Suç örgütü lideri olarak tanımlanan Sedat Peker’in çektiği
videolarda konuşmaya başladığı günlerde şu öykücüğü okumuştum:
“Bir Gün Padişah Yavuz Sultan Selim pazarda gezerken
keklik satılan bir tezgâh görür ve tezgâha yönelir. Bütün keklikler 1 altındır
fakat bir tanesi ayrı bir kafes içinde ve 100 altındır.
Yavuz
Sultan Selim sorar:
– Bunlar
1 altın da bu neden 100 altın?
Satıcı:
-Hünkârım
100 altınlık olan, ötüşüyle diğer keklikleri kendine çeker ve yakalanmalarını
sağlar.
Yavuz
Sultan Selim 100 altını çıkarıp adama verir ve
-Ver o
kekliği bana! der.
Herkes
şaşkınlık içinde ne yapacak acaba koca Padişah kekliği diye düşünürken Yavuz
Sultan Selim kekliğin kafasını tuttuğu gibi gövdesinden ayırarak;
“KENDİ
IRKINA İHANET EDENİN SONU BUDUR !” der
Sedat Peker, kendi adına konuşan 1 altınlık keklik
midir yoksa bütün keklikleri toplayan yüz altınlık keklik midir, bilmiyorum.
Daha ne kadar konuşacak veya konuşturulacaktır, tahminde bulunamıyorum.
Kekliğin uğradığı akıbete uğrayacak mıdır, başını kim ya da kimler
koparacaktır, kestiremiyorum. Bildiğim bir şey varsa, ortalık toz duman, her
yeri foseptik kokusu sarmış, birileri kulağının üstüne, birileri kış uykusuna
yatmış. Vicdanlar yaralı, arazi mayınlı, insanlar şamar oğlanı. Söylediklerini
dinlediğinizde, kendisini, fosseptiği hem dolduran hem deşifre eden bir
manivelaya benzetebilirsiniz.
Önce yok hükmünde kabul etmek istedim. Hoşuma
gitmeyen, vicdanları rahatsız eden şeyler söylüyordu. Bir hesaplaşma içinde
olduğu belliydi. Ancak ortaya konan iddialar, yenilir yutulur cinsten değildi.
Kirletmemeye çalıştığım vicdanım, kaybetmemeye özen gösterdiğim adalet duygum;
sessiz kalmama izin vermedi. Namık Kemal’e nazire sadetinde “Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı
fazilet?/ Çalış, vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten!” beytini
mırıldadım zihnimin derinliklerinde.
Bir siyasi kişi ya da düşünceyi hedef alıyor değilim.
Vicdanlarda, tedavisi zaman aşımına uğramış derin yaralar mevcut. Yaralar, uzun
bir sürecin eseri. Bu yaralanmayı, yaklaşık çeyrek asır önce, sözlerinin
doğruluğuna inandığım bir arkadaşımın, işi dolayısıyla gittiği belediyede “Yukarıda
benimle rüşvet pazarlığı yapan kişiyle, alt kattaki mescitte namaz sonrası
selam verirken göz göze geldim.” dediğinde hissetmiştim.
İradesini, aklını teslim eden; birbirini tüketen toplum
olduk. Ağzımızdan çıkan sözün yankısını işitmeden konuşan kişiler olduk. Adı
“vicdan” olan kaynaktan uzaklaştık, “sırat-ı müstakim” diye özetlenen kılavuzun
rehberliğini bilerek veya bilmeyerek terk ettik. Bir münafığın getirdiği habere
ihtiyatla yaklaşmamız, birbirimizi zan altında bırakmamamız gerektiğini, bize
günah olarak duyduklarımızı paylaşmanın yeteceğini sık sık birbirimize telkin
ettiğimiz halde, kendimizi bunları yapmaktan alıkoyamadık. Yeni türedileri,
sosyal medya fenomenlerini kendimize rehber, haber kaynağı, kılavuz yapma
hastalığına yakalandık. Heyhat, farkında değiliz.
Keklikler doğallığını, samimiyetini yitirdi; bülbüller
temiz aşkı kaybetti, riyakârlaştı, Fetö bombası, Kovid-19 trajedisi insanımızı
birbirinden şüphe eder hale getirdi. Karamsarlık, güvensizlik kâbusumuz oldu.
Sap samana karıştı, hemen herkes, “kimin eli kimin cebinde” oyununun kahramanı
oldu. Konuşmamız, uğruna bedel ödememiz gereken değerlerimizi terk ettik;
sıradan insanları, konuları, olayları konuşur olduk. Zamanı israf ediyor,
kendimizi değersizleştiriyoruz. Kader çizgimizin sonuna “Eyvah!” nidasını
şimdiden yazıyoruz.
Hikâye bu ya… Nasrettin Hoca Karakaçan’ıyla gazyağı
taşımaktadır. Bir gün her nasılsa gazyağı tutuşur. Eşeğin sırtı alev alevdir.
Merkep şehre doğru koşar, Hoca arkasından bağırır: “Akşehir Gölü’ne, göle, göle…” der. Gidilmesi gereken yer göldür,
yoksa zavallı merkep yanmaktan kurtulamayacaktır. Her birimiz sırtımızda
gazyağı taşıyoruz. Bunun farkında değiliz veya kurtulmak için koşacağımız
istikameti bilmiyoruz. Belki de kaybetmişiz. Gölümüz; vicdanlarımızdır,
sağduyumuzdur, temel insani değerlerimizdir, bizi biz yapan niteliklerimizdir,
doğal ve ilahi öğretilerdir. İlahi hükümleri inkâr etmenin, tabi yasalara
aykırı davranmanın hiçbir anlamı yok.
Aynı köyde Müslümanlar ve Hıristiyanlar barış içinde
yaşarlarmış. Bir Hıristiyan Müslüman olmaya karar verir. Kelime-i Şehadet
getirir, sünnet olur. Yıllarca İslami ritüellere göre yaşar. Yaşlanır, ölüm
döşeğindedir. Uzaktan kilisenin çan sesini duyar. “Muhteşem çan!” diye haykırır ve son nefesini verir. İnsan gerçeği
bu. Hani Namık Kemal demiş ya: “Vücudun
kim hamir-i mayesi hak-i vatandandır”. İnsanın, yetiştiği toprağın
mayasından kopamamak, inkâr ve ihanet etse bile, istem dışı ifşa etmek gibi bir
geni veya silinemeyen niteliği var.
İnsan olarak dünyaya geldik, genlerimizde insani ve
ilahi kodlar var, bunlara uymak zorundayız. Bu ülkede doğduk, mayamıza eklenen
su var, tuz var; bunları silemeyiz. Nereye gidersek gidelim, nerede yaşarsak
yaşayalım, hangi ortamda bulunursak bulunalım, mayamızdaki nitelikler kendini
gösterecektir. Bunları reddetmek, kişinin kendisine karşı savaştır, çevresine
karşı ihanettir.
Suyu tersine akıtmanın anlamı yok. Beslendiğimiz
kaynak belli, gideceğimiz istikamet belli, nefes alıp verdikçe yapmamız gereken
işler belli, olaylar karşısında göstermemiz gereken duruş, belli.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı; “Tarih Tezi Işığında, İlkel
Sosyalizmden Kapitalizme Son Geçiş Japonya” adlı eserinde (Tarih Bilimi
Kitapları Mayıs 2000), sayfa 13 te aynen şöyle diyor:
“Gerçek
sosyal devrim; birkaç kişinin veya birkaç zümrenin eseri olmak şöyle dursun, en
belli başlı büyük sosyal sınıfın bile toptan ve bilinçli davransa dahi tek
başına başarabileceği bir şey değildir.
Sosyal
Devrim; bir toplumdaki bütün sosyal menfaatlerin, hep birden içine girdikleri,
üretici güçlerin üretim biçimleri ile olan çelişkilerinin hat safhaya çıktığı
sosyal bir krizle ansızın doğar.
Buradan
Depresyon üzerine biraz kafa yoralım, yorumlar yapalım. Depresyon hakkında
birkaç kitap okudum. Ama uzun bir süreçte, her hafta sonu çıkan Cumhuriyet
Gazetesi Bilim ve Teknik ekinde depresyon hakkında çıkan belki onlarca bütün
makaleleri okudum, kestim, sakladım ve başucuma koydum. Bence biraz amatörce
bilgi sahibi olabildim. İhtiyatla okunup, kabul edilmesi kaydıyla aşağıda
çıkarımlarımı özetliyorum.
*
Depresyon; bir kişinin içinde bulunduğu ortamda, üzerine bir denge inşa
edebilerek oturduğu sosyal zeminin, “Statükonun” aniden değişmesi ve kişinin, kendine; “eyvah,
ben ne yapacağım şimdi” sorusunu sorması ile ortaya çıkar. Vücut aklı, bir
korunma sisteminin sonucu; “sen mademki ne yapacağını bilmiyorsun, o zaman hiç
yürüme, düşersin, bir yerin kırılır, otur ilerisi için bir plan yap vb.” diye
kişi yerine düşünerek ve karar vererek, mental enerjisini iyice kısar ve kişiyi
deyim neredeyse kıç üstü oturtur.
Depresyona
neden olan Statükonun aniden değişim örnekleri olarak aşağıdakiler gösterilmektedir:
*
Evlenme,
*
Boşanma,
* Bir
çocuğun olması,
* Bir
çocuğun kaybı,
* İş
değiştirme,
* Şehir
değiştirme,
Buradan
zihinsel yapımızın, yazılımımızın, aslında muhafazakâr olarak inşa edildiğini
önerebiliyorum. Bu doğal haslet, bir kusur olarak görülemez, bir gerçeklik
olarak kabul ve saygı görmelidir. Ancak var olan medeniyet ve Cumhuriyet
yurttaşı konağından bir önceki ümmet, kul konağına dönüş talebi muhafazakâr
değil gerici bir taleptir. Toplumda kolay kolay karşılık bulmaz bu nedenle
gizli ve nihai amacını gizleyerek var olmak zorunda kalır.
Dr.
Hikmet Kıvılcımlı’dan aldığım girişteki paragrafta da bir devrim için
“çelişkilerin had safhaya çıktığı bir sosyal krizden” bahsedilmektedir. Yani
bence, varolan statüko, zemin zaten parçalanmış ve dağılmıştır. Halk başka bir
statükoyu kabullenmeye hazırdır.
68
öğrenci olaylarında, yaş itibarıyla biraz geç kalmış olarak sol cenahın epeyi
kıyısında yer almıştım. Elime hiç silah almadım, hatta çıplak gözle bir silah
dahi görmedim. Ama o günlerden bana sosyalizm miras kaldı. Herhalde sosyalizmi
benimsedim, içselleştirdim. Sitemizde yayınlanmış olan “Küba Üzerin” başlıklı
denememde aynen şöyle demişim:
“Ben,
insan onurunun çiğnenmediği böyle bir toplumda yaşamaktan mutlu olurum, onur
duyarım. Bunun için ne kadar usta bir avcı olursam olayım, avımı o gün şansı
yaver gitmemiş türdaşlarımla paylaşmak isterim. Çünkü kendi karnımın tıka basa
doyması yerine herkesin karnının eşit şekilde doymasını isterim. Hatta karnım
tam olarak doymasa ne çıkar, yeter ki bebelerin karnı tam doysun, karınları aç
diye çaresiz ağlamasınlar, üşümesinler, mutlu büyüsünler, mutluluğu sevsinler;
Serçenin
kanadını kırmasınlar,
Karıncaya
hor bakmasınlar,
Karacanın
yavrulusunu vurmasınlar,
İnsana
kıymasınlar.
Sevgiyle
ve mutlulukla kalın.”
Bir
de Büyük Atamızı ve onun “Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir” deyişini çok
benimsedim.
Bir de
pusulam sadece ve sadece gerçeeeeeeeeektir. Gerçeği hep ararım.
Sonunda
ulusalcı bir sosyalist olarak aranızdayım işte. Bu gözle 68 öğrenci olaylarına
bakıyorum şimdi. Önce Fransa’da 68 olaylarının
öncesine dönelim.
1 Temmuz-22 Temmuz 1944 tarihleri
arasında, ABD de yapılan, 44 ülkeden gelen 730 delegenin katıldığı ancak karar
verici devletlerin sadece ABD ve İngiltere olduğu Bretton Woods resmi adıyla, “Birleşmiş
Milletler Para ve Finans Konferansında” USD altına dönüşebilen tek para birimi
olarak kabul ediliyor ve 1 ons altın 35 dolara sabitleniyordu. ABD, kendisine
talep gelmesi halinde doları bu tutar karşılığı altına çevirmeyi taahhüt
ediyor, buna karşılık diğer ülkelerin para birimleri artık dolara göre
değerleniyordu.
Fransa
1965 yılı başlarında elindeki dolara karşılık ABD’den altın talep etmeye başladı.
Dolara karşı altın almak güvence demekti. 4 Şubat 1965 günü Eliysee Sarayı’nda
dananın kuyruğu koptu. De Gaulle, 1944’deki Bretton Woods’un zamanına göre iyi
bir anlaşma olduğunu söylüyor fakat 20 yıl sonra artık geçersiz olduğunu ilan
ediyordu. Ülke siyasal ve ekonomik açıdan en parlak günlerini yaşıyorken ülke
basını, sendikalar ve üniversite gençliğinin başını çektiği “Diktatör De
Gaulle” konulu eylemler birbirini izlemeye başladı. Sonunda romantik solcuların
68 Devrimi olarak adlandırdığı olaylar patlak verdi. Seçimler yenilendi ve
ilginçtir, De Gaulle eskisinden daha fazla oy aldı. Ancak ömrü boyunca büyük
badireler atlatan adam, bir referandum yenilgisiyle istifa ederek taşradaki
sakin evine çekildi. Fransa’nın kudretli generali ve devlet başkanı, bir yıl
sonra kalp krizi geçirip öldü.
Netice
olarak yorgan gitti, kavga bitti deyişine uygun olarak, Fransa’da başlayan ve
Avrupa’ya sıçrayan öğrenci hareketleri söndü gitti. Ama Türkiye’mizde başka
şeyler oluyordu. Yine sitemizde, ”Türk Ulusunun Mayası” başlıklı denememde şöyle
demişim:
“Bizim
memlekette, sağda ve solda, militanlar, o dönemin en idealist gençleri,
karşısındakinin, bir işgal kuvveti üniforması içindeki gerçek bir düşman
olmadığını bilmelerine rağmen, kıyasıya vuruşmuşlardır. Bunda, kaçakçılıkla
ellerine tutuşturulan bol miktarda silaha ilaveten tarihten gelen gelenekle,
vuruşkan savaşçılar olmalarının payı yok mu idi?”
Demirtaş
Ceyhun’un, “Ah Şu Koca Bıyıklı Türkler” kitabında mı idi acaba, şöyle bir saptama okumuştum: “Osmanlı
Devletinin Anadolu tarihi, Türkmenlerle savaş tarihidir” Yani Anadolu,
müstebitlere boyun eğmemiş, sürekli ayaklanmış. Buna bir işaret koyalım; bir de
şuna işaret etmek isterim ama önce bir hatırlatma:
‘Aydınlanma nedir?’ sorusuna
yanıt Immanuel Kant’tan (1784); “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş
olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise,
insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın
kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun
nedenini de aklın kendisinde değil fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve
yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda
aramalıdır Sapare Aude! ‘Aklını kullanma cesaretini göster!’ sözü şimdi
Aydınlanmanın parolası olmaktadır. Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye
bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes)
tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki insanların çoğu bütün yaşamları boyunca
kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenlerledir ki bu
insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok
kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü.”
Ergenleşme
çabasını kuşak çatışması olarak ta görebiliriz. Ergenlik yaşına gelmiş bir
kişi, büyüklerince dizayn edilmiş artık geri dönülmez bir aşamaya geldiğini
anladığında bütün bunlara ‘benim düşüncelerimi, isteklerimi hiç
değerlendirdiniz mi?’ diye isyan eder. Bir reddediş, bir çatışma dönemi
yaşanır. Bu dönemin sonunda kişi bütün bu statükoyu kendi rızası ile
kabullenmiş olarak ergenleşir. “Özgürlük, zorunluluğun bilincine varmaktır.” (Hegel)
Bizim
68 kuşağı hareketinin bence temel dürtüsü bu ergenleşme çabası idi. Ancak bu
kez hedefte aile büyükleri değil, en büyük baba Devlet vardı. Çok fazla
ergenleştik. Çatışma çok sert oldu. Ülkücü arkadaşlarda ise Devlete kesin biat
duygusu ve davranışı vardı. Şunu hep hatırlarım: 12 Mart öncesi devrimci
gençlik olarak Şirinyer Halkevinde yuvalanmıştık. Biz polis otolarından
kaçarak, köşe kapmaca oynayarak gece afişlemesi yaparken ülkücü arkadaşlar bunu
polis otoları eskortluğunda yapıyordu.
Burada
yeri gelmişken veya gelmemiş iken bu denemeden bağımsız olarak günümüz için
Devlet hakkındaki görüşlerimi de aktarmak isterim. Bence Devlet, siyasi
iktidarların tayin ettiği, vatanın ve milletin hizmetindeki sivil ve askeri
bürokrasidir. Termodinamik temel yasalarının birine göre her sistem kendini en
az enerji harcayacak düzeye indirger. Bu yasa, geçmişte bir Milli Eğitim Bakanımızın
söylediği rivayet olunan “Okullar olmasaydı, maarifi ne güzel idare ederdim”
ifadesinde tam olarak kendini bulur. Bu nedenle her devletin temel vasfı despot
olmasıdır. Bu despotluk, cesur vatandaş ve ilkeli siyasetçilerin mücadeleleri
ile demokratlığa doğru evrilir. Yani bana göre Devlete biat etmek yerine
devletle demokratik bir mücadele içinde olmak bana göre daha doğrudur.
Sonuç
olarak sol cenah ta devlete karşı ayaklanmış, devrim için ordulaşma
yapılanmasına gitmişti.
Aslında
önce sadece sol cenahta verilmiş olan kırk üç can kaybının bu yapılaşmayı
körükleyen büyük bir provokasyon olduğu aşikardı. Ancak devrim yapılmak istenen
Türkiye’de sosyal siyasi yapı şöyle idi: İktidarda %2.5 enflasyon, %7.5
kalkınma hızıyla, büyük sanayileşme hamleleriyle, benim de kabul ettiğim bir
doğru olarak ”Türkiye’ye bir Türkiye daha katmakta olan Adalet Partisi,
Süleyman Demirel Hükümeti vardı. Adalet Partisinin başında olduğu koalisyon
hükümetinin ABD’nin silah ambargosuna karşılık olarak 25 Temmuz 1975 te ABD
üslerini kapatarak yanıt verdiğini hatırlamak gerekiyor.
Yani
Türkiye’mizin temel sanayi kuruluşlarını kuran, inşa edilen elliye yakın
barajla çiftçinin tarlasına suyu ulaştıran, dokunulmaz YSK ile milletin tercihi
sonucu iktidarların seçimle değiştiği bir Millici ve kalkınmacı bir dönemden
bahsediyoruz. Bu dönemde, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın işaret ettiği gibi, milletin
statükodan memnun olmadığını önererek bir devrime kalkışmak büyük bir yanlış
idi. Dr. Hikmet Kıvılcımlı sağlığında bu kalkışma düşüncesine karşı, elinden geldiği kadar büyük bir mücadele
vermişti.
Sonuçta
olanlar oldu. Sinan Cemgil öldürüldüğünde onu ihbar eden köylülere, babası ve
annesi şunları söyler: “Ben varlıklı bir aileden geliyorum. Öğretmenim,
ekonomik durumum oldukça iyi. Oğlumu en iyi şekilde yetiştirdim. En iyi
okullarda okuttum. Ülkenin en güzide üniversitesi ODTÜ’de okuyordu. Hiçbir şeye
ihtiyacı yoktu. Ölmese yüksek mühendis çıkacak ve o da varlıklı bir hayat
yaşayacaktı. Fakat o sizin iyiliğiniz için öldü.
Bunu
bilesiniz diye söylüyorum.”
Onlar
o yaşta kaldılar ya, ben şimdi sanki annesi babası imişim gibi bu çaresiz feryadı her okuduğumda gözlerim
ıslanır.
Dostu kısaca, sevilen
ve güven duyulan, çok yakın kişi veya iyi ilişki içinde olan, dürüstlüğü kendine
şiar edinen, erdem sahibi kimse olarak tarif edebiliriz.
Hayatta parayla, pulla, bir takım
menfaatlerle satın alınamayacak en değerli şey; derdinizi kendi derdi gibi
gören dosttur. Gerçek dost, yanlış yaptığınızda sizi uyaran ve sonrasında da
sizi koruyan kişidir. Bu konuda filozof
ThomasAquinas şunları söylüyor: “ Bu dünyada gerçek dostluğa kıyasla
daha değerlibir şey yoktur.”Romalı Düşünür ve Devlet AdamıLucius AnnaeusSeneca gerçek dostluğu şu şekilde izah ediyor: “ Gerçek dostluğun en güzelniteliklerinden
biri anlamak ve anlaşılmaktır.” Yaşadığımız hayatın hangi döneminde olursa
olsun mutlaka bir dost ile karşılaşırsınız. Türkiye’nin pek çok yöresinde,
insanlar muhtelif zamanlarda, diğer insanlarla değişik isimler altında
kardeşlik bağları kurmuşlardır. Bu bağların en önemlilerinden birisi “ahretlik
“ bağıdır. Bu söz konusu bağ, dost
anlamında özellikle hanımlar arasında telaffuz edilmektedir. Günümüzde yok
denecek kadar azalan ahretlik, ölüme kadar uzanan bir dostluk bağıdır.
İnsanların; samimi, çalışkan, yüreği
çağlayanlar kadar temiz ve berrak, fedakâr, yolunuza ışık tutabilen, güneş gibi
ısıtan, ay gibi aydınlatan, kar fırtınası gibi havayı temizleyen, su gibi
ferahlatan, insanları seven, yüreği vatan ve bayrak sevgisiyle dolu dostları
olmalı. Samimi bir dost bir takım küçük
hesaplar içinde olmaz. Size kırgın bile olsa, ona ihtiyacınız olduğunda
kırgınlığını arka plana atar ve sizin yanınızda olmaya çalışır.
Dostlar; aralarında kan bağı olmadığı
halde birbirlerine öz kardeş muamelesi yaparlar ve hatta kendilerini
kardeşlerinden daha yakın ve üstün görürler. Dostluğa ve dostlara mutlaka sahip
çıkmak gerekir. Çünkü insanların hayatına güç ve enerji kazandırır, kişiler
mutlu olur. Dostluk hayatın çileli ve zor yönlerini aydınlatarak insanlara
yaşama gücü ve sevinci kazandırır. Gerçek dostluk üzerine Hatip ve YazarMarcus
Tullius Cicero diyor ki: “ Dostluk, sevincimizi arttırıp üzüntümüzü bölerek,
mutluluğu geliştirir ve sefaletinihafifletir.”
Gerçek dostlar gökyüzündeki yıldızlara
benzer, onları zaman zaman göremezsiniz. Fakat sizin için her vakit var
olduklarını ve sizi düşündüklerini hissedersiniz. Bu bakımdan; dostluklar
unutulmayacak kadar güzel ve insanlarla yaşanacak kadar özeldir.
Gerçek dostlar hiçbir zaman birbirlerine karşı
yanlış bir durum içine girmezler. Asla birbirlerini kırmaz, üzmez ve
birbirlerinden ayrılmazlar. Onları, ancak ölüm birbirinden ayırabilir. Fransız CerrahJosefh Roux bu konuda şunları söylüyor: “ Babasını yitirmiş birisine yetim, eşini yitirmiş bir insana dadul deriz. Ama dostunu yitirmenin büyük
acısını yaşamış birisine nedenebilir
ki? Bunu hiçbir dil dile getiremez, hiçbir dil tarif edemez.”
Dost kavramı arkadaşlıktan biraz daha
farklıdır. Gerçek bir dost, sizin hakkınızda arkadaştan çok daha fazla şeyleri
bilir ve bildiklerini sonuna kadar saklar. Dost bildiğiniz kişiler kötü
günlerinizde sizin yanınızda olan kimselerdir. Arkadaşlar ise; çoğu zaman
eğlence günlerinde sizinle beraber olan kişilerdir.
Kendilerine dost edinemeyip yalnız
yaşayan kişiler için Bayrak Şairi Arif Nihat Asya şunları söylüyor: “ Ben bir garibim anlatacak kıssam yok;
Tattan,kokudan ve renkten hissem
yok! Kaldım yarı çıplak, yarı aç yollarda: Dünya’dabenim “ gel! “ diyecek kimsem yok…”, İngiliz Filozof Francis Bacon da:
“İnsanın gerçek dostlarının olmaması yalnızlıkların en kötüsüdür.” diyor.
Bu bakımdan; İnsanların bu olayları yaşamamaları için daima dostları olmalı.
Hem yüzü gülen, hem de yüzümüzü güldüren
ve Ahde Vefayı bilen gerçek dostlar hayatımızdan eksik olmasın. En büyük
mutluluk nedir diye sorulursa; İnsanların dostlarıyla kederde, kıvançta ve
tasada birlikte yaşamaları diye cevap verebiliriz.
Makalemize Hz.
Mevlana’nın şu güzel sözleriyle son verelim: “ İnsanlaradost ol, çünkü
kervan ne kadar kalabalık ve halkı çok olursa; yol kesenlerin belio kadar kırılır.”
Ateizm ise otarşik panteizm veya rastlantısal vahdet-i vücud yaklaşımı
diye nitelenebilir. Kutsal Kitap, tanrısızlıktan/tanrıtanımazlıktan evvel
tanrısal melekelerin/sıfatların insanlar arasında pay edilmesine karşıdır
ki buna şirk/ortak koşma denir; yani Tanrının
şirketleştirilmesi, tanrı ticareti.
Dinî terminolojide, yaratılmışın Yaratıcıyı rant malzemesine çevirmesi
yaratılanın yaratımı kendiliğinden/rastlantı saymasından önceliklidir; ilki
penaltıya sebep olan dokuz kusurlu hareketten biridir, ikincisinde ise en
azından fikretme hâli var.
Her din bir devrimdir aslında. Her
kitap bir isyan metni, her peygamber
de düzeninâsisidir. Zira insan, son 15-20
bin yıllık zaman zarfında ilâhi ilgiye mazhar oldukta ve ekstra mesajlara
tâbi kılındıkta 300-400 bin yıllık davranış
doğasıyla onu düzleyerek işleri hep bilinç/sorumluluk öncesi düzene döndürme
insiyakında olmuştur.
“Güçlü
olan kazanır”, “Zayıfların yaşama hakkı yoktur”, “Güçlü olan
haklıdır”, “Büyük balık küçük balığı yer”, “Doğa/hayat
acımasızdır”, “Düşeni yemek kanundur”, “Altta kalanın canı çıksın”,
“Düşene bir tekme de sen vuracaksın”, “Sürüden ayrılanı kurt kapar”
gibi zihniyet beyanında bulunan
sözlerden bir veya birkaçına içsel
olarak sempati duyma durumundaysanız
– hayırlı olsun – dünyanın en eski,
en kadim muhafazakâr insancıklarından
birisiniz demektir.
Piyasadaki dinin daha doğrusu ruhbân & tâcirsınıfınca prospektüsü yazılan ve kadınlarla çocuklar üzerinden ölçeklendirilen bu Piyasa Dini’nin mensubu olmak İslâm ile müşerref olmayı bırak daha siftahen bile tanışmış olmamaktır.
Zaten emre itaatsizlikte serlevha olan
Kuranokumamazlıkla da bunun
sağlamasını yapabilirsin. Bir kez düşün; bu
zamana dek neye ‘Lâ’ dedin?
Ahlâkın olmadığı ve bir takım seramoniler üzerinden ahiret için bonus
biriktirmeye dayalı, halt yemeyi bile vahşî
fıtratla değil vahyî hayatla tevil etme esaslı, yaşantısını dinleştiren ve dinin
özünü iğdiş edenbu yapıyla hesaplaşmayan neye/nice iman etmiştir?Gençlerin veya başka kesimlerin deizme kayması eksenli neo-klasik cümleler de bu bahistendir. Reform sonrası Katolik Kilisesinin müşteri kaybetme endişesiyle benzeştir. Şeyinize göre tanzim ettiğiniz panteondan insanlar kaçıyorsa umudun kablosu
kesilmemiş demektir.
Ne
var ki 2000’lerin ilk düzinesindeki din modası gibi (siyasetin sonbahar
kreasyonu) bu da bir başka moda, deizm
modası (siyaseten yeni kreasyon talebi) ise zihinsel ve ruhsal olarak
dikkate almaya değmez; sadece seçim
sandıklarında langırt oynamaya yarar. Zira din sakızını çiğneyenlere kızıp yorgan yakmak ‘İkra’ emrini bile
makam-nağme okumaya çevirenlere karşı Kitabın belleğini çöpe atmak anlamındadır.
Oysa Elçi vasıtasıyla bize
ulaştırılan metnisorgulamak sonuca varma adına bizden
beklenen bir bilinç aralığıdır,
varlığı anlamlandırma adımıdır.
Son
tahlilde başlığın başını bağlamak için ‘Sizin
tanrınız kim?’ sualinin sorulması gerektir. En çok neyi düşünüyorsanız
tanrınız odur. En çok neyi arzuluyorsanız sizin tanrınız odur. En çok
kıymet verdiğiniz şey neyse tanrınız o. Ve en çok neyin rüyasını
görüyorsanız.. Tanrı & Allah ayırımından can yeleği çıkarmaya
çalışanlar zaten hükmen mağlûp. Eski
Mısır, Grek-Roma tanrıları gibi sizinAllahınız bazı insanları özel yaratıyor, bazılarının soyunu –
diğerlerini de kendi yarattığı halde – üstün tutuyor, bazı kullarının
sakallarının kıllarını bile kutsal kılıyor, bazılarını hep naz makamında kabul
ediyor ve nedense bir dediklerini iki etmiyor, cennet & cehennem
rezervasyonunda bazı kullarına sormadan iş göremiyor, herkesin okuyup
anlayacağı bir kitap gönderemiyor, her türlü canlıyı ve milyarlarca insanı
yaratmasına rağmen Arapçadan başka dil bilmiyor yada öbür dillerin sadece dua
cümlelerini biliyor, 7/24 sürekli tören-ibadet istiyor; ilh.
Cahiliyye AraplarıAllah’ı “baş
ilah” görürdü; Muhammedî Devrim
ise onu “tek ilah” konumuna
döndürdü. Yüzbinlerce yıllık alışkanlıkla gene ‘baş tanrı’ya (Osiris, Zeus) çevirerek vahiy öncesi yaşantıyı (survive) kutsallaştırmak, dinleştirmek
isteyenler ve Tanrıyı kafalarına göre konuşturarak (intak, hadis), mitolojik
öykülendirme yaparak (fabl, menkıbe) maddî-manevî nemalananlar var.
Buna mukabil arayışta olanlara, kendini
arayanlara selâm olsun!
CB ve AKP Genel
Başkanı R.T. Erdoğan’ın Diyarbakır ziyaretinde “yeni bir çözüm süreci mi?”
dedirten açıklamasındaki şu cümle önemli:
“Biz Diyarbakır’da
2005’te ne demişsek dün de oradaydık, bugün de aynı yerdeyiz, yarın da aynı
yerde olacağız. Samimiyetle başlattığımız süreci provoke ettiler,
zehirlediler ve sonunda tamamen yıktılar. Çözüm sürecini biz başlattık ama
sonlandıran biz olmadık.” (9 Temmuz 2021)
Kanaatimce, Erdoğan
bu sözleri HDP seçmenini kazanmak için bir nabız yoklaması mahiyetinde
söyledi.
Eğer bu sözlerinde
samimi ise, çözüm sürecinde taraflar arasında mutabık kalınan hususlarda
bugün de aynı düşüncede olduklarını da açıklaması beklenirdi.
****
Dolmabahçe
Mutabakatı Süreci
28 Şubat 2015’te Dolmabahçe
Sarayı’nda okunan mutabakat metnini hatırlayalım. Hani toplantıya Başbakan
Yardımcısı Yalçın Akdoğan, İçişleri Bakanı Efkan Âlâ, AK Parti Grup Başkan
Vekili Mahir Ünal, Öcalan’la görüşmeleri yürüten eski MİT Başkan yardımcısı,
Kamu Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu ve İmralı Heyeti’nden HDP’liler Sırrı
Süreyya Önder, Pervin Buldan ve İdris Baluken katılmıştı. Bu toplantıda Öcalan’ın
“PKK’ya silahsızlanma kongresi toplama çağrısı” Sırrı Süreyya Önder tarafından
okundu. Okunan 10 maddelik metnin “geniş bir demokratikleşme programını
içerdiği” söylendi.
Erdoğan bu açıklamayı önce
takdirle karşıladı: “Milli birlik ve kardeşlik projesi ile başlayan, şimdi de
çözüm süreci ile devam eden ve bunu artık noktalayalım diye hasretle
beklediğimiz bir çağrıdır” dedi.
11 Mart 2015’te PKK’nın
Kandil’deki lideri Cemal Bayık “Silahların bırakılması, ancak Öcalan’ın
bizzat katılacağı bir kongrede karara bağlanabilir. Yani PKK bu kararı
Öcalan serbest kalmadan açıklamayacak” dedi.
17 Mart 2015’te
ise HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Erdoğan’a seslendi: “Seni
Başkan yaptırmayacağız.”
22 Mart 2015’te de Cumhurbaşkanı ErdoğanDolmabahçe açıklamasını doğru bulmadığını
söyleyerek sürecin sonunu getiren demeci verdi.
****
Görüldüğü gibi bırakın
2005’ten bu yana, sadece 2015’in iki ayı içinde olanlar bile çok değişim
gösteriyor.
Şimdi
Cumhurbaşkanı Erdoğan “2005’teki aynı yerdeyiz” derken neyi
kastetmektedir?
Mesela PKK/HDP
taleplerinin 2015 Dolmabahçe Mutabakatına girmiş maddelerini kabul
etmeyi düşünmekte midir?
Ülkemizin bir
bölümünde “Demokratik Özerklik adı altında özyönetim modellerinin uygulanmasını”
gündeme getirecek midir?
“PKK çizgisindeki ‘Kürt Siyasi
Hareketi’nin öncülük ettiği ve devlet tarafından ‘hukuk dışı’ kabul edilen
mevcut tüm siyasi, kültürel ve ekonomik örgütlenmelerin sivil toplum örgütü
olarak kabul edilmesinin ve faaliyetlerinin kısıtlanmamasının sağlanması”
söz konusu olacak mıdır?
“Anadilde hizmet
alımının genişletilmesi ve anadilde eğitim hakkı taleplerinin karşılanması”
anayasal güvenceye kavuşturulacak mıdır?
“Türklük üzerine
şekillenmiş Anayasa’daki vatandaşlık tanımının değiştirilmesi” yaniAnayasa’dan
Türk ve Türklük kavramlarının çıkarılması düşünülmekte midir?
Bu konularda hala
eski düşüncelerinizde iseniz bunlara iktidarınızın sadık ortağı MHP ve
lideri Devlet Bahçeli ile de mutabakata varılmış mıdır?
2005’te Bahçeli
Erdoğan’ın tam karşısında idi. RTE 2005’teki aynı yerde ise, Devlet Bahçeli
de aynı yerde midir?
Bahçeli, Erdoğan’ın
sözlerine dair, “Hiç kimse niyet okuyuculuğu yapmasın, harman yeri dişlemesin,
buzağıyı yanlış yerde aramasın. Bunlar asılsız ve tehlikeli söylentiler” dedi.
Anlamakta
zorlansak da galiba “çözüm süreci” ihtimali için “bunlar asılsız ve tehlikeli
söylentiler” demek suretiyle bu yolu kapatmak istedi.
Ben 2005’teki
şartların çok değiştiğini hem MHP’nin ve hem de AKP’ye oy vermiş
vatandaşlarımızın çoğunun Dolmabahçe Mutabakatı içindekilere evet
demeyeceğini düşünüyorum.
******************************
Dini Dünyaya Alet
Edenler Ne Kötüdür
Şu cümleleri
Diyanet’in bu Cuma bütün camilerde okuttuğu hutbeden aldım:
Tarih boyunca da
birçok kişi ve grup, dinin insanlar üzerindeki etkisinden faydalanarak çıkar
elde etmekten, din istismarcılığı yapmaktan çekinmemiştir. İslami değer ve
kavramları istismar eden fırsatçılar dün olduğu gibi bugün de karşımızdadır.
Hâlbuki Peygamber
Efendimiz’in uyarısı gayet açıktır: “Dini dünyaya alet eden insan ne kötüdür! Arzu ve isteklerinin kendisini saptırdığı insan nekötüdür!”
Bir cümle de R.T. Erdoğan’dan
alalım: “Din kisvesi altında bu milleti sömürenlere prim vermeyeceğiz.”
Bir an için, siz
de benim gibi, Diyanet’in ve Erdoğan’ın kendilerine yönelik eleştirilere karşı
bir özeleştiri yaptığını düşünebilirsiniz.
Camilerin içinde
siyaset yapan, hutbede devletimizin kurucusu Atatürk’e lanet okuyan, cami
içlerine kürsüler, koltuklar koyarak programlar yapanları, cami avlularını
parti binası gibi kullananları, vaazlarda parti propagandası yapanları, siyasi
gelişmelere göre salâ verenleri eleştirdiklerini sanmış olabilirsiniz.
Ama öyle değil. Bu
cümleleri 15 Temmuz darbe girişiminin yıldönümü vesilesiyle FETÖ’yü kastederek
söylediler.
Fetö için
söylenmiş olması yanlış değil. Fakat iktidar açısından bir özeleştiriye sebep
olur ümidiyle, gönülden katıldığım iki veciz cümleyi tekrar etmek istiyorum:
Dini siyasete/
dünyaya alet edenler ne kötüdür!
Din kisvesi
altında bu milleti sömürenlere asla prim vermeyiniz.
Yıllar öncesine dönmek; o günleri tekrar
yaşamak, satırlara dökmek, savaşı anlatmak ne kadar zor!
Hele, hele kana kan; cana can katarak kurulmuş
bir devleti anlatıyorsa o zaman,
Hele,
hele gönderlere çektiğimiz, çekilmiş ay yıldızlı bayrakların gölgesine emanet
edilmişse şühedalar…
Sonrasında ne çok şey değişmişse, neler neler
görmezden gelinmişse, duyulmaz olmuşsa tarihin derinliklerinden gelen nice
sesler! Nasıl anlatmalı, nasıl yazılmalı tarihe ışık tutacak gerçekler?
Ama yine de her ne yaşanırsa yaşansın; Kıbrıs’ta,
o gazi topraklarda vatan ve vazife uğruna savaşan; ‘milli davamız’ diye anılan
Kıbrıs konusunda pek çok kitaplar yazan kalemim, bir kez daha anlatmalı o
günleri, bir kez daha tarihe not düşmeli…
İşte
yakın tarihimize şanla, şerefle yazılan Kıbrıs Zaferi. İşte Kıbrıs Türkünün adada
ki yaşam geleceğini aydınlatan Girne’den Doğan Güneş:
Hemen
belirtmeliyim ki, konu henüz tüm açıklığıyla anlatılmamış, harp tarihi inceleme
ve araştırma tekniğiyle açıklanmamıştır…
Kıbrıs Harekâtının bilinmeyen yönleri, açıklanmayan
belgeleri mevcuttur. Konu ise henüz kapanmamıştır. Sadece harekâta katılanların
anıları ile anlatılan bir süreç vardır
Kıbrıs’ta taraflar arasınca imzalanmış yazılı bir anlaşma ortamı değil;
sadece bir ateş kes anlaşması mevcuttur.
1968 yılından bugüne çözüm adına
defalarca kurulan müzakere masası; GKRY ve Yunanistan’ın uzlaşmaz tutumu
nedeniyle, her defasında bu ikili tarafından devrilmiş, çözümden
uzaklaşılmıştır.
Hal
böyle olunca bu harekât henüz bitmemiş, ara verilmiştir de denilebilir! Çünkü
kaybeden taraf, bir anlaşmaya yanaşmıyorsa eğer; düşündüğü bir başka şey
vardır!
O da
‘çatışmadır’; anlaşmanın alternatifi çatışma ortamı yaratmaktır. Zaten 15
Temmuz 1974 tarihinde de adada ki Rumlar, Yunanistan Cuntasının desteği ile o
savaşı yaratan ortama neden olmuş; adayı Yunanistan’a bağlamak istemişlerdi…
Türkiye
de 1960 yılında imzalanmış uluslararası antlaşmalardan doğan ‘Garanti ve
Güvenlik’ hakkı nedeniyle Kıbrıs’a müdahale etmiş; Rumların Kıbrıs Türk Halkını
topyekûn ortadan kaldırmasını, adanın Yunanistan’a bağlamasını önlemiştir.
Eğer
47 yıldan bugüne adada bir çatışma yaşanmamışsa; bunun tek bir nedeni vardır; o
da adadaki barışın teminatı olan Türk askerinin varlığıdır.
Ve…
İşte 47 yıl önce yaşananlar,
İşte 20 Temmuz 1974 sabahı
öncesi…
Saatler 05.00’i gösterirken,
birliğimizdeki tek haber kaynağımız transistörlü
o el radyosundan, dönemin Başbakan’ı rahmetli Karaoğlan’ın, Sn. Ecevit’in sesi
duyuluyordu:
‘’ Şu andan itibaren paraşüt birliklerimiz ile çıkartma birliklerimiz
dalga, dalga Kıbrıs semalarına inmeye; Girne kıyılarına çıkmaya başlamıştır.
Tanrı, Kahraman Silahlı Kuvvetlerimizi
muzaffer kılsın.’’
Ok yayından fırlamış. Mersin’den, Girne’ye
doğru yol almaya başlamıştı artık…
Girne’nin 10 km. kadar batısında küçük bir
plaj vardı…
Günün ilk ışıkları, pırıltılarını yeni yeni
bırakıyordu bu küçük plajın üstüne… Yaşamın tüm güzellikleri yansıyordu coşkulu
çığlıklar atan turistlerin gönlüne…
Özellikle İngiliz turistlerin tercih ettiği
bir yerdi bu küçücük koy. Yumuşacık bembeyaz kumuyla, dalgaların oynaştığı,
denizle kucaklaştığı kuytusuyla, sessizliğiyle herkese sevdirmişti kendini…
Derinliği 9 metre, uzunluğu ise; ancak 100-150
metre kadardı. Yola çıkmak için yüksekçe bir setin aşılması gerektiğinden
olacak, herkes kolaylıkla gelemezdi…
Zaten, etrafı bomboş bir arazinin kenarına
sıkışıvermişti. Buradan çok nadir zamanlarda bir araç geçerdi…
İşte o plaj;
O
cumartesi sabahı her zamanki gibi gerine, gerine uyandı. Güneş, Beşparmakların
ardından Girne semalarını çoktan aydınlatmıştı…
O
alımlı plajın etekleri yavaş, yavaş ısınmaya başlamış, dümdüz deniz yumuşacık
dalgalarıyla, o güzelim kumsalı okşuyordu…
Plaj, güzelliğinden emin, gözlerini
kırpıştırarak etrafına bakındı. Martılar zarif görünümlerine yakışmayan
sesleriyle süzülürken bulutların arasına, arkadan dağların bir yerlerinden
birkaç koyun melemesi yankılanıyor, horozların; ‘sabah oldu artık’ ötüşleri
duyuluyordu…
Böylesine sakin, sessiz bir yerde olmak ne
büyük mutluluktu…
Yaşamak ne güzeldi…
‘’Güzel sıcak bir gün
başlıyor’’ diye mırıldandı kendi, kendine plaj…
Ama o
da ne?
Birkaç mil ötede hafif bir sis kümesinin
içinden koca, koca gemiler belirmiş; üzerinden uçaklar geçiyor, dayanılmaz bir gürültü çıkarıyordu…
Hiç
tanımadığı bu gemiler yaklaştıkça kıyısına, içlerinden ilk defa gördüğü
giysilere bürünmüş, yağız çehreli, etraflarına kısılmış ama kararlı gözlerle
bakan insanlar denize atlamaya başlamışlar! Giderek çoğalıyor, yüksek sesle ‘Allah’ın’
adını anıyorlardı…
İşte o güzelliklerle dolu plaj acı, acı
ağlamaya başladı… Debelendi, çırpındı,
yalvardı!
Ve… O sabah hiçbir şeyin
farkına varamadan öldü…
Gerçek o ki; savaş
başlamıştı!’’ (Bk.
Girne’den Doğan Güneş-Atilla Çilingir, 1997)
Temmuz ayının 20’sinde o güzel hafta
sonunda, turizmin cenneti Kıbrıs’a; Türk paraşütçülerinin atlayış yapacağı,
helikopterlerle adaya inen komandoların görüneceği, o güzelim koya çıkan Deniz
Piyade Birliklerimizin, Girne sahillerine çıkabileceği hiç kimsenin aklına dahi
gelmemişti…
Zaten
Rumlar da Türklerin adaya çıkartma yapamayacağına, Beşparmak Dağlarının
geçilemeyeceğine o kadar çok alıştırmışlardı ki kendilerini!
Harekât
başladıktan 3 saat sonra Rum kuvvetleri alarm durumuna geçirilebilmişti! Tam
bir baskın anıydı…
İşte
bu 3 saatlik gecikme bizim çok işimize yaramış; paraşütçülerimiz ağır bir kayba
uğramadan atlayışlarını tamamlamışlar, helikopterlerimiz kayıp vermeden indirme
bölgesine gelmiş, çıkartma birliklerimizin ilk dalgası en az zayiatla kıyı
başını tutmayı başarmıştı…
Adalı Rumlar şaşkındı, Yunan Cuntası ne
yapacağını bilmez haldeydi… Dünyanın gözü, kulağı tüm haber kanalları adaya
odaklanmış, İngiltere, Amerika, Rusya; Türkiye’nin böylesi bir adımı nasıl
attığına bakakalmıştı…
Artık adanın kader çizgisi yeniden yazılmaya
başlamıştı…
Dudaklarda dualarımızla başladık adaya inmeye,
korkusuz yürekleriyle binlerce Mehmetçik… Tek bir amaç vardı: Türkleri
kurtarıp, adaya barış getirmek…
Çok
geçmeden savaşın acımasızlığı adanın tamamına yayılmış, pek çok masum sivil
Türk’ün katliam haberleri gelmeye başlamıştı.
Rumlar, tıpkı ‘’1963 kanlı Noel olaylarında’’
olduğu gibi sivil Türk halkını acımasızca öldürmeye başlamışlardı.
Ama
artık adada Türk askeri vardı. Kıbrıs Türk’ünü yıllar boyunca kahramanca
savunan Kıbrıs Türk Mücahitleriyle birleşme sağlanmış; kısa bir süre içinde
adada inilen ve çıkılan bölgelerin tamamı kontrol altına alınmıştı.
20 Temmuz’da Girne’den doğan ‘özgürlük
güneşi’ çok geçmeden Kıbrıs Türklerinin yaşam geleceğini de aydınlattı.
14 Ağustos 1974 de başlayan 2’nci harekât
sonrasında da, adanın bugünkü haritası çizilmiş oldu…
498 vatan evladımız bu
uğurda seve seve canlarını feda ettiler. Şu anda o gazi toprakların
serdarlığını yapıyorlar.
Benim
gibi binlercemiz Gazi olduk; bugün milletimizin emrinde o günlerin gururunu
taşıyoruz.
O
savaş döneminin ardından neredeyse tam yarım asır geçti. Bu uzun süre, adada çok şeyi de değiştirdi..!
Zaman
bu, tabii ki değişecek…
Ama ne yazık ki, adada değişmeyen tek şey;
Rumların uzlaşmaz tutumu olarak kaldı. Hala adanın sahibi gibi davranıp, Kıbrıs
Türk Halkına azınlık muamelesi yapmanın peşindeler.
Hala uluslararası camiayı peşlerine
takıp, Türkiye’nin garantörlük hakkını nasıl kaldırırız, Türk askerini adadan
nasıl çıkarırız oyunlarını oynamanın gayretindeler.
Ama
bilmiyorlar, anlamıyorlar, öğrenemediler! Adayı ele geçirmek için oynadıkları tüm oyunlar, 20 Temmuz 1974’te bitti…
Yıllar önce Türk Ulusunun milli menfaatini
korumak, adada yaşayan Kıbrıs Türk’ünün yaşam geleceğini aydınlatmak adına; ‘’Girne’den
Doğan Özgürlük Güneşi’’ bir daha batmayacak artık…
Şu hususu da tarihe not
düşerek Rum tarafına bir kez daha hatırlatmak gerekir:
‘’Ne zaman geleceksin? Bu kaçıncı Bahar?’’
şarkısını söyleyerek, yıllarca Kıbrıslı Türklerle alay eden Rum tarafı; aynı
çılgınlığı bir kez daha yapacak olursa eğer!
Unutulmasın ki, Türk Milleti Kıbrıs konusunda:
‘’Bu kadar yürekten çağırma
beni; bir gece ansızım gelebilirim’’ diyecek kadar hala çok güçlü ve kararlıdır…
(20 Temmuz 1974’de hayatını seve, seve feda
eden Mehmetçiklerimizi, Mücahitlerimizi minnetle anıyor, aziz hatıraları önünde
saygıyla eğiliyor; aynı rütbeyi
taşımaktan onur duyduğum tüm Gazilerimize sağlık ve mutluluk dolu nice uzun
yıllar diliyorum.)
[1] “Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma!
Allah onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor” Kur’an-ı
Kerim, İbrahim Suresi 42. Ayet.
1959 yılunda Kerkük Türklerinin katliamcısı Mesut
Barzani’nin babası Kızıl Molla Mustafa Barzani’(1903-1979)dir. (İsmindeki Molla
din adamı algılanmamalıdır. Ruslar tarafından yetiştirilmiştir.)
Molla Mustafa Barzani
13 Ocak 1946′da, SSCB desteği ile İran sınırları içinde
kurulan “Kürt Mahabad Cumhuriyeti” kuruluşunda rol oynadı. SSCB’nin İran’dan
çekilmesinden (Aralık 1946) sonra İran güçlerince sınırı üzerinden SSCB’ye
kaçtı. Burada kaldığı yıllarda Moskovada öğrenim gördü. Mustafa Barzani
liderliğindeki (KDP), 1957 Kongresi’nde Marksist-Leninist bir çizgi
benimsediğini açıkladıysa da, esas olarak ırkçı bir örgüt olmaya devam etti.
1958 darbesinde Irak’a döndü. 1959 yılında Kerkük’te Molla Barzani’nin
haydutları tarafından Türkler Katledildi. Eylül 1961′de ayaklandı ve peşmerge
(ölüm öncüsü) denen gerilla kuvvetiyle Kuzey Irak’ın büyük bir bölümüne egemen
oldu. Mart 1970′te Kürtlerin isteklerini kabul eden bir antlaşmanın imzalanması
üzerine, silahlı mücadeleye son verdi. 1973 yılında Irak’ın Sovyetler
Birliği’yle imzaladığı dostluk ve işbirliği antlaşmasından sonra Moskova’nın
Barzani’ye verdiği destek giderek azaldı. ABD desteği ile savaştı. Sonra İran’a
kaçtı. 1976′da ABD’ye ve orada öldü. SSCB’de eğitim gördüğü için Kızıl Molla olarak
da anılır.
[3] “Sakın zulmedenlere dayanmayın, sonra ateş size de
dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da
edilmez.” Kur’an-ı Kerim, Hûd Suresi /113.ayet
[4] Marksist Kürtçülerden PSK (Kürdistan Sosyalist Partisi)
Başkanı Kemal Burkay 1959 olaylarını “Anılar”ında şu parağrafla
geçiştiriyordu: “1959 yılında Musul’da bir bölüm Türkmen’in katıldığı
gerici ayaklanma patlak verdi ve Bağdat Hükümeti, Kürtlerin desteğiyle bunu
bastırdı” (Kemal Burkay, “Anılar”, Belgeler, Cilt 1, Deng
Yayınları, 2002.,s.110)
Faruk Korkmaz, ‘Aziz Şehitlerimize ve Şanlı Gazilerimize Minnetle…’ ithaf ettiği Kozgalış isimli romanında 15 Temmuz 2016 târihindeki menfur darbe teşebbüsünü anlatıyor.
Yaşanan bir
hâdisenin bilinmeyen yönleri aksiyon flmlerinin senaryosu gibi müthiş üstü bir
hareketlilikle başlıyor. Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından Gölbaşı Havacılık ile
Özel Harekât Dâire Başkanlığı ve Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’ne, darbe teşebbüsüne
karşı hazırlıklı olunması emri verildi. Özel Harekât binâsı, şiddetli bir
patlama ile sarsıldı. Camlar kırılmış, duvarda çatlaklar, kısmî yıkılmalar
meydana gelmiş, bina çok büyük hasar görmüştü. Emniyet âmirinin sesi duyuldu:
-Arkadaşlar,
Havacılık Dâire Başkanlığımıza bombalı saldırıda bulunan uçak bir Türk F 16’sı.
Çok geçmeden
tekmil silahlarını kuşanmış olarak toplananların ağzını bıçak açmıyordu.
Herkes, ‘Can yoldaşlarım’ diyen gür
sesi dinlemek için kulak kesildi. Konuşan; Operasyon Şube Müdürü Tuğrul Bey’di:
-Maalesef ordumuza
sirayet etmiş bir grup hâin tarafından Yüce Devletimizi, millî irâdemizi hedef
alan alçak bir darbe teşebbüsü ile karşı karşıyayız. Bu hâinler bugün sivil
vatandaşlarımızın üzerine ateş açtılar. Biraz önce bizi, Türk polisini
bombaladılar. Nefesimiz enselerindeydi,
şimdi dişimizi gırtlaklarına geçireceğiz. Bugün erlik günüdür, cenk günüdür,
şeref günüdür. Birazdan harekete geçeceğiz. Size mukavemet gösteren, sizden
silâh bırakmanızı isteyen kim olursa bilin ki hâindir, kalleştir, kendini
satmış kancıktır. Onlara asla müsamâha göstermeyin, ölün fakat silâhınızı
teslim etmeyin, ölün fakat teslim olmayın. Türk milleti şu an bütün yurtta
meydanlara, valiliklerin ve kaymakamlıkların önüne yürüyor. Bu aziz millet,
geçmişte olduğu gibi bu gün de işgalcilere karşı bedenini siper ediyor. Bu bir
kıyamdır. Yüce Türk Milletinin ezelî düşmanlarına ve onların uşaklarına
bedenini siper ediyor. İşbirlikçilerine karşı kutlu bir direniştir. Allah
aşkına, şehitler aşkına, Türk’e kast edene aman vermeyeceğiz. Türk’e baş
eğdirmeye çalışanın başını ezeceğiz. Bu vatan, bu devlet, bu bayrak Türk’ün
canânıdır. Can vereceğiz ama canânı vermeyeceğiz. Haydi gazâmız mübârek olsun yiğitlerim. Allah
aziz milletimizi korusun.
Ve… Yürek
delen hâdiselerden biri:
Görevli polislerden
Ali Haydar’ın gövdesinin yarısı, bombadan savrulan Kobra’nın altında kalmıştı.
Öylece bıraksalar, kan kaybından şehit olacaktı. O ise, ne pahasına olursa
olsun buradan kurtulup hâinlerle savaşmak istiyordu. Kısa bir fikir teâtisinden
sonra, başka çâre olmadığı için arkadaşları çekerek onu çıkarırlarken, bir
ayağı kopar. Hastahâneye gitmeyi reddeder. ‘Siz
beni çarpışma mahalline, götürün, bir yere oturtun, silâhım elimde vazifemi
yaparım. İt daladı diye kurt pusar mı? Beni yatakta ölmeye mahkûm edersenizsize hakkımı helâl etmem’ diye ısrar
eder. Kısa bir tartışmadan sonra arkadaşları isteğini kabul ederler. Buldukları
hasar görmemiş bir Kobra ile vazife mahalli olan Özel Kuvvetler Komutanlığına
giderler. Ali Haydar, Kobranın üzerine oturtulur. Komutanlığa girmek isteyen
hâinlerden üçünün dünyasını değiştirir. Bunlardan biri, Astsubay Ömer
Halisdemir’i ve 6 kişilik ekipten Mehmet’i ve şehid eden hâindir.
Minârelerden salâ
sesleri yükselirken biri sakat, diğeri yaralı 6 kişilik ekip olay mahallinde
bulunan birkaç kişi ile birlikte, Özel Kuvvetler Komutanlığı binasını işgal
etmek isteyen güruhu tamamen tesirsiz hâle getirerek 15 Temmuz’un önemli
zaferlerinden birine imza atmışlardı.
Şehidlerin yanına gittiler.
Cengiz Yarbay, önünde ihtiramla diz çöktüğü Şehid Hâlisdemir’i incitmekten
korkarcasına ihtimam göstererek alnından öptü. Sonra yanındakilere dönerek
hüzünlü bir ses tonuyla; ‘Astsubay Hasdemir, cuntacı generalin şahsında
darbenin kafasına sıkan kahramanımızdır. Eğer o general, içeriye girip de Özel
Kuvvetlere emir komuta edebilse, diğer cuntacılarla koordinasyon kurabilse çok
feci neticeler ortaya çıkabilirdi. Bu yiğit, sıktığı kurşun ve fedâ ettiği
canıyla belki de bir milletin kaderini değiştirdi. Ruhun şâd olsun Ömer’im.
Durağın Uçmak, makamın şehidler otağı olsun.’ Dedi.
Sonra Mehmet’in
başında toplandılar. Aziz naaşından akan kan, etrafında göllenmişti. Hayatta
iken eğildiği görülmeyen başının, alnından yukarısından itibaren yukarısı
yoktu. Hilal bıyıkları kana bulanmıştı. Belli belirsiz gülümser gibi bakan
yüzü, hafiften sağa dönmüştü. Açık kalan gözleri, yukarı doğru bakıyordu.
Gözlaşları yanaklarından süzülün Mustafa, besmele çekerek kapattı. Fakat elini
yüzünden çektiğinde gözleri yine aynı noktaya bakmak üzere açıldı. Mustafa
ikinci defa denedi fakat değişen bir şey olmadı. Üçüncü defa denemek isterken
Levent, ‘Mustafa’ diye seslendi. Hıçkırıklar sebebiyle konuşamıyordu. Eliyle
şehid Mehmet’in baktığı yeri gösterdi. Orada, yeksek bir bayrak direğinde
dalgalanan Türk Bayrağı vardı. Hepsinin dudaklarından dökülen ‘Allah-u Ekber’ sözü hıçkırıklarını
bastırıyordu. Şanlı bayrağımıza bakıyor ve sanki ‘kanım sana helâl olsun…’ diyordu.
***
Zafer
mahallini terk etmeden önce, evli olanlar eşleriyle konuşup sağlık haberlerini
verdiler. Mustafa’nın hâli-tavrı farklıydı. Sorduklarında anlattı:
Eşim, Genelkurmay
Başkanlığı’nın önündeymiş. ‘Çabuk eve dön!’
dedim… ‘Niye’ dedi. ‘Sizin tepenize bomba atanlara, devletine
ihânet edenlere karşı durmayayım mı? Evde oturup beddua etmekle mi yetineyim?
Bu devlet, benim de devletim. Kadınım diye bir şey yapmayayım mı? Hâinlere bir taş olsun atmayayım mı? Ben evde
oturdukça hâinin karşısında bir eksik olacağız…’
Elimi, kolumu ve
dilimi bağladı. Bir şey söyleyemedim. Keşke Genelkurmay binasındaki görevimiz
değişmeseydi. Belki orada bulurdum kendisini…
Arkadaşı, ‘Aslanın
erkeği dişisi olmazmış. Bu gece onlar bize emânet, hepimiz de Allah’a emânet..
Erkeğiyle kadınıyla Türk ayağa kalktıysa, emin olun bu gecenin şafağında
doğacak güneş daha güçlü bir Türkiye’yi aydınlatacaktır.
Korkmaz
Hoca’nın eserinde; Müslüman Türk milletinin günlük hayatı, aile bağlarındaki;
sevgi açısından yumuşak ve sıcak, disiplin açısından çelik gibi sağlam örnekler
var. Kültür çevrelerinden sokak hayatından, millî ve mânevî değerlerine bağlı
insanlardan, ve daha çok da mâlûm cemaatten, cemâatin hizmet (?!) anlayışından,
öğrenci evlerinden, evlerdeki ağabeylerden, imamlardan, saf ve temiz Anadolu
çocuklarına uygulanan beyin yıkama operasyonları ile devşirilmelerinden
sahneler…
***
Gazeteci Umut
Batur ile kuyudan çıkamayan Yusuf arasındaki mistik ve felsefî sohbetler
didaktik romana derinlik ve değer kazandırıyor.
Akşam’ın ilk
karanlığında, parkta serseriler tarafından dövülen, üzerinde para çıkmayınca
sırtından paltosu alınan bir ihtiyarı alır, evine getirir.
Kuyudan
çıkamayan Yusuf, ‘kuyu’yu anlatıyor:
Kuyu, kimine göre
sahranın ortasında bir çukur, kimine dünyanın bizzat kendisi; şan, şöhret,
mevki, falan filan. Tul-i emel yani; gün gelip öleceğini hiç düşünmeden
dünyalık biriktirmek, ona bağlanmak… Kiminin de içindedir kuyu; karanlığında
ruhu kaybolup gitmiştir ama kendisi bunun farkında bile değildir.
Umut çayını
yudumlarken Yusuf’un söylediklerini düşünüyordu. Helâ temizleyen bir insan için
derin sözlerdi bunlar.
-Ya sen amca? Sen
bu kuyuların hangisinden çıkamadın?
-Ağzı, ipi, duvarı,
dibi olmayanından Umut Bey oğlum… Nice kervan, nice yolcu geçer yanından; kaç
kova salınır içine bilinmez. Kimi içer suyundan, kimine bir avuç kumdur kalan.
Kiminin de kısa kalır ipi, kum bile düşmez bahtına. İşte bu kuyudan çıkamadım
ben.
-Vay be Yusuf Amca!
Sen neymişsin böyle… Yaktın bütün devrelerimi, dedi şaşkınca bir gülüşle.
Yusuf’un son
söyledikleri âdetâ beynini tokatlamıştı. Nice kervanın, nice yolcunun uğradığı,
içine sayısız kovanın salındığı, kimine su kimine kum veren, ağzı, dibi, duvarı
ve bir ipi bile olmayan kuyu.
Sohbet
derinleşerek ve koyulaşarak devam eder. Gece yarısı olmuştur. İhtiyarın yatması
için Umut, salondaki kanepeyi hazırladı. Gardırobundan bir palto çıkardı ve
cebine gizlice bir miktar para koydu ve ‘Belki
sana biraz büyük gelebilir. Kabul edersen giymeni isterim’ dedi ve Yusufun
yanı başına bıraktı.
***
Uyandığında saat
9.00’a geliyordu. Uzun bir uyku çekememişti ama kendini dinlenmiş ve dinç
hissediyordu. Yusuf’u uyandırmak için salona girdiğinde yatağı toplanmış gördü.
‘Yusuf Amca’ diye seslendi ama bir cevap alamadı; Yusuf yoktu. Masanın üzerinde
duran para dikkatini çekti. Baktı; bu, dün gece Yusuf’a verdiği paltonun cebine
koyduğu paraydı. Altında da bir not duruyordu:
Umut Bey oğlum,
İnsanlığınla
yüreğimi, paltonla bedenimi ısıttın. Lâkin bu parayı kabul edemem. Nâzik
düşüncen için teşekkür ederim. Kurdu kuşu doyuran Allah bu ihtiyarı unutacak
değil ya? Eğer vaktin olursa, gönül zenginliğine ve misafirperverliğine bir
bardak çay sıcaklığıyla mukabele etmek isterim. Yusuf.
Adresim: ……………………………….
***
Öğrenci
evlerinden ibretlik bir sahne…
-Otur İbrâhim,
otur. Çok önemli bir kaset dinleyeceğiz şimdi, hocaefendinin müstesna
sohbetinden, nasihatlerinden istifâde edeceğiz. Kıymetini bilin ve her
kelimesinden kendinize hisse biçin.
-Abi imtihanım var
yarın. Daha sonra dinlesek?
-Hepimizin imtihanı
var kardeş.. Sohbetin feyzini, hocaefendimizin himmetini almadan gireceğimiz
imtihanın ne bereketi olur ki?
-Abi tamam da aklım
derste kalır şimdi. Çok da çalıştım. Son tekrarımı yapayım bari. Yüksek bir not
almak istiyorum.
-Biz sana sana en
büyük imtihanın başarı anahtarını sunuyoruz sen neyin derdindesin. Bu
imtihandan alacağın not, dünyalık nasibindir. O da muhterem efendimizin
duâlarının tezâhürü ve tecellisiyle nasip olacaktır inşallah. Hadi bakalım,
otur yerine.
İbrâhim şaşırmış ve
üzülmüştü, oturdu. Sık sık sohbet kasetlerini dinletiyorlar, kitaplar
okuyorlar, zaman zaman evlerine gelen tanımadığı kişilerin nasihatlerini
dinliyorlardı.
İbrâhim, Zeki bir
öğrenciydi. İlkokuldan beri her yıl başarı belgesi almıştı. Lise son sınıftaki
kimya öğretmeninin teşvikiyle Cerrahpaşa Tıp Fakültesini ilk tercihine yazmış,
kazanmış ve babasıyla birlikte kayıt için İstanbul’a geldiklerinde,
öğretmeninin referansıyla bu eve kabul edilmişti.
-Bak İbrâhim…
cemaatimizin kendine has bir işleyişi vardır. Kuralları vardır… Bizimle
yürümek isteyen herkes bu kurallara uymak zorundadır.
-Tamam da abi ben
kötü bir şey söylemedim. Ders çalışmak istemem kural dışı bir durum mu?
-Abinin sözüne
itiraz etmen kural dışı. Biz, büyüklerimizin söylediklerini sorgulamadan
dinler, verdikleri her vazifeyi emir telâkki eder, cemaatimizin menfaaderini
her şeyin üstünde tutarız. Kendi menfaatlerimizden hatta âilemizden bile…
-Âilenizden bile
mi?
-Tabii… Cennette
biyolojik aile var mı? Bunu hiç düşündün mü? Orada, dünyadaki hizmetlerinin
seviyesine göre ödüllendirilecek insan. Kendi emsali din kardeşleriyle bir
arada bulunacak. Gerçek ailen, aynı hedefe birlikte yürüdüğün kişilerdir. Ebedî
âlemde Allah’ın tatbik edeceği muameleyi biz dünyâda uygularken niye
şaşırıyorsun? Muhterem hocaefendi ‘Sizler,
şahsınıza tevdi edilen vazifeyi, şahsınıza verilen emri sorgulamadan, itiraz
etmeden, gözünüzü dahî kırpmadan uygulayacak, riâyet edeceksiniz. Tıpkı ölü
yıkayıcısının elindeki cenâze gibi olacaksınız. Nasıl ki cenâze, yıkayıcıya
itiraz etmez, sizler de abilerinize itiraz etmeyeceksiniz,’ buyuruyor.
-Yanlış söyleseler
bile mi?
-Abiler yanlış
söylemez. Sen yanlış anlarsın, muhterem efendimiz ‘En iyi akıl, tam ve şartsız bir şekilde itaat eden akıldır. Ne
olursanız olun; sıfır olun. Olun ki büyük makamlarda, büyük yerlerde
kullanılasınız’ buyuruyor, itaat ederek aklını kemale erdireceksin İbrâhim,
itaat etmeyen, içimizde barınamaz. Tamam, seni anlıyorum. Yenisin, yolun başındasın,
usul erkân bilmiyorsun… O yüzden hoş görüyorum seni. İnanıyorum ki sen de çok
çalışacak, başarılı olacak ve hareketimize son derece kıymetli hizmetler
sunacaksın. Hadi şimdi ders başına… İnşallah hepimiz başarılara, güzel
neticelere vasıl olacağız.
-Tamam abi. Sağ ol.
İbrahim çıkar
çıkmaz Nuri diğerlerine döndü ve kısık bir sesle:
-Bunu boş
bırakmayın. Ne yapar, ne eder, nereye gider, adım adım tâkip edip her gün bana
bildireceksiniz. Motive edin, işleyin, ileride kendisine sağlanacak imkânları
anlatın. Baktık olmuyor, gözünü korkutup sindireceğiz.
***
Bir hafta sonra
imtihan neticeleri açıklandığında, dönem öğrencileri arasından en yüksek notu
alan İbrahim olmuştu. Ev arkadaşları kendisini kutladı, evin abisi Nuri ona
marka bir kazak hediye etti.
-İbrahim kardeşim,
seni tebrik ediyorum. Hepimizi gururlandırdın. Büyüklerimiz de başarını
memnuniyetle karşıladılar. Akşam İhsan ahimiz hususi olarak senin için ziyârete
gelecek.
-Allah razı olsun
abi. Çok teşekkür ediyorum. Mutluluk duyarım.
İhsan, saat sekiz
civârında, elleri kolları dolu olarak geldi. Getirdiği yiyecek ve meşrubat dolu
poşetleri diğer çocuklar alıp mutfağa götürdü.
Demek İbrâhim’imiz
bu kardeşimiz? Maşallah. Pek memnun oldum. Böyle başarılı gençleri bizlere
kardeş eden Allah’a şükürler olsun.
-Ben de memnun
oldum abi. İltifatınız için çok teşekkür ederim.
-Mârifet iltifata
tâbidir İbrâhim. Nuri abin senden çok bahsetti, başanlannı övüp durdu. Biz de
merak ettik seni. Üstelik daha ilk imtihanında en yüksek notu almışsın. Başarını
karşılıksız bırakmayız. O sebeple, bu ay ev için ödeme yapmayacaksın. O para
sana hediyemizdir. Dilediğin gibi harcayabilirsin.
İbrâhim’in sevinci
yüzüne yansımıştı ‘Buna en çok babam
sevinecek. Bu aralar eli biraz dardı. Sağ olun abi,’ dedi.
-Ne demek kardeşim.
Babana benden de selâm söyle. Böyle bir evlat yetiştirdiği ve hizmet
hareketimize kazandırdığı için bilhassa teşekkürlerimi ilet. Maddî işleri dert
etmeyin. Biz artık bir aileyiz ve sen bize emânetsin. Ailenin kıymetini
bilirsen senin de kıymetin bilinir. Final imtihanında da aynı başarıya nâil
olursan aidatlardan tamamen muaf tutulacağını, hizmetimizden burs kazanacağını,
tahsilin bitinceye kadar masraf derdin olmayacağını taahhüt ediyorum.
-Sâhi mi abi, dedi
heyecanlı bir hâlde. Allah sizden razı olsun, inşallah başarılı olacağım.
Göreceksiniz.
-Sana güveniyoruz
İbrâhim. Sen abilerinin sözünden çıkma. Ummadığın imkânlara kavuşacaksın. Yeter
ki abilerinin sözünü dinle.
FARUK KORKMAZ İLE YAPILAN KOZGALIŞ
VE 15 TEMMUZ KONULU
RÖPORTAJI YARIN BU SAYFADA OKUYABİLİRSİNİZ.
FARUK KORKMAZ
29.09.1970
târihinde Malatya’da dünyaya geldi. İlkokulu Malatya Ziya Gökalp
İlkokulunda, Ortaokul ve Liseyi
Malatya İmam Hatip Lisesinde, Lisans Eğitimimi Erciyes Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi’nde tamamladı. Öğretmenlik görevine Konya’da başladı. Konya ve
Malatya