda anlatacağım olayların hiç birisinin gerçekle alakası yoktur, tamamen hayal ürünüdür. Zaten okuduğunuzda böyle saçmasapan olayların gerçek bir ülkede yaşatılamayacağını anlayacaksınız.

Ülkenin adı hayalistan, üç tarafı denizlerle çevrili cennet gibi bir vatan. Adına âşıklar, ozanlar destan yazmış hele içlerinde biri var ki, dört mısra ile nede güzel tanımlamış koca ülkeyi:

İçinden tanırım ben o elleri,

Onlar ki zahirde viran olurlar;

Ardıçlı dağları, çamlı belleri

Aşanlar şi’rine hayran oldular

Alpaslan adında yiğit bir Sultan ordularına dönerek: “Size öyle bir vatan aldım ki; ebediyen sizin olacaktır” Demiştir.

Aradan aylar yıllar asırlar geçmiş, üç kıtaya yayılan Hayalistan toprakları, azar azar kaybedilmeğe başlanmış. Tam o sırada yiğit bir Hakan çıkmış, bu toprakları tekrar vatan yapmış, çok cesur ve akıllı birisiymiş. Yedi düvel düşmanı yenip bu toprakları yurttaşlarına yurt edindirmiş. Yetinmemiş bununla kısa bir sürede uçak fabrikası yapmış dış ülkelere yapılan uçakların ihracatını gerçekleştirmiş. Vatandaşım çıplak gezmesin diye dokuma fabrikaları kurdurmuş.

Ama daha sonra gelen Krallar, onun kadar basiretli ve iyi yönetici olamamışlar. Hele en son birisi gelmiş ki, kendisinden öncekilere binlerce kez rahmet okutmuş.

Hayalistan Milleti, ordusunu çok severmiş “Ordu Millet el ele“! Sözü, bu milletin ordusuna verdiği değeri ne güzel ifade ediyor. Ama gelin görün ki, bu yeni gelen Kral, ordusunu hiç sevmezmiş. Etrafındaki soytarı sürüsü askerine hakaret eder sesini çıkarmaz, yabancı devlet askerleri kendi askerlerini pusuya düşürüp başına çuval geçirir işi pişkinliğe vurur gene de duymazlıktan gelirmiş. İş bununla kalsa yine iyi:

Devletin bütün kadrolarını mollalarla doldurmuş, kendilerine hak etmedikleri makam ve mevkiler verilmiş. Zaten mollalarda kendisi gibi askeri sevmezlermiş.

Geldikleri makamlarda ilk iş olarak, askerler hakkında öyle sinsi planlar, öyle kumpaslar kurmuşlar ki düşman başına. Akla hayale gelmeyen uyduruk suçlamalarla binlerce vatanını seven subayı zindanlara atmışlar.

Neler olup bittiğini soranlara da Kral: “Ben bu davanın savcısıyım” cevabını verirmiş.

Hayalistan’da rüşvet hırsızlık o kadar yaygınlaşmış ki; sadrazam’ın, nazırlar ve vezirlerin veledlerinin yatak odalarından kasalar dolusu paralar çıkmış. Ama Kral, o kadar mahirmiş ki, her türlü hırsızlık ve yolsuzluğun üzerini ustalıkla örtmesini bilirmiş.

Kral’ın üstün bir meziyeti daha varmış, öncelerden kendi işledikleri suçlarla döner, kendisine kaşı çıkan muhaliflerini suçlarmış.

Yani anlayacağınız bizim Kral, her türlü kötü ve çirkin işlerin ustasıymış vesselam.

Kalın sağlıcakla.