7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 389

İSKİ Eski Yönetim Kurulu Üyesi Değerli Dostum Zeki Sayın’ın Vefatı Üzerine

0

Bundan bir
buçuk yıl kadar önce 23 Ocak 2020 tarihinde, 1996 – 2002 yılları arasında İSKİ’de
altı yıla yakın beraber Yönetim Kurulu Üyesi olarak vazife yaptığımız ve
bilahare Çevre ve Orman Bakanlığına Müsteşar olarak tayin edilen Muhterem
Hocamız Prof. Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya’yı
kaybetmiştik.

            Bu defa yine hemen hemen aynı tarihlerde
olmak üzere, beraber vazife yaptığımız İSKİ Eski Yönetim Kurulu Üyesi, değerli
dostum Zeki Sayın Bey’i 23.09.2021
tarihinde kaybetmiş bulunmaktayız. Allah rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun.

Zeki Sayın Bey’in vefat haberini almam çok enteresan
bir şekilde oldu. Şöyle ki;

            2002 yılında İSKİ’den ayrıldıktan
sonra, aradan 20 yıla yakın uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen, hiçbir zaman
irtibatımız kesilmedi. Zaman zaman telefon ile konuşuyorduk. Hatta öyle ki
karşılıklı olarak ev ziyaretlerimiz de oluyordu. Onlar, bizim ikamet etmekte
olduğumuz İzmit’e geldiler, bizde onları, Sarıyer’de bir sitede bulunan
evlerinde ziyaret etmiştik.

            Bu minval üzere günler, aylar,
yıllar geçerken, son biriki ay içinde her nedense telefon konuşmalarımız biraz inkıtaa
uğramıştı. Fakat, 23.09.2021 Perşembe günü öğleden sonra saat 14.oo sıralarında
birden aklıma Zeki Bey’i aramak geldi. Cep telefonundan aradım. Fakat cevap
alamadım. “Her halde müsait değil,
müsait olunca arar”
diye düşündüm.
Zira çok iyi biliyordum ki, Zeki Bey’in telefonla arayanları cevapsız bırakma
gibi bir adeti yoktu.

            Fakat çok enteresandır ki, daha
aradan yarım saat geçmeden, İSKİ’de müşterek olarak sekreterliğimizi yapmış
olan Nurdan Özışık Hanım’dan bir mesaj geldi. Mesajda Zeki Sayın Bey’in vefat
ettiği haberi veriliyordu. Meğer benim aradığım saatlerde Zeki Bey vefat etmiş.
Bu kadar tevafuk olamazdı. Mesajı okuyunca bir an başım döndü, elim ayağım
titremeye başladı. Ne yapacağımı şaşırdım. Hemen aklıma ruhuna bir Fatiha okumak
geldi. “İnnalillahi ve inna ileyhi raciun”
(Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve şüphesiz
O’na döneceğiz)
diyerek Fatiha suresini okudum.

            SEKA Genel Müdürlüğü’nde Genel Müdür
Yardımcısı ve Yönetim Kurulu üyesi olarak çalışmakta iken, o tarihlerde İSKİ
Genel Müdürü olan Prof. Dr. Veysel Eroğlu’nun daveti üzerine, 1996 Şubat ayının
başında, İSKİ’de Yönetim Kurulu Üyesi olarak vazifeye başladım

 İSKİ’ye geldiğim
tarihte, halihazırdaki değerli Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan o tarihlerde İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanı olması münasebetiyle, 2560 sayılı Kanun hükümleri mucibince İSKİ’nin
Yönetim Kurulu Başkanı idi. Prof. Dr. Veysel Eroğlu da İTÜ İnşaat  Fakültesinde öğretim üyesi olmakla beraber,
Üniversiteler Kanunun 38. Maddesine istinaden 
Üniversite ile irtibatını kesmeden, İSKİ Yönetim Kurulu Başkan vekili ve
Genel Müdürlük vazifesini ifa ediyordu.

            Yönetim Kurulu üyeliklerinde ise Prof.
Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya, Zeki Sayın, Selami Oğuz, İsmet Conkar ve ben Musa
Ordu bulunuyorduk.

Aynı zamanda Teknik Genel Müdür Yardımcısı
olan,Yönetim Kurulu üyesi Selami Oğuz uzun yıllar DSİ’de
çalışmış ve Atatürk Barajı’nın inşaatında önemli hizmetleri olan tecrübeli
birisi idi.

Yazımızın esas mevzuunu teşkil eden Merhum Zeki Sayın ise piyasada kendi şirketlerinde ticaret
işleri ile meşgul olduğundan, ihale mevzuatını iyi bilen bir arkadaş olup,
Yönetim Kurulunun gündemine gelen bütün ihale dosyalarını önceden çok esaslı
bir şekilde tetkik ederek, icabında ilgili daire başkanları ile de görüşmek suretiyle,
tereddüde meydan verebilecek herhangi bir husus bırakmazdı. Bu sebeple Zeki Bey’in
tetkik etmiş olduğu ihale dosyalarını gönül rahatlığı ile imzalardık.

İsmet Conkar yıllarca İSKİ’nin Ticaret
Daire Başkanlığını yapmış, alım- satım işlerinde bir hayli tecrübeli birisi idi.
 Benim bütün memuriyet hayatım ise personelci olarak geçmişti.
SEKA’nın bütün personelcileri tarafımdan yetiştirilmiştir diyebilirim.

İSKİ Yönetim Kurulunun böyle bir yapısı vardı. Diğer
taraftan Yönetim Kurulu Üyeleri sadece toplantıların yapıldığı günlerde değil,
her gün sabah memurlar ile beraber işbaşı yapar, akşam üzeride Genel
Müdür Veysel Hocam
 ayrılmadan işyerini terk etmezlerdi. Veysel
Hocam
 zamanında uygulama böyle olmasına rağmen, daha sonra
gelen Genel Müdür ise, Yönetim Kurulu Üyelerine, “Sizin her gün gelmenize lüzum
yok. Sadece toplantının yapılacağı gün gelseniz kâfi” 
demiştir. İşte
iki Genel Müdürün idare tarzı arasında böylesine bariz fark vardı.

Zeki Sayın Bey ile İSKİ’nin Etiler’de bulunan lojmanlarında
komşu idik. Çok iyi komşuluk münasebetlerimiz vardı. Her Yönetim Kurulu
Üyesinin ayrı makam arabası olmasına rağmen, hem aramızdaki samimiyet ve hem de
tasarruf olması bakımından, umumiyetle, İSKİ’nin o tarihlerde Aksaray’da
bulunan Genel Müdürlük binasına aynı araba ile gider gelirdik. Muhtelif yerlere
yapacağımız ziyaretleri de yine beraber aynı araba ile yapardık. Kendisi ile
çok iyi anlaşıyorduk. İyi bir arkadaşlığımız vardı. Diğer Yönetim Kurulu Üyesi İsmet Conkar ise biraz ferdi hareket
ederdi. Prof. Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya’nın esas vazife mahalli İTÜ İnşaat
Fakültesi Öğretim Üyeliği olduğu için bizimle pek fazla beraber olamazdı.

İSKİ böyle disiplinli bir çalışmanın neticesi olarak
kısa bir zamanda kıt imkânlar ile 7 Baraj, dev isale hatları, son teknoloji
olan ozonlama sistemini kullanarak ileri içme suyu arıtma tesisleri, Atık Su
Kolektörü ve tünelleri, terfi merkezleri, Atık Su Arıma Tesisleri, Deniz Deşarj
sistemleri gibi, 600 tesisi inşa etmiştir. Bu suretle de İstanbul’da evvelce
akmayan sular devamlı olarak akmaya başlamış, barajlar, göller ve İstanbul
Boğazı dâhil, bütün sahiller kirlenmekten korunmuştur.

İSKİ’de çalışmalar bu minval üzere, başarılı bir
şekilde devam etmekte iken, bir gün çok değerli, İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan 
herkes tarafından birçok
defalar okunan bir şiiri, Siirt’te yaptığı bir konuşma esnasında okudu diye,
hapse mahkûm edilerek Pınarhisar Cezaevine gönderildi. Belediye Başkanlığı
görevinden ayrılmaya mecbur bırakıldığı tarihten itibaren, yerine gelen yeni
İBB Başkanı döneminde çalışma şartları yavaş yavaş değişmeye başlamıştır. Çok
Muhterem Recep Tayyip Erdoğan döneminde hiçbir surette İSKİ Yönetim Kurulu
Kararlarına müdahale edilmezken, yeni başkan zamanında dolaylı da olsa,
müdahale edilmeye başlanmıştır. 
Yazıyı fazla uzatmamak için buraları
kısa kesiyorum.

Artık İSKİ’de işlerin ve çalışmanın tadı tuzu
kalmamıştı. Bu şartlar altında Muhterem Veysel Hocam Genel
Müdürlük vazifesinden ayrılarak,üniversitedeki hocalık vazifesine avdet etti. Arkasından
Zeki Sayın Bey de istifa ederek o tarihlerdeki Family Finans Bankasına Genel
Müdür oldu. Zeki Bey daha sonra Kamu Bankaları Ortak Yönetim Kurulu
Başkanlığına getirildi. Buradaki hizmetinden sonra Tasfiye Halindeki Emlak
Bankasının Yönetim Kurulu Başkanlığına tayin edildi. Son vazifesi de İTÜ
Mütevelli Heyet Üyeliği idi. Zeki Sayın Bey müteşebbis bir arkadaşımız idi.
Zeki Sayın Beyin yerine Ahmet Tarık
Çelenk
tayin edildi. Ahmet Tarık Bey de 
değerli bir arkadaşımız idi. Onun ile de çok ahenkli bir çalışmamız
oldu.

Bir müddet sonra İSKİ’den beni de tasfiye
ettiler. Benden önce  Zeki Sayın Bey de ayrıldığı için  İSKİ onlar
için adeta dikensiz bir gül bahçesi haline gelmişti. İBB’nin yeni Başkanı ile
İSKİ’nin yeni Genel Müdürü, Değerli Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve Veysel
Hocam’ın 
yıllarca emek verip yetiştirdiği, tecrübeli kadroları
darmadağın ederek adeta tarumar ettiler. Ancak bu dünya kimseye kalmazdı.Ne
Büyükşehir Belediyesi ve ne de İSKİ onlara da kalmadı.

Son olarak ifade edeceğim husus şudur ki,  Zeki
Sayın Bey böyle kısa bir yazı ile anlatılıp bitirilecek bir arkadaşımız
değildir. Hakkında daha sayfalarca yazılabilir.Fakat yazıyı daha fazla
uzatmamak için onunla alakalı bir hatıramı anlatmak suretiyle yazımı tamamlamak
istiyorum.

 O tarihlerde
Hürriyet Gazetesi’nin bir köşe yazarı vardı. Yanlış hatırlamıyorsam adı Ünal
Arıklı olacak. Bu yazar devamlı olarak İSKİ’nin aleyhine yazıyordu.
Yazdıklarının tamamına yakını da yalan ve yanlış haberlerden ibaret idi. Bir
gün Yönetim Kurulu toplantısı esnasında Veysel Hocam, Zeki Bey’e, “Zeki Bey bu Ünal Arıklı denen adamı
çağırıp bir konuşun, böyle yalan yanlış yazıp durmasın”
dedi. Bunun üzerine
Zeki Sayın Bey Ünal Arıklı’yı İSKİ’ye davet etti. Ünal Arıklı İSKİ’ye geldi.
Zeki Bey lisanı münasiple İSKİ ile alakalı olarak yazdıklarının tamamına
yakınının yalan ve yanlış haberlerden ibaret olduğunu anlatıp, belgelerini de
gösterdi. Hatta istediği takdirde bu belgelerin birer suretini de verebileceğini
söyledi. Fakat Ünal Arıklı öyle bir cevap verdi ki şaşar kalırsınız. Tarihe
geçse yeridir. Ünal Arıklı’nın dediği şu; “Zeki
Bey ben sizin anlattıklarınıza ve göstermiş olduğunuz belgelerin doğruluğuna
inanıyorum. Fakat benim okuyucum sizin belgelerinize değil, benim yazdıklarıma
inanmak istiyor.”
Üzülerek ifade edeyim ki,20- 25 sene önceki zihniyet ne
ise, bu günde halen aynisi devam etmektedir. Değişen bir şey yok.

Zeki Sayın Bey Tülin Hanım ile evli idi. Beyefendilik
timsali olan Üç erkek evladı olup, en büyüğü Mehmet makine mühendisi, ortanca Ali Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde kalpcerrahı profesör, en küçükleri Enes ise halen Boğaziçi
Üniversitesinde okumaktadır. Bildiğim kadarıyla çok mutlu bir aile hayatları
vardı. Zira, Tülin Hanım, tam manasıyla bir hanım Efendi olduğu gibi, hakeza
Zeki Beyde evine ve ailesine bağlı tam örnek aile babasıydı.

Netice itibariyle, 23 Eylül 2021 tahinde vefat eden
Zeki Sayın Bey karşısındakine huzur ve güven veren, temsil kabiliyeti fevkalade
iyi olan,  müstesna şahsiyetlerden
birisiydi. Allah rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun.

Saray Âlimleri

İktidarın adalete, hakkaniyete ve hukuk
kurallarına aykırı söz, eylem ve uygulamalarını bazı kişiler destekleyebilir.
Kendi şahsi çıkarlarını bu hukuksuzluklar içinde artıracaklarını düşünerek
“yandaş” olabilir.

Ancak iktidarın hukuka ve ahlaki bir
değer olan adalete aykırı
söz ve eylemlerine hukuki ve dini kılıf bulma
konusunda yarışan hukukçu ve din bilginlerinin olması üzücüdür.

Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca’nın “…Sadece kuvvetler
ayrılığı ilkesi üzerinde durulmaktadır. Hâlbuki uygulamaya dönük konularda kuvvetlerin
arasında açık ve güçlü bir işbirliği
iyi işleyen bir hukuk sistemi için
özellikle gereklidir” diyerek kuvvetler ayrılığı ilkesini savunanlardan
yakınması
Yargıtay tarihimizde bir ilktir.

Yargı sistemimizi yöneten en etkin kurum HSK’dır.
CB sisteminde HSK’nın bütün üyeleri siyaset tarafından belirleniyor. Bu yüzden,
HSK kararlarını incelediğimizde, “yürütme ile güçlü bir işbirliği”
içinde olduğu anlaşılıyor.

Sonuç “adil yargılama” talebiyle ve insan
hakları ihlallerine karşı Anayasa Mahkemesine ve AİHM’e başvuru sayısı ile Avrupa’da
açık ara birinciyiz.

Hukuk devleti sıralamasına göre 2014 yılında 99 ülke arasında 59.
sırada iken, 2020 yılında 128 ülke arasında 107. sıraya düştük.

****

Yeni Şafak yazarı ilahiyatçı Prof. Dr.
Hayrettin Karaman
“İktidara (AKP’ye) zarar verecekse haksızlık ve
yanlışlardan şikayetle doğruları söylemek caizdir değildir” fetvasını daha
da geliştirdi.

AKP seçmenlerini “Dimyata pirince
giderken evdeki bulgurdan olmayın”
diye uyaran Hayrettin Karaman’a Karar
Gazetesi yazarı Ahmet Taşgetiren sordu:

“Evdeki bulgura razı olalım?” Yooo
olmayalım, o bulgur kurtlandı çünkü, böceklendi, mayası değişti…
En azından bunu söyleyelim. Sorayım
hocalarımıza: Evdeki bulgurun böcekli halinden sizlere yemek yapılsa onu yer
miydiniz?”

Hayrettin Karaman kendisini de aşan yeni fetvasını verdi:

“Yemeyince açlıktan öleceksem daha
temizini buluncaya kadar yerdim.
Hayatta kalınca da temizlemek için elimden geleni
yapardım.”

Anlaşılan Hayrettin Karaman muhalefetin
iktidara gelmesini ölmekle eşdeğer tutuyor. Demokrasiye inancı olmadığını
biliyoruz ama Müslümanlar arasında bu kadar ayrımcılık yapmak bir ilahiyatçı
Hocaya hiç yakışmıyor.

Helal haram demeden, tiksinmeden “kurtlu
bulgura” kaşık sallamaya
devamı tavsiye etmek önce dinimize zarar veriyor
ve hocalara saygının kalkmasına yol açıyor.

****

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın da, Başkanlığın
hazırladığı hutbelerde iktidarın yanlışlarına dini kılıflar bulmak, siyasi
maksatlı salalar okutmak, Cumhuriyetimizin kurucularına lanet okumak gibi
eylemlerle iktidara destek olması tesadüf değil. Camileri AKP propaganda
merkezi haline getiren İmamlara göz yumulması da. “Yürütme ile güçlü
işbirliği”
örneği veren bu eylemleriyle protokol sırasında en ön sıralar
yükselmeyi başardı.

Bu tavırlar bilimi temsil eden
“ulema” ile
iktidarı temsil eden “umera” arasındaki
ilişkinin niteliğini göstermektedir. Bize tarihte olduğu gibi bir kısım ulemanın
“saray alimliği”ne soyunmasını hatırlatmaktadır.

***************************

Gerçek Âlim Örneği: Ebu Hanife

Alim demek bilgili, vicdanlı, ilkeli ve
ahlaklı insan demektir.
Tarihte
gerçek alim için İmam-ı Azam Ebu Hanife gibi çok olumlu örneklerimiz de
vardır.

Adem Çaylak- Rabia Nur Kartal’ın yazdığı “İslam
Siyasi Tarihinde Bilgi/ Ulema- İktidar /Umera İlişkisi: Ebu Hanife Örneği”

başlıklı makaleden özetleyelim:

Ebu Hanife, siyasi alanda İslam’ın emir, hüküm ve ilkelerinin terk edilmeye,
saltanatın ve Arap ırkç
ılığının güçlenmeğe, nepotizm ve yozlaşmanın hızla yaygınlaşamaya başladığına
şahit olmuştur. İslam toplumuna hükmeden idareciler Allah’ın hükümlerinden
ve adaletli yönetimden uzaklaşmaya başlamış bunu ö
rtbas etmek için ise gözle görülür ibadet ve ritüellere
vurguyu arttırmış
lardı. Dönemin idarecileri alimleri, kendi zalim yönetimlerini
meşru göstermek ve halk tabanında itibar ve onay elde etmek iç
in, bir araç olarak kullanıyorlardı.

Ebu Hanife bunun farkına varmış, bu
nedenle de idarenin hangi katmanından gelirse gelsin, ister kadılık olsun,
ister hazine bakanlığ
ı, her türlü görev teklifini geri çevirmiştir. (Pekcan, 2010: 69-70).

Ebu Hanife Emevî ve Abbasi saltanatının zulüm
yönetimlerine karşı hak ve adaleti temsil eden bir duruş göstermiş,
muhalif kimliği ve siyasetini gizlememiştir.

Döneminin yönetimlerine karşı çıkan isyan
ve ayaklanmaları desteklemiş, zalim idarecilerin azledilebileceğine yönelik
fetvalar vermiştir.

Klasik Ehl-i Sünnet kanadının aksine, istikrar
ve otorite talebini değil adaleti
ön plana çıkaran bir siyasi mücadele ve
direniş sergilemiştir.

Şura ve meşveret eksenli yönetim anlayışı ve nihai olarak akılcı ve özgürlükçü
tutumu
ile Ebu Hanife hepimize örnek olması gereken gerçek bir alimdir.

Ebu Hanife’nin bu tavrı ve derinlikli ilmi dönemin
seçkin uleması ve Müslüman toplumu tarafından benimsenmiş ve kendisine İmam-ı
Azam
(büyük/yüce imam) denmesine vesile olmuştur.

Bugün saray alimliğine soyunanların
çoğunun kendini “İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin mezhebindenim” diye tanımlaması
kaderin kötü bir cilvesidir.

Ebu Hanife hayatında herhangi bir mezhep kurmuş
değ
ildir. Fakat Hanefi mezhebine mensup olduğunu iddia eden yöneticiler ve saray alimleri İmam’ın muhalif kimliğinden hoşnut olmamış ve Ebu Hanife’nin
politik mücadelesini gizleme, açığa çıkarmama eğilimi göstermişlerdir. İmam’ın
‘muhalif fıkhı’, baskıların da katkısıyla, ‘muvafık fıkıh’ ve iktidar
fıkhı
haline getirilmeye çalışılmıştır.

Günümüzde Hayrettin Karaman’ların, Ali
Erbaş’ların yaptığı da Ebu Hanife’nin muhalif fıkhını iktidar fıkhı haline
getirme gayretidir.

Ektiğimizin Tutsağı ya da Efendisi Olmak

0

Kişinin kendinden bahsetmesi, şüphesiz, sevimli bir durum
değildir. İtici olur, alaya alınmaya yol açar. Anlatan kişinin de kendini
beğenmişliğini kuvvetlendirir. Başkalarının seni yüceltmesi, övmesi daha istenilen,
tercih edilen yoldur. Ancak, anlatılacak konu, güzel bir örneklik taşıyor,
örnekliğin etkisine inanılıyorsa anlayışla karşılanabilir, kanaatindeyim.

Bu konuyu ele almama, televizyonda dinlediğim bir haber
sebep oldu. Bir şehrimizde, öğretmen, ilkokul birinci sınıf öğrencilerini
karşısına alıyor, o yaştaki çocuklara söylenmemesi gereken laflar söylüyor, her
birine hakaret ediyor. “Siz ne aptal şeysiniz, sizi bu sınıfa, bu kadar aptalı
seçerek mi gönderdiler” cümleleri en masum olanları. Video kaydından öğrenci
sesleri de geliyor, bir öğrencinin “Sizi müdür beye şikâyet edeceğim” cümlesi
seçilebiliyor. Bu haberi okuyan spiker, “Ben fakir bir ailenin çocuğuydum.
Öğretmenim bir defasında benim fakirliğimle alay etmişti. Bu kırgınlığımı hiç
unutamadım. İstedim ki bir gün o öğretmen karşıma çıksın, o günü ona
hatırlatayım, ezilmişliğimin, üzülmüşlüğümün ıstırabını ona da yaşatayım. Ancak
bir daha onunla karşılaşma şansı yakalayamadım.” cümleleriyle habere katkıda
bulundu.

Gök kubbe altında söylenen hiçbir söz yankısız kalmıyor,
hiçbir olay unutulmuyor. Söz ve olayın güzeli de çirkini de hafızalarda yer
ediyor, bir gün bizi buluyor. Gök kubbede hoş bir seda bırakmak, en değerli
mirasımız, varlık nedenimiz olmalı.

Ektiğini biçmek, hem tabiatın hem sosyal olayların yasası.
Biçtiklerinden memnun değilsen ektiklerine bakacaksın. Gençler hayalleri,
yaşlılar hatıraları ile yaşarmış. Artık anılarıyla yaşayan ve ektiklerini biçen
yaş grubunda bulunuyoruz.

Mevcut hobilerimi geliştirmek, yeni hobiler edinmek için
gittiğim kurs binasında bir dersliğin önünden geçerken ders anlatmakta olan
öğretmenin dikkatini çekmişim. Göz göze geldik. Bana kursta öğretmen olup
olmadığımı sordu. Yaşı ilerlemiş bir öğrenci olduğumu söyledim. Sesimi duyunca
“Hocam!” diye az kalsın çığlık atıyordu. Yaklaşık yirmi sene önceki öğrencilerimdenmiş.
Beni kursiyerlerine büyük bir övgü ve zevkle takdim etti. Dersini dinlemeye
davet etti. Diksiyon dersi veriyordu. “Heyecanlanırsın.” dedim, mutlu olacağını
söyledi. Bir ders saati kendisini dinledim. Gayet başarılıydı. Dersin sonunda
“Hocam, sizden öğrendiklerimizi anlatıyoruz, bize çok şey verdiniz.” demesi,
öğretmenlik mesleğimi tercih etmemdeki memnuniyetimi artırdı.

Adı, Ayşegül. O, şimdi bir özel okulda başarılı, değerbilir
ve değerli bir edebiyat öğretmeni. Yolum, çalıştığı okula düştü. Dostumuz müdür
beyle görüştüğüm halde Ayşegül’e selam vermemek büyük bir haksızlık olurdu.
Kendisine haber gitti. Odaya gelip beni gördüğünde mutluluğunu izaha kelimeler
yetmez. Bir süre sohbet ettik. Ayşegül’ün ağzından çıkan “Hocam sizin
örneklerinizi hala derslerde kullanıyorum. Örnekliğinizi unutamıyorum, taklit
ediyorum. Bizi çok yorar, zaman zaman dersinize alır, ayrıca dersimi
dinlerdiniz. Zümre toplantılarında beni terletirdiniz. Meğer ben sizin ustalığınızla
ne kadar güzel şeyler öğrenmişim. Zaman zaman öğrencilerime ve arkadaşlarıma
sizden bahsediyorum.” Yirmi yıl önce benimle stajyerliğini tamamlayan bir güzel
insandan bu cümleleri duymak, övüncümü ve şükrümü artırdı. Bir kelebek kadar
hafiftim sanki o gün.

Bir nedenle bir toplulukta bulunuyorsunuz. Çocuğunun
öğretmenliğini yaptığınızı ifade eden bir velinin sizi, o ortamda bulunanlara
“kızımın üniversite sınavlarında iyi bir puan almasında ve şimdi iyi bir meslek
sahibi olmasında büyük emeği olan kişi” diye takdim etmesi, kadirşinaslığa,
vefaya muhatap olmanız; hafızalarda bu ahlak ve emeğinizle yer edinmeniz, ne
kadar değerli bir olgu. Hangi yola çıkarsan çık, çıkış niyetin seni değerli
kılıyor. İyi bir hekim, iyi bir öğretmen, iyi bir yönetici, iyi bir temizlikçi
olmak; hep niyetle ilgili. Herhangi bir meslek sahibi olabilirsin, en azından
insansın, o meslekteki değerin veya insanlığın, niyetinle ilgili. Bir yakınım,
hırslı bir ilkokul öğretmeniyle eğitim hayatına başladı. Ancak öğretmeninin,
derslerinde çağdaşlık adına inançlı insanlara yönelik yaptığı acımasız
değerlendirmelerin etkisinden hiç kurtulamadı. Bilinçaltına yerleşen kompleksi
bir türlü atamadığını, onun her davranışında görüyorum.

Ustasınız, aracına zarar verdiğiniz müşteri ile karşılaşsanız;
öğretmensiniz, öğrenciniz olmaktan dolayı sizi kötü yönlerinizle hatırlayan
biriyle yüz yüze gelseniz; yöneticisiniz, uyguladığınız mobbing etkisiyle
hayatı kararan biri bir gün gözlerinizin için baksa; hekimsiniz, tedavi
yönteminiz veya ihmalkârlığınız sebebiyle kötürüm olan hastanız ya da hasta
yakınınız size beddua etse neler hissedersiniz? Bütün bu aşağılanmaların, kötü
örneklerin öznesi olmak ister misiniz? Yaptığımız işten, kurduğumuz
ilişkilerden dolayı bir utanç içinde olmamak, yaşarken büyük bir özgürlük,
öldükten sonra da bizim için büyük bir nimet, çocuklarımız ve torunlarımız için
de büyük bir övünçtür. Hayatımıza öyle yön vermeliyiz ki herkesin “Eyvah!”
diyeceği “o gün”de yaptıklarından pişmanlık duymayan ayrıcalıklı insanlardan
olalım. Bu dünyadan gelip geçmek, işte o zaman daha anlamlı olur, cevabını
aradığımız sorunun cevabını yaşarken vermiş oluruz.  

Dağ ne kadar yüce olsa yol üstünden aşar, der atalarımız.

Yol bilmek, yöntem bilmektir. Hani demişti ya şair: “Yol
onun, varlık onun, gerisi angarya!”

Âkif’ Filmi

0

25 Eylül 2021
Cumartesi akşamı, dâvetli olarak ‘Âkif’ filminin, (Frenklerin ‘gala’ dedikleri) ilk gösterimine
katıldım. Sinema salonunda T.C. Kültür ve Turizm Bakanı Yardımcısı (önceki
dönemlerde Beyoğlu Belediye Başkanlığı yapan) Ahmet Misbah Demircan, Adâlet
Bakan Yardımcısı Yâkup Moğol, İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Dr. Coşkun
Yılmaz, Mehmet Âkif Ersoy’un torunu Selma Ersoy Argon, yapımcı şirketin temsilcileri,
film teknik ekibinden elemanlar ve filmde rolü bulunan sanatkârlardan bâzıları
ile salonunun yarısını dolduran dâvetliler vardı.

Kültür
Bakanlığı’nın maddî desteği ile hazırlanan filmin oyuncuları, figüranından
başrol oyuncularına kadar hepsi çok başarılı idi. Oyuncuların bir kısmı,
muhtemelen ilk defa kamera karşısına geçen kişilerdi. Öylesine tabîi, öylesine
rahat bir oyun sergiliyorlar ki… Rol yapmıyorlar, gündelik hayatından bâzı
sahneler, gizli kamera ile filme alınmış intibaını uyandırıyordu.

Filmin hiç mi
kusuru yoktu? Vardı tabîi ki…

İnsanoğlunun
yaptığında kusur olmaması mümkün değil. Kusursuzluk Cenâb-ı Allah’a mahsus bir
haslet.

Türkler
İslâmiyet’i kabul ettikten sonra sanatkârlar, meydana getirdikleri eserlerde,
Yüce Yaratana saygıları sebebiyle (Allah ile kusursuzluk yarışına girmekten
imtina ettikleri için) kasıtlı olarak çok küçük hatâlar yaparlardı. Binanın
simetriğinde ancak çok dikkatli gözlerin fark edebileceği küçük bir aksaklık,
hat sanatında bir harfin mânâyı etkilemeyecek şekilde yanlış yazılışı, minyatür
ve tezhib sanatında önemsiz aksaklıklar, kıymetli kilim ve halılarda bir
motifin farklı şekil ve yerde kullanılması gibi…

Kimileri bu
hatâların, ‘nazar değmesini’ önlemek için yapıldığını ileri sürer.  

Bu ince
düşüncenin örneklerini, ilk Türk mutasavvıfı, Pîr-i Türkistan Hâce Ahmed-i
Yesevî’nin türbesindeki Tay Kazan’ın üzerindeki yazılı vecizede bir harfin ters
yazılışı, Mimar Sinan’ın ustalık döneminin eseri olan Edirne Selimiye
Camii’ndeki ters lâlede görmek mümkündür. Her ne kadar ters lâlenin başka bir
maksatla konulduğu yazılıp söylenmekte ise de hassas ve daha derin mânâlı
açıklaması ve belki de daha doğrusu, hatânın bilerek yapılmış olmasıdır.

‘Âkif’ Filmine
dönersek efendim…

-Film yapılmış,
Âkif severlerin ve sinema tutkunlarının beğenisine sunulmuştur. Herhangi bir
yerini, sözünü değiştirmek mümkün değildir. Gereği de yoktur. Ancak bu tarzda
ve Devletimizin katkılarıyla hazırlanacak olan sonraki filmlerde dikkate
alınması gereken birkaç hususu ilgililerin dikkatine arz etmekte fayda mülâhaza
edilmiştir. 

Sinema dilinde ‘konsept danışmanı’ deniliyor. Çekime
geçilmeden önce senaryo, konunun uzmanları tarafından dikkatlice gözden
geçirilebilir, çekim sırasında da kendilerinden faydalanılır. Bir tânesi, yukarıda
açıklanan sebebe dayanılarak bırakılır, diğer küçük hatâlar yok edilebilirdi.

-Oyuncuların rol
gereği söylediği sözler, temsil ettikleri şahsın mevkiine ve karakterine uygun
olmalı.

-Mehmet Âkif
Ersoy’un, Türk milletini millî mücâdeleye dâvet konuşmaları, şâirimizin hakîkatteki
hitâbet üstünlüğünü ve ikna gücünü yeterli ölçüde yansıtacak mükemmellikte
değildi.

-Mustafa Kemal
Paşa’nın ses tonu, bakışlarındaki mânâ, yüz ifâdesi olarak oyuncunun başarısı,
söylenen kelimelerin ve cümlelerin hitâbet sanatının şâheseridir. Filme ismini
vermesine rağmen şâirimizin belli ölçüde silik kaldığı dikkatlerden
kaçmamıştır. Belki, Mustafa Kemal Paşa’nın önüne ve üzerine yerleştirmemek
düşüncesi tesirli olmuştur. Elbette saygı duyulur. Birincisinin başarısı % 100
iken, ikincisinin % 80’lere yakın bir seviyeye çıkartılması mümkün olabilirdi.
Husûsen ses tonu, konuşmalarının fikrî dolgunluğu ve hitâbet ustalığı
açısından…

-Filmde Ubıh1
asıllı istihbarat subayı Kuşçubaşı Eşref (Sencer)’in2 (1883-1964),
Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in3 (1884-1923) ve günümüzde İngiltere
Başbakanı olan Boris Johnson’ın dedesi Gazeteci ve siyâsetçi Ali Kemal’in4
(1867-1922) ve Mustafa Sagir’in5 (1877-1921) dikkat çekiçi figürler
olarak yer alması, ‘Âkif’e dokümanter film özelliği kazandırmıştır.
Alkışlanacak başarıdır.

-Üzerinde
yaşadığımız, ‘vatan’ dediğimiz  mübârek toprakların, düşmanın kirli
çizmesinden, kanlı ellerinden ve zulümden kurtulmasında İstiklâl Marşı
şâirimizin rolü daha belirginleştirilebilirdi.

-En sonunda
İstiklal Marşımız, Londra Konferansında okunduğu gibi değil de Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nde, Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından okunduğu gibi okunsaydı, film
daha bir ihtişamla biterdi. En sonunda filmin jeneriği verilirken, farklı bir
İstiklal Marşı bestesinin kullanılması, seyirciyi, hep birlikte İstiklal
Marşını söylemekten alıkoyan olumsuz bir sürpriz oldu. Küçük özürlerine rağmen
Osman Zeki Üngör’ün (1880-1958) bestesi kullanılsaydı, seyirciler hep birlikte
gür sesleriyle İstiklal Marşı’mızı hep birlikte okurdu.

Keyfe keder bu
pürüzlere rağmen film, bütünü ile başarılıdır. Gösterimler sırasında sesin,
seyirciyi rahatsız etmeyecek desibel seviyesine indirilmesi faydalı olur. Fon
müzikleri başarılı ve dikkat çekici. Fakat baştan sona kadar fon müziği
bulunmasının gerekli olup olmadığı tartışılabilir.

***

Sinema
salonundan Saat 21,30 civarında çıktığımızda sinema yazarı ve tenkitçisi İhsan
Kabil ve araştırmacı yazar Mehmet Şâdi Polat Beyefendilerle birlikte kısa bir
değerlendirme yaptık. İstiklal Caddesi’nde o saatteki, insan kalabalığı, sel
felâketine sebebiyet verecekmiş gibi coşkun ve azgın bir şekilde akan ırmağı
andırıyordu. Filmdeki; göz pınarlarına ısrarlı dâvetiyeler çıkaran duygu dolu
sahnelerdeki konuşmalar, filmin tamamındaki hamâsî, millî ve mânevî atmosfar,
bu kalabalığı ne kadar etkileyebilirdi? Onların %90’lara varan çoğunluğu,
sırtlarına dayandırılan süngülerle, magazin bağımlıları çukuruna düşürülmüş
kişilerdi. Etkilenmek bir tarafa, seyretmeyi bile düşünmezlerdi.

Anadolu insanı
öyle değil. Bizi biz yapan değerlere yürekten bağlı insanlarımız, ‘Âkif’
filmini, yüksek bir heyecanla seyredecekler, anlayacaklar ve çevresindekilere de
anlatacaklar, herkesi sinemalara yönlendireceklerdir.

Onlar bizim güzel,
temiz, iyi ve doğru… Mehmet Âkif Ersoy âilesi ve küçük oğlu Emin gibi
vatansever insanlardır.

Bu film
Anadolu’da tutulur ve sevilir.         

 

1Kuşçubaşı Eşref
(Sencer):
Abdülaziz Çerkez Mustafa Nuri Bey’in
oğludur. Harp okulunun son sınıfında iken Jön Türklerle ilişkisi yüzünden
Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından Hicaz’a sürgün edildi. Sürgünde
bulunduğu zindandan kaçıp, Sultan’ın başyaverinin oğlunu üç tabur korumanın
arasından kaçırmayı başardı. Bütün Arabistan’ı dolaştı, mahallî şeyhlerle
dostluk kurdu. Her an her yerde ortaya çıkabildiği için kendisine ‘şeyhi’t tuyyur / uçanların efendisi’ denildi. Meşrutiyet’in ilânından sonra,
kendisine bağlı silah arkadaşlarıyla birlikte ‘Teşkilat-ı Mahsusa’ adlı istihbarat Teşkilâtına katıldı.

2Ubıh: Kuzey Kafkasya’nın batı ucunda yerleşik bir Sünnî Müslüman
halktır. Çarlık Rusya’sına karşı giriştikleri bağımsızlık mücâdelesinde
yenilince 1864 yılında Osmanlı Devleti’ne göç ettiler. Aynı târihlerde göçle
gelen Çerkezlere karışmıştır.

3Ali Şükrü Bey: Türk asker, gazeteci ve siyasetçi. Millî mücâdele
sırasındaki dostluğu rağmen, cumhuriyet ilân edildikten sonra bâzı hususlarda fikir
ayrılığı sebebiyle TBMM’de Mustafa Kemal Paşa’ya muhalif olan gurubun başı
oldu. Türkiye’nin ilk siyasi suikastlarından birinde öldürüldü.

4Ali Kemal: Türk yazar, gazeteci ve siyaset adamı. İkinci Meşrutiyet ve
İttihat ve Terakki döneminde muhalif görüşleriyle tanınmıştır. Damat Ferit Paşa
hükûmetlerinde kısa bir süre Maarif ve Dâhiliye Nazırlığı yaptı. Millî mücâdele
aleyhinde çalıştığı için İzmit’te halk tarafından linç edildi.  

5Mustafa Sagir: Hint asıllı İngiliz casusu. İstanbul’da Millî Mücâdele için
faaliyet gösteren haber alma teşkilatı Karakol Cemiyeti’ne girerek Ankara
Hükümeti’ne destek olan milliyetçileri İngiliz İstihbaratına raporladı.

 

Türk Gençliğine Çağrımdır (6)

Sevgili gençler öyle bir Türkiye özlüyorum ki, asrı saadet
gibi ebedi faziletlerin, kavi imanların temiz vicdanların hüküm sürdüğü bir
Türkiye. Bu Türkiye’nin insanları kelimenin hakiki manasıyla insan olsun.
Geceden başka karanlık, gök gürültüsünden başka gürültü duymasınlar.

Öyle bir Türkiye özlüyorum ki, orada gençler deli denizler
gibi dalgalanıp coşsunlar. Mukaddes bir davanın peşinden koşsunlar. Allaha
inansınlar, küçük dalgaları, dalga geçmeyi, kaldırım sevdasını bıraksınlar.
İman denizlerinin büyük dalgalarında sonsuza kadar var olsunlar.

Büyük davaların adamı olsunlar, ulvi sevdalarla
sevdalansınlar. Orada gençler imandan kaleler gibi canlı hisarlar gibi dimdik
dimdik dursunlar. Bu kaleyi, bu hisarı hiçbir kuvvet aşamasın onların temiz
kalplerinde Allah- millet-vatan sevgisinden başka sevgi yaşamasın.

Beti-benzi sararmış gözlerinin altı morarmış, sarsak çarpık,
titrek gençler ağızları rakı kokan gençler olmasınlar. Gençlik korkunç bir
boşluğa itilmiş kimi kahvelerde zaman öldürüyor, kimi de hayatı rakı şişesinde
görüyor. Meyhanelerde varlığını kadeh, kadeh içip kendi hayatlarını
tüketiyorlar.

Öyle bir Türkiye özlüyorum ki, bu âlemde Analar “Koca-karı”,
Babalar “Moruk” çocuklar zamane çocukları olmasınlar. Nesiller birbirini
tanısın, birbirlerini sevsinler. Öyle bir Türkiye özlüyorum ki, orada
idarecilik, müdürecilik halinden çıksın! Memurlar amirlerine, ast üstüne bir
köle bir uşak gibi değil vazife aşkıyla gönülden bağlansınlar. Amirler, üstler
hükmetmesin sadece Allah’ın vicdanın, kanunun hükmünü uygulasınlar.

Zira gerçek hüküm Allah’ındır bütün insanlar kendilerini
aşan kendilerinden üstün her yerde her zaman hazır olan Allah’ın varlığını
kabul etsinler. Memurlar, amirler asliyetlerini maaşlarına göre ayarlamasınlar.
Hiç kimse aslını saklamasın, bir santim yükselmek için bir metre eğilmesinler.
Başlar baş olmaktan çıkıp baş yerini ayağa terk etmesin, söz ayağa düşmesin.

Dalkavukluğa, riaya insanları putlaştırmaya giden yollar
kapansın. Öyle bir Türkiye özlüyorum ki, orada siyasi partiler patırtı
yapmasınlar, birbirlerine çamur atmasınlar. Birbirlerine küfür etmesinler
seçimlerde millete yalan söyleyerek olmayacak şeyleri vadederek oy avcılığı
yapmasınlar, seçim hilelerine sapmasınlar.

Öyle bir Türkiye özlüyorum ki orada adalet, demokrasi
gerçekten uygulansın. Kanunlar az fakat öz olsun. Yabancı devletlerin kanunları
roman tercüme edilir gibi tercüme edilmesin! Türk milletinin örfüne
geleneklerine uygun kanunlar çıkartılsın. Halkın dininden halkın vicdanından ve
devlet nizamından devletin tarihi esas alınarak kanunlar çıkartılsın.

 Öyle bir Türkiye
özlüyorum ki, orada hiç kimse servetini şerre alet etmesin. Paraya ve paralıya
tapmasın. Paralıya tanınan sonsuz imtiyaz kaldırılsın. Herkes alnının terini,
elinin emeğini alnının teri kurumadan alsın. Sefahat ve sefalet yan yana
yürümesin kimse mala, mülke ebediymiş gibi sarılmasın ve Allah yolunda Türk
gençliği için harcasın.

Öyle bir Türkiye istiyorum ki, orada milli eğitim, okullar
terbiye ve telkin yerleri olsun. Türk milletine faydalı gençler yetiştirsinler,
diplomalı cahiller değil gerçek ilim insanları yetiştirsinler.

Öyle bir Türkiye özlüyorum ki, orada âlimler, zalimlerle
birleşmesin politikacıların para babalarının, istifçilerin kirli emellerine
hizmet etmesinler. Âlimler hakikate, sanatkârlar güzele, kanun koyucular hakka,
insan haklarına sahip çıksınlar.

Öyle bir Türkiye özlüyorum ki orada Gazeteler, Medya,
Kitaplar hakka hakikate uysunlar. Fertler değil, dertler konuşulsun. Korkak
politikacılar değil mertler konuşsun, ağızlar ceplere bağlı olmasın cepler
açılınca açılmasın, haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır! Hadisinin
altında kimse kalmasın.

Yazanlar, yayanlar şeytan değil insan olsunlar. Kâr hırsı,
şöhret hırsı politika hırsı ile hareket etmesinler. Hakka…

Neyi Okuması İstendi?

0

     Cenabı Hakkın,
elçisi Hz. Muhammed’e ilk emri:

     “Ikra’ bi’smi
rabbike’llezî halak.” (Alak:1) oldu.

     Yani “(İnsanlara
bildirmek için) yaratan Rabbinin adıyla oku.”

     Çünkü, O her şeyi
yoktan var edip yarattı. O’ndan; Rabbinin vahyettiği,

     Cebrail’in getirip
kendisine okuduğunu, aynı şekilde ezberleyerek,

     Rabbi adına
okuması, yani tekrarlaması istendi.

     Melek, Hz.
Muhammed’den okumasını isteyince,

     Hz. Muhammed
okuması olmadığını söyledi.

     Israrla, tekrar
tekrar okuması istendi.

     Her defasında Hz.
Muhammed “Okuma bilmem.” dedi.

     Çünkü Hz. Muhammed
ümmî idi. Yani okur yazar değildi.

     Sonradan da okuma
yazma öğrenmemiştir. Fakat hâşâ câhil değildi.

     O’nu Yüce Allah
insanlığın irşadı için, özel olarak bizzat kendisi mânen hazırlamıştır.

     Zahiren okur yazar
olmaması; tebliğ ettiklerinin önceki yazılanlardan

     Öğrendiği şeklinde
bir şüphenin doğmaması için olup,

     Hz. Muhammed’e has
bir özellikti.

     “Ikra” / “Oku”
kelimesinden, herkesçe bilinen mânâ ve anlamından daha başka

     Açıklamaların
olması lâzım geldiğini düşünmeliyiz.

     Ki, okur yazar
olmayan Hz. Muhammed’e ısrarla “Oku” emrinin verilmesindeki

     Batınî / iç sebebi
ve kastedilen hikmet ve gayeyi anlayabilelim.

     Çünkü okumak; sadece
yazılı bir parçayı okumaktan ibaret değildir.

     Aslında kâinattaki
her şey birer harf, birer kelime, birer cümle, birer sahife,

     Birer küçük büyük
kitap ve kitapçıklar hükmündedir.

     Kitap ve
kitapçıklar ise okunmak; yâni mânâsını, var oluş hikmet ve gayesini anlamak;

     Kısaca tefekkür
etmek ve düşünmek içindir.

     Hz. Muhammed’e
“Ikra’ “ / “Oku” derken, onun okur yazar olmadığını bilen Rabbi

     O’ndan bir büyük
kitap sayılan kâinat ve evren sahifesini okumasını, düşünmesini;

     Fiilden fâile,
nakıştan nakkaşa, yapılandan yapana geçmesini; zımnen / dolaylı olarak istemiş

     Ve her insanın da
aynı şekilde, bir de bu tarz bir okuma yapması gerektiğini hatırlatmıştır.

     Âyet zımnen demek
istemiştir ki, kâinat / evren de bir kitaptır.

     Yüce Allah, onu
kudret kalemiyle yazmıştır. Yine demek istemiştir ki:

     “Ya Muhammed!
Kâinat büyük bir kitapsa, Sen de küçük bir kitapsın.

     Maddeten küçüksen
bile, mânen kâinattan büyüksün.

     Nitekim kâinat
giderek küçülse senin hâlini, yâni insanın hâlini alır.

     Sen gittikçe
büyüsen; kâinat şeklini alırsın.”

     Hz. Ali, işte tam
da bu mânâyı kastetmiş olsa gerektir ki, şu veciz sözü söylemiştir:

   “Ey insan kendini
küçük görme. Sende âlemler tayyedilmiş (dürülmüş)tür..”

     İşte Hz. Muhammed’den ve O’nun şahsında
Cenabı Hak;

     Her kuldan; büyük
kâinat kitabı içinde, küçük kâinat kitabı olan insanın

     Asıl kendisini
okumasını, bilmesini, anlamasını ve Tanrıyı bulmasını istemiş ve istiyor.

     Hz. Muhammed’in
şahsında her insan “Ikra’ “ / “Oku” emrinin muhatabıdır.

     Evet insan kâinat
kitabını tefekkür / düşünme yoluyla okumalı, anlamalıdır.

     Kısaca insan
kendini okumalıdır. Çünkü “Ne ararsan, kendinde ara, kendinde bul.”

     Yani “Ey insan!
KENDİNİ TANI. Yoksa, insan şeklinde hayvan olmak ihtimali var!”

     Öyleyse insan, ilk
seyr-i sülûkunu / ilk seyahatini kendinden kendine doğru yapmalı.

     Üstelik bu sefer /
bu yolculuk; para pul da istemiyor. Ama karşılığında

     Kendisinden
hareketle Yaratanı tahkiken, hakikaten ve ilmen buldurmuş oluyor.

     Tabii insan olan
insana.

Akşener’in Dengeleri Değiştiren Açıklamaları

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in
Halk TV’de yaptığı açıklamalar gündemi belirledi. Akşener’in “Cumhurbaşkanı
adayı değilim, Başbakanlığa adayım”
sözü siyaset oyununun dengelerini
değiştirdi.

“Millet İttifakının (CHP+İYİ Parti+SP+DP) CB adayı kim olacak?”
sorusunu tartışanlar daha ziyade Cumhur İttifakı (AKP+MHP+BBP+VP) mensupları ve
yandaş medya idi. Bu tartışma üzerinden “Millet İttifakı içinde çatlak çıkacak”
beklentisi pompalanıyordu.

Akşener’in açıklaması iktidarın bu
beklentisini boşa çıkardı. Millet İttifakı içinde belli konularda çalışmaların
tamamlandığını ve ortak seçim stratejisinin belirlendiği kanaati uyandırdı.

Meral Akşener’in açıklaması ile kuvvetlenen
ihtimaller
şunlar:

·        
Millet İttifakı CB seçimlerine ortak
belirlenmiş bir çatı adayla girecek.

·        
Millet İttifakının Cumhurbaşkanı adayı
seçim kazandıracak yani kendisi CB seçilebilecek biri olmak zorunda. Bu aday
seçildiğinde kısa zamanda Parlamenter Sisteme geçişi taahhüt eden, partisiz ve
sembolik Cumhurbaşkanı olmayı kabul eden, saygın ve tecrübeli bir kişi olacak.

·        
Millet İttifakına DEVA ve Gelecek
Partilerinin
dahil olması ile ittifak 6 partili olacak. Muharrem İnce,
Mustafa Sarıgül ve Ümit Özdağ
’ın partileri Cumhur İttifakı içinde yer
almayacaklarına göre Millet İttifakına dahil olma veya dışarıdan destekleme
seçeneklerinden birini tercih edecekler.

·        
HDP’nin tavrı için bugün yapacakları açıklamadan sonra
yorum yapmak daha doğru olur. Ancak mevcut şartlarda HDP’nin tavrının son İstanbul
Belediye Seçimlerindeki gibi olacağını öngörebiliriz.

*********************************

Parlamenter Sisteme Geçiş Süreci

Millet İttifakı adayı Cumhurbaşkanı olursa belli bir süre (mesela 2 sene kadar) mevcut CB
yetkilerini belli alanlarda Millet İttifakının Genel Başkanlarıyla mutabık
kalarak kullanır.

Eğer çatı aday CHP Genel Başkanı Kemal
Kılıçdaroğlu
olur ve seçilirse, Meral Akşener Cumhurbaşkanı Yardımcısı sıfatıyla
fakat Parlamenter Sisteme geçilmiş gibi Başbakan yetkileriyle kabineye
başkanlık eder.

(Çatı adayı olarak, Kılıçdaroğlu yerine,
CHP’den bir adayın gösterilmesi daha büyük ihtimaldir. İlk akla gelen isimler Mansur
Yavaş, Ekrem İmamoğlu, İlhan Kesici.
Mansur Yavaş veya Ekrem İmamoğlu aday
olursa Ankara veya İstanbul Belediyelerinin AKP’ye ikram edilmesi gerekecek.)

Bu süre içinde seçilmiş Cumhurbaşkanı
ülkeyi Parlamenter Sisteme geçişe hazırlar. Cumhurbaşkanı yapılacak genel seçimden
sonra sembolik yetkili CB olarak göreve devam eder.
Seçimi sonunda kazanan ittifak
içinden
en çok oyu alan partinin lideri Başbakan olur. İttifak
partilerinden oluşan kabinesi ile ülkeyi yönetir.

İşte İYİ Parti lideri Meral Akşener
bu geçiş dönemi sonrasında partisini en güçlü merkez (sağ) parti yapmak istemekte
ve Başbakan olarak ülkeyi yönetmeye talip olmakta.

Akşener bu son derece önemli ve doğru
hamlesiyle aslında millete verdiği sözü tutacağını gösteriyor.

“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” denilen ucube sistem Türkiye’yi tek adam elinde “yönetilemeyen”
bir ülke haline getirdi. Her alanda bütün göstergeler kötüleşti. En kısa
zamanda bu sistemden çıkmak lazım.

Muhalefet partileri bu konuda bir yol
haritası belirlemişlerse, bu ümitlerimizi artıran bir gelişme olacaktır.

*********************************

Dindarların Gazabından Korkun

Benim eskiden beri savunduğum bir tezim
var: Türkiye’de en çok dünyevileşmiş kesim, kendisini “dindar” olarak
tanımlayan zümredir.

Dünyevileşmişten kastım klasik ve
neoklasik iktisatta kullanılan “Homo economicus” veya “ekonomik
insan”
terimine yakın bir anlamdadır.

Dindar kesimi, toplum menfaatini değil, öncelikle
kendi kişisel çıkarlarını en çok düşünen ve özel amaçlarını en iyi şekilde
takip eden zümre
olarak anlatabilirim.

Mesela bu “dindarlar” yönettikleri
belediyelerde, toplum menfaatine aykırı ama kendi bireysel çıkarlarını artıran,
imar düzenlemeleri ile zenginleşmeyi pek severler. “Kul hakkı”
diye uyaranları duymazlar.

****

AKP’nin kuruluşundaki üç ayaktan biri,
eski özgül ağırlığı kalmasa da önemli bir siyasi figür olan, Bülent Arınç benim
bu tezimi doğrulayan bir konuşma yaptı.

Arınç, her ne kadar içimin pek ısınmadığı
bir siyasetçi de olsa, engin siyasi tecrübesi ile şu tespitleri yaptı:

* Bakın siyasetten kalan bir tecrübemi
söyleyeyim. Bizim dindar insanlarımızın bile tamamen tersine döneceğini bir gün
göreceksiniz.

* Çünkü onlar dini böyle hamaset kokulu
konuşmaların yanında cebine giren ve cebinden çıkan paraya bakar.

* Eğer onda bir eksilme görüyorsa, din
iman vatan millet bunlar bir kenarda durur onlara saygısını eksik etmez ama
değer yargıları tamamen değişebilir.

* ‘Dindarların gazabından korkmak lazım’
işlerine gelmeyen bir şeyle karşılaştıkları zaman ne aslandı ne kaplandı hiç
birisini dinlemez bu insanlar.

Özetle devletin kötü yönetilmesi sebebiyle
ekonomik durumları kötüleşen dindar kesim kolayca taraf değiştirebilir.

****

Türkiye’de, 2013’te, 12.500 Dolar olan
Kişi Başına Düşen Milli Gelir 8.500 Dolara geriledi. Bundan elbette “dindar
kesim” de etkilendi.

“Biz gidersek muhafazakâr kesim
kazanımlarını kaybeder” söylemiyle bu insanları partinizde tutamazsınız.

Necmettin Erbakan gibi bir lideri terk edenler de “dindarlardı.”
Bu kesim “Mücahit Erbakan” dedikleri ve kendisini sadece siyasi değil aynı
zamanda bir dini lider gibi gördükleri “Millî Görüş” geleneğinin kurucusunu
bile terk etti. Başta B. Arınç ve R. Tayyip Erdoğan da bu “dindarlardan” olduğu
için iyi bilirler.

Necmettin Erbakan’ın oy oranını yüzde 1’e
düşüren “dindar kesimin gazabı” bakalım AKP’yi yüzde kaça düşürecek?

Kocaeli Trafiği Köprüden Önceki Son Çıkışta

0

Kocaeli trafiğinde
her yıl gözle görünür bir artış var. Şehrin İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan bir
köprü konumunda olması; nüfusuna paralel olarak araç sayısının da artıyor
olması; tüm bunlara karşın Kocaeli’nin dar bir coğrafi alanda yerleşik olması
trafik sorununun ilerleyen yıllarda bir kâbusa dönüşeceğini gösteriyor.
Şimdiden gerekli önlemler alınmazsa, hatta şehrin ihtiyacı olan bir takım
gerçekten çılgın projeler hayata geçirilmezse Kocaeli’nin İstanbul’dan bile
daha beter bir trafik problemi olacak. Trafiği nasıl aşacağını bilen kişiler
ara bağlantı yollarını alternatif güzergâh olarak kullanarak hem trafik
sorununu şimdilik kendilerince çözebiliyor hem de ana arterlerin rahatlamasını
sağlıyorlar ancak ilerleyen yıllarda bu da kurtuluş olamayacak.

 

Şehrin doğu batı
istikametindeki ana ulaşım hattı olan E-5 veya D-100’ün Kocaelililerin şehir
içi ulaşımını sağlayan bir yol olmanın ötesinde İstanbul’u Anadolu’ya bağlama
özelliği Kocaeli’nin artan trafiğine devasa bir yük daha bindiriyor. Ancak
sorun sadece E-5 (D-100) hattı üzerinde değil. E-5 etrafındaki yerleşim
noktalarının E-5’e bağlantı noktası vazifesini gören kavşaklarda ciddi
sıkışmalar söz konusu. Bu tür bağlantı sıkıntılarını aşmak için inşa edilen
Derince Tüneli, İzmit Tüneli, Kandıra sapağı üst geçidi, Köseköy Tüneli vb.
gibi projeler söz konusu bağlantı noktalarını ciddi şekilde rahatlattılar ama
bunlar yeterli değil. Hemen Derince Tüneli çıkışında Derince Limanı bağlantı
kavşağındaki trafik lambaları o bölgede trafiği tek başına kahredici noktalara
getiriyor mesela. Yine Çenesuyu’ndan E-5’e bağlanmqk veya E-5’den tekrar
Çenesuyu’nda eski stadın önündeki kavşağa girmek tam bir eziyet. Bu iki bölgeyi
örnek olarak saydık, benzeri çok bağlantı noktası var.

 

Çözüm Ne?

 

Kocaeli trafiğini
çözebilmek için öncelikle niyetin temiz/halis olması gerekir. Birilerine ihale
peşkeş çekme anlayışını rafa kaldırmayan, halis niyetle Kocaeli’nin sorununu
çözme Kocaeli’ye hizmet etme kafasında olmayan hiç kimse bu sorunu kalıcı
olarak çözemez. Çünkü bu sorunun çözülebilmesi için çok ciddi bir finansman
harcaması yapmak gerekiyor. Bu kadar büyük paraların döndüğü yerde şeytana
uyacak tıynette olan kişiler o parayı milletin hayrına kullanmazlar. O nedenle
Kocaeli’nin sorunlarını çözebilmek için öncelikle zihniyet düzgün yerel ve
ulusal yöneticilere ihtiyaç var.

 

Zihniyet meselesini
hallettikten sonra işin teknik kısmına gelebiliriz.

 

Kocaeli trafiğini
rahatlatabilecek en büyük proje E-5 güzergahında Tuzla-İzmit hattında kurulacak
ve İzmit’ten üçe ayrılarak bir ucu Yalova’ya, bir ucu Umuttepe’ye ve diğer ucu
Kartepe ve Eşme üzerinden Adapazarı’na kadar gidecek olan metro projesidir.
Projenin Çayırova, Şekerpınar Darıca, Gebze ve Dilovası ayaklarında yan
hatlarla metro ağının daha geniş bir alana yayılması sağlanmalıdır. Ancak metro
projesiyle alakalı şöyle bir handikap var; İzmit’te E-5 ile deniz arasındaki
bölge büyük oranda doldurma olduğu için bu hatta zemin yer altından gidecek bir
metro hattına müsait olmayabilir. Bu koşulda da metro projesinin yerine iki
farklı alternatif konulabilir; İlki havaray hattı kurularak metronun E-5
güzergahında yer üstünden hatta havadan gitmesi sağlanabilir. İkincisi ise E-5
güzergahı biraz daha genişletilerek metro hattı yerine E-5 üzerinde metrobüs
güzergahı oluşturulup bu hatta yoğun olarak metrobüs seferlerine başlanabilir.
Metrobüsün E-5 hattında şerit sayısını azaltacağı bir gerçek ancak 7/24 yoğun
bir şekilde metrobüs seferinin yapıldığı ve insanların metro veya metrobüse
binerek gidecekleri yere şahsi araçlarından bile daha hızlı ulaşma imkanına
kavuştukları bir şehirde toplu taşıma daha cazip hale gelecektir. Burada
kendince hali hazırda devam eden tramvay hattını öne sürenler olabilir. Tramvay
(Akçaray) projesi devam etmelidir ancak Akçaray projesi Kocaeli’nin kursağını
bile doldurmaz.

 

İkinci proje ise
denizi yani Körfez’i daha aktif kullanma projesidir. Kocaeli bir deniz şehri
olmasına rağmen denizden faydalanma düzeyi minimum seviyededir. Hatta
diyebiliriz ki Kocaeli’de denizden Tüpraş, Hayat Kimya, Ford ve büyük
limanlardan başka faydalanan kimse bulunmamaktadır. Halbuki Gölcük-İzmit ve
Karamürsel-İzmit hatlarında yoğun bir şekilde vapur seferlerinin başlaması
Gölcük ve Karamürsel bölgesinde trafiği ciddi bir şekilde rahatlatacaktır. Hatta
İzmit ve denize kıyısı olan diğer ilçelerden İstanbul, Yalova ve Bursa’ya deniz
otobüsü seferlerinin konulması hem Kocaelilinin ulaşım imkanlarını rahatlatacak
hem de Kocaeli’nde trafik sorununun çözümüne ciddi bir katkı sunacaktır.
Elbette bu tür projelerin yapılması Kocaeli’ndeki bazı şahısların ve firmaların
hoşuna gitmeyecektir. Ancak artık üç-beş kişinin menfaatini korumak ile tüm
Kocaeli’nin menfaatlerini korumak arasında bir seçim yapmak zorundayız.

 

Üçüncü proje ise
alternatif ana güzergâhlar inşa ederek E-5’in trafik yükünü buralara dağıtmaktır.
An itibariyle Kocaeli’nin acil olarak iki tane yeni alternatif ana güzergâha ihtiyacı
bulunmaktadır. Bu güzergâhlardan biri doğal dokusunu bozmadan sahil hattında
yapılmalıdır. Çünkü Kocaeli’nin coğrafi konumu bunu gerektirmektedir. İkinci
alternatif güzergâh ise Körfez-Umuttepe, Derince-Umuttepe, İzmit-Umuttepe
olarak aslında birbirine paralel hatlar şeklinde gerçekleştirilmelidir.

 

Dördüncü proje,
Çenesuyu, Derince Limanı, Kandıra Yolu üzerinde Yeşilova kavşağı vb. gibi
bağlantı noktalarına köprülü kavşaklar inşa ederek Kocaeli trafiğinin
rahatlatılması gerekmektedir.

 

Elbette Kocaeli’nin
trafik sorununu çözebilmek için şehir planlamacıları tarafından çok daha güzel,
çok daha faydalı projeler üretilebilir. Zaten böyle projeler işin uzmanları
tarafından dile getirilmeli ve uygulanmalıdırlar. Benim yukarıda aktardığım
projeler, yaşadığı şehir için bir şeyler yapmak isteyen bir avukatın amatörce
tekliflerinden başka bir şey değildir.

 

Kocaeli güzel bir
şehir ancak bu şehir yanlış yönetimlerin elinde gitgide çirkinleşiyor.
Kocaeli’nin hala yaşanabilir bir şehir olmaya devam edebilmesi için bu şehre
ciddi müdahalelerin yapılması lazım. Bu müdahaleler yapılırken de şehrin
estetik dokusunun zarar görmemesi bilakis bu projelerle şehre bir ruh, bir
kimlik kazandırılması gerekli. Ancak daha da önemlisi bu müdahalelerin Kocaeli
ikinci bir İstanbul haline gelmeden yani iş işten geçmeden yapılması gerekli.

 

Kocaeli yaşanamaz
bir şehir haline geldiği zaman burayı terk edip başka şehirde de yaşayabiliriz
elbette. Ancak şunu unutmamak lazım; “Yaşadığın yeri cennete çeviremiyorsan
gittiğin her yer cehennemdir”. Kocaeli hala güzel bir şehir, gelin bu şehre
daha fazla yazık etmeyelim. Gelin, Kocaeli’yi daha yaşanılır bir şehir haline
getirelim. Gelin el birliğiyle Kocaeli’mizi cennete çevirelim.

Yurt Sorununda Cumhuriyetçilerin Sorumluluğu

0

                Devlet,  Anayasa’daki “Eğitim ve öğrenim hakkı ve
ödevi” kapsamında,  maddi imkanlardan
yoksun her öğrencinin, burs ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak
zorundadır.  Öğrenciler bugüne kadar
barınma ihtiyaçlarını devletin ve özel sektörün yurtlarından ve ev kiralayarak
karşılıyorlardı. Pandemiden sonra özel yurt fiyatları ve ev kiraları uçtu.  Gençlik Spor Bakanlığı’na bağlı Kredi ve
Yurtlar Genel Müdürlüğü’ne (KYK) bağlı yurtlarda yer bulamayan öğrenciler,
sadece okumak için yurt istiyorlar. Barınma haklarını isteyen öğrenciler birçok
ilimizde parklarda ve sokaklarda geceliyorlar. Seslerine kulak verilip
sorunlarına çözüm üretilmesi yerine itilip kakılıp gözaltına alınıyorlar.

 

                Sayın Cumhurbaşkanımız
öğrencilerin burs ve yurt sorunu hakkında şunları söylüyor: “Biz göreve
geldiğimizde üniversite öğrencilerinin aldığı burs 45 liracıktı. Ya elinize
dilinize dursun ya. Şu anda 650 liraya çıktık. Nereden nereye geldik. Özellikle
yurt konusunda bugüne kadar hiçbir iktidarın yapmadığı yatırımları yaptık.
Bizden önceki dönemlerde böyle yurtlar söz konusu değildi. Biz göreve
geldiğimizde 190 olan yurt sayısını 700’e çıkardık. Bugün yurtların 700 bin
kapasitesi var.”

 

                Sayın Cumhurbaşkanımız doğru
söylüyor. 2003 yılında üniversite öğrencilerinin bursu 45 liraydı. Aynı tarihte
bir çeyrek altın 22 liraydı. Demek ki, bir öğrenci bursu ile iki adet çeyrek
altın alınabiliyordu. 2021 yılında üniversite öğrencilerinin bursu 650 lira
oldu. Ama bir çeyrek altın bugün 850 lira. Bu durumda bir öğrenci bursu ile bir
çeyrek altın alabilmek için üstüne 200 lira daha eklemek gerekiyor. Bu hesaba
göre öğrencinin iki çeyrek altın alabilmesi için 1700 lira burs alması
gerekiyor.

 

                Gelelim yurt konusuna.
Gerçekten KYK’nın 2003 yılında 190 öğrenci yurdu varken, 2021 yılında ülke
geneli ve Kıbrıs’ta toplamda 755 yurdu var. Ama unutmayalım  Türkiye’de 2003 yılında 72 devlet ve vakıf
üniversitesi vardı.   2021 yılında ise
131 devlet üniversitesi (11 teknik üniversite, 2 güzel sanatlar üniversitesi ve
1 yüksek teknoloji enstitüsünün yanı sıra Polis Akademisi ve Milli Savunma
Üniversitesi) ve 78 vakıf üniversitesi bulunmaktadır. Üniversitelerin haricinde
5 de meslek yüksekokulu mevcuttur. Buna göre 2021 yılında 209’u devlet ve vakıf
üniversitesi, 5’i de bağımsız meslek yüksekokulu olmak üzere toplamda 214
yükseköğrenim kurumu bulunmaktadır. 2003 yılında örgün eğitimde okuyan 1 milyon
800 bin öğrenci varken, 2023 yılında 
ülkemizde üniversitede örgün ve yaygın eğitimde okuyan 8 milyon 250 bin
öğrenci var. Sadece lisans ve ön lisans düzeyinde örgün eğitimde okuyan toplam
3 milyon 800 bin öğrenci var. Bu durumda 2021 yılında yüksek öğretime devam
eden öğrenci sayısı 2003 yılına göre yüzde yüzden fazla arttı. Ama yurtlardaki
yatak kapasitesi, bu artan öğrenci 
kapasitesini karşılamaktan çok uzak kaldı.

 

                Yurt konusunu biraz araştırınca
ilginç bilgilere ulaştım. KYK’nın yurtlarının bir kısmı kendi malı, bir kısmı
ise özel sektörden kiralanmış. Sadece 2015-2016 yılları arasında kiralama
yoluyla teslim alınan bina sayısı 96. Bu binaların yatak kapasitesi ise 90.241.
Bildiğim kadarıyla TOKİ, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Kredi ve Yurtlar
Kurumu Genel Müdürlüğü yurt binası yapıyor, yine de özel sektörden yüksek
fiyatlarla yurt kiralanıyor.  Sizin
anlayacağınız özel sektör, devlet arazisinde işletme garantili yurt yapıyor.
Yurt için devlet 15 ile 35 yıl öğrenci olmasa da ödeme garantisi veriyor. Özel
sektör yurdu teslim ettiği andan itibaren yatak başı ödeme yapılıyor.

 

                Değerli araştırmacı gazeteci ve
Sarmal kitabının yazarı Murat Ağırel’in 25 Eylül 2021 tarihli Yeniçağ
gazetesinde yayımlanan “Devletten beslenen dinci vakıf yurtları
kamulaştırılsın!” başlıklı yazısını ve Sözcü gazetesi eğitim editörü Sultan
Uçar’ın 24 Eylül 2021 tarihli “Atatürk suçluymuş (!)” başlıklı yazısını ve aynı
gazetede yayımlanan TÜYİS Başkanı Umut Gezici ile yaptığı “Tarikat ve cemaatler
yurtların 50 bin yatak kapasitesini ele geçirdi” başlıklı röportajını mutlaka
okumalısınız.

 

                Uçar’ın röportaj yaptığı Tüm
Yurt ve Barınma Hizmetleri İşverenleri Sendikası (TÜYİS) Başkanı Umut Gezici,
yurt sorununu şöyle özetliyor:  “Suriye,
Afganistan gibi ülkelerden yoğun mülteci göçü, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki
Alanların Dönüştürülmesi Kanunu’yla yenilenen binalarda kira rayiç bedellerinin
2-3 kat artması, üniversite sayısındaki artışa rağmen yurt sayısının artmaması,
tarikat-cemaat ve bazı vakıfların çoğu ruhsatsız yurtlarının görmezden
gelinmesi. Yap-işlet-devret sistemiyle otoyollar, hastaneler gibi ödeme
garantili ve şehir merkezine çok uzak yurtlar yapılıyor. Yatakları boş kalsa
da, yatak parası yaz kış kesintisiz ödeniyor. Fatih’te 12 üniversite var ama
KYK’nın yurdu çok az, yetersiz. Geçen yıl en düşük bin 500 lira olan kiralar,
bu yıl 2 bin 400 liraya çıktı. Yurtlarda, 3 kişilik odanın yıllık 15 bin lira
olan ücreti de en az 23 bin lira oldu.”

 

                Gezici şöyle devam ediyor:
“Üniversite sınavını kazananların yüzde 10’u yani 100 binlerce genç
parasızlıktan yurtsuz kaldığı için kayıt yaptırıp, okuyamayacak. Çaresiz yoksul
gençler, hiç istemeseler de tarikatlara itiliyor. 50 bin yatak tarikatların
elinde, İstanbul’da FETÖ operasyonu sonrası el konulan binaya, ‘Bu bina OHAL
kapsamında devlet malı olmuştur’ afişi asıldı. Ama bina KYK yerine AKP’li eski
Sarıyer Belediye Başkanı Yusuf Tülün’ün başkanı olduğu İlim Yayma Cemiyeti’ne
tahsis edildi. Cemiyet, ‘Birincisini anlamlı kılan ikinci üniversite’
sloganıyla, Türkiye’de 188 öğrenci yurdu işletiyor.”

 

                Gezici bu yurtlara ek olarak başka
isimlerce açılan kaçak yurtlar üzerinde de duruyor ve şöyle diyor: “Cemaat ve
vakıf yurtları kadar tehlikeli olan bir de kaçak ve ruhsatsız yerler var. Hiç
bir kontrol yok. ‘Kız oteli’, ‘erkek öğrenci evi’ diye kendilerini
tanıtıyorlar. Denetim olmayan bu yerlerde, gençleri uyuşturucu gibi bir çok
ciddi tehlikeler bekliyor. Kaçak bu yerlerin yatak kapasitesi 150 bini aştı.
Aileleri bu tehlikeleri hiç bilmeden ‘aylık 100 lira ucuz’ diye, çocuklarını bu
denetimsiz yerlere bırakıp, memleketine dönüyor.”

 

                Ayrıca yurt konusunda önemli
bir hususun da üzerinde durmak istiyorum. İktidar partili belediyeler, belediye
bütçesinden yaptırdıkları veya restore ettirdikleri binaları bitirdikten sonra
cemaat ve tarikatların kurdukları vakıflara veye derneklere devrediyor. Onlar
da hem bu yurtlara aldıkları öğrencilerden belli bir ücret alıyorlar, hem de
devlet bütçesinden çok ciddi destekler alıyorlar.

 

                Aslolan yurt sorununu devletin
çözmesidir. Burada akla şu soru geliyor. Cemaatler, tarikatlar ve siyasal
İslamcı örgütler, elli altmış yıldır kendi zihniyetlerinde öğrenci yetiştirmek
için yurtlar ve okullar kurarken; Cumhuriyetçi, Atatürkçü, milliyetçi, liberal
ve seküler olduğunu iddia eden iş insanları, sanayi kuruluşları, meslek
odaları, sendikalar, vakıflar ve dernekler kaç tane öğrenci yurdu ve okul
yapmış? Maalesef bu sorunun cevabı olumsuzdur, pek bir şey yapmamışlardır. Hiç
olmazsa bu iddia sahipleri, gençlerimizin vatanını ve milletini seven çağdaş
düşünceli insanlar olarak yetişmesini istiyorlarsa, şu andan itibaren ellerini
taşın altına koyup hızla bu ihtiyacın karşılanmasına katkıda
bulunmalıdırlar. 

 

                Ayrıca bu konuda şu anda
uygulanabilecek pratik bir çözüm önerim var. TOKİ’nin elinde büyük bir yapı
stoku var. Devlet bu binaları yurt ücretini geçmeyecek ücretlerle yurtlara
yerleşemeyip açıkta kalan öğrencilere kiraya verilmesini sağlamalıdır. Kredi ve
Yurtlar Genel Müdürlüğü (KYK) de hemen yeni yurt yaptırmak üzere harekete geçmelidir.
Kredi ve Yurtlar Kurumu, görevi olan öğrencilerin barınma ihtiyacını
karşılamayıp, onları siyasal İslamcı vakıflara ve derneklerin yönettiği
yurtlara peşkeş çekmemelidir. Bu yurtlara dokuz ay için devlet bütçesinden 174
milyon lira aktarılmasına izin verilmemelidir. Gençlerimizi ne tarikat ve
cemaatların ellerine teslim edelim ne de eğitim hayatlarını sonlandırmalarına
izin vermeyelim. 1970’li yıllardan beri her dönemde birer nesli feda etmeye
artık son verelim. Çünkü gençlik geleceğimizdir.

 

Türk Gençliğine çağrımdır. (5)

Ufuklarında güneşin
batmadığı büyük imparatorlukların mirasçısı aziz milletim. Tarihi şanla,
şerefle dolu, çağ kapayıp yeniçağ açan büyük milletim. Seni Anadolu’dan çıkarma
hareketini başlatmışlardır. Bütün şer güçler birleşmiş bir takım oyunlarla
birliğini, dirliğini bozmaya çalışmaktadırlar.

Sevgili gençler size
düşen görev uyanık olmak ve milli bütünlük için devletin bölünmez bütünlüğü
için çalışmaktır. Türkiye cumhuriyeti devletinin ve büyük Türk milletinin
bağımsızlık mücadelesi ve istiklal savaşı ile kazanılmış hak ve hukukuna,
varlığına, hürriyetine, egemenliğine, milli değerlerine, güvenliğine ve savunma
gücüne hizmet için vatandaşlarımızı aydınlatmak, bilgilendirmek Türkiye
Cumhuriyetini sonsuza kadar yaşatmak ve yüceltmek milli görevlerinizden
olmalıdır.

Milletimizde oluşan
sosyal doku bozuklukları, güven duygusunun yitirilmesine, milli değerlerin
anlam kaybına ve kavram kargaşasına sebep olmaktadır. Bunların engellenmesi
için her türlü önlemlerin alınmasını sağlamak milletimizi uyarmak moral
değerlerini yüceltmek zorundasınız.

Milli kültürümüzün
gelişmesini, zenginleştirilmesini ve güçlendirilmesini sağlamak, oluşan yüksek
medeniyetimizin gelişmesini Türk medeniyetinin temeli saymalısınız. Milli güç
unsurlarımızı topluca, dengeli ve adil bir şekilde kuvvetlendirecek her türlü
mücadelede etkinlik sağlayacak çaba ve faaliyetleri desteklemelisiniz.

Milletlerarası
ilişkilerde eşitlik ilkesine temel olarak devletimizin diğer devletlerle
yapacağı anlaşma ve çalışmalarda buna göre hareket etmesini sağlamalısınız. Daha
önce hangi düşünceyi benimsemiş ve hangi oluşum içerisinde yer almış olursa
olsun fikirlerinizin doğruluğuna inanan herkesin vatan dediğimiz bu topraklarda
bir araya gelmesini sağlamak ve milli güç birliği oluşturmalısınız.

Kurtuluş savaşımızın
ve milli mücadelemizin mazlum milletlere örnek olduğunu asla unutmamalısınız.
Milletimizin milli duygularını, hassasiyetlerimizi gevşetmek, güvensizlik
ortamı oluşturmak, milli değerleri anlamsızlaştırmak için milletimizin
düşmanları her türlü bilişim ve iletişim araçlarını, bilim, sanat, özgürlük,
insan hakları ve demokrasi adına kullanmaktadırlar.

Milletimizin bu
psikolojik savaşa karşı uyanık olması ve bu tip çalışmaları boşa çıkarmak ve
maskelerini indirmek öncelikli hedefiniz olmalıdır. Çünkü savaşlar beyinlerde
ve gönüllerde kazanılır.

Türk
cumhuriyetleriyle yaşanan tecrübe yeterli olmalıdır. Türk cumhuriyetleriyle
dilde, fikirde, işte birlik mutlaka sağlanmalıdır. Avrupa birliği yerine
korkmadan Türk birliği diyebilmeliyiz. İnsanlarımız gelecek ile ilgili düşünmeye
teşvik edilmelidir. Mesela 10, 20,50 yıl sonra bölge ve Türkiye ne olacak
konulu yarışmalar düzenlemelisiniz.

Haritaya bakmayı,
coğrafi, kültürel ve siyasi etnik haritaları okumayı öğrenmelisiniz. Türkiye
daha önce gözlemci olarak bile katılmadığı Ortadoğu barış sürecine aktif bir
taraf olarak katılmalıdır. Çünkü bu süreç sadece bir Arap-İsrail anlaşmazlığı
değildir. Sonuçları sadece bölgesel etkinlik açısından değil, güvenlik
parametreleri açısından da önemlidir.

Çünkü bu süreç
içinde Kıbrıs, Filistin ve PKK meseleleri birbirlerini etkilemektedir. Türkiye
Avrasya, Avrupa ve Ortadoğu bölgelerine belli koridorlar açacak şekilde
davranmalıdır.

Gençler iyi okuyun,
iyi düşünün ve kendiniz olun! Üç şey birlikte sizi doğru yola yöneltir. Akıl,
bilim ve Kur-an… Akılla düşünürsünüz, bilimle keşfedersiniz, Kur-an ile kontrol
edersiniz.

Son olarak
Atatürk’ün gençliğe hitabesini çok iyi okumalısınız. Çünkü hitabe sizi
düşünmeye sevk eder. Sevgili Türk gençleri muhtaç olduğunuz kudret
damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur. Tanrı Türkü korusun ve yüceltsin. Ne
mutlu Türküm diyene…