16.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 638

Hiç kimsenin ayak izini takip etmeyen Prof. Dr. NİYAZİ KAHVECİ’den Sıra Dışı İfadeler:

Herkesin sattığı ve herkesin satın aldığı ama hiç kimsenin kullanmadığı tek şey var günümüzde; o da dindir.

Oğuz Çetinoğlu: Dindar‘, ‘mütedeyyin‘, ‘imanlı-inançlı‘, ‘namazında-niyazında‘, ‘takva ehli‘, ‘ehl-i sünnet‘… ve diğer isimlendirmeler… Hepsi, ‘muhafazakâr‘ çatısı altında toplanabilecek kavramlar. Ancak, Türkiye’mizde kavramlarla çok oynanıyor. Kavramların içi boşaltılıyor. Ya boş bırakılıyor veya farklı mânâlara gelebilecek kelimelerle dolduruluyor. Muhafazakârlık kavramı, bunlardan biri. Muhafazakârlık kavramını siz nasıl yorumluyorsunuz?

Prof. Dr. Niyazi Kahveci: Çağımızda insanları mümin ve kâfir diye ayırmak çağ dışılıktır. Günümüzde dine, mezhebe, etnisiteye dayalı yargılamalar ve değerlendirmeler yapmak da çağdışı kalındığının göstergesidir. Dinler, temelinde, etnisiteye olmasa da, kendi dinine dayalı mümin ve kâfir ayrımı üzerine kuruludurlar. Bunlar da artık çağdışıdır. Hem bu çağ dışılığı sürdüreceksiniz, bunun muhafazakârlığını yapacaksınız hem de çağdaş olduğunuzu iddia edeceksiniz. Hem de insanlık bize neden değer vermiyor diye şikâyet edeceksiniz. Bu durum, sosyal şizofrenik bir hastalıktır. İki arada bir derede kalmışların problemidir.

Türkiye’nin düşünürleri olmadığı için bütün kavramlarının içi boştur. Kavramları sadece nominal1 yani isim olarak, yani sadece kaporta olarak vardır. Motor olarak, yani fikir olarak yoktur.

Muhafazakârlık, mevcudu korumaktır. Çağımızda geçmişin sistemlerini korumak, çağdışı kalmaktır.

Günümüz, her alanda geçmişten çok farklılaşmıştır. Geçmişte suç olmayan pek çok eylem bugün suç kapsamına alınmıştır. Mesela tâciz, dövmek ve şiddet… Bunlar geçmişte suç değildi ama bugün suç. Geçmişte bu fiiller işleniyordu ama suç olmadıkları için kamuoyunun gündemine gelmiyordu. Şimdi geçmişin muhafazakârı olmak demek, bu yanlışların muhafazakârı olmak mı demektir?

Çetinoğlu: Farklı bir yaklaşım… Üzerinde çok konuşmak gerek…

‘Suç ve kötü fiiller’ dediniz. Meseleyi oradan irdelersek belki ortaya bir şeyler çıkabilir…

Prof. Kahveci: Bütün suç ve kötü olan fiiller insanın animal2 yapısından kaynaklanır. Bunlar, insanın hümünal3 yapısına göre kötüdürler. İnsanlık, birkaç asır önce hümanizm diye bir aşama geçirdi. Bunun sonucu insan hakları diye bir kavram üretti. Dolayısıyla bu aşamalardan önce insancıllığın çapı ile günümüzde insancıl olmanın çapı değişti. Geçmişte hümünallik daha dar çaplı idi şimdi daha genişledi. İşte bu konuda çağdaş hümünalliğe ulaşamayan insan, geçmişe göre hümünal olsa da günümüze göre animal sayılıyor. Hümünallikte çağdaşlaşmak gerekiyor. Bu da anlatarak doğal duygulara hitap ederek değil, insanların zihinlerini işlemekle olur.

Çetinoğlu: İlk defa seslendiriliyor olmamakla birlikte henüz topluma mal edilememiş düşünceler. İnşallah topluma kabul edilmesi süreci uzun olmaz. Peki Efendim, ‘muhafazakârlık‘ kavramına dönersek…

Prof. Kahveci: Muhafazakârlık genelde belâ bir kavramdır. Özelde ise Türkiye için daha büyük belâdır. Gelişmenin ve ilerlemenin önündeki en büyük engeldir. Muhafazakârlığı, 19. asırda İngilizler icat etmiştir. Kendilerine yabancı gördüklerinden dolayı çağımıza bir reaksiyon olarak, çağımız öncesi düşünüş biçimi olan dine dayalı düşünmeyi ve onun ürünlerini korumak isteyen ve çağdaşlaşmak istemeyenlerin icadıdır. İngilizlerin yeniye reaksiyonu, yeniliğin Batı’nın ürünü olmadığını, onlara da yabancı olduğunu gösterir. Hakikaten yeniçağ, Batı’nın değil, hasbelkader orada yaşamış filozofların ürünüdür.

Çetinoğlu: Dünya ölçeğinde, ‘muhafazakârlık‘ denildiğinde İngilizler akla gelir. Muhafazakârlık İngilizler için de ‘belâ bir kavram‘ mı?

Prof. Kahveci: İngiliz muhafazakârlığının sistematik ve tutarlı bir felsefesi vardır. Çünkü onların filozofları mevcuttur. Ama Türkiye’deki muhâfazakârların hiçbir felsefesi yoktur. Her alanda olduğu gibi, bu konunun sâdece adını kopyalamıştır. İçeriği yoktur. Değişmemenin kavramı olarak kullanılmaktadır. Bugün İngilizler, çağımıza adapte olmuşlar ve ‘çağdaşlaşma’nın ve ‘değişme’nin muhafazakârı olmuşlardır. Bizler ise ‘değişmeme’nin muhafazakârlığını yapıyoruz.

Çetinoğlu: Sözlük, lügat ve ansiklopedilere bakarak bir değerlendirme yaparsak öyle. İzninizle okuyucularımız için bir açıklama yapmak istiyorum: Kelimenin aslı olan conservatif‘e karşılık bulunan muhâfazakâr kelimesi ile kast edilen ve bir takım çevreler tarafından içi boşaltılmadan önce; ‘millî, mânevî değerlere, eserlere, âdet ve geleneklere bağlı olan ve bu değerleri koruyan ve geliştirmeye çalışan düşünce‘ mânâsında kullanılıyordu. Bu değerleri koruyan insanlara da ‘muhafazakâr‘ deniliyordu. Bu değerleri ret edenler, muhafazakâr kelimesini kullanmamışlar, ‘tutucu‘, ‘gerici‘ ve ‘yobaz‘ gibi kelimelerini tercih ederek aynı zamanda muhafazakârlara hakaret de etmişlerdir.

Yeniliklere ayak uyduramayanlara da ‘muhafazakâr‘ denilmesi, o mânâyı karşılayacak bir kelime bulunmamış olmasından ileri gelmektedir. Türk Dil Kurumu’nun Türkçemizin başına musallat ettiği bir problemdir.

Biz Türkler de dilimizdeki kavramları, evimizdeki kavanozlar gibi, gerektiğinde şeker, gerektiğinde tuz koymak için kullanmasak… sizin çok yerinde kullandığınız ifâdeyle ‘tutarlı bir felsefemiz‘, yine sizin ifâdenizle ‘filozflarımız‘ olsaydı, bu işler başımıza gelmezdi. Tâbîidir ki bu meseleyi, düşünce adamlarımızla da tartışmak gerek. Burada onların gıyabında konuşmamış olmak için söylemek ihtiyacını hissettim.

Devam buyurur musunuz Hocam!

Prof. Kahveci: Şimdi, çağımız öncesine ait fikirlerinin muhâfazâkarı olmak bu çağda problemdir. İçinde bulunulan çağda, önceki çağlarda kalmaya ‘anakronizm4 denir. Bunun sonucu olarak çatışmalı ve çelişkili olmak, antinomi5, oksimoronluk6, paradoks7 kaçınılmazdır. Sonuçta çağına adapte olamayanların, ayıklanıp gitmeleri insanlık târihinin târihî teamülüdür.

Çetinoğlu: Geleneğin direnmesi‘ diye bir kavramdan bahsediliyor…

Prof. Kahveci: Sosyal psikoloji, genelde bütün toplumların değişmeyi sevmedikleri tespitini yapar. Özelde Türk toplumu değişimi hiç sevmemektedir. Bedenle özellikle çağımızda çok zor olan düşünme ile yapılmasından dolayı fikrî değişimi hiç sevmemektedir. Türkiye’nin geleneklerinden alacağı ve bugün yaşatacağı değerler vardır. Bunların en önemlisi aile bağlarıdır. Bunları korumak gerekir. Gerçi bu değerler çağımız insanlık felsefesinde daha gelişmiş biçimde vardır. O nedenle bu değerlerin teorisi, paradigması8 ve parametreleri9, pratiği ve öğretim sistemi mutlaka çağdaş metotlarla ve içeriklerle yapılmak mecburiyeti vardır. İşte bunları yapabilecek çağdaş metotları iyi öğrenmemiz gerekiyor.

Çetinoğlu: Muhafazakârlığın ne olduğu hususunda umumun ittifak edeceği, genel geçer bir hüküm oluşturulamamışken bir de ‘yeni muhafazakârlık‘ kavramı ortaya atıldı. İslâm’ın hoşgörüsü istismar ediliyor olmalı. Bu istismarın sebebiyet vereceği zararlar nelerdir, nasıl önlenebilir?

Prof. Kahveci: Çağımızda dine dayalı oluşumlar yapmak çağdışı kalmıştır. Bu sebeple ‘İslam’ın hoşgörüsü‘ adıyla bir dinî hoşgörüye yer yoktur.

18. asırdan sonra insanlık, tamamen yeni bir faza ve aşamaya geçmiştir. Her şeyden önce bu yeni aşamanın değerlerini, kurumlarını, kuramlarını, paradigmalarını8, sistemlerini iyice öğrenmek gerekir. Bunların en temel değişimi, merkezî kaynak referanstadır. Daha önce din ve tanrı, merkezî kaynak referans iken şimdi ‘Beşerî sistematik akıl’ referans olmuştur. Artık bütün insanlık hayatı, sevsek de sevmesek de, bunun ürünleri üzerinde dönmektedir. Bunları daha önce yazılan kitaplarda bulmak mümkün değildir. Bu kitaplara, Mukaddes Kitaplar da dâhildir. Çünkü Mukaddes Kitaplar, geldikleri dönemlerde var olan fikir ve bilgi malzemesini kullanmışlar, gelecekte icat edileceklerin hiçbirini kullanmamışlardır. Geldikleri dönemdeki insanların algı düzeylerini esas almışlardır. Mesela Kuran şöyle der: ‘Andolsun biz Kuran’ı, düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?‘ (Kamer, 32.)

Nitekim bütün dinler, mümin ve kâfir şeklinde insanları dine dayalı olarak bölerler. Daha başından ayrımcılık yaparlar. Halbuki çağımızda ise dine, etnisiteye, mezhebe, ideolojiye, sosyal ve ekonomik sınıfa dayalı ayrımcılık yasaktır. Sâdece ‘insan’ olma kriteri üzerinde her alanda herkese geçerli sistemler vardır. O sebeple dinlerin sistemleri mahallî ve gruplara dayalıdır. Çağımızın sistemleri ise enternasyonaldir. Hukuk da, siyaset de, ahlak da böyledir.

Çetinoğlu: Yeni muhafazakârlık‘  kavramı…

Prof. Kahveci: Yeni muhafazakârlığın ne olduğunu anlayabilmek için sosyal alanda egemen olan kolektif davranış biçimine bakmak gerekir. Fenomenden10 numeni11 çıkarmak mümkündür. Görünen şudur; haksız kazanççılık, kavga-dövüş, şiddet, tâciz, yalan, dolan… İşte Türkiye’de yeni muhafazakârlık budur.

Bir toplum düşünün ki; yalan söyleyeni, dolandıranı ayıplamıyor ve dışlamıyor. Kişinin güçlü olup olmadığına ve ondan bir çıkar elde edebilmesine bakıyor. Güçlülerin gücü yanlış yolla elde edip etmediğine bakmıyor. Yolsuzluk yapan yöneticiyi istifa ettirmiyor. Ama Batı’da, şahıslar olmasa da, toplum dürüstlüğün muhafazakârı olduğundan dolayı yolsuzluk yapan, yalan söyleyen yöneticiyi istifa ettiriyor. Çünkü orada toplum, sosyal ahlakın muhafazakârıdır.

Türkiye’de ‘yeni muhafazakârlık‘ kavramının içi,  eski muhafazakârlık gibi boştur, sloganiktir. Fakat yeni muhafazakârlıktan şunu okuyabiliyoruz; çağdaşlaşmak isteniyor ama bu çağda nasıl yaşayacağı bilinmiyor. Bilinmez, çünkü bunların paradigmalarını8, parametrelerini9 ancak düşünürler çizebilir. Bu ülkenin bir tane düşünürü yoktur, çünkü yetiştirmiyor. Bu ülke teorisyen değil, her alanda teknisyen ve pratisyen yetiştiriyor.

Çetinoğlu: Bir de ‘Ilımlı Müslüman‘ kavramından bahsediliyor. ‘Ilımlı Müslüman‘ ne menem bir şeydir?

Prof. Kahveci:Ilımlı Müslüman‘ kavramı çok yanlış bir kavramdır. Bu, ‘ılık‘ veya ‘cıvık Müslüman‘ çağrışımına yol açıyor. Bunun yerine ‘Çağdaş Müslüman’ demek gerekir. Çağdaş Müslüman, çağımız insanlık çizgisinin dine çizdiği işlev alanı içerisinde dindar olmaktır. Bunu Aydınlanma Çağı felsefesi ortaya koymuştur. Ve bunu ülkemize Atatürk getirmiştir ve bu fonksiyonu Diyanet İşleri Başkanlığı’na vermiştir. Dini, bu alanların dışına taşırmak hem uygulanması imkânsız hem de çağdışında kalmayı getirir.

Çetinoğlu: Ilımlı Müslüman‘ tamam da, ‘Çağdaş Müslüman‘ kavramı ayrı bir röportajın mevzuu olmalı. ‘Çağımız insanlık çizgisi, dine işlev alanı‘ belirleyebilir mi? O da büyük mesele… Din, dünyevî işlerle ilgilenmemeli‘ mi diyorsunuz?

Prof. Kahveci: Dinlerin dünyevî alanlarla ilgili çözümlemeleri 18. asırda sona ermiştir. Ayrıca 18. asra kadar dine yüklenen dünyevî fonksiyonların hemen hepsi dinden alınmış, başka kurumlara verilmiştir. Mesela hukuk, eğitim, ekonomi, siyaset, sosyal ilişkiler hatta ahlak bile dinden alınmıştır. O sebeple bu konuların uzmanları ve kurumları vardır. Din adamları bu konuların uzmanları değillerdir. Bu yüzden dinin namaz kıldırmak gibi sadece pratisyenliğini yapanlara bu alanlar verilemez. Üstelik Diyânet İşleri Başkanlığı bile insanlığın günlük hayatında kullandığı alanların hiç birinde uzman değildir. Sanal bir din halka dayatarak varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Böyle bir din, dinin kendisinde bile mevcut değildir.

Çetinoğılu: Siz herhalde başka bir dinden bahsediyorsunuz. İslâmiyet’le ilgili bir iddia: ‘insanlarımız İslamiyet’ten uzaklaşıyor.’ Bu iddiadan, İslamiyet kavramının da içinin boşaltıldığı neticesini çıkarmak mümkün mü? Ne dersiniz?

Prof. Kahveci: Ülkemizin sosyal kimliği yoktur. Ülkemiz kimlik arayışındadır. Sosyal kimlikler toplumların düşünme işlemi ile ürettikleri özgün fikirlerle üretilir. Türkiye’nin düşünme tarağında bezi olmadığı için kimliğini hep başkalarının fikrî ürünleriyle edinmeye çalışmıştır. Üreticisi Tanrı da olsa dinî fikirler başkasının ürünüdür. Dinî fikirlerle kimlik edinilemez. Şimdi kimliksiz toplum kendisine kimlik arıyor. Bulamıyor. Çünkü üretemiyor. ‘Dinden din olur, kimlik olmaz.’

Şimdi bu açıdan bakınca ülkemizdeki muhafazakârlığın neyin muhafazakârlığı olduğu ortaya çıkıyor. İçi boş olan bir nominal1 muhafazakârlıktır bu.

Kimlik üretmediği için dine nominal kimlik olarak sarılıyor. Ama içini fikirlerle dolduramıyor. İşte buna muhafazakârlık deniyor. Fakat bu dinî kimlik muhafazakârlığı insanların çağdaş dünyevî ihtiyaçlarını karşılayamadığı için İslam’ın dünyevî söylemlerinden uzaklaşıyor ve onları uygulamıyor.

Çetinoğlu: ‘Gönderilen İslam‘ ile ‘uydurulan İslam‘ arasındaki tercihin, indirilenden yana olması için yeterli ölçüde başarılı olamadığımız söylenebilir mi? Söylenebilirse, nerede yanlış yapılıyor?

Prof: Kahveci: Her şeyden önce biz İslam’ın temel kaynağı olan Kuran’ın hedefinin ve karakterinin ne olduğunu bilmiyoruz. İslam târihi boyunca ve de günümüzde bilimlerin ve felsefenin ulaştığı düzeyle analitik12 olarak ele alarak Kuran üzerinde böyle bir çalışma yapmadık. Ben nâçizâne böyle bir çalışmayı yaptım ama henüz yayınlamadım. Bu konuyu bilmedikçe biz indirilen Kur’an-ı Kerim’e değil, kendimize göre yorumladığımız Kuran’a inanmaya devam ederiz ve hem onu uygulayamayız hem de bin beş yüz yıldır yaşadığımız bu antinomiden4 kurtulamayız. Ayrıca çağımızı yakalayamayız. Çağımızda çağlar da çok çabuk yavru vermektedir. Birine adapte olmadan bir yenisi geliyor.

Prof. Dr. NİYAZİ KAHVECİ

Trabzon’a bağlı Köprübaşı ilçesinin tanınmış bir köyü olan Yılmazlar Köyünde doğdu. İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde büyüdü.

 

Amcaoğlu olan Adnan Kahveci, Merhum Vali Recep Yazıcıoğlu ve Diyanet İşleri Başkanlığı, YÖK üyeliği, milletvekilliği gibi sıfatları bulunan, Devlet Bakanlığı yapan Mustafa Sait Yazıcıoğlu da bu köydendir ve akrabadırlar.

 

Niyazi Kahveci İlk ve ortaokulu İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde okuduktan sonra Fatih İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. İhtisasını Haseki Eğitim Merkezi’nde yaptı.

 

İngiltere Manchester Üniversitesi Sosyal İlimler Fakültesi Felsefe dalında master ve doktora yaptı. TC Londra Büyükelçiliğinde diplomatik görevde bulundu. Öğretim üyesi olarak Kırşehir Ahi Evran ve Adıyaman üniversitelerinde çalıştı. Kırşehir’de İktisâdî ve İdârî İlimler Fakültesi’nde Dekan Yardımcısı, Adıyaman Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi’nde Dekan ve Rektör Yardımcılığı yaptı. Hâlen Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak akademik hayatını devam ettirmektedir.

 

Meslek hayatı boyunca verdiği dersler: İnsan ve Toplum Bilimleri, Milletlerarası İlişkiler, Felsefe, Sağlık Sosyolojisi, Ekonomi, Eğitim Felsefesi, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, Sosyoloji, Siyâset Bilimi, Siyâsî Düşünceler Târihi, Milletlerarası Politikada Din, Toplumsal Yapılar ve Târihî Dönüşümler, Din Sosyolojisi, Ahlak Sosyolojisi, Gençlik Sosyolojisi, Bilgi Sosyolojisi.

 

Millî ve milletlerarası bilgi şölenlerinde sunulmuş çok sayıda Türkçe ve İngilizce tebliği ve ilmî makaleleri bulunan Prof. Kahveci’nin kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden bâzıları: *Mutezile ile Şi’a Arasında Siyasal Tartışma, *Tevrat’ta Sosyal Düşünce, Tevrat’ta Siyasal Düşünce, *İslam Siyâset Düşüncesi, *İniş Sırası ve Sebeplerine Göre Kur’ân-ı Kerim Tercümesi, *Kuran’ın İngilizce Tercümesi, *Çağımızda Türkiye, *Düşün ve Bilim Alanları.

 

LÜGATÇE:

1Nominal: Gerçekte öyle olmadığı hâlde öyleymiş gibi kabul edilen, itibarî. Geçerli olan.

2Animal: Hayvanlara ait, hayvanî.

3Hümünal: İnsanlara ait, insânî

4anakronizm: Olay târihinde yanılma.

5Antinomi: Çatışkı. Hukukun veya kanunların kendi aralarındaki çelişkili durumu

6Oksimoronluk: Birbiriyle çelişen veya tamamen zıt iki kavramın bir arada kullanılması

7Paradoks: Alışılagelen fikirlere aykırı olan düşünce

8Paradigma: Değerler dizisi

9Parametre: Değişken. Özel bir durum için târif edilmiş değişebilir bir nicelik.

10Fenomen: Felsefede somut, algılanabilir ve denenebilir olay ve nesne demektir.  Halk arasında ilgi çeken veya çekebilecek nitelikte olan her türlü iş veya hâdise.

11Numen: Bilginin imkânı veya imkânsızlığına yönelik düşünceler çerçevesinde, nesnenin görüntüsünün ardındaki gerçek özünü tanımlama gayreti.  Fenomen zıddı olup, varoluşla ilgili özü ifade eder.

12 analitik: Tahlille alâkalı

 

 

Patagonya’da Yaşamanın Dayanılmaz Hafifliği!

Ben uzun zamandır hepinizin merak ettiği Patagonya’da yaşıyorum. Hani bazen konuşurken “oğlum sen Patagonya’da mı, yaşıyorsun?” diye denilen yerde!

 

Çok konuşuruz Patagonya’yı, çok söyleriz ama tahminim o dur ki, birçoğumuz buranın nerede olduğunu bile bilmeyiz. Bilmeyiz ama yine de, bir Patagonya der geçeriz…

 

Patagonya, Güney Amerika’nın Arjantin ile Şili tarafından paylaşılan güney bölgesindeki uçsuz bucaksız coğrafyaya verilen isim. El değmemiş doğası ile Patagonya; yeryüzünde cenneti yaşayabileceğiniz birkaç yerden biridir.

 

Patagonya’nın yüzölçümü yaklaşık olarak 1.5 Türkiye’ye denk geliyor. Nüfus yoğunluğu ise çok düşük, kilometrekareye ikiden az insan düşüyor. Bu, eğer görmek istemiyorsanız günlerce hiçbir insan görmeden, dünyadaki tek kişi sizmişsiniz gibi yaşayabileceğiniz anlamına geliyor. Hatta bazı günler görmek isteseniz de kimseyi göremeyebiliyorsunuz…

 

Ancak her şey tahmin edemeyeceğiniz kadar yolunda!

 

Eğitim süper! Devlet okulları parasız ve kaliteli… Özel okul falan yok, binlerce liranız cebinizde kalıyor… Zaten daha çocuk doğar doğmaz sosyal devletin gereği olarak ailelere yardım başlıyor. Çalışan annelere kreş ve anaokulu desteği var.

 

Eğitim planlı, herkes kabiliyetine göre okuyor. Ülke ekonomisi öyle yapılanmış ki, işsizlik diye bir şey yok! Okulunu bitiren hemen işini buluyor. Hem de insanca geçinebileceği bir paraya!

 

Rantçı yerel belediyecilik anlayışı burada yok. Rantın ne demek olduğu da bilinmiyor.

 

Gittiğimde rant dedim, rüşvet dedim, adam kayırma ve yolsuzluk dedim anlamadılar, aval aval suratıma baktılar.

 

Burada emek ve fikir hırsızlığı da yok. Sermayedarlar halka karşı son derece anlayışlı ve adaletli. Çalışanlar ezilmiyor.

 

Terör falan da buralarda kol gezmiyor. Türkiye ve etrafında olan ve adına “terör” denilen olayları bana sorup duruyorlar. Herkesin temel ilkesi; birinin hakkının bittiği yerde diğerinin hakkının başladığının farkında olmaları.

 

Hem siz Patagonya’nın adını uluslararası bir tartışmada hiç duydunuz mu? Komşular ve tüm dünya ile “sıfır sorun”!

 

Yargı son derece objektif. Hâkim ve savcılar ülkenin en saygın kişileri. Onları sokakta görenler inanılmaz hürmet ediyorlar. Boşa hapise atılıp sonra da kusura bakma denilen vatandaşları da yok…

 

Siyasetçiler de, keza öyle çünkü tek amaçları ülkeye ve topluma hizmet etmek. Göreve bir toplu iğne ile gelip bütün Patagonya’yı ele geçirmek gibi bir amaçları yok. Bu konuları anlamıyorlar zaten. Ben de bazen bunlar zekâ geriliğine mi, düçar oldular diye derin derin düşünüyorum.

 

Karun diyorsun bilmiyorlar, firavun diyorsun bilmiyorlar, tek adam diyorsun anlamıyorlar! Olsa olsa eğitim sisteminde bir aksaklık var diye düşünüyorum çünkü bu hususta bir yönleri cehalet içeriyor…

 

Milli gelir çok yüksek. Adaletli ve eşit bir şekilde dağıtılıyor. Kimse istatistiki rakamları şişirmiyor veya eksiltmiyor.

 

Asayiş son derece kontrol altında. Sokaklarda kavga yok, kadın cinayetleri yok, çocuklara cinsel istismar yok! Ne bileyim işte yok böyle şeyler!

 

Kimse dilenmiyor. Ben asgari ücrete geçinip gidiyorum hem de kira da oturuyorum. Açlık ve yoksulluk bilinmiyor bile… Kraliçe’nin veya Evangelistlerin uşaklığını yapan cemaat, tarikat, şeyh ve mürid bozuntuları da, yok burada!

 

Patagonya’ya benim gibi bunalım adamlar dışında sürü ile gelen insan göçleri de yok. Belki mevsimine göre kuşlar ya da leylekler geliyordur.

 

İnsanlar siyaset yapsın, bunun için partiler kursun diye iktidar tarafından teşvik ediliyor hatta destekleniyor. Malum siyaset zor zenaat…

 

Ülkenin dış borcu yok. Yeterli zenginlikler mevcut. Anlayacağınız çar çur yok. Büyük bir tasarruf var.

 

Of be kardeşim, yazarken bile sıkıldım bunlardan. Patagonya’da şöyle bir ağız tadı ile yaşayamıyoruz. Onun için Patagonya’da yaşamanın dayanılmaz hafifliği içindeyim. Öyle birbirinize “Patagonya’da mı, yaşıyorsun?” diye soracağınıza atlayın gelin Patagonya’ya… Görün halimizi!

 

 

Sırtından Bıçaklanan Türkiye

0

Avrupa, Asya hatta Afrika arasında çok önemli ve çok hayatî bir konumda olan Türkiye; çok yönlü bir baskı altında çıkış yolu aramakta. Bugün Türkiye; ne Doğusundan, ne Batısından, ne Güneyinden, ne de Kuzeyinden emin değildir. Niyeti bozuk devletlerle kuşatılmış durumdadır.

Ne Denizinden, ne Karasından, ne de Havasından gelecek tehlikelere karşı güvende değildir.

Zira “Bin dost az, bir düşman çoktur.” Çünkü bir düşmanın yapacağı hainlikleri bin dost önleyemez. Niçin? Gizlice, sinsice, dostlardan habersiz ve belirsiz bir zamanda yapılacağı, için…

Ne yazık ki, güya müttefikimiz ve güya dostlarımız sayılan ABD, İngiltere, Fransa, Hollanda, Almanya, İsrail, -hatta dost gözükmesine rağmen- Rusya gibi devletler Türkiye’yi sırtından bıçaklıyorlar.

Üstelik bu işin gizlisi saklısı da yok. Bu ihaneti, bu düşmanlığı, bu alçaklığı; alenen, açıkça ve göstere göstere yapıyorlar!

Türkiye de bunlara karşı, haklı olarak veryansın ediyor. Bütün bunların ne dostluğa, ne müttefikliğe sığmadığını her vesile ile söyleyip duruyor.

Fakat yine de Batı bildiğini okuyor. Nuh diyor Peygamber demiyor. Yapacağını yapıyor. Tenkitlere hiç aldırış etmiyor.

Türkiye ise bu kaşarlanmış aleyhimizdeki siyaset olgusunu; biraz da hayret ve şaşkınlıkla izliyor ve haklı olarak küplere biniyor.

Türkiye’mizin yanılgısı şu: “Hüsnü zan, ademi itimat.” / “Herkes hakkında güzel düşünmeli fakat körü körüne kimseye güvenmemeli, asla tedbiri elden bırakmamalı.” düstur, prensip ve ilkesini ihmal edip hafife alıyor. Bu yüzden sonucu, bir türlü hazmedip kabullenemiyor.

Acı bir gerçektir ama Batı devletlerinin resmiyetinde, bizim anladığımız şekilde bir fazilet anlayışı yoktur.

Bizce “Hak deyince akan sular durur.” Onlar için ise sadece kendi menfaat, çıkar ve yararları söz konusudur. Üstelik menfaat ve yararlarını elde etmek için -onlarca- her şey mübahtır.

Bu uğurda yapamayacakları ve yapmayacakları ihanet, yalancılık ve iftira yoktur. Asar da, keser de, yakar da, yıkar da. Menfaati için hiçbir engel tanımaz.

Zorbalık gerekiyorsa zorbalık, yalan gerekiyorsa yalancılık, iftira gerekiyorsa iftira. Velhasıl Batı ve onlar gibi devletler için “Gaye için her şey mübahtır.” Yani Makyavelci bir bakışı; her şey için geçerli bir metod ve usul olarak görmüş ve görmektedirler.

Bu bakımdan Batı devletleri, Avrupa devletleri -kendi açılarından- haklıdırlar. Onlardan aksini beklemek; yani doğruluk beklemek yanlıştır. Abestir.

Dikkat! Onlar; Hak, haklılık ve doğruluk içindedir demiyorum. Haklıdır ve doğrudurlar da demiyorum. Kendi menfaatlerini gözettikleri ve bunun için her yolu geçerli saydıkları için, bu menfaat yollarında her şeyi doğru buldukları için -kendi açılarından- haklıdırlar.

Yoksa zatında yani işin aslında haklı değildirler.

Dikkat! Hak katında, Adalet huzurunda, İnsanlık gözünde; asla ve kat’a haklı değildirler. Doğru hiç değildirler.

“Es-Sebebü ke’l-fail.” / “Sebep olan yapan gibidir.”

Sırrınca yapılan her türlü zulümden, her türlü katliamlardan, çeşit çeşit zorbalıklardan; tüm Batı devlet ve hükümetleri sorumludur.

Hiçbir mazeret ve özürleri olamaz.

Bu durumda Batı ülkelerinin Türkiye aleyhinde olmalarını, Türkiye’ye düşmanlık beslemelerini, her türlü sahte görüntü sunmalarını, inanmadıkları lâflar etmelerini çok görmemeliyiz.

Karanlığa küfür edeceğimize, ışık yakmaya bakmamız; onları bu durumdan vazgeçirecek, onlara engel olacak, onları caydıracak, onları kendine getirecek politikalar üretmenin yollarını aramamız gerekir.

Kısaca demek lâzımsa, onların yolunu kesecek stratejiler üretmeliyiz.

 

 

Dördüncü Sanayi Devrimi Üzerimize Gelen Kasırga mıdır?

Adalet eski Bakanı İsmail Müftüoğlu’nun başkanlığını yaptığı İstanbul Platformu  her ayın ikinci salı akşamı Çengelköy Yakamoz’da toplanarak  değişik sektörlerdeki aydınlarımızı bir araya getirir.  Her ay yeni bir konuk ve konu ile platform üyelerinin eleştirel düşüncelerine kapı aralarlar. Özellikle de konuşmacıya yöneltilen sorular ile arka plandaki bilgiler de gün yüzüne çıkartılmaya çalışılır.  Demokratik bir düzenleme İstanbul platformu. İyi bir düşünce akademisi, fikir alış verişi mektebi. Her görüş açıklanabilir, tartışılır. Katılımcılar herhangi bir görüşe uyup uymamakta özgürdürler.

Son toplantı alışılmışın dışında bir etkinlikti. Marmara Üniversitesi bir önceki Rektörü Prof. Dr. Zafer Gül konuktu; uzmanlığı olduğu sahada Dördüncü Sanayi Devrimini anlattı. Bazılarımız için  konu belki de aşırı sıkıcı ve usandırıcıydı. Çünkü baktım bazı konuklar bir müddet sonra akılı telefonlarıyla meşgul olmaya başladılar.  Bazılarımız tarifsiz bir keyif aldı.  Ben de onlardan biriydim. Kendime göre notlar tuttum.

Yakamoz’un hizmeti, ikramı ve servisi bu toplantılarda öyle fazla yıldız almaz ama merkezi, platonik ve romantik bir mekan. Platformun Adapazarı, Kocaeli, Beylikdüzü, Silivri’ye kadar olan alandan üyeleri var. İstanbul’u yönetenlerin İstanbul trafiğini felç ettikleri düşünülürse herkesin aynı saatte gelmesi zaman zaman zor oluyor. Hangi şart altında olursa olsun toplantı istikrarlı bir şekilde sürüyor.

Ufuk Açan Hatırlatmalar

Prof. Dr. Zafer Gül İstanbul’da doğmuş. Haydarpaşa Lisesi muzunu(1977). İstanbul Teknik Üniversitesi Makina bölümünü bitirmiş(1982). Akademik kariyerinde merdivenleri teker teker ve başarıyla çıkmış. Yurt dışı bursları ve tecrübeleri kazanarak ABD Ohio Eyalet Üniversitesi’nde dersler vermiş. Marmara Üniversitesi’nde rektör seçilmiş(2010-2014), halen aynı üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Bendeniz Prof. Dr. Zafer Gül Hocamızı sadece İstanbul Platformundan değil, Sayın İsmail Kahraman’in sivil olduğu dönemde Bostancı’daki ofisinde verdiği Cuma pidesi sofra ve sohbetlerinden,  İstanbul Kilis Vakfı genel kurul çalışmalarından da tanıyorum.

O akşam toplantı salonumuz  ağzına kadar dolu ve hiç yer yoktu. Bir zamanlar medyada haberleri sık sık çıkan merkez valilerimizden Hüseyin Avni Coş da toplantıya teşrif etmişti.

Prof. Dr. Zafer Gül sunumu ders verir gibi yaptı. İlgililer ve meraklıları büyük zevk aldı. Ancak konuya yabancılar daha ilk yarım saatte sıkıldılar. Buna rağmen önemli noktalara temas eden Prof. Dr. Zafer Gül ufuk açıcı bir konuşma yaptı. Keşke önce, Osmanlı Cihan Devleti’nin sanayi devrimlerinde neden geç kaldığını anlatıp, sonra esas konuya geçseydi. Tersini yaptı. Biraz da uzun bir sunum oldu.

Birkaç Asır Önce, Birkaç Asır Sonra

Prof. Dr. Zafer Gül’e göre; Moğolların İslam coğrafyasını istilası Müslümanların ilimde, teknolojide geri kalmasına neden oldu. Yıllarca süren Haçlı Seferleri de Müslümanların geri kalmalarının sebeplerinden bir başkasıdır. Oysa islam coğrafyasında durum tam tersidir. Bir örnek vermek gerekirse Özbekistan’ın, Karizmi kentinde doğan El Harizmi önemli bir matematik, gökbilim, coğrafya, algoritma alimidir. Uzun ismi Ebu Cafer Muhammet Bin Musa El Harizmi cebir ve denklem hesabı konusunda eserler vermiştir. Günümüze kadar gelen cebir ve logaritma da El Harizmi’nin çalışmalarından ve isminden mülhemdir.

Osmanlı’da ise Fatih Sultan Mehmet eğitimi, yabancı dilleri ve teknolojik yeniliğe merakı yüzünden İstanbul’un fethi sırasında yaptırdığı toplar hala konuşuluyor.  Daha sonra Osmanlı’da çözülme başlıyor sanayi devriminin önemi kavranamayınca. Öyle ki kentte birbiri ardından meydana gelen deprem, yangın ve sel felaketleri dolayısıyla buna İstanbul’daki rasathanenin sebep olduğu ileri sürülerek alınan fetvalarla burası top ateşine tutulup yerle bir ediliyor. Maalesef böylesi kötü örnekleri artırmam mümkün. Ancak IRCICA’nın 18 cilt olarak yayınladığı, Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu’nun daha sonra iki ciltte özetlediği Osmanlı Bilim Mirası’ndaki (Yapıkredi Yayınları)  bilgiler Çin, Japonya ve Rusya ile mukayeseli olarak anlatılıyor. Buna göre; söz konusu çalışmada edebiyat, sanat, kültürün dışındaki sanayi devriminin önemli öge sektörleri olan matematik, fizik, kimya, coğrafya, tıp, astronomi, askerlik gibi uygulamalı ilimlere yer verilmiş. Mesela Osmanlı medreselerinde okutulan beyin cerrahı kitabı Kitab-u Cerrahiyetül Haniyye batıda tercüme edilerek okutulmuş. 13. ila 20. Asır arasındaki zaman diliminde  eser veren 4897 alim ismi sayılıyor. 20 bin kitap yayınlanıyor.

Dokuz Unsurda; Öncelik Nitelikli İnsanın

Bunları hatırlattıktan sonra bakın Prof. Dr. Zafer Gül notlarıma göre özetle neler söyledi?

“-Birinci sanayi devrimi İngilizlerin buharlı gemi işletmesiyle başlıyor. Çok zengin oluyorlar. İkincisi ise seri üretim ile devam ediyor. Üçüncü sanayi devrimi de bilgisayarlar ve elektronik gelişmelerle ortaya çıkıyor. Dördüncü sanayi devrimi ise Alman firmalarının hükümetlerine böyle bir sunum yapmalarıyla hayata geçiyor. Şu an bunu yaşıyoruz. Bununla Amerika ve Avrupa Birliği rekabetinin sıfırlanması düşünüldü. Bu süre içinde bazı meslekler kaybolacak. Donanımlı insan her şeye rağmen öne çıkacak.”

Bir kısmını Türkçeleştirmesine rağmen çok teknolojik yabancı kelimeler kullanıyor Prof. Dr. Zafer Gül. Bunu nazarı itibara alarak not tutuyorum;

“-Dördüncü sanayi devriminin 9. unsuru var. Bunları teker teker anlatacağım. Siber fiziksel sistemler. Bölgesel akımlar, demografi, sosyal etkileşim, ekonomik akımlar, globalleşme, küreselleşme, e-ticaret, finansal hareketlilik, borsa vs. İstihdam böylece şekil değiştiriyor. Teknolojik değişim hızlı. Platformlar birbiri ardından devrede, enerji; nükleer ve güneş olarak değişken. Tarım ürünlerinde genlerin değiştirilmesi. Çevre. Alınan riskler. Bunların hepsi yeni sanayi devriminin düşündürdükleri.”

Gerçekten her biri ayrı konu olan bu hususları bir platformda öğrenmek çok zor. Ancak  ufuk açmıyor da değil. 9 unsur açıklaması da şöyle;

“-1)Büyük veriler depo ediliyor, paylaşımlar artıyor. Analiz öne çıkıyor. 2)Akıllı robot sistemi, sensörler. Robotlar otonom-bağımsız, güvenli ve esnek olabiliyor. 3)Simülasyon, üç boyutlu sanal gerçekçilik. 4)Dikey unsurlar, bilişim teknoloji sistemleri. 5)Bulut sistemi; şirketler aynı yazılımı kullanarak dünyanın neresinde olursa olsun bir araya gelebiliyor. 6)Eklemeli üretim. 7)Zenginleştirilmiş gerçekler. 8)Siber güvenlik. 9)Nesnelerin interneti. Artık robot robotla etkilenecek. Bilgi aktarımı gerçekleşecek. Bir çok insan işini gücünü kaybedecek. Bütün bunların ardından nitelikli insan öne çıkacak.

Türkiye ve insanımızla sektörlerimiz bunları bilerek yeni sisteme hazır olmalıdır. Çünkü sosyal dönüşümler ülkelerin ve toplumların üzerine sel gibi akıp geliyor.”

Zaman az olduğu için teğet geçilen konular da anlatılmadı değil. Mesela  yapay zeka, akıllı araçlar, hatta akıllı şehirler, temiz enerji, DNA bilimi, nonoteknoloji, biyokimyasal tedaviler, mesela kanser tedavilerinde robot fare ve böceklerle tümürleri küçültücü çalışmalar yapılıyor vs.

Teknoloji, Reelpolitik ve İnanç Üzerine

Prof. Dr. Zafer Gül “Osmanlı döneminde birinci sanayi devrimini kaçırdık. Bari bu dördüncü sanayi devrimini kaçırmayalım. Teknolojiyi takipte sıkıntı çekiyoruz, ancak bu konuda öncü olmalıyız.” dedi.

Bir soru üzerine Prof. Dr. Zafer Gül kısa adı YÖK olan Yüksek Öğretim Kurulu ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın böylesi gelişmelerden haberinin olmadığını zannettiğini belirtti. Benim sorum ise şöyleydi ” Dördüncü sanayi devriminin uygulandığı, iddia sahibi olduğu ülkelerde inanç sistemi çözülüyor. Teknolojide çok ileri olan Amerika. Avrupa, Japonya’da istatistiklere göre ateizm de aynı nispette artıyor. Teknolojiye yatırım, insana yatırım ile orantılı gitmesi gerekmez mi?”

Prof. Dr. Zafer Gül bana cevap olarak şöyle dedi;

-Batılı felsefeciler başta Jean Paul Sartre olmak üzere, Epikürcüler, Hobbes, Condillac görüşlerini yıllardır açıklıyorlar. Yazılar ve kitaplar yayınlıyorlar. Dolayısıyla existansiyalizm-varoluşçuluk, nihilizm-hiççilik, sensualizm-sezgicilik, ateizm-tanrı tanımazlık  gibi pragmatizm, realizm ve idealizm de taban bulabiliyor. Bunlar yeni değil. Yıllardır mevcut.

İstanbul eski milletvekillerinden Bozkurt Yaşar Öztürk de kısa bir değerlendirme konuşması yaparak; eğitimde test uygulamasının çok yanlış olduğunu, bir yanlışın 4 doğruyu götürmemesi gerektiğini, tam tersi 4 doğruya bir ikramiye verilmesi icap ettiğini hatırlatarak, okullarda mantık, felsefe, sosyoloji gibi düşünce mekanizmasını geliştirecek derslerinin okutulmamasını da büyük bir sorun olarak gördüğünü anlattı. Bu görüşe ben de katılıyorum.

Acaba Türkiye ve insanlarımız Dördüncü Sanayi Devrimine fikren ve bedenen kadro ve kaynak olarak hazır mıdır? Ne dersiniz?

 

 

Ortak Akıl ve Devlet Tecrübesi

Türkiye’nin büyük meselelerinin ana kaynağı ortak aklın ve devlet tecrübesinin kullanılamıyor oluşudur.

Ülkemizde, son dönemde devlet adına karar verme mekanizmalarının çalıştırılmadığı, bütün kritik kararlar için tek kişinin aklına güvenildiği bir yönetim anlayışı hâkim.

Oysaki Türkiye dünyanın en eski, en köklü devlet geleneğine sahip devletlerinden biridir. Türkler de, devlet yönetme tecrübesi en yüksek olan milletlerin başında gelir.

Fakat halen “kurumlarda ciddi sorunlar var. İş üreten, proje üreten, fikir üreten, inisiyatif alan yeni açılımlar yapan çok az insan kaldı. Bürokratik kadrolarda, siyasi kadrolarda, devlet kadrolarında bir ehliyet sorunu yaşanıyor.”

Bu teşhis iktidara yakın bir yazara, Yeni Şafak’tan Kemal Öztürk‘e ait.  Öztürk devam ediyor: “Bunlar doğru. Ancak bu kaht-ı rical, yani ‘devlet adamlığı yoksunluğu’ bu demek değildir. Yaşadığımız sorun, liyakat ve ehliyete göre insan istihdam etmeme sorunudur. Zira Türkiye’nin yetişmiş nitelikli insan kaynağı, devlet adamı bulunuyor.”

“Liyakat ve ehliyet meselesi devletin ciddi sorunu haline geldi.”

“Her dediğime ‘evet’ diyecek, hiç itiraz etmeyecek, hep bana sadık kalacak adam arıyorlar.”

İşte bahsettiğim temel sorun, bu tip adamlarla devleti yönetmektir.

Dış politikada da en yetkin kadroları “monşer” diye aşağılayarak tasfiye ettiler.

Yerlerine getirilen liyakatsiz kadroların tek derdi “Reis’e” yaranmak. Bunun için O’nun Kasımpaşalı üslubunun kötü birer taklitçisi durumundalar. Bunların ülkeye bir yarar sağlamadığı görülüyor.

O üslup “Reis’e” yakışabilir. Belki kitlelerin hoşuna da gidebilir. Ama…

Diplomatın görevi siyasilerin hatalarını tekrarlamak değildir. Onların hatalarını da örten, gerektiğinde nükteli, gerektiğinde zarif, yeri geldiğinde sert ve kararlı fakat her zaman sakin ve zekice bir diplomatik lisan kullanmasıdır.

Zaman zaman TV’lerde izlediğimiz eski büyükelçiler meğer ne kadar değerli bürokratlarmış. Milli menfaatleri önceleyen, dış politika meselelerine vakıf, meramlarını son derece zarif ve etkileyici bir üslupla anlatabilen bu insanları “monşer” diye aşağılarken meğer ne kadar haksızlık yapmışız.

******************************************

Stratejik Çukura Düşmenin Sebebi

Ak Parti iktidara geldiğinde dış politika alanında çok doğru bir hedef ortaya koymuştu: “Komşularla sıfır sorun.”

Fakat Ahmet Davutoğlu’nun mucidi olduğu bu hedefe ulaşmak şöyle dursun, tam tersine ciddi sorunlar yaşamadığımız komşumuz kalmadı.

Ahmet Davutoğlu‘nun Dışişleri Bakanı ve Başbakan, Tayyip Erdoğan‘ın ise Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak birlikte yürüttüğü dış politika alanında en büyük başarısızlık Suriye konusunda yaşandı.

“Stratejik Derinlik” kitabının yazarının ülkemizi düşürdüğü durum, şimdi “stratejik çukur” olarak tanımlanıyor.

***

1980-1988 İRAN- IRAK SAVAŞI ÖRNEĞİ: 8 yıllık İran- Irak savaşında ortak akıl ve kurumlarımızda var olan devlet tecrübesi ülkemizi “Ortadoğu bataklığına” girmekten korumuştu.

Her ikisi de komşumuz olan İran ile Irak’ın Savaşında mülteci problemi, ülkemize terör transferi, ülkemizin hedef alınması olayları yaşanmadı. Ekonomik kayıp olmadı.

Çünkü devreye devlet aklı girdi.

Türkiye savaşan iki devlet arasında taraf olmadı. Gerektiğinde arabulucu oldu. Hatta BM’de savaşan her iki tarafın temsil yetkisini verdiği devlet oldu. Siyasi itibarı ve bölgesel ağırlığı arttı.

Her iki ülkenin de (savaştıkları için) üretimleri düşmüş, ihtiyaçları artmıştı. Türkiye iki tarafa da bol bol ihracat yaparak süreçten ekonomik olarak da çok kârlı çıktı.

Suriye iç savaşında ise ortak akıl ve devlet tecrübesi kullanılmadı.

Türkiye taraf oldu. Esed’i devirme gayretkeşliğine girdi. Mezhepsel tercihler kullandı. Suriye’nin stratejik önemini kavrayamadı. Burada Rusya, İran ve Çin’in meydanı ABD’ye bırakmayacağını öngöremedi. Devletimizi yönetenler üç gün içinde Şam’da Emevi Camisinde namaz kılma hayallerine kapıldı.

Sonuç: Güvenliğimiz, ekonomimiz, sosyal dengelerimiz zarar gördü. Ülkemiz bir beka problemi ile karşı karşıya kaldı.

İş TSK’ya düştü. Siyasi hataları temizleme görevi Mehmetçiğe verildi.

Şehitler. OHAL… Ekonomik kayıplar…

Ve ABD ile savaşın eşiğine geldik.

Görüldüğü gibi devlet tecrübesini, kurumların ortak aklını kullandığınız zaman krizler fırsata dönüşebiliyor.

Tam tersine kişilerin şahsi ihtirasları, ideolojik hayalleri, benlikleri ön plana çıkınca stratejik çukura düşebiliyorsunuz.

Bunun zararını yanlışları yapanlar çekse pek aldırış etmeyebiliriz.

Ama zararını bütün millet çekiyor.

Terörle çekiyoruz. 3,5 milyon Suriyeli sığınmacı problemi olarak çekiyoruz. En acısı da gencecik fidanlarımızı şehit vererek çekiyoruz.

Bütün bu zararlara yol açan politikaları uygulayanlar ise “pişmanlık duymadıkları” gibi, milletimize bir özür dileme borcunu bile yerine getirmiyor.

Özrü bırakın, yanlış siyasi tercihlerin sonucunu, doğru ve meşru bir harekâtla düzeltmeye çalışan Mehmetçiğin sırtından, bir de “muzaffer başkomutan, gazi” gibi unvanlar kazanmaya çalışıyor.

“Hep yakınıyorsun, çare ne?” diye soranlara cevabım çok kısa:

Çare ortak akla dönüşte… Çare kurumların devlet aklını kullanmasının yolunu açmakta… Çare liyakatsiz, ehliyetsiz muhterislerden devleti kurtarmakta…

 

 

Hiç Düşündük mü?

“Pasif direniş ya da şiddet içermeyen direniş (ahimsa), insanoğlunun sahip olduğu en büyük güçtür. İnsan yaratıcılığının tasarladığı en güçlü silahtan da daha güçlüdür.” (Mahatma K. Gandhi)

Hinduizm’in temel doktrinlerinden birisi olan “Ahimsa”ya uygun olarak Gandhi, İngilizlerin tuz tekelini protesto etmek amacıyla 1930 yılında 24 gün süren bir yürüyüş organize etmiş; bu yürüyüş;  tarihe “Tuz Yürüyüşü” olarak geçmiştir.

Bu politik bir gösteri değildi. Ama bir toplumun hakkına, hukukuna, milli varlıklarını korumak adına sömürgeci İngiltere’ye karşı düzenlenmiş; şiddet içermeyen ama Hindistan’dan çıkıp gitmesine yönelik toplumsal bir tepkiydi.

Özellikle kapitalizmin baş aktörleri Amerika ve İngiltere’nin; yoksul ülkelerin doğal zenginliklerini, enerji kaynaklarını, topraklarını ele geçirmek için uyguladıkları siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri yaptırımlarına, türlü oyunlarına karşı pek çok toplumsal/tepkisel protestolar sayılabilir.

Ülkemizin yakın tarihinde de bazı ülkelerin, devletimiz aleyhine aldıkları haksız kararları protesto etmek adına milletçe sergilediğimiz, milli duruşumuzu gösteren benzer tepkiler yaşanmıştır.

Örneğin; 1998’de P.K.K. terör örgütünün başı bebek katili, eli kanlı Abdullah Öcalan’ı, İtalya’nın Türkiye’ye teslim etmemesi nedeniyle, İtalyan mallarına karşı milletçe bir boykot başlatılmıştık. Bu boykot süresince İtalya’dan yapılan ithalatımız yüzde 30 oranında düşmüştü.

Çok değil, bundan yedi yıl önce;

22 Aralık 2011’de Fransa Parlamentosu’nun sözde soykırım yasasının inkârını suç sayan yasayı kabul etmesiyle birlikte Türkiye’nin her kesiminden toplumsal tepkiler yükselmiş;

Siyasi tepkilerin yanı sıra başta iş dünyası olmak üzere; ‘Fransız mallarını almayalım’ çağrıları yapılmıştı. O dönemde kozmetikten gıdaya, bankacılıktan oyuncağa kadar hemen her alanda Fransız ürünleri Türkiye’de bulunurken, bine yakın Fransız şirketi ülkemizde faaliyet gösteriyordu…

İş dünyamızın temsilcileri boykot kararının uygulanmasıyla Fransız ekonomisinin ciddi şekilde etkileneceği görüşünde birleşirken, vatandaşlarımızın bu tepkiselliğini desteklemişler; sonuçları oldukça etkili olmuştu.

Ülkemizin yaşadığı terör sürecine bakıldığında;

Başta PKK-PYD-YPG-DEAŞ-FETÖ terör örgütleri olmak üzere; DHKP/C-MKP-TKP/ML-MLKP vd. terör örgütlerinin insanlarımıza, ülkemizin ekonomik yapısına verdiği zararın büyüklüğü ortadadır.

Terörün ülkemiz ekonomisine vermiş olduğu zararın maddi anlamda mutlaka bir karşılığı vardır. Ancak bu hain terör örgütlerinin insanlarımıza, insani değerlerimize, milletimizin birlik ve beraberliğine, milli, manevi dünyamıza verdikleri direk, ya da dolaylı zarar ne ile ölçülebilir?

1984 yılından beri terör belasıyla uğraşan devletimizin; bu uğurda seve, seve evlatlarını feda edip de, ”vatan sağ olsun” diyebilen böylesine yüce bir milletin, canından canı giden Şehit analarının, babalarının, eşlerinin, evlatlarının, diğer aile fertlerinin yangın yerine dönen yüreklerindeki ateşi söndürmek mümkün müdür?

Suriye iç savaşıyla birlikte;

Irak’ın kuzeyinden başlayarak, Suriye sınırımızın ötesinde yapılanmaya başlayan ama asıl amacı bu bölgede; ”sözde bir Kürt devletini” kurmak olan; PKK-PYD-YPG terör üçlüsü ile bunlara destek veren DEAŞ kelle avcılarının bölgesel faaliyetleri; ulusal egemenliğimizi tehdit eder hale geldiğinden beri; devletimiz bu alçaklara yönelik ezici gücünü kullanmaya başlamıştır.

Yaklaşık bir aydan beri Suriye sınırımızın ötesinde; Mehmetçik, ÖSO güçleriyle birlikte tamamen terör çetelerini temizlemeye yönelik bu harekâtına başarıyla devam etmektedir.

Bu süreçte milletimiz, tek bir yumruk halinde bu operasyonu desteklemektedir. Devletimizi yönetenler; bu terör yapılanması tamamen ortadan kaldırılıncaya kadar, operasyonların devam edeceğini açıklamışlar, çok da doğru yapmışlardır.

Bu terör belasını destekleyen iç ve dış odaklar hepimizce bilinmektedir. Zaten onlar da bunu saklamamaktadırlar!

Amaçları birdir, birbirinin aynıdır. İstedikleri şey; bu coğrafyada gelişen, çağdaş yarınları yakalayan birlik ve beraberlik içinde büyüyen bir Türkiye olmamalıdır.

Amerika’nın, İngiltere’nin, Mondros’u aziz milletimize yaşatan, Sevr ile bizi dünya coğrafyasından silmek isteyen bildik Avrupa ülkelerinin bu terör örgütlerine verdiği desteği, bu ülkelerin siyasi yaklaşımını, şer odaklarının ülkemize verdikleri zararı unutmak, görmezden gelmek mümkün müdür?

ABD yaptığı açıklamalarıyla; Suriye’de bu terör örgütleriyle kucaklaşmakta, bu alçakları Amerika’nın sadık dostu olarak tanımlamaktadırlar! Bu hainler sürüsüne Amerika’nın verdiği eğitim, yapmış olduğu tırlar dolusu malzeme, silah yardımı ne içindir?

Artık her şey ayan beyan ortadadır! ABD emperyalizmi Ortadoğu’da kendi kapitalist çıkarlarını koruyacak uydu bir devleti, ”sözde Kürt devletini” kurmanın rüyasını görmektedir!   Ancak devletimiz, hiç de beklemediği şekilde bu Amerikan rüyasını kâbusa çevirmiştir.

Devletimizin terör örgütü olarak açıkladığı PKK-PYD-YPG üçlüsünü, Amerika’nın bölgesel müttefikleri olarak tanımlaması; ABD’nin nasıl bir dostumuz olduğunun çarpıcı göstergesidir! Zaten böylesi dostluk düşman başınadır.

Artık ok yaydan çıkmış, Türkiye kendi göbek bağını kendisi kesecek güçlü bir devlet olduğunu; Fırat Kalkanı operasyonu sonrasında, Afrin harekâtıyla da göstermiştir.

Ülkemiz son terörist yok edilinceye kadar Membiç’e de, Fırat’ın doğusuna da gideceği mesajını çok net vermiştir.

Pekiyi, böyle bir dönem yaşanırken;

Tıpkı 1998’de İtalya’ya, 2011’de Fransa’ya uyguladığımız gibi; devletimize karşı böylesine hasmane tutum içinde olan Amerikan yönetiminin; USA menşeli mallarına/yiyeceklerine karşı tüketiciler olarak bir boykot başlatmayı hiç düşündük mü?

Her gün yediğimiz Amerikan fast-food’undan yemediğimizde, cola’sından içmediğimizde karşımıza çıkacak tabloyu düşünebiliyor musunuz?

Sadece bu iki kalemden milyonlarca ret, milyonlarca USD zarar. Kullandığımız Amerikan menşeli diğer ürünlerini de düşündüğünüzde?

Aslında bunların yerine koyacağımız o kadar güzel yerli yiyeceklerimiz/içeceklerimiz/mallarımız var ki.

Bu tepkisel yaklaşım tabii ki, bu ürünleri satan iş yerlerine değil, oralarda satılan Amerikan menşeli ürünlere olmalıdır. Böylesi ürünleri satan iş yerleri, belki bir süreliğine mağdur olabilir!

Ancak sınırlarımızın ötesinde ulusal güvenliğimizi tehdit eden, Mehmetçiklerimize ateş açan bu terör örgütlerine eğitim veren, silah sağlayan bu had bilmez Amerikan yönetiminin devletimize verdiği zarar düşünüldüğünde; bu mağduriyet nedir ki?

Gerekirse bu mağduriyeti, yerli ve milli söylemlerle milletimize çağrılarda bulunan siyasi erk, uygulayacağı mali kolaylıklarla da giderebilir.

Afrin harekâtının 24’ncü gününde TSK’den yapılan açıklamada; 31 vatan evladımızın Şehit olduğu, 142 evladımızın yaralandığı bildirilmiştir. Şahadet mertebesine erişen tüm kahramanlarımıza Allah’tan rahmet,  yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. Milletçe başımız sağ olsun.

Ama ABD, bu hainlere hala destek olmakta; bu terör sürülerine verdiği/vermeye devam ettiği silahların namlusu, Mehmetçiklerimize çevrilmiş ateş etmeye devam etmektedir.

Bu arada ülkemizde yiyeceklerinden, temizlik malzemesine, elektronikten, giyimine türlü Amerikan menşeli mallar da tüketilmeye devam edilmektedir…

İşte tam da bugünlerde, milletçe Amerikan mallarının kullanılmaması yönünde yapacağımız yerli ve milli tercihimiz; bu had bilmez Amerikan yönetimine çarpıcı bir mesaj olacaktır.

Hiç düşündük mü?

 

 

İzzet Günay’a Saygı

Bugün için Yetmişler Kulübü üyesi benim neslim, iyi aile ve öğretmen, kitap ve  sinema ile büyüdü. Kilis’te Nuri Günal kitapçı dükkanını kapatmıştı. Seyyar Kitapçı Ahmet Amca ise, bez hurçlar içinde muhafaza ettiği günün kitaplarını  belli saatlerde Karakadı Camii’nin minaresinin altındaki gölgesinde sergilerdi.

Ahmet Amca sadece Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Karacaoğlan kitaplarını değil,  o yıllarda çok okunan Reşat Nuri Güntekin, Mahmut Esat Karakurt, Muazzez Tahsin Berkant, Kerime Nadir’in romanlarını da getir, sergiler ve satardı. Ben ortaokulda iken bu kitapların tümünü alıp okumuştum. Hele bir de okuduğum bu romanların filmleri Kilis’e gelmez mi adeta balından yenmezdi. Dudaktan Kalbe, Ankara Ekspresi, Vahşi Bir kız Sevdim, Erikler Çiçek Açtı,  Sarmaşık Gülleri, Küçük Hanımefendi, Hıçkırık, Güller ve Dikenler, Funda, Posta Güvercini, Aşka Tövbe filmleri kapalı gişe oynuyordu. Özellikle cumartesi ve diğer  tatil akşamlarında karaborsacılık bile hortlamıştı. Kilis’te iki sinema vardı. Daha fazla Türk filmleri getiren Özyurt ve yabancı filmleri vizyona sokan Şehir adında iki sinema. Hele bir de romanını okuduğun kitap filme çekilmiş, Kilis’te gösteriliyorsa, daha bir hava basılıyor, hatta eleştiri bile yapabiliyorduk filme; falan sahne niye yok diye. Genelde de filmler, senaryolar romanlarla örtüşmüyor, reating yapacak bölümler öne çıkarılıyordu.

 

Beyoğlu’nda Sanatçılar Kıraathanesi

Kilis bir sınır ili. Üzüm bağları ve zeytin ağaçlarıyla yeşil denizi andıran gibi tarım ülkesi. Bazen politikacılar gelirdi, ama artist falan mümkün değildi.

Hiç unutmam bir turne çerçevesinde İsmail Dümbüllü Kilis’e gelmişti. Aman Allahım hepimiz adamcağızın peşine düştük Cumhuriyet Caddesi boyunca. Hatta Kilisli olabileceğini bile uydurduk.  Yıllar sonra sınır kaçakçılığının konu edildiği Lütfi Akat’ın, baş rollerde Yılmaz Güney, Pervin Par, Tuncel Kurtiz ve Erol Taş’a görev verdiği Hudutların Kanunu filmi çekilmeye başlandı(1964). Tüm sanatçıları değil ama Erol Taş’ın Kilis’e geldiğini, çok genç ile resim çektirdiğini, fotoğrafa girenler bayıla bayıla anlatırlardı. Hatta bu resimler büyütülerek evlerine ve işyerlerine asılır, herkes imrenerek bakardı.

Gençliğimizin zirvesinde olduğu bu dönemde arkadaşlarımız için Ayhan Işık, Fikret Hakan, Göksel Arsoy, Eşref Kolçak, Sadri Alışık, İzzet Günay birer idoldü. Kızlar için ise Belgin Doruk, Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit öyleydi. Herkesin sevdiği tipler ise Vahi Öz, Ahmet Tarık Tekçe, Öztürk Serengil, Suphi Kaner gibi matrak diye bilinen karakterlerdi. Ahmet Tarık Tekçe kötü adam rolünde bile sevimliydi.

Gel zaman git zaman İstanbul’a üniversite için gittiğimiz yıllarda ise bir sanatçı görmek için Beyoğlu İstiklal Caddesi’ni baştan sona boylardık. Birini göremeyince de Yeni Melek Sineması Sokağındaki Sanatçılar Kıraathanesine gider camlı vitrininden içeri bakardık. Hep ikinci rolde veya figüranları görürdük. Daha sonra onların da isimlerini ezberledik. Ancak Haldun Dormen Tiyatrosu girişinde biraz beklerseniz bir çok ünlüyü görmek mümkündü; Ayfer Feray, Altan Erbulak ve İzzet Güney gibi.

 

Hatıra Yazmak Bir Görev Olabilir mi?

İzzet Günay’ı ikinci defa kısa adı ESKADER olan Edebiyat Sanat Kültür Araştırmaları Derneği’nin İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Sosyal ve Kültür Dairesi Başkanlığıyla ortaklaşa düzenlediği İzzet Günay’a Saygı Gecesi’nde gördüm. VİP salonu girişinde göğüslerinde kordela bağlı iki genç vardı. Sanatçıların gelip gelmediğini sordum. İçerde olduklarını öğrenince girdim. İzzet Günay’ı kutladım. Teşekkür etti. Hatıralarını yazıp yazmadığını sordum.

-Yazmıyorum. Hatıralarımda güzel şeyler olduğu kadar bazılarının da üzüleceğini bildiğimde sohbetlerinde sadece ima ederek geçiştiriyorum. Yazmak zor bir iş.

İzzet Günay’a anılarının bir döneme ait önemli bilgi ve belgeler olduğunu, yayınlamasa da mutlaka kaleme alınması gerektiğini veya banda okunması icap ettiğini, bunların muhafaza edilmesini anlatmaya çalışsam da başarılı olamadım. Artık kendisi de istese böyle bir dönem yaşayamayacağını bilen İzzet Günay’a göre çoğu gelişme artık toplumda biliniyor. İzzet Günay o gece delikanlı gibiydi. Sinemada bıraktığımız biçimde kendini muhafaza edebilmiş. Eşi İpek Hanım da çok şıktı. Tek oğulları var. Sanatta yatkınlığını sordum. Mülkiye okumuş ve sanatçılıkla yakından uzaktan bağ kurmamış.  Bir holdingin yöneticisi olarak koşturup duruyormuş. Günay Ailesinin bir de 14 yaşında falan olsa gerek torun da dedesine saygı gecesinde hazır bekliyor.

 

Eleştiri Bir Değerlendirme Tarzıdır

Atila Dorsay’ı değişik vesilelerle gördüm. Ama hiç sohbetimiz olmadı. Çok ciddi ve ilkeli bir gazeteci-yazar olduğu her halinden belli. Sabah’ta sinema yazıları yazıyordu birkaç yıl önce. Günün birinde baktım artık bu gazetede yazmayacağını, prensiplerine ters düştüğünü ve istifa ettiğini açıklayan bir yazı kaleme almıştı. Sabah da bu yazıyı yayınlamıştı. İki alkışlanacak tavır. Ama öyle görünüyor ki ilkeler; sevgi, şefkat ve uzlaşmanın hep önünde.

Panelin yöneticisi Çiğdem Tunç’u TRT’de çalıştığım günlerden tanıyordum. Çok program sunmuştu. Selamlaştık. Siyah elbise giymişti. Her zaman, TRT’de olduğu gibi yine kendisine yakıştırmıştı. Güzel Türkçesi, kibarlığı ve birikimi ile dikkat çekmeyi başarabiliyordu. Resim çektirmek için çok sayıda izleyici gelmişti. Akıllı telefon olunca her şey artık kolaylaşmış, herkes her şeyi biliyor artık. Ayrıca sanatçının dostları da geldi. VİP kalabalık olunca fuayeye çıktım. Henüz ikram başlamamıştı. Dolayısıyla İzzet Günay’ın filmlerinden oluşan bir resim sergisi de dikkat çekti; Varan Bir, Akşam Güneşi, Vesikalı Yarım, Tophaneli Osman, Beni Osman Öldürdü, Anadolu Çocuğu filmlerinden İzzet Günay’lı bazı resimler alt yazılı ve spot açıklamalı olarak ilgiyle izlendi. 30-40 yaşlarındaki İzzet Günay’ı yeni nesil böylece daha yakından tanıdı.

Sergiyi izlerken panelin konuşmacısı gazeteci yazar dostum  İhsan Kabil ile göz göze geldik. Donanımı, birikimi, tecrübesi, insani ve medeni ilişkileriyle önemli bir isim mesleğin duayenlerinden İhsan Kabil. Sinema sanatı üzerinde sohbet ettik. Daha da üzerine koyması gerekirken Mesut Uçakan’ın Sevda Kuşun Kanadında beklentileri karşılayamadığını hatırlattım. Sonra da yönetmenin senaryoya fazla müdahale edemediğini öğrendim. Üzüldüm ama böylesi değerlendirmelerle ancak sinemada nefes alabiliriz.

 

Birleşen Yollar ile Milli Sinemaya Doğru

Rahmetli Yücel Çakmaklı’nın Denizin Kanı filmi toplantısında merhumu öyle bir eleştirmiştik ki, şimdi düşündükçe üzülüyorum. Ama Yücel Çakmaklı daha sonra marka olmuştu. Sektörün ağabeyi olarak onlarca esere imza atmıştı. Yücel Çakmaklı Ağabey eleştirilere de hiç kızmamış, haksızlık karşısında bile sadece acı bir tebessümle karşılık vermişti. Nurlar içinde yatsın. Hayatta olsaydı Mehmet Akif Ersoy’un Mısır Hayatını filme çekecekti. Senaryoyu ben yazdım, Kültür Bakanlığı’nın da onayını almıştım. Film Türkiye-Mısır organizasyonu olarak çekilecek, Akif’in dışındakiler Mısır Sinemasından seçilecekti. Dolayısıyla bir kaç kere Kahire’ye gittim. En son da Yücel Çakmaklı ile gidecektik. Olmadı. Tam o günlerde Yücel Çakmaklı hastalandı ve hakka yürüdü. Filmimiz gerçekleşmedi.

İhsan Kabil paneldeki konuşmasında Türkan Şoray ve İzzet Günay’ın baş rolü oynadığı Yücel Çakmaklı’nın  Birleşen Yollarını hatırlattı. Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı adlı romanıyla örtüştürülerek çekilen ve Milli sinema ekolünün bir nefes alışıydı Birleşen Yollar.

 

Panel’de İzzet Günay’ın Türkan Şoray ile birlikte oynadığı Vesikalı Yarim daha fazla konu oldu. Aile reisi Kadırgalı Manav Halil’in Beyoğlu’nda bar kadını Sabiha ile olan aşkının konu edildiği film panelin sanki teması seçilmişti. Keşke konuşmacılar değişik birkaç filmi mesela Ağaçlar Ayakta Ölür gibi daha fazla filmi konu edebilselerdi. Panelde öğrendik ki İzzet Günay 120 film çekmiş. 1964 yılı patlama yaşamış 18 filme imza atmış. Ancak bu filmlerden sadece 35 kadarı arşivlerde. Diğerlerinin eritildiği sanılıyor. Türk Sinema Arşivi bu bakımdan sahipsiz ve şanssız.

İzzet Günay seks filmleri furyasında kendini geri çekiyor. Sahneye çıkarak programlar yapıyor, şarkılar söylüyor. Şişli’de antikacı dükkanı açıyor. Peki aksakal sanatçılardan sinema sektörü yeteri kadar istifade edebiliyor mu günümüzde? Maalesef hayır. En azından sinema fakültelerinde değerlendirilebilinir.

 

Gelişmelere Hazırlıklı Olmak

ESKADER Başkanı Öykü yazarı Şerif Aydemir konuşmasında bir doktora tezi gibi hazırlanmıştı Vesikalı Yarim’i. Seyirci senatosundan da alkışlarla geçti.  Edebiyat ögeleriyle, sinema simgeleriyle, sosyal hayat ile dolu bir konuşmaydı. Bu uzun konuşma Atila Dorsay’ı rahatsız etti. Bunu hatırlatınca Şerif Aydemir özür diledi. Özür kabul edilmedi. Devreye tatlı diliyle Çiğdem Tunç girdi. Seyircinin alkışlarını alan Atila Dorsay ikinci bölümde görüşlerini aktararak konuşmasını tamamladı. Ancak sinirli hali bir sataşma üzerine asansörde bile devam etti. Kendisinin 80 yaşında ilkeli biri olduğunu, herkesin bunu böyle bilmesi gerektiğini, aksi tavırlara müsaade etmeyeceğini anlattı. Allahtan asansörde ben de vardım. Ne kadar gerilimi yumşattım ise o kadar. Elinde çiçeği ile Atila Dorsay hışımla sokağa fırlayarak evine gitti. Keşke böyle bir şey yaşanmasaydı. Allahtan tartışmayı Çiğdem Tunç büyük bir ustalıkla ve seyircilerin alkışlarıyla halletti de büyümedi. Peki neden böyle oldu? Onlarca çalışması kitaplaşan ve en son 100 sinema filmimizi arşivlerimize kazandıran Atila Dorsay, galiba uzun konuşmaya değil de bana göre Şerif Aydemir’in önemli hazırlığına ve sunumuna kızmıştı. Bu şekilde ancak kendisi konuşabilirdi! Ama yine de böyle bir şey yaşanmasaydı daha şık olurdu. Taraflar kendilerini böylesi gelişmelere hazırlıklı olmaları gerektiği konusunu bir kere daha düşünmeliler.

Ölümsüzler

Sinemacı Salih Diriklik, Mesut Uçakan ve  Ulvi Alacakaptan’ın görünmediği toplantıda FİLMSAN Vakfı Başkanı sanatçı Engin Çağlar da bir konuşma yaptı. 8500 üyelerinden yarısının artık emekli olduğunu, Yeşilçam’daki merkezlerinde sanatçıların sorunlarına ve emeklilik problemine çözüm üretmeye çalıştıklarını anlattı. Ünlü sinemacı rahmetli Halit Refiğ’in eşi Gülper Hanım da Türkiye’de ölümsüz isimlerin çok az olduğuna dikkat çekerek, sanatçıların bu ölümsüzler listesinde olduğunu hatırlattı. İsmail Atakan Çetiner’in hazırladığı İzzet Güney belgeseli de sinemamızın başarılı bir serüveniydi. İzzet Günay’a Saygı Gecesi geçer not aldı, örnek oldu. Çünkü Türkiye’de bir sinema müzesi bile yok.

 

 

‘Benim Yalnız ve Güzel’ Askerim

Keyfimizi balta kesmiyor. Tırnağımızı keserken biraz derin kaçırsak akşama kadar mızmızlanırız. Bir futbol takımı sayısınca Mehmetçik şehit oluyor; kimsenin yüzü düşmüyor. Meşin yuvarlağını öptüğümün maçlarının ve maç geyiklerinin mola vermesi için 110 şehit vermemiz mi gerekiyor?

Aşna-fişnadan tarih asparagasına dek canına yandığımın dizilerinin yayından kaldırılıp kara kurdelalı yas iklimine geçiş için kaç parça olmamız bekleniyor? Çuvalla para karşılığında ve binbir kaprisle sahteden olaylar için rol kesen yüreksizlerin tiryakisiyiz de gerçek kahramanların canhıraş mücadelesi ve can fedası niye haber kanalı alt yazısı kadarcık bile ilgimizi çekmiyor?

Türkiye’nin beka sorunu yok; Survivor’da kim şampiyon olacak sorunu var. Masa tenisi maçı gibi popülist kitleyi bir yarışmadan öbür yarışmaya hiç gaz kesmeden savuran Acun tabiî ki rütbe olarak Hulusi Akar’ın üzerindedir. Saatler dolusu traşın 40 saniyesi de asker muhabbetine ayrıldığında toplu günah çıkarma seansımız şipşak hızda gerçekleşmiş oluyor.

Değil mi ki gol atan futbolcu asker selamı veriyor; huzur bulabiliriz. Değil mi ki dizilerde artistik birliklerimiz acayip vaziyette intikamımızı alıyor; koltuğa – kanepeye hamamda göbek taşında keseleniyor gibi uzanabilirsin. Çekirdek çitlerken Afrin aklına gelmezse üzülme; git bir de soda iç!

Terör-merör, vatan-matan, savaş-mavaş aslında umurumuzda değil. Ve toplumsal mutabakat herkesin -mış gibi yapmasında. Ülkesini seviyor-muş, Türkiye’nin geleceğinden endişeleniyor-muş, sınırların güvenlik altına alınmasını önemsiyor-muş pozları.. Aslında tek derdimiz kendimiz; yememiz – içmemiz, karşı cinse ilgimiz, para-pul ve makam-çul sevgimiz. Ki her Allah’ın günü trend-topic olan arzu ve isteklerimizdir ömrümüzün kaderi.

Yalandan bir dünya kurmuşuz; habire yallıyoruz, sallıyoruz. Japonya‘ya giden bizim Türkler Japonlardan şikâyet ediyorlar: Ne desek inanıyorlar, yalan nedir bilmiyorlar. Hâlbuki bizde herkes birbirinin atıp tuttuğunu bildiği için yekdiğeri de atar tutar. Böylece mütekabiliyet oluşur. Düşünsenize karşınızdakinin sizi ciddiye aldığını; hooop hüloğğğ!

Afrin’e gitmeye, can vermeye hazırmış! Sanki Ayvalık Plajı’na gidiyor, sanki arkadaşına sigara veriyor. Kalabalık bağırıyor: Bizi Afrin’e götür! Sanki halı saha turnuvasına götürecek. O da diyor: Çıkışta! Sanki çay bahçesine..

Facebook‘tan bir asker ve bayrak paylaşımı, bir de yakın-yıkın twiti; oooh görev tamam! Sonra okeye dördüncü aramaya devam. E, n’apacaksın; hayat devam ediyor. Evet, maalesef; hayat devam ediyor.

“Vatana kurban söyleyin.

Bana karşı, yüzü yok diye eseflenmesin.

Mehmet’e beni demeyin.

Yetim sevgileri ağlatmak olmaz.

Mehmet’i Mehmet’e anlatmak olmaz.

Bulanık seherlere, bir kutlu ezan gibi asılı kaldım göğe.

Yalnızdım ve yalnızım.

Hak’tan gayrı kimse sesim işitmez.

Kimseye bir şey demeyin, demeyin değmez..”

 

 

Kanmak, Uyanmak , Başarmak!

0

Şehitler kervanına her gün yenileri ekleniyor. Şimdi yine yeni şehitler var. Allah hepsine rahmet eylesin. Türk Milleti’nin ve daha çok ateşin düştüğü şehit ailelerinin başı sağ olsun.

* “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye haykırdığımızda “kandan besleniyorsunuz” diyenler, üzerimize güvenlik güçlerini gönderenler, zannederim dünyanın nasıl döndüğünü yeni yeni anlıyorsunuz. Bizler gençliğimizden beri bu ateşin içinde olduğumuz için meselelerin ne kadar ciddi boyutlarda olduğunu, ülkemiz üzerindeki oynanan oyunları az çok biliyoruz. Şimdi bu ülkeyi yönetmekle yükümlü olanlar, şehitlerin acısının nasıl olduğunu artık sizlerde anlamalısınız ve kendi çocuklarınıza aldığınız sakat raporlarını bir yırtıp atın, çocuklarınızı askere gönderin , o zaman siz de neyin ne olduğunu anlayarak , bağırırsınız “Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” diye…

*Her yerde Türk kelimesini kaldırmaya çalışanlar, Atatürk ‘e sinsi sinsi düşman kesilenler, ne duruyorsunuz hadi siz de gidin o hainlerle savaşın bakalım! Ama birileri ancak malı götürmekle meşguller zahir! İhale peşinde koşmaya, alışık olanlar bu vatan ve millet için ölmeyi istemezler, ancak edebiyat yaparlar. Dini kullanarak, halkı kandırmayı iyi becerirler. Ve Allah onlara şehit olmayı asla nasip etmez!

*Evet hainlerle türküler söylenilen günleri hatırlıyor musunuz? Dolmabahçe mutabakatını, Osloyu hatırlıyor musunuz? ABD ile bir olup bu hainlere silah, gıda, ilaç yardımı yapıldığını hatırlıyor musunuz? Bu pkk nın Suriye koluna yardıma gelen pkk peşmergelerini zılgıtlarla karşıladığınızı hatırlıyor musunuz? Bu alçaklara bir belediyemiz tarafından yedikleri pidelerin ve diğer masrafları birilerinin verdittiğini hatırlıyor musunuz?*

İbrahim Tatlıses, pkk lı Megri Megrici Türk düşmanı sözde sanatçı bozması ile birilerinin el ele tutuşup türküler söylediğini hatırlıyor musunuz?

Dağdaki pkk itlerini sınırda kurulan seyyar mahkemede affedip yurt içine salınmalarını ve şimdi de bu hainlerin Afrinde ve tüm Suriye cephesi ve iç bölgelerde Türk askerine karşı savaştığını biliyor musunuz?

*Biz bağırdıkça ,”Şehitler ölmez, vatan bölünmez ” diye bizi hakir gören özürlü beyinliler ,şimdi bu silah ,ilaç ,yiyecek yardım ettiğiniz hainler, onları hastanelerimizde tedavi edildiklerini,ettirdiğinizi hatırlıyor musunuz? O zamanlar bu hainler bizlerden iyiydi size göre,ne oldu şimdi?

Hadi kendi çocuklarınızı da gönderin savaşa. Hadi o beyaz dantelli kefen giyenler nerede? Onlarda gitsin cepheye şehit olsunlar da biz de alkışlayalım. Ama tüm sayfalara baktığınızda, tüm TV lere baktığımızda orada savaşanların Türk Milliyetçileri , vatanseverler , Başbuğun Bozkurtları olduğunu görebiliyoruz.

*Yemin olsun ki biz savunduklarımızda haklıyız. Çünkü bizi kimse kandıramadı, ama birilerini herkes kandırdı. Kananların barkacına ayran taşıyan; sana ne oldu da bu ihanete karşı çıkarken, söylediklerini birden bire yalpalayıp, yalayıp yutup, Türk kelimesini her yerden silenlere, teslim oldun? Size ve Türk Milliyetçilerine bunca hakaretleri yapanlara bir anda ne oldu da teslim oldunuz? ”Beka ” meselesi mi? Siz teslim olduktan önce Beka sorunu yok muydu? Kitabına kadar da vardı! Sizleri anlamak mümkün değil. 47 yılımızı verdiğimiz ve onca acılar çektiğimiz davamıza yazık ettiniz. Milli Hareketin bölünmesini çok iyi becerdiniz! Yazık ve tekrar yazık!!! Tüm bu şehitlerimizin günahı, anaların göz yaşları, hep bu kananlar yüzündendir! Onlara destek verenler ise bu günaha

ortak olanlardır.

*Bu vesile ile deriz ki;her vatandaşımızın kendi hikayesini bulacağı, sivil, milliyetçi, demokrat, çağdaş, cumhuriyet değerlerine bağlı, inanmış insanlarla yeni oluşan CESURLAR HAREKETİ bu ülkenin kaderine el koymalıdır.

*Evet, yıllardır iktidar olamayan başta Türk milliyetçileri olmak üzere, Türk milleti’nin ortak paydalarını esas alan ve Türk milletinin milli refleksi olan CESURLAR HAREKETİ , sen ben kavgasına düşmeden , ben adayım, sen adaysın ,sen seçildin -ben seçilmedim handikabına düşmeden, vatanını ve milletini seven herkesi kucaklayarak yol almalıdır.Mutlaka iktidar olmalıdır.

*

Türk milleti gerçekleri er geç anlayacaktır. Allah askerlerimizi korusun ve muzaffer kılsın inş. Amin

 

 

Ortadoğu’da Verilen Milli Mücadele

Zeytindalı Harekâtı‘nın öncesinde ve günümüzde olup bitenleri takip ettikçe ABD Başkanı Johnson’un Kıbrıs’a yaptığımız yasal müdahaleye karşı çıkışı ve dönemin Başbakanı rahmetli İsmet İnönü’ye yazdığı malum mektup akla geliyor. Bu mektupla Türkiye diplomatik saygı hudutları aşılarak tehdit edilmiş ve ardından ülkemize Amerikan ambargosu uygulanmıştı.

Bugün de sözde müttefikimiz ABD’nin milletlerarası hukuku çiğneyen davranışları ve kendi yarattığı IŞİD‘e (DEAŞ) karşı sözde mücadele eden YPG ve PYD ile çirkin ittifakı açıkça ortaya çıkmıştır. PKK‘dan farkı olmayan bu örgütler ile bir NATO üyesi olan Türkiye kuşatılmaya çalışılmaktadır. Amaç Büyük Ortadoğu Projesini işletmek, Ortadoğu’da sınırları değiştirmek ve istikrarı iyice bozmaktır. Ortadoğu Balkanlaştırılmaktadır. Suriye ve Irak federal bir bölünmüşlük ortamına sürüklenecektir. Türkiye’ye bu teklif edilememektedir. Eğer 15 Temmuz Türkiye’yi işgal ve darbe teşebbüsü başarılı olabilseydi; yerli işbirlikçileri ile Türkiye de federal yapıya zorlanacaktı. Terörle mücadele iyice yerini müzakere ve sözde barış sürecine bırakacaktı. Maalesef ülkemizin bu tehlikeli yolda epey mesafe aldığı da bir gerçektir. Kozmik odalara girilmiş, FETÖ terör örgütü her alanda destek bulmuş, kadrolaşmış ve ABD güdümünde Devleti ele geçirme yoluna koyulmuştu. Akiller heyeti ülkede ikna turlarına çıkmış, barış ve açılım sürecini anlatıyorlardı. Ancak kendilerine soru sormak da yasaktı. Milli ve yerli tezlerle adeta mücadele ediliyordu. Milli kimlik tartışmaları açılmıştı. Bu asıl terörün kendisiydi. Etniklik konusunda cehaletimiz ortaya çıkıyor; milliyet, milli kimlik ve etniklik birbirine rakip zannediliyordu. Milli güvenlik ile ilgili politikalar ütopya halini alan özgürlükçülüğün gerisine düşüyordu.

15 Temmuz ve sonrası olup bitenler, Zeytindalı Harekatı sonrasında siyasilerimizin hiç de yakışık almayacak beyan ve tartışmaları pek uymasa da Balkan Bozgunu faciasını bize hatırlatmaktadır. Her nekadar Yenikapı ruhu hala büyük çoğunlukla sürmekte ise de; milli ittifakları zedeleyici siyasi rant hesapları yine görülmüştür. Bir tabipler birliğinin sözde savaşa karşı çıkıcı, sözde barışçı ama yıpratıcı açıklaması üzücü olmuştur. Ancak sürpriz de değildir.

Harekat milletlerarası hukuka uygun bir meşru müdafaa idi. Türkiye’nin beka sorunu vardı ve müdahalede de geç kalınmıştı. ABD Türkiye’yi terör konusunda Çekiç Gücün Bölgeye yerleştirilmesinden beri oyalamıştır. Diğer taraftan, hayali bir AB üyeliği yolunda terörle barışın demokratikleşme diye yutturulması bize çok zaman kaybettirmiştir. Keşke Türkiye çeşitli oyalamalara fırsat vermeyip Orgeneral Necdet Özel’in ve Genel Kurmayın taleplerine kulak verip bölgeye kısmi bir harekata girişebilseydi. Bizi oyalayanlar sadece ABD değil; diğer bazı Batılı sözde dost ülkelerdi. Bunlar terör örgütlerine mazgallar, tüneller, sığınaklar inşa etmekle kalmayıp her türlü silah ve malzemeyi de vermişlerdi. Yani kendileri adına aslında bir vekalet savaşını hazırlamışlardı. Bu dönemde biz de kanlı terörle barışma yanlışına düşerek mücadele yerine daha çok müzakereyi seçmiştik. Valilerin askere ancak izinle harekat imkanı verdiği ve harekatı geciktirdiği günleri unutmadık. Bu ülkede “ben de dağa çıkardım” diyebilen sözde devlet adamları görmüştük. Bugün bu karmaşadan nispeten uzaklaştık. Milli ve yerli tezlere, milliyetçi bakış tarzına nispeten kavuştuk. Bütün dünyanın yaptığı gibi… Eğer bir ülkenin geleceği büyük bir tehlike ile karşı karşıya ise mücadeleyi ve savaşı bir cinayet ve yanlış olarak kabul edemeyiz. Türkiye Suriye ve Irak’ın potasına sokularak İran’la birlikte federal bir yapıya zorlanmaktadır. Bugüne kadar olduğu gibi, bundan böyle de Ankara, Bağdat veya Şamlaştırılamayacaktır. Sosyal dokusu buna da müsait değildir. Milli Mücadele ile milli ve üniter bir devlet olarak kurulmuştur. İzinle bağımsızlığını sağlamamıştır.

Fırat Kalkanı Harekâtı ile Türkiye Ortadoğu’da ABD tezgahı olan oyunu bozmuştur. Büyük Ortadoğu Projesi ve Arap Baharı kumpasları çoğu demokrasi ile yönetilmeyen ve laik bir yapıda da olmayan ülkeleri iç çatışmaya sokmuştur. Bir etnik gurubun veya mezhebin diğerleriyle birlikte yaşaması değil; birinin diğerine mutlaka üstünlük sağlaması körüklenmiştir. Bu plan bazı denemelere rağmen, Türkiye’ye uygulanamamıştır.

Bugün de milli menfaatleri icabı emperyal güçlere karşı birlikte olması gereken Bölge ülkeleri birbirine karşıdır. Hiçbir ülke diğerlerini kendinden bir adım bile ileri geçirmeme gayretindedir.

Suriye rejimine haklı olarak muhalif olan ve topraklarını savunan ÖSO ile harekat bazılarınca yadırganmıştır. Oysa, ÖSO içinde Türkiye’ye bağlılık ve sevgi içinde bulunan unsurlar vardır. Kanlı terör örgütlerinde ise gayrimüslim, paralı asker ve Süryani bolluğu vardır. Türkiye’ye sürekli Esad ile doğrudan görüşmeyi teklif edenler, harekâtta bizi yalnızlaştırma amacı mı gütmektedirler? Aslında değişik ve uygun yollarla, vasıtalı şekilde Suriye rejimiyle görüşmenin olmadığı da ileri sürülemez. Silahlı mücadele ile diplomasi çoğu kere birlikte yürütülebilir.

Türkiye’nin sınırlarını ve ülke bütünlüğünü korumak için çaba göstermesi gereken NATO müttefikimiz ABD, NATO sınırlarını bırakın korumayı, Türkiye ile dolaylı bir savaşa girmiştir. Kiralık terör örgütlerinin patronluğunu yapmaktadır.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Türkiye NATO dışına çıkarak kimseyi sevindirmemeli, Yunanistan dahil birçok ülkenin elini ve pazarlık gücünü güçlendirmemelidir. NATO’da kalarak, bazı olumsuzluklara rağmen, mücadele sürdürülebilir. Türkiye Batı dünyası ve Doğu komşuları ile ilişkilerinde milli menfaatlerini ençoklaştırabilmek için; iki tarafa da dengeli ve ölçülü yaklaşmalıdır. NATO’dan çıkmak veya başka bir yere girerek maceraya atılmak bir AVM’den çıkıp diğerine gitmek olamaz. Konu bu kadar basit değildir.

Yakın geçmişte bir Dışişleri Bakanımız bölge barışı için Esad ile görüşmeye gider. Görüşmeden sonra Esad’a toplantıyla ilgili soru yöneltilir ve Bakanımızın teklifi sorulur. Esad’ın verdiği cevap ilgi çekicidir: “… misafir bakanın tekliflerini ABD Büyükelçisi de yapmıştı” der. Aracı olduğunuz dönemlerde bile kendi milli ve yerli tezlerinizi savunmanız ve teklif etmeniz gerekirdi.

Aşırı iddialı ve ülkeyi bağlayıcı, suçlayıcı konuşmalar Türkiye aleyhtarı havayı körüklediği unutulmamalıdır. İç politika ile dış politika bir ezogelin çorbası haline sokulmamalıdır. Mezhepler üstü kalma geleneğimiz kesinlikle sürdürülmelidir. Son on yıldır desteklenerek görevler verilen ve sözde Türkiye’nin dışarıda da propagandasını yapan FETÖ’cüler şimdi Türkiye aleyhine ellerinden geleni yapmaktadırlar. Yabancıların muhatabı bunlardı; onun için bugün yine bunlarla temas kuran yabancılar ülkemizi suçlama yarışına girmişlerdir. ABD güdümlü FETÖ’yü devlette ve değişik alanlarda egemen kılma tarihi bir yanlış idi. Diğer taraftan, Ayn-el Arab’a (Kobani’ye) sınırlarımızdan geçirilen, yedirip içirdiğimiz ve başarı dilediğimiz silahlı peşmerge sürüleri bugün bizimle çatışmaktadır.

Bütün bazı olumsuzluklara rağmen, Türk Milleti büyük çoğunlukla Devletinin, askerinin ve yönetenlerinin yanındadır. Birlik ve beraberlik mesajları vermektedir. Bu mukaddes davada ve Türkiye’nin var olma mücadelesinde hayatını vermekten çekinmeyen düğüne gider gibi vatan savunmasına koşan, Türk Milletinin aziz evlatları olan şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyor, gazilerimize şifalar temenni ediyoruz. Onlara çok şey borçlu olduğumuzun şuurundayız. Ne mutlu Türküm diyene…