26.6 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 390

İsmet Binark

Ötüken’den çıkarken kafilemiz çok
kalabalıktı. Bir araya gelemedik, tanışamadık. Çağrı Beğ’in ve Sultan
Alparslan’la birlikte Anadolu’ya gelişlerimizde de…

2010 yılının başlarında Dil ve
Edebiyat Derneği’ndeki konferansında bir araya gelebildik. Kaynaşmamız hiç de
zor olmadı. Kendisine röportaj teklif ettim. ‘Sorularınızı gönderiniz, cevaplar fırsat bulduğumda Ankara’dan yazar
gönderirim
’ dedi. Şaka ile karışık kinâyeli bir şekilde;  Gecikme
olursa Ankara’daki dostlarım, ziyaretinize gelir münâsip bir lisanla
hatırlatırlar
’ deyince sordu: ‘Kimlerdir,
tanıyor muyum acaba
?’ . İsimleri sıraladım: Nuri Gürgür (O târihte Türk
Ocakları Genel Başkanı idi) Yücel Hacaloğlu (Türk Ocakları Genel Başkan
Yardımcısı idi), Sadi Somuncuoğlu, Acar Okan (O tarihte Ankara’da idi) ve
birkaç isim daha… Cevabı imbikten süzülmüş nezâketinin zarâfetinde idi. ‘Merak
etmeyiniz…’

11 yıllık bir zaman dilimine
bâzıları nehir röportaj türünden ve 3-5 bölüm hâlinde 5 adet röportaj,
kitaplarından bâzılarına ait 10 adet tanıtım yazısı … Ve… her vesile ile
gerçekleştirilen, sayısı 100’leri aşan uzun telefon görüşmeleri sığdı.

Zamanı iyi değerlendirme
konusunda da tecrübe ve beceri sâhibi idi ki, 60’dan fazla eser telif
etti.  Çok kişinin makale bibliyografyası
ile alâkadar olmuş, bir kısmını makale olarak yayınlamıştır. Ümit edilir ki,
kendi makalelerinin de bibliyografya çalışmaların yapmıştır.

Son derece titizdi. Selis
Türkçe’si ve inci gibi el yazısında en küçük bir hatâ bulmak mümkün değildir.

Arşivciliğin ilmini yapmış bir
ilim adamı, mükemmel bir kütüphâneci, mutasavvıf, gönül insanı ve bu
meziyetlerini nezâketi, asâleti ve tevazuu ile taçlandırabilen müstesna bir
şahbsiyetti. İlim ve hizmet aşkı ile doluydu. Kültür meselelerine Ermeni
problemleri ile alakalı bilgi ve belge incelemeleri, O’nun için dinlenme ve
enerji toplama fırsatı idi.

Her ölüm erkendir. İsmet
Binark’ın vefatı kültür hayatımız için kuşluk vaktinde havanın kararması,
gecenin başlaması gibi oldu.

Mekânı cennet olsun, kabri
nurlarla dolsun.

***

Kendisiyle yaptığım röportajlardan bölümler:

İsmet Binark: Ermenilerin târihi
ve ana yurtları ile ilgili olarak çok sayıda neşriyat yapılmasına karşılık, bu
neşriyatın genelde büyük bir kısmında, konuya objektif ve ilmî ölçüler
içersinde yaklaşılmadığı görülmektedir. Ermenilerin menşei ve anayurtları
konusundaki bilgiler, birbirinden çok farklılık göstermektedir. Ermenilerin
menşei konusunda Ermeni târihçiler dahi kendi aralarında fikir birliği içinde
değillerdir. Bu da, anayurtlarının neresi olduğunu şüphesiz tartışma konusu
yapmaktadır. Bu konuda Ermeni târihçilerinin birbiri ile çatışan ve çelişen
görüşlerini şu çerçevede sıralamak mümkündür:

a- Ermenileri Nuh Peygambere
dayandıran görüş: Buna göre, Ermeniler Nuh Peygamberin torununu olan Hayk’tan
gelmektedirler. Bu var sayımdan hareketle, Huh’un gemisi Ağrı Dağı’na
oturduğundan Ermenilerin ana yurdu Doğu Anadolu’dur. Ermeniler kendilerini
‘Hayk’ diye isimlendirirler ve ülkelerine de ‘Hayastan’ derler. Ancak,
efsânelere dayanan ve ilmî olmaktan çok uzak bulunan bu görüş üzerinde durmanın
tabiatıyla gereği de yoktur.

Târihçi Auguste Carriere, 1896’da
Paris’te neşredilen ‘Moise de Khoren et la Généalodie Patriarcale’ adlı
eserinde:  ‘….eski Ermeni târihçilerin
verdikleri bilgilere güvenmenin büyük bir gaflet olacağını, çünkü verdikleri
bilgilerin çoğunun uydurma olduğunu’ kaydetmiştir.

b- Ermenileri Urartulara
dayandıran görüş: Doğu Anadolu kavimlerinden biri olan Urartuların M.Ö. 3.000
yılına kadar uzandıkları, M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllardan önce İskitlerin, sonra
Medlerin saldırısına uğrayarak ortadan kaldırıldıkları, yaşadıkları bölgenin
Lydialılarla Medler arasında mücâdeleye sahne olduğu ve sonunda Medlerin
nüfuzuna girdiği bilinmektedir.

Bu dönemlerde Anadolu’da Ermeni
adına hiçbir şekilde rastlanmadığı gibi, Urartu dili ile Ermeni dili de
birbirine benzemektedir. Urartu dili bir Asya dili olup, Ural – Altay dilleri
ile benzerlik göstermektedir. Ermeni dilinin ise, Hint – Avrupa dillerinin
‘Satem’ grubuna girdiği kabul edilen bir ilmî görüştür. Bu durumda, Urartularla
Ermeniler arasında bir yakınlık bulunduğunu ileri sürmeye de imkân yoktur. Bunu
doğrulayacak, elle tutulur hiçbir bulgu da mevcut değildir.

c- Ermenileri Urartu bölgesini
işgâl eden bir Trak – Frig soyuna dayandıran görüş: Ermeni târihçileri arasında
en çok benimsenen bu teoriye göre, Ermeniler Balkan kökenli ve Trak – Frig
soyundandır. İllyrialıların baskısıyla M.Ö. 6. Yüzyılda Doğu Anadolu’ya göç
ederek yerleşmişlerdir. Ermeni adına ilk olarak M.Ö. 521 yılında Med (Pers)
İmparatoru Dara’nın (Darius) Bissutun (Behistun) yazıtında rastlanılması ve
Dara’nın ‘Ermenileri yendim’ ifâdesinin, bunu doğruladığı ileri sürülmektedir.
Bu görüş ise, Nuh ve Urartu teorilerini temelden çürütmektedir.

d- Ermenileri Güney Kafkas ırkı
olarak kabul eden görüş: Buna göre Ermenilerin anayurdu Güney Kafkasya’dır.
Kafkas boylarına yakınlıkları ve kültür akrabalıkları bu teoriye gerekçe olarak
gösterilmektedir. Bir başka gerekçe de, Dara’nın ‘Ermenileri yendim’
ifâdesinin, yer olarak Kafkasya’yı işâret etmiş olduğu şeklinde
yorumlandığıdır. Ne var ki, Ermenilerin diğer Kafkas ırklar ile bir ilgileri de
yoktur.

Görüldüğü gibi, Ermenilerin
menşei ve anayurdu bugüne kadar tartışma konusu olmuştur. Böylesine birbiriyle
çelişen görüşler karşısında, Ermenilerin iddia ettikleri gibi Doğu Anadolu’da
3–4.000 yıldır mevcut olduklarını kabullenmek ilmî olarak mümkün değildir.

Ermenilerin bu asılsız iddialının
arkasında, Doğu Anadolu’daki Ermeni varlığını mümkün olduğu kadar eskilere
indirmek, Doğu Anadolu’ya bir anayurt olarak sâhip çıkmak ve bunu eski bir
kültür varlığı olarak sunmak düşüncesi yatmaktadır. Böylece, Türklerin,
Ermenilerin binlerce yıllık topraklarını işgal ettikleri ileri sürülmek
istenmektedir.

Târih itibâriyle Ermeniler Doğu
Anadolu’nun otokton halkı olmayıp, dışarıdan buralara gelip yerleştikleri ve bu
bölgedeki mevcudiyetlerinin ancak M.Ö. 521 yılına kadar gidebildiği
anlaşılmaktadır. Buna karşılık, Anadolu’nun en az  15.000 yıldır meskûn olduğu ilmî olarak
bilinmektedir. Bu zaman dilimi içersinde Anadolu, yerleşik ve göçebe çok
çeşitli kavimlere ve medeniyetlere yurt olmuştur. Bölgeye zaman dilimi
itibâriyle nisbeten yeni gelmiş Ermenilerin, Doğu Anadolu’ya tek başlarına yurt
olarak sâhip çıkmaları hiçbir şekilde söz konusu olamaz.

***

1877-1878 Osmanlı – Rus Harbi’nden
önce bir Ermeni meselesi yoktur. Bu mesele, Rusya’nın bâzı Türk şehirlerini
işgâl ettikten sonra, buradaki Ermenileri kendi emellerine âlet ederek istiklâl
amacı ile Bâbıâlî’ye karşı kışkırtmasıyla başlamıştır. Ayastefanos ve Berlin
andlaşmalarına, Ermenilerin bulunduğu yerlerde ıslahat yapılmasına dâir hükümler konulduktan sonra bu hükümlere
dayanılarak, büyük devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdâhalelerinde
bulunması sonucu Ermeni meselesi ortaya çıkmıştır.

Ermeniler çeşitli vaatlerde tahrik
edilmişler, bunun neticesi olarak kanlı olaylar meydana gelmiştir. Bu olayları
hazırlayan sebepler arasında Ermeni kilisesi, din faktörü, misyoner
faaliyetleri ve propaganda etkili olmuştur.

19. yüzyılın ikinci yarısında,
bir ‘Ermeni Meselesi’nden söz edilmeye
başlandığı söylenebilir. Ermeni meselesi için bir başlangıç noktası aramak
gerekirse, bunu 1856 Islahat Fermanı veya 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Harbi ve
bunu tâkiben Ayastefanos Anlaşması ve Berlin Konferansı’nda bulmak mümkündür.

Aslında, Ermeni meselesi, ‘Şark Meselesi’nin bir parçasını teşkil
etmektedir. ‘Düvel-i Muazzama’ diye
adlandırılan emperyalist Avrupa devletleri
(Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya), menfaatleri doğrultusunda Osmanlı
Devleti’ni parçalamak için, gayri Müslim tebaa arasında başlayan milliyetçilik
ve ayrılık hareketlerini hararetle desteklemişler ve Balkanlarda kendi
nüfuzları altında devletler kurmaya
çalışmışlardır. Dış tahriklerin ve milliyetçilik akımlarının tesiriyle, Balkan
milletleri ayaklanmışlar; bunun sonucu olarak Yunan, Sırp, Romanya ve Karadağ
devletleri ortaya çıkmış, 1860’da Lübnan’a muhtariyet tanınmıştır.

***

Oğuz Çetinoğlu: İsmet Binark;
bu vatanı, bu toprağın insanını ve bayrağını seven bir Türk milliyetçisi olarak
tanınıyor.  Bu özelliklerinizi göz önünde
bulundurarak; ‘Küreselleşen dünyâda bizi biz yapan aslî değerlerimiz,
müştereklerimiz neler olmalıdır?’ diye sorarak röportajımıza başlayabilir miyim
? 

İsmet Binark: Önce, ‘küreselleşme
ve yenidünyâ düzeni
’ nedir? Bu konuya temas etmek istiyorum.

Günümüzde, dünyânın çok önemli
değişimler geçirdiği görülmektedir. ‘Yenidünyâ
düzeni
’, ‘medeniyetler savaşı’, ‘Târihin sonu’, ‘tek kutuplu dünyâ’, ‘dünyâ
toplumu
’, ‘multikültürel yapılanma
ve ‘küreselleşme’ gibi kavramlar
dünyâ kamuoyunun gündeminde yer almıştır.

Dünyânın tek bir mekân olarak bütünleşmesi…’ şeklinde târif edilen
küreselleşme, batı’nın dünyâ hâkimiyetini sağlamak için sahneye koyduğu bir
senaryodur. Bugün dünyâya hâkim olan, Anglo–Sakson güç ve kültürdür. Bu güç ve
kültür, kendi şekillendirdiği demokrasi anlayışını, insan haklarını ve ortak
kültür değerlerini bütün dünyâya hâkim kılmak istemektedir.

Küreselleşme, ‘yenidünyâ düzeninin’ temellerini
oluşturmaktadır. Bu düzenin, dünyâyı tek bir mekân olarak ele alan politikaları
ise, netice itibariyle, vatan, devlet, millet, millî şuur, millî kültür
kavramlarının ve ekonomi, siyaset ve kültür değişkenliklerinin ortadan
kalkmasına veya yozlaşmasına yol açmaktadır.

Bu oluşum ve dayatmaya karşı,
millî devlerin, millî şuûrun, millî kültürün ve ekonomik yapının çok güçlü
olması gerekmektedir. Eğer millî devlet ve toplum güçlü olursa, millî kültürünü
ve aslî değerlerini yaşatabilirse, müştereklerine sâhip çıkabilirse, millî
bünyenin yıpratabileceği endişesi yersizdir. Ancak, endişeye yol açan, büyük
güçlerin, bir takım yaptırımlar, kendi menfaatleri doğrultusunda dayatma gayreti içinde olduklarıdır.

Küreselleşme, çoğu toplumlarda ve
kültür sistemlerinde ‘millî kimliklerde’ çözülmeler meydana getirerek, alt
kültür sistemlerine bağlı alt kimliklerin ön plâna çıkmasında büyük rol
oynamaktadır.

Bu çerçevede, ‘etnik ve dinî
kökenli’ kimliklerde, ‘yöre ve bölge kökenli yerel’ kimliklerde bir öne çıkış
görülmektedir. Küreselleşme ile ilgili birlikte, millî kültürler aşınmakta ve
zayıflamaktadır. Bunun sonucu olarak da, ortaya kimlik krizi çıkmaktadır.

Küreselleşmeyi dünyâ ile birlikte
biz de yaşamaktayız. Bununla birlikte, etrafımıza görünmeyen duvarlar örerek,
dünyâdaki gelişmeleri yok farz etmek sorumsuzluğuna sâhip olamayız.

Küreselleşmeye üçüncü dünyâ
ülkeleri refleksleri ile yaklaşmak, Türkiye’yi hiç de hak etmediği bir
yalnızlığa sürükler. Dünyâda içe kapanarak, kendi dışındaki dünyâyı ve aktörleri
komplocu düşmanlar diye görerek kalkınabilmiş tek ülke yoktur. Kendi içine
kapanarak gelişmiş tek ülke kültür de yoktur!

Dünyâda yeni dengelerin kurulduğu
günümüzde, bu dengelerin kuruluşunu dışarıdan seyrederek, bize biçilecek
rolleri kabullenmek yerine; inisiyatif kullanarak kendi rolümüzü kendimizin
tâyin etmesi, geleceğimizin güvencesi olacaktır. Kendi kaderine sâhip olmak,
dünyânın geleceği belirlenirken o sahnede etkin rol almakla mümkün olabilir. Bu
büyük hesaplaşma ve anaforun içinde yapılacak şey, millet olarak, bizi biz
yapan aslî değerlerimizi birlikte paylaşmak, millî kimliğimizden kopmadan,
birleşen küresel dünyâda yerimizi almak ve varlığımızı devam ettirmektir.
Esâsen, mevut şartlarda başka bir alternatif de yoktur. Türkiye hem bütünlüğünü
korumak, hem de küreselleşmeden daha fazla pay alarak hızla gelişmek
durumundadır.

Küreselleşmenin getirdiği
milletlerarası birlik ve beraberliğe, teknolojik gelişmelere sırt çevirmek
Türkiye’nin menfaatine olamaz. Ayrıca, milletlerarası ekonomik yapılanmaya ve
hukuka ayak uyduramamak da mümkün değildir. Türkiye’nin küreselleşen dünyâda
varlığını devam ettirebilmesi, kendi kültür değerleriyle ve müşterekleriyle
barışmasıyla mümkündür. Kendi ruh kökünden kopmuş, müştereklerine sırt
çevirmiş, millî kimliğine yabancılaşmış, üstelik onlarla zıtlaşan bir toplumun
varlığını sürdürebilmesi söz konusu olamaz.

***

Sâmiha Anne, beni doğuran ve
emziren öz anamdan sonra, mânâ dünyâmı doyuran ve şekillendiren bir mübârek
annedir. O, bu sıfatının yanında, bir mürebbî, bir yol göstericidir. Ancak O’nu
tanıdıktan sonradır ki, bu dünyâdaki varlık sebebimi sorgulamaya başladım,
kendimi tanıma gayret ve cesâretini bulabildim.

O’nun yolunda, eksikleri,
kusurları, günahları ve sevâbları ile nasîbim ve kabiliyetim ölçüsünde ‘Son
Menzil’e doğru yürümeye gayret etmekteyim. Sâmiha Anne ile olan dostluğumuz
bizim için ezel ve ebed dostluğudur. Bu dostluğun aydınlığında son menzile
doğru olan yolculuğum, ancak O’nun irşâd edici berâberliği ile son ve huzur
bulabilir. Beni yarı yolda bırakmayacaklarını biliyorum. Çünkü bunu kendisi
söylüyor:  İşi bitmemiş olanlara yoldaşlık etmem murâddır…’ Diyor! İşte bu
sebeple, hiç kimse, beni O’nun yolunda yürümekten, O’na ve O’nun yoluna
hizmetten alıkoyamaz. Engelleri O’nun himmetleri ile aşarım. Ölümsüz bir
bağlılık ve sevgi hiç engel tanır mı?

Çetinoğlu: Sizi O’na bağlayan
sebepler nelerdir
?

Binark: Sâmiha Ayverdi Diyor ki:Ezel anasından ölmemek
üzere doğan bahtiyarlar vardır. Ender de olsa, zaman zaman târihte bunlara
rastlanır. Ölmezlerin hayâtı, kendilerine ait olmaktan çıkmış, kitlenin malı,
kitle menfaatinin nirengi, noktası olmuştur
.

……………………….

Ammâ hangi mevki, hangi durak, hangi rütbe, hangi isimle görünürlerse
görünsünler, onların gerçek şahsiyetleri, dünyânın eliyle yüzlerine vurulan
varlık ve yokluk, sultanlık veya kulluk damgasıyla tâyin edilemez. Zîra onlar,
iki dünyânın sıfatlarını da hiçe saymış, iki dünyâyı da aşıp ölümsüzlük
sırrının uluları arasında yer almış yücelerdir. Bu yüzden de onları, herhangi
bir fâniden seçmek için, dünyânın kendilerine ikram ettiği sıfatlarla tartıp
ölçmek mümkün değildir.

………………………..

Bu ulular, ululuklarını büyük bir samimiyet ve tevâzû ile birleştirerek
cemiyet hayâtına karıştırmasını, böylece de kütlenin düşünce ve duygularına
tesir etmesini bilen tasarruf sâhibi ve müstesna yaradılışlı kimselerdir. Ammâ
büyük kudretlerine rağmen yokluk ve tevâzûları içinde kudret ve varlıklarını
eritmesini bilmişlerdir
.’ Diyor.

Sâmiha Ayverdi’nin mânâ erlerini,
erenlerini, Allah dostlarını anlattığı bu satırlarda, O’nu mânâsı ve manevî
sureti ile gördüm. Zîra O, yazdıkları ve söyledikleri ile fikrî ve mânevi
dünyâsının gölgesini satırlarına düşüren, okuyucusuna da hakikat sırlarının
ipuçlarını veren, varlığını Allah katında yokluğa çevirmiş bir mânâ zengini, bir
mânâ sultanıdır.

***

Binark: 7 Kasım 2009 târihinde mürşidinin ayakucunda toprağa
verdiğimiz İlhan Ayverdi’yi özel kılan güzelliklerden başlamalıyım. Bugün,
geriye doğru dönüp baktığımızda, karşımıza, örnek hayâtı, hizmetleri,
yazdıkları ve söyledikleri ile mürşid-i kâmil Ken’an Rifâî ve hayr’ül-halefı
Sâmiha Ayverdi’nin varlığı, îman ve tasavvuf anlayışı potasında şahsiyeti
yoğrulmuş, onların ruh ikliminde mânânın kemâline ermiş, Allah’a, Resulüne ve
dostlarına gönül vermiş, Hakk’ın bahşettiği güzel sıfatlarla ziynetlenmiş bir
İlhan Ayverdi çıkar…

Seçilmişlerden bir seçilmiş olan,
mutasavvıf ve mütefekkir yazar, insan-ı kâmil Sâmiha Ayverdi, O’nu, “Ezelden
ebede izzetlenmiş” ve “Allah’ın, iç ve dış güzelliğini berâber vermiş olduğu
ihlâs âbidesi” olarak övgüye lâyık görmüş ve kendisine hayr’ül-halef seçmiştir.

Cenâb-ı Hakk’ın velî kullarından
Ken’an Rifâî Hazretleri ve talebesi Sâmiha Ayverdi, İlâhî aşk merkezli bir âlem
görüşünü anlatmışlar; insanın hem akıl hem de gönül dünyasına hitap
etmişlerdir… Madde ile mânâ dünyâsını birleştirmenin sır dolu güzelliklerini
‘Rahmet’ ve ‘Dost’ kapısında buluşanlara karşılıksız sunmuşlardır.

Her ikisinin de dâvâsının
temelinde, insanlığı tevhide, güzel ahlâka, kendisi ile dost olmaya, bunun
idrâki ve mes’ûliyeti ile yaşamaya, bizi biz yapan değerlerle şahsiyetimizi
şekillendirmeye, mânâmızı öne çıkarmaya, bu mânâda üstün sıfatlı insanlar
olmaya dâvet vardır!..

Onlar, fâili ve mevcudu Hakk
bildiklerinden, tâkipçilerini de tevhid cennetinin birlik ve sonsuz rahmetine
dâvet etmişlerdir…

İlhan Ayverdi, işte bu nasipli
tâkipçilerdendir… Günlerden bir gün, yolu Ken’an Rifâî adlı bir mürşidin, bir
mürebbinin yoluna düşmüş, bu yolda Sâmiha Ayverdi’yi tanımış, her ikisinin
mânevî terbiye halkasına girmiş ve ‘Rahmet Kapısı’nda ezel künyesinin tâyin
ettiği kâmil insan hüviyetini kazanmıştır.

Binark: Bizce Türkiye’nin en hayatî ve temel meselelerinden biri de
insan yetiştirmektir. Zîrâ, toplumun temeli insandır.

Türk milletinin târih şuûruna
sâhip, millî kimliğini kavramış, millî iftiharlarımız ve manevî
zenginliklerinin farkında, şahsiyetini bu değerlerle bütünleşmiş, bilgi
muhtevâsı sağlam, mes’ûliyet sâhibi insana, aydın insana ihtiyâcı vardır.

Türkiye’de aydın olmak,
ilericilik adına, târihimize, mâzî mîrâsımıza, bizi biz yapan müştereklerimize,
dilimize ve dinimize tavır almak veya sırtını dönmek şeklinde olmamalıdır.
Türkiye’de bugün yaşanan da bir kıymetler buhrânıdır. Kendi ruh kökünden
kopmuş, mânâ ikliminden uzaklaşmış bu aydın tipi, halkımızın, bu milletin aslî
müşterek değerleri ile hiçbir şekilde buluşamamaktadır.

Çetinoğlu: Türk milletinin
yarınlarını nasıl görüyorsunuz
?

Binark: Biz inanıyoruz ki, Türk insanı taklitçi bir arayışın değil,
yeniden diriliş hareketinin içinde olmalıdır. Bu da, dünyâdaki gelişmelere
gözlerimizi kapamadan, bilgi muhtevâmızı her gün yenileyerek, millî ve mânevî
değerlerimizle îmân tazelemekle, millî kimliğimizi ve müştereklerimizi bu
dirilişin hareket noktası yapmakla mümkün olabilecektir.

Türk insanı bugün bir kimlik
arayışı içindedir. Bu arayış içinde bulacağı en kuvvetli alternatif de, kendi
millî kimliği ve şahsiyetidir. Dolayısıyla, onun müşterekleriyle nikâh
tazelemekten başka çâresi de yoktur. Toplum dinamiklerimizi görmemezlikten
gelemeyiz. Aksine, onları doğru okumak, akıl ve îmân dünyâmızda ve duygu
yoğunluklarımızda yaşatmak mes’ûliyetindeyiz.

Târihimiz, mukaddeslerimiz,
müştereklerimiz, bu aziz ve mübârek vatan coğrafyasının bereketli kültürü,
bizlere, bu ülkeye lâyık insanlar olmanın hikmetlerini cömertçe, fazlasıyla
vermektedir. Yeter ki, bunun idrâk ve şuûru içinde olalım…

 

 

 

 

 

 

 

 

 




İSMET BİNARK


    
Türkistan’dan yollara düşüp
Anadolu’ya (Elazığ’a) yerleşmiş, ataları Türkistanlı olan bir aileye
mensuptur. Dedesi, ordudan topçu albay rütbesi ile emekli olmuş. Ahmet Hamdi
Binark’tır. Babası Mehmet Ferit Bey, Maliye Bakanlığı’nda emekli olan bir
bürokrattır.


    
Anne tarafı ise Osmanlı’nın ilk devirlerine kadar uzanan Kastamonulu
bir ailedir. Anne tarafından dedesi, Fâtih Hırka-i Şerif Camii imamlarından
Hâfız Cemal Efendi’dir.


Kanalizasyondan Taşanlar

“Suç
örgütü lideri” Sedat Peker bomba ifşa ve itiraflarına devam ediyor. Peker’in
açıklamalarıyla patlayan kanalizasyon borusundan çıkan pis kokular ve iğrenç
görüntülerle midemiz bulanıyor.

Sedat
Peker Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politika Kurulu üyesi Korkmaz Karaca’nın CHP
E. Genel Başkanı “Deniz Baykal’a kadın temin ettiğini, muhabbet tellallığı
yaptığını”
iddia etti. O’nun için “pezevenk” sıfatını kullandı.

Sedat
Peker’in tweetinde şöyle yazdı: “Deniz Baykal bu durumdan haberi olduğu için
bunun eline düştü. Tabi ki Sayın Cumhurbaşkanıyla Deniz Baykal’ın
hastanedeki görüşmesini,
Hasan Doğan üzerinden koordine eden Korkmaz
Karaca’dır.
Sonraki yükselişini zaten tüm Türkiye biliyor.”

Haliyle
herkes Korkmaz Karaca’nın kim olduğunu araştırmaya başladı.

Korkmaz
Karaca 1978 doğumlu, yani henüz 43 yaşında genç bir adam. Uludağ
Üniversitesi’nde Kamu Yönetimi bölümündeki tahsilini yarıda bırakmış.

Fakat
her nasılsa Çalık Holding, DAP Holding, Doğan Holding, Acarlar İnşaat, Sütaş
A.Ş., Tahincioğlu Gayrimenkul, Peker Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş.,
İstanbul Anadolu Yakası Organize Sanayi Bölgesi başta olmak üzere birçok özel
sektör ve kamu şirketine de danışmanlık hizmeti vermiş.

Dahası
nasıl bir siyasi bilgi, yetenek ve birikimi varsa, 2010-2017 yıllarında Deniz
Baykal’a danışmanlık yapmış.
Bu danışmanlığın “sosyal ve kişisel ilişkiler
kurma” alanında olduğuna dair yorumlar yapılıyor.

Karaca’nın
organize ettiği söylenen Tayyip Erdoğan ile Deniz Baykal arasındaki hastane
görüşmesi
ile siyasi hayatımızda Erdoğan’ın önünü açan gelişmelerin
sağlandığı iddia ediliyor.

Euronews’un
haberindeki ifadeyle, “Şimdi Korkmaz Karaca’nın Baykal’ı koltuğundan eden
seks kaseti skandalı ile ilgisi olduğu tartışmaları yapılıyor.
Bu şekilde
AK Parti’de yer edindiği ve yükseldiği iddiaları dile getiriliyor.”

Gerçekten
Deniz Baykal’ın yerine Kemal Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanı olduktan sonra, dümeni
AKP’ye kıran
Korkmaz Karaca’nın hızla servet ve güce kavuştuğu
anlaşılıyor.

“Cumhurbaşkanlığı
sistemi hayata geçince de 8 Ekim 2018 tarihli kararla Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan’ın kurduğu Ekonomi Politikaları Kurulu’nun üyesi olarak
atandı.”

“Daha
sonra 23 Mart 2021 tarihinde yapılan AK Parti Kongresinde MKYK üyesi olarak seçilen
Korkmaz Karaca, 19 Nisan 2021 tarihinde de AK Parti Yerel Yönetimler Başkan
Yardımcısı
oldu.”

Peker,
Korkmaz Karaca’nın kara para aklamakla suçlanan Sezgin Baran Korkmaz’ın
tahsis ettiği birkaç milyonluk aracı kullandığını iddia etmişti. Karaca bu
iddiayı doğruladı.
Fakat “benzinini kendim aldım” dedi.

*********************************

Silikon
Vadisi – Kurtlar Vadisi

ABD’de
Silikon Vadisinde süper zeki ve yetenekli gençlerin kurduğu
Microsoft,
Apple, Dell, Facebook, WhatsApp gibi şirketler Amerika ve dünya ekonomisinin
lokomotifi oldular.
Bu gençler de dünyanın en zenginleri arasında ilk on
sırada yer aldılar.

Türkiye’de
de çok yetenekli gençlerin var olduğunu Sedat Peker sayesinde öğrendik.

Sedat
Peker’in video ve tweetleri ile hedefe aldığı Sezgin Baran Korkmaz, Korkmaz
Karaca ve Cihan Ekşioğlu
’nun üçü de çok genç yaşta zengin olmuş ve büyük
güce kavuşmuşlar.

Sezgin
Baran Korkmaz
1975 doğumlu, ayakkabı boyacılığından, 30’lu
yaşlarda dolar milyarderliğine geçebilmiş bir yetenek. ABD’nin Hazinesini 130
milyon dolarını dolandırma, çok sayıda şirketi satın alma ve Paramouth Oteli
alarak siyaset, bürokrasi, basın alanında birçok şöhreti misafir etme noktasına
gelebilmiş. Halen ABD’nin talebiyle kara para aklama suçundan Avusturya’da
tutuklu.

Cihan
Ekşioğlu
1979 doğumlu. Savunma sanayiinden teknolojiye,
turizmden inşaat sektörüne kadar birçok alanda faaliyet gösteren şirketleri
var. “Şirketlerinin uçak, tank, gemi gibi birçok alanda milli projeler
geliştirdiğini, insansız ve silahlı ile silahsız hava aracı ürettiklerini,
bunları Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Azerbaycan’a ve
Türkiye üzerinden NATO üyesi ülkelere pazarladıklarını” iddia ediyor.

Bu
tür üretimlerle dolar milyarderi olan bir Türk’e şapka çıkarılır. Fakat
bazıları Ekşioğlu’nun üretici değil, ithalatçı olduğunu söylüyor.

Peker’e
göre ise bu servetin kaynağı kirli işler ve ilişkiler. Cihan Ekşioğlu FETÖ
Borsası’nın mucidi
imiş. Varlıklı insanları FETÖ’cü diye ihbar ettirip,
daha sonra onları yargıda beraat ettirmek için milyonlarca dolarlık mallarına
çöker, savcılara milyon dolarlık rüşvet verirmiş.

Paramouth
Otel
’in
ilk sahibi Atilla Uras idi. Atilla Uras’ın kızı Cihan Ekşioğlu’nun Paramouth
Otel’
e çöken ilk kişi olduğunu, babasının öldüğü gün Ekşioğlu’nun otele
devletin tankıyla girdiğini
iddia etti.

Ekşioğlu’nun
Savunma Sanayi yetkilileri, MİT Başkanı, İçişleri Bakanı ve çok sayıda devlet
adamıyla yakın dostluklar kurduğu biliniyor.

Yine
Peker’in iddiasına göre, Sosyal medya ve Whatsapp yazışmalarının
çözümlenebildiği yazılımı
3 milyon dolara alıp, MİT’e 50 milyon dolara
satmış.

Korkmaz
Karaca da
1978 doğumlu. Yeteneklerini yukarıda özetledim.

Bu
üç süper yeteneğin de zenginliklerinin kaynağının resmi ve derin devlet
içindeki kritik isimlerle kurduğu ilişkiler olduğu iddia ediliyor. Anlaşılan
hepsi de Rubil Gökdemir’in “Yanaşma Düzeni” dediği sistemin birer
parçaları.

Sedat
Peker’in bütün bu dehşet verici iddiaları araştırılıp soruşturulsa ve keşke
iddiaların iftira olduğu ispatlansa.

ABD’nin
zenginleri Silikon Vadisini yaratan dâhiler olurken, bizde Çetin
Altan’ın “Hazine’den geçinmeli mesleksiz mevki sahipleri” diye tarif
ettiği kişiler olması üzücü.

Böyle
bir kesimin faaliyet alanı da herhalde Silikon Vadisi olmaz ancak Kurtlar
Vadisi
olabilir.

Öğretmene Not (3)

     Bugün, hayvanların
bile istidat dillerini keşfetme yollarında epeyce mesafe alınmıştır. Bizler
insan olarak, psikolojik ve sosyolojik kanunlardan faydalanmak suretiyle
birbirimizi dinleme, anlama ve anlaşma konusunda yeterince gayret gösterirken;
öğretmen de, her öğrencinin istasyon frekansını bulmayı başarabilirse, ona
kolayca ulaşır. Ondan ses alır, ona ses verir duruma gelebilir. Öğrencinin
anlamaması karşısında taaccüp edeceğine / şaşıp kalacağına; neden anlamıyorlar
diye kendini yoklaması gerekir. Bu suretle, dersi anlatma ve anlaşılma yolunda
farklı metot ve usuller bulup deneyerek başarılı bir öğretmen olur.

     Konuşmak, bir konuyu
anlatmak içindir. Dinleyende anlayış istidat ve kabiliyeti ne kadar çoksa,
konuşanda konuşma yeteneği o nispette yüksek olur. Öğrencinin derse ilgisi
derecesinde öğretmen gayrete gelir. Büyük çaba gösterir. Yani öğretmen ve
öğrencinin başarısı birbirine bağlıdır.

     Hz. Ali’ye:
“İlmini niçin öğretmiyorsun?” diyenlere verdiği cevap çok düşündürücüdür:
“Karşımda ilmimi bırakabileceğim vasıfta insan bulamadığım için!” der.

     Diyojen’in, gündüz
fenerle dolaşırken: “Ne arıyorsun?” diye soranlara: “İnsan.” cevabını vermesi
de konumuza ışık tutar mahiyettedir.

     Unutmayalım ki,
insan okumuyorsa; yaratılış gayesini yerine getirmiyor demektir. Çünkü suretâ /
görünüşte insan olan insan; ancak, sîreten / huy ve karakter bakımından; yani
ahlâken, mânen ve okumayı kendine şiar edinerek ve kendini, çevresini, içinde
bulunduğu kâinatı / evreni okuyarak gerçek insan olabilir. Kısaca insan olmanın
yolu okumaktan geçer. Bunun içindir ki, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerîm “İkra /
Oku!” hitabıyla sesleniyor insan olan insana. Tabii şuurlu ve bilinçli bir
okumayı yeğliyor. Yoksa papağanın sözü de insan sözü ama, özü insan değil.
Şüphesiz sözümüz; özümüze lâyık ve uygun olmalı. 

     Öğretmen bir konuyu anlatırken veya bir
şeyi tarif ederken “Etrafını câmi, ağyarını mâni’ ” bir çerçeve içinde
sunmasını da bilmeli. Yani konuyla ilgili her şeyi söylemeli. İlgisiz her söz
ve açıklamadan da kaçınmalı.

      Zengin bir
Fransız portresini yaptırır. Fakat ücret olarak büyük bir meblağ istenince:
“Bir günlük iş için, bu kadar çok para istenir mi?” diye itiraz edince, yaşlı
ressam: “Hayır der, bir gün değil. Seksen yıl ve bir gün!” İstediği para hemen
ödenir.

     Öğretmenin kolay ve rahatça ders anlatması
da, önceki çalışmalarının bir semeresi / meyvası ve bir sonucudur.

     Talebenin
derslerden istifadesi / yararlanması ve hocasına saygısı; öğretmenin daha
önceki uzun çalışma ve birikimleri sayesinde gerçekleşir.

     Hz. Mevlânâ’nın
yeni evlenen birine: “Her geceni gerdek gecesi bil!” demesi gibi. Her öğretmen
de, her derse girişinde, o derse ilk girişindeki heyecanı yeniden yaşamalı.
Kalbi aynı heyecanla atmalı ki, hem kendisi dersten tat alsın, hem de talebeler
cuş u huruşa gelerek / coşup taşarak, pür dikkat / büyük bir dikkatle derse
alâka duysun. Bu da öğretmenin kendini daima yenilemesi ile mümkün ve olası.
Yani bilgileri her zamanki tarzda sunmayıp, onlara her yıl yeni bir takdim
kılıfı geçirmesi ile bu yeniliği sağlayabilir.

     Zaten her yeni;
eskinin bir başka biçimde ortaya konulması değil midir?

     İşte öğretmen de,
kendine her yıl yeni bir çeki düzen vererek öğrencinin karşısına çıkmasını
bilmeli. Aksi takdirde ne kendisi zevk alır, ne de öğrencinin derse alâkası
kalır.

     Süleyman Nazif
“Son Nefesimle Hasbihal” başlıklı manzumesinde diyor ki:

 

     “Evlâdımı, ecdâdıma
bigâne görürsem,

       Ruhum ebediyette
kalır ebkem-i mâtem.”

      (Evlâdımı,
atalarına yabancılaşmış görürsem,

      Ruhum ebediyette
matemden dili tutulmuş durumda  kalır.)

 

     Öğretmen; bu millî
vasiyeti yerine getirmekle de, mükellef ve yükümlüdür.

‘Zamanın Kokusu’ Ve Mülhemât –3

0

BYUNG-CHUL
HAN der ki:

o  
Yaşamın
atomlaşmasına atomlaşmış kimlikler eşlik ediyor. Zaman krizi; zamanın
atomlaşması.

o  
Zamanın
ölçüsü kaçıyor.

o  
Hiçbir şey
zamanı tutmuyor.

o  
İnsanlar
yaşlanmadan yaş alıyor.

o  
Bugün ölmek
çok zor.

o  
Zaman insanı
bütün gücüyle bedenine ufaltıyor.

o  
Radikal bir
kayba tâbiyiz; dünya yoksunluğu.

o  
Ve yaşam
yerleşik değil artık.

o  
İnsanın
elinde kendinden başka bir şey yok.

o  
Koku tarihe
gebedir âdeta.

o  
Zamanın
kokusu içkinliğin kokusudur.

o  
Koku yeniden
diriltme organıdır.

Biz ne diyor yada ne görüyoruz:

§  Ölmeyi bilmiyoruz.

§  Korona insanları buharlaştırıyor.

§  Gitgide ölmek değersizleşiyor, artık sadece sayılar
sayılıyor.

§  Tek dünya yok; ölümünüzü ertelemeyin.

§  Var olan yok olmaz, yokluk zaten var değildir.

§  Sağlığı putlaştırmayın; hayatta kalmak (survivor) en
önemli şey değildir, hayata anlam katmaktır aslolan. Maske–mesafe–hijyen
fetişizmi yeni tapıngaçlar yahut tapındıraçlar..

§  Kurguyu anlayan, mânâyı kavrayan ölümsüzleşir; sürekli
ölüm korkusuyla yaşayan hissizleşir.

§  İnsanı istatistiklere hapsediyorlar; her akşam (tablo),
her gün (hes, tc) biz de az/çok diyerek ve rakam söyleyerek varlığımızı
kemiriyoruz, kendi kendimizi yiyoruz.

§  Virüsle mi, kıtlıkla mı, kuraklıkla mı, açlıkla mı,
susuzlukla mı, radyasyonla mı, ultraviyole ışınlarla mı, kırıma
susamış/susatılmış kalabalıklarla mı, doğal görünümlü felâketlerle mi ölmeyi
yeğlersiniz? Ölümlerimizden ölüm beğenininiz yoksa kendinizi beğenmişliğiniz
dışında ‘like’niz yok mu?

§  Ölümümüzü cihazlara çaldıramayız.

§  Ve paylaşmaktır ölüm; cimrilik yapamayız.

§  Ölüm özgürlüğü istiyoruz; istediğimiz zamanda ve
sevdiklerimiz arasında.

§  Köleler gibi ölmemeliyiz kardeşlerim; ölümü kendimize
yakıştırmalıyız, o sarı ve sıcak hüznü takıp-takıştırmalıyız.

§  Zaman patlaması yaşıyoruz kardeşlerim; toparlanın,
dağılmıyoruz.

§  Zaman koktu tuz yerine; insanlık da kazanımlarıyla
birlikte çökertilmek üzere. Resetlenip/sıfırlanıp Homo-Deuslar tarafından
yeniden yaratıma tabi tutulacağız.

¾   
İSYANIMIZ
bunadır. Dostlukla DİRENECEĞİZ.

§  Tanrı’yı taammüden öldürüyorlar ve biz öldürürüz (mümît),
biz yaşatırız (muhyî) diyorlar.

§  İnsanlığı yörüngesinden çıkarıyorlar; bir eksen
kayması yaşıyoruz türdeşlerim.

§  DEVRİM çünkü doğaya ve doğala dönmeliyiz. DOĞAL DEVRİM
devrimin doğasıdır.

§  Eskatonîlere (Bezos, Gates, Musk, Zuckerberg, Ma…)
karşı Karatanîler (İzonomistler, Sofistler, Dostlar…) varlık duasıdır.

Dipnot: 3 Şubat 2021

Yukarıda Gök Çöksün, Aşağıda Yer Yarılsın

0

 

            Antalya’nın Finike İlçesi’nde öz
anneleri ve üvey babaları ile yaşayan 6 yaşındaki G.E.G. ile 9 yaşındaki
ağabeyi İ.E.G.’nin öz anneleri Merve A. ve üvey babaları Rahmi A. tarafından
nitelikli cinsel istismara uğradıklarına ilişkin devam eden yargılamada,
tutuklu sanıklar Merve A. ve Rahmi A.’nın mahkeme tarafından tahliye edilmeleri
ve yargılamanın tutuksuz devam edeceği haberi tüm ülkede –haklı olarak- büyük
tepkiyle karşılandı.

 

            Konu hakkında yorumumuza geçmeden
önce kısaca dava seyrinin gelişim sürecini kronolojik olarak sıralamaya
çalışalım.

 

            Savcılık soruşturma dosyasına göre
iki kardeş, 2019 yılında öz anneleri, üvey babaları ve bu kişilerin arkadaşları
tarafından hem şiddete hem de nitelikli cinsel istismara uğrarlar. Önce
istismara uğrayan şu an 6 yaşında olan küçük kız çocuğu G.E.G.’dir. Sonrasında
9 yaşındaki ağabeyi İ.E.G. de istismar edilmeye başlayınca olay ortaya çıkar.

 

Çocuklar
Balıkesir’in Edremit İlçesinde yaşayan babaannelerinin yanında yaşamaya
başlarlar. Çocukların babaanneleri böylelikle durumdan haberdar olur ve 5 Mayıs
2020 tarihinde, torunlarının anneleri, üvey babaları ve 13 yaşındaki dayıları
tarafından cinsel istismara uğradıkları iddiasıyla Edremit Cumhuriyet
Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunur.

 

Ceza
soruşturmasında suçun işlendiği yerdeki başsavcılık yetkili olduğu ve Finike
ilçesi Elmalı Adliyesi’nin yetki alanında bulunduğu için Elmalı Cumhuriyet
Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatılır ve çocuklara pedagog desteği
verilerek Çocuk İzleme Merkezi’nde (ÇİM) uzman pedagog gözleminde çocukların
beyanları alınır.

 

Çocuklardan
G.E.G., annesi, üvey babası, dayısı S ile birlikte isimleri F, A ve M olan
kişilerin kendisine nitelikli cinsel istismarda bulunduklarını anlatır. İ.E.G.
de savcıya verdiği beyanında maruz kaldıkları cinsel istismarı ve fiziksel
şiddeti doğrular. Çocuklar, uğradıkları şiddet ve nitelikli cinsel istismarı
yaptıkları çizimlerle de anlatırlar. Bu çizimler de soruşturma dosyasına girer.

 

Savcılık
tarafından yürütülen soruşturma neticesinde elde edilen bulgular ve çocuklara
karşı nitelikli cinsel istismar eylemlerinin gerçekleştirildiği yönünde yeterli
şüphe oluştuğu kanaatiyle 24 Temmuz 2020 tarihinde düzenlenen iddianame ile
sanıklar Merve A., Rahmi A. ile çocukların dayısı 13 yaşındaki S.’nin
cezalandırılması istemiyle Elmalı Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde kamu davası açılır.

 

Çocukların
avukatı Av. Gülşah Ekin Taş’ın verdiği bilgiye göre dosyada altı (6) kişinin
daha ismi geçmektedir ancak bu kişiler hakkında takipsizlik kararı verilmiştir.

 

16
Ekim 2020 tarihinde ilk duruşma yapılır. Mahkeme, delillerin tam olarak
toplanamamış olması ve delillerin karartılma ihtimalinin bulunması gerekçeleri
ile sanıklar Merve A. ile Rahmi A.’nın tutuklanmalarına karar verir.

 

            5 Ocak 2021 tarihinde yapılan
duruşmada ise Mahkeme bu defa delillerin toplanmış olması ve “beyanların
çelişkili olması” gerekçeleri ile sanıkların tahliyesine yani tutuksuz
yargılanmalarına karar verir. Savcılık, tahliye kararına itiraz eder ancak
itirazı değerlendiren Antalya 10. Ağır Ceza Mahkemesi savcılığın bu itirazını
reddeder.

 

            Yargılamada son duruşma 5 Mayıs 2021
tarihinde yapılır. Bir sonraki duruşma ise 17 Eylül 2021 tarihinde
gerçekleştirilecektir.

 

Çocuklarının
Avukatı Tarafından Verilen Bilgiler

 

            Çocukların avukatı Taş’ın BBC
Türkçe’ye verdiği bilgilere göre, dava dosya içeriğinde çocukların beyan ve
çizimlerinden başka ayrı ayrı alınmış iki (2) tane adli tıp raporu
bulunmaktadır. Bu raporların ilki Balıkesir Üniversitesi’nden alınmış, bu
rapora itiraz edilmesi üzerine İstanbul Üniversitesi’nden ikinci bir rapor
alınmıştır. Her iki raporda da “çocukların olay tarihindeki yaşı dikkate
alındığında, beyanlarına ana hatlarıyla itibar edilebileceği, cinsel istismar
mağduru çocukların maruz kaldığı olayla ilgili psikiyatrik muayenedeki
ifadelerinin, anlatımlarının ve tanımlamaların tıbbi açıdan esas olduğu ve
çocukların istismara maruz kaldığı”
şeklinde kanaat belirtilerek çocukların
cinsel istismara uğradıkları ortaya konulmaktadır.

 

            Avukat Taş’ın verdiği bilgilere göre
çocukların annesi Merve A. mahkemedeki beyanında “seks işçisi” olduğunu ve
çocukların üvey babaları Rahmi A. ile çalıştığı yerde tanıştığını ifade
etmiştir.

 

            Yine Av. Taş’ın açıklamalarına göre;
istismara maruz kalan çocuklar ifadelerinde, anne Merve A.’nın kendilerini çalıştığı
yerlere götürdüğünü beyan ederek, annelerinin kendilerini götürdüğü yerlerin ve
orada kendilerini istismar eden kişilerin ad ve soyadı bilgilerini verdiler.
Üstelik çocuklar bu bilgileri ‘Biz şu mekânın üst katındayken, senin şu
arkadaşların gelmişti’ şeklinde detaylı bilgiler veriyorlar. Kız çocuğu G.E.G.,
annesi Merve A.’nın çalıştığı yerlere kadar isim veriyor.

 

            Av. Taş, aslında bu altı (6)
yaşındaki küçük kız çocuğunun dosyada adı geçen altı kişiye anne Merve A.
tarafından “pazarlandığını” ifade ediyor. Av. Taş’ın verdiği bilgiye göre
dosyada adı geçen altı kişi çocuğu istismar etmişler ancak her nasılsa bu
kişilerin adreslerine ulaşılamamış! Bu nedenle de haklarında takipsizlik kararı
verilmiş.

 

            Av. Taş, aile için “suç makinesi
gibi şebeke” ifadesini kullanıyor. Çocukların anneanne ve dedesi “para
kazansınlar da nereden kazanırlarsa kazansınlar” düşüncesinde olan kimseler. Çocuklar
dedenin ve teyzelerin de fiziksel istismarına maruz bırakılıyorlar, çocuklara
telefon kabloları ile şiddet uyguluyorlar. Tüm bunları dinledikten sonra babaanne
çocukları psikologa götürüyor. Psikolog eşliğinde de tüm bu istismarlar,
çocukların önceden çizdiği resimler ortaya çıkıyor ve dava bu şekilde başlıyor.

 

            Çocukların anneanne ve dedesi
dosyada sanık değil tanık sıfatıyla dinleniyorlar.

 

 

Yargı
Kurumu Ne İçin Var?

 

            Olayın şikayetçi tarafın
beyanlarından derlenen kronolojik gelişimi bu şekilde. Diğer tarafın yani
sanıkların ifade ve savunmalarında neler söylediklerini bilmiyoruz. Sadece
tahliye edildikleri son duruşmada suçlamaları inkar ettikleri biliniyor.

 

            Bir hukukçu olarak dosya içeriğini
incelemeden konu hakkında yorum yapmak pek adetim değildir. Ancak, gerek
çocukların sosyal medyada yayılan çizimleri gerekse yine sosyal medyada
paylaşılan ses kayıtları benim bu konu hakkında profesyonelliği bir kenara bırakmama
ve duygularımın aklımın önüne geçmesine neden oldu.

 

Her
ne kadar konuyu burada aktarırken soğukkanlı olmaya çalışsam da bunu pek
başaramadığım bir gerçek. Aynı nedenden dolayı bu yazıdaki yaptığım yorumların
son derece subjektif olduğunu ve yine pek de sağlıklı olmadığını ifade etmem
lazım. O nedenle burada yapacağım yorum hukukilikten tamamen uzak olacaktır.
Hatta hali hazırda devam eden yargılama faaliyetiyle ilgili olarak yorum
yapmayacağım.

           

            Sosyal medyada hepinizin gördüğü o
çizimlerin küçük bir çocuk tarafından pedagog eşliğinde çizilmiş olması,
insanın yüreğinde, vicdanında, akıl ve mantık dünyasında kanamalar meydana
getiriyor. Ses kayıtlarını ise baştan sona dinlemedim, dinleyemedim. Küçük bir
çocuğun o olayları anlatımına sadece 3-5 saniye tahammül edebildim.

 

            Bu ülkeye ne oluyor? Bu ülkede ne
zamandan beri bu iğrenç olaylar yaşanıyor? Finikeli o iki çocuğun başına
gelenler bu iğrençliğin su yüzüne çıkan kısmı. Asıl müsilaj ise daha
derinlerde. Bu ülkede kaç çocuk şiddet görüyor ve/veya istismara uğruyor? Bu
toplumda küçücük çocuklara şiddet ve istismar ne ara bu kadar yayıldı? Ve daha
beteri biz bu çocukları neden koruyamıyoruz? Çocuk istismarıyla mücadele etmek
için ne tür tedbirler almalıyız?

 

            Öyle görünüyor ki minik yavruları bu
iğrençlikten korumak için hukuki tedbirler yeterli olmayacak. Bu iğrenç suçu
işleyen kişilere en ağır cezayı vermek bile çocuk istismarı ile mücadelede tek
başına yeterli olmayacak. Bu konuda ciddi şekilde psikolojik ve sosyal bir
takım önleyici tedbirlere gidilmesi gerekiyor. Ancak bu psikolojik ve sosyal
tedbirlerin somutlaştırılması meselesi benim bilgimin üzerinde konular. Bu işin
ehli ve uzmanı olan kişilere danışılmalı ve gerekli adımlar atılmalı.

 

            Bu ülkenin kadınlarını
koruyamıyoruz, gençlerini koruyamıyoruz, muhtaçlarını koruyamıyoruz. Eğer
çocuklarını da koruyamayacaksak bu saatten sonra yukarıda gök çöksün, aşağıda yer
yarılsın!

Türk Bozkır Kültürünün Doğuşu Andronovo Kültürü

0

Türk milletinin varlığı kültür
temelleri üzerinde yükselmeye devam etmektedir.. Bu sebeple kültürümüz üzerinde
yapılan araştırmalar dikkate alınmalı, araştıranlar takdirle anılmalıdır.

Arapça asıllı ‘hars’ kelimesi, ‘Tarla sürülür gibi insan zihninin işlenmesi ve alınan ürün
mânâsında Ziya Gökalp tarafından, Fransızcadan gelme ‘kültür’ yerine teklif edilmiş 1960’lı yıllara kadar
kullanılmıştır.  Ne yazık ki ‘hars’ kelimesine, günümüzde ancak
lûgatlerde rastlamak mümkün olabiliyor.  

Alman asıllı Sosyolog Alfred
Louis Kroeber (1876-1960) ile Amerikalı Antropolog Clyde Kluckhohn (1905-1960),
yirminci yüzyılın ortalarında yaptıkları müşterek araştırmalar neticesinde
kültür kavramı ile alakalı olarak 164 ayrı târif tespit etmişlerdi.

Ziya Gökalp’in de ‘hars’ adını vererek yaptığı bir târif
var: ‘Bir millette, yaygın terbiye
yoluyla toplumdan kişilere geçen ruh hallerinin toplamı.
’ Diyor. Geniş bir
muhayyile ile te’emmül edilmez ise, kısır bir târif olduğu söylenebilir. Ziya
Gökalp şüphesiz çok önemli bir sosyologdur. Fakat o günden bu yana her şey ve
çok büyük bir hızda değişmiştir.  

Görebildiğim kadarıyla uzmanlar, kültür
kavramı için, müşterek bir târifte anlaşma sağlayabilmiş değiller.  Kroeber ve Kluckhohn’dan sonraki târifleri de
hesaba katarsak 250’ye yakın kültür târifi var.  

Günümüzde târiflere yansıyan
zenginlik, târih öncesi dönemlerde isimlerde görülmekteydi. Ön Türklerin anayurdu
Orta Asya’da; MÖ 9000-3000 yıllarında Anav, MÖ 3000’li yıllarda Keltiminar, MÖ
3000-1700 yıllarında Afenesyova, MÖ 1700-1200 yıllarında Andronova, MÖ 1200-700
yılları arasında Karasuk, MÖ 700-100 yılları arasında Tagar kültürleri hüküm
sürmüştür. Genç ilim insanı Dr. Elvin
Yıldırım
, yeni yapılan kazılarla Andronova Kültürü’nün daha eski çağlarda
da var olduğunun belirlendiğini ifâde ediyor.

Bilginin göz açıp kapayıncaya
kadar, dünyayı altı 6 defa dolaştığı günümüzde, yeni bilgileri tâkip etmek,
ancak ilmî hassasiyetlerle mümkün olabiliyor.  

Günümüz şartlarına göre
bakıldığında, kültürlerin temelinde milletlerin karakterlerinden yansıyan
unsurlarla din veya inanç sistemi vardır. Târih öncesi dönemlerdeki kültürlere
hâkim olan unsurlar ise üretilen ve kullanılan malzemelerdi. Tanrı Dağları’ndan
Ural Irmağına kadar uzanan bozkırda varlığını devam ettiren, Türkler tarafından
ortaya konulan Andronova kültüründe, hâkim unsurlar geniş ağızlı – düztabanlı –
kulpsuz fakat süslü kaplar, bakır, altın ve tunçtan yapılmış at dizginleri,
yüzük, kolye ve küpe gibi süs eşyaları ile silahlardır. Bu eşyaların resimleri,
renkli ve siyah beyaz fotoğraflarla ‘Andronova
Kültürü
’ isimli eserin sayfalarını süslemektedir.   

Dr. Yıldırım’ın eserinin bir
başka husûsiyeti de bu güne kadar ele alınmamış bir konuyu titiz bir hassasiyetle
ve mahallinde yaptığı uzun süreli çalışmalarla hazırlamış olmasıdır.  

Andronova Kültürü’nün 1000 yıldan
fazla süre içerisinde hayatiyetini koruması ve Urallardan Yenisey havalisine,
Sibirya’dan Tanrı Dağları ve Doğu Türkistan’a kadar çok geniş bir sahâya
yayılmış olması hatırlanırsa, hizmetin azameti daha iyi anlaşılır. Mühim bir
kapı açılmış, yeni ilim insanlarına yol haritası verilmiş olması, açılan
kapıdan yola çıkılarak, hazırlanan harita üzerinde yapılacak incelemelerle elde
edilecek bilgilerin şerefi de Dr. Yıldırım’a âit olacaktır.

Böylesine kıymetli bir eseri,
Türk kültür hayatına şık bir kapak içerisinde Iwory kâğıda basılı olarak
kazandıran Ötüken Neşriyat’ın bu şerefli hizmette büyük payı olduğu
şüphesizdir.

Târihin yazı ile başladığı
söylenirse de arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular târih ilminin
derinleşmesinde ve genişlemesinde büyük payı vardır. Hatta kültür târihçiliği
açısından bakıldığında, arkeolojiden faydalanılmaksızın hazırlanan târih
kitaplarının eksik yönleri mutlaka vardır. Bu bakımdan Andrnovo Kültürü’nün, sahasında dört dörtlük bir târih kitabı
olduğu muhakkaktır.

Bir başka hakîkati belirtmek hakşinaslık
olacaktır: Dr. Elvin Yıldırım; 14 x
24 santim ölçülerinde, 356 sayfalık eserini hazırlamak için çok geniş bir
coğrafyada yaptığı ilmî incelemeler dışında 284 adet yabancı, 77 adet yerli
kaynaktan faydalanmak gibi olağanüstü bir mücâdelenin galibidir.  

Erbâbı bilir: Herhangi bir
mevzuda en doğru, en kapsamlı bilgiler, tez çalışmalarından elde edilir. Çünkü
tez çalışmaları göz nuru, el emeği ve zihin sancılarının ürünüdür. Hazırlayan
kişi, akademik kademelerde yükselebilmek için âdetâ canını dişine takarak
gecesini gündüzüne katarak, hocalarının takdirini kazanmanın, zafer belgesini
alabilmenin mücâdelesini vermiştir. Bir mânâda meydan savaşına girişmiştir. Bu
sebeple meydana getirdiği eser, yapılabileceklerin en mükemmelidir.

Elvin Yıldırım, -tâbir yerinde
ise- henüz çıraklık döneminde hazırladığı bu eseri ile bayan târihçilerimiz
arasında üst sıralarda yer alacağı müjdesini veriyor.

Eserden tadımlık bir bölüm:

Andronovo Kültürü’nün kökeni, yıllardır
uzmanlar tarafından tartışılan bir meseledir. Bazı araştırmacılar siyâsî ve
ideolojik görüşlerinden sıyrılamayıp dil teorilerine dayanarak meseleye
yaklaşmakta ve bu kültürün temsilcilerinin Hint-Avrupalı oldukları tezini ileri
sürmektedirler. Antropolojik, etnografik ve târihî ilişkiler Andronovo
toplumunu Türk milletinin teşekkülünde yer aldığı tezine daha fazla
yaklaştırmakta ve bunu savunan ilim adamlarının sayısı her geçen gün
artmaktadır.

…………

İskit/Saka grupları ve Göktürk mezarlarında
yapılar, antropolojik çalışmalar her iki toplumun antropolojik tipinin
Andronovo insanı ile olan uyumunu göstermiştir. Bu bakımdan İskit ve erken Türk
mezarlarına ait antropoler raporları üzerinde de durulmaya gayret edilmiş,
İskit ve Türklerin Andronovo toplumu ile aynı antropolojik tipte yâni Evropoid
tipte oldukları belirlenmiştir. Karasuk Kültürü ve ardından gelen Tagar-Taştık
âbideleri döneminde Çin kroniklerinin bölgede yaşayan milletler hakkındaki
bilgilerine başvurulmuş, söz konusu dönemde Andronovo toplumunun doğrudan
torunları oldukları düşünülen Tingling boylarının yaşadıkları tespit
edilmiştir. Tinglingler, Çin kaynaklarına göre Hunlarla birlikte anılan ve
onlarla aynı dili yani Türkçeyi konuşan bir Türk topluluğudur. Bu bakımdan MÖ
2150 yılında Ural bölgesinde erken dönem eserleri tespit edilen Andronovo
toplumunun atlı göçer bozkır hayatına geçişi ile ulaştığı son bölgeler olan
Yenisey havalisinde zamanla gerçekleşen üretimdeki ilerlemeler sonucunda
bölgede erken Türk dönemine kadar gelişim tamamlanmıştır ve Türk dili ile
kültürüne sâhip olarak karizmatik lider öncülüğünde bir devlet yapılanmasının
ortaya çıktığını söylemekte bir beis yoktur. Bu dönemle birlikte Orta Asya’nın
geniş coğrafyasından Avrupa içlerine kadar hâkimiyet altına alınan bölgelere
Türk yayılımının başladığı söylenebilir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

  İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr    

  

Dr. ELVİN YILDIRIM:

     30 Nisan 1983 târihinde Zonguldak’ın
Çaycuma ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih
Bölümünü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Genel
Türk Târihi Ana Bilim Dalında ‘Türk
Kültüründe Renkler ve İfâde Ettikleri Anlamlar
’ adlı teziyle 2012 yılında
yüksek lisans eğitimini tamamladı. 2013 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar
Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Orta Çağ Târihi Anabilim
Dalında başladığı doktora eğitimini 2017 yılında ‘Androvo Kültürü’ adlı tezle tamamladı.

     Yazar, çalışmaları kapsamında Rusya,
Güney Sibirya, Moğolistan, Doğu Türkistan’da sâha araştırmaları yapmış,
kütüphanelerde çalışmış ve müzelerde incelemelerde bulunmuştur. İstanbul
Aydın Üniversitesi Târih Bölümünde görev yapan Elvin Yıldırım, Türk ve Orta
Asya arkeolojisi ve Türklere ait maddî kültür unsurları üzerine çalışmalarına
devam etmektedir. Çalışmalarını daha çok Rusça arkeoloji eserlerine göre
yapan yazar, Rusçanın yanında İngilizce ve Almanca da okuyabilmektedir.

     Yazar, evli olup Ülkü adında bir kız
evlât annesidir.

 

 

KIZIMA
ÇEYİZ

Firdevs
Günaçar

eserinde; 23 X 31 santim ölçülerinde kuşe kâğıda basılı kitabında,
Karadeniz’den Ege’ye uzanan geniş bir coğrafyadan ve çorbadan tatlıya kadar
tamamı denenmiş 173 târif, 129 hazır yemek listesi sunuyor. Doyurucu
salatalardan çorbalara, hamur işlerinden zeytinyağlılara, reçellerden tatlı ile
et, balık ve tavuk pişirme târifleri ile eserini zenginleştiriyor.

Eserde geçmişten geleceğe hayatın bütün
lezzetleri sunulmuştur. Bir yemek masasının etrafında yakalanan mutluluğun ilk
adımının yemek yapmaktan geçtiğine inanan Firdevs Günaçar’ın rehber
niteliğindeki ilk kitabı Kızıma Çeyiz
2019 yılında yayınlandı.

Renkli sayfalarda Anadolu’nun eşsiz tatları;
güneşin, denizin, toprağın bereketlendirdiği lezzetler var. Yazar, gizli bir
hazine gibi biriktirdiği târiflerini Kızıma
Çeyiz
adlı ilk kitabıyla gün yüzüne çıkarıyor. Günaçar, çocukları ile
birlikte bütün yemek tutkunlarına armağan ettiği kitabında, gelenekli tatlarla
modern mutfakları harmanlıyor.

Fotoğrafçı Ayça Yalçıner’in iştahları açacak
yemek fotoğraflarıyla hazırlanan kitap, yemek yapmayı veya yemek listesi
hazırlamayı bilmeyenler için adeta kılavuz niteliğinde. Bir annenin evladına
bırakacağı en anlamlı miras olan çeyiz sandığı misali bu kitabın sayfaları da
mutfağa yönelik ipuçları, pratik bilgiler ve mükemmel sofralara giden
tavsiyelerle dolu.

Yazar; ‘paylaşacak
güzel bir sofranız varsa, yapılacak her yemek kolay ve lezzetlidir. Sevgi ile
hazırlayacağınız tatlar için mutfağınıza girmekten korkmayın
!’ Diyor.

HAYY KİTAP:                                                                                                                                         
Zeytinoğlu Caddesi, Şehit Erdoğan İban Sokağı Nu: 36 Akatlar 34335
İstanbul. Telefon: 0.212-52 00 50

Belgegeçer: 0.212-352
00 51
www.hayykitap.com   e-posta: info@hayykitap.com  

 

SIFIR ATIK                                                                                                   
                                     
TÜKETİM KÜLTÜRÜ VE GIDANIN İSRAFI

David
Evans
’ın
Burcu Yeşil tarafından Türkçeye
çevrilen ‘Sıfır Atık / Tüketim Kültürü ve Gıda İsrafı’ adlı kitabı, çiğ ve
pişmiş yiyecekleri bozmadan saklamanın ve yeterince pişirip kararınca
tüketmenin imkânını sorguluyor, bütün dünyanın en büyük sorumsuzluklarından
biri olan israf kavramını anlatıyor.

İsraf, yalnızca şahsî bir mesele değildir.
Sosyal ve iktisâdî sebeplerle gelişen bir alışkanlık ve hatta ‘huy’ hâlini
almıştır. Açıkçası biz müsrif değiliz, şehirde yaşamak, paketli gıda satın
almak, gıdanın kolay ulaşılabilir oluşu gibi detaylar bizi öyle yapıyor.

Yazar, bir parça semizotunun tarladan
sofraya, oradan çöpe ve dolayısıyla maddî mânevî bir zarara dönüşmesinin bütün
bir arka planını inceliyor. Bu sorumsuzluktaki şâhsî hatâlar kadar hükümet
bazındaki plansızlıklara, tarım politikalarındaki akıl almaz yanlıklıklara ve
satış biçimlerindeki yanlışların teferruatına dikkat çekiyor. Buna göre,
paketlenerek satılan gıdaların mecburen o kadar ölçüde alınması en büyük
problemlerden biridir.

Piştikten sonraki çöpleşme, yemek pişirirken
aşırı su ve enerji tüketimi ve ev dışındaki gıda üretim biçimlerinin müsrifliği
ile tüketim çılgınlıkları devam ettiriliyor..

Gıda atıklarının sosyolojisi üzerine nefis
bir araştırma diyebileceğimiz bu kitabı bin bir zorlukla satın alınan ve bir o
kadar zorlukla pişirilip taşırılan gıdaların nasıl olup da çöp kategorisine
dönüştüğünü ve dönüşmemesi için neler yapılabileceğini merak eden herkes
okumalı.

 Kitaptan tadımlık bir bölüm:

Bozulmuş fazlalık gıdaları toptan kurtarmanın
çeşitli yöntemlerinin yanında, henüz tamamen bozulmadan çöpe gitmekten
kurtarılan gıdalar da var. Meselâ kötüleşmek üzere olan makarnanın üzerine evde
yapılan soslarla veya peynir – kıyma gibi yiyecekler konularak pek alâ
yenilebilir.

Ağustos 2020’de yayınlanan eser, 13,5 X 21
santim ölçülerinde, 128 sayfadır. 

YENİ İNSAN YAYINEVİ:


Bostancı Mahallesi, Prof.
Ali Nihat Tarlan Cad. Nu: 76/12 Kadıköy, İstanbul. Telefon: 0.216-489 84 08,
Belgegeçer: 0.216-518 23 60 e-posta:
yeniinsanyayinevi@gmail.com  //  www.yeniinsanyayinevi.com 

 

FERMAN

Şuurlu bir Türk milliyetçisi olan Ömer
Seyfettin (1884-1920) 36 yıl devam eden kısacık ömrünün yalnızca 10 yılında
edebiyatla meşgul olabilmesine rağmen, 100 yıl sonra bile çok sevilen, çok
okunan yazarlar arasında ön sıralarda yer alır. Asker ve öğretmen olarak da,
şiir, hikâye, temsil yazarlığında da başarılı idi. Hepsinden önemlisi ‘Dilde Türkçülük’ hareketini başlatarak
büyük hizmetler gerçekleştirdi. Arkadaşı Ali Cânib Yöntem ile birlikte
Selânik’te yayınladığı ‘Genç Kalemler’ Dergisinde yayınlanan ‘Yeni Lisan’ başlıklı makalesi kısa
zamanda Ziya Gökalp, Mehmet Âkif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Hâlid Fahri
Ozansoy ve dönemin diğer şâir ve muharrirleri tarafından desteklendi. Dilde
sâdeleştirme hareketi başarıya ulaştı, konuşma dili ile yazı dili birleştirildi.
Bu hareketle, ‘millî edebiyat’ akımı
da başlamış oldu.

Hikâyelerinde kullandığı dil sâdedir. Türk’ün
kahramanlığı, mertliği, vatanseverliği, asâleti, yiğitliği, işlediği belli
başlı konulardı. Tip ve karakter yaratmakta çok başarılı idi. Mizah ve hiciv
ihtiva etmesi hikâyelerinin sevilerek okunmasını sağlıyordu.

Bjlgeoğuz Yayınlar’ının Türk Klasikleri
Dizisinin 4. Kitabı olarak yayınlanan ‘Ferman
isimli 13,5 X 19,5 santim ölçülerindeki 72 sayfalık eserde, Ömer Seyfettin’in; ‘Ferman’, ‘Baharın Tesiri’, ‘Cesâret ve
Kıskançlık
’ başlıklı 4 adet hikâyesi yer alıyor.  

Kitaba adını veren ‘Ferman’ isimli hikâye, tasvir ettiği fırtına gibi başlıyor:

Sanki bir tufandı. Gök delinmiş gibi
aralıksız yağmur yağıyor ve bütün ordu Semlin’e doğru sel, çamur ve sis içinde
ilerliyordu.

Karanlık ormanlara Belgrad-Şabaç yolu
çökmüştü. Karanlık ormanlara, sarp yokuşlara, uçurumlu dağlara alışkın olmayan
nakliye develeri, yedekçileriyle beraber kaybolmuşlardı. Subaylar bağırıyor,
boru sesleri işitiliyor, atlar kişniyordu. Hatta Padişahın otağı bile meydanda
yoktu. Bu kısa yol, üç gündür bitip tükenemiyordu.

Konak yerine yalnız sadrazamın çadırı
kurulabilmişti. Padişah, saltanat arabasının penceresinden kendi otağını
göremeyince, etrafındaki ıslanmış, allı, yeşilli, sırmalı elbiseleriyle,
gözleri kamaştıran iri ve çevik muhafızlarına:

Daha
durmayacak mıyız
? dedi.

Hiç kimse cevap vermedi. Herkes önüne bakıyor
ve şakır şakır yağmur yağıyordu. İhtiyar Padişah hasta idi. Fakat ayaklarındaki
hastalığın sızılarını duymuyor, Kurban Bayramı namazının Semlin’de kılınmasını
düşünüyordu. Artık eskisi gibi ata binemiyor, hatta vezirleriyle istişâre için
bile arabasından çıkamıyordu.

Konak yerinde Otağ-ı Hümayun’u görmeyen bütün
ordu, asumanî bir gazap karşısında dona kalmış günahkâr bir cemaat gibi
birdenbire sustu. Sesler, borular, uğultular, hatta atların kişnemesi bile
kesildi. Yalnız yerlere ve çalılara düşen yağmur damlalarının şıkırtısı
duyuluyordu…

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: 


Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33
65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-NEŞELİ GÜNLER
İLKOKULU:
Pamela Butchart + Becka Moor –
Süreyya Evren / Yapı Kredi Kültür Yayınları.

2-KAFASINI KAYBEDEN
ADAM:
Salih
tuna / Turkuaz Kitapçılık.

3-BEN SENİN ZENCİN
DEĞİLİM:
James
Baldwin+Roul Peck –  Sevin Okyay /
Kırmızı Kedi Yayınları.

4-BEN KAZANMADAN
BİTMEZ:
Bircan
Yıldırım / Destek YayınlarI.

5-BAHAR VE
KELEBEKLER:
Ömer
Seyfettin / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Kadın Cinayetlerinin Arka Planı…

Yargıda yeni düzenlemelere gidilirken bilhassa uygulamada
ortaya çıkan sorunlara çözüm bulabilmeliyiz. Uygulamadan kopuk tedbirler
zamanla yeni sorunlar doğurabilir ve kısır bir döngü içinde bizi sürekli meşgul
edebilir.

            Maalesef
Yargıya olan güven zamanla azalmakta ve sorunların kapsamı büyüyerek onları
çözmek zorlaşmaktadır. Araştırmalarda yargıya güvensizlik %60’ları bulmuştur. Mesai
dışında evlere götürülüp getirilen dava dosyaları hâkimlerimizi zorlamakta ve
yormaktadır. Hâkimler dosyaların arasında adeta bunalmaktadırlar.

            Yargıya olan
güvenin azalması bazılarını çok kötü bir yöne itmiş ve kendi işini kendi görme
şeklinde saldırı ve cinayetlere sebep olmuştur. Bu asla kabul edilemez.

            Davaların
uzun sürmesi hep şikayet konusu olmuştur. Bunun için bazı tedbirlerin
alınmadığı da ileri sürülemez. Davalı veya davacıların sürekli yeni dilekçeler
sunmaları davaları yeni yönlere çekerek uzatmaktadır. Bazı kamu kuruluşlarına
başvurma gereğinin ortaya çıkması da davaları uzatmaktadır. Mahkemelerin
müracaat ettikleri her kurum haliyle kendilerine göre işlem yapmak durumunda
kalmakta; bu da zaman almaktadır.

            Yargı ve
mahkemelerin işleyişinde son yıllarda kadına yöneltilen çirkin saldırılar bazen
cinsiyet ayırımcılığına da sebep olmaktadır. Kadınlar genelde zarar görenler
olarak kabul edilerek zaman zaman cinsiyet taassubu devreye girmektedir.

            Yargıda
kararların uzamasını önlemek için ve işi hızlandırmak amacıyla kurulan istinaf
mahkemelerinin bazen kendilerini Yargıtay’ın yerine koymaları da dikkat
çekmektedir.

            Kaliteli ve
tecrübeli hâkim ve savcıların zamanla emekli olmaları önemli boşluklar
doğurmuş; FETÖ terör örgütünce kandırılan bir kısım yargı mensupları bu boşluğu
artırmıştır. Yargıyı daha fazla fonksiyonel yapabilmek için yeni kurumlar
kurarak yetkiyi dağıtmak yerine; işleyişi kolaylaştırmak ve teferruatlardan
uzaklaştırmak, kuruluşları birbiriyle rekabete götürmemek esas olmalıdır.

            Evlenmeler
ekonomik sorunlara ve salgına, yalnızlaşan ailenin genelde rehber sözleşmesine
rağmen sürmektedir. TV ekranları kanlı bıçaklı ve kurşunlu dizi ve olaylarla
doludur. Vatandaş yanlış yönlendirilmektedir. Covid-19 salgınının insanları eve
bağımlı kılması, alışılmış hareket imkânlarının sınırlandırılması, işsizliğin
artması, öldürücü hastalık karşısında insanların şüphe ve korkuya kapılmaları,
psikolojik sorunları ve aile içi huzursuzlukları tırmandırmıştır. Müteahhit ve belirli
çevrelere sağlanan imtiyazlar ve kamu kaynaklarının kullandırılması buna
mukabil memur ve işçi maaşlarına yapılan zammın enflasyonun çok altında kalması,
insanları borçlanma kafesine sokmuş, huzuru bozmuş ve geleceğe güveni
sarsmıştır.

            İnsan hayatı
dünü ve bugünü ile geleceği ile bir bütündür. Bu bütün, yargıda bölümlere
ayrılarak farklı değerlendirilmemelidir. Mesela, boşanmalarda evlilik
tarihinden önce işlenen suçlar ve gayri ahlaki davranış örnekleri delil
niteliği taşımamaktadır. Nikah sonrası esas alınmaktadır. Bir arabayı alırken
ince bir kontrolden geçirebilirsiniz. Ama evlenirken eşlerin birbirini tam
anlamıyla tanıyabilmeleri her geçen gün zorlaşmaktadır. Toplumun reddettiği
yanlışlara sapan, ahlaki olmaktan uzaklaşan tipler kıyılan nikâhla adeta geçmiş
dönemlerini sıfırlamaktadırlar. İnsan kullanılan bir mal değildir. O halde nikâh
öncesi olup bitenler de hesaba katılabilmelidir. Nikâhı namus kurtarma ve
kurtuluş olarak gören bazıları evlilik sonrası hayali suçlamalarla ve mesnetsiz
iddialarla boşanma davaları açabilmekte ve tazminat ümidi taşımaktadırlar.
Adeta toplum bir çeşit dolandırıcılıkla karşı karşıyadır. Bu işi geçim yolu
yapanlar görülmektedir. Bu tip yapay boşanma örnekleri mahkeme ve savcılıkların
gereksiz yere meşgul edilmesini doğurmaktadır.

Öğretmene Not (2)

0

     Bir ağacı tanıtmak
iki şekilde olur. Tohumu gösterip anlatarak, ağacı gösterip anlatarak. Öğretmen
tohum hükmünde olan mevzuyu izah, tefsir / açıklama, yorum, teşbih / benzetme,
istiare toprağında feyizlendirmeli, dallanıp budaklandırıp meyve verdirmelidir.
Sadece tohumu göstermek; dersi kuru ve cansız yapar. Açıklamalar ve
benzetmeler, dersi; câzip / çekici, zevkli ve canlı bir hale getirir. Öğretmen
konuyu; tohumu göstererek değil; dallı budaklı, meyveli bir ağacı; gözler önüne
sererek anlatmalı.

     Öğrenci, hamur
yoğuranın önündeki un gibidir. Söz de su gibi. Öğretmen hamura ne kadar su
gerekiyorsa, o kadar su dökmeli. Öğretmen de, öğrencinin anlayışı nispetinde
konuyu işlemeli.

     Öğretmen; gece
gündüz, kendisi için olmasa bile, öğrencileri için çalışmalı. Onların soracağı
bir sorunun altında kalmamalı. Kalırsa vazifesini / ödevini lâyıkı veçhile /
lâyıkı şekilde yapmamış olmanın ızdırap ve acısını duymalı. Öğrenciyi kendi
dalında, içtimaî / sosyal mevzu ve konularda; 
sağa sola yalpalamaya fırsat vermeyecek şekilde yetişmeleri ve bunun
için, gereken bilgilerle donatılmaları için, evvelemirde kendisinin donanmış
olması gerektiğini hiçbir zaman unutmamalı.

     Çocukları eğitmek;
onları kendimize benzetmek demek değildir. Onları, gerektiği gibi
yetiştirmektir. Hz. Ali’nin: “Çocuklarınızı yarınlara göre yetiştiriniz.” veciz
sözünü  öğretmen her zaman
hatırlamalıdır.

     Hz. Peygamber;
tebliğ edeceği / duyuracağı bir hakikat ve gerçeği beyan etmezden önce,
dikkatleri çekecek, merak uyandıracak, soru sorduracak bir üslûp kullanırdı.
Böylece zihinleri hazırladıktan sonra, esas hakikatin tebliğine / sunumuna
geçerdi. Bu metot ve usul sayesinde öğretilenlerin; zihinde kalması sağlanmış
olurdu.

     Öğretmen talebeye
değer vermeli. Öğrenciyi adam yerine koymalı. Öğrencinin iyi tarafına hitap
etmeli. Problemli  çocukları ihmal
etmemeli. Onlara da normal çocuklarmış gibi davranmalı. “İyisin iyisin.” diyerek
iyi olacağını ummaktan asla vazgeçmemeli. Nitekim umulmayan taşın baş yardığı
çok görülmüştür.

     Öğretmen;
kırılmaz, gücenmez, alınmaz; âdeta hissiyat ve duygulardan tecerrüt etmiş /
sıyrılmış bir robot gibi olmalı.

     Öğretmen her derse
girişte, sanki ilk defa giriyormuşcasına 
duyacağı bir heyecanla sınıfa girmeli. Talebenin ilk defa karşısına
çokıyormuşcasına, tertemiz hislerle, sevgi dolu bakışlarla, sınıfa adımını
atmalı.

     Öğretmen asla
kızmayacak. Asla sinirlenmeyecek. Serapa / baştan başa sabır, vekar ve
ağırbaşlılık içinde bulunacak. Öğrenciyi rencide edici / incitici lâfız ve söz
asla sarf etmeyecek.

     Üç sınıf talebe
vardır: 1. Vasat / ortanın üstünde, 2. Vasat / ortanın altında, 3. Vasat /
orta. Öğretmen orta tabakaya hitap etmeli. Eğer 1. Grubun derecesinde dersi
anlatırsa, üçte ikisi dersi anlamaz. İkinci gruba hitap ederse, 1. Grubun
nazarında istihza ve alaya sebebiyet verir. Öğretmen 3. Gruba hitap etmeli. Ki
her gruba faydalı olsun.

     Dersin keyfiyetini
öğretmen iyi belirtmeli. Yani derste öğrencinin neyi görmesi gerektiğini
öğrenciye hatırlatmalı. Dikkatini iyice çekmeli. Öğrencinin isteneni görmesini
sağlamalı. Öğrenciyi teyakkuz / uyanık hale getirmeli. Uyarmalı. Tabiri caizse,
zihnen alarma geçirmeli. Öğrenciyi dersi dinler hale getirmiş olduğu için,
artık derse başlayabilir.

     Öğretmen talebenin
bakıp görmesini, duyup işitmesini, bilip anlamasını sağlamalı. Çünkü bakıp da
görmeyen, duyup da işitmeyen, bilip de anlamayan talebe; mâlûmat sahibidir ama
ilim sahibi değildir. Zira çok şey bilmek mâlûmattır ama, az bildiğini çok iyi
bilmek. Yani içselleştirmek; işte ilim budur.

     Öğretmen kötü
söylerse, iyi öğrenciler de gücenir, kırılır. Öğretmen iyi söylerse, kötü
öğrenciler de memnun olur. Tasavvuf ehli “Işığı söndür!” demenin bile, incitici
bir algı doğuracağı endîşesiyle, bu isteklerini şöyle ifade ederlerdi: “Oğlum
ışığı dinlendir.” Ne ince bir davranış değil mi?

     Öğretmen “Bâtıl
(yanlış) şeyleri iyice tasvîr, safi zihinleri idlâldir (bozar).” düstur ve prensibini
de unutmamalı.

Devlet Adamlarının Cinsel Skandalları

Hem
dünya tarihinde ve hem de Türkiye tarihinde devlet adamları, siyasiler ve
ünlülerin cinsel skandalları hep var oldu, olmaya da devam ediyor.

Bunların
çoğundan bizim haberimiz olmuyor fakat bazı kişiler bu konularda çok fazla
bilgiye sahip olabiliyor.

Ünlü
psikiyatrist Rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar bir sohbetimizde, “İstanbul’da
yaşayan ünlülerin özel hayatlarına dair bildiklerimi açıklayabilsem duyduklarınıza
inanamazsınız”
demişti. (Hekim olarak vakıf olduğu bilgileri
açıklayamazdı.)

Geçmişte
İstanbul Belediye Başkanlığı ve Valilik yapmış çok ünlü bir şahsın
bahçıvanı ile homoseksüel ilişkisine dair anlattığı bir olay
fıkra gibi idi.

Cinsel
tercihleri veya yasal olmayan cinsel ilişkileri açığa çıkanların bir kısmının
siyasi hayatı biterken, bazıları bu badireleri zorlanarak da olsa
atlatabiliyor.

Bu
tür özel bilgilere sahip olanların sadece psikiyatristler olmadığı, “suç
örgütü lideri”
denilen kişilerin de bu bilgilere vakıf olduğu anlaşılıyor. Sedat
Peker’in tivitlerinde “psikiyatrist” unvanını kullanmaya başlaması tesadüf
olmasa gerek.

****

Bıll
Clınton

1998’de,
ABD E. Başkanı Bill Clinton’un, Oval Ofis’te genç stajyer Monica
Lewinsky ile aşk yaşadığı ortaya çıktı. Önce iddiaları reddetse de sonradan
ilişkisini itiraf etti. “İlişkisini yalan söyleyerek gizlemekten”
suçlandı. ABD senatosunda yapılan yargılamada, tüm halktan özür diledi. ABD
tarihinin en başarılı Başkanlarından biri olan Bill Clinton kamuoyuna
saçılan bilgilerle rezil oldu. Fakat Başkanlık görevine devam edebildi.

Fransa’da
Sarkozy’nin, İtalya’da Berlusconi’nin eşlerini aldattıkları
açığa çıktı.
Fakat bu toplumlar bu tür ilişkilere daha toleranslı
olduğu için siyasi hayatları pek etkilenmedi.

****

Adnan
Menderes

Adnan
Menderes
’in Başbakan olduğu dönemde kendisinden 25 yaş küçük ve
evli olan opera sanatçısı Ayhan Aydan ile ilişkisi Yassıada
yargılamalarında tutanaklara geçti.

Ancak
bana göre en affedilmez ilişkisi, dönemin İstanbul İl Emniyet Müdür
Vekilinin eşi,
“erotik roman yazarı” Suna Sözen ile olanıydı. İlişkileri
başladığında Menderes 62, Suzan Sözen 32 yaşındaydı… Emrindeki Emniyet Müdürünü
göreve gönderip, karısı ile O’nun evinde birlikte olması ahlaki değerlerin en
rezil şekilde çiğnenme örneği idi. Hatta iddialara göre Başbakan bazen çat kapı
eve gelince Emniyet Müdürü koca bir odaya çekilir, karısı ile Menderes’i baş
başa bırakırmış.

Bu
konuda yazılanlara hiç kimse “iftiradır, böyle bir şey olmadı” diyemedi. Ocak
ayında kaybettiğimiz duayen gazeteci Tanju Cılızoğlu ile bir
sohbetimizde bu konu gündeme gelince; “Ben o sıralarda genç bir muhabirdim. İstanbul
Emniyet Müdürünün Teşvikiye’deki evinin önünde çok nöbet tuttum. Başbakan
Menderes’in eve giriş ve çıkışını defalarca gördüm” demişti. Adnan Menderes
Yassıada’da yargılanırken Suna Sözen ifadelerinde Menderes’le
ilişkilerine dair geniş bilgiler verdi.

Menderes’in
bu ilişkilerini öğrenen CHP’nin yetkilileri bir dosya halinde İsmet Paşa’ya
sunarlar. “Efendim, siyasi kampanyamızda kullanalım” teklifini, CHP lideri
İsmet İnönü “Bu O’nun özel hayatıdır” diyerek reddeder.

****

Hasan
Fehmi Güneş

Dönemin
İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, 1979 yılında şarkıcı Aynur Aydan‘ın
Beşiktaş’taki evine girerken, objektiflere yakalandı. Evli olan Hasan Fehmi
Güneş, bu ilişkinin ortaya çıkması nedeniyle bakanlık görevinden istifa
etti.

****

Aldatılan
Eş Olmasa İski Skandalını Öğrenemeyecektik

1990’lı
yılların başlarında İstanbul susuzlukla boğuşuyordu. İstanbul’un içme suyu
temin etmekle görevli kurumu İSKİ’nin Genel Müdürü Ergun Göknel’in, kurumun
ihalelerinde yolsuzluklar yaptığı ortaya çıktı. Yolsuzlukları ortaya çıkaran
ise eşi Nurdan Erbuğ’du
. Çünkü eşinin kendisini, sekreteri Feray
Işık ile, aldattığını öğrenmişti.

****

Deniz
Baykal

Dönemin
CHP lideri Deniz Baykal, internet yoluyla yayılan, gizli kamera ile
tespit edilmiş uygunsuz görüntüleri ile gündeme geldi. Baykal
“komplo” dedi ancak 10 Mayıs 2010’da genel başkanlık görevinden
istifa etti.

Başbakan
ve AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan mitinglerde bu olayı tepe tepe
kullandı. “Bu O’nun özel hayatıdır” diye eleştirenlere de mitinglerde
haykırarak cevap verdi:  

“Kendi
eşiyle değil ya! Bu özel değil, bu genel geneeel! Bu genel bir
ahlaksızlıktır başka bir şey değil.”

****

10
Mhp’li Yönetici

Bir
başka seks kaseti olayı da 2011 genel seçimine sadece birkaç hafta
kala patlak verdi. Uygunsuz görüntülerle yapılan şantaj 10 MHP üst
düzey yöneticisinin istifasına yol açtı.
İstifa eden yöneticiler 12 Haziran
2011’de yapılacak olan seçimlerdeki milletvekili adaylıklarından da çekildiler.

*********************************

Yeter
Ki Özel Hayat Devlet Ve Siyaseti Etkilemesin

Siyasiler,
devlet adamları ve üst düzey bürokratlar da insan. Bunların içinde de özel
hayatında aldatma, çapkınlık ve hatta cinsel sapkınlık gibi olayların
içinde olanlar olabiliyor.

Ancak
bu kesimin “sadakatsizliği” bizim gibi birçok toplumda hoş
karşılanmıyor.

Bazı
toplumlar bunları “eşine verdiği sadakat sözünü tutmayan milletine verdiği
sözü de tutmaz”
diye değerlendiriyor.

Bazıları
eşine ve topluma “yalan söyleyen devlet adamını güvenilmez” buluyor.

Bazıları
da dini ve ahlaki değerlerine aykırı buluyor.

Ancak
nefsine kapılarak gayrimeşru ilişkilere giren bu insanlar, ilişkileri
deşifre olunca şantaja açık hale geliyor.

Şantaj
kasetleri ve diğer deliller ortaya saçılmasın diye
en
sert şekilde eleştirdikleri rakiplerinin güdümüne girmeye, kendi değerlerine ihanet
etmeye başlıyor. Ülkenin aleyhinde olan siyasi karar ve eylemlere destek
veriyor.

Bu
yüzden bu tür skandallara “özel hayatıdır” deyip geçemiyoruz.

Bazıları
bir milletin kaderini değiştirebilecek kadar ağır sonuçlara sebep
olabiliyor.

Evlad-ı Fâtihan Diyârı Balkanlar Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI Anlatıyor.

 

GİRİŞ:

Anadolu Selçuklu
Devleti’nin Moğol baskısı altında kalması, hudut bölgelerinde bulunan uç
beylerine daha serbest hareket etme imkânı sağlamıştı. Bunlardan birisi olan
ve Karacadağ, Söğüt, Domaniç havalisinde faaliyet gösteren Kayı Aşireti’nin
reisi olan Osman Bey, kısa sürede müstakil olarak hareket etmeye başlamıştı.
Faaliyet sahası olarak Bizans’ın Bitinya’daki
 topraklarını kendisine hedef seçen Osman
Bey, elde etmiş olduğu bölgelerde kendi adını taşıyacak olan Beyliği’ni
kurmuş ve kısa sürede bu devletin aleyhine topraklarını genişletmişti.

 

14. yüzyılın
başlarında, Osmanlıların büyük bir güç olarak ortaya çıkışı, Anadolu târihinin
önemli olaylarından birisidir. Nitekim bu hususla ilgili olarak çağdaş
müelliflerden Nikeforos Gregoras, ‘Bizans İmparatorluğu doğu bölgesini görmezlikten
geldiği için, Bitinya  bölgesindeki
birçok şehir ve bölge, Türklerin eline geçti.’ demektedir.

 

Bu sırada
Osmanlıların bölgede bir güç olarak ortaya çıkmasında, dış şartlar bakımından
önemli gelişmeler meydana gelmiştir. Bunlar; İran ve Anadolu’da hâkim İlhanlı
Devleti’nin çöküşü, Türkmen Beyliklerinin yükselişi, Latin koloni
devletlerinin 1204–1320 döneminde siyâsi-ekonomik baskısı sonucu Bizans’ın
çöküşü ve Rumlar arasında Kantakuzenos gibi Türklerle işbirliği yapmak isteyenlerin
ortaya çıkması, Bizans’taki saltanat mücadelesi, 1396’ya kadar batı
Hıristiyan âleminde Haçlı Seferi organizasyonunun yapılamaması, Batı
Anadolu’daki Türkmen Beyliklerinin özellikle Aydınoğulları Beyliği’nin
yükselişi ve Orhan Bay ile temasa geçmesi, Balkanlarda Sırp ve Bulgar
devletlerinin parçalanması ve Osmanlıların 1352’den itibaren Venedik ve
Latinlere karşı Cenevizlilerle ittifak kurmalarıdır.

 

Özellikle Moğol
etkisinin çok az hissedildiği Antalya-Sinop hattının, başka bir ifadeyle
Kızılırmak’ın batısındaki bölgede bulunan ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin
etkisini kaybetmesiyle filizlenen Türkmen Beylikleri içinde, Osmanlıların
müstesna bir yeri vardır. Nitekim fütuhat bölgesine açık olması sebebiyle,
Anadolu’da bulunan gaziler, öncelikle geçimlerini temin etmek, arkasından
gazâ hareketlerinde bulunmak maksadıyla, Marmara uç bölgesine yoğun bir
şekilde göç etmeye başladılar. Bu durum yeni fetih bölgeleri aramalarına
sebep olmuştur.

 

Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI

 

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlıların
Rumeli’ye geçiş ve ilk fetihler hakkında bilgi lütfeder misiniz Hocam?

Prof. Dr. Mehmet
İnbaşı:
Osmanlı kuvvetleri, ilk defa 1321’de Mudanya’yı aldıktan sonra,
Marmara Denizi kıyılarına ulaşarak Rumeli ile karşı karşıya gelmişlerdir. Zaman
zaman da Bizans’ı tazyik maksadıyla küçük gruplar halinde Rumeli’ye geçiş
yapmaları, Türklerin Rumeli’yi görmelerine ve tanımalarına imkân sağlamıştır.

1341 yılında Bizans İmparatoru 3. Andronikos’un vefatı ile
tahta geçecek olan oğlu 5. Ionnes Paleologos’un çok küçük yaşta olması
sebebiyle, kendisine vasi olarak tâyin edilen Domestik Kantakuzenos, kısa bir
süre sonra iktidarı ele geçirebilmek için faaliyete girişmişti. Kantakuzenos
ile meşru vâris Ionnes arasında başlayan saltanat mücâdelesinden Türkmen
Beylikleri, özellikle de Osmanlı Beyliği istifade etmiştir. Çeşitli beyliklere
mensup Türkler, paralı asker veya müttefik sıfatıyla Bizans’ın saltanat
mücâdelesinde tam anlamıyla taraf oldular. Kantakuzenos, önce Aydınoğlu  Umur Bey , onun da tavsiyesi üzerine Orhan
Bey ile temasa geçerek rakiplerine karşı üstünlük elde etmiştir. Orhan Bey ile
olan bu dostluk ve ittifak, Kantakuzenos’un kızı Theodora ile evlenmesiyle daha
da artmıştır. 1345 baharından beri Osmanlılar, Kantakuzenos’un müttefiki olarak
Balkanlarda faaliyette bulunmaya başlamışlardır. Bu dönemde Karesi
Beyliği’nde  meydana gelen iç
karışıklıklardan istifade eden Orhan Bey, bu mücâdeleye müdahale etmiştir.
Böylece 1345’te Karesi  ilhakının
Osmanlıların Rumeliye geçişini hızlandırdığı, hatta onların Rumeli’de gün
geçtikçe ilerleyecek fütuhatlarına önemli bir zemin hazırladığı görülmektedir.
Süleyman Paşa , Rumeli’ye geçişin gerek hazırlık safhasında gerekse sefer
sırasında Karesi Beyliği  ümerâsından
olup, Osmanlı kaynaklarında Adan Bey’in hizmetinde bulundukları belirtilen Ece
Bey , Fâzıl Bey , Evrenos Bey  ve Hacı
İlbeyi  gibi beylerin yardım ve
desteklerini görmüştür.

Çetinoğlu: Osmanlıların Balkanlardaki devletlerle ilk teması ne
zaman ve nasıl başlamıştı?

İnbaşı:
Osmanlıların Balkanlar’daki devletlerle ilişkileri, 1340’lı yıllara kadar
dayanmaktadır. Bu târihte Bizans İmparatoru’na rakip olarak çıkan Sırp kralı
Stephan Duşan, Makedonya’yı elde ettikten sonra İstanbul’u ele geçirmek için
Orhan Bey’e bir heyet göndererek anlaşma teklifinde bulunmuştu. Orhan Bey,
menfaatlerine ters düştüğü için bunu dikkate almamıştı. Bizans’taki taht
mücâdeleleri sırasında Stephan Duşan, çıkarlarına uygun olarak Bizans
İmparatoru V. Paleiologos’u, Osmanlılar ise belirtildiği üzere, tahtı elde
etmek isteyen Kantakuzenos’u desteklemişlerdir. Böylece 1352’de Rumeli’ye adım
atan Osmanlılar, Bizans’ın içinde bulunduğu durumdan istifâde ile kısa sürede
bölgedeki faaliyetlerini genişlettiler. Gelibolu Yarımadası’nda şehirlerin
etrafındaki bölgelere yerleşen Türk kuvvetlerinin başında bulunan Süleyman
Paşa  ile ilgili olarak Gregoras, ‘Bir Osmanlı kolonisinde bulunuyormuş veya
kendi öz yurdunda imiş gibi davranıyordu
.’ Demektedir. Aynı yıl içerisinde,
Cenevizliler  Türk birliklerini
gemileriyle Avrupa’ya taşıdılar. Ekim 1352’de Türkler, Edirne’nin güneyindeki
Pythion’da Sırpları yenilgiye uğrattılar. Bu sırada Kantakuzenos’un kuvvetleri
arasında Katalanlar  ile birlikte Türkler
de vardı. Orhan Bey ile Cenevizliler 
arasında yapılan antlaşmayı Kantakuzenos de kabul etmek mecburiyetinde
kaldı. Osmanlıların desteği ile bu savaşı kazanan Kantakuzenos, tahtı elde
etmiştir. Bu hadiseden sonra Sırplar, Osmanlılara karşı bir Haçlı Seferi
teşebbüsüne girişmişler, ancak 1355’de Kral Duşan’ın ölümü, bu faaliyeti
sonuçsuz bırakmıştır. Böylece Kantakuzenos, kendisine bağlı olmadığını
düşündüğü şehirleri gözetmek veya Bulgarlar ile Sırpları tehdit etmek için Türk
birliklerini kullanmaya devam etti.

Çetinoğlu: Osmanlılar, Kantakuzenos’u desteklemiş olmalarının
karşılığını alabildiler mi?

İnbaşı:
Kantakuzenos, Orhan Gazi’nin yardımlarına karşılık Rumeli’de bir üs olarak
Çimpe , Çimbi (Cinbi) / Tsympe Kalesi ve civarını Osmanlılara verdi. Böylece
1352’de Kantakuzenos’un müttefiki olarak Çimpe Kalesi’ne  yerleşen Süleyman Paşa , burasını Balkanlarda
yayılma için önemli bir köprübaşı olarak teşkilatlandırdı. Anadolu’dan
getirttiği kuvvetleri yerleştirdi ve böylece Osmanlı Rumeli’sinin çekirdeği
kurulmuş oldu.

Çetinoğlu: Sonraki gelişmeler nasıl oldu?

İnbaşı: Osmanlı
kuvvetlerinin Çimpe Kalesi’ne 
yerleşmesinden sonra, 1-2 Mart 1354’te meydana gelen depremde, surları
yıkılan Gelibolu Kalesi ile etraftaki kasaba ve köyler, Türk kuvvetleri
tarafından fethedildi.  Kısa sürede
Süleyman Paşa , Anadolu’dan getirttiği kuvvetleri, boşalan bu yerlere iskân
ederek Gelibolu’da önemli bir askerî üs oluşturdu. Gelibolu’nun fethinden sonra
Süleyman Paşa , Rumeli’de sağ, orta ve sol kolda olmak üzere uçlar teşkil
ederek fetih hareketlerini organize etmiştir.

Kantakuzenos, bu Türk ilerlemesi karşısında, Orhan Bey’e
haber göndererek elde ettiği yerleri para karşılığında iade etmesini teklif
etti. Ayrıca kendisi ile İzmit’te görüşmek istediğini bildirdi.

Çetinoğlu: Orhan Bey teklifi reddetmiş olmalı…

İnbaşı: Orhan
Bey, kendisine ittifak karşılığı verilmiş olan Çimpe Kalesi’ni  on bin altın karşılığında iade edebileceğini,
ancak Gelibolu ve diğer kalelerin kendi kuvvetleri tarafından fethedildiğini,
bu sebeple de iadesinin mümkün olmadığını bildirdi. Bu sırada Süleyman Paşa,
Malkara, İpsala ve Vize taraflarını ele geçirdi. 1357’de Süleyman Paşa  vefat etti.

Çetinoğlu: Süleyman Paşa’nın 
vefatı ile fetihlerde duraklama oldu mu?

İnbaşı: Rumeli
fütuhatı bir müddet yavaşladı ise de, Orhan Bey’in diğer oğlu Şehzade Murad ve
Karesi  beylerinden Evrenos  ve Hacı İlbeyi  gibi komutanların gayretleri neticesinde,
yeniden hız kazanmıştır. Ancak erken dönem Osmanlı Vekâyinâmeleri , Rumeli’deki
fetihlerde Karesi  Türklerinin etkisinden
ziyade, Süleyman Bey’in  kabiliyetleri
üzerinde durmaktadırlar.

Çetinoğlu: Balkan fetihlerinin gelişme dönemleri ne zaman başladı,
nasıl hızlandı?

İnbaşı: Sultan
Birinci Murad’ın saltanatının ilk yıllarında Edirne, 1361’de fethedildi. 4 yıl
sonra da devlet merkezi buraya nakledildi. Osmanlı hükümdarı, Meriç Vâdisi  boyunca hareketle 1363’de Filibe’yi  zaptetmiş ve Bizans’ı nüfuzu altına almıştı.
Edirne’nin fethinden sonra uçlarda biriken Türkmenlerin Rumeli’ye geçişleri
hızlandırıldı. Balkanlar’daki Türk ilerlemesine karşı Bizans, Papa’dan yardım
istemiş ve 5 Aralık 1366’da Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesi
ile bir Haçlı Seferi düzenleme teşebbüsüne girişilmiş, fakat bundan bir netice
elde edilememiştir. 26 Eylül 1371’de meydana gelen ve İkinci Meriç veya
Çernomen denilen muharebede, Sırp kralı ve müttefikleri, Osmanlılar tarafından
mağlup edilerek Vukaşin ile Uglyeşa öldürülmüştü. Çirmen  Zaferi’nden sonra Batı Trakya’nın, müteakiben
Makedonya’nın zaptı da mümkün olmuştur. Buna karşılık Macar Kralı Layoş,
Osmanlılara karşı bir Haçlı Seferi düzenleme arzusunu açıkça belirtmesine
rağmen bunu, Bulgaristan ve diğer Hristiyan devletleri aleyhine olarak
topraklarını genişletme maksadıyla kullanmak istediğinden, sonuç alınamamıştır.
1371’den itibaren Osmanlı tehdidi, batı için tehlikeli bir boyut aldı. Batı
Hıristiyan dünyasında papanın öncülüğünde, bir Haçlı Seferi düzenlemek için pek
çok görüşme ve pazarlıklara rağmen neticesiz kalmıştır.

Evrenos Bey  ve Halil
Hayreddin Paşa’nın  başarılarından sonra,
Vardar Nehri  vadileri Osmanlı
kuvvetlerine açılmış ve Vardar’ın  
doğusu Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. 1372’de Köstendil , 1380’de
Vardar’ın  sol sâhilindeki İştip ,
1382’de Manastır  ve Pirlepe  ve 1385’te de Ohri  fethedildi. Bulgaristan taraflarında da
1385’de Sofya, 1386’da Niş’in fethinden sonra artan Türk baskısını önlemek için
bu dönemde Sırp Devleti’ni yeniden kuvvetlendiren Lazar, harekete geçerek
Ploşnik’de önemli bir Türk kuvvetini mağlup etti. 1389’a gelindiğinde bile,
Osmanlı tehdidinin ciddiyetinin farkına varmalarına rağmen Batı Hıristiyan
âlemi, problemleri ve ticarî kaygıları ile fazlasıyla meşgul, kendi aralarında
bölünmüş durumdaydılar. Buna rağmen Ploşnik 
başarısı, Balkan devletlerini ümitlendirmiştir. Bu sebeple Sırp ve
Arnavutların çoğunlukta olduğu Balkan devletlerinden oluşan bir ittifak
kurulmuştu.

Sultan 1. Murad, ordusunun başında İhtiman, Sofya, Köstendil
, Kratova yoluyla Priştine’ye  hareket
edip, öncü kuvvetlerin komutanlığına, Gazi Evrenos Bey  ile Paşa Yiğit Bey’i  tâyin etmiştir. Öncü kuvvetlerini müteakiben
esas Osmanlı Ordusu da Priştine’nin hemen güneyindeki Kosova’ya gelerek düşman
karşısında tertibat aldı. Târihlere Birinci Kosova (Kosovo-Polje) Savaşı olarak
geçen bu harpte, Osmanlı Ordusu büyük bir zafer kazanarak Sırp Kralı ile
müttefiklerini mağlup etmiştir. Sultan Murad, savaş sonunda muharebe alanının
gezerken, padişaha bir elçi gibi yaklaşan Miloş Obiliç adında bir Sırplı
tarafından şehit edilmiştir.

Çetinoğlu: Birinci Murad’ın şehâdeti sebebiyle fetihlerde yeni bir
duraklama dönemi yaşandı mı?

İnbaşı: Daha da
hızlandı. Sultan 1. Murad’ın şehadetinden sonra, Osmanlı tahtına oğlu Yıldırım
Bayezid geçmiştir. Kazanılan Kosova Zaferi’nden 
sonra başlayan ve Güney Balkanlar’da genişleyen Türk fetihleri,
Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk ve Bosna’ya kadar uzanmıştır. Yıldırım
Bayezid, 1390 yılının baharında Timurtaş Paşa’yı  Lazar ilinin zaptına gönderdi. Aynı zamanda
Evrenos  ve Paşa Yiğit Beyler   de bölgede fetih yapmakla görevlendirildi.
Bu hususta Hadîdî’de  manzum bir kayıt
bulunmaktadır. Buna göre;

Cülus eyledi tahta
Yıldırım Han

Atasının yirinde oldu
sultan

Karatova gümüş
madenlerini

Cevahir toptolu
mahzenlerini

Paşa Yiğit Beyi
Üsküp’e  saldı

Vidin etrafını Firuz
Bey aldı
.’

şeklinde bilgiler yer almaktadır.

Burada da belirtildiği gibi Üsküp , Yıldırım Bayezid
zamanında Paşa Yiğit Bey  tarafından
fethedilmiştir. Osmanlı müellifleri fetih hâdisesinden bahsetmekle beraber,
fethin tam olarak târihini vermemektedirler. Batılı müellifler ise, şehrin
fethini 6 Ocak 1392 olarak göstermektedirler.

Çetinoğlu: Fetihler karşısında Hıristiyanların karşı koyma
hazırlıkları olmadı mı?

İnbaşı: Batı
Hıristiyan âleminde, Balkanlardaki Türk ilerlemesine karşılık, 1396’da yeni bir
hareket meydana gelmiştir. Ancak 1396’da Niğbolu’da  meydana gelen savaşta, Osmanlıların galip
gelmesine rağmen, Konstantinopolis üzerindeki baskı geçici bir süre için
kaldırılmış oldu. Osmanlılar, 1402 Ankara Savaşı’nda  Timur’a karşı koyamayarak mağlup oldular. Bu
sırada Venedik ve Ceneviz gemileri, kalan Türk kuvvetlerini Avrupa’ya taşıyarak
güvenliklerini sağladılar.

Çetinoğlu: Osmanlı’da fetret dönemi  başladıktan sonra Balkan fetihlerindeki
gelişmeler nasıl oldu?

İnbaşı: 1403’te
de, Bayezid’in oğlu Süleyman Çelebi ile ittifak kurmaktan ve O’nu
desteklemekten geri kalmadılar. Latinlerin ve Hıristiyan âleminin
duyarsızlığından yakınan Luttrell bu durumu, ‘Verilen tavizlerin ardından Latinler, Osmanlıları Levanten  dünyasının ayrılmaz bir parçası olarak görmeye
başladılar ve onu sürekli koruma yolunu seçtiler
.’ Şeklinde ifâde
etmektedir. Luttrell’in bu şekildeki ifâdesine rağmen, Osmanlıların elde
ettikleri arazinin stratejik konumu, Çanakkale Boğazı’na hâkim olmaları ve
Karadeniz’e açılan ticaret kolonilerini kontrol etmeleri sebebiyle, Avrupalı
Hıristiyan devletler özellikle de, İtalyan devletlerinden Venedik ve Ceneviz,
ticarî menfaatlerini, çoğu defa kurulacak bir Haçlı ittifakına tercih
etmişlerdir. Bu durum, Osmanlıların lehine bir gelişme olmuştur.

Osmanlılar, Balkanlarda üç koldan ilerlemelerini devam
ettirdiler. Güneyde Arnavutluk ve Adriyatik kıyılarına, Yunanistan ve
Selanik’e, kuzeyde Bulgaristan ve Sırbistan üzerinden Belgrad’a kadar
ulaştılar. Balkanların fethi, 14. yüzyıl ortalarından yüzyıl sonuna kadar çok
kısa bir sürede gerçekleşti. Şayet Timur tehlikesi ortaya çıkmasaydı,
Balkanların fethi çok daha çabuk olacaktı.

Çelebi Mehmed (1413-1421) zamanında Balkanlarda yapılan
fetihlerde bir duraklama olmasına rağmen, Sultan 2. Murad, tekrar bu hususa
ağırlık vermiştir. Sırbistan, Arnavutluk ve Macarlarla olan mücâdeleler
neticesinde pek çok başarılar elde edilmiştir. Bizans’ın ikinci büyük bir kenti
olan Selanik bu sırada fethedilmiştir. Varna ve 2. Kosova zaferleri  ile artık Osmanlılar, Balkanların en büyük
hâkimi olmuşlardı. Fatih’in Bizans’ın merkezi olan İstanbul’u 1453’te
fethetmesi, kendisini Bizans’ın meşru vârisi ilan edip önceki Bizans
topraklarını ele geçirmek için faaliyete geçmesi, Balkanlardaki hâkimiyeti daha
da kuvvetlendirilmiştir. Mora, Bosna, Arnavutluk, Ege adaları ve hatta
Belgrad’ın muhasarasına kadar uzanan fetih hareketi, Fatih’in son dönemlerinde
Pulya seferi ile İtalya’ya uzanmıştır.

Çetinoğlu: Fatih Sultan Mehmed Han’ın vefatı ile İkinci Beyazıd
Han dönemine geliyoruz…

İnbaşı: 2.
Bayezid’in Boğdan Seferi ile Osmanlı hâkimiyeti Romanya’ya kadar ulaşırken,
Modon ve Koron’un ele geçirilmesi ile Mora’nın fethi tamamlanmıştır.

Çetinoğlu: Babasının yerine Osmanlı tahtına oturan Yavuz Sultan
Selim Han döneminde Balkanlarda önemli bir gelişme olmadı değil mi?

İnbaşı: Olmadı.
Avrupa’daki Osmanlı hâkimiyeti, Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatı zamanında
Rodos ve Belgrad’ın fethi ile yeniden başlamış, Macaristan’ın hâkimiyet altına
alınması, Viyana ve Malta muhasaralarına kadar çok geniş bir yelpazede devam
etmiştir. 16. yüzyılın sonuna kadar diğer hükümdarlar zamanında küçük çaplı da
olsa bazı başarılar elde edilmiştir.

Çetinoğlu: Osmanlı Devleti, fethettiği Rumeli topraklarında nasıl
bir iskân politikası uyguluyordu?

İnbaşı: Orhan Bey
zamanında Rumeli’de başlayan fütuhat hareketi, Osmanlıların kuracakları
imparatorluk için en önemli olaydır. Nitekim Osmanlı cihan devleti bir Balkan
devleti olarak doğdu ve gelişti. Türklerin Balkanlara geçişi ile ilgili olarak
kaynaklarda verilen bilgiler, günümüz târihçileri tarafından çeşitli şekillerde
yorumlanmaktadır. Bunun sebebi, birincil kaynakların olmamasıdır. İnalcık’ın da
belirttiği gibi, bu konuda yorum yapabilmek için Âşıkpaşazâde’nin  çok iyi bir şekilde irdelenmesi ve bunun
üzerine, Bizans kaynaklarının da konularak toponomi  araştırması yapılması gerekmektedir.

Çetinoğlu: Balkanların fethi konusunda İlber Ortaylı’nın ilgi
çekici değerlendirmeleri var…

İnbaşı: Evet!
Ortaylı; ‘Colin Imber’in Rumeli’ye
geçişle ilgili söylediklerinin ilmî bir dayanağı yoktur. Çünkü gerçekle
ilişkisi olmadığını tespit için, hakikaten gerçeği nakleden verileri bulmanız
lazımdır. Oysa Colin Imber, o sahayı gezmemiştir. Yani vekâyinâmelerdeki
nakilleri, dönemleri sınayacak bir saha araştırması yapmamıştır. Yapıldıkça
bazı şeylerin doğru olduğu anlaşılıyor Yani Halil Beyin ve öbür genç
arkadaşların yaptığı toponomi araştırmalarından vekayinâmelerin
  bazı anlattıklarının gerçek olduğu
anlaşılıyor… Rumeli’ye geçişle ilgili olarak kaynaklarda yer alan olay,
menkıbedir.  Bunun da yaşatılması
gerekir. Çünkü menkıbe , milletlerin târihinde hoş şeyleridir… Yapılan
araştırmalar, Rumeli’ye geçişin hiç de kolay olmadığını, bir dizi olaylara
ihtiyaç duyulduğunu, İtalyan şehirleri ile Bizans’taki iç karışıklıklar sonucu
gerçekleştiğini, üstelik Gelibolu’da bir depremin lazım geldiğini biliyoruz
.’
şeklinde, Rumeliye geçişle ilgili olarak şarkiyatçıların yaptıkları tenkitlere
cevap vermektedir.

Çetinoğlu: Osmanlı’da
Fethedilen toprakların iskânı meselesi nasıl hallediliyordu?

İnbaşı:
Osmanlılar, yeni fethedilen yerlerin güvenliğini sağlamak amacıyla iyi
hazırlanmış bir iskân ve toplu sürgün yöntemi kullanmışlardır. Başıboş
göçebeler veya bir köyün ve kasabanın problemli halkı, Osmanlı Devleti’nin uzak
bir bölgesine kaydırılırdı. Fetihlerin devam ettiği ilk yıllarda Osmanlılar,
Anadolu’nun her tarafından akın akın kendi topraklarına gelen Müslüman Türk
halkın, Balkanlara gönüllü göçünü sürekli teşvik etmiştir. Nüfus fazlasını
yerleştirme amacının yanı sıra, askerî ve malî şartlarda, bu iskân politikasını
mecburî kılıyordu. Ordunun büyük bir kısmını

azab  ve yaya
adlarıyla, şehirlerden ve köylerden askere alınan Türklerin oluşturduğu Osmanlı
Devleti’nin ilk dönemlerinde, Türk nüfusun askerî açıdan büyük bir önem
taşıdığı muhakkaktır.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın iskân politikası ile ilgili bilgilere
kayıtlarda rastlayabiliyor muyuz?

İnbaşı: Süleyman
Paşa’nın  Gelibolu’ya yerleşmesinden
sonra, fethettiği yerlerde emniyeti temin etmek maksadıyla Anadolu’dan
Türkmenler getirterek iskân ettirdiği bilinmektedir. Bununla ilgili olarak
kaynaklarda benzerlik arzetmekle birlikte pek çok kayıt bulunmaktadır. Bu
kaynaklardan ilki olan Âşıkpaşazâde’de; 

Gaziler geçdi kâfir
mülküne hoş

Nice kâfir sarayı
etdiler boş

Çün Rumiline geçdi
Müsülmân…

Atası Orhan Gazi’ye
haber gönderdi kim devletinle himmetinle Rum ili feth olunmağa sebeb olundı.
Kâfirler gayet zebundur, imdî şöyle malum ola kim, bu tarafdan feth olunan
hisarlara vilâyetlere ehl-i İslamdan çok âdem gerekdir. Bu feth olan hisarlar
içün içine komağa ve hem yarar gaziler gönderin. Orhan Gazi dahi kabul etdi.
Vilâyetine göçer Arab evleri gelmiş idi. Anları sürdi Rum-iline geçirdi.
Birinci zaman Gelibolı nevâhisine sakin oldılar
…’ 

Şeklinde yer alan kayıtlardan Süleyman Paşa’nın  iskân faaliyeti hakkında bilgi edinmek
mümkündür.

Benzer bilgiler diğer kaynaklarda da yer almaktadır.
Bunlardan Hadîdi’de;

‘…Bir iki gün içinde
daşınub er

İki binden ziyade
geçdi leşger, …

Hem alduk Rumeli’nin
üç hisarın

Tekturtağı, Gelibolı
diyarın,

Gaza içün bize leşger
gerekdür.

Hisarın hıfzı içün er gerektür…’

Şeklinde manzum bir kayıt yer almaktadır.

Aynı şekilde Neşrî’de 
de;

‘…Süleyman Paşa  Rum-ili’ne geçti, evvel atası Orhan Gazi’ye
haber gönderdi kim devletli sultanımın himmetiyle Rum-ilini fethetmeye sebep
olundu. Küffarın gayrette zebunluğu vardır dedi. Ve bu tarafta feth olan
hisarlarda konmağa çok âdem gerek. Lütf edip yarar yoldaş gönderesiz dedi.
Orhan Gazi dahî bu sözü işitip ferahnak oldu. Karesi  vilâyetinde göçer arab olurdu. Göçer evlerle
gelmişlerdi. Anda olurlardı. Anları Orhan Gazi sürüp, Rumiline geçirdi. Bir
zaman Gelibolu nevâhisinde sâkin oldular… Yevmen fe-yevmen durmadan feth
içinde oldular. Ve bu taraftan Karesi  vilâyetinin
halkı dahi gelir oldular ve gelenler yurt tutup gazâya meşgul oldular
…’

Şeklinde yer alan kayıt, Âşıkpaşazâde’nin  verdiği bilgilerle hemen hemen aynıdır.

Diğer kaynaklardan Lutfi Paşa, Anonim Tevârih-i Âl-i Osman
ve Kâtib Çelebi’de de benzer bilgiler yer almaktadır. Süleyman Paşa’nın  1357’de vefatından hemen sonra da, Rumeli’ye
göç devam etmiş, Rumeli’deki uç güçlenmiştir. Orhan Bey’in oğlu Süleyman  için Bolayır’da yaptırdığı imarete ait 1360
yılına ait vakfiyede, bu bölgede Türkçe adlar taşıyan birçok köy ve çiftliğin
kurulduğu görülmektedir. Yunan kaynakları da bu göçü doğrulamaktadır.

 

 

Prof. Dr. MEHMET
İNBAŞI:

1964’te
Kayseri’de doğdu. 1987’de Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih
Bölümü’nü bitirdi. 1995’te ‘Osmanlılar Zamanında Üsküp Şehr’ başlıklı tezi
ile doktorasını tamamladı. 2003’te Doçent, 2008’de Profesör oldu. Halen
Balkan şehirleri ve târihi konusunda çalışmalarını sürdürmektedir.

 

Yayınlanmış
Eserleri:

1- 17. Yüzyıl Kayseri Avârız ve Cizye
Defterleri, Kayseri 2011

2- 1500 Târihli Kayseri Sancağı Mufassal
Tapu-Tahrir Defteri, Kayseri 2009.

3- Osmanlı İdaresinde Tortum Sancağı
(1549/1650), Yeditepe Yayınları, İstanbul 2008

4- Balkanlarda Fetih ve İskan / Balkanlar
El Kitabı Cilt 1, Ankara 2006,

5- Ukrayna’da Osmanlılar; Kamaniçe Seferi
ve Organizasyonu (1672), Yeditepe Yayınları, İstanbul 2004

6- Yörükleri (1544/1672), Erzurum 2000

7- 26. Yüzyıl Başlarında Kayseri, Kayseri
1992.

 

Verdiği
Dersler

Osmanlı Sosyal ve İktisat Târihi, Lisans,
Edebiyat Fak. / Târih Bölümü

Türkiye İktisat Târihi, Lisans, Edebiyat
Fakültesi /Târih Bölümü

Avrupa Târihi, Lisans, Edebiyat Fakültesi Târih
Bölümü

Osmanlı Medeniyeti Târihi, Lisans Üstü,
Sosyal Bilimer Enstitüsü

1...389390391...1.3911.391 Sayfanın 390. Sayfası