Öğretmene Not (3)

34

     Bugün, hayvanların
bile istidat dillerini keşfetme yollarında epeyce mesafe alınmıştır. Bizler
insan olarak, psikolojik ve sosyolojik kanunlardan faydalanmak suretiyle
birbirimizi dinleme, anlama ve anlaşma konusunda yeterince gayret gösterirken;
öğretmen de, her öğrencinin istasyon frekansını bulmayı başarabilirse, ona
kolayca ulaşır. Ondan ses alır, ona ses verir duruma gelebilir. Öğrencinin
anlamaması karşısında taaccüp edeceğine / şaşıp kalacağına; neden anlamıyorlar
diye kendini yoklaması gerekir. Bu suretle, dersi anlatma ve anlaşılma yolunda
farklı metot ve usuller bulup deneyerek başarılı bir öğretmen olur.

     Konuşmak, bir konuyu
anlatmak içindir. Dinleyende anlayış istidat ve kabiliyeti ne kadar çoksa,
konuşanda konuşma yeteneği o nispette yüksek olur. Öğrencinin derse ilgisi
derecesinde öğretmen gayrete gelir. Büyük çaba gösterir. Yani öğretmen ve
öğrencinin başarısı birbirine bağlıdır.

     Hz. Ali’ye:
“İlmini niçin öğretmiyorsun?” diyenlere verdiği cevap çok düşündürücüdür:
“Karşımda ilmimi bırakabileceğim vasıfta insan bulamadığım için!” der.

     Diyojen’in, gündüz
fenerle dolaşırken: “Ne arıyorsun?” diye soranlara: “İnsan.” cevabını vermesi
de konumuza ışık tutar mahiyettedir.

     Unutmayalım ki,
insan okumuyorsa; yaratılış gayesini yerine getirmiyor demektir. Çünkü suretâ /
görünüşte insan olan insan; ancak, sîreten / huy ve karakter bakımından; yani
ahlâken, mânen ve okumayı kendine şiar edinerek ve kendini, çevresini, içinde
bulunduğu kâinatı / evreni okuyarak gerçek insan olabilir. Kısaca insan olmanın
yolu okumaktan geçer. Bunun içindir ki, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerîm “İkra /
Oku!” hitabıyla sesleniyor insan olan insana. Tabii şuurlu ve bilinçli bir
okumayı yeğliyor. Yoksa papağanın sözü de insan sözü ama, özü insan değil.
Şüphesiz sözümüz; özümüze lâyık ve uygun olmalı. 

     Öğretmen bir konuyu anlatırken veya bir
şeyi tarif ederken “Etrafını câmi, ağyarını mâni’ ” bir çerçeve içinde
sunmasını da bilmeli. Yani konuyla ilgili her şeyi söylemeli. İlgisiz her söz
ve açıklamadan da kaçınmalı.

      Zengin bir
Fransız portresini yaptırır. Fakat ücret olarak büyük bir meblağ istenince:
“Bir günlük iş için, bu kadar çok para istenir mi?” diye itiraz edince, yaşlı
ressam: “Hayır der, bir gün değil. Seksen yıl ve bir gün!” İstediği para hemen
ödenir.

     Öğretmenin kolay ve rahatça ders anlatması
da, önceki çalışmalarının bir semeresi / meyvası ve bir sonucudur.

     Talebenin
derslerden istifadesi / yararlanması ve hocasına saygısı; öğretmenin daha
önceki uzun çalışma ve birikimleri sayesinde gerçekleşir.

     Hz. Mevlânâ’nın
yeni evlenen birine: “Her geceni gerdek gecesi bil!” demesi gibi. Her öğretmen
de, her derse girişinde, o derse ilk girişindeki heyecanı yeniden yaşamalı.
Kalbi aynı heyecanla atmalı ki, hem kendisi dersten tat alsın, hem de talebeler
cuş u huruşa gelerek / coşup taşarak, pür dikkat / büyük bir dikkatle derse
alâka duysun. Bu da öğretmenin kendini daima yenilemesi ile mümkün ve olası.
Yani bilgileri her zamanki tarzda sunmayıp, onlara her yıl yeni bir takdim
kılıfı geçirmesi ile bu yeniliği sağlayabilir.

     Zaten her yeni;
eskinin bir başka biçimde ortaya konulması değil midir?

     İşte öğretmen de,
kendine her yıl yeni bir çeki düzen vererek öğrencinin karşısına çıkmasını
bilmeli. Aksi takdirde ne kendisi zevk alır, ne de öğrencinin derse alâkası
kalır.

     Süleyman Nazif
“Son Nefesimle Hasbihal” başlıklı manzumesinde diyor ki:

 

     “Evlâdımı, ecdâdıma
bigâne görürsem,

       Ruhum ebediyette
kalır ebkem-i mâtem.”

      (Evlâdımı,
atalarına yabancılaşmış görürsem,

      Ruhum ebediyette
matemden dili tutulmuş durumda  kalır.)

 

     Öğretmen; bu millî
vasiyeti yerine getirmekle de, mükellef ve yükümlüdür.

Önceki İçerik‘Zamanın Kokusu’ Ve Mülhemât –3
Sonraki İçerikKanalizasyondan Taşanlar
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.