7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 388

Deli Kurt

Şâir ve fikir adamı olarak tanınan Hüseyin Nihal Atsız, yazdığı romanlarla; gerek edebî
dil, gerekse roman tekniği, olaylar örgüsü ve sürükleyicilik
açısından da zirvelere ulaşmış bir kalem erbâbıdır.

1958 yılında yazılan Deli Kurt isimli roman, 1402-1444
yıllarında, Osmanlı Devleti’nde yaşanan

târihî olaylar üzerine
kurgulanmıştır. Savaş sahneleri o dönemin günlük hayatı, muhayyile gücü ile zenginleştirilmiş, aşk ve mâcerâ ile çeşnilendirilerek
anlatılmıştır. Okuyucuyu sarıp sarmalayan, sayfalara ve satırlara çeken; ilgiyi
ve heyecanı eksiltmeden devam ettiren, ‘acaba
ne olacak, nasıl sonuçlanacak sorusunun’
bir sonraki bölüme,
sayfaya veya cümleye
bırakan bir üslûp kullanılmıştır.
Bazı bölümler var ki okuyucuyu, âdetâ
nefes almadan okumaya mecbur bırakmaktadır. Duygu sömürüsüne tenezzül edilmeden okuyucunun hisleri harekete geçirilmektedir.

Şehzâdeler arasındaki mücâdele
had safhaya ulaştığında içlerinden biri, güvendiği
Çakır adındaki sipâhiye birkaç ay sonra doğum yapacak olan hanımını, kimsenin
bilmediği emin bir yere göt rmesini, doğacak çocuğu erkek olursa, taht mücâdelesi sebebiyle
katledilmekten korunması

tâlimatını verir. Sipâhi Çakır; hatunu, kağnı arabasının üzerine yerleştirdiği keçeden
yapılmış oda içerisinde, uzak bir köydeki sütannesi
Satı Kadın’ın evine götürür. Satı Kadın, güvenilir
olduğu kadar dirâyetli bir Osmanlı kadınıdır. Gerekli bilgileri verdikten, bir
kese içerisinde yüklüce para bıraktıktan sonra Çakır
vazifesinin başına döner.

Şehzâde katledilmiştir. Sipâhi Çakır üstlendiği vazifeler ve savaşlar sebebiyle ancak 10
yıl sonra

sütannesinin
yanına gidebilir. Emânet etiği hâtun, bir erkek evlât dünyaya getirmiş, adını‘Murad’koymuştur.
Murad, herhangi bir çocuk gibi yetiştirilmesine rağmen, asil bir aileye mensup
olduğu

intibaını uyandırır. Konuşması ve hareketleriyle, sevimliliği
ile dikkat çekmektedir. At binmeyi, ok

atmayı, güreş
tutmayı bilir. Köylüler O’na ‘Deli Kurt’ ismini yakıştırırlar. Hiç kimse asıl adını

bilmez. Sipâhi, çocuğun babasına benzediğini fark eder ve
endişeye kapılır. Eğitimini sağlayacak

hoca bulur, asker olacak şekilde yetiştirilir. 18 yaşına
geldiğinde O’nu da
asker ocağına yazdırır.

Birlikte savaşlara katılırlar. Savaştaki başarıları sebebiyle
kısa zamanda tımarlı sipâhi sınıfına alınır.

Evlenir çocukları olur.

Sipâhi Çakır ile ‘Murad’, fırsat buldukça sütanneyi ziyârete giderler. Bu
gidişlerden birinde, akşam yemeğini yemek için gittikleri pınarın başında akıl
almaz bir hâdise yaşarlar:

Çakır, endişe ile ‘Birisi
geliyor’ der. Sütanne sâkindir. ‘Varsın
gelsin.’ Konuşmalar devam eder:

-Yürüyüşü
bir tuhaf. Yürüyor değil de süzülüyor
gibi. Hayâlete benziyor.

-Hayaletten pek farkı yoktur! Hep geceleyin gezer.

-Tanır gibi konuşuyorsun sütanam!

-Tanımaz olur muyum? Gökçen Kız. Yüzüne
bakmayın, tekin değildir.

Gökçen kız yaklaştı, durdu ve Deli Kurt’la göz göze geldi. Deli Kurt, yakın mesâfeden göğsüne ok yemiş savaşçı gibi şöyle
bir irkildi. Sonra kamaşan gözleriyle bir anda çevresini göremeyerek

dehşete kapıldı. Bir eliyle gözlerini kapayarak elinde
olmadan, yılan şokmuşçasına fırlayıp ayağa kalktı. Göz göze geldikleri zaman
kızın bakışlarından yeşil bir ışık çıktı gibi görmüş, bu ışıkla kamaşan gözleri hiçbir şey görmez
olunca, kör olduğunu zannederek ayağa fırlamıştı. Delirmiş

miydi? Elini gözlerinden çekip ihtiyatla kıza baktı. Olduğu
yerde duruyor fakat kimseye bakmıyordu. Başını öne eğmişti ve gözleri yerdeydi.

Herkes heyecanlanmış, Deli Kurt’la birlikte Satı kadın bile ayağa kalkmıştı.
Şaşkınlık sebebiyle

uzunca bir süre
kimse konuşamadı. Sessizli Satı Kadın bozdu:‘Gezmeğe
mi çıkmıştın Gökçen?’

dedi. ‘Pınara
geldim Satı Ana!’

Deli Kurt yeniden ürperdiğini
hissetti. Kızın sesinde öyle bir ezgi vardı ki gecenin sessizliğinde

insanın gönlüne
işliyordu.

O ses, gönlüne,
hâfızasına, yüreğine,
aklına, bütün bedenine yerleşmişti. Hiçbir
zaman da terk

etmedi…

Gökçen, testisini doldurdu ve gitti. Oturmaya devam edenler,
saatler boyunca Gökçen’i
konuştular.

Satı ana, Sipâhi Çakır’ı
ve Murad’ı bilgilendirdi:

-Bu Gökçen Kız korkunç bir kızdır. Ondan kurt, kuş, yılan, çıyan
bile korkar. Obanın köpekleri onun yanına yanaşamaz. Kurtlar ondan kaçar. İki
arşınlık koca yılanı bakışı ile bayılttıktan sonra

eliyle boğduğunu ben şu gözlerimle gördüm.

Vakit gecikmişti. Fakat Gökçen’in meraklı hikâyesi onları o kadar sarmıştı ki çadıra
dönmek akıllarına bile gelmiyordu. Satı Kadın, noktayı koydu: ‘Bu kadar gevezelik yeter, haydi kalkın,

çadırlarımıza dönüyoruz.’

Okuyucu ise son sayfaya kadar kitabı elinden bırakamaz.

Savaş sahneleri, özellikle de Macarlarla yapılan savaşların
anlatıldığı bölümlerde
heyecan doruklara çıkıyor. Kahramanımız Murad, esir düşüyor,
birkaç defa ölümle burun
buruna geliyor.

Ve bu harika roman, kimsenin aklına gelmeyen sürprizlerle bitiyor.

Haziran 2021’de
yayınlanan eser, sert kapaklı cilt içerisinde 14 X 21,5 santim ölçülerinde 200

sayfadır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul
Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr
www.otuken.com.tr

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ

 12 Ocak 1905 târihinde
İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Gümüşhâne’nin Torul ilçesinden Deniz

Binbaşısı Mehmet Nâil Bey, Annesi Trabzonlu Kadıoğlu
Ailesinden Deniz Yüzbaşı
Osman Fevzi Bey’in kızı

Fatma Zehrâ Hanım’dır.
Asıl adı Hüseyin
Nihal Çiftçioğlu’dur. Atsız
soyadını daha sonra aldı.

 Tahsil hayatına İstanbul’da başladı. Kadıköy’deki
Fransız ve Alman okullarına bir müddet
devam etti.

Babası Süveyş’e
tâyin edildi. Burada kısa bir süre
Fransız okuluna gitti. İstanbul’a döndükten
sonra

birçok okul değiştirdi. 1922’de, günümüzdeki adı ‘İstanbul Erkek Lisesi’ olan İstanbul Sultanisi’nden ve

1930 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu.

 Çalışma hayatına, Fuat
Köprülü’nün
isteği ile Edebiyat Fakültesi Türkiyat Enstitüsü‘nde asistan olarak başladı. 1933 yılında, Millî
Eğitim Bakanı Dr. Reşat Galip ile Prof. Zeki Velidi Togan arasında yaşanan bir tartışmada
hocası Zeki Velidi Togan’ı
destekleyen bir telgrafı bakanlığa gönderince üniversitedeki görevinden alınıp Türkçe öğretmeni olarak Malatya’ya gönderildi. Sonraki çalışma hayatı, yazıp yayınladığı
fikir yazıları sebebiyle devamlı sürgünlerle geçti. 1944 Türkçülük-Turancılık
dâvasından mahkûm oldu ise de Askerî Temyiz Mahkemesi’nde beraat etti. 1969 yılında öğretmen kadrosuyla çalıştığı
Süleymâniye Kütüphânesi’nden
emekli oldu.

 Emeklilik hayatında bütün zamanını inandığı Türk Milliyetçiliği dâvâsına ayırdı. Gazete ve
dergilerde yazdı, dergiler ve kitaplar yayınladı, konferanslar verdi.

 Türk milliyetçiliği ile alakalı yazılarını: Türk Ülküsü,
Şiirlerini; Yolların Sonu isimli kitaplarda topladı.

*Bozkurtların Ölümü, *Bozkurtlar Diriliyor,
*Deli Kurt, *Ruh Adam, Z Vitamini ve *Dalkavuklar Gecesi

isimleriyle 6 adet romanı yayınlandı.

 Bunların dışında *Âşıkpaşazâde
Târihi, *Türk Târihi Üzerine
Toplamalar, *Dokuz Boy Türkler ve

Osmanlı Sultanları, *Müneccimbaşı
Şeyh Ahmed Dede Efendi Hayatı ve Eserleri, *Tevârih-i Cedid-i

Mirât-ı Cihan, *Osmanlı Târihi 1, *Osmanlı Târihine Âit
Takvimler, *Evliya Çelebi Seyahatnâmesinden

Seçmeler, Oruç Beğ Târihi. Ayrıca ansiklopedi maddeleri,
Bibliyografya Çalışmaları (4 Kitap), Edebiyat

Târihi Üzerine Çalışmalar (3 cilt) isimli eserleri vardır.

 11 Aralık 1975 târihinde
İstanbul’da kalp krizinden vefat etti.

 Hakkında yazılan
kitaplar, lisans ve y

Konudan Konuya (19)

Benden bana, benden sana, senden ona;

     İçelim iman
şerbetini, kana kana.

 

     Diyelim iman
nûrundan, daha yok mu?

     Anlayalım iç aydınlık
durumunu.

 

     Hayatın gelmeden
sonu,

     Olsun bu bize, son
soru.

 

     İmanlı hâlini
artık güzelce koru.

     Olmuşken ömrün
akışı dupduru.

 

     Ebedî âlemin
çalalım kapısını gayrı,

     Açılacak bize
ebetler, ayrı ayrı.

 

     Daha ne duruyoruz
ki, artık ben kalamam!

     Zira oldu günlerim
bir bir, hem de tastamam.

 

     Kapanmadan kapılar
diyerek, işte son çare!

     İman değil midir
zaten, hayatta tek gaye?

                                 X

     Türkiyemiz, gizli
hazîne denen kenz-i mahfî; 

     Sanki dünyanın ne
kelime, kâinatın merkezi.

 

     Keyfiyet ve
içeriği ile şaşırtıyor herkesi,

     Kâinatı temsilen
oluyor, her şeyin sesi.

 

     Âlemi tefekkürü,
gösteriyor her bir nefesi,

     Dün olduğu gibi,
her şey ve herkesin nefsi.

 

     Bugün de,
insanlığa iki cihan saadeti sunuyor.

     Dışarıda
bırakmıyor kimseyi, her şeyi kucaklıyor.

 

     Bu milleti
alkışlıyor, 1400 senedir Kur’an.

     Beş vakit ezanlar
yükseliyor semaya, durmadan.

 

     Dünyanın gözü
kulağı çekilmese de, üstümüzden bir an;

     Allahın kanat
gerdiğinin, sırtı yere gelmez hiçbir zaman.

 

     Kılıç çekilmez bu
milletin torunlarına asla!

     Çünkü “Ordum!”
dedi bu millete Yaratan bir defa.

    

     Bu Türk milleti
mübarek ve bu vatan kutsal.

     Bayrağının rengi
bile, kan rengi al mı al.

 

     Taşıyla toprağıyla
bu vatan mübarek, bu millet sahib-i fazîlet.

     Nasıl olmasın ki,
dünyada bu kadar düşmanı olan bir millet!

 

     Türk milleti Allah’ına
yürekten bağlı, hem de çok.

     Aksi olur, kalbine
saplanan zehirli bir ok!

Türkiye’nin Demokrasi Seviyesi

Freedom House (Dünya Özgürlükler Evi) demokrasi,
özgürlük ve insan hakları konularında araştırmalar yapan dünyanın en güvenilir
sivil toplum örgütlerinden biridir. Dünyadaki diğer ülkeler gibi bizde de sivil
toplum örgütleri ve halkla da görüşme ve anketler yaparak, siyasi haklar ve
sivil özgürlükler konusunda
durum tespiti yapıyor.

Freedom House
raporlarında,
“Türkiye son 10 yıl içinde dünyada
demokraside en fazla kan kaybeden ikinci ülke
olarak yer almakta. 2017
yılından bu yana demokrasi alanında kısmen özgür ülke statüsünde bile
değil, özgür olmayan ülke statüsündeyiz. Türkiye bu yıl da “özgür
olmayan ülkeler” kategorisinde
yer aldı.

100 puan üzerinden 32 puan
alan Türkiye, 195 ülkenin yer aldığı “özgürlük” sıralamasında 146’ncı
sırada.

“Dış güçlerin
saldırısı”
gibi savunma ataklarına geçmeden önce
raporun içeriğine bir göz atalım.

****

Freedom House
raporunda,
mesela “Türkiye’de Basın ve ifade
özgürlüğünün baskı altında
olduğu” tespit ediliyor.

“Türkiye’de ana akım medyanın,
başta televizyon kanalları olmak üzere, hükümetin duruşunu yansıtan yayınlar
yaptığını ve haberlerde sık sık benzer manşetlerin atıldığı kaydedildi. Bazı
bağımsız gazete ve internet siteleri faaliyetlerine devam etse de bunların
büyük bir siyasi baskı altında oldukları” ifade ediliyor.

Yalan mı?

****

Raporda “Türkiye’de bireylerin,
devlet veya devlet dışı aktörlerin aşırı müdahalesi olmaksızın mülk sahibi olma
ve özel iş kurma hakkını kullanabilmesinde”
sorunlar tespit edilmiş.

“Özel mülkiyet
hakları
yasal olarak kutsaldır, ancak 2013’ten
beri hükümeti eleştiren birçok kişi, müdahaleci vergi ve düzenleyici
denetimlere
tabi tutuldu.

2016 darbe girişimi
sonrasında, terör örgütleriyle bağlantılı olduğu düşünülen şirketler,
STK’lar, vakıflar, şahıslar, medya kuruluşları ve diğer kuruluşların mal
varlıklarına el konuldu.
2018’de yayınlanan bir ankete göre, köşe
mağazalardan büyük holdinglere kadar en az 11 milyar dolarlık özel işletme
varlıklarına el konuldu” deniyor.
“El konulan milyarlarca dolar
varlığın, hükümetin atadığı kayyumlarla yönetilmekte olduğu”
ifade
ediliyor.

Bu tespitler doğru değil
mi?

****

Raporda, “Resmî
yolsuzluğa karşı önlemler güçlü ve etkili değil”
tespiti yapılıyor.

“Yolsuzluk,
kara para aklama, rüşvet
ve devlet sözleşmelerinin
dağıtımında hükümetin en üst düzeylerinde bile büyük bir sorun olmaya devam
ettiği
” anlatılıyor.

Ayrıca; Halkbank davasında
Reza Zarrab’ın, Amerikan mahkemelerindeki ifadesinde “üst düzey Türk
yetkililerin rüşvet aldığını ve Erdoğan’ın başbakanlık görev süresi boyunca
rüşvetlerin bir kısmını bizzat onayladığını” yazıyor.

Doğru değilse, bugüne
kadar bu utanç verici iddiaların muhatapları niye açıkça yalanlamıyor?

Sedat Peker, devleti yönetenler ve ilişkide bulundukları kişiler hakkında,
bunlardan daha beter iddialar ortaya attı. Niye bunları soruşturacak bir
Cumhuriyet Savcısı çıkmıyor?

*********************************

Vicdan, Adalet, Ahlak, Hukuk

J. J. Rousseau’nun ifadesiyle “Vicdan
Allah’ın iç dünyamızdaki sesidir, kalp gözümüzdür.”

“Vicdan insanın iyiyi kötüden ayırmasını, haklıyı haksızdan
ayırmayı sağlar. Vicdan: “HAK YEMEME” hassasiyetidir. Bütün insanlara karşı
merhamet ve ADALET hissiyatıdır.”

“Daha iyi bir dünya düzeni mümkündür” ancak bu kendiliğinden
gerçekleşecek bir şey değildir. “Gerçekleşmesi insana ve onun iradi eylemlerine
bağlıdır.”

“Hukuk olanı değil, olması gerekeni gösteren bir
düzendir.” 

Fakat İnsan iradesini, vicdanının sesini
dinleyerek, hukuka uygun bir yönde kullanabileceği gibi, ona aykırı bir yönde
de kullanabilir. Toplum hayatı ve düzen için gerekli olan hukuk kuralları bu
yüzden birtakım emirler verir, yasaklar getirir ve ödevler yükler.
Bunlar
yapılmadığı zaman da yükümlülüğünü yerine getirmeyenlere bazı yaptırımlar
(müeyyideler) uygulanır. Her hukuk kuralında maddi bir yaptırım bulunur.

Hukuk kuralları herkesi bağlayıcıdır, yürürlükte kaldığı süre içinde, kuralları
koyanlar da dahil herkesi bağlar.

Ancak hukuka aykırı davrananlar, bizzat
hukuk kurallarını koyanlar ve hukuka uygun davranmayı sağlamakla görevli
olan güç sahipleri ise
bunları hukuka uygun davranmaya zorlamak için çoğu
zaman yaptırım uygulamak imkânı bulunamaz.

****

“Hukuk sisteminin nihai amacı adaleti
gerçekleştirmektir. Hukuk devleti demek, adaleti sağlayan devlet demektir.”

Hukuk bir “olması gereken” norm olduğu
için temel bir değere, içimizde bulunan son bir “olması gerekene” (adalete)
dayanması ve onu yansıtması gerekir.
Böylece hukuki bir ödeve, bir olması
gerekene uyan kişi, bir zorunluluğa, bir zorlamaya boyun eğmiş olmaz; bu ödevin
içimizdeki doğruluğu ve geçerliğinden ötürü, bizzat kendine uymuş olur.”

Çünkü “Adalet; ahlaka dayanan, herkese
hakkı olanı veren,
bireylere hürriyet ve eşitlik sağlayan, insan
haklarına saygılı ve insanları mutlu eden
erdem ve iradedir.”

Bireylerin vicdanında yansımasını bulan ve
içselleştirdikleri hukuk normları yürürlük şansına kavuşur. Ahlaki bir değer
olan adalete dayanmayan bir hukukun varlığı düşünülemez, ahlak toplumsal
düzenin biricik temeli ve dayanağıdır.
Toplum hayatını insani bir kimliğe
sokan, hayvanların hayatından farklı kılan, ahlaki değerler ve onlara olan
inançtır.

****

Kamu İhale Kanunu, yürürlüğe girdiği 2003 yılından beri,
iktidar tarafından 192 defa değiştirildi. Bu yolla, bir hukuki
düzenlemenin kamu kaynaklarının zarara uğramasına, haksız el
değiştirmesine kaynaklık eder hale getirilmesi ahlaka ve adalete aykırıdır.

Belediyelerde imar planlarında
yüzlerce defa yapılan revizyonlarla belli kişilere menfaat sağlanması da gücün
ahlaksızca kötüye kullanılmasıdır. Adaletin çiğnenmesidir.

Ahlaki değerlere inancın olmadığı, ahlaki bir değer olan adalete
dayanmayan
bir sözde hukuk sisteminin olduğu yerde, hukuk güçlülerin
zayıflara karşı güç kullanmasından ibaret
olacaktır. Aslında burada bir hukukun
varlığından
bahsetmek bile doğru olmayacaktır.

Bu yüzden öncelikle devleti
yönetenlerin bilgili
olması yanında mutlaka vicdanlı olması; kul
hakkı, adalet gibi temel ahlaki değerleri içselleştirmiş
kişilerden
seçilmesi gerekir.

Okul Kantinleri Ve Öğrenci Sağlığı

Okullarımızdaki sorunlardan biri de
kantinlerdir.
Öğrencilerin
okul yaşantılarında kantinlerin önemli bir yeri vardır. Çünkü öğrencilerin zamanlarının
üçte biri okulda geçmektedir. Bu süre içerisinde beslenme ihtiyaçlarını genellikle
okul kantinleri karşılamaktadır.

Çocuklarımızı
sadece iyi bir eğitim ve aile ortamı sağlayarak başarıya ulaştıramayız. Aynı
zamanda sağlıklı beslenmenin de önemli bir faktör olduğu bilinmektedir. Uzmanlar,
çocukların beslenmelerinde, sadece evde aldıkları gıdaların yeterli olmadığını,
okuldaki beslenme şartlarının da önemine dikkat çekmektedir.

Bir araştırmaya
göre; kız çocukların yüzde 55’i, erkek çocukların yüzde 49’u “yağlı ve şekerli yiyecekleri” okul
kantininden karşılamaktadır. Çocukların yüzde 42’si salam, sosis ve sucuk içeren sandviçleri kantinden almaktadır.
Kızların yüzde 42’si, erkeklerin de yüzde 38’i okul çevresinde satılan
hamburger, pizza ve patates kızartmasına öncelik vermektedir.

Kantinlerde
satılan bisküvi ya da fast food gibi yiyeceklerde hayvansal yağların yüksek
olması nedeniyle, bunların sık tüketimi koroner kalp hastalıkları ve diğer birçok
hastalığın kapısını aralamaktadır. Bu tarz yiyeceklerin diyet lifi içeriği de
düşüktür. Diyet lifinden yetersiz beslenmek ise daha fazla hastalanma riskini
arttırmaktadır. Ayrıca tüketilen bu besinler yüzünden vitamin ve mineraller de
eksik alındığı için bağışıklık sistemi zayıflamaktadır.

Öğrencilerin
okul yaşamında bu derece önemli yer tutan okul kantinlerine ilişkin Emniyet
Genel Müdürlüğü’nce hazırlanan bir raporda; “özellikle ilköğretim okullarında kantin işletmecilerinin ticari
kaygılarının öncelik taşıdığı, bu kaygılar nedeniyle okul kantinlerinin, bol
miktarda şekerli içeceğin sergilendiği, kötü yağlarda kızartılmış
hamburgerlerin satıldığı yerler haline geldiği”
belirtilmiştir.

Bir çok
araştırma, ilköğretim çağındaki öğrencilerin % 60-85’inin kahvaltı yapmadığını,
simit, lahmacun, sandviç, gofret, çikolata, hamburger tipi (fast food) yiyecekler
tükettiğini, öğrencilerin %50’den fazlasının şeker içeriği yüksek içecekleri
içtiğini, süt ve ayran tüketiminin %15-25 oranında kaldığını gösteriyor.

Ülkemiz
nüfusunun yüzde 49’unun ergen yaşta olduğu, ergenlik çağındaki 9-17 yaş arası
çocuklar arasında yapılan araştırmada; beslenme şekillerinden dolayı erkeklerin
yüzde 13’ü, kızların yüzde 9.4’ü obezdir. Okul kantinlerinde satılan
karbonhidratlı ve şekerli yiyecekleri tüketen öğrenciler obezite hastalığı
riski altındadır (http://www.haberler.).

Yıllar önce okullarda, “kooperatif”ler
kurulurdu. Bu kolun her sınıftan temsilcisi ve rehber öğretmeni vardı.
Kooperatifin ortakları öğrencilerdi. Alım satımı kol öğrencileri tarafından
sürdürülürdü. Okulunu bitiren ortak öğrencilere kar payları dağıtılırdı. Böylelikle
öğrenciler uygulamalı olarak ticaret yapmaya, para hesaplamaya alışırdı. Okulda
da yasak ve zararlı maddeler satılmazdı.

Zaman değişti. Kantinler türedi.
Geliri olmayan okullar da, kantinleri yüksek fiyattan kiraya vermek için
ihaleler açtılar. Kantinleri alanlar kirayı çıkarıp kar edebilmek için
zararlı-yararlı ayırımı yapmadan her türlü ürünü kantinlerde satmaya başladı.

Duyarlı anne-babalar endişe
içerisindeler. El bebek gül bebek büyütüp üzerine titredikleri biricik
evlatlarını; doğal, hormonsuz, organik gıdalarla beslemeye titizlik
gösterirlerken, okul ortamında bu ihtimam, kantinler yüzünden sekteye
uğramaktadır. Öğrenciler, “zararlı”
diye evlerinde yiyip içmedikleri gıdaları kantinlerden almaya başladılar.
Üstüne üstlük tehlikeli durumlar da yaşadılar. Bir öğrencimizin boğazına kapak
kaçtı.

Velilerin
duyarlılığı ve yaşanan tehlikeler üzerine, öğrencilerin sağlıklı beslenebilmesi
için yeni eğitim-öğretim yılında okul kantinlerinde, “
Okul
Gıdası
” logolu ürün satışı mecburiyeti başlatıldı.

Ancak
bu uygulama pratikte başarılı olamamaktadır. Çünkü kantinciler, gıda
üreticilerinin “Okul Gıdası” logolu ürünleri yeterince üretmediklerini iddia
etmektedirler. Şu anda sadece süt grubunda birkaç ürünün mevcut olduğu söylenmekte.
“Ürünü olmayan bir şeyi nasıl
satacağız?”
Demektedirler.

Diğer yandan, “Sağlık
Bakanlığı Bilim Kurulu” tarafından eğitim kurumlarında satışa uygun olan ve
olmayan ürünler belirlenmişti. Kantinciler bu listeye de itiraz ederek,  Bilim Kurulu’nun hazırladığı ürün listesinin
güncellenmesi gerektiğini, listedeki ürünlerin, öğrencilere hitap etmediğini
savunmaktadırlar.

Yine, kantinlerde
satışı yasak olan birçok ürün, okulların yakınındaki bakkallarda veya marketlerde
serbest olduğundan, öğrenciler buralardan zararlı olan yiyecek ve içecekleri rahatlıkla
temin edebilmekte. Hatta öğrencilerin, kuryeyle sipariş verip kapının üstünden
aldıkları bile iddia edilmektedir.

Anlayacağınız,
kantinlerde bir karmaşa ve belirsizlik hakim. Burada okul yönetimlerine büyük
sorumluluk düşmektedir. Çünkü öğrencilerin güvencesi ve koruyucusu onlar. Her
türlü önlemi almaları ve büyük bir gayret göstermeleri gerekmekte.

Sağlıksız şartlarda
üretim yaparak zararlı ürün satan bakkal ve marketlerin, okulların yakınında da
bulunduğu doğrudur. Bakanlık ve okul yönetimleri, öğrencilerin buralardan alış
veriş yapmamaları için etkin ve farklı önlemler almalıdır. Özel öğretim kurumu
açılırken; “100 metre yakınında alkollü
içki satan yer olamaz”
koşulu aranırken, neden okul binalarının burnunun
dibinde her tür zararlı madde satan iş yeri açılır anlamak mümkün değildir.

“Okul
Gıdası” Logosu bulunmayan hiçbir ürün, okul kantinlerinde asla satılmamalıdır.
Bu tür ürünlerin üretilmesi için gerekli düzenlemeler ve çaba ivedilikle
gösterilmelidir. Okul kantinlerinde, yemekhanelerde, büfelerde satılan
ürünlerde Okul Gıdası Logosu olduğunda öğrenci, ürünü gönül rahatlığıyla
alabilecek, veliler de çocuklarının, okul kantinlerinde hangi ürünleri
tükettiğinden emin olacaklardır.

Okullarımız
öğrencilerin zararlı, abur cubur atıştırdıkları yerler haline getirilmemelidir.
Duyarlı okul idareleri, öğrencilerine sağlıklı ve yararlı ortamlarda sıcak
yemek imkânı sunmaktadır. Böyle okullarımız az değildir. Hiçbir kantin ürünü,
sıcak yemeğin yerini tutamaz. Yeter ki hijyenik ortamlarda yararlı malzemeden
yapılmış olsun.

Kantinlerdeki
diğer bir tehlike de temizliktir. Buralarda çalışan personel hijyen kurallarına
titizlikle uymalı, aşı ve testlerini yaptırmalı, taktığı eldivenleri ve maskeyi
gerekli durumlarda sıkça yenilemelidir. Açıkta ürün satılmamalı, tek
kullanımlık bardak vb. ürünler de bulundurulmalıdır.

“Okul”
dendiğinde, eğitim-öğretimin sağlıklı yapıldığı, öğrenciler için güvenli, huzur
ve mutluluk veren kurumlar akla gelmektedir. Ben altı yıl yatılı okudum. Hiçbir
tehlikeye maruz kalmadım. Bulunduğumuz ortam, öğretmenlerimiz, diğer yardımcı
personel ve idarecilerimiz üzerimize titrerdi. Büyük, güvenli ve huzurlu bir
aile idik.

Şimdilerde
okulların güvenirliği tartışılır hale gelmiş durumda. Bu güvensizliğin
ivedilikle giderilmesi ve eğitim kurumlarının öz benliklerine dönmesi gerekir.
Aksi takdirde öğrencilerimizi ve velileri “okul
fobisi”
saracaktır. Bu korku, sağlıklı eğitimin baş düşmanıdır.

Sağlıklı
verimli, huzurlu ve mutlu eğitim ortamları dileklerimle…

Sevgiyle
kalın…

Bir Şeyden Her Şey

     İlk çağlardan
beri, insanın kaleme sarıldığından itibaren; edebiyat, fen ve ilmin her
türünde, kısaca her mevzu ve her konuda, her dilde, insanın yazdığı eser ve
kitapların hepsini göz önüne getirecek olursak; sayısız kitap dağları meydana
gelir, oluşur. Bırakın saymayı, sayfalarını çevirmeye bile, insan ömrü
yetmez. 

     Fizik, kimya,
matematik, biyoloji, astronomi gibi fen ve bilim sahalarında; edebiyat,
ilâhiyat, sosyoloji, felsefe ve din gibi sosyal alanlarda; göğe doğru yine
kitap dağları yükselir!

     Hele roman,
hikâye, şiir, makale, seyahat ve gezi kitaplarının sayıları da, dağlar gibi
yığınlar oluşturur.

     Edebiyat, fen ve
sosyal sâhada ve daha birçok alanda; bütün lisan ve dillerde yazılan eser ve
kitaplar; sadece otuz kadar harflerden ibarettir.

     A, B, C; Elif, Be,
Ce; Ey, Bi, Si ve bunlar gibi sıralayabileceğimiz tüm alfabeler; hemen hemen
otuz kadar harflerden meydana gelmiştir.

     Evet evet, her
dilin alfabesini teşkil edenlerin hepsi de, aynı harflerin özel konumlarıyla,
mensup oldukları dilin emrinde ve kullanımındadır.

     Harflerden ise
kelimeler, kelimelerden cümleler, cümlelerden kitaplar yazılmış ve yazılmaktadır.

     Aynı harflerle
müspet-menfi, güzel-çirkin, doğru-yanlış, ilmî / bilimsel, fennî, sosyal ve
edebî muhtevalı / içerikli kelime, söz ve cümlelerden müteşekkil / meydana
gelen eser ve kitaplar yazılmıştır ve yazılmaktadır.

     Aynı harfler
kullanılarak dinî, gayri dinî, medh ü sena / övme, küfür ve yerme kelime ve
cümleleri kurulmuş ve kurulmaktadır.

     Dikkat edersek,
tüm dünyanın Türkçe, Arapça, İngilizce, Fransızca, Almanca ve Çince ve bunlar
gibi, bütün lisan ve dillerinde yer alan kelime ve sözler, kurulan hoş ve
çirkin, doğru ve yanlış, mânâlı ve mânâsız, anlamlı ve anlamsız sözler; yine bu
30 kadar harflerin kullanılmasıyla meydana getirilmiş olan kelime, söz, cümle
ve tümcelerden oluşmuş ve oluşturulmaktadır.

     Her dildeki tüm
kitaplarda geçen kelime, söz ve cümleler 30 kadar harf kullanılarak ortaya
konmuştur.

     Harflerin menşe ve
kaynağı ise, noktadır. Harfler noktanın şu veya bu şekilde harekete
geçirilmesiyle ortaya çıkmıştır diyebilir.

     Böylece, şu
hakikatin de farkına varırız:

     “Her şey bir
şeyden meydana getirilmiştir.” Bir şey de her şeyden.

     Kâinat / evren de
büyük bir kitap hükmündedir.

     Kâinatın büyük
kitabı içinde ise, küçük kitap ve kitapçıklar hükmünde olan; madenler,
bitkiler, hayvanlar ve insanlar olarak yazılmış; küçük, küçücük kitapçıklar yer
almaktadır.

     İnsanların
yazdıkları kitapların harfleri olduğu gibi, kâinat kitabının da atom ve
zerreler denen harfleri vardır.

     Kitaplar için
insanlar, harfleri kullandıkları gibi, büyük evren kitabı ve içindeki küçük
kâinat kitapçıklarının harfleri olarak Yüce Allah da, atom ve zerreleri
kullanmaktadır.

     Tabii “Kün.” /
“Ol.” emriyle.

X

     Çünkü Allah:

     “Bir şeyden her
şeyi yapar. Hem her şeyden bir şey yapar.

     Evet, bir içilen
sudan, hesapsız âza (uzuv) ve cihazat – ı hayvaniyeyi (hayvanın uzuvlarını)
yapar.

     Hem ekl edilen
(yenen) bütün muhtelif (çeşitli) et’imeden (taamlardan),

     Hayvanî olsun,
nebatî (bitkisel) olsun,

     Bir cism-i has ve
belki bir cild-i mahsus belki bir cihaz-ı basit yapar.

     Evet, sen de aklın
varsa anlarsın ki, bir şeyden her şeyi yapmak

     Ve her şeyden bir
şey yapmak her şeyin Sâniine (sanatkârca yaratan Allah’a) has

     Ve Halık-ı Külli
Şeye (her şeyin yaratıcısına) mahsus bir sikke (damga)dır.”

Ortaklık Kültürü Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan Anlattı.

Oğuz Çetinoğlu: ‘Tek elin nesi
var? İki elin sesi var
’ şeklinde güzel bir özdeyişimiz var. Bunun iktisâdî
hayata yansıması ‘ortaklık’ şeklinde
oluyor. Bugünkü sohbetimizin konusu, ‘Ortaklık
kültürü
’ olsun. Konu hakkındaki genel değerlendirmenizle başlayabilir
miyiz?

Prof. Dr. Ersin Nazif
Gürdoğan:
Ortaklık kültürü zengin olan toplumların, ürün, hizmet ve bilgi
üretme güçleri büyük olur. Çünkü ortaklık yapmasını bilenler, hayatın her
boyutunda yardımlaşmasını bilirler. Karşılıklı dayanışma içinde ortaklık yapanlar,
hiçbir zaman fakir düşmezler. Dünyanın her yerinde, ortaklık şemsiyesi altında
güçlerini birleştirenler, yardım edilenler değil, yardım edenler olurlar.

Çetinoğlu: Meseleye İslâmî açıdan bakabilir miyiz?

Prof. Gürdoğan: Müslümanların
târihinde, en çok bilinen ve büyük ölçüde kabul gören en eski işbirliği biçimi,
kâr ve zarar ortaklığıdır. Söz Konusu ortaklıkta, bir ortak nakit sermâye, diğer
ortak da bilgi, tecrübe, emek ve mahâret sermâyesiyle yer alır. Ortaklar kâr
bölüşümünde payların belirlenmesine birlikte karar verirler. Zarar edildiğinde,
biri parasını, diğeri ekmek ve zamanını kaybeder.

Çetinoğlu: Bilinen bir örneği var mı?

Prof. Gürdoğan: Hz.
Peygamber’in eşi Hz. Hatice ile yaptığı işbirliği, bir kâr ve zarar
ortaklığıdır.

İktisat Tarihçisi Prof. Dr. Murat Çizakça’nın her fırsatta
vurguladığı gibi. Mudarebe ortaklığı*, ortaklık kültürünün omurgasını
oluşturan, kâr ve zarar ortaklığıdır. Amerika’da Silikon Vadisi’nde başarıyla
uygulanan, ‘Microsoft’ları ve ‘Google’ları ortaya çıkaran ‘Risk Sermâyesi
Şirketleri*’, kâr ve zarar ortaklıklarının, yeni yüzyılındaki uygulamalarıdır.

Çetinoğlu: Ortaklıkların ‘olmazsa
olmaz şartı
’ nedir?

Prof. Gürdoğan:
Târihin her döneminde, ortaklık yapmasını bilenlerin gücü, güneş gibi, bütün
insanlara âdil davranarak, kimseye haksızlık yapmadan, paylaşmasını
bilmelerinden kaynaklanır. Ortaklıklar, çalışanları, müşterileri, tedârikçileri
ve ortaklarıyla bir insan bedeni gibi, birbirinden ayrılmaz, karşılıklı iletişim
ve etkileşim içinde bir bütündürler. Ortaklığın sağlıklı olabilmesi için, hem
kârlar hem de zararlar, âdil bir biçimde paylaşılmalıdır.

Adâlet odaklı bir ortaklıkta, ortakların üstünde görünmeyen
bir ortağın eli vardır. O el, Allah’ın elidir. Allah en büyük sermâyeleri adâlet
olan ortaklıkların, gören gözler, karar veren akılları, risk almada sağduyuları
ve geleceği öngörmede sezgileri olur.

Ortalıklarda başarıyı kendilerinden bilenler, tükenmez bir
zenginliğe sâhip olurlar.

Herkese güç verenler, kendilerini yok sayanlardır. Medeniyet
ortaklık yapmasını bilmektir. Ortaklık hayattır. ‘İslâm dünyaya muharebe
yoluyla değil, mudârebe yoluyla yayılmıştır.’

Çetinoğlu: Hıristiyan batı âleminde durum nasıl?

Prof. Gürdoğan: Aydınlanma
döneminden bu yana, bütün dünyayı etkileyen pozitivist değerler*, yeni yüzyılda
çekiciliğini büyük ölçüde kaybetti. Artık ekonomi başta olmak üzere, hiçbir
ilim dalının değerden bağımsız olduğu düşünülmüyor. Dünyanın önde gelen
üniversitelerinde, ekonominin ilkeleriyle mukaddes kültürün değerlerinin
çatıştığına ilişkin tezler geliştirme dönemi kapandı. Toplumların fakirliğini,
mukaddes değerlere bağlayan yönetimler, iktisâdî alanda büyük bir başarısızlığa
uğradılar.

Yirmibirinci yüzyılın başında, iktisâdî gelişmenin, toplumların
yüzyılların içinde oluşan mukaddes değerlerine dayandıkları görüldü. Ekonomiyi
mukaddes değerlerden soyutlayan toplumlarda, ortaklık kültürü zenginleşerek,
yeni boyutlar kazanamaz. Dünyanın her ülkesinde ortaklık köklü değerlere,
ekonominin üretim gücünü artırmada ortaklıklara dayanır. Ekonomiyi ortaklıklar,
ortaklıkları da paylaşmasını bilen ortaklar ayakta tutarlar.

Çetinoğlu: Başarının ‘sihirli’
denilebilecek bir anahtarı var mı?

Prof. Gündoğan: Toplumların
ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünü büyütmede, küçük birikim sâhibi herkesin
pay alabileceği, çok sayıda ortakları olan kuruluşların vazgeçilmez bir yeri
vardır. Dürüstlüğün en önemli sermâye olduğu ortaklıklarda, iki kere iki dört
değil, yedidir. Hangi alanda olursa olsun, kaynaklarını birleştiren ortaklar,
bir araya geldiklerinde, tek başlarına ürettiklerinden mutlaka daha fazlasını
üretirler. Anadolu’da sürekli vurgulandığı gibi: ‘Birlikten güç doğar’

Yıldan yıla hem iç hem de dış ticaret hacminin gelişmediği
toplumlarda, hiçbir alanda üretim gücünü büyütmek mümkün değildir. Üretim
gücünü büyütmenin yolunu, tüketmek için değil, üretmek için bir araya gelen
ortakların, kurdukları ortaklıklar genişletir. Ortaklık kültürü hem kârı, hem
de zararı paylaşmasını bilenlerin elinde yeni boyutlar kazanır. Ortaklıkta risk
almayanlar, ne büyürler, nede küçülürler.

Ortaklıklarda ortaklar ‘tüketen
el’
olmak için değil ‘üreten el’
olmak için bir araya gelirler. Dünyânın her yerinde toplumların iktisâdî yapısı
ve kültürel dokusunu dönüştürenler, tüketimde değil, üretimde yarışanlardır.
Ortaklık yapmasını bilenler, hiçbir zaman üretim güçlerini kaybetmezler. Çünkü
güzel ürünleri güzel bir biçimde üretmek için, bir araya gelen ortakların,
yollarını aydınlatan ‘Görülmeyen Ortak’ları
vardır.

Ortaklıkta başarının sırrı, ‘art niyetli’değil,  ‘iyi niyetli’ olmakta gizlidir.

Ortaklıkta kâr ve zarar niyetlere göre değerlendirilir.

 

………………….

*müdarebe ortaklığı: Bir tarafın
sermaye koyması, diğer tarafın işletmeyi üstlenmesiyle kurulan kâr paylaşımı
esasına dayalı ortaklığı ifâde eder.

*risk sermâyesi
şirketleri:

Yatırımcıların uzun vâdeli büyüme potansiyeli taşıdıkları düşünülen başlangıç
şirketleri ve küçük işletmeler için sağladığı finansmandır. Sermaye
piyasalarına girmeyen yeni başlayanlar için teşebbüs sermayesi önemli bir para
kaynağıdır.

*pozitivist
değerler:

Deney ile ispatlanmamış her şeyi reddedenlerin kabul ettiği değerler.
Pozitivizm olayları ve olayların kanunlarını deney ve gözlem vasıtasıyla
araştırmayı konu edinir. Dînî ve metafizik bilgilerle ilgilenmez.

 

 

 

Prof.
Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN:

1945 yılında Eskişehir’de doğdu.
Üniversite eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Makina Mühendisliği
alanında yaptı. İşletme İktisadı Enstitüsü’nün uzmanlık programını 1968
yılında tamamladı. Devlet Planlama Teşkilatı’nda 1968 yılından 1972 yılına
kadar uzman olarak çalıştı. Erzurum Üniversitesi’nde başladığı akademik
çalışmalara, Maltepe Üniversitesi’nde devam etmektedir. Gürdoğan 1975’de
doktor, 1987’de doçent ve 1994’de profesör oldu. Evli ve üç çocuk sâhibi olan
Gürdoğan, Mâverâ Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı.

 

Gürdoğan’ın yayınlanmış kitapları:

 

1-Üretim Planlamasında Doğrusal
Programlama ve Demir Çelik Endüstrisinde Bir Uygulama, 2-Ticarî ve Sosyal
Açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri, 3-İşletmelerde Yatırım Yönetimi,
4-Girişimcilik ve Girişim Kültürü, 5-Hicaz’dan Endülüs’e, 6-Günler Akarken,
7-Zamanı Aşan Şehirler, 8-Teknolojinin Ötesi, 9-Kültür ve Sanayileşme,
10-Görünmeyen Üniversite, 11-İki Dünyanın Hesaplaşması, 12-New York’tan Los
Angeles’a Yeni Roma, 13-Kirlenmenin Boyutları, 14-Düşünceyi Eylem Bilmek.

 

 

Herkese güç verenler, kendilerini yok sayanlardır.

Makedonya’daki Nüfus Sayımı Ve Düşündürdükleri

Özcan Pehlivanoğlu kardeşimiz Balkan
Türklüğü ile devamlı ilgilenmektedir. Kendisi mümkün olduğu kadar ve doğru
uyarılarda bulunur. Türkleri bölücü, birbiriyle çatıştırıcı tuzaklara dikkat
çeker.

            Her Türk’e
düşen görev, dünyanın neresinde olursa olsun; Türk Devlet, topluluk ve federal
yapıda olan soydaşlarımızın varlığını tanıtmak ve fark ettirmek olmalıdır. Tanıtımı
ilişki kurmak ve sürdürmek takip eder. Bu konuda Aydınlar Ocağı Genel Merkezi değişik
tarihlerde Kosova, Bosna Hersek ve Makedonya’ya kültür gezileri düzenlemiş,
Kosova Aydınlar Ocağımızın düzenlediği anma toplantılarına kalabalık heyetlerle
katılmış ve olumlu izler bırakmıştır. Pirizren Üniversitesine yayınlar hediye
etmiş ve ziyaretlerde yayınladığı kitaplardan takdim etmiştir. Mevcut
ilişkileri çeşitli şekillerde sürdürmektedir. Birçok yerde Türk –  Osmanlı tarihi eserleri yok edilerek fiziki
bir asimilasyona uğratıldığı gibi, Türklere yeni ve yabancı kimlik ve isimler
dayatılmakta; çirkin ırkçı uygulamalar görülmektedir. Türkler en yoğun ve
sistemli eritmeye (asimilasyona) uğrayan toplulukların başında yer alırlar. Bunların
kimlik ve demokratik haklardan yararlanmaları önlenir. Türklere yapılan insan
hakları ihlallerinin ortaya konması, ihmal edilmesi adeta adettendir. Türkiye
Türkleri bunları ihmal ettiği oranda onlar da bulundukları dış vatan
topraklarında itilir ve kakılırlar. Türk’e karşı Türkiye’de ırkçılık yapan bazı
Türkiyeliler de gerçekleri saptırıcı etnik gurup haklarıyla uğraşırlar. Bazılarının
dış destekli özerklik benzeri tanınma talepleri hep öne çıkarılır. Bazı işsiz
güçsüz, faal veya emekli siyasetçi veya bazı basın mensupları için tek sorun
Kürt sorunudur. Bu yolla dışarıdan beslenme de sağlanır ve işbirliği yürütülür.
Türklerin talep bile etmediğini onlara rağmen talep ederler. Vatandaş da
şaşırır kalır. Bütünün neredeyse inkâr edildiği ortamda parça bütünü ufalamada
kullanılır. Bazı geri zeklılar sadece Türkiye’de etnik sorunun bulunduğunu
zannederler. Sosyal bütünleşme onlara göre sosyal çözülmedir. Toplumlar çözülerek
rahatlar ve sözde bütünleşir!. Hedef demokratik hakların elde edilmesi değil;
ülkenin açık artırmaya çıkarılmasıdır. Bunun için çokkültürlülük virüsü bünyenize
uysun uymasın bilhassa anayasa değişmelerinde dayatılır.   

Kocaeli Şehir Tiyatroları Vites Yükseltmeli

Kocaeli, kültürel
etkinlikler yönünden potansiyelinin çok gerisinde olan bir şehir. Türkiye’nin
kültür başkenti İstanbul’a en yakın şehir olmasına rağmen bu konuda
Anadolu’daki pek çok şehirden daha geride maalesef. Bu olumsuz tabloda da en
büyük pay sahibi elbette yerel yönetimler. Ancak şehrin genel sosyolojik
yapısının da bu olumsuzluktaki katkısını üzülerek belirtmek lazım. Kültürel
etkinlik çok kapsamlı bir ifade ve kültürel etkinlik dediğimiz zaman akla
öncelikle sanatsal faaliyetler geliyor. Sanatsal faaliyet dediğimiz zaman da
ilk akla gelen elbette tiyatro.

 

Kocaeli’de devlet
tiyatrosu yok. Hali hazırda şehrin kültürel ihtiyacı şehir tiyatrosuyla
karşılanmaya çalışılıyor. Ancak şehir tiyatrosunun Büyükşehir Belediyesi’ne
bağlı olması hem vizyon hem de repertuar zenginliği ve kalitesi yönünden sorun
teşkil ediyor. Repertuarın belirlenmesinde siyasi iktidar mensuplarının
ideolojik yaklaşımının etkili olduğu görülüyor. Elbette çok iyi oyunlar da
sahneleniyor ancak Kocaeli’nin bu tek tiyatrosunun Kocaeli halkını daha fazla
cezbedecek ve akın akın kendine çekecek oyunları sahneye koyması gerekiyor. İyi
oyunlar sahnelenip salonları hınca hınç dolduğunda Kocaeli Şehir Tiyatrosu’nun
bir marka haline gelmesi işten bile değil. Önümüzde, özellikle Yılmaz
Erdoğan’ın oyunlarıyla bu markalaşma başarısını gerçekleştirmiş bir Beşiktaş Kültür
Merkezi (BKM) gerçeği var. Kocaeli Şehir Tiyatroları da bu başarıyı birebir
elde edemese bile en azından yaklaşabilir.

 

Kocaeli Şehir
Tiyatroları’nın vites yükseltmesi gereken bir diğer konu ise ücretsiz (veya
sembolik ücretlerle) tiyatro kursları açarak özellikle lise/üniversite
düzeyindeki gençlerin bu kurslarda kaliteli bir tiyatro eğitimi almaları
sağlanmalı. Bu kurslarda sadece oyunculuk değil temel düzeyde senaryo, ışık,
sahne, dekor, kostüm gibi teknik konular da öğretilmeli. Bu sayede
kursiyerlerin her şeyden önce ne izlediklerini bilen çok iyi birer izleyici
olmaları sağlanmalı. Üstelik bu kurslar yalnızca İzmit’te değil Gebze, Gölcük
gibi sahne olan ilçelerde de eş zamanlı olarak gerçekleştirilmeli. Kurslara
talep yoğun olacağından kursiyerler sınavla belirlenebilirler. Ancak bu sınavın
objektif kriterlerle düzenlenmesi gerektiği uyarısını da yapayım!

 

Bu kurs önerimi çok
uçuk görenler için belirteyim ki bu satırların yazarı 1998 yılında, henüz bir
lise öğrencisiyken Bursa Devlet Tiyatrosu’nun (Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu)
yaptığı bir sınava girerek Bursa Devlet Tiyatrosu’nun kursiyerlerinden biri
olmuştu. Orada çok değerli hocalarımızdan diksiyon, sahne, temel oyunculuk,
ışık, dekor vb. gibi konularda eğitim aldık. Kursiyer arkadaşlarımız arasından
Bursa Devlet Tiyatrosu’nun sahnelediği oyunlarda rol alanlar oldu. Biz hepimiz,
Bursa Devlet Tiyatrosu’nun o zamanki müdürü olan Selim Gürata başta olmak
üzere, Mutlu Güney, Celal Kadri Kınoğlu, Halil Balkanlar, Sevgi Sayıta, Rüyam
Dirin, Emin Gümüşkaya, Rüçhan Gürel gibi her biri birbirinden değerli tiyatro
oyuncularından birebir ders alma fırsatına kavuştuk. Bu saydığım isimleri belki
yekten hatırlamayabilirsiniz ancak hepsini televizyondan dizi veya filmlerden
tanıyorsunuz.

 

Bursa Devlet
Tiyatrosu’nun bu kursları aslında bir gelenek ve bu kurslardan yetişip sanat
dünyasında yerini alan pek çok isim var. Ahmet Uğurlu-Mustafa Uğurlu kardeşler,
Erkan Can, Olgun Şimşek bunlardan yalnızca birkaç tanesi. Peki, Bursa’nın
gösterdiği bu başarı Kocaeli tarafından da gerçekleştirilse fena mı olur?
Elbette Kocaeli’den çıkan başarılı oyuncu ve yönetmenler var ancak bu kişilerin
şehrin kendilerine sunduğu imkânlar sayesinde değil tamamen kendi gayretleriyle
bir yerlere geldiklerini unutmamak lazım.

 

Şehir
Tiyatroları’nın atması gereken bir diğer önemli adım da şehirdeki amatör
tiyatro gruplarına destek olmaktır. Şehirde gerçekten çok yetenekli çocukların
da dahil olduğu amatör gruplar var ve kendi sahnelerinde doğaçlama oyunlar
sergileyerek tamamen kendi imkanlarıyla ortaya güzel işler çıkarmaya çalışıyorlar.
Tiyatro İda bunlardan bir tanesi mesela. İşte Kocaeli Şehir Tiyatroları bu
amatör gruplara sahne imkânı sunarak, bu gruplardaki gençlere oyunlarda rol
vererek hatta sadece bu gruplardaki gençlerin rol aldığı oyunlar sahneye
koyarak ve bu amatör gruplara finansal katkı sunarak destek olabilir. Hatta
yukarıda ifade ettiğim kurslarda bu amatör gruplardaki birikimli kişilerin ders
vermeleri de sağlanabilir.

 

Kocaeli Şehir
Tiyatroları’yla alakalı verilebilecek tavsiyeler bu yazının hacmini aşacak
boyutta. Burada önemli gördüğümüz hususlara kısaca değinmeye çalıştık. Ancak
üzülerek ifade edeyim ki iyi niyetli olarak öne sürdüğümüz ve şehrin özellikle
gençlerine ciddi faydası olacak bu tekliflerimizin bile mevcut yerel yönetim
tarafından yerine getirilmesini bekleyemiyoruz. Zira Kocaeli’nin yerel
yöneticileri bu konuda fikir yürütmekten de iyi niyetli icraatlarda bulunmaktan
da yoksun kişiler. İnşallah ben yanılıyorumdur çünkü böyle bir konuda
yanılmaktan üzüntü değil bilakis memnuniyet duyarım.

’Yeni Bir Hayat

     Yazımın başlığı, bir sivil toplum
kuruluşunun adıdır.

    ‘’Yeni Bir Hayat Derneği’’,
diğer sivil toplum kuruluşları gibi toplumumuzun iyiliğine hizmet amaçlı
kurulmuş, seçmiş olduğu çok önemli bir konuda farkındalık yaratmak amacıyla,
hem de ülkemizin en önemli turizm beldesinde faaliyet göstermektedir.

     Bu
derneğimiz, Antalya’nın Kaş ilçesinde uyuşturucu ile mücadele etmek, özellikle
gençleri bu illetten kurtarmak, madde bağımlılığına dikkat çekmek ve farkındalık
yaratmak için kurulmuştur.

    Dernek başkanı Sn. İlknur Özen öncülüğünde
birkaç gönüllü tarafından kurulmuş olan bu derneğin amacı:

   Sosyal, kültürel ve sağlık alanında yurt
içinde ve küresel düzeyde toplumun tüm kesimindeki bireylerine, başta
uyuşturucu bağımlılarına yönelik olmak üzere yaşam boyu eğitim kapsamında ve
ihtiyaçları dâhilinde uyuşturucu madde ve bağımlıları ile ilgili sosyal
sorumluluk projelerinde yer almak; madde bağımlısının tedavi ve rehabilitasyonu
sonucunda ekonomik ve sosyal alanda konumlarının güçlendirilmesine yardımcı
olmak, uyuşturucu kullanımı ve madde bağımlılığının ulusal ve uluslararası bir
sorun olduğu bilinci ile bu konuda yurtiçi ve yurt dışında eğitim amaçlı
yazılan ve yayınlanan kitap, dergi ve belgelerin yayımı ve teminini sağlayarak
okullara dağıtıp öğrencilerin bilinç sahibi olmalarına katkı sağlamak,
uyuşturucu madde ve bağımlılığına yol açan maddelerin dağıtımı ve
pazarlanmasını önleyici alınacak tedbirlerle ilgili konusunda uzman kişi ve
kurumlardan destek ve hizmet almaktır.

   Pekiyi uyuşturucu ve madde
bağımlılığı nedir?

   Uyuşturucu
ve Madde bağımlılığı, vücudun bir ya da birden çok işlevini olumsuz yönde
etkileyen maddelerin kullanılması, bu maddelerden zarar görülmesine rağmen bu
maddelerin kullanımının bırakılamamasıdır. Madde bağımlısı, her durum ve
koşulda maddeyi almak için engellenemeyen bir arzu ve istek duyar. Madde
kullanımına ara verdiğinde yoksunluk belirtileri yaşar. Zamanla madde
kullanımını ve dozunu arttırır. Zamanının büyük bir dilimini madde arayarak
geçirir.

     Bağımlılık
yapan başlıca maddeler şunlardır:

     • Çeşitli uyuşturucular • Uyarıcı ve hayal
gördüren maddeler • Sigara • Alkollü içecekler • Reçete ile alınması gerektiği
hâlde doktor kontrolü dışında kullanılan ilaçlar • Bazı yapıştırıcılar, tiner
ve çakmak gazı gibi uçucu maddeler.

    Dünyadaki insanların çok azı bağımlılık yapıcı
maddeleri kullanır. Ancak bu maddeleri kullanan kişilerde, hem fizyolojik hem
psikolojik hem de sosyal anlamda ciddi yıkımlar meydana gelir. Madde kullanan
bir kişinin, bağımlılık yapıcı maddeyi denemesinin gerekçesi olarak pek çok
neden sayılabilir. Bunlar arasında merak, sınırlarını aşma çabası, asilik,
farklı olma dürtüsü, arkadaşlarına uyma, gruptan kopmaktan çekinme
zikredilebilir. Ayrıca sorunlarını çözebilmek veya unutmak ya da daha iddialı
olma düşüncesi gibi bazı psikolojik nedenler de sıralanabilir. Madde kullanımı,
sorunlarla baş etmenin yanlış bir yöntemidir. Sorunları çözmede bağımlılık
yapıcı maddenin herhangi bir yardımı olmaz. Bağımlılık yapıcı madde kullanan
kişi kısa bir süreliğine kaygılarını ve sorunlarını unutabilir. Ama sorunlar
hâlâ çözülmemiştir. Bağımlılık yapıcı madde kullanmak başka sorunlara da yol açar.
Çünkü bağımlılık yapıcı maddeler istenmeyen güçlü etkilere sahiptir. Ayrıca
kullanıldıkları zaman kimi hukuki sonuçlara da yol açabilirler.

   Bağımlı olan kişinin:

   • Kendine güveni azalır. • Kendini kontrol
etmesi zayıflar. • İnsani prensipleri ve değerleri yok olmaya başlar. •
İdealleri ve geleceği ile ilgili ümitleri yıkılır. • Kullandığı maddeler
vücudunun savunma mekanizmasını yok edip bağışıklık sistemini zayıflatır. •
AIDS, frengi, verem, hepatit B ve hepatit C, kanser, kangren gibi birçok ölümcül
hastalığa kapılma riski artar.

   Ne
yazık ki, ülkemizde de madde bağımlılığı giderek artmakta hatta kullanım yaşı
11’e kadar inmiş bulunmaktadır.

  Bu illetle mücadele etmek öncelikle anne
babaların görevi olup, madde bağımlısı evlatlarının öncelikle tedavileri
gerekmektedir. Ama ne yazık ki, çoğu aileler bu gerçeği tedavi ile çözmek
yerine saklamayı tercih etmektedirler.

  Devletimiz;
İç İşleri, Adalet ve Sağlık Bakanlıkları, Polis ve Jandarma teşkilatlarımız
kanalı ile uyuşturucu ile mücadelede büyük başarılar elde etmekte her yıl
yüzlerce/binlerce ton uyuşturucu madde ele geçirilmekte, tutuklanan uyuşturucu
baronları adaletin pençesinde hesap vermektedir.

  Antalya’mızın en güzel tatil
beldesi Kaş ilçesinde faaliyet gösteren ‘’Yeni Bir Hayat Dernek’’ başkanı Sn.
İlknur Özen ile yapmış olduğum görüşmede anlattıkları arasında en çok dikkatimi
çeken, adını hiç duymadığım bir uyuşturucu maddesinin A-4 dosya kâğıdına
bulaştırılarak özellikle okul çağındaki çocuklarımıza satılması oldu!

    Hepimizin bildiği okullarda kullanılan dosya
kâğıdına bulaştırılan uyuşturucunun, kâğıdın yakılması ile oluşan dumanını
kullanıcının içine çekmesi sonucunda hemen etkisini gösterdiğini, okul
çağındaki çocukların özellikle son zamanda bunu tercih ettiklerini belirtti. Bu
zehir tacirleri, okul çağındaki çocuklarımızı okul gereci ile nasıl
yakalamışlar, pes doğrusu!

   Uyuşturucu ve madde bağımlılığı ülkemizin
geleceği için mücadele edilmesi gereken ulusal bir sorundur. Bu sorunu
gidermenin yolu öncelikle aile yapımızdan, evlatlarımıza göstereceğimiz ilgi,
onlara vereceğimiz sevgi yoğunluğundan geçmektedir. Ama böylesine bağımlılığı
olan evlatlarımızın tedavisini geciktirmemek, onları bir an önce bu illetten
kurtarmak da ailelerin öncelikli görevidir.

  Ülkemizde uyuşturucu ile mücadelede başta
‘’Yeşil Ay’’, ‘’Amatem’’ olmak üzere pek çok kurum ve kuruluşumuz mevcuttur.

   Ancak
‘’Yeni Bir Yaşam Derneği’’ gibi sivil toplum kuruluşlarının mevcudiyeti,
bölgesel olarak uyuşturucu ile mücadelede çok önemlidir. Zira küçük yerleşim merkezlerimizde
herkes birbirini tanımakta, bu illete yakalanan insanlarımızın tedavisi, takibi
ve rehabilitasyonu sonrasında yeniden topluma kazandırılması daha kolay
olmaktadır.

   Yerel yöneticilerimizin de bu derneklerimizi
desteklemesi, onlara her konuda destek olmaları bu mücadelenin vazgeçilmezidir.

  Uyuşturucu
ve madde bağımlılığı ile mücadelede göstermiş oldukları kararlılık ve mücadele
azmi ile ülkemizin bu çok önemli sorununda görev alan, farkındalık yaratan;
‘’Yeni Bir Hayat Derneğinin’’ değerli başkanı Sn. İlknur Özen ve yönetim kurulu
üyelerine çalışmalarında başarılar diliyorum.

   İnancım odur ki, uyuşturucunun pençesinden
kurtardıkları her insanımız, onlara yeni bir çalışma azmi ve mücadele gücü
verecektir.

 

Ekonomik Çözüm Teklifleri Nelerdir?

Bugün Türkiye’de bir seçim tartışması sürüp gidiyor. Elbette
Türkiye’yi kimin yöneteceği hepimizi ilgilendiriyor.

 

Ancak kimin yöneteceğinden ziyade bence yönetecek olanın ne yapacağı
önemlidir.

 

İktidar da bulunanların ne yaptığını 20 yıldır biliyoruz bu sebeple
gelecekte neler yapacağını da tahmin etmekte pek zorlanmıyoruz.

 

Asıl merakımızı celbeden husus bu iktidarın yerine geleceğini iddia
edenlerin ülkemizin içinde bulunduğu ağır ekonomik sorunlara karşı ne gibi
çözümler üreteceğidir.

 

Ben de merak ettiğim bazı soruların cevaplarını arıyorum…

 

Bunlardan bazıları şunlar;

 

İktidara gelecek olanlar IMF ve Dünya Bankası örneğinde olduğu gibi
uluslararası para piyasalarını ve ekonomik gelişmeleri etkileyen kuruluşlarla
nasıl bir ilişki içinde olacaklar?

 

Mesela yurtdışından aldığımız kredilerde faiz ve indirimine
gidebilecekler mi? Dış borçlanmayı sonlandıracaklar mı? Örneğin buralardan
danışma(n) hizmeti alacaklar mı?

 

İthalata dayalı ekonomiyi ihracata dayalı bir ekonomi haline
getirebilecekler mi?

 

AB ile olan tek taraflı “Gümrük
Birliği”
anlaşmasını sona erdirebilecekler mi?

 

Türkiye’ye 1945’ten bu yana ağır mükellefiyetler yükleyen ikili siyasi
ve ticari anlaşmaları Türk Milletine açıklayabilecekler mi?

 

Başta finans sektörü olmak üzere Türk ekonomisini elinde tutan yabancı
sermayeyi bize afişe edebilecekler mi?

 

Türk Milletine ait olan yer altı ve yer üstü zenginliklerin hangi
yabancılara arama ve işletme ruhsatları ile bırakıldıklarını alenen halkımıza söyleyebilecekler
mi?

 

Adeta kapitülasyonlara dönüşen ve özelleştirme adı ile elimizden çıkan
kuruluşlarımızı yeniden millileştirebilecekler mi?

 

Sığınmacıların yarattığı ekonomik tahribatı halkımızla
paylaşabilecekler mi?

 

Ülkemizin yabancı şirketler ve dolayısıyla yabancı sermaye tarafından
hangi oranda ele geçirildiğini ortaya koyabilecekler mi?

 

Dış borcumuzu yeni borçlanmaya da gitmeyerek sıfırlayabilecekler mi?

 

Bütün bu konularda Türk Milletini de arkalarına almak suretiyle
menfaatlerimizi korumak için ABD, İngiltere, İsrail, Rusya ve AB ülkelerine
diklenebilecekler mi? Yoksa öncüllerinin yaptığı gibi işi bunlarla mı,
sürdürmeye çalışacaklar?

 

Malumunuz bayrak size ait olabilir ama ekonominiz size ait değilse
bağımsızlığınızdan söz edilemez! Tıpkı şimdi Türkiye’nin içinde bulunduğu durum
gibi…

 

Ben ne iktidardan ne de iktidara talip olduğunu söyleyenlerden
bahsettim hususlara ilişkin bir açıklama görmüyorum.

 

Ülke ekonomik olarak işgal edilmiş! Buna karşı bir “istiklâl mücadelesi”
verilmek zorunda ama hep “o gitsin
ben geleyim”
tartışması var.

 

İyi de bunlar gitsin ama siz gelince ne olacak?

 

Ekonomide devrim niteliğinde kararlar alınmaz ve bir millileşme
yaşanmaz ise fakirin fukaranın açlığı perişanlığı kaldığı yerden sürmeye devam
eder… Değişen sadece isimler olur o kadar!

 

Ben cevaplar bekliyorum… Ancak bunlar “biz ilişkileri geliştireceğiz, daha çok yabancı sermaye gelecek,
ucuz kredi bulacağız, AB’ye gireceğiz, yeni gümrük birliği anlaşması
yapacağız”
falan filan gibi olmasın…

 

Kendini iktidar karşılığında yabancılara teslim etmiş olanların yerine
yine iktidar karşılığında kendini yabancılara teslim etmeye hazır adamları
başımıza getirmenin dayanılmaz ağırlığını ben şahsen yaşamak istemiyorum…
Sizi bilmem!

 

İlgilisine not: Türkiye’de iktidarları mutfaktaki yangın değil
mutfaktaki yangını çıkaranlar götürür!