26.6 C
Kocaeli
Cuma, Haziran 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 388

Kitap – Ayna – İnsan

0

                    Ne
yapıyorsun?

                   
Okuyorum!

                   
Neyi?

                   
Kitabı!

                    Hangi
kitabı?

                   
İçinde bulunduğum, önümdeki kitabı!

                   
Önünde kitap falan yok!

                   
İçinde bulunduğum kitabı

                    Sen
kitap içinde misin?

                   
Evet.

                    O
zaman sen kimsin?

                    Ben
de bir kitabım!

                   
Kitap içinde kitap!

                   
Aslında, sen de bir kitapsın!

                    O
da bir kitap!

                   
Hepimiz birer kitabız!

                   
Okuyan ve okunan.

                   
Demek her şey kitap hükmünde!

                   
Evet, her şey bir kitabın ayrıntıları,

                   
Sahife, paragraf, kelime ve harfleri yerinde.

                                       X

                   
Neye bakıyorsun?

                   
Aynaya.

                   
Nerede ayna?

                   
Nerede yok ki!

                    Her
şey ayna!

                   
Ben, sen, o hepimiz;

                   
Birer aynayız tertemiz!

                   
Bakanı gösteren her şeye;

                   
Nasıl ki deniyor ayna;

                   
Öyleyse, her şey O’nu gösteriyor!

                   
O’nu anlatıyor.

                   
O’ndan haber veriyor.

                   
Demek ki, her şey birer ayna.

                    İçinde aynaların bulunduğu kâinat / evren
de;

                   
Kâmilen / tamamen bir büyük ayna!

                   
Aynalar; o büyük ayna içinde.

                   
Söylüyor sana bana,

                   
Diyorlar lisanı hâl / hâl diliyle:

                    Bizlere baksana!

                    Bak
da okusana!

                   
Okuyup da anlasana!

                    Her
varlık; maddî / maddesel / görsel ayna.

                    Her
varlık; kitabî / mânevî / mânâlı /anlamlı ayna.

                   
Kitap hükmündeki varlık aynaları,

                   
Ayna hükmündeki varlık kitapları,

                   
İçindeyiz be dostlar!

                   
Kitap – Ayna – İnsan

                   
Ediyor hikmeti ihsan.

Yalan Rüzgârı

0

Bir parti lideri düşünün, gün geçmesin ki, sosyal
medyada paylaşılan yalan haberleri gündeme taşıyıp rezil olmasın. Bu liderin
kim olduğu, hususu herhalde herkes tarafından kolayca anlaşılacaktır

Bu liderin, en son yaptığı açıklamaya
şaşmamak mümkün değildir. Milyonlarca gencin iştirak ettiği Üniversite giriş imtihanına
saatler kala T24 haber sitesi “Katarlı gençlere
Türkiye’de imtihansız tıp eğitimi hakkı veridi”
diye vermiş olduğu yalan
haber sebebiyle özür diledi. Ancak özür
dilemek için imtihanın ilk etabının tamamlanmasını bekledi.
  T24 haber sitesi, İmtihanın sona ermesinin ardından,
adeta, bir nevi hile-i şeriyye yapmak suretiyle,“haberi düzeltir özür dileriz” şeklinde paylaşımda bulunmuştur.

T24 haber sitesi tarafından yapılan bu özür
beyanına rağmen, bunu görmezden gelen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu,
Üniversite giriş imtihanı için ter döken milyonlarca öğrenci ve onların
ailelerinin kafalarını karıştırmak, morallerini bozmak gayesiyle, son yılların
en büyük yalan kampanyalarından birini devreye sokarak, “Kendi gencine bu kadar sevgisiz bu kadar saygısız bir iktidar işte.
Hiç mi utanmıyorsunuz, bunları yaparken ey AK PARTİ? Aranızdan biriniz çıkıp da
bu adaletsizliktir diyemedi mi? Bizim çocuklar o okullara girebilmek için bütün
gençliklerini heba ediyorlar!”
diye bir tweet atmıştır.

Hâlbuki, sağlanan bu kolaylıktan bütün
Katarlı gençler değil, sadece Katar Silahlı Kuvvetlerinde görev yapan asker
sivil personel ile Katar silahlı kuvvetlerinde görev yapmak üzere eğitim alacak
personel faydalanacaktır.
Ayrıca,
bu anlaşma sadece katar ile yapılmamış, Katar’ın haricinde 20 ülkeyle daha
buna benzer anlaşmalar yapılmıştır.

****

 Bilindiği üzere, yalan kişinin gerçeği
saklayıp, bildiğinin aksini söylemesidir. Yalancılık çok kötü bir huydur.
Dinimiz yalanı haram kılmış ve şiddetle yasaklamıştır. Yalan söylemek ruhi bir
hastalıktır. Müslümanların kendilerini bundan korumaları icap eder. Çocukları daha
küçükken doğru söylemeye alıştırılmalı, yalanın zararları kendilerine
anlatılmalıdır.İmandan sonra en güzel haslet doğruluktur. Doğruluk ulvi bir
sıfat olup, bunun karşılığı olarak da yalancılık çok kötü bir huydur. Yalan,
insan vicdanını tahrip eden, kendisine ve topluma saygısını yok eden çirkin bir
davranıştır ve günahtır. Mümin bir insan yalan konuşmaz. Zira mümin güvenilir
bir kimse demektir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de yalanı ve yalancılığı yasaklamış,
bunun zararlarına işaret etmiştir.

 Ancak
bu cümleden olarak şu hususu ifadeedeyim ki, bu açıklama kendisini bilen
kimseler için geçerlidir. Bir partinin lideri olarak, Kemal Kılıçdaroğlu’nun
bunları bilmemesi düşünülemez. Öyle anlaşılıyor ki, yapılan konuşmaların yalan
olduğu bilindiği halde bilhassa bilerek yapıldığı anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan, yapılan iddiaya göre, bir
öğrenci yurdundan silahlar çıkmış. Hem de ağır silahlar. Dahası bahsi geçen
yurt AK PARTİ’ye yakınmış.

Hale bakar mısınız? Türkiye’de
üniversiteler Katarlı öğrencilere peşkeş çekiliyor, üniversite yurtlarında
öğrenciler silahlanıyor iddiasında bulunulmaktadır. Peki, gerçek ne? Bahsi
geçen fotoğraflar bir film setine ait. Silahlarda gerçek değil. Ne olacak
şimdi? Olacağı şu, bu yalan haberleri bile bile gündeme taşıyanların
yalancılığı ispatlanmış olacak. Fakat onlar yine yüzleri kızarmadan yeni yalanlar
söylemeye devam edeceklerdir. Fakat, memnuniyet verici bir durum var ki, o da
şudur: Onların bu yalanlarına artık pek itibar eden bulunmamaktadır. Amiyane
tabirle kendileri çalıp, kendileri oynamaktadırlar. CHP, adeta “at duvara çamuru, tutmasa da izi kalır”politikasını
uygulamaktadır.

Ayrıca CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu
“Türk Palet Fabrikasının Katar’a peşkeş
çekilmesi Türkiye’ye bir ihanettir”
şeklinde açıklama yapmıştır.  Bu mevzu ile alakalı olarak şu hususu açık
bir şekilde ifade edeyim ki, Fabrikanın hiçbir kimseye peşkeş çekildiği filan yoktur.
Fabrikada üretim, TSK’nın ihtiyaçları istikametinde ve askerin kontrolünde
devam etmektedir. Bu arada, her türlü denetim yetkisi MSB’na aittir.

****

1973
yılında Tank- Palet Fabrikası hizmete girdiği zaman, dönemin bazı gazeteleri “Erbakan Hoca, paraları Arifiye bataklığına
yatırdı”
diye manşetler atmıştı.

Yakın zamanda bir CHP milletvekili de Arifiye’deki,
fabrikadan yola çıkarak “Devletin ordusu
Katar’a satılmış ”
deyip TSK’ ne hakaret etmiştir. Bunun üzerine Ankara
Cumhuriyet savcılığı tarafından “Türkiye
Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin askeri teşkilatını alenen aşağılama”
suçlarından
resen soruşturma başlatılmıştır.

Türkiye’ye 2003 ile 2020 tarihleri arasında
toplam olarak 165 milyar dolar doğrudan sermaye girişi olmuştur. Bu yatırımların
büyük bir kısmı Hollanda, ABD ve İngiltere şirketleri tarından yapılmıştır. Bu
yatırımlar arasında, Katar 2,7 milyar dolarlık yatırımları ile ancak 17. Sırada
yer almaktadır.

Keşke bu yatırımlar daha fazla artsa da,
sadece çıkar maksatlı değil, Katar gibi dostane duygularla Türkiye’ye yatırım
yapan ülkelerin sayısı ve yatırımları çoğalsa.

Ayrıca Katar’ın Alman Mercedes Firmasında %4,
Porche ve Volkswagen’de de hisseleri mevcuttur. Bu arada İngiltere doğalgaz
şirketinin %67’si ve Londra Borsasının %10’nun Katar’a ait olduğu
bilinmektedir.

Burada ehemmiyetine binaen şu hususu ifade
edeyim ki, Katar’ın yatırım yaptığı yukarıdaki ülkelerden hiçbirisi yapılan
yatırımlardan şikâyetçi değildir. Hal böyle iken, Katar’ın Türkiye’ye yapmış
olduğu çok az bir miktardaki yatırımı devamlı olarak gündeme getirilmek suretiyle
algı operasyonu yapılmaktadır. Burada karşı olunan husus, yapılan yatırımdan
ziyade Katar’ın Müslüman bir ülke olmasınadır. Aksi takdirde, sadece
Hollanda’nın Türkiye de yaptığı 16 milyar dolarlık yatırıma herhangi bir şey
söylemeyen, başta Kılıçdaroğlu olmak üzere, muhalefet mensuplarının tutumlarını
başka türlü izah etmek mümkün değildir. O
Katar ki, toplam nüfusu üç milyon civarında olup, bunun da çoğunluğunu yurt
dışından çalışmak için gelen yabancılar teşkil etmektedir
.

Son olarak bir hususa daha temas etmek
istiyorum. O da şudur: Kemal Kılıçdaroğlu diyor ki, “iktidara geldiğim
takdirde, İstanbul Kanalı’nı yapan müteahhitlerin paralarını ödemeyeceğim,
onlara kredi veren banka ve ülkelere de tavır koyacağım”
diyor.  

70 yıldır iktidara
gelemeyen CHP ne zaman iktidara gelecektir ki, Kılıçdaroğlu yapmış olduğu bu tehditleri
yerine getirebilsin. Öyle tahmin ediyorum ki, CHP’nin iktidara gelmesini
görmeye, Kılıçdaroğlu’nun ömrü kâfi gelmeyecektir. Böylece yapmış olduğu
tehditler, söylemiş olduğu yalanlar havada kalacaktır.

Serok Erdoğan

CB ve AKP Genel
Başkanı Tayyip Erdoğan, cuma günü Diyarbakır’da, AK Parti Genişletilmiş
İl Danışma Toplantısı’na katıldı. Kapalı salon toplantısına katılan partililer “Biji
Serok Erdoğan”
(Yaşasın Başkan Erdoğan) tezahüratında bulundu.

Bu “biji serok”
ifadesi terör örgütünün İmralı ve Kandil’deki liderleri için kullandığı bir
slogan. “Serok Erdoğan” sloganına CB ve AKP Genel Başkanı bir tepki
vermedi.

Erdoğan “çözüm
sürecinde” samimi olduklarını ama diğer tarafın (HDP/PKK) süreci sonlandırdığını
anlattı. Erdoğan’ın salondakiler ve TV’ler aracılığıyla HDP seçmenine verdiği
mesajlar “yeni bir çözüm süreci mi geliyor?” sorusunu sordurdu.

Cumhur İttifakının
resmî açıklamalarından “böyle bir şey olmaz” kanaati oluşabilir. Hatta MHP ve
BBP kanadının asla “yeni bir çözüm sürecine” destek vermeyeceği düşünülebilir.

Ama bu tez ne
kadar doğrudur?

MHP ve BBP
liderlerinin
daha önceki tavırlarıyla Cumhur İttifakına dahil
olduktan sonraki tutumları yüz seksen derece zıttır. Bence, bu değişimi
yapabilmelerini sağlayan etken ne ise bugün de aynen devam ediyor.

İstanbul Belediye
seçimleri öncesinde teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın mesajının okutulması, Osman
Öcalan’ın TRT’de AKP’ye destek veren röportajına bile olumsuz bir kelime dahi
sarf edemediler.

Devlet Bahçeli, 5
seneden beri, Gelecek Partisi Genel Başkanı ve Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’na,
“Serok Ahmet” diyerek O’nu itibarsızlaştırmaya çalışıyordu. Bahçeli’den
“Serok Erdoğan” için henüz bir söz duymadık.

******************************

Yeni Bir Çözüm
Süreci

Ben R.T. Erdoğan’ın
şartlar oluştuğunda yeniden bir “çözüm/açılım süreci” başlatabileceğine
inanıyorum. Bu inancımı da ifade edegeldim.

Çünkü Erdoğan
çok pragmatik bir siyasetçidir.
İktidarda kalmak için birbirine
tamamen zıt sözleri aynı inandırıcı üslupla söyleyebilir, çok kısa aralıklarla
birbirine tamamen zıt politikaları izleyebilir.

Son bir yılda
ivmesi artan bir şekilde Cumhur İttifakı oy kaybediyor. Muhtemelen bir
yıl içinde erken seçim olabileceği öngörülüyor. Bütün anketler Cumhur
İttifakının ve Erdoğan’ın kaybedeceğini gösteriyor.

Hem AKP ve hem de
MHP ciddi oy kaybı yaşıyor. Erdoğan Saadet Partisi’nin bir kısım
oylarını Oğuzhan Asiltürk aracılığıyla kazanmaya çalışıyor. Yetmiyor. CHP’den Muharrem
İnce
’nin, İYİ Parti’den Ümit Özdağ’ın partilerinden ayrılıp yeni
parti kurmaları da sonucu etkilemiyor.

HDP oyları anahtar
rolünde.
Tek çare HDP’yi Cumhur İttifakına çekmek. Ancak HDP’yi kapatma
davası açılmış, partinin eski eşbaşkanı hapiste, kazandığı belediye
başkanlıkları kayyuma devredilmiş, milletvekillerinin dokunulmazlıkları
kaldırılıp yargılanmakta. Böyle iken HDP ile bir anlaşma olabilir mi?

Diyelim ki HDP ile
anlaştılar, HDP kitlesi AKP’ye oy verir mi veya yüzde kaçı verir?

Diyelim ki HDP ile
AKP anlaştılar, diyelim ki bu anlaşmayı Devlet Bahçeli ve Mustafa Destici de
destekledi. MHP ve BBP kitlesinin yüzde kaçı bu durumda Cumhur İttifakı içinde
kalır? Erdoğan Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmakla mı
karşılaşır?

Erdoğan her hafta
anketlerle halkın nabzını tutan ve anket sonuçlarına göre tavrını değiştiren
bir liderdir. Anketlerde bu soruları sordurduğunu ve cevaplarına göre
tavrını belirleyeceğini
düşünüyorum.

******************************

ABD Baskısı

ABD Irak ve
Suriye’de uzun vadeli bir projesini uygulamaya devam ediyor. Büyük Ortadoğu
Projesi (BOP)
denilen bu proje ile hedefi İsrail’in güvenliğini sağlamak
ve bu ülkelerin enerji kaynaklarını kontrol etmektir.

Irak’ta ABD’nin
istediği Kürt Devleti (Barzani devleti) kuruldu. Suriye’nin bir
bölümünde YPG/PKK güçleri devletleştirilmekte.

ABD Türkiye’nin bu
projeyi aksatacak hamlelerinden rahatsızdır. Türkiye’nin bu alanda geri adım
atması için zorlayacaktır.

ABD’nin Erdoğan’ın
serveti davası, Halkbank davası,
Sezgin Baran Korkmaz davası gibi araçlarla
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı köşeye sıkıştırması bekleniyor.

ABD Türkiye’nin
Suriye’de vereceği tavizlerle
YPG/PKK devletinin kuruluşunu
hızlandırabilir. Türkiye’de yeni bir çözüm süreci ile ülkemiz sınırları
içinde kurulacak bir Kürt devletinin tohumlarının atılmasını sağlamaya
çalışabilir.

Erdoğan ABD ile
ilişkilerini düzeltmek istiyor.
Ama ABD’nin taleplerini kabul etmek, Türkiye
için “Beka sorunu” yaratır. Erdoğan ABD’nin taleplerine ne kadar
direnebilir bilemiyoruz. Trump’ın Erdoğan’ın serveti davasını açma
tehdidine karşı, Erdoğan’ın Rahip Brunson’u ABD’ye göndermiş olması
ümidimizi kıran bir örnek.

Bakalım ABD’nin
yeni Başkanı Biden bu kozları kullanacak mı, kullanırsa Erdoğan
ne yapacak?

******************************

Bu Defa İşi Daha
Zor

Son dönemde “Kürt
sorunu yoktur, terör sorunu vardır” anlayışı içinde olan Erdoğan’ın işi bu defa
daha da zor. Çünkü “yeni bir çözüm süreci” başlatırsa yeniden “Kürt
Sorununun”
olduğunu kabul etmesi gerekecek.

Etse bile HDP/PKK’nın
taleplerine uygun bir çözüm için kamuoyu hazır değil.

“Yeni Çözüm Sürecini”
Erdoğan, bir çözüm üretmek için değil, ancak seçim kazanmak ve ABD ile
ilişkileri düzeltmek için
başlatacaktır. Böyle bir süreçte HDP’yi muhatap
alamaz. PKK ile direkt görüşmesi zor. Sadece Abdullah Öcalan ile
müzakere olursa Kandil, YPG ve ABD ciddiye almayabilir.

Bu yüzden
Erdoğan’ın “Biji Serok Erdoğan” sloganları eşliğinde verdiği mesajlar
ile bir nabız yoklaması yaptığını düşünüyorum. Ancak söylediklerinin HDP
seçmenini kazanmaya yetmeyeceği kanaatindeyim. Diyarbakır toplantısı iktidarın
çaresizliğinin dışavurumundan ibaret bir tablo olarak kalabilir.

Bize Rahmet Hak’tan Yağar

Biz hesabı Hak’la gördük

Bize Rahmet Hak’tan yağar

Biz nasibi Hak’la gördük

Bize Rahmet Hak’tan yağar

 

İnsan nesli neler yaşar

Nice engel dağlar aşar

Hak bilmezse yolda şaşar

Bize Rahmet Hak’tan yağar

 

Hak, Adalet, İlim yolun

Aşk, Liyakat Salih[1] kulun

Terk eylenir sağın solun

Bize Rahmet Hak’tan yağar

 

Dilimiz Bir Dinimiz Bir

Aramıza giremez kir

Tarihimiz yurdumuz gür

Bize Rahmet Hak’tan yağar

 

Yüce Divan kuruldukta

Hak kelamı soruldukta

Ten kafeste yoruldukta

Bize Rahmet Hak’tan yağar

 

Yedi iklim Türk’le dolduk

Muhammed’e ümmet olduk

Dikenleri bir bir yolduk

Bize Rahmet Hak’tan yağar

 

Rahmet iner sağnak sağnak

Türk’ün yurdu son sığınak

Gönül eri dost barınak

Bize Rahmet Hak’tan yağar

 

Bu milleti bilmeyenler

Gözyaşları silmeyenler

Karanlığı delmeyenler

Bize Rahmet Hak’tan yağar

 

Gasp edilen nice sözü

Görülecek gönül gözü

Yalanların kara yüzü

Bize Rahmet Hak’tan yağar

 

Toprak dile gelmez sanma

Riyakâra sen aldanma

Acı suya tatlı kanma

Bize Rahmet Hak’tan yağar

 

özden Türk’e açık söyler

İnsanlığa ibret eyler

Yedi felek bir devreyler

Bize Rahmet Hak’tan yağar

 

Saygı ve dostlukla

 

 [1] Kur’an: Velekad ketebnâ
fî-zzebûri min ba’di-żżikri enne-l-arda yeriśuhâ ‘ibâdiye-ssâlihûn(e)
Yemin
olsun, zikirden sonra Zebur’da şunu yazmıştık: Yeryüzüne benim iyilik ve barış
seven kullarım (Salih kullarım) vâris olacaktır
(Enbiya
Suresi/105.Ayet).

Eski Anadolu Türkçesi Kur’an meali daħı
bayıķ yazduķ inen kitāblar içinde lavha’l maḥfūz’dan śoñra bayıķ yir mįrāŝ ala
anı śāliḥ ķullarum
(Enbiya
Suresi/105.Ayet)
.



 

Bu Bir “Lafı Ayvalık’a Söylüyorum Ama Türkiye Sen Anla” Yazısıdır..

“Türkiye’de
zaman sanki hiç ilerlemiyor çünkü her şey aynen yerinde duruyor”

Aslında bu yazı, Ayvalık üzerinden bütün Türkiye’ye
söylenmesi gerekenlerin söylendiği bir yazıdır. Yani “kızım sana söylüyorum ama gelinim sen anla!” denildiği gibi!

Ben baba tarafı “Selanik
Mübadili”
ana tarafı da “Bulgaristan
Muhacırı”
olan bir ailenin evladıyım…

Babamlar Menemen’e, annemlerde Bergama’ya gelmişler.
Menemen’de doğdum. Ancak beni büyüten babaannem Midilli Adası’nın Fila
köyünden…

Babaannemin ağbisine, adadan gelip yerleştikleri
Bergama’nın Kadıköy’ünde “Adalı Arif” derlerdi.

Doğal olarak babaanne tarafından Ayvalık’ta akrabalarım
var. Hem de Giritli yengelerimiz de! Ayvalık’ta çocukluğumdan bu yana içime
işlemiş olan deniz ve zeytin(yağı) kokusunu hiç unutamam.

Hem hayatımın en lezzetli deniz çipuralarını da, Ayvalık
ve Midilli’de yediğimi rahatlıkla söyleyebilirim!

Senin birden bire bu Ayvalık’la ilgili duyguların, nasıl
debreşti de bu yazıyı kaleme aldın diye aklınıza bir soru gelebilir. Çok doğru
bir soru!

Ben memleketin; o sorunu, bu sorunu diye kafa yorup
yazılar çiziktirirken, doğru düzgün tanımadığım bir arkadaş bana ulaştı ve
başladı anlatmaya: Ayvalık’a “Yunanlılar
geliyormuş, Rumlar çalışmalar yapıyormuş, Fener Rum Patrikhanesi geziniyormuş,
abuk sabuk konularda konferans ve sempozyumlar tertipleniyormuş, Rumlara ait
yağhanelerin tespiti yapılıyormuş, Pomakçılık başlamış, Boşnaklar Türk değiliz
falan diyorlarmış”
diye…

Ne yapalım? Bunlar sadece Ayvalık ve etrafında olan biten
şeyler değil ki! Bütün Türkiye’de, bu ve buna benzer şeyler olup bitiyor.

Ege Denizi’nde, Yunanistan’ın Türk Adalarına el koyduğunu
ve Ankara’daki hükümetin buna hiç ses çıkarmadığını sağır sultan bile biliyor.
Midilli’nin 1912’de elden çıkışında da, başkent İstanbul, Midilli
mutasarrıfının telgraflarını böyle cevapsız bırakıyordu…

Bir de buna günümüzde Ege Denizi’ne kıyısı bulunan
ilçelerimizde yapılan Yunan goygoculuğunu da ekleyin olsun bitsin…

Dikili, Menemen, Didim, Kuşadası ve İnegöl Oylat’a gidin
görün kendi elimizle yaptığımız heykelleri ve süslemeleri! Belki de buna şimdi
yenileri de eklenmiştir. Aramızda öyle dostluk var ki; Yunan’da Mevlana, Yunus
Emre, Hacı Bektaş Veli’nin heykellerini Atina, Selanik, Yanya’ya dikmeye
başlamış bile! Güldünüz değil mi? Adamlar Ayasofya Camii’nde bir televizyona
programına bile posta koyuyor…

Yani sadece bizleri rahatsız edecek şeyler Ayvalık’ta
olmuyor. Eş zamanlı olarak, gizli bir el tarafından sanki düğmeye basılmışçasına
tüm Türkiye’de benzer şeyler oluyor…

Patrik Bartholomeos kalkıp Trabzon’a Sümela Manastırı’na
gidip ayin yapıyor. İzmir’de Evangelistlere kilise tahsisi ediliyor! Ermenilere
kiliseler restore edilip veriliyor. Buna karşılık başta Yunanistan’da emanet
bıraktığımız Batı Trakya Türk azınlığı ve Balkanlar ile Adalardaki Türk varlığı
ve akraba topluluklarının emdikleri süt burunlarından getiriliyor…

Olan bitene karşı da, bizlerin ihanet noktasına varan bir
gafleti bulunmaktadır. Bunun ana sebebi; özellikle son üçyüzyılda
topraklarımızda ne olup bittiğinden haberimizin olmayışıdır!

Aynı şey bugün Ayvalık’ta yaşayan veya kendini Ayvalıklı
addeden vatandaşlarımız içinde geçerlidir.

Bugün Türkiye’nin nüfusu; yaşanan savaş, katliam, soykırım
ve asimilasyonlar sonucu Balkanlardan, Adalardan, Kafkaslardan, Orta Doğu’dan
ülkemize yapılan göçlerle oluşmuştur. Ne yazık ki; bunlar bizler tarafından
unutulmuştur!

Her halde artık kimsenin aklına; dedelerimiz ve
ninelerimiz binlerce kilometre ötelerden, aç ve susuz yürüyerek niçin Ayvalık’a
gelip sığındılar diye sormak gelmemektedir.

Günümüzde Suriye ve Irak’tan sayısı milyonlarla ifade
edilen insan nasıl Türkiye’ye sığınmış ise özellikle 1850 ile 1923 arası benzer
oranlarla ifade edilebilecek sayıda insan çeşitli yerlerden Türk topraklarına
gelmiştir.

Türkiye’nin asli sahibi olan Türkler; hiç bir şart öne
sürmeksizin; dini, tarihi, kültürel ve ırki yakınlıkları olan bu kardeşlerimizi
Anadolu’muz da bağırlarına basmışlar; ekmek ve topraklarını paylaşmışlardır.

Lakin Türklere ve Müslümanlara yapılan saldırılar
durmamış, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra güzel yurdumuz işgale
uğramıştır.

Bunun üzerine Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türk
Milleti, bir “İstiklal Mücadelesi”
vermiş ve bugün adına Türkiye dediğimiz topraklar, yaşayan nesillerimize vatan
olarak sunulmuştur.

Türkiye’nin millileşmesi ve İslamlaşması da, İstiklal
Harbi ve nihayetinde Cumhuriyet’le birlikte olmuştur.

Biz Kafkaslarda ve Balkanlarda vatan topraklarımızı terk
ederken, buradan da adına “Mübadele”
ya “Tehcir” denilen insanlık adına
üzücü ama zorunluluk içeren hadiselerle Rum ve Ermeniler yeni vatanlarına
gitmiştir.

Bugün Türkiye’de yaşayan ve Türklerle kader birliği etmiş
olan Giritli, Mübadil, Pomak, Boşnak veya Çingene dediğimiz kardeşlerimizin
hepsi anayasal eşitlik içinde “Büyük
Türk Milleti”
ailesinin ayrılmaz birer parçasıdır.

Günümüzde kimsenin kendini ayrı ve farklı görmeye; nedeni
de, hakkı da yoktur. Aksini düşünmek ve davranmak milli birlik ve
beraberliğimizi bozar ve bizi canla, malla, ırzla imtihan edildiğimiz 1923
öncesine götürür! İstermisiniz böyle bir şeyi?

Ne bunları insanlarımıza yaşatmaya ne de gelecek
nesillerin istikbalini tehlikeye atmaya hakkımız vardır. Bunun böyle bilinmesi
ve anlaşılması gerekir.

O zaman insan ister istemez sorar; 1923 öncesi Türkiye’de
ve Ayvalık’ta neler olup bitiyordu diye?

Şimdi gelin ilk önce Ayvalıklı Papaz İkonoma’ya bakalım!
Bu papaz 1773’te İstanbul’a gider ve özerk bir Ayvalık belgesi ile döner. Bu
belgeye göre Ayvalık’ta oturan Türk aileleri, yakın köylere göç ettirilecek,
hiç bir Türk ailesi Ayvalık’ta oturamayacaktır. Yani belgede yazan diğer
hususlara da bakınca, Osmanlı Devleti’nin korumasında Rumların kontrolünde bir “Ayvalık Devletçiği” oluşmuştur. Tıpkı
bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yapılmak istenen gibi!

Osmanlı vatandaşı oldukları halde, aldıkları imtiyazlarla
semiren Rumlar; 1803 yılında eski Yunanca, fizik, matematik, filoloji eğitimi
verdikleri 600 öğrencili bir akademiye bile sahiptir.

Bunlar yetmemiş olacak ki; 1821’de Mora’da başlayan Helen
isyanı ile şımaran Rumlar, Ayvalık’ta Türklere zulüm etmeye başladılar.

Özellikle Ayvalık’ta başpapaz Oeconomos’un kurduğu okul ve
kuruluşlara, adaların ve Yunanistan’ın gençleri gelir ve toplantılar yapıp,
ileri de yapacaklarını planlardı…

15 Mayıs 1919’da, Yunan askerlerinin İzmir’e ayak
basışında; başta Ayvalık olmak üzere Ege’de yaşayan Rumların, kendi ülkelerine
ihanet ederek işgal güçlerine davette bulunmalarının büyük payı vardır.

Bilinmelidir ki; 1773’ten sonra Atina’da Osmanlı Devleti
hakim bir güç iken, Ayvalık’ta idari hakimiyet bu özerklik belgesi nedeni ile
Rumların elinde idi! Onun için Ayvalıklıların bugünün kıymetini çok iyi
anlamaları ve bilmeleri gerekir.

Türk İstiklal Harbi’nin büyük komutanlarından Ali
Çetinkaya, işbirlikçilerin varlığına rağmen emrindeki 14 subay ve 150 askeri
toplayarak Ayvalık’ta yaptığı hitap, bütün Ayvalıklılar tarafından bugün çok
iyi anlaşılmalıdır; “Arkadaşlar, büyük
savaşın yorgunluğunun henüz üzerinizden gitmediğini biliyorum. Fakat bunu ben
değil, memleket sizden istiyor. Benimle kalmak isteyenler, sağ tarafa
ayrılsınlar. Hayır yapamayacağız, yorgunuz, çoluk çocuğumuzdan fazla
ayrılmayacağız diyenler silahlarını bırakıp gitsinler”
.

Bu hitaba askerlerin topluca verdiği tek ses çok
tarihidir; “Ölünceye kadar hep
beraberiz.”

İşte bu yüksek şuur ile başta Ayvalık olmak üzere yurdumuz
işgalden kurtulmuş ve Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulmuştur.

Bugün kendini Giritli, Selanikli, Boşnak, Pomak, Çingene
diye adlandıran kardeşlerim; sizler karşımızdakiler tarafından daima “Türk” olarak görüldünüz. Onun için
topraklarınızdan sürülerek Anadolu’ya geldiniz.

Günümüzde oyun değişti. Türk Milletinin bütünlüğünü bozmak
için sizin aklınızı çelmeye çalışıyorlar. Sizi Türklüğe karşı kullanıp,
Türklüğü zayıflattıktan sonra size yine Türk muamelesi yapacaklar. Çünkü siz
Türksünüz! Biliniz ki; 1992-1995 yılları arasında Müslüman Boşnakların uğradığı
soykırımın ana nedeni “Türk” olarak
görülüp, kabul edilmeleriydi!

 ABD, İngiltere,
Fransa başta olmak üzere tüm Avrupa’nın desteği ve Türk toprakları alınmak
sureti ile kurulan Yunanistan; kurulduğu günden bu yana Fener Rum
Patrikhanesi’nin stratejileri ile Türk topraklarını alarak üç misli
topraklarını büyüyüp genişletmiştir. Günümüzde Ege Denizi’ndeki Türk adalarının
işgali ile bu genişlemenin devam ettiği görülmektedir.

Sakın ola yapacağınız hatalarla, bu genişlemenin kapsama
alanına Ayvalığınızı da, dahil ettirmeyin!

Kilise restorasyonları, eski eserlerin ihyası,
yağhanelerin eski sahiplerine iadesi; Yunanistan’ın ve Fener’deki patrikhanenin
emellerini gerçekleştirmek için kullandıkları ara basamaklardır.

Unutmayın ki; Atatürk bu patrikhaneyi bir “melanet yuvası” olarak nitelermiş ve
çok uğraşmalarına rağmen, yurt dışına çıkarmayı Lozan’da başaramadıklarını
ifade etmiştir ve bu çok doğru bir tespittir.

Onun için demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi içi boş
kavramlara aldanmayın ve düşeceğiniz bir gaflet ile topraklarınızdan olmayın.
Ve gelene gidene de, siz de bizim Girit, Midilli, Limni, Yunanistan,
Bulgaristan, Bosna’daki mallarımızı ve haklarımızı iade edecekmisiniz diye
sorun…

Bu soruyu sormaya başladığınız gün oyun bozulacak,
karşınızdakilerin ve onların işbirlikçilerinin maskesi düşecek ve gerçek
yüzleri görülecektir.

Aziz Ayvalıklılar; “Ne
Mutlu Türk’üm Diyene”
anlayışından başka sığınacak yerimiz yoktur.

Buna sığınmak istemeyen kim varsa, o da bilmelidir ki;
Türk Milletinin çok Ali Çetinkayaları ve onların emrine girecek neferleri
vardır.

O sebeple dost, düşman herkes aklını başına almalıdır!

Öğretmene Not (5)

0

     “İnsan; ihsanın /
iyiliğin kölesi / kuludur.”

     İhsanın en
büyüğünü ve en kıymetlisini ise, öğretmen yapar.

     Bunun için, en
büyük övgüye de o lâyık ve uygundur.

     Nitekim Hz.
Ali’nin: “Bana bir kelime öğretenin kulu kölesi olurum.”

     Deyişini
hatırlamak; bu hususta çok yerinde bir sözdür.

     Mekânın şerefi;
içinde bulunandan kaynaklanır.

     Mekâna şeref
verecekleri yetiştirecek olan da öğretmendir.

     Öğretmen;
öğrencinin hakikat ve gerçekleri görmesi için;

     Mes’elelere iman
gözüyle, Kur’an’ın tâlimi ve öğretisi, nur ve ışığı ile,

     Resul-i Ekrem’in
dersiyle ve bilhassa / özellikle Allah’ın İsm-iHakîmi / Hakîm İsmi’nin keyfiyet

     Ve içeriklerinin
gösterdikleriyle bakmasını sağlamalıdır.

     Yani öğretmen;
öğrenciye bilgelik ruhu aşılamalı. Bilgili, iyi ahlâklı, olgun

     Ve örnek insan
olmanın yollarını açmalı.

     Talebeyi;
hikmetle, kendini tanıma bilgisi ile donatmalı.

     Dış âlemden
edineceği her bilginin; aslında kendisine kendini tanıma fırsatı verdiğini
belirtmeli.

     Öğretmen;
öğrencilerin sual / soru sormaktan asla, kaçınmamalarını sık sık hatırlatmalı;

     Sorunun
içeriğinden dolayı, asla tedirgin olmamaları gerektiğini söylemeli.

     Onları her zaman
cesaretlendirmeli.

     Çünkü ilmin,
bilmenin anahtarı sorudur.

     Büyük bir âlime /
bilgine “İlmini neye borçlu olduğunu” 
sormuşlar.

     “Bilenlerin
peşinden köpek gibi koşmaya borçlu olduğunu” söylemiştir.

     Soru, bilmenin
yarısıdır. Diğer yarısı cevabıdır. Tıpkı başlamanın, işin yarısı oluşu gibi.

     Kaldı ki “Merak”
ilmin, “İhtiyaç” terakki ve ilerlemenin hocasıdır.

     Zira merak eden
öğrenmek ister. İhtiyaç / gereksinim duyan çalışma ve arayışa yönelir.

     Böylece dâreyn /
her iki dünya saadet ve mutluluklarının kapıları açılmış olur.

     Öğretmenden
istenen; kömür ruhlu Ebu Cehiller değil, elmas ruhlu Ebu Bekirler
yetiştirmesidir.

     Çünkü kömürle
elmas arasında; keyfiyet ve kıymet bakımından dağlar kadar fark var.

     Öğretmen;
gençlerimizi sözde değil, özde insan olmaları için eğitmeli.

     Yoksa insan
suretinde hayvan olma ihtimali / olasılığı var. 

     Öğretmen dersi;
ruhsuz netice ve sonuçlar verecek, talebenin şevkini kıracak, faydasız, abes

     Ve boş bilgi
yığıntısı içinde geçirmekten kurtarması lâzım.

     Öğretmen sadece
“Nasıl?”ı anlatır, “Nasıl?”a cevap verip de, “Niçin?”i cevapsız bırakırsa,

     Gerçi öğrenciyi
malûmat sahibi yapar.

     Fakat “Nasıl?”la
beraber “Niçin?” i de anlatırsa, işte o zaman talebeyi ilim sahibi kılar.

     Çünkü “Nasıl?”lara
cevaplar; öğrenciye malûmat edindirir.

      “Niçin?”lere
cevaplar ise, öğrenciyi ilme kavuşturur.

     “İlm bir kıl ü kal
/ dedi kodu imiş ancak!” diyen Fuzulî, bunu kastetmiş olsa gerek.

     Öğrenci; özellikle
İlkokul talebesi, öğretmenine mutlaka, şeksiz şüphesiz inanır.

     Nitekim, okuldan
gelen oğluna babası sorar: “Bugün okulda ne öğrendin bakalım?”

     Oğlu cevap verip
yanıtlar: “İki kere ikinin beş ettiğini öğrendim baba.”der.

     Belli ki hocanın
dalgınlığına gelmiş ve farkında olmadan iki kere ikinin beş ettiğini söylemiş.

     Baba: “Oğlum demiş
beş değil dört eder.” Baba ile oğlu başlamışlar münakaşaya. Sonunda oğlu:

     “Baba demiş, sen
öğretmenimden daha mı iyi bileceksin? Öğretmenim beş ettiğini söyledi.“

     İşte bu;
öğrencinin öğretmenine olan inanç ve güvenine güzel bir örnektir.

     Çapa Yüksek
Öğretmen Okulu’nun kurucusu Kemal Kaya (öl. 1966):

     “Arkadaşlar! Ben
başlanmış işi, bitmiş sayarım. Sizleri meslektaşım olarak görüyorum.”

     Diyerek ilk
dersine başlarmış.

     Bu başlangıç, on
beş yaşlarındaki öğrencilerine ufuklar açmış…

Kırım Tatar Edebiyatı ve Sanatı’nı Zafer Karatay İle Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu:
Bora Gazi Giray’dan başlamak üzere kıyımlara ve sürgünlere rağmen Kırım
Türkleri, sanat, edebiyat mûsıkîde dikkat çekecek ölçüde gelişmiş bir yapıya
sâhip. Derinliklerini ve enginliklerini sizden öğrenebilir miyiz?
 

Zafer Karatay: Belirttiğiniz gibi
1783’ten itibaren Çarık Rusyasının başlattığı ve aynı insanlık dışı geleneği
devam ettiren Bolşevik Sovyet rejimini Kırım Türklerini maruz bıraktığı sürgünler
ve kıyımlara rağmen Kırım Türkleri varlıklarını muhafa etme ve var olma
mücadelelerini günümüze kadar sürdürme başarısını gösterdiler. Bunda eğitimin,
kültürün, edebiyatın toplum hafızasındaki yeri ve önemi büyüktür. Türk-İslam
târihinde ilân edilen ilk cumhuriyet olan Kırım Halk Cumhuriyeti’nin başkanı,
Kırım, Ukrayna Litvanya Polonya Başmüftüsü Numan Çelebi Cihan’ın 1917 yılı
Kasım ayında Kırım Hanlığı’nın başşehri Bahçesaray’daki Hansaray’ın müze olarak
açılışında yaptığı muhteşem konuşmasında “inanarak tam bir buçuk asır
sabrettik. Bir buçuk asır edebiyatsız, ilimsiz, sanatsız, ticaretsiz ve
siyasetsiz olarak mahkûmiyetler, mahrumiyetler içinde yaşadık’
diye târif
ettiği 1783’te başlayan Çarlık Rusyası altındaki esaret hayatından kurtuluşunu
Kırım Türklerine müjdelerken, onlara geleceklerini kurtarmak için neyin önemli
olduğunu söylemişti:

“Edebiyattan,
ilimden sanayi ve ticaretten sonra siyaset gelir.”

Edebiyatın,
ilmih ve sanatın önemini bu tarihî konuşmasında üç defa tekrarlayan Numan
Çelebi Cihan ve arkadaşları, yazmayan, fikir üretmeyen düşünmeyen ve ilimle
uğraşmayan bir toplumun geleceğinin olmayacağını iyi biliyorlardı. İsmail
Gaspıralı onlara bu akıl yolunu açmıştı.

Çetinoğlu: Söz
konusu seviyeye kısa zamanda ulaşmak mümkün değil. Kırım Türklerinin sanata
ilgileri ne zaman başladı?

Karatay: 1441 yılında kurulan Kırım
Hanlığından çok önce de, Kırım Türklerinin ana nüvesini oluşturan Kıpçak
Türkleri, Karpatlar’dan Altay Dağlarına uzanan Deşti Kıpçak olarak adlandırlan
Kıpçak bozkırlarında, bütün Türk boylarında olduğu gibi sözlü edebiyat çok
güçlü ve zengindi. Yerleşik düzene geçip yazılı edebiyat oluşmadan önce
kültürlerini, duygu ve düşüncelerini geleneklerini, ‘keday’ adı verilen halk ozanlarının yırlarında, naklettikleri efsânelerle,
destanlarla, halkın arasında dillenen, çınlar, mâniler, atasözleri, tapmacalar
(bulmacalar) vasıtasıyla nesilden nesile geçen sözlü edebiyatlarıyla günümüze
kadar getirmişlerdir. Kırım Hanlığı kurulduktan sonra Hanlığın kurucusu Hacı
Geray’ın yerine tahta geçen Mengli Geray’ın şiirlerinin olduğu bilinmektedir.
Elbette gazelleri bestelenerek günümüzde klasik Türk müziğinin en güzide
eserleri arasında yer alan Bora Gazi Geray Han, şâir Kırım hanları içerisinde
en meşhurudur. Fransa Kralının elçisi olarak Kırım’da bulunan Baron De Toth,
şiire edebiyata sanata ilgi duyan Kırım Geray’ın piyes seyrettiğinden de söz
etmektedir. Hanlık dönemini en önemli şâiri Gözleveli Âşık Ömer olduğunu not
olarak belirtmeliyim.

Çetinoğlu: Gelişmeler
nasıl bir seyir tâkip etmiş?

Karatay: Edebiyat târihçileri, Kırım
Türk Edebiyatını 6 devire ayırırlar;

1-Hanlık
Dönemi, 2-Rus istilâsı Dönemi, 3-‘Tercüman’ Dönemi, 4-1905-1917 Dönemi, 5-1917-1944
Dönemi, 6-1944’ten günümüze kadar olan dönem.

Bu kadar çok
devir olması elbette işgal, sürgünler baskılarla dolu dönemler sebebiyledir. Bu
dönemler Kırım Tatar medeniyetine, diline, kültürüne ve edebiyatına büyük etki
etmiştir. Hatta ölümün eşiğine getirmiştir demek abartı olmaz. Ama işgalci
Rusya’nın Kırım’da Kırım Türklerinin tarihini geçmişini silme, onarı köksüz
bırakma siyasetine rağmen Kırım Türkleri köklerinden kopmamış, her fırsatta
tarihlerini kültürlerine sahip çıkmıştır.

Çetinoğlu: Kırım
Tatar edebiyatının târihê seyrinde bir ufuk turu yapıp, 18 Mayıs 1944 sürgünü
ve sonrası gelip genişçe bir şekilde anlatmanız mümkün mü?

Karatay: Kırım Hanlığı döneminde yazılı
döneme geçen Kırım Türk edebiyatı ve sanatı, 1783 yılında Kırım’ın Çarlık Rusyasının
esareti altına düşünce, 100 yıllık karanlığa boğulmuştu. Bu asırda tek bir yazılı
eser üretemeyen, üretmesine işgalcilerce de imkân verilmeyen Kırım Türkleri,
içinde bulundukları, sosyal, kültürel, ekonomik vaziyetleri, kısaca
hayatlarının her alanındaki vahim durumları dikkate alındığında, böyle bir toplum
içinden İsmail Gaspıralı gibi muhteşem bir insanın çıkması mucizevî bir
durumdur. Kırım Türkleri onun Bahçesaray’da 1883 yılında neşretmeye başladığı
Tercüman gazetesiyle, Usul-i Cedid okulları ve bir dizi faaliyetleriyle Türk
târihine ihtişamlı bir dönüş yaptılar. Bu yıl doğumunun 170 yılını kutladığımı
İsmail Gaspıralı’nın (20 Mart 1851- 24 Eylül 1914) ektiği tohumlarla yeşeren,
O’nun yarattığı iklimde büyüyen ve aydınlattığı yolda yürüyen aydınlar her
sahada önemli eserler vermeye başladılar. İsmail Gaspıralı’yı uzun uzun
anlatmaya gerek yok. O her konuda öğretmen olmuştur. Şiir yazmış, hikâye
yazmış, ders kitapları yazmış, her sahadaki boşluğu elinden geldiğince
doldurmaya gayret etmiştir. İdil ral Türklerinden meşhur tarihçi rahmetli
Prof.Dr. Mir Kasım Osman İsmail Gaspıralı”yı kısa ve özlü olarak şöyle
tanımlamıştı,2003 yılında hazırladığım İsmail Bey Gaspıralı belgeselinde;

“İsmail
Gaspıralı, hem politik, hem fikir adamı, filozof, hem de edebiyatçı., hem
pedagog, hem gazeteci,organizatör, idareci. Hepsi bir adamın yüzünde, bir
adamın elinde bir insanın ömründe olmuş. Büyük adamlar tarihte seyrek olur.
İsmail Gaspıralı da bunun gibi  seyrek
büyük zatlardan biridir.”

Çetinoğlu: Gaspıralı
İsmail Bey, gerçekten muhteşem bir şahsiyet. Kısa da olsa bilgi lütfeder
misiniz?

Karatay: Çarlık Rusya’sında 1905
inkılâbının getirdiği serbestlik içinde, İstanbul’da okuyan öğrencilerin,
İsmail Gaspıralı’nın Tercüman gazetesinde yetiştirdiği Kırım Tatarı aydınların
ve Gaspıralı’nın açtığı okullarda öğretmenlik yapmaya gelen öğretmenlerin
yarattığı ortamda, İstanbul Türkçesi Kırım Türk edebiyatında canlanmıştır.

Bu arada 1906
yılında İsmail Gaspıralı kadınlar için ‘Âlemi Nisvan Dergisi’ni kızı Şefıka
Gaspıralı yönetiminde yayınlamaya başlamıştır. Böylelikle Kırım Tatar kadınları
da toplumun medenî, sosyal ve kültür hayatına, edebiyat dünyasına katılmaya
başlamışlardır. Ayrıca Gaspınalı çocuklar için ‘Alem-i Sübyan’ isimli bir dergi ve ‘Ha Ha Ha’ adlı mizah dergisi de yayınlamıştır.

Çetinoğlu: Teşekkür
ederim. Gaspıralı İsmail Bey’den başka gazeteciler de vardı…

Karatay: Evet! Gazeteci Abdurreşıt
Mediyev, tâarihçi öi itnograf Osman Akçokraklı, (1879-1938), Habibullah Odabaş,
şâir Mehmet Nüzhet, Bekir Emekdar, şâir Asan Çergeyev (1879-1946), etnograf
bilgin Hansarayı Müzesi’nin kurucusu Hüseyin Badanalı, Gaspıralı’dan sonra
Tercüman Gazetesinin başına geçen gazeteci yazar Hasan Sabri Ayvaz, Halil
Çapçakçı, Hüseyin Baliç, şâir Hüseyin Şamil Toktargazi (1881-1913), Osman
Zaatov, Seyyid Abdullah Özenbaşlı (1867-1924), şâir Mehmet Niyazi, dilci İsmail
Lömanov, şâir Abdullah Lâtifzâde (1890-1938) gibi çok sayıda Kırım Tatar aydını
ortaya çıkmıştır.

İstanbul’da
eğitim yaparken önce Kırım Talebe Cemiyeti’ni, sonra Vatan cemiyetini kuran ve
liderlik eden Cafer Seydahmet Kırımer ve Numan Çelebi Cihan 1917’de Kırım Tatar
Millî Kurultayı’nın toplanmasına öncülük etmiş 26 Aralık 1917’de ilan edilen Kırım
Anali Cumhuriyetinde Çelebi Cihan Hükümet başkanı. Kırımer ise Harbiye Dış ve
Dışişleri Bakanı olmuşlardır. Her ikisi de yazarlık yaptı. Numan Çelebi Cihan
aynı zamanda şâirdir. Kırım Türklerinin Millî Marşı olan And Etkenmen şiirini
yazmıştır.

Çetinoğlu: Gaspıralı’nın
Tercüman Gazetesi hakkında kısa da olsa mâlûmat vermeniz mümkün mü?

Karatay: Tercüman Gazetesi İstanbul
Türkçesine yakın bir dille yayınlanmış, ondan sonra yetişen yazar ve şâirlerin
bir kısmı eserlerini İstanbul Türkçe’siyle bir kısmı da Kırım’da konuşulan
Türkçe ile yazdı.  Kırım’ın güneyinde
İstanbul Türkçe’sine yakın bir dil konuşulurken Kırım’ın kuzey bölgelerinde
Kıpçak Türkçesi kullanılmıştır.

Çetinoğlu: 26.000
kilometrekarelik bir ülkede 2 ayrı dil, edebiyatın gelişmesi için
olumsuzluklara sebebiyet vermiştir.

Karatay: Bu durum özellikle 1920’lerde
Kırım’daki aydınlar arasında edebî dille ilgili ciddi tartışmalar yaşanmıştır.
Bu arada Kırım’a Bolşevikler hâkim olmuş 1921 yılında Kırım Muhtar Sovyet
Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur 1928’de Akmescit’te toplanan Kırım Tatar
Edebî Dilinin imlası üzerinde Birinci İlmî Konferansı’nda bozkır ve yalı boyu
arasında kalan şeridin, Orta Yolak ağzı da denen Bahçesaray ağzının, yazı dili
olmasına karar verilmiştir.

Kırım Muhtar
SSC’nin ilk döneminde 1928 yılında Veli İbrahim, Stalin tarafından kurşuna
dizilerek şehit edilmesine kadar Kırım Tatar Edebiyatında canlanma devam etmiştir.
Bu dönemde ilk tahsilini Kırım’da yaptıktan sonra İstanbul’da bugünkü
Galatasaray lisesinde daha sonra Macaristan’da Türkoloji tahsili yapan şâir ve
Türkolog Prof. Dr. Bekir Çobanzade (1893-1939), İstanbul Üniversitesinde târih
okuduktan sonra 1926 yılında Kırım’a dönen şâir Hamdi Giraybay (1901-1930),
1917 yılında Kırım Halk Cumhuriyeti kurulması üzerine öğretmen olarak Kırım’a
gelen şâir Şevki Bektöre (1888-1961), besteci Asan Refat, tiyatro eserinden
şiir ve edebiyat sahasının her türünde çok önemli eserler veren Ömer İpçi
(1897-1955), şâir Ziyaddin Cavtöbeli, Cafer Gaffar (1898-1938), İlyas Tarhan,
Irgat Kadir, Mahmut Nedim (1893-1938), Abdullah Latifzade (1890-1938), Ahmet
Özenbaşlı (1893-1958), Eşref Şemizâde, Kerim Camanaklı, şâir Abdurrahim Altanlı
Şeyhzâde (1898- 1976) ve başka pek çok aydın eserler vermiştir. 1927-1928
yılından itibaren bütün Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi Kırım’da da siyasî
iklim değişmiş ve Stalin’in aydın kıyımları başlamıştır. Bu sebeple Bekir
Çobanzade ve Asan Refatov gibi kimi aydınlar Bakü’ye giderek faaliyetlerine
orada devam etmişlerdir.

Çetinoğlu: Bekir
Çobanzade hakkında da ek bilgi vermeniz mümkün mü?

Karatay: Çobanzâde, Kırım Tatar
edebiyatının en büyük ve güçlü şâirlerinden biri olmasının yanısıra, dil ve
edebiyat konusunda çok büyük bir uzmandır. Bakü’deki Türkoloji Kurultayı’nın
beynidir. Azerbaycan ve Kumuk Türkleri başta olmak üzere Sovyet rejimi
altındaki Türk halklarının dil ve edebiyatlarında çok önemli rol oynamıştır.
Azerbaycan’da hakkında birçok araştırma ve eser yayınlamıştır. Maalesef o da
Stalin kıyımından kurtulamamış, hapishanede hayatını kaybetmiştir.

Kırım Tatar
târihinde Sovyet rejiminin aydın kıyımında 17 Nisan 1938 kara bir gündür.
Özellikle 1936 ve 1937 yıllarında, kimileri daha önce çeşitli sebeplerle
tutuklanmış olan Kırım Tatar aydınlar tâkip eden 3 gün içinde, Akmescit’teki
cezaevinde Stalin rejiminin cellatları tarafından kurşuna dizilmişlerdir.

Katliam gününe
gelmeden önce, Sovyet hükümeti tarafından Kırım Tatar aydınları, ‘devlet haini’
ve ‘anti-Sovyet unsur / Sovyet hükümet muhalifleri) olmakla suçlanarak
aleyhlerinde dâvâlar açılmıştı. Kırım Tatar halkının en parlak bilim adamları
ve siyasî temsilcileri, casusluk ve milliyetçilikle suçlanmış, bu suçlamalar
yüzünden yüzlerce Kırım Tatar aydını toplama kampına gönderilmişti. O günlerde
kaç Kırım Tatar aydının kurşuna dizilerek öldürüldüğü ve nerede toprağa
verildiği hiçbir zaman bilinemedi.

Kurşuna
dizilenler arasında; yazar, gazeteci Hasan Sabri Ayvazov, yazar İlyas Tarhan,
yazar, ilim adamı ve öğretmen Osman Akçokraklı, Bahçesaray Saray Müzesi Müdürü,
etnograf Hüseyin Badanalı, dilbilimci ve öğretmen Yahya Bayraşevskiy, Süleyman
İdrisov, şâir ve öğretmen Abdullah Latifzade, gazeteci Mamut Nedim, Kırım
Devlet Yayınevi Başkanı Abdülkerim Cemaledinov bilenenlerdir.

Çetinoğlu: Sâdece
Kırım Türklerinin değil, bütün Türk dünyasının muhteşem yazarı Cengiz Dağcı’a
sıra gelmiş olmalı…

Karatay: Tabîi… Bu dönemlerde
yetişmekte olan Cengiz Dağcı, bu kıyımın eşiğinden dönmüş ve savaş sonrasında
yaşadığı Londra’da, bilindiği gibi muhteşem eserler vererek, Bolşeviklerin
Kırım Türklerine olan zulümlerini ve savaş yıllarında Türk halklarının
yaşadıkları dramı yazmıştır. Cengiz Dağcı’nın eserlerini okuyup da Kırım
sevdasına düşmeyen çok az insan vardır.

Çetinoğlu: Onlardan
biri de benim. Varlık Yayınları’ndan her yeni kitabı çıktığında harçlığımın
elverdiği ölçüde 3’er 5’er adet satın alır, arkadaşlarıma hediye ederdim.

Peki efendim, Kırım Türkleri yazılı edebiyatta hangi
alfâbeyi kullanıyordu?

Karatay: Kırım Tatarları, Hanlık
döneminde Arap alfabesini kullanmışlardır. 1929’da Merkezî hükümetin baskısıyla
31 harfli Latin alfabesine geçildi. 1938 yılında ise, Stalin döneminde
hazırlanan bir kanunla bütün Slav olmayan (Ermenice ve Gürcüce hariç) dillerde
olduğu gibi, Kırım Türkçesinde de Kiril alfabesi kullanılmaya başlanmıştır.
Günümüzde Kırım Tatar Milli Meclisi tekrar latin alfabesine geçme kararı aldı.
Bu da yavaş yavaş hayat geçiriliyordu. Ancak 2014 yılındaki Rusya işgali buna
da büyük darbe vurdu

Çetinoğlu: Bu
değişiklik de Kırım Türk edebiyatını olumsuz yönde etkilemiştir.

Karatay: Hem de çok. Yazanlar kadar
okuyanlara da problem yaratış gelişimi engellemiştir. Ayrıca Kırım Tatarlarının
birçok ülkeye dağıldığı ülkelerde farklı alfabeler ve alfabelerin telaffuzu da
ortak bir dil ve yazım konusunda günümde dahi problem olmaya devam etmektedir.

Ayrıca İkinci
Dünya Savaşı da Kırım Tatarlarına ve dolayısıyla edebiyatına çok ağır zarar
vermiştir. Birçok genç yazar, şâir ve aydın, Kızıl Ordu saflarında savaşırken
hayatını kaybetmiştir. Sürgün yerlerinde 1957’ye kadar yazılı neşriyat
yapmalarına yasak getirilmiş, 1957den sonra da kısıtlamalar, sansür, baskılar
edebiyatın gelişimine büyük engel teşkil etmiştir.

Çetinoğlu: Asıl
büyük kayıp daha doğrusu büyük kıyım hâdisesi de da Kırım Türklerinin topyekûn
sürgünü olmalı.

Karatay: Evet! Savaştan daha büyük bir
felaket savaş bitmeden 18 Mayıs 1944 günü Kırım Tatarlarının kapısını
çalmıştır. İkinci Dünya Savaşı’na girmeyen Türkiye’yi cezalandırmak bahanesiyle
Boğazlar, Kars ve Ardahan meselesini gündeme getiren Stalin, muhtemel bir
savaşta Türkiye’ye yardım edeceklerini düşündüğü, Kırım, Karaçay, Balkar,
Ahıska Türklerini Çeçenler ve İnguşları, Orta Asya Çöllerine, Sibirya ve
Urallara sürgün etmiştir.

Böylelikle
Sovyet rejimi, Kırım’daki 1500 yıllık Türk İslam târihini medeniyetini, buranın
târihi sâhiplerini târihten yok etmek için dehşetli bir soykırım yapmıştır. Bu
sürgün ve sürgün sonrasının ağır şartlarında Kırım Türkleri nüfuslarının
%46,2’sini kaybetmiştir. 1953 yılında Stalin’in öldüğü gün Kırım Türklerinin
bayram günü gibidir. Savaşın ve sürgünün ağır yaraların sarmaya başlayan Kırım
Tatarlarının aydınları teşebbüse geçerek 1 Mayıs 1957 târihinde Kırım Tatar
Türkçesinde Lenin Bayrağı gazetesini yayınlamayı başardılar. İlk iki
sayfası Sovyet rejimi, Komünist partisi, Kolhoz ve Sovhozlardaki yapılan işler
ve propaganda haberleriyle dolu gazetenin üçüncü ve özellikle dördüncü sayfası
Kırım Tatar dili ve edebiyatı işin hayat kaynağı olmuştur. Savaştan ve
sürgünden sağ kurtulabilmiş yazarlar, şâirler gazeteciler buradan eserlerinin
okuyuculara ulaştırabilmişlerdir. Elbette Kırım, Kırım Tatarlarına yasaktı,
onlara târihlerini, Kırım’daki geçmişlerini hatırlatan ibâreler, sözcükler
yasaktı. Buna rağmen yazarlar şâirler, sanatçılar dolaylı da olsa sürgünde
yaşan Kırım Tatarlarına kendi kimliklerini ve değerlerini anlatmaya
çalışmışlardır. En önemlisi de millî kimliğin temeli olan ana dillerini ve
edebiyatlarını canlandırmaya, yaygınlaştırmaya hizmet etmişlerdir

Yine 1957
yılında, Özbekistan Yazarlar Birliği içinde Kırım Tatar Yazıcıları bölümü
oluşturulmuştur. Stalin kıyımlarından kurtulup sağ kalabilen Şamil Alâdin, Abduraim
Altanlı, Abdulla Dermenci, Eşref Şemizâde, Yusuf Bolat, Ziyadin Cavtöbeli, Raim
Tınçerov, Reşid Murad, Safter Nogayev, Cevdet Amet (1917-1995) , Fetta Akim,
Gafar Bulğanaklı Riza Halid, Rıza Fazıl, Zakir Kurtnezir, Seyitumer Emin, Enver
Selâmet, Remzi Burnaş, Çerkez Ali, Yakub Zekki, Cevaire Mecitova, Yunus
Temirkaya, Amet Mefayev, Zeynep Abbasova, Mambet Aliyev, ibraim Paşi gibi yazar
ve şâirler toplanarak Kırım Türk edebiyatı¬nı canlandırmaya çalışmışlardır.
Sürgün döneminde Kırım Tatar dili ve edebiyatının canlanmasında Eşref Şemizâde
(21 Haziran 1908-11 Mart 1978) ayrı bir yer tutmaktadır. 15 yaşında ilk
şiirleriyle edebiyat sahnesine çıkan Şemizade, 1930’ların ilk yarısında artık
Sovyetler Birliği’nde ismi bilinen şâirler arasında yer alıyordu. Bu yıllarda
genç şâir, Cengiz Dağcı’nın da hayatına dokunan Eşref Şemizade, 1941 yılında tutuklanarak
İrkutsk’a sürgün edilmiştir. Kırım Türklerinin Kırım’dan sürgün edilmesinden
sonra ikinci defa hapse atılmış, hapisten çıktıktan sonra bütün Kırım Tatar
yazar ve şâirlerinin saygısını kazanmış, onlara yol göstermiş, yazdığı
şiirlerle millî duyguyu aşılamaya gayret etmiştir. Sovyet rejimi altında
yaşamasına rağmen Kırım Tatar edebiyatının en parlak yıldızı, yol göstericisi o
olmuştur.

1957’de Kırım
Türkçesiyle otuz Kırım Tatar aydınının hikâyeleri, denemeleri ve şiirlerini bir
araya getiren ilk kitap Baar Ezgileri basıldı.

1968 yılında
Taşkent’te Gafur Gulam Neşriyatı içinde faaliyete geçen Kırım Tatar yayınları
bölümü Kırım tatar edebiyatının canlanmasına büyük katkı sağlamıştır.

Kırım Tatar
yazar ve şâirlerinin, özelliklede yeni nesil aydınların eserlerini halka
ulaştıran önemli bir vasıta da 1976 yılında Kırım Tatar Türkçesinde önce yılda
iki kere çıkarılırken, 1980 yılından itibâren ise iki ayda bir yayınlanmaya
başlayan Yıldız Dergisi olmuştur.

1968
yıllarında Nizamî adına Taşkent Pedagoji Enstitüsü’nde Kırım Tatar Dili ve
Edebiyatı Bölümü kurulmuştur. Sürgünden sonra Kırım Tatarları ilk defa ilmî
düzeyde ana dili eğitimi alan ve bu dilde okuyup yazan kadrolar yetiştirme imkânı
bulmuşlardır. Sürgün yıllarında yetişen yazarlar arasında Şâkir Selim hem yazdığı
vatanseverlik duygularını geliştiren hem de edebi gücü çok yüksek şiirleriyle
sivrilmiş, ön plana çıkmıştır.

Çetinoğlu: Vatanseverlik
duygularını geliştiren, ‘Vatana dönüş’ düşüncelerinin tohumları olan Kırım
Türkleri edebiyatının meyvesi tomurcuk vermeye başlamış olmalı…

Karatay: Sürgün yerlerinde yaşamayı
kabul etmeyen, Sovyet rejimine boyun eğmeyen Kırım Türkleri inanılmaz bir direniş
göstermiş, olağan üstü bir mücâdele vererek Vatan Kırım’a dönmeyi başarmışlardır.
Temmuz 1987’de Moskova Kızıl Meydan’da yaptıkları ve bütün dünyada büyük yankı
uyandıran gösterileri neticesinde, Sovyet rejimince kendilerine kapatılan Vatan
Kırım’ın kapılarını yıkarak Kırım’a dönmeye başlamışlardır. Kırım’da yönetimi
elinde bulunduran şövenist Rusların engellemelerine, çıkardıkları binbir
zorluklara rağmen Kırım Türkleri bir taraftan evlerini kurmaya çalışırken diğer
yandan da medeniyetlerini yeniden canlandırmak için gayret göstermişlerdir.
Böylelikle 7 Temmuz 1989 günü Vatan Kırım’da Akmescit şehrinde Kırım Tatarca
yayınlanan Dostluk ile ana dilde gazete Vatan Kırım’da 40 yıl sonra yeniden doğdu.
Rahmetli Şevket Ramazan’ın gayretleriyle ve O’nun yönetiminde haftada bir gün
Cuma günleri Kırımskaya Pravda gazetesinin eki olarak yayına başlayan Dostluk Gazetesi,
rahmetli Şakir Selim ve diğer aydınlarımızın katılımı ve desteğiyle gelişip
1995 yılında Kırım adını alarak Kırım Türklerine olan hizmetini günümüze kadar
sürdürdü.

‘Lenin Bayrağı
Gazetesi’ yönetimi de Kırım’a dönerek, ‘Yanı Dünya / Yeni Dünya’ adıyla
Kırım’da yayınlanmaya başladı. Yıldız Dergisi de Kırım’a döndü. 1991 yılında
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra Ukrayna içerisinde Kırım Özerk
Cumhuriyeti olarak kalan Kırım’da, binbir zorlukla okullar açıldı. Bunlar; ana
dilde eğitim veren 15. Kırım Tatar Millî okulu ve yine binbir güçlükle açılan
Kırım Mühendislik ve Pedagoji üniversitesi içerisindeki Kırım Tatar Dili ve
Edebiyatı Bölümü’dür. Yine Kırım Devlet Üniversitesi içerisindeki Kırım Tatar
Dili ve Edebiyatı bölümü, ana dilin öğrenilmesi, ana dilde okuyan ve yazan
kadroların yetişmesinde önemli görevler yapmaktadır. 2014 yılında Kırım Rusya
tarafından işgal edilene kadar, Kırım’da çok sayıda şiir, roman, hikâye ve
başka sahalarda eserler neşredilmiştir. Yeniden yeşeren ve canlanma gösteren
Kırım Tatar edebiyatı Rusya işgaliyle birlikte yeni problemlerle ve engellemelerle
karşı karşıya kalmıştır.

Çetinoğlu: Zafer
Bey, çok teşekkür ederim. Kırım Türkleri kardeşlerimize sağlıklı ve huzurlu
günler dilerim. Onlardan öğrendiğim bir söz var: ‘Allah’a şükür, toprağın
üzerindeyiz.’ Toprağın altında olanlara rahmet, üzerinde olanlara direnme gücü
niyaz ediyorum. Mücâdelesine devam edenlere, her türlü sıkıntıya rağmen,
morallerini diri tutanlara, sanat ve edebiyatını geliştirenlere gönül dolusu
selamlar.

 

 

ZAFER KARATAY

     İlk, Orta, Lise ve üniversiteyi (Gazi
Üniversitesi Kimya Mühendisliği) Ankara’da okudu. Yüksek Lisansını Marmara
Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Genel Türk Tarihi Bölümü’nde
yaptı (2017). Sağlık Bakanlığı, Sanayi ve Ticâret Bakanlığı’nda mühendis
olarak çalıştıktan sonra 1985 yılında TRT’nin açtığı prodüktörlük imtihanını
kazanarak 1986 yılında TRT İstanbul Televizyonu’nda yapımcı ve yönetmen
olarak çalışmaya başladı. 2000-2002 yıllarında Eğitim Kültür Drama
Programları, 2004-2008 yılları arasında TRT İstanbul Televizyon Müdürlüğü
yaptı. 33 yıl boyunca Türk târihi ve kültürü ile ilgili çok sayıda belge
niteliğine sâhip televizyon programları hazırladı. Çok başarılı
çalışmalarının karşılığında mükâfat olarak TRT’den Eylül 2019’de sürgün
edildi.

     Resmî vazifeleri devam ederken 1974
yılında başladığı Kırım ve Türk Dünyası için aktif çalışmalara ve
mücâdelelerine devam etti. 1983 yılından beri Kırım Türklerinin sesi Emel
Dergisinin sorumlu yöneticiliğini yapıyor. 1989-1991 yıllarında Kırım Tatar
Millî Hareketi Teşkilatı’nın 1991 yılından beri de Kırım Tatar Millî
Meclisi’nin Türkiye Temsilcisi ve Emel Kırım Vakfı Başkanı’dır. Devamlı basın
kartı sâhibidir.

https://www.emelvakfi.org/yazarlar/zafer-karatay/       

 

Zaman Geçirmeden

0

Bir ülke;
yalanla, dolanla, TÜİK rakamları ile oynamakla asla ve asla yönetilemez. Bu yol
karanlık ve çıkmaz bir sokaktır. ER veya GEÇ yolun sonu uçurumdur.

İşte tercih ettiğiniz bu yol sizleri; freni patlamış yokuş
aşağı hızla yol alan bir araba gibi her an DUVARA toslatır.

Bir ülke
EHLİYETLE, LİYAKATLE, T.C. Devletine sadakatle yönetilir. Bir ülke HAK, HUKUK ve ADALETLE yönetilir.

Bir ülke AKIL,
MANTIK, İLİM ve BİLİMİ öncelik kabul ederek dünya
klasmanında yer bulan çağın gereği olan Teknolojik gelişimlerle Yani NANO
Teknolojisini, KUANTUM Bilişimini (Fiziği) İNOVASYONU gerekli, zorunlu ve
yeterli oranda ülkemizin
her saha ve katmanına hakim kılmakla bir ülke
yönetilmelidir.

Yine bir ülke
üretimle, üretimle, üretimle,
sanayileşme ile yönetim kademelerinin en başından başlayarak devlet bürokrasisinde tasarrufla yönetilmelidir.

Aşırı israfla, aşırı gösterişle, şatafatla, Riya ile, Takiyye
ile, Tilki postuna bürünüp evliya kılığında dolaşmakla, Heyyyyyt ile,
Huyyyyyyt ile; YARGIYI baskı aracı olarak kullanmakla, bazı devlet bürokratlarının çetelerle,
mafiyayla iç-içe olarak ülke
ekonomik imkanlarının VAMPİR gibi, SÜLÜK gibi emdirilmesi ile veya onlara göz
yumulmasıyla bir ülke asla yönetilemez.

Bir ülke aşırı
ZİG-ZAG’ lı, en ufak rüzgara ve
dalgaya karşı dengesiz, tutarsız yalpalayan bir DIŞ POLİTİKA tercihi ile yönetilemez.

Ülkemizi yönetmekte söz sahibi olanlar başta olmak üzere (Asker + Sivil dahil) İktidarı
ile muhalefeti ile aklınızı başınıza alınız. Gemi her taraftan çok aşırı su
almaya başladı.

İhtiyaç duyulan gemi karinasında SÖRVEY kontrolü yapıldığında kaynak dahi
tutmayacak bir durumla karşı karşıyayız.

 Anılan geminin çok
İVEDİ havuza alınarak zorunlu ve gerekli olan saç değişim ile yenilenmesine
ihtiyaç olduğu her kesim tarafından tespit edilmiş vaziyettedir.

Bahse konu bu olumsuzluğu gidermek zorundayız. Onun için çok
acil olarak hilesiz, entrikasız adaletli bir ERKEN SEÇİME ihtiyaç vardır.

Bu gerçeği hiç kimse görmezden gelemez, gelmemelidir.

Dünyada ve
bilhassa ülkemizde
hırsızlığa, yolsuzluğa, çalmaya en müsait
mesleklerin başında 1-) Müteahhitlik
2-) Fırıncılık 3-) Kuyumculuk gelir.

(her üç meslekte
de işlerini namusu ile ve yüce
ALLAH korkusu ile hiç bir malzemeden çalmayarak iş yapan dürüst
iş insanlarımız elbette ki mevcuttur. Ancak anılan bu kesimin sayıları hayli az
bir oran teşkil etmektedir. Bahse konu o iş insanlarımıza asla ve asla bir
olumsuz söz ve söylemimiz olmaz, olamaaaz)

Sonuç olarak; geçmiş Cumhuriyet hükümetlerinin
çoğunu işte bu Müteahhit
kesim defterlerini dürmüştür. Böyle yola devam ederseniz sizlerin de sonunuz
aynı olacaktır.

Yukarıda ifade etmeye çalıştığım çerçevede; iktidarı ile
muhalefeti ile bir araya geliniz, gerçek demokrasiyi, gerçek hukuk devletini,
bağımsız ve tarafsız YARGIYI ülkemizin
her saha ve alanına hakim kılınız.

Yoksa bu gidişat hiç iyi sinyaller vermiyor.

HALA FARKINDA DEĞİLMİSİNİZ..?

Ülkemizin Ekonomik imkanlarını hamudu ile götürenlere, soyanlara, VAMPİR
gibi, SÜLÜK gibi emenlere daha ne kadar göz yumacaksınız..?

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (13)

     “Ya eyyühellezine
âmenu, âminu…” / “Ey iman edenler! İman ediniz…” (Nisa: 136)     Çünkü:

     Ah, ah, ah! Va
esefa! / Esef ve yazıklar olsun! Ne üzücüdür ki!

     İslâmiyetin mağz
ve lübbünü / öz ve içini terk ederek, kışrına / kabuğuna, dışına ve zahirine /
dış görünüşüne vakf-ı nazar ettik / bakışımızı sadece o noktaya çevirdik ve
aldandık.

     Ve sû-i fehm /
kötü ve yanlış anlayış ve sû-i edeb / edepte kusur ederek İslâmiyetin hakkını
ve müstehak olduğu / lâyık olduğu ve hak ettiği hürmeti ifâ edemedik / yerine
getiremedik.

     Ta o da bizden
nefret ederek, evham / vehim, zan ve kuruntular ve hayalâtın / hayal ve
hülyaların bulutlarıyla sarılıp tesettür 
eyledi / kendini bizden örtüp gizledi..

     Hem de hakkı var.
Zira, biz İsrailiyyatı / Yahudi ve Hristiyanların inanç, ahlâk, tarih ve
efsaneye dayalı kültüründen İslâma karıştığı bilinen şeyleri İslâmın usulüne /
asıl, kök ve esas kaidelerine karıştırdık!

     Hikâyatı /
hikâyeleri akaidine / İslâmın imanla ilgili esas ve hükümleri arasına dercettik
/ soktuk!

     Mecazatı /
mecazları hakaikına / hakikat, doğru ve gerçeklerine karıştırarak, kıymetini
takdir edemedik / değerlendiremedik.

     O da ceza olarak
bizi; dünyada te’dip ederek / haddimizi bildirip cezalandırarak uslandırmak
için, zillete / hor ve hakir görülecek bir duruma düşürdü. Sefalet / sefillik
içinde bıraktı.

X

     Bizi kurtaracak,
yine onun merhameti ve bize acımasıdır.

     Öyle ise, ey
İhvan-ı Müslimîn / Ey Müslüman Kardeşler!

     Geliniz, ona
tarziye vereceğiz. / Hatalı hareketlerimizden dolayı affını isteyip özür
dileyeceğiz. El birliğiyle dest-i sadakati / bağlılık ve doğruluk elimizi
uzatacağız, biat edeceğiz / ona bağlanıp, ona uyacağız. Onun hablü’l-metînine /
sağlam ipine sımsıkı sarılacağız.

     Çünkü:

     Bilâperva /
korkusuzca, çekinmeden ilân ederiz ki: Bizi geçmiş asır ve yüzyılların menfi ve
yanlış efkârına / fikir, düşünce ve görüşlerine karşı koymak için; mübarezeye /
onlarla mücadele etmemizi ve bunun için, harekete geçmemizi isteyen O’dur. Bu
hususta heyecanlandıran Şecaate getiren / cesur, yiğit ve korkusuz yapan O’dur.
Asırlardan beri kuvvet bulan menfi hayalât / hayaller ve evhama / vehimlere
karşı müdafaa ve savunmada bulunmamızı isteyerek, bizi gayrete getiren O’dur.
Yani ancak itikad / inanç, iman ve yakinimiz / kesin bilgimizdir. Ki o da
şudur:

     Hak neşv ü nema
bulup / yayılıp genişleyecek, büyüyüp gelişecek. Kısaca hayatlanacak. Eğer
çendan / gerçi toprak altında gizlense de, mültezim, taraftar ve destekçileri
muzaffer olacak / zafer kazanacaklardır.

     Eğer çendan / her
ne kadar zaman ve zeminin merhametsizliğinden, az ve zayıf olsalar da.

     Hem de itikadımız
/ inanç ve imanımız şudur ki: İstikbalde / gelecekte hüküm sürecek ve her
kıt’asında hâkim-i mutlak / hiçbir şekilde hâkimiyetine sınır konulmayan tam
hüküm sahibi olacak, yalnız hakikat-i İslâmiyet / İslâmiyetin aslı, esası ve
gerçeğidir.

     Evet,
saadetsaray-ı istikbalde / istikbalin, geleceğin saadet sarayında  tahtnişin / tahta oturacak hakaik / hakikat,
gerçek ve esaslar ve maarif / bilgi ve ilimler yalnız İslâmiyet olacaktır.
Nitekim onu fethedecek / ona galip gelecek yalnız odur; emare / alâmet, belirti
ve nişanları görünüyor.

     Zira, mazinin /
geçmişin vahşetabad / çok ıssız, korku ve ürperti veren sahra ve çöllerinde
haymenişin / çadır kurmuş taassup ve taklit son bulacak.

     Cehlistan
ülkesinde / cahilliğin hüküm sürdüğü yerde menzilnişin / oturan muzahrefat /
yaldızlı, sahte görünüşlü, aldatıcı şeyler yok edilecek.

     İstibdat edenlere
/ despotluk yapanlara, baskıcı olanlara Şeriat-i Garra / Parlak ve Nurlu Şeriat
yani İslâm dininin galebe-i mutlak / mutlak gâlip gelmesi çok yakındır.

     İslâmın istilâ-i
tammına / tam olarak hâkim olmasına sed çeken mâni ve engeller zirüzeber /
altüst olmuş ve oluyorlar.

Eğitimimiz “Millî” İse Andımız Okunmalı

0

Atatürk, 29 Ekim 1923’te Türkiye
Cumhuriyeti devletini kurarken yüzyıllarca bir ümmet anlayışıyla yönetilen
toplumu, milli bir devletin bireyleri konumuna taşımayı amaçladı. Onun için her
imkân ve fırsatı değerlendirerek, bu devleti kuran halka Türk kimliğini kazandırmanın
çabası içinde oldu. Bu bağlamda Milli Eğitim Bakanlığı, Cumhuriyet’in 10. Yılı
olan 1933 yılından 2013 yılına kadar 80 yıl ilkokullarda her sabah öğrencilere Öğrenci
Andı’nı okuttu. Bakanlık, “açılım politikası” ve “çözüm süreci” kapsamında 8
Ekim 2013 tarihinde İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 12. maddesinde bir
değişiklik yaparak Öğrenci Andı’nın ilkokullarda okutulmasını yasakladı.

                Türk
Eğitim-Sen, düzenlemenin iptali için Danıştay’da dava açtı. Danıştay 8.
Dairesi, Ekim 2018’de aldığı bir kararla, Bakanlığın bu düzenlemesinin haklı ve
hukuki temellere dayanmadığını vurgulayarak, okullarda Öğrenci Andı’nın
okunmasını kaldıran yönetmelik maddesini oy çokluğu ile iptal etti. Danıştay 8.
Dairesi’nin kararına esas olan iptal gerekçesinde şu görüşlere yer verildi:
“Dava konusu kararı hukuki bir zemine oturtacak, idarenin takdir hakkını
ve düzenleme yetkisini kamu yararı ve hizmet gerekleri uyarınca kullandığını
ortaya koyacak yeterli bilimsel gerekçenin bulunmadığı, Türk Devletini ve
milletini ebediyete kadar yaşatacak, çağdaş uygarlığın ve medeniyetin ortağı ve
öncüsü yapacak, toplumun ve kişilerin refah, huzur ve mutluluğunu sağlayacak
yeni nesillerin yetiştirilmesi olan milli eğitim sistemimizin, temel amaçlarını
gerçekleştirmesini içeriği itibarıyla sağlamaya yardımcı olabilecek nitelikteki
“Öğrenci Andı”nın kaldırılmasına ilişkin değişikliğin haklı ve hukuksal
temellere dayandırılmadığı anlaşıldığından, dava konusu düzenlemede hukuka
uyarlık görülmemiştir.”

                Milli
Eğitim Bakanlığı, bu kararı uygulamadı ve temyiz etti. Temyiz istemi, iki yıl
sonra 2020 yılında Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nca sonuçlandırıldı.
Kurul, bakanlığın temyiz istemini oy çokluğuyla yerinde bularak Danıştay 8.
Dairesi’nin iptal kararını bozdu. Böylece okullarda Öğrenci Andı’nın
okunmamasına dair yönetmelik değişikliğine vize verilmiş oldu. Danıştay’ın ilkokullarda
Öğrenci Andı’nın okutulmamasına dair kararının gerekçesi, 2021 yılı Haziran ayında
açıklandı. Kararda, Öğrenci Andı’nın içeriğinin Anayasa ve kanunlara aykırı
olmadığı ve halen eğitim materyali olarak kullanılmaya devam ettiği vurgulandı.
Gerekçede, dava konusu yönetmelik değişikliği ile sadece Öğrenci Andı’nın her
sabah topluca okutulmasına son verildiği belirtildi. İptal kararının bozulmasına
tek gerekçe olarak, bu konuda idarenin takdir yetkisinin bulunması gösterildi.

                Muhalefet
şerhleri ile birlikte 20 sayfayı bulan gerekçeli kararda, Anayasa’nın “Türk” ve
“Atatürk milliyetçiliği” tanımları ayrıntılı olarak anlatıldı. Anayasa’ya göre
“Türk” kelimesinin Türkiye Cumhuriyeti’ne yurttaşlık bağı ile bağlı olan
herkesi ifade ettiği hatırlatılan gerekçede, Atatürk milliyetçiliğinin ise
“Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, ırk, dil ve
din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayrımı reddeden, birleştirici ve
bütünleştirici bir anlayışı temsil ettiği” belirtildi.

                Gerekçede,
1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun Türk Milletinin bütün fertlerini
Anayasa’da belirtilen ilkeler çerçevesinde yetiştirme görevini Milli Eğitim
Bakanlığı’na verdiği ifade edildi. Öğrenci Andı’nın hâlâ eğitim ve öğretim
yöntemi materyali olarak kullanılmaya devam edildiği belirtildi. Kanunun eğitim
ve öğretim yöntemleri belirleme konusunda bakanlığa takdir yetkisi verdiğine
dikkat çekildi. Buna rağmen; ilköğretim ders kitaplarında Öğrenci Andı’na yer
verilmesinin zorunlu olduğuna dair kuralın halen uygulamada olduğuna dikkat
çekildi.

                Başta
Türk Eğitim-Sen olmak üzere bazı öğretmen sendikaları ve sivil toplum
kuruluşları, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun bu kararının iptali için Anayasa
Mahkemesi’ne başvurdular. Aslında bu kararda Öğrenci Andı’nın içeriğinde yasal
hiçbir sakınca bulunmadığı, sadece okullarda okutulma yetkisinin bakanlığın
takdirinde bulunduğu belirtilmişti. O halde bu noktada hem Danıştay’a hem de
bakanlığa soruyoruz: Öğrenci Andı, içeriği itibariyle hâlâ bir eğitim öğretim
materyali olarak geçerli ise, metnin ihtiva ettiği değerler Anayasa ve yasalara
uygunluk taşıyorsa ve özellikle de 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nda
yer alan amaçlarla örtüşüyorsa neden okutulması iptal ediliyor?

                Bu
sorunun cevabını beklerken,  dünyanın
başka ülkelerinde de okullarda Öğrenci Andı okunup okunmadığına bakalım.
Araştırdığımızda bazı ülkelerdeki okullarda, ülkeye ve ülke bayrağına “bağlılık
yemini” şeklinde okunan Öğrenci Andı bulunurken, bazı ülkelerdeki okullarda
herhangi bir tören yapılmadığı gibi bir Öğrenci Andı’nın da okunmadığını
görüyoruz. Öğrenci Andı’nın bulunduğu ülkeler şunlar: Amerika Birleşik
Devletleri, Japonya, Meksika, Filipinler, Hindistan, Singapur, Vietnam,  Öğrenci Andı’nın bulunmadığı ülkeler ise; tüm
Avrupa ülkeleri, Avustralya, Kanada ve Yeni Zelanda. Şimdi bu ülkelere Türkiye
de katılmış durumda.

                Öğrenci
Andı bulunan ülkelere örnek olarak, ABD’yi verebiliriz. Christopher Columbus’un
ABD kıyılarına çıkışının 400’üncü yılında 1892’de yazılan Amerikan Bağlılık
Ahidi (Yemini) okullarda her sabah öğrenciler tarafından okunuyor. Bu “Ant”ta;
“Herkes için özgürlük, adalet ve tek bir millet olmayı sağlayan cumhuriyeti
temsil eden ABD bayrağına, sadakat ile bağlı kalacağıma tanrının huzurunda
yemin ederim” deniyor. Bu “Ant”ın okunmasının amacı, Amerika’da yaşayan 72
milletten insanı, tek bir millet olarak bir araya getirmektir. Amerikalılar
diyorlar ki, “Bayrak sevgisi, milli birlik duygusu, özgürlük ve adalet gibi
kavramların önemi, çocukluk çağlarında öğretilirse, insanlar bu değerlere sahip
çıkarlar.”

                 Türkiye Cumhuriyeti, çökmüş bir imparatorluk
bakiyesinden bir millî devlet kurma hareketidir. Öğrenci Andı, bu hedefe dönük
olarak, bu ülkede yaşayanların çocukluktan itibaren, “dağılmayı, bölünmeyi, yok
olmayı, emperyalist güçlerin ülkeyi parçalamasını” önleyecek şuura sahip
olmalarını sağlamak, milli ilkeler doğrultusunda milli hedeflere yöneltmek için
yazılmış ve okullarımızda 80 yıl okutulmuştur.   Kendini Türk vatandaşı olarak hisseden,
“Türklük”e, “Atatürk”e ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı olmayan hiçbir
kimsenin “Andımız”ın okullarda okunmasından rahatsız olmaması
gerekir.

                Danıştay
İdari Dava Daireleri Kurulu’nun kararında; Öğrenci Andı’nın içeriğinin Anayasa
ve kanunlara aykırı olmadığı, ilkokullarda tekrar okunmasına karar verme
yetkisinin Milli Eğitim Bakanlığı’nda olduğuna karar verildi. Bu sebeple
diyoruz ki, eğitimimiz “millî” ise, bakanlığın Anayasa Mahkemesi’nin kararını
beklemeden, çocuklarımızın milli şuur kazanmalarına katkıda bulunmak için “Andımız”ın
ilkokullarımızda yeniden okutulmasına karar vermelidir. Böylece eğitim
tarihimizdeki bu “millî ayıp”a son vermelidir.