22 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 639

Afrin Öncesi ve Sonrası

Cumartesi günü Afrin‘den 12 şehit haberi geldi. Bir de Atak helikopterimiz düştü. “Harekât, askerimiz kent merkezine yaklaştıkça, daha riskli olacak” diyenler haklı çıkıyor.

Meselenin içimizi yakan boyutunu şimdilik düşünmemeye çalışarak, soğukkanlı bir şekilde, neler oluyor, neden oluyor ve neler olacak sorularına cevap aramaya çalışıyorum.

TV’lerde konuyu tartışan “uzmanların” bir kısmı savaşın risklerine dikkat çekenleri, hükümetin resmi görüşü dışına çıkanları hemen hain, PKK/ HDP/ ABD işbirlikçisi ilan ediyor. Diğer kısmı ise her konuda sırf karşı çıkmak adına bir şeyler söylüyor. Ben her iki tip “uzmana” da itibar etmiyorum.

Erdoğan/ Ak Parti cenahı dış politikayı hep iç siyasette avantaj kazanma hesabı düşünerek yapmayı adet edindi. Kılıçdaroğlu / CHP tarafı ise bu saldırılara cevap yetiştirmeye çalışmakta. Bunlar arasındaki söz düellosundan da bir şey çıkmaz kanaatindeyim. Muhalefete muhalefet etmekle meşgul olan muhalefet partisinin başkanı Bahçeli‘yi ise artık dinlemez oldum.

***********************************

Afrin Harekâtının öncesi

Suriye’nin toprak bütünlüğünün bozulmaya başladığı dönemi hatırlayalım. Büyük Ortadoğu Projesinin Suriye ayağı 2011’de Esad rejimine karşı düzenlenen iç ayaklanmalarla başlatıldı.

O zamana kadar Tayyip Erdoğan- Esad ilişkisi devletlerarası münasebetten öte iki kardeşin ilişkileri kadar yakındı. Erdoğan Esad’a düğün davetiyesi vermek için özel uçakla Suriye’ye gider, ikili İstanbul Boğazında aileleriyle birlikte yat gezintisi yaparlardı. O kadar ki iki devletin bakanlar kurulu toplantılarının birlikte yapılacağı açıklanmıştı.

Şaşırıyorduk. “Bu adam sağlam pabuç değildir. Biz O’nun babasını da sevmezdik” demeye kalksak “komşularımızla sıfır sorun” politikasına karşı çıkan “hainlerden” olma korkusuna kapılıyorduk.

Ne olduysa oldu, birden Esad, Esed oldu. O’nu düşman ilan ettik.

Esad karşısında birden zuhur ediveren türlü çeşitli silahlı örgütün düzenlediği saldırılar, ayaklanmalar ve işgaller ile ayaklanmalarla karşılaştı. Bunlarla en sert şekilde mücadele etmeye başladı.  İç savaş yayıldı.

Suriye stratejik bir bölgeydi. ABD’nin planına karşı devreye Rusya, İran ve Çin girdi.

ABD ile Rusya, İran blokunun önce destekledikleri paralı askerlerden oluşan çetelerin vekâlet savaşları… Sonra IŞİD / DAEŞ denen bir ordu Irak ve Suriye’nin topraklarının büyük bir kısmını işgal ediverdi. Arkadan süper güçlerin bizzat kendi silahlı kuvvetlerinin de zaman zaman sürece dâhil olduğu karmaşık bir savaş alanına döndü Suriye.

Türkiye’nin çok keskin bir “Esed gitsin” politikası izlemesi üzerine, Esad ülkesinin kuzeyinde Türkiye ile arasına PKK/PYD’nin yerleşmesine izin verdi.

ABD bir hedef belirlemişti. Bu hedef, İsrail’in güvenliği ve petrolün nakli için bir koridor oluşturmaktı. Bu koridorun kontrolünü oluşturacağı “Kürt Devleti” ile yürütecekti.

Irak’ın kuzeyinde Barzani ile yaptığını, Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD ile yapacaktı.

Bir gün güney sınırımızda, Fırat’ın doğusundaki Ayn El Arab kenti, “Kobani” kantonu oldu. Türkiye PKK/ PYD’nin burada tutunması için ABD silahlarıyla teçhiz edilmiş teröristlerin kendi topraklarımızdan geçişine izin verdi. Teröristlerin yedikleri lahmacun paralarını bile devletimiz ödedi.

Bu terörist örgütün lideri Salih Müslim‘i, devletimiz İstanbul’da devlet başkanı gibi ağırladı.

Başbakan Ahmet Davutoğlu Diyarbakır mitinginde “Kobani’ye buradan selam ediyorum… Kobani’deki kardeşlerimin alnından öpüyor, bağrıma basıyorum” dedi.

Şimdi “alınlarından öpülen kardeşlerin” şehit ettiği evlatlarımızı ebediyete uğurluyoruz. Devletimiz şehit haberleriyle yanan yüreklerimizi, “alınlarından öpülen kardeşlerden” kaç tanesini öldürdüğümüzü açıklayarak yüreklerimizi soğutuyor.

Şimdi, (birilerinin çok sevdiği tabirle) “önce yakın tarihimizdeki bu yanlışla yüzleşelim.”

***********************************

Başka Çare Yok Muydu?

Herkes bilir ki savaş son çaredir.

Siyaset yoluyla çözüm üretemediğinizde elinizi güçlendirmek için silahlı güç kullanılır. Savaşın sonunda da yine diplomasi devreye girer ve düşmanınızla barış imzalarsınız.

Anladığım kadarıyla Suriye meselesinde Rusya ve ABD belli konularda anlaşmış gibi.

ABD Suriye’nin kuzeyinde ama Fırat’ın doğusundaki bölümde bir PKK devletini şimdilik yeterli görmekte.

Rusya, Fırat’ın batısının Suriye’de kalmasını kâr saymaktadır. Afrin Harekâtı başlamadan ilk kazançları, ÖSO’dan Suriye’nin (Esad’ın) devraldığı Halep Havaalanı oldu.

ABD Fırat’ın batısındaki bölgenin PKK/ PYD’den temizlenmesine ses çıkarmayacaktır. Ancak bu temizlik işini yapmaya sürüklediği Türkiye’ye bu işin çok pahalıya mal olacağı bir direniş olmasını istemektedir. Çünkü ABD planına göre, Türkiye Fırat’ın doğusunu temizlemeye cesaret edememelidir.

Bunun için ABD göz göre göre terörist PKK/ PYD’yi binlerce tır dolusu modern silahlarla (uçak hariç her türlü silahla) donattı.

Şehitlerimiz, gazilerimiz ve maddi kayıplarımız bu silahları kullanan ABD maşası teröristlerin eseridir.

Sınırımızda bir “PKK devleti” kurulmasına izin veremezdik. Bu, ülkemizin önümüzdeki on yıllarda güvenliğini tehdit edecek önemli bir tehlikedir.

Bu bakımdan Afrin Harekâtı uluslararası hukuka uygun meşru bir harekâttır.

Ancak bu son çare mi idi?

Harekâtı yaparken devletimiz “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduğumuzu” açıkladı. Bu demektir ki, eninde sonunda biz buradan çekileceğiz ve Suriye devletine bırakacağız.

Zaten Türk nüfusun çok az olduğu topraklarda uzun süre kalmak kolay olmayacaktır.

Şu anda Suriye devletini Esad temsil etmektedir. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayabilecek tek güç O’dur.

Esad Türkiye için en ehven-i şer seçenektir.

Peki, birçok konuda yaptığımız gibi hatamızı kabul edip, bizi “kandıran” bir suçlu bulsak ve Esad ile anlaşsak nasıl olurdu?

Esad ülkesinin bütünlüğünü korumak için, Fırat’ın batısında ve doğusunda, PKK/ PYD’yi kendi temizlese, biz de ona yardımcı olsaydık…

Hem kahraman askerlerimiz şehit ve gazi olmasalar, hem de Türkiye’deki 3,5 milyon Suriyeliyi kendi ülkelerine gönderseydik daha iyi olmaz mıydı?

İyimser bir soru soralım:

Acaba şu safhada bu seçenek üzerinde çalışılıyor olabilir mi?

 

 

Siyaset Kurumunu Konuşmak

0

Anlatacağım fıkraya birileri çok kızacaktır. Kendisiyle barışık olanlar gülecek veya derin derin düşünecektir. Bazıları da zevklenecektir: “Parktaki güvercinlere yem atan emekli iki ihtiyardan birincisi, diğerine, ‘Şu güvercinlere ne zaman yem atsam siyasetçileri hatırlıyorum.’ der. ‘Neden?’ diye soran ikincisine, birinci ihtiyar: ‘Yerde dolaşırken elimizden yiyorlar, havalanınca kafamıza pisliyorlar.’ diye cevap verir.”

Bir ara siyasetle ilgilenmeyi düşünen oğluma: “Bak, bir hizmet aracı olması gereken siyaset, Türkiye’de bir rant aracıdır. Hızlıca makam, servet, mülk edinmek isteyenler bu mecrayı seçebilirler. Ülkemizde, hizmet etmek için siyaset yapanlar, bu alandan kısa zamanda dışlanırlar ve yıpranırlar. Tercihini ona göre yap.” demiştim. Yine bana “Niçin siyaset düşünmüyorsun?” diye soran dostlarıma “Temiz kalmak istiyorum.” cevabını verdiğimi hatırlıyorum.

Siyaset, Güncel Sözlük’te, “Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış.”;  Kökenbilimsel Sözlük’te, “(Arapça) 1. Seyislik, at bakıcılığı, 2. Devlet yönetme, yönetim;” Politik Güncel Sözlük’te “1. Devletin etkinliklerini amaç, yöntem ve içerik olarak düzenleme ve gerçekleştirme esaslarının bütünü. 2. Davranış biçimi, düşünce yapısı. 3. (Mecaz) Bir hedefe varmak için karşısındakilerin duygularını okşama, zayıf noktalarından veya aralarındaki uyuşmazlıklardan yararlanma vb. yollarla işini yürütme.” diye tanımlanmaktadır. Bana göre de “Hükmün altında bulundurduğun her şeyi yönetme sanatıdır” siyaset.

Siyasette ön plana çıkmış pek çok tarihi şahsiyet kendi algı ve anlayışlarına göre siyaseti tanımlamışlar. Napoléon BonaparteAptallık politikada bir handikap değildir.” derken Charles DeGaulle “Politikanın, politikacılara bırakılmayacak kadar ciddi bir mesele” olduğunu söyler. Charlie Chaplin ise “Sadece bir şey, bir şey olarak kalıyorum, o da palyaço. Bu beni herhangi bir politikacıdan daha yüksek bir düzleme yerleştirir.” diyerek politikayı ve politikacıları küçümser. Politikacıların çok yüceltildiğini ve kendilerinden çok şey beklendiğini gören Che Guevara ise “Ben kurtarıcı değilim. Kurtarıcı diye bir şey yoktur. İnsanlar kendilerini kurtarırlar.” diyerek bir bakıma Hz. Peygamber’in “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz.” hadisini dolaylı olarak desteklemektedir.

 

Kurum olarak siyasetin, aktör olarak siyasetçinin kirlendiğini ve kirletildiğini söylemek zorundayım. Siyaset bizde maalesef hala bir rant, makam, imaj, ideolojik dayatma aracıdır. Bugünün meselesi değildir bu. Bu kirlenmeyi son bir asırdır yaşamaktayız. Bu sözcüğü ve mecrayı temizlemek de oldukça zor olacaktır.

Siyaset oyununun kuralları, birinci derecede bu kirlenmeye yol açmaktadır. Tepeden adam yerleştirme ya da yalakalıkta mahir kişileri terfi ettirme anlayışı siyaseti hakkıyla yapmak isteyenleri küstürmektedir. Çevremize baktığımızda bunun pek çok örneğini görebiliriz. Toplum olarak, biz de bu tür davranışlara pirim verdiğimiz için, pek masum sayılmayız. Bir iş adamının “Taşeronluk işini falan politikacının yakınına vermek zorundayım; o benim devletteki diğer işlerimi de kolaylaştırıyor.”, başka bir iş adamanın da “Malzemeleri, pahalı da olsa, onun firmasından almak durumundayım, yoksa kuruluş izni alamam.” dediklerine şahidim. Siyaset, bir “Al gülüm, ver gülüm.” arenası olmuş maalesef.

 

“Hükmetmek kolay, idare etmek zordur. En iyi hükümet, bize kendimize hükmetmeyi öğretendir.” der Goethe. Böyle bir toplum ve yönetim kalitesine ulaşmak uzun bir emek, gerçek bir samimiyet ister. Ülkemizde, düzeyli bir siyaset kurumu oluşturmayı, kaliteli siyasetçiler yetiştirmeyi konuşmanın ve siyasetçiye yeni bir form biçmenin vakti geçiyor. Zor bir coğrafyada olduğumuzu biliyorum. Yönetenler ve yönetilenler birbirine güvenmek, dayanışma içinde bulunmak zorunda. Birbirinin sırtına binerek bir yere varılmaz; olması gereken, el ele, omuz omuza hedefe varmaktır.

 

Eşya ve kurumlar, insanla anlam ve biçim kazanır. Devleti yeniden yapılandırma döneminde siyaset yapacak kişilerin de ahlak ve anlayış bakımından formatlanması gerekir. Bu millet, her seçim döneminde bir ümitle gül gibi açtı, ama kısa sürede soldu. Bunu tekrarlatmaya kimsenin hakkı yok. Ümidimizi solduranlardan ben davacıyım.

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” İyi işler için iyi insanlar iş başına!..

 

 

S i g a r a: C e b i n i z d e k i K a t i l i n i z

Cem Yılmaz Hakkında suç Duyurusu

Sigara bağımlılığı konusunda tek kişilik ordunun komutanı Prof. Dr. ORHAN KURAL ile sakız ve paspas gibi çiğnenen yasakları konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Komedyen Cem Yılmaz’ı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikâyet ettiniz. Ne sebeple?

Prof. Dr. Orhan Kural: Diğer filmlerinde olduğu gibi, son filminde de çocuk ve gençleri tütün ve dolayısıyla bonzai ve diğer bağımlılıklara özendiren sahnelere bolca yer veriyor.

Çetinoğlu: 7 Kasım 1996 tarihinde kabul edilen 4207 sayılı kanun ile bu tür maddelerin kullanımını teşvik mahiyetindeki görüntülü, sesli ve yazılı reklam ve tanıtımlar yasaklanmamış mıydı?

Prof. Kural: Evet, yasaklanmıştı. Fakat bu işler gayet planlı ve sistematik uygulamalarla yasaklar deliniyor.

Çetinoğlu: Mesela ne yapılıyor?

Prof. Kural: Kanunun boşluklarından yararlanılıyor. Tanıtımı ve kullanılmasını teşvik edici maddelerin görüntülendiği karelere filmlerde yer veriliyor. Cem Yılmaz’ın bundan önceki filminde elinde sigara ile hastaneye girdiği bir sahne var. Son filminde ise yine elinde sigara ile uçağa biniyor.

Çetinoğlu: Yasağı delmek için girişilen mücâdelenin arka planında neler olduğunu düşünüyorsunuz?

Prof. Kural: Büyük bir ihtimalle menfaat karşılığında bu tutum devam ettirilmektedir.

Çetinoğlu: Sizi bu düşünceye sevk eden olay veya delil var mı?

Prof. Kural: Var. Dünyaca tanınmış film oyuncusu Sylvester Stallone, rol aldığı filmlerde bu tür sahnelere yer vermesi karşılığında 500.000 dolar ücret aldığına dair 28 Nisan 1983 târihli çift imzalı resmî belge elimde. Türkiye’deki oyuncular için de aynı metodun uygulandığına dâir derin şüphelerim var. Kanun yasağını delmek için yapılan bu anlaşmaların ortaya çıkarılması elbette imkânsızlık ölçüsünde zordur. Fakat bir insanın, mensubu bulunduğu toplumun zararına olacak, kanunen de yasaklanmış ve ‘suç’ olarak vasıflandırılmış hareketleri, ısrar ve inatla tekrarlamasının başkaca bir açıklamasını yapmak da mümkün değildir.

Elinde sigara ile hastane kapısından içeri girmenin, uçağa binmenin filmin senaryosu gereği olduğu söylenemez. Kişinin elinde sigara olmadan söz konusu hareketleri yapması hâlinde ne gibi bir olumsuzluk veya noksanlık söz konusu olabileceğini açıklayabilirler mi?

Çetinoğlu: Bu tür sahnelere yatırım yapanların düşünceleri neler olabilir?

Prof. Kural: Birincisi sigara ve kullanılması arzu edilmeyen diğer maddelerin satışını sağlamak suretiyle kazanç elde etmek… İkincisi ‘insanları, özellikle yeni yetişen nesli, madde bağımlısı konumuna getirerek, toplumu dejenere etmek sonra da o topluma, o devlete kolayca hükmedebilmek…’ olarak düşünülebilir.

Çetinoğlu: Siz bu tür olumsuzlukların üzerine cesâretle gidiyorsunuz ve problemlerle de karşılaşıyorsunuz. Karşılaştığınız problemlerden bir-ikisini anlatır mısınız? Nerede neler oldu?

Prof. Kural:

Çetinoğlu: Daha büyük ve mühim problemlerle karşılaşmaktan korkmuyor musunuz?

Prof. Kural: Korkunun ecele faydası yok ki…

Çetinoğlu: Peki Efendim. Şikâyetinize dönelim.

Şikâyetinizi hangi gerekçelerle temellendirdiniz?

Prof. Kural: Hakkında şikâyette bulunduğum kişi, daha önceden kendisine yapılan uyarıları, basında yer alan haberleri hiçe sayarak ısrarcı bir tutumla, (âdetâ taammüden) sinema-terapi metodu uygulayarak, büyük bir ihtimalle menfaat karşılığı bu tutumunu devam ettirmektedir.

Çetinoğlu: dikkat çeken fiilleri nelerdir?

Prof. Kural: 4207 sayılı kanun, tütün ve uyuşturucu ürünlerinin umuma açık kapalı yerlerde içilmesini, kullanılmasını yasaklamıştır. Tanıtımını yapmak da suçtur, cezâyı gerektirir. Bütün bu düzenlemeler hiçe sayılarak gelecek nesillere kötü örnek olunmakta, ve sigara fabrikalarının ekmeğine bal sürülmektedir.

Çetinoğlu: Cezâî müeyyideler yetersiz mi?

Prof. Kural: Hem yetersiz, hem de yeterli ölçüde uygulanmıyor. Kanunun suç saydığı hareketleri yapanların yarıdan fazlası cezalandırılmıyorsa, diğer insanları da aynı suçu işleme cesâreti veriyor. Kanunları yürürlüğe koyan, cezâları belirleyen devletin otoritesi zayıflıyor. Kanunların sakız gibi çiğnenmesi, devlete güç kaybettirir.

Çetinoğlu: Olumsuzluklar ve tehlikeler dar bir alanda ve tek kalemde kalmıyor diyorsunuz. Alkol ve uyuşturucu maddeler ile sigaranın mukayesesi yapıldığında nasıl bir sonuca varılıyor?

Prof. Kural: Alkol ve uyuşturucu maddeler gibi bağımlılık yapan ve sayılamayacak kadar zararı olan sigaranın işlev olarak diğer uyarıcı ve uyuşturucu maddelerden hiçbir farkı yoktur.

Çetinoğlu:Cezâlar yetersiz‘ demiştiniz. Ne tür cezâlar söz konusu?

Prof. Kural: Türk Cezâ Kanunu 190. Maddesi 3. bendine göre uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını alenen özendiren veya bu nitelikte yayın yapan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezâsı ile cezâlandırılır.

Çetinoğlu: Bu cezâlar uygulanıyor olsa bile, basında yer almıyor. Ayrıca adlî para cezâsına çevrilebiliyor. Dolayısıyla buyurduğunuz gibi tesirli olmuyor. İşin kötüsü, bu suçları işleyenler, magazin basınının gözdesi ise, destekleniyor, kendilerine haksızlık yapıldığı söyleniyor. Sizin mücâdele alanınız genişliyor. Destek görüyor musunuz? Kimlerden?

Prof. Kural: Mevzu ile alakalı olarak raporlar hazırlayanlardan başka kimseden en ufak bir destek görmedim. Destek yok diye mücâdelemden vazgeçecek değilim.

Çetinoğlu: Şahsım ve çevremdeki sigara ile mücâdele eden dostlarım adına tebrik ve şükranlarımı sunuyorum, kolaylıklar diliyorum. Haklı ve son derece faydalı mücâdelenizde ben ve gazetem Önce Vatan emrinizdeyiz.

MEVZU İLE ALAKALI OLARAK HAZIRLANAN RAPORLARDAN, ÇARPICI SEÇMELER:

(Bu raporlar, Cem Yılmaz’ın, 2014 yılında hazırladığı filmle akalalıdır.)

Prof. Dr. ÖVGÜN AHMET ERCAN’ın Raporundan:

-Bu filmde açık açık bağımlılık yapan, ayrıca toplum sağlığını bozan sigara ve içki tanıtımı ile özendirmesi yapılıyor. Yaklaşık 10 bölümde, değişik oyuncular sigara tüttürmekte, ayrıca 3 bölümde alkollü içki tanıtımı yapılıyor. Bunlar ve tanıtımı yapılan diğer içecekler kişide bağımlılık yapmakta, ölümcül sağlık problemlerine sebep olduğu gibi iktidarsızlık, şişmanlama, kanser, felç, görme bozukluğu ve uyuşturucuya başlamada ilk adım gibi türlü çeşit sayılamayacak ölçüde tehlikeler içermektedir.

Gösterimde verilen izlenimler şunlardır: 1-Sıkıldığında sigara yak. 2- Sigara sıkıntıyı giderir. 3-Üzüldüğünde sigara yak, üzüntünü unut. 4-Sevindiğinde, mutlu olduğunda sigara iç, sevincin artsın.

Anlaşılıyor ki Cem Yılmaz, bu filmi,1-Sigara üreticileri, 2-Kola işletmesi, 3-Amerikan kahve ürünleri ile alkollü içkiler üreticileri.

Cem Yılmaz böylece; 1-Onu sevenlerin sağlığına özen göstermemesi, 2-Yalnızca kendi gelirini düşünerek toplum sağlığını tehlikeye atması, 3-Alkollü içki, kola ile sigaradan gelen hastalıklarla savaşan kurumlarla Sağlık Bakanlığı bütçesine zarar vermesi sebebiyle, yaşadığı topluma karşı açıkça suç işlemektedir.

Filmin, insanlarımızın bilgi, eğitim ile kültürünü artırıcı yönde hiçbir katkısı yoktur. Bu sebeple çocukların ve gençlerin seyretmesi zararlıdır.

Sokrat’ın güzel bir sözü vardır: ‘Çocuklar suçsuz doğar. Suç işlemeyi büyüklerinden öğrenirler. Kötü yanlarınızı çocuklarınıza göstermeyin.’

Sevgili büyükler, size sesleniyorum. Bu filmi izlemeyerek yapımcısını cezalandırmanızı diliyorum.

İnsan ve Toplum Bilimleri Öğretim Üyesi Doç. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN’IN Raporundan:

Filmi dikkatle seyrettim. 15 sahmede ve toplamda 10 dakika aleni sigara reklamı tespit ettim. Film, sigaraya özendirmek ve işmeyi yaygınlaştırmak için hazırlanmış izlenimi veriyor. Aynı zamanda 9 yerde içki sahnesi var. Küfürlü sözler ise normalleştiriliyor ve özendiriliyor. Sosyal yapımız, bu filmle dinamitlenmek isteniyor. Sık sık kullanılan küfürler o kadar galiz o kadar  müstehcen ki, terbiyeden hiç nasibini alamamış kişiler bile, yanında kendisi gibi tek bir insan olduğu zaman bile böylesine iğrenç küfürlerle konuşamaz. Cem yılmaz bu filmiyle, küfürü, âdiliği, pespâyeliği öğretiyor. Senaryo çok sığ ve basit.

1-Filmde düşünce ve felsefe yok. İnsanlara herhangi bir ufuk sunmadığı gibi ahlâkî yönden de kötü bir örnek. Filmde estetik ve sanat olmadığı gibi katle de yok. Filme olay örgüsü ve sanatla ilgili bir içerik yok. Komediden çok iğrençlik var.

2-Filmde üslûp sıkıntısı var. Estetik değil. Çok küfürlü. Toplumu yazlaştırdığı şüphe götürmez bir gerçek.

3-Film gizli ve âşikâr sigara reklamı yapıyor. Gençler sigaraya özendiriliyor. Hiç gereği yokken, sigara içiliyor ve böylece sigara reklamı yapılıyor. İçki reklamı da yapılıyor. Film yapımcısı sigara ve içki üretenlerle anlaşma yapmış izlenimi veriyor. Toplumu ifsat etmek için yapılmış bir film.

Bu tür filmler toplumu yozlaştırır. Seviyesiz, rezil ve kepaze bir film. Sırf para kazanmak için iğrenç bir film yapan Cem Yılmaz’ı nefretle kınıyorum. Kültür bakanlığının bu filme nasıl olup da bandrol verdiğini anlamak mümkün değildir.

Hayatımda bu kadar aşağılık ve kepaze film görmedim. Kültür Bakanlığını göreve dâvet ediyorum.

İstanbul Narkotik Suçlarla Mücâdele Şube Müdürlüğü’nün önceki elemanı                                            Doç. Dr. Ali Ünlü’nün Raporundan:

Filmde, bağımlılık yapak maddeler zararsız ve madde bağımlıları sevimli, mâsum, komik, yaramaz veya tolore edilebilir gibi sunuluyor. Bu tür konuşmalar, gençlerin maddeye olan dirençlerini kırmaktadır.

Bilirkişinin bu tür konuşmaların gerçek hayatta ve filmlerde olağan olduğunu beyan etmesi ise gençlerin korunmasıyla ilgili tedbirleri almakla mükellef olan devletin, kanunlarını hafife almaktır.

Oysa ki Anayasamızın 58. Maddesinde; ‘devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehâletten korumak için gerekli tedbirleri alır‘ ibâresi açıkça belirtilmektedir.

Filmin7 yaş üstündekilere ve 21.00’den sonra televizyonlarda gösterilecek olması, koruma tedbirleri açısından yeterli bir düzenleme değildir. İllegal madde kullanma riski 15-24 yaş grubu için söz konusudur ve insanların %50’si maddeye bu yaş aralığında başlamaktadır. Zararlı sahnelerin filmden çıkarılması, gençler açısından koruyucu olacaktır.

 

DERKENAR:

Sigaranın vücudumuza verdiği zararı bilmeyenimiz yoktur. Ömrümüzü hiç fark ettirmeden, sinsice kısaltır. Yılda 20 milyar dolardan fazla bir miktarı bedenimizi tahrip etmek için harcıyoruz. Bu milyarlarca dolar başta ABD olmak üzere İngiliz ve Japon kartellerinin ceplerine gider. Ancak işin bir başka yönü daha var. Sağlığımızdan daha da önemli ve hazin bir hikâye…

Kaçakçılığın en gözde ürünü sigaradır. PKK’nın en istikrarlı ve önemli gelir kaynağıdır.

Mehmetçiği şehit eden, polisimize ve vatandaşımıza sıkılan her kurşunun ardında PKK’nın sigara kaçakçılığından elde ettiği gelir yatar. Avrupa Birliği bu konuda ABD mahkemelerinde dâvâ açmış olmasına rağmen, kendi devletimiz onca ihbara aldırmayarak sigara kaçakçılığına derinlemesine el atmaz. Ara sıra gazetelerde kaçak sigara yakalandığı haberlerini okusak da ‘Bu kaçakçılığın kaynağı neresidir? Bu sigaralar nereden satın alınıyor?’ sorularını sorup araştırma yapacak bir tek savcımız çıkmaz.

Ama yine de şükredelim, hiç olmazsa sigara içmeyenleri içenlerin zulmünden, hoyratlığından, bencilliğinden kurtaran meclisimiz, bakanlarımız, başbakanlarımız oldu. Türkmenistan cesur bir kararla 2016 yılına sigarasız girdi. Ülkede sigara satışı yasaklandı. ‘Darısı bizim başımıza‘ derken, insanlığı mahveden bu meşru zehrin hikâyesini, üreten ve satan, insan sağlığı üzerinden ticâret yapan bu yabancı kartellerin ve yerli ortaklarının insafsızlığını hayretle, üzüntüyle ve kızgınlıkla okuyacaksınız.

Bu kitabı hazırlarken emek ve destek veren herkese teşekkürlerimle ve sigarasız bir dünya dileğiyle…

Bülent Akarcalı: Ölüm Tâcirleri. Destek Yayınları, İstanbul 2016 (Arka kapak yazısı)

 

BİLİYOR MUYDUNUZ?

Ø  Gençlerimizi sigara bağımlısı yapmak isteyen ölüm tâcirleri, üniversiteleri mekân tuttular. Kandırabildikleri gençlere ücretsiz sigara vererek ve ayrıca ücret ödeyerek, arkadaşlarına sigara ikram etmelerini sağlıyorlar. Kiralık katillerin, arkadaşının canına kast eden hâinlerin sayısı endişe edilecek kadar çok…

Ø  Üreticiler, sigaranın câzibesini artırmak için katkı maddesi kullanıyorlar. İçenler kısa zamanda sigara bağımlısı hâline geliyor. Bir müddet sonra harçlıklarının önemli bir bölümünü sigara satın almak için kullanıyorlar. Ülkemizin ve milletlerarası kanunları hiçe sayılarak gençler zehirli endüstriye teslim ediliyor. Sigara endüstrisi kârının büyük bölümünü, gençleri sigaraya başlatmak için kullanıyor. Bir müddet sonra da sigara satış fiyatına zam yapıyor, çarkı bütün hızıyla döndürüyor.

Ø  Sigara içenlerde, içmeyenlere oranla; Mesâde, pankreas ve prostat kanseri 2 kat, kadınlarda kısırlık riski 10 kat, erkeklerde iktidarsızlık rismi 10 kat, akciğer kanseri 22 kat daha fazladır.

Ø  Sigaraya başlamak kolaydır, bırakmaz zordur. Nikotin bağımlılık yapar, Kullanıcıların çoğu sigarasız bir hayatı hayal edemezler.

Ø  Sigaradan çıkan dumanda bulunan kanserojen maddeler, içe çekilenden çok daha fazladır. Sigaranın bir ucu içeni, diğer ucu ise içenin yanındakini zehirler.

Ø  Sigaranın zayıflattığına, içene problemlerini unutturduğuna, içeni sâkinleştirdiğine, hafif (light) sigaranın daha az zararlı olduğuna dâir düşünceler yanlıştır.

Ø  Sigaranın içerisinde bulunan zararlı maddeler:

Ø  *Polonyum 210: Kanser hastalığına yol açan madde.

Ø     *Radon: Radyasyon etkisi yapar.                                                                                                                         *Metanol: Zehirlidir.

Ø  *Tolüen: Halk arasında tiner olarak bilinen maddedir. Uyuşturucu etkisi yapar.                                                        *Kadmiyum: Pil ve akü imalatında kullanılır, zehirlidir.

Ø  *Bütan gazı: Bilinen LPG gazıdır. Tüp gaz olarak da anılır. Bilindiği gibi intihar amacıyla da kullanılmaktadır.

Ø   *DDT: Zararlı böcekleri öldürmek için kullanılan zehirdir.

Ø  *Hidrojen siyanür: Altın madenini topraktan ayırmak için kullanılır.

Ø   *Aseton: İçerisinde tiner benzeri maddeler vardır.

Ø  *Naftalin: Elbiseleri güve zararlısından korusa bile, insanlara zarar veriyor.

Ø  *Arsenik: En kuvvetli zehirlerden biridir.

Ø  *Amonyak: Tuvaletlerin temizlenmesinde kullanılsa bile, insanların solunum organlarında öldürücü yönde etkisi var.

Ø  *Karbon: Kirli havanın içerisinde bulunan zehirdir

Ø  Sigara içen herkes bu zararlı maddeleri az miktarda olsa bile vücuduna alıyor.

Ø  Zararlı maddelerin insan vücudunda sebep olduğu olumsuzluklar:

Ø  *Gırtlak ve nefes borularında iltihaplanma,

Ø  *Kalp krizi,

Ø  *Tansiyon yükselmesi,

Ø     *Damar sertliği ve tıkanması,

Ø  *Beyinde felç ve bunama,

Ø   *Gözlerde katarakt, ileri yaşlarda görme kaybı ve körlük.

Ø  *Akciğer kanseri,

Ø  *Bronşit,

Ø    *Mide kanaması, ülser ve mide kanseri,

Ø   *Hamilelerde düşük, sakat ve eksik doğum ile rahim kanseri.

Ø  Bunlar sigaranın zararları. Sigaranın faydaları da var:

Ø  *Sigara tiryakisini köpek ısırmaz. Çünkü bastonla gezer. Köpeği bastonuyla kaçırır.

Ø  *Sigara tiryakisinin evine hırsız girmez. Çünkü bütün gece öksürür. Hırsız, evde uyanık biri olduğunu düşünür ve eve girmekten vazgeçer.

Ø  *Sigara tiryakisi ihtiyarlamaz. Çünkü genç yaşta ölür.

 

 

 

İnsanlar Âlemi

0

İnsanın hisleri; sonucu görmez! Birkaç gramlık hazır lezzeti, ileride sekiz on kiloluk lezzetlere tercih eder. Bu yüzden akıl ve fikre galebe eder, üstün gelir! Bu gibi gayri meşru, uygunsuz zevk ve eğlencelere düşkün olanları bu sefahetlerden kurtarmanın tek yolu, o çeşit lezzetlerin içindeki elemleri / acıları göstermektir. Menfî hisleri yenmektir.

“Yestehibbune’l-hayate’d-dünya.” (İbrahim suresi: 3) / “Onlar dünya hayatını seve seve âhirete tercih ederler!” Âyetinin işaretiyle, bu zamanda âhiretin elmas gibi nimetlerini, lezzetlerini bildiği hâlde, dünyanın kırılacak şişe parçalarını ona tercih ederler. İmanlı / inançlı kişiler iken, inançsız olanlara o dünya sevgisi ve o sır için tâbi olup uyarlar.

İnsanı bu tehlikeden kurtarmanın tek çaresi, dünyada bile cehennem azabının, elem ve acılarının bulunduğunu göstermektir. Çünkü bu zamanda kesin ve şüpheyi akla getirmeyen bir küfür ve inkâr edicilik vardır! İlim ve fenden gelen dalâlet ve sapıklık vardır. Sefahetten gelen tiryakiliğin inadı vardır.

Bu durum karşısında sadece Cenabı Hakkı tanıttırmak yetmez. Onlara karşı sadece cehennemin varlığını ispat etmek ve kanıtlamak bir şey ifade etmez. Sadece Cehennem azâbını hatırlatmakla, insanları fenalık ve kötülüklerden alıkonulmasını istemekle, ancak insanların yirmide biri ders alabilir. Ders alsa bile, “Allah gafûrdur, rahîmdir. Üstelik cehennem pek uzaktır!” der. Sefahetini sürdürebilir. Kalbi, ruhu hislerine yenik düşer.

Öyleyse, küfür / inançsızlık, dalâlet ve sapıklığın dünyadaki elîm ve ürkütücü sonuçlarını göstermek gerekir. Çünkü ancak bu şekilde en inatçı, nefislerine düşkün insanları bile o uğursuz gayri meşru lezzetlerden, sefahetlerden nefret ettirebilir, onlardan soğutabilir. Aklı başında olanları tövbe ve pişmanlığa yöneltebilir.

İşte ancak bu şekilde iman ve inaçta; manevî bir cennet olduğunu bilir. Ancak bu şekilde dalâlet denen sapıklıkta -bu dünyada bile- mânevî bir cehennem olduğunu farkeder, anlar. Yoksa, insanlar âlemine dalâlette olanların gözüyle bakınca, o âlem çok karanlık ve dehşetli görünür.

Kalbi feryat ve figana boğarak “eyvah” dedirtir. Çünkü insanın ebede uzanıp giden arzuları, emelleri vardır. Kâinat ve evreni kuşatan tasavvur ve fikirleri vardır. Ebedî / sonsuz / bitimsiz, beka / kalıcı olmak / devamlılık gibi istek ve arzuları vardır. Ebedî saadet ve mutluluğu arzulayan, hele cenneti gayet ciddî biçimde isteyen himmet ve kalbî çalışma ve gayretleri vardır. Fıtrî / yaratılıştan gelen istidat, kabiliyet ve yetenekleri vardır. Had ve sınır konulmayan, serbest bırakılan kuvveleri / potansiyel güçleri vardır. Hadsiz maksatlara yönelik ihtiyaçları vardır. Zaaf ve aczleriyle beraber, hücumlarına mâruz kaldıkları sayısız musibetleri vardır.

Düşmanlarıyla beraber son derece kısa bir ömür, her gün ve her saat ölüm endişesi taşımaları vardır. Gayet dağdağalı ve zorlu bir hayat yaşamaktadırlar. Son derece geçim derdi ve geçim endişesi içindedirler. Kalbe, vicdana en elîm en müthiş gelen bir hâl içindedirler.

Daima zeval ve firak belâsı çekmektedirler. Hele bir de gaflet içinde iseler; ebedî bir karanlığın kapısı suretinde görülen kabir ve mezarlık onları beklemektedir.

Öyle bir yer ki, insanlar birer birer o karanlık kuyuya atılmaktadır.

İşte bu insanlar âlemi bu karanlıklar içindeyken; kalb, ruh ve akıl gibi tüm insan lâtifeleri yani mânevî duyguları; hattâ bütün beden zerreleri feryat ile ağlamamaları mümkün mü?

İşte bu vaziyette iken, Kur’an’dan gelen nur, iman kuvveti, o her şeyi ters ve sapık gösteren gözlüğü kırdı. Ve görüldü ki:

Allah’ın Âdil ismi; hikmeti gösteriyor.

Rahman ismi; kerîm oluşunu nazara veriyor.

Rahîm ismi; gafûr sıfatını gösteriyor.

Ölüleri tekrar dirilten anlamındaki Allah’ın Bâis ismi; tüm mülkü elinde tutan Allah’ın Vâris ismini gösteriyor.

Maddî-mânevî hayat verici mânasındaki Muhyî ismi; ihsan edici yâni verici oluşunu belirtiyor.

Rab ismi; O’nun mâlikiyetini gösteriyor.

Velhâsıl:

O karanlık insanlar âlemi içinde, çok âlemler bulunan hepsini ışıklandırıyor, şenlendiriyor.

 

 

Milletin Partisi Olmak!

Yazının başlığındaki millet sözcüğü ile “Türk Milleti”ni kast ettiğimden bir şüphe yoktur. Niye bunu dedim? Çünkü Cumhuriyetin kurulduğu ilk günden bu yana ve Atatürk’ün “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” demesinden beri Türklük aleyhine gizli ve aleni faaliyetler almış başını gitmiştir.

 

Bugünlerde bu konu ile ilgili yaşadıklarımızda izahtan varestedir.

 

Bir vatandaş olarak hadi onu da geçelim şuurlu bir Türk olarak en büyük muradımız, milletimizin rahat, huzurlu, güven ve refah içinde yaşamasıdır. Tabii ki, bu husus vatanın korunmasını ve millet ile devletin bekasını da, olumlu bir şekilde etkileyecektir.

 

Bunun içinde ülkemizde doğru ilkeler üzerine siyaset yapılmalı ve bürokrasimiz bu çerçevede oluşmalıdır.

 

Türkiye’yi yönetmek üzere, milletimiz için yegâne yöntem demokrasi ve bu demokrasinin de, çok partili bir parlamenter sisteme dayanıyor olmasıdır.

 

Milletimiz her şeyin en iyisine layıktır ve binlerce yıllık var olma mücadelesi nedeni ile bunu hak etmiştir. Demokrasi savaşını da, 1800’lü yılların başından beri büyük bir azim ve kararlılıkla vermektedir.

 

Ancak demokrasimiz hepimizin malumu olan nedenlerle daima suni sıkıntılar yaşamıştır/yaşamaktadır. Ne var ki, bu demokrasinin yanlışlığını göstermez. Biz her zaman, bireylerin düşüncelerine, adil bir şekilde seçme ve temsil haklarına önem veren bir anlayışı geliştirmeli ve korumalıyız.

 

Son dönemde, halkın da nasıl evet dediği tartışmalı bir referandum ile tek adam rejimine geçmiş gibi görünüyoruz. Kuvvetler birliği herkesin gözünü korkutuyor. Siyasi partilerin önemi adeta ikinci sıraya itildi. Seçeceğimiz şahıs, inanılmaz yetkilerle ülkeyi yönetecek. Bu sebeple halkın gelecek ile ilgili endişeleri büyüyor!

 

Bu koşullar altında; demokrasi isteyen, herkes için adalet diyen, değerlerin erozyonuna karşı çıkan, zümrelerin ve ideolojilerin tahakkümüne karşı direnen, can ve mal emniyetinden endişe duyan insanlarında yeni arayışları var. Gazi Meclis (TBMM)’in yeniden eski önemini kazanmasını isteyen ve çoğunluğun kendini o mecliste temsil edilirken görmek isteği “çok partili demokratik parlamenter sistemi” hedefleyen yeni bir siyasi yapı kuruldu.

 

Bu kapsamda onca siyasi parti olmasına rağmen halkta karşılık bulan bir siyasi parti daha Türkiye’de, demokrasi yürüyüşüne katıldı. Bu parti, şartlar sebebi ile kendini “cesurlar hareketi”, “değerler hareketi”, “kadın ve gençlik hareketi” ve de toplamda bir “iyilik hareketi” olarak değerlendiriyor ve liderleri Meral Akşener‘in ağzından da, bunu dillendiriyor.

 

Şimdi Türkiye’nin gittiği karanlık yoldan çıkış için artık bir umudumuz oldu. Bu umut “İyi Parti”lilerce boşa çıkarılmamalıdır. “İyi Parti” ihtiyaçlar nedeni ile kurulmuştur ve gelişmeler göstermektedir ki; Türkiye’nin “İyi Parti”ye ihtiyacı vardır. Bu talep boşa harcanmamalıdır ve kimsenin buna hakkı da, yoktur.

 

Bunun için yapılacak ilk iş, kendisini bu mücadele içinde gören herkesi “İyi Parti” çatısı altında toplamaktır. Bu partiye her isteyen kolayca üye olabilmeli, çalışmalara davet edilmeli ve halk partinin gerçek sahibi olduğunu hissedebilmelidir.

 

Yani bu parti; partiyi kuranların, partiyi yönetenlerin, il ve ilçelerde görevde olanların değil halkın yani milletin partisi olmalıdır. Milletimiz bu partiyi kendisinin hissettiği gün, Allah’tan başka hiç bir güç “İyi Parti”nin iktidarını engelleyemeyecektir.

 

Buradan açıkça ilan ediyorum ve istiyorum ki; bu partinin kapılarını milletimizin her ferdine açınız. Bu parti üzerinden şahsi emellerinizi tahakkuk ettirmeye çalışmayınız. Türkiye’de eski ve yeni uygulamalarda gördüğümüz ve bildiğimiz particilik hastalıklarını buraya taşımayınız.

 

Eminim ki, memlekete hizmet aşkı ile yanıp tutuşan “İyilik Hareketi”nin lideri Meral Akşener‘de böyle istiyor ve düşünüyordur. Benim gördüğüm, milletimiz “İyi Parti” ile kucaklaşmaya hazırdır, size bize düşen görev bu kucaklaşmayı sağlamak ve aradaki ufak tefek engelleri ortadan kaldırmaktır.

 

Haydi o zaman, buyurun tarih yazmaya!

 

 

2019 Rejim Seçimi

0

Türk milleti, 2019 yılında üç farklı seçim yapmak zorunda. Mart 2019’da Yerel Yönetimler Seçimi, Kasım 2019’da Milletvekilliği Genel Seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak. Bu seçimlerin en önemlisi de, 16 Nisan 2017’de yapılan Referandum sonucunda kabul edilen Anayasa değişikliğinden sonra, Partili Cumhurbaşkanlığı bölümü gerçekleşen “Cumhurbaşkanlığı Hükümeti Sistemine Geçiş Seçimi”dir. Bu seçimle, Türkiye’nin 23 Nisan 1920’den bu yana uyguladığı “Parlamenter Sistem” ve “Tarafsız Cumhurbaşkanlığı Sistemi” sona erecektir. Bütün devlet kurumları da bu sisteme göre yeniden yapılandırılacaktır. Dolayısıyla 2019’da yapılacak seçim, normal bir seçim değil, milletin tabi olmak istediği rejimi tercih etme seçimidir.

Eğer seçimler normal tarihinde yapılırsa, Yerel Yönetimler Seçimine bir yıl,  Milletvekili ve Cumhurbaşkanı seçimine 20 ay var. Hükümetin önünü görebilmesi açısından Yerel Yönetimler Seçimini 2018 sonbaharına çekme ihtimali üzerinde de duruluyor. Ayrıca önümüzdeki günlerde yapılacak uyum yasaları çerçevesinde; bütün illerde bütün ilçelerin bütün şehir kapsamına alınacağı, belde ve ilçe belediyelerinin tamamen lağvedileceği, yerlerine il belediye başkanlıklarının şubelerinin açılması yönünde çalışmalar yapıldığı söyleniyor.

Bu arada Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimleri kapsamında düşünülen siyasi ittifakın, Yerel Yönetimler Seçiminde de yapılmasına imkan sağlayacak düzenlemeler üzerinde çalışıldığı belirtiliyor. Yerel Yönetimler Seçimi, bir bakıma Milletvekilliği ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucuna da ışık tutacak. Bu yönden çok önemli. Bu yüzden de, iktidar önünü görebilmek için bu seçimi erkene çekebilir.

Milletvekili Seçiminin Önemi Kalmadı

16 Nisan 2017’de yapılan Referandum sonucunda kabul edilen Anayasa değişikliğinden sonra, Milletvekili Genel Seçimi’nin pek önemi kalmadı. Çünkü, rejim değişiyor, Parlamenter Sistem sona eriyor. Dolayısıyla Parlamento’nun işlevi büyük ölçüde sona eriyor.  Yasama ve yürütme erkleri, Partili Cumhurbaşkanı ve onun çoğunluğu parlamento dışından seçilen Başkan Yardımcıları ve Bakanlar tarafından kullanılacak. Başkan Yardımcıları ve Bakanlar, partisiz olacaklarından millete karşı sorumlulukları yok, sadece kendilerini atayan Cumhurbaşkanına karşı sorumlulukları var.

Başkan Yardımcıları ve Bakanlar hakkında soru önergesi verilemiyor, inceleme yapılamıyor, dokunulmazlıkları kaldırılamıyor. Cumhurbaşkanı, yardımcıları ve bakanlar suç işlerlerse, yargılanabilmeleri için; önce 301 milletvekilinin soruşturma açılmasını istemeleri, sonra da  360 milletvekilinin soruşturma açılmasına karar vermeleri gerekecek. Yüce Divan’a sevk için ise 400 milletvekilinin kararı gerekiyor. Bu oranlar sağlanamazsa, yargılanmaları asla mümkün değildir.

 

Sizin anlayacağınız, Başkan Yardımcıları ve Bakanlar, Cumhurbaşkanı tarafından atandıkları için,  bir nevi bürokrat durumundalar. Ama bunlar, güçlendirilmiş bürokrat durumundalar. Çünkü devlet memuru durumunda olan bürokratlar hakkında idari, mali, hukuki ve disiplin soruşturmaları açılabilir, hapis ve meslekten ihraca varan cezalar verilebilir. Bu seçimlerle ilgili tek gelişme, milletvekili sayısının 550’den 600’e çıkarılmasıdır. Bence bu olumsuz bir gelişmedir. Etkisizleşen Parlamento’da milletvekili sayısının arttırılması değil, azaltılması, mesela 300’e indirilmesi gerekirdi.

Bu durumda 2019’un en önemli seçimi, Cumhurbaşkanı seçimidir. Bu Cumhurbaşkanı, bugüne kadar seçilenlerden farklıdır. Bu farkı, 16 Nisan Referandumundan sonra, sadece “Partili Cumhurbaşkanlığı” bölümünün hayata geçirilmesiyle gördük. Cumhurbaşkanı, hem ülkeyi, hem partiyi yönetiyor. Partisinin hem Genel Başkanı, hem de partisinin Meclis Grubu Başkanı olarak her türlü siyasi faaliyetine katılıyor. Parti kongrelerinde, Meclis Grubu toplantılarında konuşmalar yapıp, diğer siyasi partilerin liderleriyle polemiğe giriyor. Cumhurbaşkanlığı forsu ile Parti bayrağını birlikte kullanabiliyor. İstediği bakanı, belediye başkanını, partisinin il veya ilçe başkanını istifa ettirebiliyor. 2019 seçimlerinde Parti Genel Başkanı olarak milletvekili listelerini de yapabilecek. Bu şekilde Meclis’i istediği gibi şekillendirecek.

Kuvvetler Ayrılığı Değil, Birliği

Bu sistem, bu haliyle dünyadaki bütün Başkanlık sistemlerinden farklı, ülkemize has bir sistem. Mesela ABD’deki Başkanlık sistemi, sert kuvvetler ayrılığına dayanır. 2019’da bu sistem tamamen hayata geçerse, bütün yetkiler bir kişinin elinde toplanmış olacak ve egemenlik, milletten alınacak, tek şahsa verilecek. “Cumhurbaşkanını halk seçiyor, egemenlik neden halktan alınmış olsun?” gibi bir soru akla gelebilir. Cumhurbaşkanı geçerli oyların yüzde 50+1’i ile seçiliyor. Seçimlere seçmenin genellikle yüzde 15-20’si katılmıyor. Bu durumda, milletin yüzde 50’sinin altındaki bir temsil oranıyla seçilmiş olacak.

Bu sistemde Cumhurbaşkanı, bütün bakanları ve bürokratları seçiyor,   bakanlıkları, devlet dairelerini, kurumları kurabiliyor, kaldırabiliyor, ihale yapabiliyor, bölgesel yönetimler kurabiliyor. Meclis’i feshedebiliyor, temel haklar hariç, yürütmeye ilişkin her konuda kararname çıkarabiliyor. Meclis aynı konuda kanun çıkarırsa kararname hükümsüz oluyor, ama Meclis’in çıkardığı kanunu Cumhurbaşkanı veto edebiliyor. Veto ettiğinde Meclis bunu ancak salt çoğunlukla tekrar kabul edebiliyor.

Partili Cumhurbaşkanı, kontrol ettiği Meclis’te aynı kanunun salt çoğunlukla geçmesini engelleyip, fiilen yasa çıkarma yolunu tıkayarak, kararname yolunu açabiliyor. Cumhurbaşkanı kararname çıkararak, merkezi idare kapsamında bölgesel yönetim birimleri, bölgesel yapılar, bölgesel kamu kurum ve kuruluşları oluşturabiliyor.

Bu sistemde, yargı tamamen siyasetin kontrolüne giriyor. Cumhurbaşkanı 15 üyeli Anayasa Mahkemesinin 12 üyesini kendisi seçiyor. 3 üyesini de partisi aracılığıyla kontrol ettiği TBMM eliyle seçilmesini sağlıyor. HSK (Hâkimler ve Savcılar Kurulu) 13 üyeden oluşuyor. Kurulun Başkanı Adalet Bakanı, Adalet Bakanlığı Müsteşarı da Kurulun tabiî üyesi. Kurulun, 3 üyesi Cumhurbaşkanınca; 3 üyesi Yargıtay üyelerince, 1 üyesi Danıştay üyelerince, 3 üyesi Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçiliyor.

Sorumsuz ve Sınırsız Yetki

Bu sistemde, Cumhurbaşkanı kural olarak iki dönem seçilebiliyor. Ancak partili cumhurbaşkanı ikinci döneminin sonuna yaklaştığında, Meclis’in 3/5 çoğunluğunu denetleyebilirse, seçimlerin yenilenmesi kararı aldırarak, bir dönem daha seçilebiliyor. Cumhurbaşkanı hiçbir gerekçe göstermeden Meclis’i feshetme yetkisine de sahip.

Görüldüğü gibi, bu sistemde Cumhurbaşkanı, Meşrutiyet dönemi padişahlarının yetkilerinden daha çok yetkiye sahip bir konumda. Parlamenter sistemin dayandığı, “Hakimiyet kayıtsız ve şartsızdır milletindir” sözü, bir anı olarak kalacak. Artık millet ülkeyi, kendi seçtiği vekilleri eli ile kendi yönetemeyecek. Bu yetkiyi seçtiği, aynı zamanda partisinin genel başkanı olan taraflı Cumhurbaşkanına verecek. Her iki sistemde de, seçimi halk yapıyor, kaderini kendi tayin ediyor.

2019 Cumhurbaşkanlığı seçimi, adı konulmamış Türk usulü “Başkanlık Sistemi isteyenler” ile “Parlamenter Sisteme dönülsün” diyenler arasında geçecek. Bu seçim partiler arasında değil, rejimler arasında geçecektir. Türk demokrasisi 2019’da büyük bir imtihana hazırlanıyor. Herkesin safını belirleyip, bunu da halka açıkça belirtmesi gerekir. Ayrıca halka iki sistem arasındaki farklar ayrıntılı olarak anlatılmalıdır.

2019 Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra, geriye dönüş yoktur. Eğer “Başkanlık Sistemi”ni destekleyen biri Cumhurbaşkanı seçilirse, her şey yetkisinde olacağından, bir daha “Parlamenter Sisteme dönülmesi” gündeme getirilemeyecektir. “Parlamenter Sistemi” savunan biri Cumhurbaşkanı seçilirse, tekrar “Parlamenter Sistem”e dönülmesi mümkün olur. Bu yüzden, “Parlamenter Sistemi” savunanların, bunu sürekli millete hatırlatmaları gerekir. Bu seçim, bundan sonraki yönetim biçimimizin, tabi olacağımız rejimin belirleneceği bir kader seçimidir.

Kararımızı, konuya uzun vadeli bakarak, Recep Tayyip Erdoğan’a göre değil, ondan sonra seçilecekleri de göz önünde bulundurarak verelim. Konuyu, günlük siyasetin dalgalanmalarına, siyasi partilerin istikbal hesaplarına göre değil, ülkenin istikbalini düşünerek, rejim tercihimize göre değerlendirelim, safımızı ona göre belirleyelim. Çünkü, 2019’un dönüşü yok.

 

 

AKP’nin Yaptıklarını CHP Yapsaydı!

Hayatımda CHP’ye oy vermişliğim yoktur. Doğrusunu söyleyecek olursam, Bu güne kader MHP haricinde hiçbir partiye oyum nasip olmadı.

Ama 16 yıllık AKP Hükümetleri döneminde gördük ki; PKK’nın kıskacındaki HDP ve AKP haricinde bütün partilere bu günkü şartlarda oy verilebilir.

Bir partinin tek başına 16 Yıl iktidarda kalması dile kolay; batı da gerçek demokrasi ile yönetilen ülkelerde, böylesi bir duruma ender rastlanır. Avrupa’nın en uzun süreli iktidarı olan Alman CDU Partisi, Angela Markel sayesinde AB’nin lider ülkesi durumundayken(fert başına düşen milli gelir 42 000 dolar) dahi 2005 yılından bu yana koalisyonlarla yönetiliyor. Merkel, bunca başarısına rağmen hükümeti kurmakta zorlanıyor.

Türkiye’ye gelince; fert başına düşen milli gelir 9-10 000 dolar arasında gidip geliyor o sermayenin de büyük kısmı küçük bir azınlığın elinde. Böyle olmasına rağmen, 2002 Yılından bu yana AKP, ülkeyi tek başına yönetiyor.

Eskiye nazaran çok mu iyi yönetiliyoruz hayır.

Dış borcumuz mu eksildi hayır.

Köylü kalkınıp ziraat gelişti mi… ona da hayır.

Ya Milli Eğitim? Her gelen hükümet, yeni bir bakanla işe başlarken, PİSA ve PİCA da yerlerde sürünüyoruz.

Öyle ise bu işin sırrı ne?

Sürekli algı yönetimi, sürekli aynı şeyleri tekrarlayarak beyin yıkama…

AKP’nin bu güne kadar yaptıklarını ya CHP yapsaydı:

Mesela bir CHP’li belediye başkan adayı İstanbul genelevlerini dolaşıp oy devşirseydi,

Türk askerine sinsice tuzaklar kurulup, Silivri zindanlarında tutsak edilselerdi,

Habur rezaleti CHP hükümeti döneminde yaşansaydı,

17/25 hırsızlık ve yolsuzluk olayları CHP döneminde patlamış olsaydı,

CHP iktidarı döneminde devlet kurumları cemaatlere teslim edilmiş olsaydı,

Çözüm süreci ve hendek siyaseti maazallah CHP iktidarı döneminde yapılmış olsaydı,

Peşmerge’yi Kuzey Irak’tan alıp Türk topraklarını çiğneterek, bu çapulcuların birde karnını doyurarak ve parasını da kaymakama ödetip Kobani’ye uğurlasaydı, aynı peşmerge ile bugünkü gibi savaşıyor olunsaydı,

Egedeki 18 Türk adası ve bir kayalık, CHP döneminde işgal edilseydi,

En tazesinden 59 yıl sonra bir Türk devlet adamı olarak Vatikan’daki PAPA’yı CHP’nin başındaki zat ziyaret etmiş olsaydı?

Yukarıda saydığım cürümlerin birini dahi CHP işlemiş olsaydı yandı gülüm keten helva.

Bu Parti’nin ne vatan hainliği kalırdı ne de meydanlara çıkacak yüzleri.

Ama bu muhteremler gayet pişkin, bunca yapılan hata ve günahlardan sonra: “milletim beni affetsin, Allah’ım beni affetsin” deyip işin içinden sıyrılıyorlar.

İnkâr etmemeli milletin oyunu almasını da biliyorlar.

Ben: “hırsızlık var devlet soyuluyor” diyorum, onlar, sandığı gösteriyorlar.

Saygılarımla

 

 

Değişmeli miyiz, Değiştirmeliyiz miyiz?

0

Değişmek, yaratılmış her varlığın yasası. Değiştirmek, varlık bilinci ve irade gücüne sahip her canlının görevi. Burada; neyi, niçin, ne kadar değiştireceğiz sorusu karşımıza çıkıyor.

Ne yapmak, nasıl yapmak, kiminle yapmak istiyorsun? Hayatımızın anlamı bu. Aynı pencereden bakan iki kişiden biri yerdeki çamuru, diğeri gökte gezinen ışıltılı bulutları görüyorsa bakanlar veya bakış sahipleri konuşulmalı.

Baktığımızı veya gördüğümüzü zorla değiştiremeyiz. O, vardır ve öyledir. Bizim dışımızdaki bir realitedir. Onları değiştirmeye kalkmak, çok kere bize zaman ve emek israfı olarak döner. Düştüğümüz biçare durum, bizde karamsarlık ve nefret oluşturabilir.

Değişme veya değiştirme işine, kendimizden başlamak gerektiğini düşünüyorum. Varlığından haberdar olmadığımız bakış bozukluğumuz veya şaşılığımız, bize her şeyi yanlış gösterebilir. Tıpta ekzantrik fiksasyon diye bir tedavi şekli var. Bu, Şaşılıkta ilk yapılacak tedavidir. Özel kapatmalar, bilgisayar egzersizleri, özel gözlükler, özel egzersiz aletleri ile yapılan bu tedavi, 2-3 ay kadar sürüyor. Şaşılık tedavisinin başarısı için çok önemli. Peki, olayları yorumlamada, gerçekleri kavramada, geleceği okuyabilmede biz ne kadar doğru bir görüşe, bakışa sahibiz? Yoksa şaşı mıyız? Bir tedaviye ihtiyacımız var mı?

Kimse üzerine alınmasın, önce ben, sonra toplum olarak hepimiz çok hızlı bir zihin devrimine muhtacız. Çin’in Guangzhou kentinde soygunculardan biri, direndiklerini görünce bankadakilere bağırır: “Kımıldamayın. Para devletindir, ama hayatınız sizindir.” Herkes bu uyarı üzerine sessizce yatar… Bunun adı “Zihin Değiştirme”dir. Alışılmış düşünce tarzını değiştirmek…

Çevremde, bakışını değiştirmek yerine baktığını değiştiren pek çok yamuk bakışlıların, eline geçirdikleri, tasarrufunda bulundurdukları her şeyi dümdüz ettiklerine şahit oluyorum. Yunan mitolojisinde eşkıya Prokrustes’in, biri uzun biri kısa iki yatağı varmış. Yatağa sığsın diye yakaladıklarından kol ve bacakları uzun olanları keser, kısa olanları uzatırmış. Ancak Theseus adlı kahraman, bir gün aynı işkenceyi uygulayarak ona cezasını verir.

Sadece sosyal olaylarda değil, fizikte bile pek çok şey, gerçeğin dışında olabiliyor. Bir yerde “Güneş sarı, dünya yuvarlak, gece karanlık değil.” diye okumuştum. Farklılık, değişkenlik evrenin yasası olduğu halde, bu kadar kavga, bu kadar inat neyin nesi? Bugüne kadar uğrunda kavga verdiğimiz neyi değiştirebildik?

Kendimiz değişmeden hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Rol model olmak, en güzel değiştirme yöntemidir. Kırmayan, eğiteni yormayan, kalıcı olan bir yöntem. Mısırlıların övüncü Muhammet Ali Rişvan bir judocudur. 1984 Los Angeles Olimpiyatlarında altın madalya için maça çıkar. İlk dakikalarda Japon rakibinin sol ayağının tendonlarında yırtılma olur. Rakibin sol tarafı zayıflar. Müsabakada antrenörü ısrarla sol bacağına saldırmasını haykırdığı halde o bunu hiç dikkate almaz ve yenilir. İkinci olur, gümüş madalyayı alır. Bunu neden yaptığını soran gazeteciye: “Benim dinim yaralıya vurmayı yasaklıyor. O durumdayken sol bacağına vursaydım, rakibim sakat kalabilirdi. Madalya için bunu yapamazdım.” der. Rişvan, bu söz üzerine ayakta alkışlanır ve UNESCO tarafından dünyanın en ahlaklı sporcusu ödülüne layık görülür. Daha sonra Japonlar onu ülkelerine davet eder ve krallar gibi karşılar. Rivayet odur ki binlerce kişi bu davranıştan etkilendikleri için Müslüman olur.

Eğitimde, suyu akışına bırakmak gerekir. Zorlamaya gerek yok. Yağmurda ağlayanla gülen ayırt edilemez. Her insan, fıtratında temizdir, iyidir. Yapmamız gereken, kişilerin fıtratının bozulmasını önlemek ya da kirleri temizlemek. Fıtrat temizliği, eğitimdeki değişimin amacı olmalıdır.

Herkes kendi kapısının önünü süpürürse sokaklar tertemiz olur.  Özne de nesne de önce kendimiziz.

 

 

Kocaeli’nin Kızı Türkiye’nin Yıldızı

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener Kocaeli İl Binasının açılışı için Kocaeli’ye geldiğinde en çok bu slogan tekrarlandı. Kocaelililer öz kızını bağrına basarken gururluydu.

Meral Akşener doğduğu ilde moral depoladı. O da memleketine ve teşkilatlarına heyecan ve coşku aşıladı.

Kısaca Kocaeli’ye “Meral Geldi, Moral Geldi.”

Akşener her zamanki gibi idi. Vatandaşlarımız O’nu gerek esnaf ziyareti, gerek doğduğu köy Gündoğdu’da köylüleriyle buluşmasında her zaman ki sıcak, sevecen, kolay iletişim kuran ve gönüllere kolayca giriveren yapısını yakından izledi.

Kocaeli İl Başkanlığı açılışı için çıktığı sahnede zaman zaman dinleyicilerle birebir diyaloglara girdi. Zaman zaman ciddi bir devlet adamı vasfıyla ülke meselelerini ve çözüm yollarını belli bir disiplin içinde dile getirdi.

Kitleyi bazen kızdıran, bazen güldüren bir üslupla konuşarak, bazen duygulandırıp gözyaşlarını içlerine akıtarak kitlenin nabzını elinde tutan çok usta bir hatip olduğunu gösterdi.

Açılışı yapılacak il binası önünde toplanan 5-6 bin civarındaki vatandaş zaten heyecanlı ve coşkuluydu. Bir toy, bir şenlik havasında başlayan program Meral Akşener’in konuşması sırasında artan bir coşkuyla sürdü.

Bu şenlik Meral Akşener’in ziyaret ettiği Gündoğdu’da, Derince’de ve karanlığa kalmasına rağmen Körfez’de coşkulu kalabalıkların katılımıyla gün boyunca devam etti.

Yerel basın bu olayı çok geniş şekilde verdi. Çeşitli açılardan yorumladı. Gazetecilik görevlerini layıkıyla yaptılar.

Sadece bir “gazete” ara sayfada “Akşener’in İzmit simidi yediğini” öne çıkararak bu önemli haberi adeta gözlerden sakladı. İnternet gazetesinde ise hiç yer vermedi.

********************************

Adaletsiz ve Nezaketsiz

O gece İYİ Partili gençlerin astıkları açılışa davet pankartlarını Belediye zabıtaları vinçli bir araç kullanarak indirmişlerdi. Üstelik Recep Tayyip Erdoğan‘ın bir hafta önce Ak Parti Genel Başkanı olarak katıldığı gençlik kolu toplantısı için bütün meydanlar, caddeler ve en ücra sokaklarda dahi asılan binlerce pankart, kilometrelerce bayraklar hala yerinde dururken…

Aşırı güç kullanımının kazandırdığı pervasızlık yetmemiş, adalet, hukuk ve vicdan rafa kalkmıştı. Korku dağları sarmış, Akşener’in 20-30 adet pankartına tahammül edilememişti.

Üstelik prosedür yerine getirilmiş, hem Kocaeli Büyükşehir ve hem de İzmit Belediyelerine dilekçeler verilmişti. KBB Başkanı Karaosmanoğlu kendisini arayan İYİ Parti İl Başkanı Serdar Kaman’a önce “müsaidim” demiş, sonra da konuyu açınca “şimdi müsait değilim, ben size döneceğim” dediği halde dönüş yapmamış, telefonlarına da cevap vermemişti.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, bu olayın faili olarak gördüğü Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nu ayıpladı.

Ak Parti’nin kurulduğu yıllarda CHP’li Belediye Başkanının gösterdiği siyasi nezaketi hatırlattı. “Kocaeli’nin abisi denilen arkadaşın büyük bir terbiyesizlik yaparak benim çağrı pankartımı indirtmesi İzmit’in ve Türkiye’nin nasıl değiştiğinin göstergesidir” dedi.

Karaosmanoğlu’nun din dersi hocası olduğunu hatırlatarak, yaptığının ne kadar yakışıksız olduğunu vurguladı.

Akşener’in bu sözleri üzerine toplanan kalabalık Karaosmanoğlu’nu yuhaladı. Akşener ardından, “Yuhalamayacaksınız. Biz saygısızlara saygısızca cevap vermeyeceğiz. Türkiye’nin kavgaya değil, huzura ihtiyacı var” dedi.

********************************

Çağlayangil’den Karaosmanoğlu’na…

İhsan Sabri ÇAĞLAYANGİL’in bir hatırasını Tanju Cılızoğlu tarafından hazırlanan, “Kader Bizi Una Değil, Üne İtti” adlı kitabından okuyalım:

“27 Mayıs 1960’dan önceki ortam hazımlı ve hoşgörülü değildi. Zor günler yaşıyorduk. O günkü deyimiyle Örfi İdare’nin (sıkıyönetim) yürürlükte olduğu yerlerde uygulama sıkı yapılıyordu. Parti kongreleri düzenlemek, toplantılar yapmak, gösterilerde bulunmak, yasaklar arasındaydı.

O sıralarda CHP, kurultayını toplamak istemiş. Başkentte bu iş olmayacak. Sıkıyönetimin bulunmadığı il aramışlar. Bursa’da yapmaya karar vermişler.

Ben de Bursa Valisiyim. Devir nazik. Toplantı ve Gösteri Yasasının hükümleri lastikli. Uygulayanlarda anlayış büyük rol oynuyor. Parti genel başkanları bir yere gidecek olsa, karşılama ve uğurlamada tören düzenlemek yasak. Üç arabadan fazlasına izin yok. Öyle kafilelerle gitmek olmuyor.”

Bunları anlatan İhsan Sabri Çağlayangil CHP il yöneticileri ile görüşüp yasal imkânları epeyce esneterek uygun bir karşılama töreni ile İsmet İnönü’nün (10 Ocak 1960’da) Bursa İl Binasına kadar olaysız gelmesini sağlar.

Fakat bazı işgüzarlar Vali Çağlayangil’i İçişleri Bakanına şikâyet eder. İçişleri Bakanı telefonla arayarak, Parti önünde biriken 200-300 kişinin İnönü’yü coşkuyla alkışlamalarını engelleyemediği için Vali Çağlayangil’i azarlar.

Vali Çağlayangil’in cevabı nettir: “Parti merkezi önünde bazı kişilerin alkış tuttuğu doğrudur; fakat trafik açıktır. Kanun hükümlerine aykırı bir yan bence yok. Şu noktayı hatırlatmak isterim. Zat-ı âliniz, Bakansınız. Şu anda beni görevden almaya yetkilisiniz. Ben yasaların kurallarını uygulamakla görevliyim. Nasıl uygulanacağı bana ait bir haktır. Ben, Emniyet Müdürlüğünden, Kaymakamlıktan geçerek bu makama geldim. Derece derece yükseldim. İşimin ayrıntılarını başkalarından öğrenmek istemiyorum. Memnun değilseniz, yerimi terk etmeye hazırım.”

Aradan 5-10 dakika geçtikten sonra bu defa bizzat Başbakan Adnan Menderes arar, Çağlayangil’i. İçişleri Bakanının konuşması Menderes’in yanında olmuştur. Çağlayangil Başbakan’a da benzer bir açıklama yapar:

“Koca Bursa şehrinde CHP’nin binlerce oyu var. Elbette 200-300 kişi alkış tutar. Herkes DP’li olmaya mecbur mu? Bakan, ‘Kanun nerede kaldı?’ derken bunu düşünmüyor mu? Biz, olay çıkarmaya değil çıkarsa önlemeye çalışıyoruz, dedim.”

“Menderes güldü : ‘Alındığın anlaşılıyor. Bildiğin gibi yapman için telefon ediyorum’ dedi.”

***

Bu olay yaşanalı 58 yıl olmuş. Türkiye demokrasi alanında acı tatlı bir sürü tecrübe yaşayarak bugünlere geldi.

Siyasi nezaket Karaosmanoğlu‘nun, İYİ Parti il başkanı ile işbirliği yaparak, Meral Akşener’in kendi ilinde şanınca ağırlanabilmesine katkı sağlamasını gerektiriyordu. Hatta Ak Parti İl Başkanı ile birlikte açılışa gelerek “hayırlı olsun” diyebilirlerdi.

Öyle yapmadılar.

Genel Başkanları Tayyip Erdoğan’ın ildeki bütün ilan tahtalarını işgal eden binlerce resimli duyurusunu ve bütün caddeleri dolduran Ak Parti bayraklarını özellikle indirmediler.

Akşener’in programının görülmemesi, duyulmaması için çalıştılar. İYİ Parti’nin birkaç pankartına bile tahammül gösteremediler…

KBB Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ve Ak Parti Kocaeli il teşkilatı tarihe hiç de iyi bir iz bırakmadı.

 

 

Şâir ve Yazar M. Halistin Kukul ile Kültür ve Dil Üzerine Sohbet – 3

Hayat, hukuk, hürriyet, istiklal, kitap, medeniyet, memleket, milliyetçi, tecrübe, vatan kelimelerinin kullanılmasını yasaklayan zihniyetin hâkim olduğu dönemler yaşadık.’

Oğuz Çetinoğlu: Problemleri konuştuk. Siyasetten bağımsız, tamamen ilim adamlarından fakat Türkçe hassasiyeti olan ilim adamlarından oluşan Dil Akademisi’nin çözüm bulamayacağını ifâde buyuruyorsunuz. Çaresiz miyiz?

M. Halistin Kukul: Şu anda hiçbir ışık sezilmiyor. Şahsî gayretler dışında, hiçbir hareket belirtisi mevcut değil. Tabiî ki, bunlar da yeterli değildir.

Birkaç defa yazdım, ‘Türkçe, yazıldığı gibi okunan ve okunduğu gibi yazılan bir dildir‘ kaidesi en başta gelir. Bunu uygulayamadıktan sonra, kalanı boş lâftan ibarettir. Trabzon, Trakya yazıp, nasıl

Tırabzon, Tırakya okuyacağız? Fransız yazıp niçin Fıransız okuyacağız? Gaye mi, gaaye mi yoksa gâye mi yazacağız? Gazi mi, gaazi mi yoksa gâzi mi doğrudur, bize bunu kim söyleyecek? Bu ne demektir? Bu, Türkçe, henüz ‘imlâ mes’elesini‘ hâlledememiş demektir.

Bakınız, size, ilginizi çekeceğini umduğum bir bilgi vereceğim. Bu bilgi, aynı zamanda, Toşayad Kümbet Dergisi’nin 41. sayısı olan Temmuz-Ağustos- Eylül 2016 nüshasında yayınlanan ‘İmlâmız Hakkında‘ başlıklı yazımdan bir bölümdür. Bu sorular, 2007-2008 Öğretim yılında, şimdi on birinci sınıfta okuyan, o zaman ilkokul birinci

yerine uyduruk ‘tümce‘ diyorlar.

Kelime yerine kullanılan ‘sözcük‘ten bahsetmiştim. Bunların da ötesinde dehşet verici husus şudur: Muhatap olunan sorularda, doğru diye işâretlenmesi istenen ‘kıravat‘ ve ‘tiren‘ kelimeleri… Bunların ikisi de, F(ı)ransızca’dan Türkçe’ye geçmiş kelimelerdir. Benim ilkokul birinci sınıfa giden torunum, bu iki kelimenin F(ı)ransızca olduğunu bilecek ve bunların, tabiî ki F(ı)ransızca’ya göre, ilk harflerinden sonra sesli harf gelmeyeceği de bilecek ve doğru veya yanlış diye işâretleyecek…

Hangi lisân adına? Türkçe! Peki; bu Türkçe, yazıldığı gibi okunan ve okunduğu gibi yazılan bir dil değil mi? Cevap: Kaide olarak öyle! Vah ki, vah! sınıfta olan en küçük torunuma sorulmuştur:

Soru: 2. Hangi tümcede yanlış yazılmış sözcük bulunmaktadır.

A) Cemil sokaktan geldi.

B) Ali pencereyi açtı.

C) Amcam kıravatını taktı.

Soru: 10. ‘Tirenle Adapazarı’ndan Haydarpaşa’ya gittik.’ Tümcesinde hangi sözcük yanlış yazılmıştır.

A) tirenle

B) Haydarpaşa’ya

C) gittik”

Torunumun tuhaf tuhaf yüzüme baktığını kaale almadan, taaccübümü ona hissettirmeden, maalesef, ona, doğruyu ‘yanlış’ diye işâretlettim.

Lütfen dikkat buyurunuz, ilkokul birinci sınıf bu!..Yûnus Emre’de ‘cümle’ kelimesi onlarca geçer, ‘Cümle şâir dost bağçesi bülbülü‘ der. Bunun demez misiniz?

F(ı)ransızlar, Türk veya Türkiye diye mi yazıyorlar? Hayır! Turc/turque ve Turquie yazıyorlar! Peki, bize ne oluyor da, kendi kaidemizi uygulamıyoruz ve hattâ, benim doğup büyüdüğüm şehrimizin ismini Trabzon yazıp, Tırabzon okuyoruz?

Ve işin garibi, F(ı)ransızca’da şöyle bir kural vardır: ‘Il n’y a pas de regle sans exception en Français‘ Yani; ‘F(ı)ransızca’da istisnâsız kaide yoktur.’

Bu, ne demektir? F(ı)ransızca, aynı zamanda bir kaideler lisânıdır. Her şeyi yerli yerine oturtulmuştur. Hem umûmî kaidesi vardır ve hem de bunların her birinin istisnâsı bulunabilir. Ve aynen dedikleri gibidir…Peki, bizde???

Ve yine işin garibi; bu sorular torunuma sorulduğu zaman, Millî Eğitim Bakanı Türk Dili ve Edebiyatı Doçenti Hüseyin Çelik ve Türk Dil Kurumu Başkanı da Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın’dı. Yâni, ikisi de Türk Dili ve Edebiyatçısı ve ‘akademik’ şahsiyet.

Peki öyleyse; bu kaideyi, kim uygulayacak ve uygulatacaktır, bu kişiler değil mi? Kaldı ki, bunlar, hiç durmadan 1940’ların Türkçe anlayışını haklı olarak tenkid de ediyorlar, beğenmiyorlardı. Öyleyse nasıl olacak bu iş?

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Halistin Kukul Beyefendi. Sorularla sınırlı kaldığınız için vermeyi tasarladığınız ve fakat imkân bulamadığınız bir mesajınız varsa söz sizin. Buyurunuz Efendim…

Kukul: Teşekkür ederim, Muhterem Çetinoğlu. Zâten, böyle bir mevzûda konuşmak, benim için önemli bir fırsat ve imkândı. Bunu sağlamanız bile çok takdire değerdir.

Son olarak şunu söyleyeyim ki, bu sahada çözüm bekleyen o kadar çok mes’ele var ki, zamanımız şu anda buna müsâit değil. Bunlara çâre arayan ise hemen hemen yok gibi. Bunun üzücü tarafı da bu zâten.Tabiî ki, aklıma Yavuz Bülent Bâkiler geliyor. Başka varsa, lütfen söyleyiniz.

Çetinoğlu: Yavuz Bülent Bâkiler, doğru ve güzel Türkçe hususunda, akla gelen ilk isimlerden biri. Yaptığım röportajlar vesilesiyle tanıdığım kişiler var. Sayılarının artması, kendilerine imkân tanınması, makalelerine dergi ve gazetelerde yer verilmesi, kendi imkânlarıyla bastırdığı kitapların tanıtımına destek verilmesi lâzım. İlim adamları arasında da Türkçe hassasiyeti olanlar var. Baskılardan çekiniyorlar. Türkiye’mizde ilmî hürriyeti bile tartışma konusudur.

Kukul: Söyledikleriniz hem memnuniyet, hem endişe verici. İnşallah problemlerimizden kurtulmak için çıkış yolu buluruz

Bakınız, 1940’lar dedim. Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in ‘Türkçe Meselesi‘ adlı bir kitabı var. Üniversite içinde, bu uydurmaca kelimeler yüzünden çektiği sıkıntıları bütün açıklığıyla orada anlatıyor. Müthiş bir mücâdele vermiş. Ve…

2001’e gelmişiz. Zamanın Millî Eğitim Bakanı Bostancıoğlu’nun yasakladığı kelimeler işin vahâmetini daha da artırıyor. İşte o kelimeler: Asır, bahtiyar, câhil, devir, esir, fakîr, felâket, fert, fiil, hakikat, hâtıra, hatip, hayat, haysiyet, hukuk, hür, hürriyet, ıstırap, istiklâl, ilim, isim, kaabiliyet, kanun, mânâ, medenî, medeniyet, memleket, mekân, meşhur, mısra, millî, milliyetçi, nesil, nutuk, örf, sun’i, şahıs, şive, tabiat, tamir, tecrübe, tenkid, teşkilât, vasıta, millet, vatan.

Dikkat buyurunuz; bu kelimeler sâdece okulda konuşulan kelimeler değil, kırda bayırda, çarşıda pazarda ve dahası bütün Türk Dünyası’nda kullanılan kelimelerdir. Fakat yasak!

Diyebilirsiniz ki, durum şu anda nasıldır? Herhangi bir yasak yoktur. Fakat o zamanki anlayışa aykırı bir tavır da yoktur! Diyeceğim o ki, 1940’ların, 1978-1979’ların ve 2001’lerin Türkçe anlayışı bütün hızıyla artarak devam etmektedir.

Tekrar edeyim: Bu dile kim, nereden gelip sâhip çıkacaktır? Size, felâkete şâhit olunması bakımından, okullarımızda okutulan birkaç kitaptan sâdece birkaç örnek sunmak istiyorum, daha neler var neler:

9. sınıf Fizik kitabından: ‘Antik dönem doğa filozofları, matematiksel oranlarla evrenin betimlenebileceğini savunmuşlardır.'(Sf. 15)

9. sınıf Dil ve Anlatım kitabından: ‘K-a-l-e-m kelimesindeki seslerin dizilişinde bir çizgisellik vardır… çizgiselliği tartışınız.’ (Sf. 9)

11. sınıf Felsefe kitabından: ‘Aşağıdaki görselleri inceleyip soruları cevaplayınız.’ (Sf. 77); ‘Enformasyon Etiği-Meslek Etiği-Bilgi Etiği-Çevre Etiği-Biyoetik-Siyaset Etiği‘ (Sf. 127); ‘Bilim, olgusal, mantıksal ve tutarlıdır. Gözlenebilir olgulara dayandığı için de nesneldir. Vardığı sonuçlar itibarıyla da evrenseldir.’ (Sf. 189)

Anlaşıldı mı Efendim? Çocuklarımız ve gençlerimiz ne yapsınlar? Bu memlekette üniversiteler var, bu memlekette Türk Dil Kurum var, bu memlekette Millî Eğitim ve Kültür Bakanlıkları var… Ehh! Çok şey var!

Bu vesîle ile verdiğiniz fırsat için çok teşekkür ediyorum. İnşallah, azîz milletimizin hayrına bir faaliyette bulunduk.

 

M. HÂLİSTİN KUKUL (Em. Öğretim Görevlisi- Şâir ve Yazar)

 

01 Ocak 1943 târihinde T(ı)rabzon’un Beşikdüzü ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu orada okudu. 1961 yılında Erzincan Askerî Lisesi’ni bitirerek aynı yıl Kara Harp Okulu’na girdi. 21 Mayıs 1963 hâdiseleri sebebiyle oradan ayrıldı. Sonra, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi F(ı)ransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne girdi ve fakülteden 1967’de mezun oldu. Kısa bir süre liselerde öğretmenlik yaptıktan sonra, Ocak 1972’den îtibâren Diyarbakır ve Samsun Eğitim Enstitüleri’nde ve bilâhare Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı.

İlk şiirini, 1961 yılında ‘Harbiye’nin Sesi‘ dergisinde yayınladı. Bunu takiben: Türk Edebiyatı, Defne, Çağrı, Hisar, Millî Kültür, Erciyes, Töre, Sur, Ülkemiz, Zafer, Kültür ve Sanat, Güneysu, Çaba, Türk Yurdu, Seviye, Karınca, Bizim Ece, Bizim Külliye, Boğaziçi, Toker, Yeniden Diriliş, Öncüler, Uzun Sokak, Çınar Gençlik, Türkiye Çocuk, Sarmaşık Kültür, Somuncu Baba, Toşayad Kümbet, Türkmence, Aydın Efesi… dergileri ile; Bab-ı Âli’de Sabah, Tercüman, Ortadoğu, Türkiye, Hergün, Millet, Zaman, Yeni Düşünce, Büyük Kurultay, Millet, Türkeli, Gündüz… gazetelerinde şiirleri, hikâyeleri ve makaleleri yayınlandı.

 

Edebiyât ödülleri: Ülkemiz Dergisi şiir yarışması birinciliği (1968); Töre Dergisi şiir yarışması 2. teşvik ödülü (1984); Tercüman Gazetesi şiir yarışması 3. mansiyonu (1985); Türkiye Millî Kültür Vakfı Çocuklar İçin Şiir Yarışması 2. mansiyonu (1987); Türk Edebiyâtı Vakfı Mehmet Âkif Şiir Tahlilleri Yarışması (Üniversite Öğretim Üyeleri G(u)rubunda) birinciliği (1987); Eskişehir Valiliği Yûnus Emre şiir yarışması 3. lüğü (1992); Ortadoğu Gazetesi şiir yarışması 3. lüğü (1992); Türkiye Millî Kültür Vakfı şiir yarışması 2.liği (1994).

 

Yayınlanmış Eserleri:

Şiir dalında: Türk’ün Ayak Sesleri (1974); Sonsuzluk Merdiveni (1987); Şiirlerle Nasreddin Hoca Fıkraları (1989-1990-1999-2006-2014); Uyanmak Zamanı (2017)

Resimli Nasreddin Hoca Çocuk Şiirleri Kitapları: Parayı Veren Düdüğü Çalar (1998); Ye Kürküm Ye (1998); Buyurun Cenaze Namazına (1998); Ya Tutarsa (1998); Biraz Da Biz Ölelim, (1998); Kuyudan Çıkardım Ya (2006); Hırsızın Hiç mi Suçu Yok (2006); İçinde Ben de Vardım (2006 ); Hepsinin Tadı Aynı ( 2006); Yorgan Gitti Kavga Bitti (2006), Ayçiçekle Nurdede (1989)

 

Manzûm Destanları: Kıbrıs Destanı (1975 – 1988); Dağıstanlı Arslan Şeyh Şâmil Destanı 1992-1995-1997); Kanije Destanı (1992-1997)

 

Tiyatro dalında: Gelincikler Narindir (1986); Havada Bulut Yok (1986 )

 

Hikâye dalında: Zincirli Tepe (1985); Sevgi Çemberi (1991); Yarınlar Daha Güzel (1998)

 

İnceleme dalında: Şeyh Şâmil ve Çeçenistan (2002); Mevlâna Eşiğinde (2007); Çilenin Sultanı (2013)

 

Mektup dalında: Post-Nişîn’e Mektuplar (2004 ).

 

Binin üzerinde makale ve denemesi bulunan M. Hâlistin Kukul hakkında, hazırlanmış dört lisans tezi de mevcuttur. Hâlen, yurdumuzun tanınmış edebiyât ve fikir dergilerinde şiir ve makaleleri yayınlanmaktadır.

 

Kukul’un iki çocuğu ve üç torunu vardır. 1997 yılında, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi olarak emekli olmuştur.

 

 

 

DERKANAR

Türkçe’nin Soysuzlaştırılması

Dil, millî kültürün de, millet ve milliyetin de temel unsurudur. Aklı başında hiç kimse ve hiç bir topluluk kendi diliyle vahşice oynamaz. Dil, devrim (!) meczuplarının elinde oyuncak olamaz. Dil, millî birliği, beraberliği ve bütünlüğü sağlayan en mühim unsur olduğu için, üzerine titrenilmesi gereken bir sosyal müessesedir.

Bütün medenî milletler, dillerinin millî ve zengin olmasını isterler. Bir dilin millî olması demek, kelimelerin o milletin ses hususiyetlerini taşıması ve mâna itibariyle o milletin iç dünyasını ve düşünce âlemini ifâde edebilmesidir. Dilde millîlik, malzemenin menşei değil, bütün bakımından yapıdır, daha iyi bir deyişle yapının üslûp ve tarzıdır. Tek başına kelimenin yerli, millî, öz oluşu bir değer ifâde etmez. Başka dillerden gelen kelimeler ses, şekil ve bilhassa mâna ve kullanılış yönünden yeni bir hususiyet kazanmışsa, bir değişikliğe uğramışsa, artık o milletin malı sayılır; yabancılıkları ortadan kalkar. Bütün medenî dillerde durum budur. Esâsen dillerde zenginliği meydana getiren de bu durumdur. Ancak, 5-6 yüz kelimelik iptidaî Afrika kabile dilleri tamamiyle millî ve özdür. Bir dilin başka bir dilin tesirinde ve boyunduruğunda olması demek, o dilin gramer, şekil ve kaidelerini kullanması demektir. Bir dilin istiklâli, kelimelerin menşei ile ilgili değildir. Bir dil, kendi bünyesinin icabına göre işliyorsa, başka dillerin gramer şekillerini almamışsa, o dil istiklâline sâhip demektir. O dil millîdir ve özdür.

Türkçe başka dillerden, hususiyle Arapça ve Farsçadan kelimeler almakla beraber, hiç bir zaman istiklâlini kaybetmemiştir. Halk Türkçesi daima millî hüviyetini muhâfaza etmiştir. Dilimiz için mesele, konuşma dili dışında zamanla küçük bir aydınlar topluluğuna mahsus bir yazı dilinin vücuda gelmiş olmasıydı. Son yüzyıllarda, konuşma dili ile yazı dili arasında fark hayli artmıştı. Türkçecileri, yâni dil milliyetçilerini harekete getiren nokta buydu. Tanzimat’tan sonra, gittikçe artan çalışma ve mücâdele bu ayrılığı ortadan kaldırmak için yapılmıştı.

Halk dili ile yazı dili arasındaki farkın giderilmesi, konuşma diline dayanan yeni bir edebiyat dilinin doğması, ‘Millî Edebiyat’ cereyanından sonra mümkün olabilmiştir. 1912’den sonra ortaya çıkan bu görüşle dil inkılâbı gerçekleşmiş ve 20 yılda yeni bir yazı dili meydana gelmiştir. Ziya Gökalp ve Ömer Seyfeddin’in açtığı çığırdan yürüyen edebiyatçılarımızın kullandığı Türkçe güzel, zevkli ve herkesin anladığı bir dildi. Bu dil geliştirilse, 15-20 yıldan beri devrim adına bozucu ve yıkıcı bir faaliyet gösterilmeseydi, bugün mükemmel sayılabilecek bir edebiyat diline sâhip olurduk. Burada şu hususu mutlaka belirtmek gerekir ki, Ömer Seyfeddin ve daha sonra gelen edebiyatçıların yaptıklarıyla yetinelim, bu noktada duralım diyen kimse yoktur. Bütün içtimâî müesseseler gibi dil için de durmak, olduğu yerde kalmak elbette bahis konusu olamaz. Dil değişecek, ilerleyecek, yenileşecek ve bu arada daha da sadeleşecektir. Fakat bu, kendi kanunları içerisinde olacak ve tabîi bir gelişme seyri gösterecektir.

Dil bütün bir târih boyunca, asırlar içinde meydana gelen, çok kere doğuş zamanı bilinmeyen ve mütemâdiyen gelişen bir içtimâî müessesedir. Millet mefhumu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bir yerde dil varsa millet, millet varsa dil mevcuttur. Bu iki varlığı birbirinden ayırmak mümkün olamaz. Bir dilde o milletin bütün bir târihi ve bütün hatıraları yaşamaktadır. Bu sebeple ve İçtimaî canlı bir varlık olması dolayısıyle dilde devrim (ihtilâl) yapılamaz. Dilde sadece tekâmül (gelişme, evrim, evolution) vardır, devrim yoktur. Dilde devrim mi, evrim mi? sorusunu ortaya atmak bile ilimden, akıl ve mantıktan uzaklaşma olur. Dil için olsa olsa bir inkılâp ve ıslâhat (reform) düşünülebilir. Bunların ise devrim (ihtilâl) ile bir ilgisi yoktur.

İnkılâp, tekâmül, ihtilâl ve ıslâhatın ne oldukları ve dilde hangilerinin tatbik edilebileceğine dil uzmanları karar verir. Siyâsîlerin işi değildir.  Yalnız şunu belirtmek isteriz ki, Türkçenin sâdeleştirilmesi ve özleştirilmesi bir milliyetçilik meselesidir. Başka bütün işlerde millînin ve milliyetçiliğin düşmanı olanların dil işinde Öztüıkçeci kesilmeleri son derece gariptir ve bizim aşırı solculara mahsus bir devrim anlayışıdır.

Prof. Dr. Fâruk Kadri Timurtaş: Türkçemiz ve Uydurmacılık. Boğaziçi Yayınları, İstanbul 2008, s: 25-27