26.6 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 389

Ne Taraftan Bakarsan Bak Acı

Ağır Ceza
Mahkemesi’nde duruşma sıramı bekliyordum. Duruşmalarını izlediğim iki davada,
iki zıt tarafta da aynı acıyı gördüm.

Birinci davada ölümle sonuçlanan
bir olay söz konusuydu ve iki sanığa 17’şer yıl hapis cezası kararı verildi. Mahkûm
olanların yakını iki kadının, kararı öğrendikten sonra attıkları çığlıkları,
hakimlere karşı acılarını, yalın gerçeğe karşı öfkelerini haykıran feryatları,
çaresizliğin dışa vurumu olan yere yığılmış bedenleri içimi acıttı.

Dava dosyasının
içeriğini bilmiyorum ama belli ki bir cinayet işlenmiş. Failler uzun süreli
mahkûmiyet ile cezalandırılmıştı. Yakınları, mahkûm olan eş veya kardeşlerinin
bunca seneyi kendilerinden ayrı dört duvar arasında geçireceği gerçeği ile
sarsılmışlardı.

Buna karşılık maktulün
yakınları muhtemelen verilen cezaları az bulacaklardı.

İkinci davada ise maktulün
kızkardeşi ve babası da duruşmaya katılmıştı. Cinayet sanığı tutuklu
yargılanıyordu. Maktulün babası yargılamanın tutuklu devam etmesini istedi.

Kızkardeşi ise
duruşmanın bitmesine kadar kendisini zor zapt etmiş olmalı ki, sanık jandarma
eşliğinde salondan çıkarılırken haykırmaya başladı. “Abime nasıl kıydın, Allah
belanı versin” diye feryatları ve lanetler okuduğu çığlıkları binada
yankılandı. Bir ömür boyu çok sevdiği abisinin acısı ile yaşamasına sebep olan
katile olan nefreti belli oluyordu. Fakat ben O’nun halinden, nefretten daha çok,
abisiz geçecek bir hayatı düşünmenin acısını hissettim. Kadının o hali içimi
yaktı, gözlerim doldu.

Dava sonuçlanıp
katile verilen ceza açıklandığında, O’nun yakınlarının da acı ile feryat
edeceğinden eminim.

Her iki olaydan
sonra düşündüm ki; cinayet işleyenlerin günahı aslında sadece bir insanı
öldürmekten ibaret değil. Öldürdüğü insanın yakınlarını ve kendi yakınlarını da
acı içinde bırakıyorlar.
Hele hele ölenin ve öldürenin çocukları varsa acı
katmerleniyor.

******************************

Sedat Peker’in
Deşifre Ettiği Suçlar

Sedat Peker
videolarıyla ve tweetleriyle öylesine büyük suçları ve suçluları deşifre ediyor
ki… Uyuşturucu, kaçakçılık, ihaleye fesat, cinayet, gasp, milyonluk mallara
çökme
dahil neredeyse Türk Ceza Kanununda ne kadar suç varsa hepsini
işleyen devasa bir suç örgütü mensuplarını açıklıyor. Mensupları diyorum henüz
Peker bu örgütün başı kim açıklamadı.

Bu suçları
işleyenler anlık bir öfke ile cinayet işliyor değiller. Cinayetleri de diğer
suçları da kontrol edilemeyen ani bir tepki, çaresizlik eseri değil belli
sonuçlara ulaşmak için tasarlanmış, uygulanmış
fiiller. Tamamen hırs,
tamah, açgözlülük, güçperestlikten kaynaklanmakta.

Failleri ve
azmettirenleri para, makam, mevki ve güç kullanmanın bütün insani değerleri yok
ettiği yaratıklar.

Bu mahluklar mallarına
çöktükleri insanları öldüren, hapse attıran; gencecik milyonlarca insanı
uyuşturucu tuzağına düşürerek servetlerine servet katan acımasız insansılar.

Siyasetçi,
bürokrat, medya, yargı, mafya ilişkileri ile milyonlarca insanın kul hakkını
yiyen kötülük kralları bunlar.

Bu örgütün
yöneticilerin canlarını yaktıkları kişiler sadece malına çöktükleri otel,
medya, şirketlerin patronları değil. Milyonların hayatını karartmaktalar.

Kendi evlatlarını
bile pis işlerine alet eden kirli vicdanlar bunlar. Türkiye’yi en çok
uyuşturucu kullanan ülkelerden bir haline getiren kara vicdanlar.

Devlet içindeki
uzantılarıyla milletin varlıklarına sülük gibi yapışıp kanını emen bu
yaratıkların zararı sadece maddi değil. Manevi değerlerimizi de aşındırıyorlar.
İnsanlarımızın doğruluk, dürüstlük, alnının teriyle helal lokma kazanmanın
fazileti, kul hakkı gibi inançlarını da yok ediyorlar.

Ben Ağır Ceza
Mahkemelerinde müebbet ceza almış sanıkların mahkeme kararı yüzüne okunurken
yüzlerindeki pişmanlıkları, acıları gördüm.

Ama bunlar hiç
ceza almayacaklarına o kadar inanmışlar, kendilerini o kadar güvende
hissediyorlar ki utanma, ar, haya gibi insanlık alametlerinden çok uzaklar.

Halkımız medyaya
yansıyan bir genç kızın öldürülmesi, çocuklara taciz gibi vakaların faillerine
haklı olarak öfke duygularını açığa vurmaktan çekinmiyor.

Fakat Sedat
Peker’in deşifre ettiği suçlar ve suçluların yarattığı acılar milyonlara
sirayet eden etkileri ile dehşet vericidir. Adi suçluların yarattıkları acılar bunların
yanında çok küçük kalır.

Demokratik bir
ülkede bu olayların yüzde biri olsa toplum ayağa kalkar.

“Bu mübarek
milletin” değerleri o kadar aşınmış ki hala görünür bir tepki yok.

Aşkeder

Adını
aşk koydular içimdeki kederin

Derin
üşümüşsün kurt yalnızlıkları

Bağırsam
– çağırsam İsra seksendört

Bir
dağ kasabası poyraz azığı

Allah’a
bir arzuhâl

Farz-ı
muhal

 

 

 

Bir
çığlık dediler yaşamak bildim

Bir
giz gördüm izlerinde ulaklar

Kulaklarımda
insanlığın ritmi

Timsahın
avını ısırdığı gibi döndüre döndüre dişlemişlerdi dünyayı

Cemaat
sevabı buymuş

Birinden
duymuş

 

 

 

Bildiridir
imanın eylem boyutu

Sular
gibi arık olasın ey toprak

Şimdi
mevsim candan özge

Keşke
bir nefes öleydin

Göz
koyup dirilişe

Sıfır
endişe

Töre Türk’ün

Türk’e nefes biziz
damla

Anılmasın mazi gamla

Bakılmasın gönle
camla

Börk Başlara Töre
Türk’ün

 

Zulüm çarkı kırılacak

Gök gül[1] gibi
yarılacak

Yol sonuna varılacak

Bark Mazluma Töre
Türk’ün

 

Hukuk ahlâk hak
gelecek

Adalete bak gelecek

İlim irfan pak
gelecek

Erk Devlete Töre
Türk’ün

 

Kurultaylar kurulacak

Akıl yürek karılacak

Kuzu kurda sarılacak

Berk Vatana Töre
Türk’ün

 

Rüzgârlarda tayfun
olduk

Damla damla nehre
dolduk

Yedi iklim yedi
kolduk

Ark Toprağa Töre
Türk’ün

 

Özden Türk’e gurban
gayrı

İki cihan değil ayrı

Hemi sağ[2]ı hemi
sayrı[3]

Kürk Bozkurt’a Töre Türk’ün

 

 [1] Gök yarılıp da,
erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül olduğu zaman(Rahman Suresi/37.Ayet)

2 Sağlıklı

3 Hasta

[1] Gök yarılıp da, erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül olduğu zaman(Rahman
Suresi/37.Ayet)

[2] Sağlıklı

[3] Hasta

Kuyruğu (Biraz) Titretmemenin Anotomisi!

5-9 Temmuz 2009

5 Temmuz 2009’da Urumçi’de Doğu
Türkistan Türk halkına Çin tarafından büyük bir zulüm ve vahşet
yaşatılmıştı. 9 Temmuz  2009 kadar devam eden olaylarda 3000
civarında Doğu Türkistan Türkü katledildi. 

Şahsım (hilmi özden) o yıl Güney Afrika
Anatomi Kongresinden önce 9 Ağustos 2009 günü Kök Hücre kongresine (Therapeutic
Use of Identical Embryonic Stem Cells in Diabetic,
Department of Anatomy,
Eskisehir Osmangazi University, Turkey ) Çin’in Dalyan kentinde Türkiye’den tek
konuşmacı olarak katılmıştım.

Sadece gümrükte ve bankalarda çıkartılan
zorluklar bile o ülkeyi tanımaya yeterliydi.

22 Haziran 2015 de 18 Türk daha katledildi.

Vefatlarının yıldönümünde rahmetle ve minnetle
anıyoruz. 

Ruhları şad, mekânları cennet olsun.

Ruhlarına Fatiha

 

Temmuz sıcakları bizi kavurdu

Türkistan’ın kumlarına savurdu

Sarı kurşun al yüreğim vururdu

Urimçi’den çığlıklarım duyulsun

 

İşit bizi işit Türk’ün sesini

Kızıl çinli her yıl boğar üç bini

Bitmez imiş asırlardır şu kini

Urimçi’den çığlıklarım duyulsun

 

Türkiye’miz Albayrağım bir ses ver

Gökbayrağım acılarım duyur der

Gökyüzüne bedenimi yıldız ser

Urimçi’den çığlıklarım duyulsun

 

özden söyle Türkistan’ım canlanır

Şehit erler “Hay” deyince kanlanır

Gün gelince Türk yeniden Şanlanır

Urimçi’den tuğluklarım duyulsun

 

 

Unutmadık Unutmayacağız

Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz Propagandası

0

Birinci Dünya Savaşı 28 Temmuz
1914 târihinde başladı, 12 Kasım 1918’de bitti. Savaşın tarafları, Osmanlı’nın
isimlendirmesine göre; İttifak Devletleri: Osmanlı Devleti, Almanya,
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bulgaristan ve İtalya. İtilâf devletleri:
İngiltere, Rusya, Fransa, Belçika, Sırbistan, Romanya, Portekiz, Japonya,
Brezilya, Yunanistan ve ABD idi. İtalya başlangıçta İttifak Devletleri safında
iken bir müddet sonra tarafsız kalacağını ilân etti ise de bilâhare İtilâf
Devletleri safında harbe girdi.

***

Psikolojik Savaş’ olarak da anılan propaganda;  çok sayıda insanın düşünce ve davranışlarını
etkilemek maksadına hizmet eden, önceden planlanmış bir mesajlar bütünüdür.
Propaganda tarafsız bilgi sağlama yerine, en temelde kendi kitlesini
etkileyecek bilgiyi sunar. Mesaj doğru olsa da çoğu zaman belli bir tarafa
yönelik olabilir ve hâdisenin / hâdiselerin tamamını dengeli bir şekilde
sunmayabilir. Genellikle politikada; eski ifadeyle ‘seçim propagandası’ veya günümüzdeki ifâdesi ile ‘seçim kampanyası’ için kullanılır.
Hükümetler ve siyâsî partiler tarafından da desteklenir.

Öğretmen Emekli Albay Dr. Servet Avşar, eserinde, Birinci Dünya
Savaşı boyunca İngiltere’nin ve müttefiklerinin, Almanya ve müttefikleri ve bu
arada hâliyle de Türkiye’ye karşı savaşa girmesinde haklı olduğunu kabul
ettirmek maksadıyla gerçekleştirdiği faaliyetleri mercek altına alıyor.  Genişletilmiş ikinci baskısı Eylül 2020’de
yayınlanan 13,5 X 21 santim ölçülerindeki eser 671 sayfadır.

Dr. Avşar eserinde, Birinci Dünya
Savaşı’na yön veren İngiliz propaganda faaliyetlerinin savaş öncesi ve savaş
zamanındaki tesirlerini göstermek, propaganda faaliyetlerinin yöntem ve
sınırlarını veriyor.  Ayrıca savaş
sonrası için oluşturulmak istenen kamuoyunun özelliklerini ortaya koyuyor. İngiliz
propagandasının bilinmeyenleri çok fazladır. Yazar, İngiliz Propagandası’nın bilinmeyen yönlerinden hareketle savaş
propagandasının şekillenme ve yapılanması ile karşılaşılan temel meseleleri
teferruatlı bir şekilde derlendirerek şu sorular cevaplandırıyor: 1-Klasik
olarak, özel yürütülen devletlerarası ilişkilerin işleyişi ile halkın bilgilendirilmesini
birleştirmek mümkün müydü? 2-Eğer mümkünse, İngiliz propagandası nasıl
şekillenmeliydi? 3-Temel prensipleri ve özellikleri neler olacaktı? 4-Politikayla
ilgisi ne olmalıydı? 5- Esas hedef kitle kimler olmalıydı?

Eserin birinci bölümünde İngiliz
propaganda organizasyonu hakkında bilgi veriliyor. (s: 31-56)

59-368. sayfalar
arasında yer alan ikinci bölümün konusu; Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz
propaganda faaliyetleri ve İttifak Devletleri’nin ve insanlarının moralini
bozmak ve kendi devletleri aleyhindeki düşüncelerin doğup gelişmesini
sağlayacak çalışmalardır. Bu çalışmaların ürünü olan bildirilerden birinde;
Almanya’nın Osmanlı Devletine 250.000 altın lirası verdiğini, savaşın devam
ettiği sürece de her ay ayrıca 400.000 altın lira vermeyi taahhüt ettiğini
belirtiyordu. Ancak bu anlaşmadan Başbakan Sait Halim Paşa, Harbiye Nâzırı
Enver Paşa ve Dâhiliye Nâzırı Talat Paşa dışında hiç kimsenin haberi olmadığını
iddia ediyor böylece devlet içinde nifak ve ayrılık bombaları yerleştiriyordu. (s: 371-434)

Bir başka bildiride şu cümleler
dikkat çekiyordu:

-Türkler,
egemenliklerindeki toprakları mahvettiler.

-Diğer
bütün dinlerden özellikle Hıristiyanlardan nefret eden zâlim Müslümanlardır.

 -Her zaman Hıristiyanları tehdit ermişlerdir.
Ve şimdi Ermenilere ve diğer Hıristiyanlara karşı insanlığa sığmayacak toplu
katliamlar, tecavüzler yapmayı planlıyorlar.                                                            
                                          -Almanlar,
şeytanın ta kendisi olan Türklerin yandaşıdır.

-Osmanlı
Devleti tebaası, hatta Müslümanlar dahi kurtuluş için İngilizleri bekliyor.

Diğer bildirilerden birkaç cümle:

-Ey asker! Uyanınız! Bize iltica edecek her
Osmanlı eri için aguşumuz açıktır. İstirahatınızı temin, hayatınızı tahlis
edebilecek ve evlâd ü iyalinize bir en evvel kavuşmak için bundan gayri hiçbir
çâre yoktur.

***

Çoluk çocuğunuz ve aileniz ile rahat yaşıyor
ve tarlalarınızda çalışıyordunuz. Balkan muharebelerinin felâketinden
kurtulduğunuzda pekâlâ ailelerinizin arasında bahtiyar ve mesut oturuyor,
tarlalarınızı ekiyordunuz. Size ne oldu ki Alman kavminin güzel gözleri için
ilân-ı harp ettiniz?

İngiliz Propaganda Broşürlerinde Birinci
Dünya Savaşı ve Osmanlı Devleti
başlıklı 3. Bölümde; ‘savaşı başlatanın kendileri olmadığı, mâsum ülkelerin haklarını savunmak
için böyle bir savaşa taraf oldukları
’ iddialarını destekler beyanlar yer
almaktadır.

Bu meyanda
Osmanlı Devleti de savaşın kazanılmakta olduğu müjdelenerek vatandaşlarına
moral vermeye çalışmıştır.

Ekler
bölümünde; propaganda çalışmalarını yönetenlerin fotoğrafları, savaş
alanlarından görüntüler ile İngilizlerin hazırlamış olduğu propaganda beyannamelerinden
örnekler, asıl nüshaların fotokopileri ve tercümeleri ile birlikte yer alıyor. (s: 438-639)

Eser,
kaynakça (s:
641-653)
ve Dizin (s:
655-671)
bölümleriyle sona eriyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

Dr. SERVET AVŞAR

     1969 yılında doğdu. İlk ve
ortaöğrenimini Kayseri’de tamamladı. 1991 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve
Târih Coğrafya Fakültesi Târih Bölümü’nden öğretmen teğmen olarak mezun oldu.
1991-1994 yıllarında Çankırı Astsubay Hazırlama Okul Komutanlığ’ında,
1995-1999 yılları arasında Bursa Işıklar Askerî Lisesi Komutanlığı’nda târih
öğretmeni olarak görev yaptı.

     1999-2004 yılları arasında Genelkurmay
Askerî Târih ve Stratejik Etüt Başkanlığı’nda; Atatürk Araştırma ve Eğitim
Merkezi (ATAREM) bünyesinde araştırmacı-konferansçı, plan harekât subaylığı,
Stratejik Araştırma ve Etüt Merkezi (SAREM) bünyesinde icra subaylığı ve
Anıtkabir Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi komutan vekilliği, 2004-2009
yılları arasında Silahlı Kuvvetler Bando Okulları Komutanlığı’nda târih
öğretim elemanlığı, 2009-2012 yılları arasında, Genelkurmay Askerî Târih ve
Stratejik Etüt Başkanlığı Askerî Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı’nda müze
kısım âmirliği görevlerinde bulundu.

     2012-2014 Askerî Müze ve Kültür Sitesi
Komutanlığı AR-GE kısım âmirliği görevi ve 2014 yılında bu görevine ilave
olarak Müzecilik Grup Başkanlığı görevini vekâleten yürüttü. 2014 yılında
kıdemli albay rütbesi ile emekliye ayrıldı.

     Dr. Servet Avşar, Kırıkkale Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü Cumhuriyet Târihi Ana Bilim Dalı’nda, Gazi Üniversitesi
Eğitim Bilimleri Fakültesi Orta Alanlar Sosyal Bilgiler öğretmenliği, Târih
Öğretimi Ana Bilim Dalı’nda ve Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen Edebiyat
Fakültesi Sosyoloji Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans yaptı.

     Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Cumhuriyet Târihi Ana Bilim Dalı’nda doktora yaptı. Ankara
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Türk Târihi Ana Bilim Dalı’nda
ise ikinci doktora çalışmasına devam etmektedir. Araştırmalarının büyük bir
kısmı harp târihi, istihbarat, propaganda, casusluk, sansür ve terör ile
ilgilidir. Çok sayıda kitap ve makalesi bulunmaktadır. Yazar şu an televizyon
program yapımcılığı ve gazetecilik yapmaktadır.

 

KUŞBAKIŞI

KÜÇÜK
DORRİT

Tanınmış İngiliz yazar Charles Dickens,
(1812-1870) yılları arasında yaşadı. Oliver
Twist
, Antikacı Dükkânı, David Copperfield, İki Şehrin Hikâyesi ve Büyük
Ümitler
ile diğer eserleri, roman severler tarafından yıllar boyunca zevkle
okunmuştur. Küçük Dorrit isimli
eseri, Turgut Berkes tarafından dilimize çevrilip ilk defa 2019 yılında
Türkiye’de yayınlandı.  13,5 X 21 sentim
ölçülerinde 820 sayfadır.

Borçlular hapishanesinde doğan Amy Dorrit,
orada geçirdiği yıllar boyunca bütün sadakatini ve sevgisini mahkûm babasına ve
diğer aile bireylerine adayan, yalnızca onların mutluluğu için yaşayan genç bir
kızdır. Yıllar sonra İngiltere’ye dönen Arthur Clennam, annesinin dikişçisi
olan bu Küçük Dorrit’le tanıştığında aralarında tuhaf bir bağ oluştuğunu daha
ilk anda hisseder.

İncelikle işlenmiş karakterleri ve
sürükleyici olay örgüsüyle Küçük Dorrit, döneminin sosyal yapısına ayna tutan
önemli Dickens romanlarından biridir. Bu eserinde, esirlik psikolojisinden
hürriyetin büyüsüne, sefâletin ağırlığından yükselme hırsına, pek çok duyguyu
ve dönemin gerçeklerini ustalıkla işliyor.

ALFA YAYINLARI:

Ticarethane
Sokokağı Nu: 53 Cağaloğlu 34410 İstanbul. Telefon: 0.212-513 34 20                                                          Belgegeçer:
0.212-512 33 76 
www.everestyayinlari.com  e-posta: info@everestyayinlari.com   

 

 

İSTİSNÂÎ BULUŞMALAR

Ayça Güçlüten; hayatı çoğunluğun
algısının dışına sürüklemeyi seçenlerin, mesâfeyi yok sayanların, varlık
mücâdelesine ölü taklidi yapanların, boşluktan korkmayanların, tutkunun esiri
olmaktan kaçmayanların, imkânsıza inanmayanların, kaderin koyduğu sınırlara
meydan okuyanların, çağlardır devam edegelen donuk ve kopuk sevgileri onarmak
için savaşanların ortak görüşlerini seslendiriyor.

13,5 X 19,5 santim 176 sayfa, 2019
yılında yayınlandı.

İTHAKİ YAYINLARI:

Bahariye Caddesi, İhsan
Ünlüer Sokağı Nu: 16 Ersoy Apartmanı A Blok, Kat: 3 Nu: 15 Kadıköy, İstanbul.

Telefon: 0.216-348 36 97
Belgegeçer: 0.216-449 98 34
www.ithaki.com.tr  e-posta: info@ithaki.com.tr 

 

ROMANOVLARIN
SON EVİ

Romanovlar’,
Rus Çarlığını 1613 yılından 1917 yılına kadar 304 yıl boyunca yöneten hânedânın
ismidir. 1598 yılında ölen son Moskova Büyük Dükası l. Fyodor’un vârisi
kalmayan Rurik Hânedânlığı yerine Rus asilzâdelerinden Mihail Romanov, Rus Çarı
seçildi. Mihail’in torunu ‘Büyük Petro
olarak anılan 1. Petro, 1721’de Rus İmparatorluğu’nu kurdu ve kısa zamanda
Rusya’yı büyük güce ulaştırdı. Hânedânlık, Almanya’dan zırhlı bir trenle
gönderilen Vladimir İlyiç Ulyanov Lenin (1870-1924) tarafından sona erdirildi.
Son Rus imparatoru 2. Nikolay, 1917’de tahtından indirildi. Basit bir köy evine
yerleştirildi. Fakir bir aile şeklinde yaşamaya mahkûn edildi. Evini ısıtmak
için gerekli odunu bile Nikolay dağdan toplayıp evine kendisi getiriyordu.
Ailesinin gıda ihtiyacını karşılamak için tavuk besliyor, sebze yetiştiriyordu.
1918’de Lenin’in emriyle, ailesiyle birlikte kurşuna dizilerek idam
edildi. 

İrlandalı yazar John Boyde tarafından telif
edilen, Özlem Yüksel’in Türkçeye çevirdiği 13,5 X 19,5 santim ölçülerindeki 466
sayfalık eserde, Nikolay ve ailesi fertlerinin bir sene boyunca yaşadıkları son
evdeki içler acısı hayat, derin bir aşk hikâyesi fon olarak kullanılmak
suretiyle anlatılıyor.

İncelikle kurgulanan târihî romanda, Çarlık
Rusya’sının adım adım çözülüşü ve 1917 Ekim Devrimi’nin ertesinde yaşanan göç
ve sürgünlük süreci, okuyucuyu damardan yakalamak suretiyle anlatılıyor. 

Efsanevi Rasputin, Grandüşes Anastasya,
Kanlı Nikolay ve Romanovlar’ın efsanevî dünyasında yer edinmiş pek çok başka
târihî şahsiyeti yeniden bir araya getiren kitap, heyecan uyandırıcı
sayfalarıyla son yılların en dokunaklı ve en sürükleyici târihî romanlarından
biridir.

Gerçek hâdiselerden ve şahsiyetlerden ilham
alınarak, hakîkatin kendisi olarak nakledilen hikâye, akıcı kurgusu ve duru
dili sebebiyle hazla heyecanla okunuyor.

DELİDOLU YAYINLARI:

1476.
Sokak Nu: 10/51 Alsancak, Konak – İzmir. Telefon: 0.232-463 46 38

Belgegeçer:
0.232-464 18 47 e-posta:
editor@delidolu.com.tr  //  www.delidolu.com.tr 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-SEN KİMSEYİ
SEVEMEZSİN:
Gül
Ersoy / Doğan Kitap.

 2-OĞUZ BOYLARI: İsmail Uçakcı /
Bilgeoğuz Yayınları

3-KARARI BEN
VERİRİM:
Esra
Ezmeci / Destek Yayınları.

 4-FESÜPHANALLAH – NASİHATNÂME 1: Alev Ulatlı /
Turkuaz Kitap.

5-TEŞKİLAT: Selman Kayabaşı / Yakın Plân Yayınları.

 

DERKENAR

ŞU BİZİM GARİP TÜRKÇEMİZ

OĞUZ
ÇETİNOĞLU

İnsanoğlu basit ve kolay olana
meyillidir. Basitte ve kolay olanda, zevksizlik ve yozlaşma olduğu çoğu zaman
göz ardı edilir. Dilimiz Türkçe de bu olumsuzluklardan büyük ölçüde
etkilenmektedir.

Sınıf öğretmenlerinin, dâire
âmirlerinin, siyâset önderlerinin, popüler sanatkârların, patronun veya
tanınmış bir yazarın, Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı olarak üretilip
piyasaya sürülmüş veya Türkçe karşılığı varken batıdan alınmış bir kelimeyi,
dil hassasiyeti süzgecinden geçirmeksizin kullanması hâlinde, o kelime,
insanlarımızın çoğu tarafından ve özenti sebebiyle kullanılıyor. Yaygınlaşıyor.
İtiraz edildiğinde: ‘Halk benimsedi,
kullanıyor. Size ne oluyor
?’ deniliyor. 
Böylece özümüze yabancılaşıyoruz, zamanla da özümüzü kaybediyoruz.

Mizah anlayışımızda, giyim
tarzımızda, müzik zevkimizde, beslenme alışkanlıklarımızda büyük değişiklikler
yaşıyoruz. Her şey basite doğru hızla ilerliyor. Bu değişiklikler; nezâket,
zarâfet, nezâhet ve incelik anlayışımızla birlikte ahlâkımızı da değiştiriyor.  Gençlerimizin büyük bir bölümü, nezâket, zarâfet, nezâhet
kelimelerinin ne mânâya geldiğini dahi bilmiyor.

***

 Dil; durağan değil, değişen-gelişen bir yapıya
sâhiptir. Elbette yeni kavramlar ortaya çıktıkça yeni kelimelere de ihtiyaç
vardır. Bu kelimeler, mutlaka Türk dil bilgisi kaidelerine göre üretilmelidir.
Türklerin genlerinde etnik ırkçılık olmadığı gibi kelime ırkçılığı da yoktur.
Elbette yabancı dillerden de kelime alacağız. Fakat onları eskiden olduğu gibi
Türkçenin dil yapısına, kendi dil zevkimize göre telaffuz edeceğiz. Türkçe’nin,
yazıldığı gibi okunan, okunduğu gibi yazılan bir dil olduğu söylenip yazılıyor.
O halde Safir kelimesini niçin ‘sapphire
şeklinde yazıyoruz, yazanlara niçin müdâhale edilmiyor? Yabancı isimli
alışveriş merkezlerinde zamanını harcayan, yabancı isimli sitelerde oturan
insanlarımız, Türk kültürüne, dolayısıyla kendilerine yabancılaşırlar. Bizi biz
yapan değerlerimizden uzaklaşırsak bizden eser kalmaz. Dilimiz Türkçe, bizi biz
yapan değerlerimizin başında gelir.

Türkçemiz, 250.000.000’dan fazla
kişi tarafından konuşulan dünya dilidir. En çok konuşulan diller listesinde 5.
sırada yer almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nde tek resmî dildir. 83.000.000
insan için ‘ana dili’ olmasa bile ‘ana dil’dir. Buna rağmen kusursuz
yazılması ve konuşulması hususunda gerekli hassasiyet gösterenlerin sayısı,
endişe verecek ölçüde azdır.

Selçuklu İmparatorluğu döneminde
(1040-1308) Farsça, Osmanlı Cihan Devleti döneminde (1299-1921) ise Arapça ve
Farsça, kültür çevrelerinde tercih edilen dildi. Cumhuriyet döneminde Almanca
ve Fransızca, son dönemlerde ise İngilizcenin Türkçe üzerinde baskıları ve
tesirleri olmuştur. Öyle ki bâzı profesörlerimiz, ilmî eserlerini önce
İngilizce yazmışlar sonra da ya kendileri tarafından veya bir tercüman
tarafından Türkçeye çevirip-çevirtip yayımlamışlardır.

Kaşgarlı Mahmud ‘Dîvânu Lugati’t-Türk’ isimli eserinde
Türkçenin Arapça kadar zengin ve ifâde kabiliyeti yüksek bir dil olduğunu,
Arapların Türkçe öğrenmeleri gerektiğini belirtmiştir. Ali Şîr Nevâî de ‘Muhâkemetü’l-Lûgateyn’ isimli eserinde
Türkçenin Farsçadan üstün bir dil olduğunu iddia ve ispat etmiştir.

Bedenlerini toprağın huzuruna ve
Cenâb-ı Allah’ın rahmetine teslim ettiğimiz Kaşgarlı Mahmud, Yusuf Has Hâcib,
Edib Ahmed Yükneki, Yunus Emre, Ali Şîr Nevâî, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Yahya
Kemal Beyatlı, Refik Hâlid Karay, Ali Cânip Yöntem, Ahmet Hamdi Tanpınar, Tahsin
Banguoğlu, Nihad Sâmi Banarlı, Sâmiha Ayverdi, Muharrem Ergin, Ahmet Kabaklı,
Fâruk Kadri Timurtaş, İlhan Ayverdi, Necmettin Hacıaminoğlu ve dilimize hizmet
eden diğer Türkçe sevdâlılarının bize miras bıraktığı dilimiz Türkçe bizim ses
bayrağımızdır.  

Ses bayrağımız Türkçemize yıllar
boyu sadizmin en galiz numuneleri olarak hoyratça müdâhaleler ve hatta
tecâvüzler oldu. Kelimeler kurşuna dizildi, idam sehpalarına çekildi,
cümlelerin üzerinden çivili-bıçaklı silindirlerle geçildi. Tarla sürülür gibi
sürüldü. Sorumluların kimi gafletten göz yumdu, kimileri hâinlikleri sebebiyle
yıllar boyu kırıma destek verdi. Göz yumanlar, destek verenler yıkım faaliyetlerine
devam ediyor. Gelinen noktada ana gövde zedelendi ise de dilimiz öldürülemedi.
Çünkü temel sağlamdı, bünye dayanaklıydı.

Türkçe direniyor, direnmeye devam
edecek. 

Özür Dilemek Erdemdir

Cumhurbaşkanı ve
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde
aşılamanın ücretli olduğunu ifade etti.
Üstelik ertesi günü aynı yanlışı
tekrar etti:

“Bugün
Avrupa’nın en gelişmiş ülkeleri dahi bu aşıları ücretle yapıyorlar. İngiltere
100- 150 sterline,
Almanya 100- 150 avroya aşı yapıyor. Biz
ise ücretsiz aşı yapıyoruz” dedi.

Verdiği bu bilgi
açıkça yanlıştı.
Muhtemelen danışmanlar bu konuda Cumhurbaşkanını
yanıltmışlardı. Ama gerçek ortaya çıktıktan sonra da aynı yanlışın tekrar
edilmesi anlaşılır gibi değildi.

Gerçekte ise
İngiltere, Almanya, Fransa, İspanya, Danimarka, İtalya, Yunanistan… hepsi de
aşılamayı ücretsiz olarak yapmaktaydı.

Haksızlık yapmış,
birilerine zarar verici bir davranışlar sergilemiş, hata yapmış ve hatta ahlaki
olmayan davranışlar sergilemiş insanların özür dilemesi medeni bir
davranıştır
.

Özür dilemek, nefse zor gelse
de, saygınlık artıran erdemli bir davranıştır.

Fakat psikologlara
göre, “benmerkezci insanlar özellikle narsistik kişilik yapısına sahip olan
bireyler
özür dileme özelliğinden yoksundurlar.”

Bazı siyasetçiler “özür
dilediğim zaman itibarım sarsılır”
kaygısıyla asla özür dilemezler.

Demokratik bir ülkede
bu kadar somut bir yanlışın düzeltilmesini beklemekten daha tabii ne olabilir?

Ama biz böyle bir
özür bekleyemiyoruz.

Çünkü Erdoğan’ın
buna benzer çok yanlış bilgiler verdiğini ve asla özür dilemediğini biliyoruz.

*********************************

Erdoğan’ın Özür
Dilemediği Yalanlanmış İfadeleri

Tayyip Erdoğan’ın
halka verdiği yanlış bilgiler konusunda internette o kadar çok örnekler var ki.

En çok tartışılan üç
tanesini hatırlatalım:

“Biz Geniş
Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesinin (BOP) Eşbaşkanlarından bir tanesiyiz”
dedi. Daha sonra
bu ve benzeri sözlerinin video kayıtları var olduğu halde “bunu ispat
edemeyenler alçaktırlar, namussuzdurlar”
diyerek inkâr etti.

2009 yılında Oslo’da
PKK temsilcileri ile MİT Başkanının yürüttüğü görüşmeler başlatılmışken
,
23.08.2010 tarihinde “PKK ile görüştüğümüzü söyleyenler şerefsizdir. Biz
PKK ile hiçbir zaman masaya oturmadık, hiçbir zaman da oturmayacağız”

demişti. Daha sonra PKK Terör Örgütü lideri ile ve Kandil’deki liderleriyle,
HDP milletvekilleri aracılığıyla, alenen görüşmeler ve pazarlıklar yapıldı.

Kabataş
olaylarında “başörtülü bacıma saldırdılar, camide içki içtiler,
hepsinin görüntüleri var”
dedi, olayın tamamen yalan olduğu ortaya
çıktı.

Bütün bu “doğru
olmayan” açıklamaları için hiç özür dilemedi.

Hadi eskileri pek
karıştırmayalım da daha taze birkaç örnek verelim:

“Biz yaptık”
dediği Adnan Menderes Havaalanı
1987’de Özal tarafından açılmış; “Biz
yaptık” dediği Adıyaman Havaalanı
ise 1998’de, AKP daha ortada yokken, hizmete
girmişti.

“Adana-Mersin
demiryolunu
yeniledik, seyahat süresini düşürdük. Mersin-Silifke arasını hızlı tren
hattına bağlamayı planlıyoruz” dedi. Oysaki Silifke-Mersin arasında demiryolu
hattı bile yoktu.

2018’de Muhtarlar
Toplantısında “Ben 75 öğrencili sınıflarda okuduğum zaman, tek partili
dönemdi, yani CHP’nin iktidarda olduğu dönemdi”
dedi. Oysaki Erdoğan,
1954’te, yani çok partili hayata geçildikten 4 yıl sonra doğdu. İlk ve
ortaöğretim dönemi boyunca CHP hiç tek başına iktidar olmadı.

Bu kadar gerçeğe
aykırı olan ve doğru olmadığı derhal anlaşılacak konularda bile bu tür
ifadeleri nasıl kullanabildiği, sosyolog ve psikologların alanına giriyor
olabilir.

Ancak ben bu
beyanların bir kısmının sehven veya sürçü lisan edilerek sarf edilmiş
olabileceğini düşünmek istiyorum.

Öyleyse, halkımıza
bir açıklama yapmasını; “bilerek yalan söylemedim, sehven yanlış bilgi
verdim. Özür diliyor ve düzeltiyorum”
deyip doğruları söylemesini
beklerdim.

*********************************

Sedat Peker Bile
Özür Diledi

İki aydır yayınladığı
videolar ve attığı tweetler ile Türkiye gündemini belirleyen Sedat Peker
önceden yaptığı suçları için özür dilemişti. Geçen hafta da isimleri
karıştırarak yanlışlıkla suçladığı bir savcı ile yakınından özür diledi.

Üstelik Sedat
Peker “kıldan ince, kılıçtan keskin” bir köprüde yürüyor. Bir tane yalanı
ortaya çıksa, her biri hükümet devirecek kadar ciddi olan, bunca iddiaları
inandırıcı olmaktan çıkabilirdi. Aldığı riskler verdiği emekler boşa
gidebilirdi.

Özür diledi de
Sedat Peker’in inandırıcılığı azaldı mı? Bence hayır.

Hatta “medeni bir
üslupla ve açık yüreklilikle özür diledi” diye O’na inananlar belki daha da arttı.
Halkımız O’nun kasten yalan söylemediği, sehven yanlışlık yaptığına inandı.

Sedat Peker’in
Erdoğan’dan ve danışmanlarından daha çok psikoloji kitapları okuduğu
anlaşılıyor.

Muhtemelen bu
danışmanlar, ya “doğru söyleyeni dokuz
köyden kovarlar
” inancında veya “doğru söylersem Saray’dan kovulurum”
korkusundalar.

Daha nitelikli
danışmanları olsa, Tayyip Erdoğan’a “söke söke alırlar”, Emine Erdoğan’a
“porsiyonları küçültün” sözleri için de özür dilemelerini tavsiye
ederdi.

SONSÖZ: “Yalan, zekâ
işidir. Dürüstlük ise cesaret. Eğer zekân yetmiyorsa yalan söyleme ve
cesaretini kullanıp dürüst olmayı dene.” Victor Hugo

Çırpınırdı Karadeniz Bakıp Türk’ün Bayrağına Ahmed Cevad’a Rahmet Ve Minnetle

Türk denizi kabaracak

Bakıp türk’ün
bayrağına

Turan iller can
saracak

Bakıp türk’ün
bayrağına

 

kafkaslar’da kurt
doğacak

Bağlar çiçek gül
açaçak

Rahiyalar mis saçacak

Bakıp türk’ün bayrağına

 

İpek yolu türk olacak

Gök(kök)  boyasız bez solacak

Dağ ve yayla tuğ
dolacak

Bakıp türk’ün
bayrağına

 

Kafkas kaşgar birdir
türk’e

Sarınmadık samur
kürk’e

Çinli her dem bizden
ürke

Bakıp türk’ün
bayrağına

 

Uygur biziz balkar
biziz

Hak katında yerde
diziz

Güzeldeki sürme iziz

Bakıp türk’ün
bayrağına

 

Yusunlardan abhazlara

Yenisey’den al
yazlara

Uçar gökte ak kazlara

Bakıp türk’ün
bayrağına

 

Sarı deniz ak denize

Başak tenlim bal
benize

Dünya ahret oba size

Bakıp türkün
bayrağına

 

Saygı ve Dostlukla

Öğretmene Not (4)

     Bir okulda
yüzlerce öğrenci okur. Öğretmenler bunlara eğitim verir, öğretimde bulunur.
Bunlar mezun olarak sosyal hayatta yerlerini alır. Normal hayatlarına devam
eder. Böylece bir okul seneler boyunca sayısız öğrenciye, okul sonrası lâzım
olacak donanımı sağlamış olur. Çıkacaksa bir mûcit, bir kâşif veya büyük bir
devlet adamı; işte ancak bunların içinden çıkacak, kendini gösterecek; milletine
ve hattâ dünyaya büyük hizmetler yapacaktır. Kırk yılda çıkacak bir kıymet;
bunca eğitim ve öğretime yapılan masrafa değer mi? Diye düşünmemeli. Nâdir
istidat ve kabiliyetlerin ortaya çıkması, bâzı zeki ve dâhilerin kendini
göstermesi; sayısız normal öğrencilerin eğitim ve öğretimleri için hazırlanan
imkânların ve bu daimi eğitim faaliyetlerinin mevcudiyetine bağlıdır. Çünkü
onlar bunların içinden çıkacaktır.

     “Kırk gün kar
yağar bir gün av olur.” dedikleri gibi. Bizler zemini hazırlamakla mükellefiz.
Ekmek bizden Yetiştirmek O’ndan.

     Unutmayalım ki:
“Bağban / bahçıvan, bir gül için, bin hâre / dikene hizmetkâr olur / hizmet
eder.”

     Tabii Sa’dî’nin:
“Gül olacak yerde gül, diken olacak yerde diken ol.” dediğini de yabana atmamak
gerek.

     Kelâmın / sözün
tabakaları var. Biri mütekellim / söyleyen, biri muhatap / kendisine söylenen,
biri maksat / ne için söyleniyor, biri de makamdır / ne makamda söyleniyor.

     Öyle ise yalnız
söze bakmamalı! Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda
söylemiş? Olduğuna da bakmalı! Çünkü kelâm / söz; kuvvetini, hüsnünü /
güzelliğini bu dört menbâ ve kaynaktan alır.

     Evet kelâm / söz;
mütekellime / konuşana yani öğretmene bakıyor. Öyleyse, öğretmen ehil olmalı.
Söylediği hak, yaptığı âdil, bildiği doğru olmalı.

     Her yeni ders
yılı; yeni bir ders yılıdır. Her öğretmen, her yeni ders yılına bir yıl daha
tecrübe kazanmış olarak girmeli.

     Hem bilgisini
artırmış, hem de son edindiği tecrübelerle yepyeni bir zihniyetle, farklı bir
uygulamanın eşiğine gelmiştir.

     Talebeye daha
feyizli, daha nâfiz / nüfûz edici / etkili ders anlatabilmek için, biraz daha
tecrübe sahibidir.

     Bunu mutlaka yeni
ders yılında tatbik etmek isteyecektir. Bu bakımdan daha zinde / canlı, daha
heyecanlı, daha iyi netice almak düşüncesiyle; yeni bir umutla ders yılına
başlayacak. Her ders yılı başında olduğu gibi, mutat / her zamanki konuşmasını
zevkle yapacak. Talebelerden yeni ders yılında isteği doğrultusunda çalışmaları
gerektiğini isteyecektir.

     Sınıfta öğrenciye
en çok tesir / etki eden husus; öğretmenin samimiyetidir.

     Eğer öğretmen;
öğretmek, yetiştirmek, terbiye etmek. Başka bir ifadeyle talebesini hem âlim /
bilen hem ârif / olan yapmak gibi bir ruh iştiyakı / şevki, icbar ve
zorlamasıyla. Onlara geleceğimizi kuracak nesil nazarıyla bakarak. Bu gayeye
engel teşkil edecek talebelerini, etrafındaki tehlike zincirlerini görüp; engin
şefkati sebebiyle üzülerek, bu meseleyi kendine dert edinerek derse başlarsa;
söyledikleri öğrencinin dimağ ve kalbine bir ateş nehri halinde akar. Onu da
tutuşturur.

     Öğretmen;
öğrencinin aklına yerleştirdiğiyle onu âlim, öğrencinin kalbine koyduğuyla onu
ârif eder. Çünkü ilmin yolu akıldan, irfanın yolu kalbten geçer. Zira aklımızla
bilir, kalbimizle severiz.

     Fakat bu güzel ve
ulvî neticeye ulaştıracak olanın da, talebenin samimi ve içten istekli oluşuna
bağlı olduğunu unutmayalım. Çünkü Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi, ancak talebenin
öğrenme isteği nispetinde, öğretene ilham olunur. Kaldı ki:

     Öğretmen araştırıcı
değil, öğreticidir.

     Kimi araştırır,
kimi öğretir.

     Kimi yapı
malzemesini sağlar.

     Kimi ustalık
yapar.

     Öğretmen ustadır.

Tuzu Kuru Siyasetçilerin Yoksulların Hakkını Araması!

Türkiye ağır
sorunlarla boğuşuyor. Bunlardan biri de yoksulluk. Yoksulluk 2020 yılında
TÜİK’in resmi verilerine göre %27.4 artmış. Buna göre Türkiye’de 27 milyon 600
bin kişi mutlak yoksulluk içinde yaşıyor.

 

Bu yetmemiş
gibi 01 Temmuz 2021 tarihinde elektriğe %15, konutlarda kullanılan doğalgaza
%12 ve LPG’ye önemli oranlarda zam geldi. Bu zamlar geliri sabit olan
kitlelerde yoksulluğu artıracak ve 2021’de yoksul sayımız daha da katlanarak
artacaktır.

 

Bu duruma
yol açan ülkeyi kötü yöneten siyasetçilerdir. İki kutuplu Türkiye siyasetinde
iktidar uyguladığı ekonomik politikalarla yoksulluğun artışına neden olurken
muhalefette güven vermeyen tutumu ile kamuoyu araştırmalarına göre bir türlü
öne geçememektedir.

 

Türkiye’de
siyaset düzelecek ki; yoksullukla boğuşalım!

 

Ülkemizde
yoksulların siyasete katılmaları diye bir şey söz konusu değildir. İster iktidarda
olsun isterse muhalefette nerede ise tüm siyasetçilerin hali vakti iyi yani
tabiri caizse tuzu kurudur. Allah daha çok versin. Servet düşmanlığı içinde
değiliz.. Ancak açın, fakirin, yoksulun derdinden aç olan, fakir ve yoksul olan
(tok açın halinden anlamaz gibi) anlar diye pek çok atasözümüz ve deyişimiz
var.

 

Öyle ise
zengin siyasetçilerimiz yoksul halkın halinden nasıl anlayacaktır?

 

Bugün Yalçın
Doğan, T24’deki yazısında emekli büyükelçi Yalım Eralp’in kitabında yer alan
bir anektotdan bahsediyor. Hindistan hükümeti 1989 yılında elektiriğe %25 zam
yapınca 1 milyon insan başkent Yeni Delhi’de oturma eylemi yapıyor ve Hint
hükümeti zammı %10’na çekmek zorunda kalıyor. Yani zamdan etkilenen yoksul halk
ancak kendi eylemi ile bir menfaat elde ediyor.

 

Bir de “siyasetin finansmanı” diye
bela bir konu var ki; hiç sormayın! Bu konuda da kamuoyuna yansıyan bilgilerden
anlıyoruz ki; iktidar ve muhalefet kanadının biri birinden hiç bir farkı yok!
Yani bu konuda da “at izi it
izine”
karışmış durumda…

 

Hal böyle
olunca, gidip fakir ve yoksul halkın ya da ekonomik sıkıntıya düşmüş insanların
derdini dinleyen ve onlara “vah
vah”
yada “çok
haklısınız”
diye anlamlı sözler sarf eden zengin siyasetçilerin
varlığı ve tahakkümü, ülkemiz ve yoksullarımız için büyük bir ironidir.

 

İnşallah
yoksullukla boğuşanlar bir an önce tuzu kuru siyasetçilerin arasında yoksullar
adına siyasette temsili yakalarda en azından bu trajikomik görüntüleri
izlemekten kurtuluruz.

 

Değerli
vatandaşlarımız şunu iyi bilmelidir ki; tuzu kuru zengin siyasetçilerin
yoksul(laşan) halkımızı anlaması ve onu refaha kavuşturması mümkün değildir.
Aksini düşünmek ve onlardan bu konuda çözüm beklemek bugüne kadar olduğu gibi
aptallık olur.

 

Türk
siyasetinde toplumun tüm katmanlarının hakça temsil edildiği, siyasetin
finansmanının şeffaflaştığı, siyasetimiz üzerinde oligarşik ve feodal yapıların
zincirlerinin kırıldığı ve içinde geleceğin refah toplumunu barındıran bir
Türkiye’yi hep birlikte görmek istiyoruz.

 

Gelin tuzu
kuru siyasetçilerin bizleri aptal yerine koymasına daha fazla müsade etmeyelim!