7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 390

Türk Gençliğine Çağrımdır (4)

Sevgili Gençler;

Milliyetçilik bizim için bir vasıta değil gayedir! Milliyet,
millet, vatan, mukaddesat gibi kimsenin itiraz edemeyeceği ulvi kelimelerdir.
Bu kelimelerin arkasına sığınıp oradan şahsi menfaatlerini korumaya çalışanlar,
bir memleket kadar genişleyen ihtiraslarını vatanseverlik şeklinde gösterip bir
ulvi gaye olan milliyetçiliği büyük servetlere, yüksek makamlara erişmek için
vasıta olarak kullanmaktadırlar!

Sevgili gençler, sizin öncelikli mücadeleniz bu kişilerle
olmalıdır. Sizler temiz niyetli vatansever, memleketi ve Türk milletini
düşünen, Türk milliyetçileri olarak böyle milliyetçi geçinenlerden uzak
durmalısınız! Çünkü bizim milliyetçiliğimiz lüks otomobiller, bol harcırah,
yüksek makam milliyetçiliği değildir. Hakka tapan halkı tutan bir milliyetçiliktir!

Üzerinden büyük menfaatlerin ağır silindiri geçmiş dümdüz
olmuş şahsiyetler, zamanın kıymet ve kuvvetini alkışlayanlar her ne pahasına
olursa olsun bir gün daha yaşamayı kendilerine değişmez düstur edinenler Türk
milliyetçisi değildirler!

Sevgili gençler, sizler bu vatanı ve bu milleti hangi milli
gücün ve hangi iman sahiplerinin kurtaracağını biliyorsunuz. Aziz vatanımızın
uçsuz, bucaksız topraklarını engin denizlerini aşkla, heyecanla
kucaklamalısınız.

Bu toprakları, üzerinde yaşayanların karınlarını
doyurdukları, semirip yağlandıkları alelade bir toprağa bir çiftliğe
benzettirmeyeceksiniz. Milletimize ve vatanımıza asırlar, nesiller arkasından
gelen bir ruhla bağlanacaksınız.

Gençler alnınız hiçbir fesat ocağından kararmamış, eliniz
hiçbir harama uzanmamış olmalıdır. Üzerinize menfaat balçığından bir çamur
bulaşmamalıdır. Nereden ne zaman nasıl gelirse gelsin her türlü kötülükle
mücadele etmelisiniz. Allahtan başka kimseden korkmamalısınız.

Sizler Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslümansınız!
Bütün gayeniz bu topraklar için toprağa düşenlerin çocuklarının bu topraklar
üzerinde mesut ve bahtiyar olarak yaşamaları için olmalı, bunun için
çalışmalısınız. Soyuna, köküne, vatanına bağlı Türk gençleri olarak içeride
delalet ve ihanetlere, dış tehlikelere karşı manevi seferberliğe hazır
olmalısınız.

Herkes şunu iyi bilsin ki, üç kıtaya ve yedi denize hükmeden
bir milletin çocuklarısınız! Anadolu’da hak iddiasına kalkanlar tarihe bir
baksınlar. Biz Malazgirt’ten buyana bu topraklar için kaç nesli feda etmişiz!
Elimizde kalan bu topraklar son damlamızdır!

Gençler; Son nefer, son nefes ve son damla kanımıza kadar bu
memleketi koruyacağız. Metehan’dan Atatürk’e kadar büyük tarihin mesuliyeti
sizin omuzlarınızdadır. İstikbalimize kastedecek düşmanlara karşı dünyada
emsali görülmemiş bir galibiyet yaşamak sizin elinizdedir.

 

Düşman çok güçlü olabilir ancak olmayacak bir şey vardır
Türk milleti bugüne kadar esir olmadı bundan sonra da esir olmayacak ve
bölünmeyecektir. Gençler, büyük Atatürk’ün gençliğe hitabesini mutlaka
ezberleyin ve kendinize rehber edinin.                  

 Tanrı Türk’ü korusun
ve yüceltsin. Ne mutlu Türküm diyene

Op. Dr. Ahmet Yücetürk’ün Bulgaristan’da Mâruz Kaldığı Zorbalıklar

Oğuz Çetinoğlu: Türk
asıllı Bulgaristan vatandaşı olarak hayli çile çektiniz. Doktor olduktan sonra,
özellikle Bulgaristan Devlet Başkanı Theodor Jivkov döneminde maddî mânevî
işkenceler arttı. İsim değiştirme zorbalığına mâruz bırakıldınız. Neler oldu,
anlatır mısınız?

Op. Dr. Ahmet Yücetürk: Beni doktorluk
mesleğimi yapmaktan men ettiler. Yedek subay olma hakkım varken, İşçi olarak
askere aldılar. terhis ederlerken. 4. derecede elektrikçi diploması
vermişlerdi. Ailemi geçindirecek kadar ekmek kapısı bulmuştum.

1982 yılında
Kenan Evren’in Bulgaristan ziyâretinden 10 gün sonra şahsen İl Sağlık Müdürü Dr.
Georgi Georgiev beni makamına çağırdı ve hastanede işime dönmemi teklif ve
ısrar etti. Ben reddettim: ‘Artık
Bulgaristan’da doktor olamam. 1978’de ben Bulgar hastalarımı sağda solda
zehirlemeye mi başlamıştım ki beni işimden attınız? Şimdiden sonra, yalnız
Türkiye Cumhuriyeti’nde doktor olurum
’ dedim. Biz ailece sosyalizm işçisi
olduk, fakat kapitalist dünyasında yaşamak istiyoruz. Bu düşüncemiz ve
kararlığımız totaliter rejime de Komünist Partisine de Gizli Polise huzursuzluk
veriyordu.

Çetinoğlu: Siz ne
düşünüyordunuz
?

Dr. Yücetürk: Çağımızın en etkili
felsefecilerinden biri sayılan Friedrich Nietzsche’nin (1844 –1900) bir fikri
aklıma geldi. Bu fikir; kaba, hiç utanmadan uygulanan şiddetle ilgiliydi. Nietzsche;
‘İnsan yaratıcı olmak ister. Çalışmasında
başarılı olmadığı ve kendini bu başarısızlığa teslim ettiği zaman, bunu telâfi
etmek için diğer insanlar üzerinde, kaba kuvvet kullanmaya eğilimlidir.
Mükemmelliği yaratıp meydana getirmekte kabiliyetsiz olanlara has özellik, kaba
zorbalığı uygulamaya muktedirdirler
’ diyor.

Todor Jivkov,
kendi kafasına göre Marksizm-Leninizmi sürekli tamamlayıp, geliştirdiğini
düşünerek hareket etmişti. Fakat sözde ‘sosyalizm’
denen meret hep patinaj yapıyordu. Sosyalist sisteminin ve yöneticilerinin
kabiliyetsizliğinden ve başarısızlıklarından dolayı teknolojinin, üretimin ve
kapitalist sistemiyle gerçek hayatta rekabette geri kalmalarını örtbas etmek
için  Bulgar halkının  dikkatini aşırı milliyetçilik kulvarına
çekti. NATO ve T.C.’yi suçladı; Bulgaristan’daki Türkleri sürekli
kışkırtırlarmış da, Türkler de engelmiş. Bulgaristan Türklerini Bulgar halkına
entegre etmez isek, sosyalizmi kurmak zorlaşacakmış.

Jivkov kaba
zorbalığı uygulamaya muktedirdi. Biz Bulgaristan Türklerini, tank, top ve silâh
gücü ile Bulgarlaştırmaya çalıştı. Jenosid ve etnik temizliği yaptı. 25 Ocak
2006 târihinde Strasburg, Avrupa Konseyi Kurulunda, Bulgar Heyetinin Başkanı
sıfatı ile (aynı zamanda Bulgaristan Cumhuriyeti parlamento Başkan yardımcısı
idi) Lütfi Ünal jenosid ve etnik temizliği yapıldığını itiraf etti.

Fakat Todor
Jivkov kaderinin kurban oldu. 10 Kasım 1989’da Bulgar Komünist Partisi Genel
Kurulunun Politbüro Toplantısında Parti Genel Sekreterliğinden ve Devlet
Başkanı görevinden istifa ettirildi.

Çetinoğlu: Nasıl oldu?

Dr. Yücetürk: Kansız,  kızıl darbeyi Mihail Gorbaçov’un yakın dostu
ve KGB de üst düzey bürokratlarından biri, SSCB’nin Sofya Büyükelçisi Viktor
Şarapov hazırlamıştı.

 Bulgaristan artık Batı kapitalizmine teslim
oluyordu. Sosyalist sisteminin dağılması kaçınılmazdı.      

M.Ö. 580’li
yıllarda Yahudi Peygamberi olan Hazreti Daniel, Babil Kralı Belşatsar’ın saray
duvarında bir el belirip, ateşle yazılan (MANE, TEKEL, UFARİS) üç kelimeyi
okuyup, yorum yaptığı gibi, yaklaşık 25 asır sonra (1980’lerde) okuyabilen ve
yorum yapabilen bir kişi daha vardı; ilginçtir, o da Yahudi asıllı. Amerikalı
siyaset bilimcisi, Zbignew Kazimierz Brzezinski,

‘Büyük Çöküş’ isimli kitabında sosyalizm
ve komünizmin büyük çöküşünün ortaya çıkacağını ispatladı ve1991’de kitabını
yazdı.

Artık dünya değişmişti;
İnsanlar da, siyasî katmanlar da…

19 yaşında bir
genç – Mathias Rust, Hamburg’da kiraladığı Çesna 172 tipi küçük uçakla
havalanıp, 28 Mayıs 1987’de Sovyet radarlarını atlatıp, Moskova’nın göbeği
sayılan Kızıl Meydan’a indi.

Bu olayla sosyalizm
kalesi ve efsânesi çökmüştü.

Çetinoğlu: Sizin
durumunuza dönersek…

Dr. Yücetürk: 24 Haziran 1985, sabahın
köründe beni tevkif ettiler.

Çetinoğlu: İsnat edilen
suç neydi?

Dr. Yücetürk: Hiçbir suç işlemedim. Buna
rağmen, Eski-cuma Emniyetinden 7-8 kişi beni kelepçeleyerek tevkif ettiler. Tam
108 gün Bulgaristan Emniyet Teşkilâtının hücrelerinde sorgulandım ve işkence
gördüm.

Çetinoğlu: Hücrelerde
nelerle karşılaştınız?
     

Dr. Yücetürk: Tutuklanıp, Bulgar
Emniyeti hücrelerinden geçenler hücreleri anlatırken işkenceleri anlatmakta
zorluk çeker, kelimeleri telâffuz etmekte zorlanır, sıkılır; doğrusu ya, pek
konuşmak istemez.

Hücre zaten
bir zorbalık ortamıdır. Meçhul bir yolculuk var. Beni, Kıdemli Sorgulama Hakimi
Veliko Radev sorguladı.

Çetinoğlu: İsnat
ettikleri suçu söylediler mi?

Dr. Yücetürk: Türkiye istihbaratına
çalıştığımı iddia ettiler. Eski-cumada güya grup teşkil etmişim ve bilgi
toplayıp Türkiye istihbaratına teslim ediyormuşum.

Suçlamaları
reddettiğimden, sorgulama hâkimi polise emretti: ‘Hücrede buna en ağır rejim uygulansın!’ Sabah 5 sularında
uyandıran, güçlü zil sesi ile ayakta durmak başlıyordu ve gece 22.00’de yatana
kadar devam ediyordu. Yalnız yemek için oturabiliyordum. Mâsum ve hafif bir
cezâ gibi görünür. Müthiş bir işkencedir. Ayaklarım şişmeye başladı; yerimde
yürümeye başladım. Yoruluyordum, kalbimde bir değişme fark ettim. Hafta sonunda
kalp bölgemde ağrı başladı. Anladım, kalp krizi geçiriyordum Kapıyı yumruklayıp
bağırmaya başladım; doktor istedim. Gelen doktor hücrede ağır rejimi
sonlandırdı. Fakat benim paramla alınan ilaçları bu defa gardiyanlar sırasınca
vermediler.

 09 Ekim 1985’de ellerimiz birbirine kelepçeli olduğu
halde talihdaşım Şerif Ataer ile Belene-Persin cehennemine götürüldük.

Çetinoğlu: Nasıl
bir yer?

Dr. Yücetürk: Belene-Persin Toplama Kampı
kelimesini işitince duraklarım. Burası, yüzlerce Türk münevveri ile birlikte
çile çektiğim cehennemdir.

O tarihten bu
yana 36 yıl geçti. Aramızdan birçokları ‘birer
yıldız
’ gibi kaydı. Allah rahmet eylesin! Ruhları şad olsun!

 

Dr. AHMET YÜCETÜRK:

     4 Temmuz 1941’de Bulgaristan’ın Eski
Cuma (Tırgovişte) iline bağlı Avdallar (Lovets) Köyü’nde doğdu. İlkokulu
köyünde okudu. Sonra Eski Cuma Türk Ortaokulu’na devam etti. Doktor olmak
istediği için Bulgar Lisesi’ne kaydını yaptırdı. Bu liseyi dördüncülükle
bitirdi.

     Bulgaristan’da her Türk gibi askerliğini
iki yıl işçi asker olarak yaptı.

     1961-1967 yılları arasında Sofya Tıp
Fakültesi’nde okudu. Mezuniyetten sonra Eski Cuma İhtisas Hastanesi’nde genel
cerrahî uzmanı olarak çalıştı ve ortopedi-travmatoloji ihtisası yaptı.

     1978 yılında Türkiye’ye göç etmek için
müracaatta bulundu. Eski Cuma makamları, bu talebi siyâsî suç olarak gördü.
Bunun üzerine 21 Eylül 1978’de işinden kovuldu. Bunu da Türkiye’ye göç etme
sebebi olarak siciline işlediler. Daha sonraki yıllarda idârî makamların
baskısına mâruz kalarak yaşadı. Dinî mensubiyetinin işâretlerinden biri olan
Türk ismimin zorla değiştirilmesine karşı koydu.

     Hiçbir suç işlemediği halde 24 Haziran
1985 târihinde kelepçelenerek tevkif edildi. 108 gün Bulgaristan Emniyet
Teşkilatı’nın hücrelerinde sorgulandı ve işkenceye mâruz bırakıldı. Buradan
Belene Toplama Kampı’na götürüldü. Kampta altı ay, suçsuz 570 Türk
münevveriyle birlikte zulüm gördü. Ardından Bulgar nüfusunun yaşadığı
bölgelere sürgün edildi. 10 Haziran 1988 târihinde serbest bırakıldı.

     Jivkov rejimi Bulgaristan Türklerini etnik
bakımdan yok etmek istedi. Bu istek üzerine Bulgar Emniyeti, Dr. Ahmet ve
ailesine (eşi ve iki çocuğuna) Bulgaristan’ı 6-7 saat içinde terk etmesini
emretti. Bunun üzerine 29 Haziran 1989’da ailesiyle beraber Türkiye’ye göç
etti. Hâlen Türkiye’de yaşamaktadır.

 

 

 

Öğretmenlerin Kılık Kıyafetleri Üzerine

Öğretmen
Okulu’nda okurken her davranışımız ve giyim kuşamımız mercek altındaydı. Bir
ara saçım birazcık uzamıştı. Dersteyken öğretmenimiz ensemi tutarak, “yarın öğretmen olacaksın şu saçının haline
bak, neredeyse örülecek”
diyerek uyarmıştı. Öğle arasında soluğu okul
berberinin yanında yerinde aldım. Üç numaraya yakın şekilde kısalttı. Berbere
gittiğimizde tarife gerek yoktu zaten. O, öğrenci tıraşının nasıl olacağını çok
iyi bilirdi.

Giyim
kuşamımız da itinalıydı. Okulun devasa bir ütü hanesi vardı. Ütüsüz giyimle
boyasız ayakkabı ile gezemezdiniz. Hele bir üst sınıf öğrencisinin yanından
geçerken selam vermezseniz, ya da eliniz cebinizdeyse tokadı yerdiniz.

Anlayacağınız
tüm hayatımız “iyi, örnek bir öğretmen
olabilme”
üzerine kuruluydu. Diyeceksiniz ki kılık kıyafetle mi? Hayır,
bilgi ve beceride, davranışlarda, kişilik kazanmakta, sevgi ve saygıda da bu
gayret ve itina vardı.

 O yüzden en ufak bir ihmalimiz, mutlaka
birileri tarafından uyarılırdı. Üçüncü sınıftayken İzmirli bir arkadaşımız yaz
tatili dönüşü, “İspanyol paça” bir
pantolonla gelmişti okula. O’nu hayranlıkla, imrenerek izlememiz bir gün sürmüştü.
Derste bir öğretmenimiz bunu fark etti. “Bir
daha böyle görünürsen valizini toplarsın. Ya paçasını düzelt ya da bir daha
giyme”
diye sert şekilde uyardı. İspanyol paçayı bir daha göremedik.

Diyeceğim,
altı yıl yatılı öğretmen okulunda, her anımız denetlenerek okuduk. Her
halimizle “örnek öğretmen” olmaya
gayret ettik. İlkten yadırgadığımız kuralların zamanla temsilcisi olduk.
Benimsedik ve içselleştirdik.

Son
sınıfta diplomalarımızı alırken okul müdürümüz de uzun ve anlamlı bir nasihat
konuşması yapmıştı. Örneğin; “köy
çeşmesine kendiniz su almaya gitmeyin. Hatta duruma göre köyde fazla fiyakalı
ve süslü elbiselerle gezmeyin. Yanlış anlaşılırsınız, köy gençleri ile aranız
açılır”
vb. gibilerden ilginç örnekler vermişti.

Anlattığım
1972 li yıllardı. O yıllarda geçerli olan birçok tutum ve davranış zamanla değişti
doğal olarak. Fakat öğretmenlik mesleğini yıllarca değerli kılan şeylerden biri
de; “öğretmenlerin giyim kuşamındaki
tertip, düzen, sadelik ve şıklık”
olmuştur belki de. Bizim insanımız hala
giyim kuşama farklı ve daha bir değer verir ve önemser.

Bu
yüzden yıllarca öğretmenlerimiz çevresinin insanlarına, velilere ve biricik
öğrencilerine, hep imrenilecek özende imaj sergilemiştir. Belki kılık kıyafet
mevzuatının kimi sıkıcı yönleri de zaman zaman can sıkmıştır. Örneğin, saç
uzunluğunun gömlek yakasını geçemeyeceği, bıyıkların ölçütleri vb. gibi
detaylar.

Ancak
öğretmenlerimiz, özellikle de; “Köy Enstitüsü” ve “Öğretmen Okulu” öğretmenleri
okuldan aldıkları kaliteli eğitim ve büyük bir sorumlulukla, “mesleklerinin saygınlığını” arzuyla, azimle, titizlikle yerine getirmişler,
aranan, özlenen eğitimciler olmuşlardır..

Şimdilerde
bazı öğretmen sendikalarının aldığı karar mucibince, okullarda uzun süredir “kılık kıyafet yönetmeliği” kurallarına
uyulmamaktadır. Öğretmenler bu uygulamadan memnun gözüküyor. Ancak getiri ve
götürülerinin de incelenmesi gerekir.

Sendikaların
elbette ki haklı ve yerinde talepleri olacaktır. Yönetimin bu talepleri dikkate
alması, yerinde ve güzel bir düşüncedir. Ancak sendikaların, öğretmenlerin; “rahatsız oldukları hususları bizzat
bildirerek, mevzuatta uzlaşı ile bir düzenleme yapılması daha isabetli olurdu.”

Oysa
şu anda kılık kıyafet yönetmeliği tamamen devre dışı bırakılmıştır. Herkes
kendi zevkine ve tercihine göre giyinmektedir. Yarın bir yönetici bir öğretmene
“mevzuata uymayan kıyafetinden ötürü” ceza verirse, Bakanlığın tavrı kimden
yana olacaktır?

Hangi
konuda olursa olsun; “dayanaksız ve
sonsuz bir özgürlük”
zamanla sıkıntı olur ve başka sorunlar doğurur. Sınırları
belli olmayan bir uygulama her zaman sıkıntılıdır. Umarım bu uygulama can
sıkıcı olaylara sebep olmaz. Az da olsa birileri tahriklere sebep olan aşırı uç
giyim kuşamı ile bu serbestliği suiistimal etmez.

Sevgili
öğrencilerimize, her okul idaresinin, forma giyme kuralı koyduğu bir ortamda,
acaba öğretmenlerimiz, okul yönetimi, kendi okullarında öğrencilerine yönelik
olarak; “Bizim giyim kuşamımızdan memnun
musunuz? Bizi nasıl görmek istersiniz?
” Diye bir anket uyguladılar mı?

Diyeceğim
o ki, değerli öğretmenlerimiz; velilerinin, sevgili öğrencilerinin çevrenin ve
toplumun değer yargılarını, beklentilerini, duygu ve düşüncelerini görmezden
gelmemelidir. Çünkü öğretmenin giyim kuşamındaki tercihi öğrencilerini de
ilgilendirmektedir diye düşünmekteyim.

Zira
bazı öğretmenlerin “aykırı ve aşırı
giyim kuşam tercihlerinden
” rahatsız olan öğrenci, veli ve eğitim çevreleri
var. Bu husus önemsenmeli ve göz ardı edilmemelidir. Burada somut örnekler
vererek konuyu özelleştirip şahısları incitmek istemem. Konu şahıslar değil,
öğretmenlik mesleğidir.

Özgürlükler
çok önemlidir elbette. Öğrencilerimizin sevgisini, saygısını ve beğenisini kazanmak
da bir o kadar önemlidir. Şurası da da kaçınılmaz bir gerçek ki, “şıklık ve zarafet” saygınlığın da ön
koşuludur.

Yürürlükte
olduğu halde uyulmayan bir mevzuat vardır. Bir zamanlar Yalova’da kıyafetinden
ötürü Serkan öğretmenimize reva görülen çirkin muamele hayatına mal olmuştu. Yasal
dayanağı olmayan bu kılık kıyafet serbestliğine, bir makam sahibi yine can
sıkıcı müdahalelerde bulunup, öğretmenlerimizi üzebilir.

Yapılması
gereken, bu uygulamanın uzlaşı ile bir an önce mevzuata bağlanmasıdır.  O zaman kimse de bir sürprizle
karşılaşmaz. 

 

 

Sevgiyle
kalın.

Araç Muayeneleri Hakkında

0

Bilindiği
üzere Türkiye’de periyodik araç muayenesinde tek kuruluş, yetkili ve görevlidir.
Bu yetkili firma TÜVTÜRK’dür. TÜVTÜRK Araç Muayene İstasyonları üç ortaklı bir konsorsiyum
olup, bu ortaklar Doğuş Grubu, TÜVSÜD ve  bir İngiliz şirketi olan Bridgepoint’tir. Bu
istasyonlarda yılda 9 milyondan fazla aracın periyodik ve yola uygunluk
muayeneleri yapılmaktadır.

Son
zamanlarda TÜVTÜRK muayene istasyonları almış olduğu yüksek ücretler ile gündeme
gelmektedir. Muayene istasyonlarında aracın muayenesi esnasında hiçbir fiziki
müdahale yapılmamaktadır. Muayene sırasında filtre değiştirmek yok, lastiğe
hava basmak yok, rot balans ayarı yoktur. Hatta öyle ki, bir fincan çay veya
bir bardak su ikramı dahi yoktur. Sadece en fazla on dakikalık bir muayene için
yüksek paralar alınmaktadır.

Alınan
muayene ücreti her arabanın cinsine göre tespit edilmiş olmakla beraber, otomobil,
minibüs ve kamyonetler için muayene ücreti 372,88 TL’dir. Hadi 372 TL’sini
anladık da 88 kuruşun ne olduğunu anlamak mümkün değildir.

Bu
mesele arabası olan herkesi alakadar ettiği için bu durumu okuyucularım ile
paylaşmak suretiyle gündeme getirmek istedim.  Zira yukarıda yapılan izahattan da
anlaşılacağı üzere, yapılan cüzi bir hizmete karşılık olarak alınan ücretin çok
yüksek olduğu hususu çok bariz bir şekilde görülmektedir. Bu sebeple elde
edilen yüksek gelir, bir nevi haksız kazanç olarak mütalaa edilebilir. Ayrıca,
son yıllarda herhangi bir değişiklik yapılmadı ise, ödemelerde kredi kartı da
kabul edilmemektedir.

 Netice itibariyle, bu yazıyı okuyanlardan
istirhamım, imkânları dâhilinde, çok yüksek olduğuna inandığım bu muayene
ücretini ilgili merciler nezdinde gündeme getirmek suretiyle tepkilerini ortaya
koymalardır. Hatta değerli Milletvekillerimiz de on milyona yakın araba
sahibini alakadar böyle mühim bir meseleye müdahil olmak suretiyle,
gündemlerine alırlarsa çok iyi olur kanaatindeyim. Zira, Kuvvetli bir tepki
olursa, belki TÜVTÜRK geri adım atmak mecburiyetinde kalabilir diye düşünüyorum.
Tabii ki, takdir okuyucularımındır.

                                    

         Not. Benim arabam yoktur.          

Siyaset üstü?

Fenomen olma tutkusuyla siyasete girmek, pek hoş bir şey
değil. Ama belki hoş görülebilir. Para için siyasete girmek, muhakkak ki kötü
bir şey. Ama daha kötüsü; partililerinin ve taraftarlarının da bunu kabul
etmesidir.

 

Çok sevdiğimiz klişe laflarımız vardır. Bunlardan biri:
Partiler üstü…

 

Demek ki partiler, aşağıda bir yerlerde ve biz, her kimsek,
bunların üstündeyiz. Öyle olmalı; siz hiç “Partiler altıyım.” diyen birine
rastladınız mı? Veya partiler dışı? Bunlara başka ülkelerde rastlanıyor;
partizan olmayan, non- partisan diyorlar.

 

Siyaset hırsızlıksa sadece hırsızlar siyasete girer

“Partiler üstü”nün kardeşi başka klişelerimiz de var:
Siyasete bulaşmamak; siyasetle kirlenmemek… Demek ki siyaset sadece aşağıda bir
yerlerde değil, aynı zamanda çamur kıvamında ve niteliğinde. İnsaflı bir kelime
seçeyim diye düşündüm ve çamuru buldum. Pisliği tasvir için başka kelimeler de
seçebilirsiniz.

 

Siyaset kafamızda bu kadar aşağılık olunca, siyasete
girmeyi, daha doğrusu, “bulaşmayı”, kim düşünebilir ki? Öyle ya, illâ bir yere
girilecekse, mesela, mafyaya intisap edebilirsiniz. Öyle görünüyor ki mafya da
siyaset üstü. İlkeleri, ilkelilik iddiası var. Hâlbuki siyaset en altta ve illâ
mekruh bir şey.

 

 

 Biliyorsunuz, ABD’de
silah taşıma tartışmalı bir konudur. Silah taşımayı vahşi Batı- ve de Doğu-
günlerinden kalma, anayasayla garantilenmiş bir hak sayanlar var; son derece
tehlikeli ve yasaklanması gerekli bir davranış sayanlar da… Muhafazakârlar
silahın serbestliğini savunurlar, liberaller yasaklanmasını. Liberaller bu
konuda hiç de liberal değil. Neticede gizli silah yasakken, açık silah
şaşırtıcı derecede serbesttir. Mesela İnternet’ten veya bir dükkândan, piyade
tüfeği satın alabilirsiniz. Belki bazı eyaletlerde LAV silahı bile. Silah
yanlılarının bir sözü, belki iddialarından daha değerli: Silah kanunsuz
sayılırsa sadece kanunsuzlar silahlanabilir.

 

Bu sözü şimdi siyasete uygulayalım: Siyaset pis ise sadece
pisler siyasete girer. Aşağılıksa aşağılar… Hırsızlıksa hırsızlar. Öyle mi?

 

Siyaset itibarlı ve zor… olmalı

Nedir siyaset? Ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiği, nasıl yönetilmemesi
gerektiği üzerinde kafa yormaktır. Yetmez; sonra da bulduğunuz çözümleri
uygulayabilmek için yönetime talip olmaktır. “Ben yönetime talibim.” demek
yetmez. Düşüncelerinizle insanları ikna etmek veya size yakın düşünenlere
katılmak, bir ekip kurmak, o ekibi büyütmek ve sonra halkın size yönelmesini
sağlamak gerekir. Zor bir iştir. Fedakârlık gerektiren, diğerkâmlık gerektiren
bir iştir. Toplumunuz için kendi zamanınızdan, kendi hayatınızdan, büyük çapta
ödün vermek demektir.

 

Siyasete giren daima halkın karşısındadır. Medyanın
objektifleri ona çevrilmiştir. O yüzden bütün davranışlarına, yapıp ettiğine,
bilhassa söylediklerine ve – daha da önemlisi- söylemediklerine dikkat etmek
zorundadır. Yalan söyleyemez; çünkü yalan er geç ortaya çıkar ve normal bir
toplumda, toplumu yönetmeye talip adamın yalanı ortaya çıkarsa bir daha kimse
onun yüzüne bakmaz. Ya bizde? Sayın Binali Yıldırım’ın, “Dünyanın hiçbir
yerinde siyasetçinin seçim öncesi söylediğiyle sonrasında söylediği aynı
değildir.” hükmünü hatırlayınız. Hayır, dünyanın her yerinde değil!

 

Siyasetçi, biz diğer fâniler gibi sık sık fikir ve tutum
değiştirmek hürriyetine de sahip değildir. Öyle ya, siz ömrünüzü, insanları,
belli bir tutuma, belli bir fikre, fikir sistemine ikna etmeye adamışsınız.
Etrafınıza size inanmış, ikna olmuş insanları ve sonunda koskoca bir seçmen
kesimini toplamışsınız. Şimdi, “Ben artık öyle değil de böyle düşünmeye
başladım” diyebilir misiniz? Dersiniz; siyasetçi de fikir değiştirebilir, o da
insandır. Ama mesleğin doğası gereği, fikrini değiştirdiğinde artık o hareketten,
o partiden ayrılması gerekir. Arkadaşlarına, taraftarlarına saygısı varsa…
Yoksa onu niçin desteklemeye devam etsinler ki? Daha önce savunduğu fikirler,
daha önce savunduğu ülke yönetimi tezi için onun etrafında toplanmamışlar mıydı
veya daha önceki fikirleri paylaştığı için onlara katılmamış mıydı?

 

Bu neye benziyor? Bakınız; bir futbolcu birinci yarıda
sosyalist, ikinci yarıda kapitalist olabilir. Hiçbir mahzuru yoktur. Ama
birinci yarıda futbol oynarken, ikinci yarıda hentbol, yani el topu, oynamaya
başlayamaz. Saha dışına alırlar adamı. Siyasetçi bir ara sosyalist, daha sonra
kapitalist olabilir mi? Olabilir ama saha dışına çıkması gerekir.

 

Siyasetçi niçin desteklenir?

Böyle değilse, siyasetçi ülkeyi yönetme usulü hakkındaki
tekliflerinden, fikirlerinden değil, başka sebeplerle sahada demektir. Bir
ihtimal, siyaseti bir gelir kaynağı, bir zenginleşme aracı diye algılamıştır
veya siyasetçi kendini bir tutumun savunucusu gibi değil de bir sosyal medya
“fenomeni” gibi görmektedir. Bazı bakımlardan siyasetçi ile popüler medya
kişileri arasında büyük bir fark yoktur. Onlar da popülerdir ve sosyalist de
kapitalist de akçı da karacı da olsalar fark etmez. Tıpkı futbolcunun birinci
yarıda bir şey, ikinci yarıda başka bir şey olmasının fark etmediği gibi veya
fenomenlerin fikir değiştirmesinin yadırganmayacağı gibi. Ama siyasetçi,
“siyasetçi” ise bunu yapamaz

Fenomen olma tutkusuyla siyasete girmek, pek hoş bir şey
değil. Ama belki hoş görülebilir. Para için siyasete girmek, muhakkak ki kötü
bir şey. Ama daha kötüsü; partililerinin ve taraftarlarının da bunu kabul
etmesidir. O zaman sadece bir kişinin ahlâksızlığından değil, toplumun
ahlâksızlığı benimsemesinden bahsedilir. İşte bu felakettir. O toplum çöker.
Akif’in, “Ruhu izmihlalimiz, ahlâkın izmihlalidir.” dediği budur işte.

 

İşte siyaset böyle aşağılık olur; böyle pis olur. Tabi,
siyasetin alçalabilmesi için siyasînin dönekliği yetmez. Halkın da dönekliğe
pirim vermesi, “siyaset çıkar içindir”, “çalıyor ama çalışıyor” gibi ahlâk dışı
düşüncelere sahip olması gerekir. Ne demişler… Her halk, layık olduğu idareyi
bulur.

Laiklik Kavramının Önemi

0

Öncelikle İslam
dinine mensup bir Müslüman’da olması gereken ana özellikler;

Müslüman; salim,
selim, olgun, samimi, dürüst güvenilir kişi demektir.

 

 Siyasi ümmetçi/Arapçı ise; İslamı ve Müslüman’ı
sömüren, kullanan, satan, bundan getirim ve haram para kazanan, dürüst olmayan,
oy ve millet malını çalan, kul hakkı yiyen, beytülmali soyan, yalancı, üçkâğıtçı,
nefsine yenik, takiyeci, milliyetsiz, demokrasi ve hukuk düşmanı icraatların
içinde yer alır.

 

  Halkının çoğunluğu Müslüman olan hiçbir ülkede
İslam ve Müslümanlar söz sahibi değildir. Şekil, üslup, sembol olarak İslamı
dibine kadar kullanan, satan, haramzade siyasi ümmetçiler hâkimdir, dışa
bağımlı ve bir büyük emperyal devlete hizmet eden, projelerinde rol alan
şahıslar hükümrandır. Bu böyle devam ettiği müddetçe Müslümanlar sahte, sözde İslamcıları,
siyasi ümmetçileri başa geçirttikçe, onlardan nema peşine koşmaya devam
ettikçe, ne İslam ne Müslüman ayağa kalkamayacak, devamlı emperyalizme yenik
düşecektir.

 

Bu manada Atatürk
dinle değil, din adına oynanan trajedi ile din adına ulusu medeniyet
dünyasından ayıran, ulusu cahil bırakan, geri bırakan, yoksul bırakan kafa ile düşünce
ile inanışla savastı.

 

O halde Laiklik
ilkesine her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır:

 

Bu sebeple din ve
dünya işlerinin birbirinden ayrılması, dinin asla devlet ve dünya işlerine
karıştırılmaması ve herkesin inanışında serbest olması lazımdı. Laiklik bu idi
ve hiç vakit kaybetmeden devletin laik olması gerekti.

 

‘’Her şahsın fikir,
vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır. Bu hak, din veya kanaat değiştirme
hürriyetini, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca, açık olarak veya
özel öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlere izhar etme hürriyetini gerektirir.’’Bu
ilkelerin uygar toplumlarda gerçeklik kazanması, yüzyıllar boyunca süren bir
fikir savaşı sonunda kazanılmış bir başarıdır.

 

Biz her vasıtadan
yalnız ve ancak bir bakımdan faydalanırız. O da şudur: Türk ulusunu uygar
dünyada, layık olduğu mevkie çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz
temelleri her gün daha ziyade kuvvetlendirmek… Ve bunun için de istibdat
fikrini öldürmektir

Bu bakımdan
cumhuriyetin en büyük eseri laiklik devrimdir. Cumhuriyetçilik, halkçılık,
devletçilik, milliyetçilik, devrimcilik ancak laik bir fikrin temelleri
üzerinde yükselebilir.

 

Bütün devrimlerimizin
temeli olan laiklik zedelendiği anda, bu temel üzerine kurumlu olan bütün
devrim düzenimiz büyük bir çöküntüye uğrar.

Sonuç olarak
diyebiliriz ki laiklik yani fikir ve vicdan hürriyeti, bütün devrimlerimizin temeli,
ruhu, özü hatta kaynağıdır.

 

‘’Tanrı ile kulun
arasına girilmez.’’atasözümüz, laikliğin Türk ruhundaki özlülüğünü ne güzel
belirtmektedir.

*

Bir toplantıda,
Mustafa Kemal kürsüye çıkar ve sorar; ‘’Arkadaslar, buraya gelmeden önce
hepinizden Bakara Suresi’ni 288’e kadar okumanızı rica etmistim. Kimler okudu
Bakara’yı 288’e kadar?’’

 

Salondaki bütün eller
istisnasız olarak bu ricayı yerine getirdiklerini belirtmek için havaya kalkar.
Bunun üzerine Mustafa Kemal sözlerine devam eder:

 

‘’Beyler iste
kuracağımız devletin neden din temeline dayanamayacağının açıklaması ortadadır.
Bakara Suresi yalnızca 286 ayettir.’’

Cumhurbaşkanı Padişah Gibi Konuşamaz

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 19 Eylül’de
yaptığı öğrenci burslarına dair açıklamasındaki üslup haklı olarak
tartışma konusu oldu.

“Biz göreve başladığımızda üniversite
öğrencilerinin bursları 45 liracıktı. Ya elinize dilinize dursun ya. Şu
anda bunlar 650 liraya çıktı. Nereden nereye geldi?”

Bu bir demokratik devletin başkanının
söyleyeceği söz değil. Ülkeyi şahsi mülkü, halkını da vatandaş değil “kul”
sayan kralların, padişahların söyleyebileceği sözlerdendir bunlar.

Demokratik ülkelerde anayasa ve yasalarda
belirlenmiş kamu hizmetlerinin yürütülmesi için Başbakan veya
Cumhurbaşkanlarına belirli süre ile görev ve yetki verilir. Yöneticiye verilen
yetki kamu kaynaklarını yani milletin parasını harcayarak güvenlik, sağlık,
eğitim gibi temel ihtiyaçları karşılamak içindir.

Kamu görevlilerinin ve Devlet
Başkanlarının yaptıkları kamu hizmetleri bir ihsan veya lütuf değildir.

Görevini iyi yapmış yani milletin parasını
çarçur etmeden verimli bir şekilde kullanmış ise bunun takdirini millet
yapar. 

Milletin parasını harcayan makamlar (kamu hizmetlerinin adil, nitelikli ve ihtiyaca göre
yeterli şekilde yapılmasını talep edenlere) “elinize, gözünüze, dizinize
dursun”
diyemez.

R. T. Erdoğan benzeri lafları bir kere
söylese “dili sürçtü” der geçebiliriz. Fakat bu sözlerin benzerlerini defalarca
söylemesi tesadüf olamaz.

Google’dan bir araştırınca aşağıdakine
benzer sözlerini bulabilirsiniz:

2017’de “Şimdi asgari ücreti 14,3 artışla
1603 liraya çıkardık. Beyefendiler beğenmiyor. Ya eline diline dursun,
nereden nereye?”

2018’de “Üreten ekonomi yok diyenler gözünüze,
dizinize dursun.
Üreten ekonomi olmasa sen IMF’ye borcu ödeyebilir miydin?”

Bağımsız ve özgür bir medyamız olsa
Erdoğan zamanında uyarılır ve bir daha böyle demokratik nezaketsizlikler
yapmazdı.

Anlaşılan Cumhurbaşkanlığı danışmanları
ve konuşmalarının metin yazarları
pek çalışkan değil. Daha önce iki
başbakana aynı konuşma metnini değiştirmeden verip okutan bir ekip söz konusu.
Muhtemelen Erdoğan’ın eski konuşmalarının metinlerinden kopyala/yapıştır
cümleler veya ifadeler yeni konuşmalara monte ediliyor.

Eğer böyleyse, bizim de bu danışmanlara
aldığınız paralar “elinize, gözünüze, dizinize dursun” deme hakkımız
doğar.

Tabii ki yöneticiler “danışmanların
hatası” diye sorumluluktan sıyrılamazlar.

Demokratik ülkelerde patron halktır,
millettir.
Patron kendisine hakaret eden
çalışanlarına, bir Ajda Pekkan şarkısının nakaratı ile tepki verir:

“Eline, gözüne, dizine dursun / Buraya
kadar, sana uğurlar olsun.”

******************************

VERİLEN KAMU HİZMETİ YETERSİZ

Erdoğan’ın “elinize, gözünüze, dizinize
dursun”
diye başımıza kaktığı kamu hizmetlerinde aslında hiç de
övünülecek bir başarı göstermediğini
rakamlarla ortaya koyanlar oldu:

“45 liracık ile o zaman bir buçuk çeyrek
altın alındığını, bugün 650 lira ile bir çeyrek altın alınamadığı” gerçeğini
hatırlattılar.

Ama burada asıl olan 650 TL burs ile
üniversitede okumaya çalışan gencin derdine derman olup olamadığımız
değil
midir? Kaldı ki bu burs hibe/yardım değil, öğrenciyi daha hayata atılmadan borç
ödemeye mahkûm eden bir kredidir.

20 senede “Bir milyon yatak kapasiteli
lüks yurtlar yaptık” diye övünmenin de anlamı yok. Yurt yapmak, fakir
öğrencinin de okumasını sağlamak devletin görevidir. Bu bir lütuf veya ihsan
değil, görevdir.

Daha da önemli olan gerçek, bu görev
gerektiği kadar iyi yapılmamıştır.

****

Halen üniversite öğrencileri devlet
yurtlarında yer bulma sorunu yaşamaktadır.

Türkiye’de 8 milyon 241 bin üniversite
öğrencisi var. Kredi Yurtlar Kurumunun yatak kapasitesi 698 bindir. İstanbul’da
ise durum daha vahim, “bir KYK yurdunun tek bir yatağına yaklaşık 44 öğrenci
düşmektedir.”

Öğrencilerin bir kısmı yurt istememekte,
bir kısmı “nasıl olsa bana çıkmaz” diye başvurmamaktadır. Başvuranların da
önemli bir kısmı yurda yerleştirilememiştir.

******************************

JÖLELİ BAŞDANIŞMAN

Cumhurbaşkanının Ekonomiden Sorumlu
Başdanışmanı, Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikaları Kurulu üyesi Yiğit Bulut’un
“1 dolar 1 TL olacak” demesinin üzerinden 11 yıl geçti.

“Dolar 3 TL’yi geçerse yüzüme
tükürün”
dediğinin üzerinden ise 5 yıl geçti.

“Jöleli”
namıyla tanınan bu Başdanışman daha 31 Mayıs 2017 tarihinde ”Dolar 5 TL
olacak diyenler… Adamsanız çıkın bu milletten özür dileyin…”

demişti.

Başdanışmanı ve diğer danışmanlarının
verdiği bilgilere göre konuşan Cumhurbaşkanının döviz kurları üzerine
yaptıkları hiçbir açıklaması doğru çıkmadı. Tavsiyesine uyarak, döviz
bozdurup TL’ye yatıranlar zarar etti.

Bu yüzden artık kendi taraftarları dahil imkânı
olan herkes dövize yatırım yapmakta. Dolarizasyon oranı yani bankalardaki
yabancı para mevduatının toplam mevduat içindeki payı, TL oranını geçti. Devlet
iç borçlanmayı bile dövizle yapar oldu.

Sonuç bu yazının yazıldığı gün dolar
kuru 8,63 TL
idi.

Sosyal medyada “Adamda yüz yok ki
utansın”
diye yorumlar yapılıyor.

Üç ayrı makamdan dolgun maaş alan
başdanışman yerine, eleştirilerin bu başdanışmana itibar eden Erdoğan’a yöneltilmesi
gerekmez mi?

Faiz yüksek, kur yüksek, enflasyon yüksek…
Böyle bir başarı(!) herkese nasip olmaz.

Erdoğan’ın asıl bu Başdanışman ve diğer
başarısız danışmanlara “Eline, gözüne, dizine dursun / Buraya kadar, sana
uğurlar olsun” demesi doğru olmaz mı?

Türk gençliğine çağrımdır. (3)

Ey Türk Gençliği;

Bu devletin mayası ilahi rıza teknesinde tutulmuş, hamuru
şehit kanlarıyla yoğrulmuş büyük bir devlettir. Çok hassas
bir jeopolitiğe sahip olan bu kutsal vatan topraklarında kıyamete kadar
varlığımızı koruyabilmemiz. Devlet, vatan, millet, bayrak aşkıyla yoğrulmuş,
ilim ve ahlâkla donatılmış bir nesil yetiştirmekle mümkündür. İşte bu nesil sizlersiniz.

Ey Türk gençliği,
Türk münevveri aydın gençler sizlere sesleniyorum
neredesiniz? Hangi işte ve ne ile meşgulsünüz? Bu memleketin büyük adamlara ihtiyacı var! Bu millete büyük işler başarmak vazifesiyle yükümlüsünüz.
Vazifenizin mesuliyeti çok büyüktür. Kalkın ve toplanın memleket mukadderatını ele
almak zamanı gelmiştir.

Türk
milletini ve Türk
vatanını kurtarmak için Atatürk’ün başkanlığı altında analar,
babalar bütün Türk milleti birleşti ve vatanı kurtardılar ve Türkiye Cumhuriyetini kurdular.
Gençler; İstiklal harbini onlar kazandı, iktisat ve istikbal harbini sizler
kazanacaksınız.

Milletin ümidi
sizdedir, Atatürk bu görevi
sizlerin omuzlarına yüklemiştir.
Sevgili gençler; bazı gazetelerin sizleri methetmesine bakmayın iki miting, üç hitabe bu milleti
kurtaramaz. Bu millet iş istiyor, büyük adam bekliyor. Gençler
kendinizi haddinden fazla mütevazi
görüp zaman canavarının dişleri
arasında, hadiseler kasırgasının darbeleri arasında yok olmanıza bu milletin
tahammülü kalmamıştır.

Artık bugün
büyük olarak gördüğünüz yöneticilerin, politikacıların hakkınızda sarf
ettikleri sözlerin altını eşelediğiniz veya gözlerine dikkatlice baktığınız
zaman kendinizi ve hakkınızdaki düşünceleri daha iyi anlarsınız.

Hangi büyükle konuşursanız konuşun bir
takım methiyelerden sonra hemen ima yoluyla gençler henüz bir imanın önderliğini yapacak duruma
gelmemiştir. Gençler günlerini
boş geçirmekten başka bir şey düşünmüyorlar, gençler nemelazımcı bir zihniyet içinde
yetişiyorlar diyorlar. Bu ithamlar ne zamana kadar devam edecektir.

Gençler sizler siyaset çemberi içesinde geçmiş aktif görünen fakat gününü kendi hesabına boş geçirmeden
başka bir şey düşünmeden şahsiyetlerle
ilgilenmek değil. Onlar karşısında yer almak ve biz sizden daha iyi bu milleti
kalkındırabilecek güç ve bilinçteyiz
diyebilecek vaziyette bulunmalısınız. Asil milletimiz sizleri bu şekilde görmek
istiyor.

Gençler Türk
milleti sizi bekliyor. Yıllarca beklediği gibi daha yıllarca bekleyemez. Bütün mesuliyet sizin omuzlarınıza yüklenmiştir. 21. Yüzyıl
içinde eski çağların devrini yaşayan Türkiye
ancak sizin imanlı ruhunuzun, milli yumruğunuzun, büyük
devlet aşkınızın faaliyete geçmesiyle refaha erebilecektir.

Gençler; Türk
milleti sizi işbaşında önder görmek istiyor. Gençler Türk’üz,
Türk doğduk, Türk olarak yaşayacağız. Tarih boyunca Türk kelimesini kimse silemedi,
bundan sonra silemeyecektir. Ne mutlu Türküm diyene…

                                               

Hüseynzâde Ali Bey (Bakü 1864 – İstanbul 1941)

0

Hüseyin
Adıgüzel, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 302 sayfalık eserinde, ku kitabı
yazmasının sebebini şöyle açıklıyor: ‘Milletler
mücâdelesinin en keskininin yaşandığı on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci
yüzyılın başında, kaderin cilvesi olarak esir düşen Türkleri, kendilerini
tanımaya ve birbirlerini sevmeye çağıran, bilim alanında yükselmeyi öğütleyen,
hürriyet ve bağımsızlık yolunda mücâdele etmeyi telkin eden Ali Bey Hüseyinzade
hakkında, uzun yıllar Türkiye’de yaşamasına, Türkiye’de vefat etmesine ve
mezarının Türkiye’de olmasına rağmen pek araştırma yapılmamış ve O’nun adına
sadece bir kitap yazılmıştır. Nasipse bu ikinci kitap olacaktır. Eserleri tam
olarak toplanamamış, hemen hiçbir eseri Türkiye’de yayınlanmamıştır. Bu durum,
Türkiye Türkçüleri, Türk milliyetçileri adına gerçekten üzüntü verici
utanılacak bir durumdur
.’

Eserin ‘Giriş’ başlıklı birinci bölümünde 16.
yüzyıldan 20. yüzyıla kadar geçen zaman diliminde; İsmail Gaspıralı (1851-1934),
Ali Merdan Bey Topçubaşı (1863-1934), Ahmet Ağaoğlu (1869-1939), Musa Carullah
Bigi (1875-1949), Yusuf Akçura (1876-1935), Mustafa Çokay (1890-1941),  tarafından Türklüğe yapılan hizmetler kısaca
anlatılıyor. Türklüğün ve Türkçülüğün Babası Ali Bey Hüseyinzâde’nin geniş bir
hayat hikâyesi veriliyor.

İkinci Bölümde
Yusuf Akçura’nın ‘Üç Tarz-ı Siyâset’
başlıklı makalesi hakkında Hüseyinzâde’nin ‘Turan’
başlıklı şiirle ifâde ettiği görüşü yer alıyor:

Sizlersiniz ey kavm-i Macar bizlere ihvan

Ecdadımızın müştereken menşei Turan

Bir dindeyiz biz, hepimiz hakperestan;

 Mümkün mü ayırsın bizi İncil ile Kur’ân?

 Cengizleri titretti şu afâkı serâser

Timurları hükmetti şehinşahlara yekser

Fatihlerine geçti bütün kişver-i kayser

Hüseyinzâde
Ali Turan bu şiiriyle ‘Türk Birliği
Mefkûresi
’ni seslendirmiş oluyordu. Esâsen O, sonraki yıllarda Ebulfez
Elçibey’in, ‘bir millet iki devlet’
olarak ifâde etiği, Azerbaycan-Türkiye Birliğinden başlamak üzere, bütün
Türkleri bir ideal etrafında birleştirmek için Azerbaycan’dan Türkiye’ye gelmişti.
 Düşüncesi ilmî esaslara dayandığı kadar
ahlâkî bir mefkûre ihtiyacına da dayanıyordu. Çünkü Ali Bey, ilim ve sanat
adamı olduğu nispette, ahlakî bir felsefeye de sâhipti.

Ne hazin bir
tecellidir ki, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla altın tepsi içerisinde aynı
milletin devletlerine sunulan bu fırsatın değerlendirilmesi yolunda,
Hüseyinzâde’nin ebedî âleme intikalinden 80 yıl sonra bile, bir arpa boyu
ilerlenememişti. Atatürk’ün, Cumhuriyetin 10. yılında Türk Birliğini hedef
olarak göstermesine rağmen…

İsmet Bozdağ
(1916-2013) tarafından muhteşem bir üslûpla ve bütün detayları yazdığına göre
Atatürk şöyle diyordu:

‘Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur,
komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne
olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından
kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir.
Bizim, bu dostumuzun idâresinde dili bir, inancı bir, öz kardeşlerimiz vardır.
Onlara sâhip çıkmaya hazır olmalıyız.

Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek
değildir, hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevî
köprüler kurarak ve geliştirerek!

Dil, bir köprüdür; din, bir köprüdür; târih,
bir köprüdür
.’

Atatürk’ün siyâsî
mirasçıları bu sözleri hiç hatırlamadılar. 1945 yılındaki Boraltan Köprüsü
Faciâsı’nın yüzümüzdeki lekesi, yüreğimizdeki hançer yarasının izleri hâlâ
silinmemiştir.

Hâriçten kısa
fakat sert hatırlatmadan sonra Hüseyin Adıgüzel’in eserine dönersek Efendim, Adıgüzel,
usta kalemi ile Hüseyinzâde Ali Bey’in şahsiyeti, ilmi, fikri ve mefkûresini,
bütün detayları ile açıklıyor.

Bölüm başlıkları,
eserin zengin içeriği hakkında fikir vermektedir: *Türkçülük Târihi ve
Hüseyinzâde Ali Bey / Batı Düşüncesi ve Batının Türkçülük Târihindeki Yeri.
*Türkçülük ve Türkçülüğün Târihine Notlar / Türkçülük Nedir? *Medenî (Kültür)
Türkçüleri. *Hüseyinzâde Ali Bey’e Göre İslamlaşmak. *Avrupa Neydi Ne Oldu?
Nasıl Bu Hâle Geldi? / Avrupa İnsanının Özellikleri Nelerdir? *Hüseyinzâde Ali
Bey’in Hürriyet Anlayışı. *Hüseyinzâde’nin Sağ-Sol İdeolojiler Hakkındak
Görüşleri / Sağcılar ve Solcular. *Edebiyatta Türkçülüğün Doğuşu.

Eserin son
bölümünde Hüseyinzâde’nin makalelerinin özet hâlinde bibliyografyası ve
hakkında yazılan makalelerle tez çalışmaları hakkında bilgiler ve Hüseyinzâde
Fotoğraf Albümü var.

Arka kapak
yazısında belirtildiği gibi; Türk milletinin kültür târihine, siyâsî hayatına
damgasını vuran Hüseyinzâde Ali Turan Bey gibi Türk büyüklerini hatırlatmak,
gelecek nesillerin onlardan faydalanmasını sağlamak maksadıyla hazırlanan eser,
dalgalanmak için rüzgâr bekleyen bayrak misâli okuyucusunu bekliyor. Sâdece
okumak için değil, okunup ezberlenmek ve gereği yapılmak için…

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu:
35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

Prof. Dr.
HÜSEYİNZÂDE ALİ TURAN

Azerbaycan
Türklerindendir. 1864 yılında Bakü’de dünyaya geldi, 1941 yılında İstanbul’da
vefat etti. İlk Türkçülerdendir. Ziya Gökalp’dan önce 1897’de ‘Tûrân’ isimli bir manzûme yazmış ve
bundan dolayı ‘İlk Tûrâncı’ olarak
tanınmıştır. Tiflis Müslüman Okulu öğretmenlerinden Molla Hüseyin’in oğludur.
Annesi, Şeyhülislâm Ahmed Salyânî’nin kızı Hatice Hatun’dır. Büyük babası
Ahmed Salyânî ile Azerbaycan’da milliyetçiliğin öncülerinden Mirzâ Fethali
Ahundzâde’nin dinî ve felsefî tartışma ve musâhebelerini dinleyerek yetişti.
İlk öğrenimini babasının öğretmen olduğu okulda gördü. Orta öğrenimini Rus
okulunda tamamladıktan sonra Petersburg Üniversitesi’ne girdi. Matematik ve
tabîî bilimler okudu. Bir yandan da Doğu Dilleri Bölümü’nde Doğu ve İslâm
Târîhi derslerine devâm etti. Petersburg Üniversitesi’ni bitirdikten sonra
tıb öğrenimi görmek üzere İstanbul’a geldi. Askerî Tıbbiye’den tabîb yüzbaşı
olarak diploma aldı. Haydarpaşa Askerî Hastahânesi’nde deri hastalıkları ve
frengi mütehassıs muâvini olarak çalışmağa başladı. Bu esnâda Heine ve
Goethe’den Salyânî takma adıyla bir takım edebî tercümeler yaptı. 1897
Türk-Yunan Harbi’nde askerî hekim olarak Tesalya’da görev aldı. İttihad ve
Terakki Cemiyeti’nin kurucuları arasında bulundu. 1903’te istibdâd idâresi
sebebiyle Kafkasya’ya kaçtı. Bakû’de günlük ‘Hayat’ ve haftalık ‘Füyûzât’
adlı gazeteleri çıkardı. 1909’da Türkiye’ye döndü.

     Birinci Dünyâ Harbi sırasında Orta
Avrupa’da Yusuf Akçura ve dîğer arkadaşlarıyla birlikte bir propaganda
gezisine katıldı. Harb yıllarında Tûrân Hey’eti olarak bir Azerbaycan
Devleti’nin kurulması için çalıştı. 1926’da İstanbul Dârülfünûnu’na tıb
profesörü olarak tâyin edildi. 1931 ’de bu görevden emekli oldu. Fakat 1933
üniversite reformu ile Dârülfünûn lâğvedilinceye kadar ders vermeğe devâm
etti. 1926’da Bakû’de toplanan Türkoloji Kongresine M. Fuad Köprülü ile
birlikte katıldı.

     Tıb alanında Dr. Mehmed Refi ile
birlikte Vebâ Mikrobu. Dr. Kemâl Cenap Berksoy İle birlikte Ansiklopedik Tıb
Lügati gibi yayınları vardır.

 

 

HÜSEYİN ADIGÜZEL:

1948 yılında
Manisa’nın Turgutlu İlçesi’nde doğdu. İlkokulu ve Ortaokulu doğduğu şehirde
okudu.  Balıkesir Öğretmen Okulu ve
Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü’nün Türkçe bölümünden mezun oldu. Daha
sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde lisans eğitimini
tamamladı.

1990 yılında
Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Azerbaycan’a gönderildi. Azerbaycan
yönetici kadrosu için açılan Türkiye Türkçesi kurslarına öğretmen ve yönetici
olarak katıldı. 1991 yılında Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Tarafından
Bakü’de açılan Atatürk Lisesi’nin kurucu müdürlüğünü yaptı. 1992 yılında
Türkiye Türkçesi ile eğitim yapan Türk Dünyası İşletme Fakültesi’nin Türk
Dili hocalığını ve yöneticiliğini üstlendi. Türk Dünyası’nı on yıl boyunca
adım adım gezdi.

     1994 yılında emekli olan Hüseyin
Adıgüzel, Evli ve iki çocuk babasıdır.

Orkun, Türk
Diplomatik, Türk Yurdu, Ötüken, Türk Dünyası Dergisi, İleri Dergisi ve Türk
Solu Gazetesi’nde makaleleri yayımlandı.

     Yayınlanmış
eserleri:

     *Türk Dünyası Okulları için Alfabe, *Kısa
Dilbilgisi, *Türkçe Deyimler Sözlüğü, *Manzara-i Umumiye, *Türk Dünyasında
Demokrasi Hareketleri, *Azerbaycan Halk Cephesi ve Özbekistan Birlik Halk
Hareketi, *Azadlığın Köşe Taşları, *Türkler Kimlerdir? *Tün Gün Sabah, *Elveda
Girit, *Kalbim Rumeli’de Kaldı, *Attila, *Tonyukuk, *Sabir Rüstemhanlı Edebî
ve Siyasî Portresi. *Nadir Şah, *Tahmasb Şah, *Emir Timur, *Attila, *Türk
Târihine Yeni Bir Bakış, *Türklerin Gizli Târihi, *Şah Hanımı ve Büyücü,
*Kürşat, *İşgal ve Kurtuluş, *Dede Korkut, *Teşkilat-ı Mahsusa, *Yeniden
Doğuş, *Kut’ül Amâre, *İttihat ve Terakki Târihi, *Turan, *Başbuğ Atilla,
Türk Destanları, Manzara-i Umûmiye, *Ne İdik Ne Olduk? *Kısa Dilbilgisi Kitabı,
*Türkçe deyimler Sözlüğü. 

Yayına
hazırladığı eserler: Firudin Ağasıoğlu’dan: Taş Babalar, Etrüsk-Türk Bağı
Gıyaseddin Geybullayev’den: Kadim Türkler ve Ermenistan.
 

 

 

KUŞBAKIŞI

ALEVÎLİK

Tarihî arka planı
bakımından Alevîlik, göçebe Türk oymaklarının İslâm’ı benimsemeye başladığı
onuncu yüzyıldan günümüze kadar devam eden uzun bir zaman dilimini kapsar.
Asya’nın bozkırlarında başlayan bu süreç Anadolu’ya, oradan Balkanlara kadar
uzanmış, Selçuklu ve Osmanlı’dan sonra modern Türkiye’nin kuruluşuyla devam
etmiştir. İnanç yapısı bakımından Alevîlik, içinden geçtiği sürece bağlı olarak
İslâm’ın önceki bazı inanç ve anlayışlarla kaynaştığı bağdaştırmacı bir
karaktere sâhiptir. Bu karakter kendini ‘Hak-Muhammed-Ali’
üçlemesi ile ifade etmiştir. Fakat bu üçleme, Hıristiyanlıktakı Tanrı’nın Baba,
Hz. İsa’nın Oğul ve Kutsal Ruh’tan oluşan; ‘teslis’ olarak anılan üçleme ile hiçbir alâkası yoktur. ‘Hak’ ile
her şeyin O’nun ‘tecellisi’ olduğuna inanılan Allah, Hz. Muhammed’in
peygamberliği Hz. Ali’nin velayeti murâd edilmiştir.

Prof. Dr. İlyas Üzüm, 12 X 19,5 santim
ölçülerindeki 238 sayfalık eserinde Aleviliği bütünleştirici bir görüşle ele
almıştır.

Kimileri; ‘Alevilik İslâm’ın ne içendedir, ne dışında’
derken kimileri de ‘hem içindedir, hem
dışında
’ diyor. ‘Târihî ve Kültür
Boyutlarıyla Alevilik
’ isimli eser Alevîliği, Alevî dedelerinin  târifi ile anlatıyor: ‘Alevîlik İslâm’dır. Hak-Muhammed-Ali yolunun kırklar meclisinde
olgunlaştığı ve on iki imamla devam eden, İmam Câfer Sâdik’ın akıl ölçüsünü
rehber olarak alan, Horasan erenlerinin himmetleriyle Anadolu’ya gelen,
Hazret-i Pîr’le ve ozanlarımızın nefesleriyle hayat bulan inancın adıdır
.’

Eser iki bölümden
oluşuyor: Birinci bölümünde Alevîliğin târihî boyutu başlangıçtan günümüze
kadar gelen seyri ile özetleniyor. Konunun bu yönü hakkında dikkate değer
araştırmalar bulunduğu için ilgili başlıklar söz konusu çalışmalardan
faydalanılarak işlenmiş, gerekli yerlerde bu çalışmalara atıfta bulunulmuştur.

İkinci bölüm
Alevîliğin kültür boyutlarına ayrılmıştır. 
Burada inançlar, ibâdetler ve erkân üzerinde durulmuştur. Konunun bu
boyutu hakkında kültürle alâkalı kaynaklara inilerek yapılan çalışmalar, son
derece sınırlı olduğundan, klasik kaynaklara başvurulmuş; dolayısıyla bu
bölümde dipnotlara daha fazla yer verilmiştir. Ayrıca bu bölümde kaynakların
yansıttığı bilgilerle yetinilmeyip gerektiği yerde günümüzdeki durumla ilgili
olmak üzere farklı çalışmaların neticelerine de işâret edilmiştir.

Çalışmanın sonunda, Anadolu’daki
bazı Alevî ocakları ile çelebilik ve mücerret Bektaşilik’te günümüze kadar
gelen postnişinlerin isim listesi sunulmuştur.

Okuyuculara
Alevîlik’le ilgili genel bir bilgi vermek maksadıyla hazırlanan bu çalışmada
kaynakların çizdiği çerçeve yansıtılmaya çalışılmış; şahsî görüş ve değerlendirmelerden
kaçınılmış, tartışmaya açık tezler üzerinde durulmamıştır.

İSAM – İSLAMÎ ARAŞTIRMALAR MERKEZİ:

İcadiye
Bağlarbaşı Caddesi Nu: 40 Üsküdar 34662 
İstanbul. Telefon: 0.216-474 08 50

Belgegeçer:
0.216-474 08 74 e-posta:
isam@isam.org.tr   www.isam.org.tr  

 

TÜRK TEMÂŞASI        

Eserin yazarı Selim Nüzhet Gerçek, tanınmış muharrir
Abdülhak Şinâsi Hisar’ın ağabeyidir. 1891 yılında İstanbul’da doğmuş gazete ve
mecmualarda tiyatro tenkitleri, basın târihi incelemeleri ve biyografiler
yazmıştır. Türk Temâşası isimli
eserinde Meddah, Karagöz, Orta Oyunu  ve
Temâşa Sanatı hakkındaki yazıları toplucu sunulmaktadır. 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 261 sayfalık eseri Oğuzhan
Murat Öztürk
yayına hazırlamıştır.

Eğlenmek, insanlar için
vazgeçilmez bir ihtiyaçtır ve insanlık târihi kadar eskidir. Tiyatronun öncüsü
sayılan Meddah, Karagöz ve Orta Oyunu yerini kalabalık kadrolu tiyatro, opera,
operet ve sinema gibi gelişmiş sahne eserlerine bırakmıştır.

Yazar diyor ki: ‘Meddahlar, birbiriyle alakalı olmayan
konuları yan yana getirip seyirciyi şaşırtmak ve bu suretle umumî alakayı
arttırmak gibi bir mahârete sâhiptirler. Meddahlık, doğu ülkeleri insanlarına
mahsus bir sanattır. Batıdaki sınırı Anadolu’dur. Meddahlığın doğuya ait
olmasının sebebi, doğu bölgesi insanlarının dinleme kabiliyetidir. Batıda
herkes konuşur. Fakat dinleyeni azdır. Batıda, gruptan biri konuşurken
diğerleri, lâfa girip konuşma fırsatını yakalamaya çalışırlar ve
yakaladıklarında ise neler söyleyeceklerini hazırlama gayretindedir.  Çoğu zaman söyledikleri itiraz kabilinden
lâflardır
.’ Merhum Gerçek, sanki Türkleri anlatıyor. Ne de olsa, Ege
Denizi’nin batısındakilere nazaran doğulu isek de söylenildiği kadar da doğulu
sayılmayız. Bu kanaate itiraz edenlerin çokluğunu, farklı bir görüş ileri
sürüp, itiraz edenler de elbette haklıdır. Aynı zamanda, farkında olmaksızın
iddiayı tasdik etmiş olurlar. Meddahların mârifeti bu kadarla sınırlı değildir.
Söylemek kolay, dinletebilmek ise zordur. Meddahlık, futbol maçı değil ki
salgın dönemlerinde seyircisiz oynansın… Özetle meddahların hem çenesi
kuvvetli, diksiyonu düzgün olacak. Taklit kabiliyeti işin olmazsa olmazıdır:  Yeri gelecek, Karadenizli gibi, Arnavut gibi,
Trakyalı Hüsmen Ağa gibi,  Çingene gibi
konuşabilecek. Kültürlü ve iyi bir gözlemci olacak. Farklı insanları karşı
karşıya getirip, kendi şiveleriyle konuşturacak. Doğrusu herkesin harcı değil.

Merhum’dan öğrenmeye
devam ediyoruz: ‘Karagöz; kafası, suratı,
hareketleri, düşünüşü ve söyleyişi itibâriyle Türk’tür. Hem de başka
kültürlerden büsbütün uzak kalmış, Bizans mâneviyatından etkilenmemiş hâlis
Türk’tür. Karagöz’de Türk milletinin halk tabakasına has bir mâneviyatın her
türlüsü görülür. O Türk’ün bütün noksanlıklarını ve fazîletlerini yüklenmiş bir
örnektir. Evvela her Türk gibi saftır, dürüsttür
.’

Eser; meddah’ı,
Karagöz’ü öğrenmek isteyenleri tatmin edecek edecektir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ

Abdurrahman Balcıoğlu, zor yılların çelik irâdeli ismi
Osman Yüksel Serdengeçti’yi anlatıyor. Serdengeçti, üstünde yaşadığımız mübârek
toprakların geleneklerine bağlı, inançlı ve kararlı öncülerindendir. Gönlü
memleket hasretiyle dolu, yüreğinde Allah, vatan, bayrak ve memleket sevdâsı
taşıyan bir ahlâk, fazîlet ve ideal adamıdır. Ömrünü zulme, haksızlığa ve
baskıya karşı direnerek taçlandıran, Toros kırlarının havasını solumuş olan
Osman Yüksel, yayınladığı Serdengeçti mecmuasıyla özdeşleşmiş bir karakter
numûnesiydi. Mâneviyattan uzaklaştırılmak istenen nesillerin destanını bin bir
zulme uğrayarak yazan bu soylu ses, kalemini temiz bir Dünyâda yaşamak ve zulme
uğrayan mazlum insanlar için kullandı.

Bâzan gülerek bazen
de hüzünle okuyacağınız 320 sayfalık kitap, sizi yakın târihte yaşanmış ibretli
olayların arasında dolaştıracaktır.

MİHRÂBAD
YAYINLARI:

Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 8 Cağaloğlu,
İstanbul. Telefon: 0.212-514 28 28                     Belgegeçer: 0.212-528 24
01
bilgi@mihrabadyayinlari.com  www.mihrabadyayinları.com

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-SULTAN
ABDULHÂMİD: Ziya Şâkir / Akıl Fikir Yayınları.

2-AYNASI
KIRILANLAR:
Yıldıray Çiçek / Berikan yayınevi

3-NÂMIK
KEMAL:

Cennet Cennet Dedikleri (3)

     İman edenler ve
güzel işler yapabilen müminler / inananlar için girecekleri cennette;

     Aralarından
ırmaklar akan, çevresi zümrüt gibi olan,

     Binbir çeşit bitki
ve ağaçlarla kuşatılan köşkler var.

     Dünyadakilere
benzeyen, fakat tatları onlardan çok farklı, çok leziz meyveler var.

     Orada onlar için
güzel mi güzel, temiz mi temiz bakire eşler var.

     Üstelik cennet ve
içindekiler ebedî olup, sonsuz olarak orada kalacaklar.

     Bütün manevî
lezzetler; dünyadakilerle asla kıyaslanamayacak şekilde orada.

     Bütün cismanî /
bedensel lezzetler de orada, onları beklemekte.

     Rahmet hazineleri
orada cennetlikleri sabırsızlıkla gözetlemekte.

     Tad alma duyusunun
alacağı tüm rızık zevkleri ve çeşit çeşit taamlar orada.

     İlâhî isimlerin
tecellîleri / yansıma ve görünmeleri, en güzel şekilde cennette görülecek.

     Cennette
hissedilecek / algılanacak ve zevkine varılacak.

     Bütün bunlar;
cisim ve bedenle cennette bulunuşla, imkân dâhiline girecekler.

     Bütün bu
tecellîler; cennette bedensel organlarımızla görülecek, bilinecek,
algılanacaklar.

     Allahın tüm isim
ve sıfatlarını görme, tanıma ve bilmesi; kul için cennette gerçekleşecek.

     Kul; Allahın her
çeşit ihsan ve bağışına cennette mazhar olup kavuşacak.

     Çünkü kâinat
tezgâhlarının işlediği mahsulâtın / hasılatın en büyük sergisi cennette
açılacak.

     Mümin; hem cismanî
hem ruhanî / ruhla ilgili tüm gerçeklerin esaslarını orada görecek.

     Çünkü cennet;
lezzet ve saadet yurdudur. Orada cansız bir şey yoktur.

     Dünyada camit /
cansız, şuursuz / bilinçsiz ve hayatsız maddeler;

     Orada şuurlu /
bilinçli, akıllı ve hayattar / canlı bir hâl almış durumda olacaklar.

     Cennette her şey
insanın emrine âmâde bir vaziyette, onu dört gözle beklemekte.

    

     Cennetin saymakla
bitmeyecek tüm güzellik ve özelliklerine rağmen,

     Cennetin gözler
görmemiş, kulaklar işitmemiş binbir vasıflarına ve meçhullerine rağmen,

     Cennette yok, yok
olmasına rağmen,

     Cennette akla,
hayâle gelecek her şey, çok çok var olmasına rağmen,

     Cennetten daha
güzel bir şey var. Çünkü:

    

   “Cennet cennet
dedikleri

     Bir kaç köşk, bir
kaç huri

     Sen isteyene ver onları

     Bana seni gerek
seni.”

 

     Evet, cennet
hurilerinden / cennet güzellerinden daha lâtif / hoş bir şey var.

     Cennetin
selsebilinden, çeşme ve ırmak sularından daha tatlı bir şey var.

     Şüphesiz cennetten
daha üstün bir şey var:

     O da BEYANAT –
I  ÂYÂT – I  KUR’ANİYEDİR.

     Kur’an ayetlerinin
açıklamaları.

     Ve tabii KUR’AN’IN
BİZZAT KENDİSİ.                                                                                            

     Kimseye söz
bırakmamıştır ki, fazla bir şey söylensin.

 

     O parlak, ezelî ve
ebedî yüksek ve güzel ayetlerde her şey var.

     Ne ararsan, ne
sorarsan, neyi merak edersen sonsuza kadar.

 

     Üstelik, bir ayeti
anladığın takdirde alacağın manevî lezzet;

     Cennette alacağın
cismanî lezzetten üstün.

     Demek ki, daha
dünyada iken manen cennete girmek;

     Kur’an’ı anlamakla
mümkün ve olası.

      

     Büyük bir zâtın
muhteşem bir davetine katılsak; ziyafet masasında kuş sütünden başka

     Her şey bulunsa; bizi
asıl sevindiren ve hoşnut eden husus, bunların hiçbiri değildir.

     O zâtın bizi
hatırlayarak davet etmesi, bizi muhatap sayması, bizi hitaba lâyık görmesi;

     Her türlü ikramın
üstünde olup, hiçbir şeyle kıyaslanamaz.

 

     Yüce Allah da bu
dünyayı yaratmış, nimetlerle ve envai çeşit güzelliklerle donatmış.

     Ve “Buyurun İlâhî
soframa!” demiş.

     Buyur etmiş bizi.

     Bunun dünyadan da,
içindekilerden de asıl güzel tarafı,

     Asıl düşünmemiz
gereken yanı şudur:

     Yüce Allahın
dünyayı bizim için,

     Bizi de kendisi
için yaratmış olması.

     Çünkü: Allahın
bizi muhatap edip değer vermesinden,

     Daha büyük bir şey
olamaz.

 

     Ey insan senin
için yarattım her şeyi.

     Seni de Benim
için, öyle ise tanı Beni.