7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 387

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (18)

     “VE MİNENNÂSİ /
İnsanlardan (insanlar arasında) MEN / öyle kimseler de vardır ki, (hak
karşısında duruşları mü’minler / inananlar ve kâfirler / inanmayanlar gibi net
değildir. Aslında bunlar, mü’minlerin her alanda güçlü oldukları zaman ortaya
çıkar, ellerindeki imkânları koruma ve yeni fırsatlar elde etme adına) YEKULÜ /
derler (ki): ÂMENNA BİLLAHÎ VE Bİ’L YEVMİ’L-ÂHIRİ / ‘Allah’a ve o son güne /
âhiret gününe inandık / inanıyoruz!’ VE MA HUM Bİ MU’MİNİYN / Oysa onlar
inanmış değillerdir.” (Bakara: 8)

x

     Evet hakikaten:
“Sözde ‘Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara ve ahiret gününe iman
ettik.’ diyen bazı insanlar var ki, bunlar gerçekte mü’min değildirler.” (Ahmet
Tekin)

x

     “ ‘İnsanların bir
bölümü (minennas)’ nifak içindedir. Ancak diğer bölümleri mü’min veya kâfir yani
inkârcıdır. Bu, bize tür olarak insanın kendi başına ve hatırına ne iyi ne kötü
olduğunu ima eder. İnsan kendisi referans alınıp yüceltilemez, değerlerin
yegane ölçüsü olamaz. Kimisi mü’min yani iyi, kimisi inkârcı isyankâr, kimisi
de ikiyüzlü, zâhiri ve zamiri birbiriyle uyuşmaz kişilik zaafı içindedir.
Münafıkların Allah’a ve ahiret gününe iman ettik demeleri, gerçekte iman
ettikleri veya imanın hakkını verdikleri anlamına gelmiyor. Mekkelilerin tamamı
Allah’ın varlığına, yaratıcı vasfına inanıyorlardı, az bir bölümü de ahirete.
Allah’a inanıyorlardı ama politik, iktisadî ve sosyal hayatlarını düzenlerken
Allah’ın hükümlerini referans almayı reddediyorlardı. Bununla ilintili olarak
ahireti pek önemsemiyorlardı. Putperestlerin hem Allah hem ahiret inançları son
derece silik, etkisizdi. Hz. Peygamber, öylesine bir tebliğ yaptı ki Allah
inancı ve ahiret, hayat biçimlerinin tam ortasına gelip oturdu. Sarsıcı tebliğ
karşısında kimileri açıktan inkâr yoluna saptı, kimileri tereddüt içine düştü.
İşte bunların bir bölümü, tereddütlerini açığa vurma cesaretini gösteremedi,
gelgit hâli yaşadılar, ancak ahlâkî ve ruhî cesaret yoksunluğu içinde
kaldıklarından hakikatte inkâra saplandılar…” (Ali Bulaç)

x

     “(Dışlanmaktan ve
aşağılanmaktan kurtulmak ve Müslümanların elde edeceği nimet ve faziletlerden
yararlanmak için) insanlardan bir kısım vardır ki, biz Allah’a ve ahiret gününe
inandık derler. (Ve öyle gözükürler.) Halbuki onlar inanmış değillerdir.”
(Abdullah Akgül)

 x

     Kaldı ki: “Elçiye
inanmadan yalnız Allah’a inanmak kişiyi kurtuluşa götürmez.” (M. Hamidullah)

  x

     “Medine’de
birtakım münafık kimseler de vardır ki bunlar, elçimiz Muhammed’in ve ona
inananların Medine’de günden güne güç kazandıklarını gördükleri için, aslında
inanmadıkları halde elçimiz Muhammed’e ve ahirete iman ettiklerini söylerler.
Böyle yapmakla güya elçimiz Muhammed’i ve müminleri kandırdıklarını, böylece
Müslümanların güçlerinden istifade ettiklerini düşünürler. Oysa Allah onların
içlerindeki niyeti bilmektedir ve aslında onlar sadece kendilerini
kandırmaktadırlar. Yaptıklarının zararı kendilerine olacaktır. Ne yazık ki bu
gerçeğin farkında değildirler.” (Hasan Elik – Muhammed Coşkun)

x

     “İnsanlardan
bazıları da, Allah’a ve ahirete inanmadıkları hale, menfaatlerini düşünerek ‘inanıyoruz’
deyip durur ve iki yüzlü / riyakâr davranırlar.” (Bakara: 8)

Burada tavsiye özelliğinde, muhkem – kesin  hüküm, ‘İmanlı görünüp Allah ile insanları
aldatmayın ve bu yolla menfaat sağlamayın.’ olmaktadır.) (Prof. Dr. Gazi
Özdemir)

x

     Unutmayalım ki:
“Sizin kendi inancınız için ne dediğiniz değil, Allah’ın sizin inancınız için
ne dediği önemlidir…İnancında eğrilik olan ve bunu bilen bir gün düzelebilir.
Fakat inancında eğrilik olan ve doğru inandığını sanan asla düzelemez.”
(Mustafa İslâmoğlu)

Meselemiz Olsun- Meseleniz Olsun!

Geçen yazımda, kendimi bildim bileli sorduğum soruyu
tekrarlamıştım: Niçin ilerleyemiyoruz? Eğitim diye başladım. Belki en yakın
olduğum problem alanı. Onunla devam edeyim. Eğitimimiz, niçin bir türlü diğer
OECD ülkelerinin, hiç olmazsa ortalamasını yakalayamıyor? Niçin Şili veya
Meksika ile birlikte diplerde yer alıyoruz?

 

Bu soruyu cevaplamak için pek küçük bir tecrübem ile
başlayacağım. Lisede, bazı dersler anlatılırken koptuğumu fark etmiştim.
‘Niçin?’ diye düşündüm. O derslerde, tahtada problem çözülür; çözümler, bazen
bir tahtaya sığmazdı. Şunu fark ettim: O koptuğum derslerin hocaları problemi
çözerdi çözmesine de çözümün ortasında problemin ne olduğunu kaybederdik.
Problem kaybolduktan sonra, çözümün hiçbir çekiciliği kalmazdı.

 

Meselesi olmak

Şanslı bir öğrenciydim her hâlde. Ege Üniversitesi Fen
Fakültesi’nde işler değişti. Hocalarım problemin içinde yaşıyordu ve problem de
çözüm de onları heyecanlandırıyordu. O heyecan biz öğrencileri de sarardı.
Lisede ortalama bir öğrenciyken üniversitede birden olağanüstü bir öğrenci
oldum.

 

Kendim üniversite hocası olunca da fark edişim bir adım daha
ileri gitti. Araştırma yapan hocaların dersleri, araştırma yapmayıp sadece
okudukları ders kitabındaki bilgileri tekrarlayanlardan daha gerçek, daha
anlaşılırdı. Onların problemi vardı. Benim neslimin deyişiyle “mesele”si vardı.
Onlar bize anlattıklarını, konuların içinde yaşayarak anlatırlardı. Bir
meseleye sahipliğin heyecanı, öğrenciye de yansırdı.

 

Bu tespitleri, eğitim tecrübesinden alıp ilerleyemediğimiz
birçok konuya genişletebiliriz.

 

Karl Raimond Popper’in büyük keşfi, bilimin tümevarım,
tümdengelim falanla değil, problem çözerek ilerlediğidir. Bilim adamı da teknik
adam da devlet adamı da problem sahibi, mesele sahibi adamdır. Yanlış da olsa
bir çözüm bulur, dener; doğruysa ne âlâ. Yanlışsa başka çözüm bulmaya çalışır.

 

Kurumlar ve ülkeler de öyle ilerliyor

Bir de meselesi, problemi olmayan tipler vardır. Onlar,
ağızdan dolma bilgileri, sloganları tekrarlayıp durur. Aslında onların meselesi
farklıdır. O mesele, işlerinin, mesleklerinin, mevkilerinin meselesi değildir.
Meseleleri şöyledir. Hoca mı oldu? Araştırma değil, yani yeni bir şeyler bulma
peşinde değil, unvan alma peşindedir. Daha iyi öğretme değil, daha çok ücretli
ek ders alma peşindedir. Bütün doktora yönetmeliklerde, şart olarak, “bir
yenilik getirmek, bilime katkıda bulunmak” mealinde lafla geçer. Hiç unutmam,
yönetmeliği tartışırken bir üniversite senato üyesi, “Arkadaşlar, gerçekçi
olalım. Hangimiz bilime yeni bir şey getirdik!” demişti ve ben kendimi hakarete
uğramış hissedip, “Kendi adına konuş!“ diye onu terslemiştim.

 

Araştırma yapılmaz, “yayın” yapılır. Bilime katkı yapılmaz,
unvana katkı yapılır. Öğretilmez, eğitilmez, ders saati arttırılır. Bu sistem
içinde öğrencilerin meselesi de öğrenmek değil, diploma almaktır. Kopya
çekerken yakaladığım bir mühendislik sınıfı öğrencileri kendilerini şöyle
savunmuştu: Biz mühendislik yapmayacağız ki. Biz memuruz, maaşımız artsın diye
diploma almak istiyoruz. Eh böyle öğretim üyesine böyle öğrenci uygundur!

 

 

 Yabancı ülkelerdeki
araştırmacıların, “Bunu önce ben keşfettim!”, “Hayır ben keşfettim!”
kavgalarının neredeyse yumruklu hâle döndüğü günlerimi özlüyorum.

 

Rektör mü oldunuz. Meseleniz ne olmalıdır?  Üniversitenizin Türkiye ve dünya
sıralamasındaki yerini yükseltmek. Hem araştırmada hem eğitimde. Göz bebeğimiz
olan birçok üniversitelerimizin yönetimlerinin meselesi buydu; hâlâ da budur.
Fakat şimdi başka meseleleri sahiplenen rektörlerin haberlerini okuyoruz:
Yakınlarımı nasıl işe alıp maaş bağlarım? Kendime daha ek gelirler bulabilir
miyim? Eşimi, yeğenimi istihdam edebilir miyim? Ve sözde idealistlik: Bizden
olanları nasıl bir an önce doktor, doçent, profesör yapabilirim? Liderime nasıl
yaranabilirim?

 

Üniversite en uzun yıllarımı verdiğim bir kurum. En iyi
bildiğim, mesele ettiğim alan o. Sizler kendi alanlarınıza bir de bu ölçüyle
bakınız ve sorunuz: Benim altımdakilerin, benim üstümdekilerin “mesele”si var
mı? Daha önemlisi benim meselem var mı? Varsa o mesele kişisel çıkar, terfi
etme, mevkiini muhafaza etme veya yandaş kayırma değil de gerçekten
bulunduğunuz kurumun meselesi mi?

 

Hedef tayin etmek ve hedefi mesele etmek

Bir insan veya bir kurum meselesini nasıl bulur? Nasıl
tanımlar? Bu o kadar zor değil. Geçen yazımda asıl problemin kurumunuzu veya
ülkenizi olduğu yerde “idare etmek” değil benzerleri arasında daha iyi hâle
sokmak olduğunu yazmıştım. O hâlde ilk yapılacak iş, bir hedef tayin etmektir.
Sonra da bu hedefe giderken aldığınız yolu, nutukla, algı yönetimi ile değil,
objektif olarak ölçmektir. Gerçekçi bir ölçü bulmaktır.

 

İlk-orta öğretim mi? Buyurun PISA’ya. PISA’da hiç olmazsa
OECD ortalamasını hedefler misiniz? Bu meseleniz olur mu? Uykuya dalarken son
düşündüğünüz, uyandığınızda ilk aklınıza gelen bu mesele olur mu? Her yıl
yaptıklarınızla hedefe yaklaştınız mı, uzaklaştınız veya yerinizde saydınız mı?
Ölçmeye cesaretiniz var mı? Hele dipten bir kurtulun, daha yukarı tırmanmayı
konuşalım.

Üniversite mi? Siz kendi süreçlerinizi ölçün. Dünya zaten
her an sizi ölçüyor. Hedefiniz ne olmalı? İlk 500? İlk 100? 50? Başa güreşmek?
Bu sonuncuyu ilk 500’e girdikten sonra konuşalım ama şüphesiz nihaî hedef bu
olmalıdır.

 

Peki vatan? Kurumları kurtaramazsak, vatanı kurtaramayız.
Şaka değil; gerçekten kurtaramayız.

Denktaş Ve Anıt Mezarı..!

       Kıbrıs milli davamızın son lideri,
KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Sn. Rauf Raif Denktaş’ı kaybedeli tam dokuz yıl
oldu.

        13 Ocak 2012 tarihinde sonsuzluğa
uğurladığımız Sn. Denktaş, özgürce yaşaması için uğruna hayatını adadığı Kıbrıs
Türk Halkının Lefkoşa’sının Türk kesiminde yatıyor.

        Ölümünden sonra devletinin anıt mezar yapacağı
kararının ardından tam dokuz uzun yıl geçti, bu süreçte KKTC’de sekiz hükümet
değişti! Ancak değişmeyen tek şey o büyük lidere yakışan bir anıt mezarın hala
bitirilememiş olmasıdır…

       Aslında bu sekiz hükümet arasında onun siyaset
sahnesine çıkardığı, önemli koltuklara oturttuğu pek çok siyasetçide vardı ama
nedense onlarda bu konuda etkin olamadılar!

      Değerli Okur:

       Verdikleri mücadeleyle, kazandıkları nice
başarılarla halkının geleceğine yön veren liderler asla unutulmazlar. Tam
tersine halkının gönlünde taht kurarlar.

       Rahmetli Denktaş’ta adı Türk tarihine altın
harflerle yazılı böylesine önemli liderlerden birisidir. Kıbrıs adasında
halkının varoluş mücadelesine liderlik yapan, inanmış olduğu bu dava uğruna
cephede savaşan ama asla Rumlara diz çökmeyen, sonuçta halkına tertemiz bir
devlet armağan ederek halkının gönlünde taht kurmuştur.

     Ancak
böylesine önemli bir lidere layık ne yazık ki, bir anıt mezar hala
bitirilebilmiş değildir. O kendisinden önce Kıbrıs Milli Davamıza liderlik
yapan Dr. Fazıl Küçükten devralmış olduğu mücadele bayrağını yere düşürmeden
görevini tamamlamış, Kıbrıs Türk Halkına özgürce yaşayacağı topraklarda bir
devlet emanet ederek ebediyete intikal etmiştir.

      Gönül isterdi ki, Kıbrıs’ta inandıkları dava
uğruna, Türklüğün var olması için mücadele eden bu iki lider aynı mekânda
bulunsunlar, aynı anıt mezarı paylaşabilseler, şu anda rahmetli Dr. Küçük ’ün
mezarının bulunduğu Anıt Tepede yan yana yatsalardı.

      Ama nedense bu gerçekleşemediği gibi şu anda
Lefkoşa’da bulunan ve henüz tamamlanmamış olan Denktaş’ın anıt mezarı da basına
düşen görüntülü haberlere göre içler acısı durumdadır.

      Geçtiğimiz günlerde oğlu Sn. Serdar Denktaş’ın
sosyal medyadan çağrısı, halkın katılımı ile anıt mezarın içi ve çevresindeki
çöpler, molozlar, kurumuş otlar ve ağaçlar temizlenmiş, adada yayın yapan
Veryansın TV’deki o kötü görüntüler bir nebzede olsun ortadan kalmıştır. Ancak
bu geçici bir uygulamadan öteye gitmeyecek, yine birkaç hafta sonra anıt mezar
içi ve çevresi eski haline dönecektir.

      Hâlbuki rahmetliye layık bir mezar bugüne
kadar bitirilmiş olsa, bu anıt mezarda onun canından aziz bildiği ana vatanının
temsilcisi Mehmetçik ve kendi topraklarının cesur evlatlarından oluşan Güvenlik
Kuvvetlerinin askerleri saygı nöbeti tutsa, anıt mezarın içinde bulunan müzenin
açılmasıyla birlikte KKTC Devletinin nasıl kurulduğunu anlatan görsellerin yer
aldığı bu salon; öğrenciler, vatandaşlar adaya gelen tüm misafirler tarafından
ziyaret edilse iyi olmaz mıydı? Bu vesileyle rahmetlinin ruhu da şad olurdu.

     Şu
gerçeği de açıklamadan geçemeyeceğim!

     Adalı
Rumların milli lideri Başpiskopos Makarios’un anıt mezarı da Lefkoşa’dan 60 km
ileride Trodos Dağlarının 1600 metre zirvesinde Cikko Manastırı yakınında
bulunuyor. (13 yaşına kadar bu manastırda yaşamıştır.)

     3 Ağustos 1977 de ölen Makarios’un anıt
mezarına girişte 20 metrelik bir heykeli göze çarpıyor. Mezarın süslemeleri
altın sarısı, kırmızı ve lacivert renklerin ağırlıkta olduğu ortaçağ sanatının
‘’önemli perspektifini’’ örnek almış betimlemelerden oluşuyor. Bu renklerden
altın sarısı ruhsal zenginliği, lacivert asaleti, kırmızı is coşkuyu
simgeliyormuş. Sekizgen bir prizma biçimindeki yapının tavanını ise İstanbul
Kariye müzesinin tavanında bulunan Pankreoton (her şeyi yaratan) İsa
betimlemesine benzer bir fresk ile süslenmiş. Yerlerde ise arı betimlemeleri
bulunuyor.

   Makarios’un anıt mezarında kullanılan
renklerin ‘’asalet-ruhsal zenginlik-coşkuyu’’ ifade ettiğine bakacak olursak!
Burada unutulan en önemli renk simgesinin Makarios’un Kıbrıs Türk Halkını adadan
yok etmek adına yapmış olduğu mezalimlerini anlatan rengin eksik olduğunu
görürüz ki, o da siyah renk olmalıdır. Çünkü siyah renk Makarios’un Kıbrıslı
Türklere 1955-1974 yılları arasında yaşattığı mezalimleri, o kapkara acılı
yılların matemini anlatan renk olup, bu renk gerçekleri anlatan ve Makarios’a
en çok yakışan renktir.

       İşte
bir tarafta Rum Milli Lideri Makarios’un anıt mezarı, diğer yanda ise 9 yıldır
bitirilemeyen Kıbrıs Milli Davamızın Lideri, KKTC’nin Kurucu Cumhurbaşkanı Sn.
Denktaş’ın anıt mezarı…

      Önümüzdeki
15 Kasım’da KKTC’nin 38’nci kuruluşu kutlama yıldönümü töreni, 13 Ocak 2022 de
ise rahmetli Denktaş’ın 10’ncu ölüm yıldönümü anma töreni var.

     Bu
tarihlerde KKTC’nin en önemli makamlarında bulunan liderleri Cumhurbaşkanından,
Başbakanına, Bakanlarına, Komutanlarına kadar hepsi rahmetli Denktaş’ın
huzuruna gelecek, çelenk koyup şükranlarını bildireceklerdir.

    O topraklarda Mehmetçiklerim ve Mücahitlerimle
birlikte omuz, omuza savaşarak KKTC’nin kurulmasına bir nebze de olsa katkıda
bulunan bir komutan olarak onlardan tek dileğim:

    Rahmetli
Denktaş’ın anıt mezarının en yakın zamanda bitirilerek, Mehmetçik ve Mücahit’in
korumasına emanet edilmesidir.

     Evet, anıt mezarlar böylesine büyük liderler
için sadece bir simgedir. Çünkü rahmetli Denktaş’ta Türk tarihinde unutulmazlar
arasında altın harflerle yerini almış, adı büyük Türk Milletinin gönlüne,
beynine kazınmıştır.

    Ama gelecek nesiller de onu her ölüm yıl
dönümünde en azından ona layık bir anıt mezarı ziyaret ederek hatırlamalı,
huzuruna çıkıp duaları ile anmalıdır.

Aşı Olmayanlar, Önlemlere Uymayanlar

İslamiyet’ten
önce Arabistan bir çöldü ve orada oturan insanlar da yarı vahşi bedevilerdi.
İlkel bir hayat sürerlerdi. Kız çocuklarını diri diri gömmek gibi korkunç
âdetleri vardı. İşte böyle aciz, zavallı, vahşi olan bir kavim, onlara
rehberlik eden Muhammed peygamber sayesinde birdenbire değişti, tam bir
medeniyete kavuştu. 30 sene içinde, doğuda Türkistan ve Hindistan, batıda
İspanya olmak üzere akla hayret veren çok kudretli bir İslam Devleti meydana getirdi.

Bu
devletler ilimde, fende ve medeniyette son derece ilerlediler, o zamana kadar bilinmeyen
birçok şeyi keşfettiler. İlim, fen, tıp ve edebiyatta en yüksek mertebeye vardılar.
Papalar bile Endülüs Üniversitelerinde okuyor, dünyanın her tarafından koşup
gelenler, bu üniversitelerde fen ve tıp tahsil ediyorlardı.

O
zamanın Avrupa’sından bahseden John W. Drapper gibi tarafsız bir tarihçi,
“Avrupa’nın manevi inkişafı” ismindeki eserinde şöyle demektedir: “O zamanki Avrupalılar, tamamen barbardı.
Hristiyanlık onları barbarlıktan kurtaramamıştı. Hristiyan dininin
başaramadığını, İslam dini başardı. İspanya’ya gelen Araplar, önce onlara
yıkanmasını öğrettiler. Sonra, onların üzerindeki parça parça olmuş, bitlenmiş
hayvan postlarını çıkararak, temiz, güzel elbiseler giydirdiler. Evler,
konaklar, saraylar yaptılar. Onları okuttular. Üniversiteler kurdular.
Hristiyan tarihçiler, İslam’a karşı olan kinlerinden ötürü, bu hakikati
gizlemeye çalışmakta, Avrupa’nın medeniyette Müslümanlara ne kadar borçlu olduğunu
bir türlü itiraf edemezler.”

İslamiyet,
bütün fen kollarında, ilim ve ahlak üzerinde, her çeşit çalışmayı önemle
emretmektedir. Bunlara çalışmak, farz-ı kifayedir. İslam dini, bütün
yenilikleri emreden bir dindir. İşte bundan dolayı ilim adamlarına çok önem
verilmiş, ilmi, fenni ve teknik araştırmalar yapılmış, Müslümanlar tıpta,
kimyada, astronomide, coğrafyada, tarihte, edebiyatta, matematikte,
mühendislikte, mimarlıkta ve bunların hepsinin temeli olan, güzel ahlak ve
sosyal bilgilerde, en üstün dereceye varmışlardır.

.O
zaman yarı vahşi olan Avrupalılar, en modern bilgileri İslam üniversitelerinde
öğrenmişler, hatta Papa Sylvester gibi, Hristiyan din adamları bile Endülüs
Üniversitelerinde okumuştur. Dünyada ilmin öncüleri olan ve İslam kültürü ile
yetişen ilim adamları sayılamayacak kadar çoktur. Biz sadece tıbba katkıları
olan isimlerden bazılarını örnek verelim:

Ebu Bekir Razî: Aynı hastalık
sanılan kızıl, kızamık ve çiçeğin ayrı hastalıklar olduğunu ilk defa bulan
tabiptir. Huneyn bin İshak: Göz
doktorlarının babası sayılır. İbni
Hatip:
Vebanın bulaşıcı bir hastalık olduğunu, ilmi yoldan açıklamıştır. İbni Sina: Hastalıkların mikroplardan
geldiğini ilk bulan hekimdir. Kambur
Vesim:
Verem mikrobunu R. Koch’dan 150 sene önce keşfetmiştir. M. Akşemseddin: Pasteur’den 400 yıl
önce mikrobu buldu.

Avrupalılar,
dünya tepsi gibi düz, etrafı duvar ile çevrili zannederken, Müslümanlar
dünyanın yuvarlak olup, kendi etrafında döndüğünü biliyorlardı. Hatta Musul’un
Sincar sahrasında, meridyenin uzunluğunu ölçerek, bugünkü gibi buldular.

Galile,
Kopernik, Newton,

dünyanın döndüğünü, Müslüman kitaplarından öğrenip söyleyince, suç sayıldı.
Batı’da akıl hastaları şeytan tarafından tutulmuş kimseler olarak canlı canlı
yakılırken, Müslüman ülkelerinde özel akıl hastaneleri kurulmuştu.

İlmin,
Fennin ilerlemesi, her yeni buluş, Allah-ü Teâlâ’nın varlığını, bir olduğunu,
kudretini ve ilmini daha fazla meydana çıkarmakta, İslamiyet’i desteklemektedir.
Kadi Beydavi hazretleri, Neml
suresindeki;
“Dağları, yerinde duruyor görüyorsun, Halbuki bunlar bulut
gibi hareket etmektedir” ayet-i kerimesini açıklarken dünyanın nasıl döndüğünü
açıklamaktadır.

İlimden
zarar gelmez. Ölünceye kadar ilim öğrenmeye çalışmalıdır! Hadis-i şerifte
buyuruldu ki: “Hiç kimse cahillikle
aziz, ilim ile de zelil olmaz
” İslamiyet, ilmin tâ kendisidir.

            Gelelim günümüze, COVID-19  salgını milyonlarca can kaybına sebep oldu. Dünya
bu salgınla başa çıkabilmek için bir dizi araştırmalar yaptı. Önleyici
tedbirler geliştirdi. Daha sonra da aşısını buldu. Bu aşılar, maske takma,
mesafe ve temizlik gibi  önlemler, büyük
risk faktörünü önlemektedir. Ülkemizin tıp alanındaki bilim insanları da bu
önleyici tedbirlerin doğru ve yapılması gerektiğinde hemfikirler.

Yukarıdaki
giriş bölümünde İslam Dininin ve bir Müslümanın bilime bakış açısını muteber
kitaplardan alarak naklettik. O nedenle bilim insanlarının hemfikir olduğu bir
konuda “Müslümanım” diyen bir kişinin “aşı” ya karşı çıkması, aşı yaptırmaması,
önlemlere kulak tıkaması cahillikten, inattan başka bir şey değildir.

Orada
burada türemiş, “sözde hoca”, ya da “sahte alim” lerin fısıltılarına aldanarak
aşıdan kaçmak, İslamiyet’i bilmemek, ya da yeterince anlayamamaktan
kaynaklanmaktadır. İlmin aydınlığına göz yummaktan başka bir şey değildir.
Böyle davranışlar, “aşıya karşı olan” marjinal grupların da ekmeğine yağ
sürmektedir.

Ülkemiz,
sağlık teşkilatı, gece gündüz çalışarak büyük bir özveri içinde insanlarımızı bu
beladan kurtarmaya çalışmaktadır. Üstelik de aşı yaptıran çoğalsın diye,
ücretsiz olarak her yardımı, her kolaylığı bütün gayretiyle sergilemektedir.

Buna
rağmen hala vurdumduymazlar, bilimin düşmanı kara cahiller aşı yaptırmaktan
kaçınıyor, önlemlere uymamayı yeğliyorlar. Böylelikle kendilerini, ailelerini
ve halkımızı büyük risklere tehlikeye sokmaktadırlar.

Bu
hastalıktan ciğeri yananlar, pişmanlıkla ağlarken, aşı vurdurmayanlar acillerde
can çekişirken, bu yanlış  tavır ve
tutumlar insafsızlıktır, bencilliktir. Ateş düştüğü yeri yakarmış. Umarım aşıya
karşı olanlar bir gün bu acıyı tatmazlar.

Hele
öğretmen ordusundan bazılarının aşıya karşı olması anlaşılır bir şey değildir.
Bilimin içinde olanlar bilimin gerçeklerine neden karşı çıkarlar bilemiyorum.
Böyleleri kendi canını hiçe sayabilir. Fakat unutmasın ki anne babaların göz
nuru biricik evlatları   kendilerine emanet edilmiştir. Bu
öğrencilerimizin hayatını tehlikeye atamazlar. Yoksa vicdan azabından kendilerini
kurtaramazlar.

Türkiye
haritasına baktığımızda, en büyük riskin güney ve doğu ana dolu bölgelerinde
olduğu görülmektedir. Bunun nedenlerini yukarıda açıkladık. Sizlere “aşı yaptırmayın” diye nasihat edenlerin
hayatlarını da bir inceleyin lütfen. Çünkü sizi riske atanlar, kendilerini
çaktırmadan garantiye alabilmektedirler.

Canım
Türkiye’nin değerli bireyleri! Gün birlikte olmak, yardımcı olmak, birbirimizi
korumak için özveri zamanıdır. Biricik canlar solmasın, yürekler sızlamasın,
hiç kimsenin gözyaşı hüzünle akmasın.

Akıl
ve bilimin bulguları inançlarımıza ters olamaz. Güneş gibi ortada olan
doğruları  akıl da, vicdan ve inançlar da
ret etmez.

Aşı
olalım, önlemlere titizlikle uyalım. Yüzler gülsün, ülkemizin her köşesi hep
mavi olsun, mavi kalsın.

Sevgiyle
kalın…

Hanımlar, Beyler; İlerleyelim Lütfen

Eğitimde niçin yol alamıyoruz?
Hatta niçin geriliyoruz? Bu sorular uzun zamandır gündemde. Gündemde demek, bir
türlü doğru cevabı bulamıyoruz demektir. Belki doğru cevabı verenlerimiz var
ama bu sefer de uygulayanımız yok.

 

Eğitimde yol alamadığımızı
nereden biliyoruz? PISA sonuçlarından. OECD ülkeleri arasında sıralamanın
diplerinde dolaşıp duruyoruz. (Not: Son yılda bir iyileşme var derseniz, onu
biliyorum ama o gerçek değil, örneklemenin değişmesiyle ilgili az biraz sahte
bir sonuç: Fen liselerinin ağırlığını arttırdık.)

 

Eğitim önemli bir alan. Ülkenin/
milletin geleceğine, düzeyine, refahına doğrudan etki eden bir unsur. Ancak,
yukarıdaki soru ve hükümlerdeki “eğitim” kelimesini daha nice sıkıntılı
alanımızla değiştirebilirsiniz. “Eğitim”i çıkarın yerine “hukuk” koyun.
“Demokrasi” koyun. “Ekonomi“ koyun. “Dış siyaset” koyun… Son yirmi yılda
hangisinde yol alıyoruz? Hangisinde gerilemiyoruz? Benim çevremde, bu konuların
konuşulup tartışıldığı sohbetlere, “vatan kurtarma” denir. Kendimi bildim
bileli vatan kurtardık. Hâlâ kurtardığımıza göre demek ki bir türlü
kurtaramıyoruz şu vatanı!

 

Dedenizin İnterneti mi vardı?

Bazı siyasetçiler birtakım
çareler buluyor. Bir çare, kurtarılamayan vatanı, nutuklar atarak, olmadı iki
misli, dört misli daha sık ve uzun nutuklar atarak, kurtarılmış gibi göstermek.
İddialarımız gerçeğe uymuyorsa, gerçeği iddialarımıza uydurmak. Buna
post-gerçeklik diyorlar: Almanya bizi kıskanıyor!

 

İkinci bir çare, kendimizi
dünyanın diğer ülkeleriyle karşılaştıracak yerde, kendi geçmişimizle
karşılaştırmak. Tom Friedman, Lexus ve Zeytin Ağacı kitabında, Suriye’yi ve
Hafız Esad’ı örnek göstererek bu “çare”yi anlatır: Dedenizin evinde İnternet mi
vardı? Hâlbuki karşılaştırmanın kendi geçmişimizle değil, dünyadaki diğer
milletlerin bugünü ile yapmak gerekir. Aynı kitapta, yazara bu gerçeği,
geceleri gizli gizli İsrail televizyonunu seyreden bir Suriyeli anlatır:
“Dizilerinde süpermarketleri gösteriyorlar. Renk renk kaplarda cins cins
yoğurtlar var. Hâlbuki bizde tek cins yoğurt tek cins kapta satılıyor.”  Ülkelerin gelişmişliklerinde yoğurdun
ambalajı ölçü müdür, bilmiyorum ama Friedman’ın Suriyelisi için öyleymiş.

 

Karşılaştırma diktatörlerin
sağlığına zararlıdır

Sovyetlerin dağılmasında da bu
cins karşılaştırmalar rol oynamıştır. Batıyla gittikçe açılan arayı kapatmaya
yoğun propaganda yetmeyince, bu sefer gerçeğe izin vermeyi ve acı gerçek
karşısında yeniden yapılanmayı denediler. Gerçeğe izin vermeye “Glasnost”
dediler. O tatlı Azerbaycan Türkçesiyle, “âşkârlık”. Türkiye ağzıyla,
“âşikârlık”, açıklık… Ruslar’ın 
“Perestroyka” dediğine biz “Yeniden Yapılanma”, Azerbaycan Türkleri
“Yeniden Gurma” dedik. Hiç biri fayda etmedi. Sovyetler birliği çatırdayıp
gitti.

Kuzey Kore, evlerinde Güney Kore
kaynaklı video bulunduranları cezalandırıyordu. Uçuruma dönen refah seviyesini,
gittikçe açılan arayı halk görmesin diye. Bir mahallede bu suçun işlendiğini
istihbar eden polis, insanlar kapı çalınınca kasetleri oynatıcıdan çıkaramasın
diye mahallenin elektriğini kesiyordu.

 

İnsanların kendi ülkelerini
kolayca başka ülkelerle karşılaştırabilecekleri bir çağda yaşıyoruz. Uydudan
gizli gizli televizyon seyretmeye, gümrükten yasak videobantı kaçırmaya gerek
yok.

 

Osmanlı geriledi mi?

Osmanlı’nın çatırdayıp çökmeye
başladığı ve sonunda çöktüğü “uzun 19. asır”da, birçok ölçüye göre Fatih
döneminden ilerdeydik. Fakat 15-16. asırlarda biz dünyadan hızlı gelişirken 17.
asırdan itibaren yavaşladık. Buna “duraklama devri” dedik… İlerleyen Batı
Avrupa’ya göre, hatta Rusya’ya göre durakladık. Sonrasına “gerileme devri”
dedik. Bu aslında doğru değildi. Biz ilerlemeye devam ettik; fakat Batı bizden
daha hızlı ilerlediği için görece geriye düştük. Bunu Niçin Geri Kaldık?
kitabımda, tren örneği ile anlatırım. Yanımızdaki tren hareket edince biz geri
geri gittiğimizi zannederiz. Hâlbuki biz sadece durmaktayız. Hatta bazen
ilerlemekteyiz ama yandaki trenden daha yavaş… İşte bütün mesele budur;
ilerleyenlerin gerisinde kalmak. Onlara bir türlü yetişememek. Aradaki
mesafenin kapanmaması, hatta bazen açılmaya devam etmesi.

 

Aradaki mesafe belli bir miktarda
açılınca, bu sefer devleti devlet yapan kurumlarda çöküş ve gerçekten gerileme
başlıyor. Plevne’de üstün teçhizat ve dirayetle Rusları perişan eden Gazi Osman
Paşa’ya, çok yakındaki kuvvetlerimizden bir türlü takviye gelmemesi; Balkan
Harbi’nde yine teçhizatça düşmandan üstün ordumuzun, askerini doğru dürüst
giydiremeyen, tamamına tüfek veremeyen Bulgar Ordusu karşısında bozguna
uğraması kurumların çöküşüdür.

 

İyimser gerçek: O dökülen ordu,
üç yıl içinde Kût’ül-Amâre’yi, Çanakkale’yi yaratan ordu hâline geldi.

 

İleri ülkelerle mesafeyi kapatmak
için ne yapacağız? Bu soruya yerim kalmadı. Bir sonraki yazıya inşallah.
Böylece geri kalmışlık problemimizi bir vuruşta halledeceğim… Dersem de
inanmayın.

( https://millidusunce.com/hanimlar-beyler-ilerleyelim-lutfen/)

Mütefekkir Yazar Av. HİCRAN GÖZE Hanımefendi ileTÜRK KADINI Hakkında konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: İdeal Türk kadınının
hususiyetlerini belirtebilir misiniz?

Hicran Göze: Doğumundan ölümüne kadar içinde yaşadığı toplumun ona
verdiği şekille şekillenen, o cemiyete ‘Türk cemiyeti’ damgasını vuran türlü
âdetlerin, örflerin zenginliği içinde yaşaya yaşaya hiç kimseye benzemeyen,
yalnız milletine has bir görünüş ve ruh kazanan insandır.

Çetinoğlu:
Toplumumuzda bu ölçülerde kadın var mı?

Av. Göze: Ne yazık ki yok denecek kadar az… İdeal Türk kadınını
bâzen içine hapsolduğu târihin tozlu sayfalarından çıkarıp bir tablo seyreder
gibi seyrediyoruz. O kadınla aramızdaki bağları, ondan bize intikal etmesi
lâzım gelen kıymetleri düşünmek pek çok kişinin aklına bile gelmiyor!

Düğünü. Düğününde giydiği
elbisesi, hayat anlayışı, sâhip olduğu imânı ve şahsiyeti, târihe geçmiş
kahramanlıkları, elinden bin bir mahâretle çıkmış şimdi müzeleri süsleyen
nadide işlemeleri, kendisine hoş vakit geçirten meşgaleleri ve türlü
eğlenceleri ile bu kadın ne kadar Türk ve ne kadar Müslüman’dı.

Çetinoğlu: Günümüzdeki
kadınlar?

Göze: Günümüzdeki kadın ise batılılaşmanın, millîyi her zerresi ile
silen bir batılılaşmanın tâlihsiz mahsûlü…

Batı’daki hemcinslerinin hayatını
en hurda teferruatına kadar yaşayan, bir ecnebî nazarında dahi millî hususiyetlerini
ve orjinalitesini kaybeden bu kadın, öz kültüründen hiçbir örfün ve âdetin
zenginleştiremediği bu yeni ‘taklit’ yaşayışında gün geçtikçe bunalıyor,
sıkılıyor, ziyan oluyor. Yazık oluyor Türk kadınına.

Çetinoğlu: Batıda ve bizde
kadın meselesi hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Göze: Bu gün Batı’da olduğu gibi bizde de çözümlenmeyi, açıklığa kavuşturulmayı
bekleyen bir ‘Kadın Meselesi’ var!

Batı’yı körü körüne taklit etme
hastalığına tutulduğumuzdan beri onunla müşterek dertlere uğramamız, aynı
felâketlerden korkar olmamız artık tabiîleşmiştir. Kadın unsurunda görülen
moral çöküntünün derinlerine inerek bazı tespitler yapmak zarurîdir. Çünkü bu
basit bir mesele değildir. Kadının huzurlu olmaktan çok uzak olan bu günkü
hayatında, insanlığı tehdit eden pek çok mesele gizlidir.

Asrın kadını, kendisini hürriyet
ve eşitlik diye yola çıkaran parlak ve cilâlı boş lâfların neticesi bir seks
çılgınlığının içine düşmüştür.

Manevî bağlarını koparmış bir
insanlığın dramından hissesine en çok rezâlet düşen ne yazık ki kadınlık olmuştur.

Kadın bugün sâdece bir mal
hükmündedir. Öyle bir mal ki, bütün olarak da, parça parça öne sürülerek de vücudundan
milyonlar kazanmak mümkündür.

Kadın hürriyet ve eşitlik uğruna
evinin mahremiyetinden koparılarak kaldırımlara düşürülmüştür. Kadının
böylesine istismar edilip kullanıldığı bir devir yoktur diyebiliriz.

Bu günün kadını, önce kendinin
düşmanıdır. Bütün diğer vasıflarını, devleştirdiği dişiliğinin uğruna zedelemiş
ve feda etmiştir. Kendisini yalnızca bu açıdan değerlendiren bir erkek kütlesi
yaratarak gafletin eşsiz örneklerinden birini vermiştir.

Aile kadınları tek hedefi seks
olan bir modanın tâkipçisi olarak sâdece bir dişi hâline gelmiştir. Ana kadın,
eş ve hemşire kadın bu insafsız moda kasırgasının silip süpürdüğü varlıktır.

Bir dişi için büyük paralar
harcayan ama anaya, kardeşe, evlâda sırt çeviren erkekler çoğalmıştır.

Kısaca ifade edersek, dişi olarak
kazanmak sevdasına düşen kadın, ana, eş, bacı ve evlât olarak çok şeyler kaybetmiştir.

Çetinoğlu: ‘8 Mart Kadınlar Günü’ hakkında neler
söylemek istersiniz?

Göze: Bir 8 Mart kadınlar günü dolayısı ile bâzı gazetelerin
köşelerini tutmuş özgürlük taraftarı ve feminist hanım yazarlarımız neler neler
döktürmüşlerdi… Büyük bir coşku ile kutladıkları bir kadın da vardı.
Kumkapı’nın bir meyhânesinde gece yarısı annesi ile kafa çekerken kendisini
rahatsız eden meyhâne sâhibini, bıçağını çekip öldürüvermişti.

Bu çok mâsum (!) genç kızımız
mâsumiyeti neticesi katil olduktan sonra ise medyamız sâyesinde her gün bir
kanalda herkesi irşat (?!) ederek meşhur da olmuştu… Daha sonra da kocasını
öldürdüğü hanımla sarmaş dolaş gazinolarda sanat (!) icra etmeye başlamıştı.

Çetinoğlu: Ne kadar rezil
olurlarsa o ölçüde meşhur olmak… Şöhrete giden en garantili yol…

Göze: Bizim kadın kahramanlarımız medyamız sâyesinde artık
bunlar… Her mukaddes mefhumu senede bir günün içerisine hapsetmeye meraklı
oluşumuzdan beri dünyanın en ulvî varlığı kadına da tek bir günü lâyık görerek
ne kahraman (!) kadınlar üretiyoruz.

Çetinoğlu: Feminist
yazarlarımız var. Onlar Türk kadınına nasıl bir gelecek hazırlıyorlar?

Göze: Feminist yazarlar, kadın hürriyeti adına kadınlarımızı, kızlarımızı
meyhâneye dâvet ediyorlar. Onların hazırladığı geleceği düşünmek bile ıstırap
verici.

İsveç televizyonunda kadın
bacağının dörtte birini gösterip çorap reklâmı yaptırılırsa bütün feministler
ayağa kalkar. Bizde ise yalnız televizyonun değil hemen hemen bütün gazetelerin
istismar ettiği tek şey hâline gelmiş kadın bedeninin teşhirini bir haysiyet ve
şeref meselesi yaparak hesap soran tek gerçek feminist bayan var mı acaba?

Sözde feminist yaygaralar ve
iğrenç konuşmalarla dolu, ipek kâğıtlı mecmualarda, bir portakal veya elma gibi
soyulup soyulup, sırtından tiraj ve para kazandığınız kadını, bütün şerefli
adlardan da mahrum bıraktıktan sonra ‘Kadının
Adı Yok
’ diye kitap yazıp gene keseyi doldurmanın ise pek çok adı vardır…
Ama o adlar ancak magazin basınının üretmeye çalıştığı kadın tiplerine yakışır.

Olağanüstü gayretlerinize rağmen,
hâlâ nesli tükenmemiş namuslu, fedakâr, âilenin temel direği ‘Türk ve Müslüman’
kadının ise cemiyette adı da vardır sanı da, soyu da bellidir, sopu da.

Çetinoğlu: Genç kızlarımız
hakkında neler söylemek istersiniz?

Göze: Genç kız deyince gözümde canlanan bir hayâl var. Ben o hayâli
çok sevdim ve seveceğim de.

‘Hayâl’ diyorum, çünkü günümüzdeki genç kız gerçekleri o hayâlden o
kadar uzaklarda ki… Yarım asrı çoktan devirmiş olanlar, belki nostalji ama
bambaşka bir genç kızı hatırlarlar. Berber eli değmemiş, permasız, boyasız
saçları, makyajsız yüzleriyle fistolara, dantellere, kurdelelere dost olan
bambaşka genç kızları…

Onlar, oturuşları, kalkışları,
konuşuşları, küçüklerine ve büyüklerine davranışlarıyla ne kadar ölçülü ve
zariftiler. Yün örmesini, dikiş dikmesini, nakış yapmasını da bilirler ve kitap
da okurlardı.

O genç kızlar haksızlığa
uğrasalar dahi hocalarına çok saygılıydılar. Sesleri kuş cıvıltısı gibiydi.
Sigara ve içki onların hiç tanımadığı şeylerdi

Mevcut olmayan diskoteklerin,
barların ve kafelerin değil kırların temiz havasını teneffüs ederlerdi. Doğu ve
Batı çatışmasının tam ortasında olmalarına rağmen henüz bozulmamış olan Türk
âilesinin koruyucu kanatları altındaydılar.

O âileler ki kadınları henüz
erkeklerin kurtarılması lâzım gelen içki ve kumar ve fuhuş batağına düşmemişti.

Yolunu şaşırmış erkeği bile
kurtaran bir huzur yuvası olan evin çatısı altında ana kadınlar vardı. İşte o
genç kızlar o ana kadınların çokça bulunduğu toplumun eseriydi.

Zamanımızın genç kızlarının
ideali ‘önce vatan ve âilem’ diyen o
ana kadınlar olmalıdır. Bu günün genç kızı ise her türlü vasıta ile gözüne
gözüne sokulan bu karakterin tam tersi bedbaht kadın tiplerine
imrendirilmektedir.

Açıkça söyleyelim, bu günün genç
kızı, âileyi Türk yapan, onu analık ve eşlik vasıflarına sâhip kılan pek çok
değerin yabancısı hatta düşmanı olarak yetişmektedir.

Çetinoğlu: Bahaneleri hazır:
Dünya küçüldü, sınırlar kalktı, kültür
alışverişi yaygınlaştı deniliyor…

Göze: Kültür alışverişini kimse inkâr edemez. Ama seçimi iyi
yapmak, kendi kültürünü fedâ etmemek şartı ile…

Çetinoğlu: Günümüzün revaçta
olan fikrî moda akımı sosyalizm, kadınları nasıl şekillendiriyor?

Göze: Yüzlerce çeşit sosyalizm sayılmıştır. Hepsinin temeli de
materyalizme yâni maddeciliğe dayanır. Buna rağmen sosyalizm iki ana grupta
toplanabilir: Marksist sosyalizm, Marksist olmayan sosyalizm.

Marksist sosyalizm için insan
tipi işçidir. Nasıl işçi? Ferdiyeti ve milliyeti olmayan işçi, makinenin bir
parçası olan işçi…

Nitekim Komünist Rusya’da bütün
kadınlar da en süflisi de dâhil olmak üzere hangi işte çalışırsa çalışsın işçi
sınıfının menfaatine göre muamele görmüşlerdir. İşçi sınıfının menfaati neyi
icap ettiriyorsa kadın onu yapmak mecbûriyetindedir. Çocuklarını devlete
bırakmak, evliliğini devletin isteğine göre ayarlamak dâhil.

İnsanları bir köle durumuna
getiren proleterya diktatörlüğü kadını da aynı ölçüde ezmiştir. Bunun bir tek
istisnası vardır. Reklâm ve propaganda için kullanılan artistler, sirk
cambazları gibi önde gelen sanatkâr taifesi…

Ama onlar da sırasına göre
komünist partisinin ileri gelenlerine yem olmaktan kurtulamamışlardır.

Batı tipi sosyalizmdeki kadın ise
biraz daha talihlidir. Çünkü bâzı şeyleri seçme hürriyetini elde etmiştir.
Hattâ karakterini bulmak imkânına da sâhiptir. Ne var ki onun da hareket
noktası madde olduğu için ve cemiyet tarafından öyle şartlandırıldığından
dolayı tâkip edeceği yolu tam çizemez. Hayatını kazanmak için çalışır. Kazandığı
para ile yapmak istediği şey ise o hayatı istediği gibi yaşamaktır. Seks
özgürlüğünün yalancı câzibesine çabuk kapılır. Daha çocukluktan çıkmadan kadınlığa
ayak basar. Bu ayak basış bir âile çevresinde değil, kendisine pek çok oyuncağı
gerçekmiş gibi sunan toplumunda olur. Ticâretin can damarı olan reklâmın sâyesinde
bu piyasada bedeni ile yerini alır. O da artık bir çeşit köledir. Komünizmin
kadınından daha farklı olarak refah içindedir ve biraz da enteldir.
Burjuvazinin sunduğu nimetlerle, kendine has bir entelliği biraz
karıştırmıştır. Bu tip kadın evliliği yük olarak görür, anne olmak istemez,
birliktelikten yanadır. Yaşlılık kapısını çalana kadar cinselliğini yaşamak
ister. Yaşlılığı karşılayacak mânevî gücü, toplumu kendisine vermediği için son
yıllarında bunalır ve alkolden, uyuşturucudan yardım ister. Entelliği ona
bunalımını önleyecek şeyleri vermekte hasis davranmıştır. Bu noktada komünizmin
kadını daha mâsum ve mahkûm görülebilir.

Her ikisinin de müşterek tarafı
birisinin sefâlet diğerinin sefâhat tarafından âile dışına çıkarılmış
olmasıdır. Bu da bir nevi işçiliktir sanki. Nitekim batı sosyalizmi bu
kadınları meslek sâhibi kabul etmiş ve sendika hakkı da vermiştir.

Komünizmin kadınına canlı bir
misal verilirse bu herhangi bir ‘Katerina’
veya ‘Nataşa’dır. Ama sosyalizmin
kadını meselâ bir ‘Simon de Beauvoir’ da olabilir. Bunlar sosyalizm kadın
tayfının iki kutbudur.

Çetinoğlu: Açıklamalarınız için
çok teşekkür ederim Efendim. İnşallah eskilerin ifâdesiyle tenebbühe, gafletten
kurtulmaya ve doğrunun bulunmasına vesile olur
.

 

 

Av. HİCRAN GÖZE:

      Yazar ve
hukukçu. Yarım asırdır devam eden yazarlık hayatında pek çok önemli esere imza
attı.

     1931’de
Kadıköyü’nde İbrahimağa Mahallesi’nde, Ruhsar-İhsan Gürsan çiftinin kızı olarak
dünyaya geldi.  Çocukluğu, babasından
ayrı olarak anneannesi Nigâr Hanım ve dayısı Basri Kayaman’ın himâyesinde, eski
Kadıköyü’nün güzel ve nezih atmosferinde geçti. Kadıköyü’ndeki 35. Gâzi
ilkokulunu bitirdikten sonra bir zamanlar Kızıltoprak’ta Zühtü Paşa’nın köşkü
olan Kadıköy Kız Ortaokulu’nda birinci ve ikinci sınıfları okudu. Ortaokulu
Zühtü Paşa’nın kızlar için yaptırdığı Kızıltoprak’taki taş mektep’te
bitirdikten sonra gene aynı Paşa’nın hayır eseri olan, bir zamanlar ‘Kenan
Evren Lisesi’ olarak anılan lisenin birinci sınıfını bitirdiği sırada okulun
kapatılması üzerine lise tahsilini Müşir Ahmet Ratip Paşa’nın köşkü olan Çamlıca
Kız Lisesi’nde tamamlayarak 1950 senesinde mezun oldu. Hayatına üvey baba
olarak giren Avukat Burhanettin Güleryüz’ün fikrî yapısının şekillenmesinde
payı büyüktür. 

     1950 yılında
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Sınıf arkadaşı olan Ergun Göze
ile 1954’te evlendi. Fakülteden evliliğin araya girmesiyle ve anne olmanın
yüklediği sorumluluk sebebiyle biraz gecikmeyle 1956 senesinde mezun oldu. Üç
çocuğu,  beş torunu ve bir de torun
çocuğu bulunmaktadır.

     Bir dönem ‘Bâbıâli’de Sabah Gazetesi ’nde imzasız
olarak ‘Kadın ve Ev ’ köşesini
hazırladı. Hicran Göze’nin, ‘Yeşilay ’,
‘Töre’, ‘Büyük Türkiye’, ‘Şadırvan
’ ve ‘Kubbealtı Akademi’  mecmualarında yazıları yayınlanmıştır. 

      ençlik
yıllarında Yeşilay Cemiyeti Kadınlar kolu gibi birçok dernek bünyesinde aktif
faaliyet gösteren Hicran Göze  çalışmalarına
hâlen devam etmektedir.  

     Yayınlanmış
eserleri: *O Bir Yetim İdi, *Sulh Peygamberi, *Kılıcın Hakkı (üç safhada Hz. Peygamberin hayatı), *Türk Kadını (Muhtelif
mecmualarda çıkan yazıların toplamı), *İçkinin
Kokusu, Sigaranın Dumanı ve Kadın
(Uzun seneler Yeşilay mecmuasında çıkan
yazılar), *Âyetler ve Kadınlar (Kadın
konusundaki âyetleri inceleyen bir araştırma), *Zor Yılların Zor Kadını Halide Edip Adıvar  (biyografi), *Mâverâdan Gelen Ses (Sâmiha Ayverdi biyografisi),  *Kadıköylü
Yıllarım
  (hâtıra ), *Hüzünlü Bir Yolculuk – Mehmed Âkif
(biyografi), *Bir Zamanların Kadıköyü’nde
Edebiyatçılar ve Aşkları, *Ergun Göze ile Elli beş Yıl, *Yahyâ Kemal ve Atatürk.

Ne Dediğinizi Duymuyoruz Çünkü Kim Olduğunuzu Biliyoruz…

Yaklaşık 20 yıldır ülkeyi
yönetiyorsunuz, bilmediğimiz çok az yönünüz kaldı.

Dün, sizi “parmağında
bir yüzüğünden başka serveti olmayan”,
“eğer bir gün zengin olduğumu
duyarsanız bilin ki haram yemişimdir” diyen, “alnı secdeye değen” insanlar
olarak görüyorduk.

Dün, “Yolsuzluk,
Yoksulluk ve Yasakları (3Y)
kaldıracağız” sözünüze inanıyorduk.

Dün, “Dicle’nin kenarında
bir kurdun kaptığı koyununun bile mesuliyeti benimdir” diyen Başbakanı
çaresizlerin sığınacağı bir kapı gibi görüyorduk.

Zamanla gördük ki, “Harun
gibi gelmiştiniz ama Karun
gibi oldunuz.”

****

Her şeyin en büyüğünü
yapmayı seviyorsunuz. Önceki dönemlerde hayal dahi edilemeyecek büyük
yolsuzluklar
yaptınız, yapıyorsunuz. Bu yolla zengin olan dar bir kesimin
serveti milletin topyekûn fakirleşmesine yol açabilecek kadar büyüdü.

“Çalıyorlar
ama çalışıyorlar”
propagandası ile “aman
çalsınlar ama yeter ki ülke büyüsün, gelişsin” diye düşünmemizi sağladınız. Ama
düşünemedik ki, çalarak ülke büyütülemez. Çünkü ülke için değil şahsi
çıkarlarınız için çalı(şı)yordunuz.

İşte havuzun suyu
tükenmekte. Ülkemizde 8 seneden beri kişi başına düşen milli gelir sürekli
azaldı
yani millet fakirleşti, fakirleşmekte.

Cumhuriyet tarihinde ilk
defa bu kadar kötü yönetilen bir ekonomi, bu kadar kötü yönetilen bir devlet ile
karşı karşıyayız.

Devlet yönetilemiyor. Kurumlar tel tel dökülüyor.

Avrupa’nın en
düşük ikinci asgari ücreti
bizde. Çin’in asgari ücreti
bile bizi geçti. Avrupa’da çalışanların en fazla yüzde 8-10’unun geliri asgari
ücrete yakın. Bizde çalışanların üçte ikisinin geliri asgari ücret civarında.
Orta direği yok etmek üzeresiniz.

Asgari ücret civarında ve
altında kazancı olanların barınmak ve karnını doyurmak dışında bir hayali
yok.

Ümitlerimizi,
hayallerimizi bile çaldınız.

Zenginlerimizin gözü yurtdışında. Son üç senede 10 bin dolar milyoneri ve 23 bin
iş insanı Türkiye’den yurtdışına göçtü.

Gençlerde
Geniş Tanımlı İşsizlik Oranı Yüzde 42,7
oldu. Üniversite
mezunu gençlerimizin yüzde 35’i işsiz. İyi yetişmiş, dışarıda iş bulma ümidi
olan doktorlarımız, mühendislerimiz, meslek sahibi insanlarımız yurtdışına
göçmekte. “Beyin göçü” ile beşerî sermayemizi yabancılara
kaptırıyoruz.

Buna karşılık ülkemizi 7
milyon
civarında donanımsız, eğitimsiz ve birikimsiz Suriyeli, Afgan vd sığınmacılarla
doldurdunuz.

Sizin zengin
ettiklerinizden bir kısmı ise vergi cennetlerinde kara para aklama derdinde.

****

Dün, “Anayasa
değiştirmekten”
söz ettiğinizde heyecanlanıyorduk.

Dün, “yargı reformu”
dediğinizde gurur duyacağımız düzenlemeler olacağını ümit ediyorduk.

Dün, “seçim kanunu”
değişikliği istediğinizde “istikrar” deyip destekliyorduk.

Dün, yetki
istediğinizde
elinizi kolunuzu bağlayacağınızı düşündüğünüz her şeyi
bertaraf etmenizden gurur duyuyorduk.

Dün, “vesayet rejimini
kaldıracağız”
dediğinizde, “Milli iradeyi hâkim kılacağız”
dediğinizde “gelişmiş bir demokrasimiz olacak” diye seviniyorduk.

Dün, “verin yetkiyi
kardeşinize görün dövizi faizi”
dediğinizde, yetkiniz arttıkça döviz ve
faiz düşer, hayat pahalılığı azalır sanıyorduk.

Meğer ne kadar kolay kandırılmışız
ne kadar çok kandırmışsınız.

Anayasayı öyle bir değiştirdiniz ki otoriter bir yönetim neymiş, “demokrasi
ne kadar güzel bir rejimmiş”
öğrendik.

Milli iradenin temsilcisi TBMM’ni yetkisiz kılıp, bütün yetkileri tek adama
verdiniz.

Yargıyı o kadar yürütmeye
bağladınız ki, adalete güven yerlerde sürünmekte. Mülkiyet hakkı ve özgürlüğümüz
bile güvence altında değil. Özellikle siyasi davalarda, hâkim ve savcılar karar
vermeden önce vicdanlarına değil sizlerin yüzüne bakıyor.

“Askeri vesayet” yerine “parti
devleti”
getirerek eski günleri mumla aratıyorsunuz.

Dinimizi siyasi araç için
kullandınız. “Dindar” olarak en kötü örnekler oldunuz. Yüzünüzden
“dindarın nuru” değil “kindarın öfkesi” yansımakta. “Ahlaksız bir dindarlık”
nasıl olurmuş gösterdiniz. Halkımızı İslam’dan soğuttunuz.

Verdikçe
yetkiyi, ekonomi uçacağı yerde, döviz kurları, faiz ve enflasyon uçuşa geçti.

****

Şimdi hala yetki
istiyorsunuz.

Şimdi yine Anayasa
değişikliği
yine Seçim Kanunu diyorsunuz.

Bugüne kadar verdiğimiz
yetkilerden, yaptığınız değişikliklerden, reformlardan ne hayır gördük ki,
yenilerini talep ediyorsunuz.

Ama artık sizin kim
olduğunuzu iyi biliyoruz.

Bu yüzden Amerikalı
düşünür ve yazar Emerson’un bir sözünü, en güçlü sessiz çığlıklarımızla
haykırıyoruz:

“Kim olduğun
söylediklerini o kadar gölgeliyor ki ne dediğini bir türlü duyamıyorum.”

Lorem İpsum Dolor Sit Amet

Bizim
ülkemizde yabancı dil konuşmak veya cümlelerin arasına yabancı kelimeler
serpiştirmek, konuşan veya serpiştiren kişinin kendisi iyi hissetmesini
sağlayan bir davranış tarzıdır. Hele hele arada böyle Latince ifadeler
kullanıyorsanız bu Latince ifadeler sizin izah ettiğiniz konuda uzman olduğunuz
hissini uyandırır. Çünkü Latince tabir kullanıyorsanız ya doktorsunuzdur ya da
avukat. O nedenle Latince ifade kullanmak öteden beri, Z kuşağının “cool”, Y kuşağının “havalı” diye tabir ettiği bir algı uyandırmaktadır.

 

Pek
çoğunuz başlıktaki ifadenin anlamını daha doğrusu anlamsızlığı zaten
biliyordur. Bilmeyenler için de hemen kısaca izah edeyim. Başlıkta kullandığım “Lorem ipsum dolor sit amet” ifadesi pek
çok yerde karşınıza çıkabilecek anlamsız bir ifadedir. Şaka değil, gerçekten
hiçbir anlamı yoktur.

 

“Lorem Ipsum, masaüstü yayıncılık ve
basın yayın sektöründe kullanılan taklit yazı bloğu olarak tanımlanır. Lipsum, oluşturulacak şablon ve
taslaklarda içerik yerine geçerek yazı bloğunu doldurmak için kullanılır. Lipsum, 1500’lerin başlarında bir
matbaacının font model kitabı oluşturmak için, bir yazı tipi kütüphanesindeki
harflerin sıralamasını bozarak yerleştirdiğinden bu yana endüstri standardı
haline gelmiştir.” (Vikipedi)

 

“Anlamlı
bir metin gibi görünen bu ifade, yazı tiplerini göstermek amacıyla matbaacılar
tarafından birkaç yüzyıldır kullanılmaktadır. İçerdiği harfler ve bu
birleşimlerin harf aralıkları, yazı tipinin ağırlığını, tasarımını ve diğer
önemli özelliklerini açıkça gösterdiği için tercih edilmektedir.” (support.microsoft)

 

Bu
açıklamalardan da görüleceği üzere Lorem
ipsum
ifadesi, yazı tiplerinin ve yazının kâğıt üzerinde nasıl
görüneceğinin “mankenliğini” yapan bir süper modelden başka bir şey değildir.

 

Türk Siyasetinin “Lorem İpsum”ları

 

Hani
derler ya “Ömer diyeceği ağzını büzüşünden belli” diye. Yukarıdaki açıklamayı
okuyunca konuyu nereye getireceğimi hepiniz anladınız zaten. Evet, Türk
siyasetinde özellikle son zamanlarda siyasi liderlerin fonetik olarak kulağa
hoş gelen ama içerik olarak hiçbir anlam taşımayan sözler söylediklerine şahit
olmaktayız. Örnek mi arıyorsunuz?

 

“Lorem
ipsum!” tarzı ifadeler söz konusu olduğu zaman akla ilk gelen siyasetçi
şüphesiz ki Devlet Bahçeli’dir. İnsanların matematik bilimine duydukları inancı
sorgulamalarına neden olan hesaplamalarından tutun (bkz. ’40 yapar’ muhabbeti)
duyanda “ne dediğini acaba kendisi anlıyor mu?” sorusunu sorduran sözlerine
kadar bu lorem ipsum tarzının en önemli temsilcisi şüphesiz ki MHP lideridir.
Devlet Bahçeli’nin daha iki gün önce ifade ettiği ve duyanların “acaba ben mi
yanlış anladım?” diyerek tekrar tekrar okuduğu veya izlediği “Fakat vatandaşlarımızın çabasını istismar
edip, pireyi deve yapanlara da terörün acıklı maliyetini hatırlatmak
görevimizdir. Teröre yardım ve yataklık yapan bölücü kebapçıların işsizlikte
payı vardır” sözleri Sayın Bahçeli’yi bu alanda zirveye çıkarmıştır. Sosyal
medyanın bu “terörist kebapçı” sözünü sağlam bir mizah malzemesi olarak
kullandığına hepiniz şahit oluyorsunuz zaten.

 

Kendisini ikinci sırada anmak belki protokole aykırı
olacak ama Sayın Cumhurbaşkanı’nın da zaman zaman “lorem ipsum” tarzı
konuşmalarına şahit olmaktayız. Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu tür konuşmaları
duyan kişilerde “Agam bizimle eğleniyir” şeklinde bir “Kibar Feyzo etkisi” uyandırmaktadır.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Ankara’daki havalimanını kim yaptı yahu? Biz yaptık!
Bundan önce Ankara’da havalimanı var mıydı?” sözü bu konudaki efsanelerdendir
mesela.

 

Geçtiğimiz günlerde TBMM Eski Başkanı AKP’li İsmail Kahraman anayasanın
ilk dört maddesinin değiştirilebileceğine dair bir takım sözler sarf etti.
Cumhurbaşkanı
Erdoğan, AK Parti’nin dün (6 Ekim) yapılan grup toplantısında bu sözlere tepki
göstererek ilk 4 maddenin tartışmaya kapalı olduğunu dile getirdi ve
“Anayasanın ilk 4 maddesini değiştirmek CHP’nin kurumsal iradesi midir?
Kılıçdaroğlu’nun isteği midir?” diye sordu. Sayın Cumhurbaşkanı’nın durup
dururken CHP’ye ve liderine böyle bir tepki göstermesi tam bir “lorem ipsum”
değil midir? 

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (17)

     “Âhir zamandır.
Fitneler (insanları birbirine karşı kışkırtmalar) zuhur etmiş (ortaya
çıkmış)tır. İmanı kurtarmak çok zor olmuş, îman tehlikeye girmiştir. Resul-i
Ekrem (sav), gelecek hadis-i şeriflerinde bu tehlikeyi şöyle haber vermektedir:

     “İnsanlar fevç
fevç (akın akın) İslâm’a girerler. Bundan sonra fevç fevç İslâm’dan çıkarlar.”
(Müsned-i Ahmed, c.3, s.343’den nakleden: El-Hac Molla Muhammed Ali Doğan.)

     “Karanlık geceler
gibi karanlıklar üzerinize çökmeden îman ve amel-i salihe uygun (Allah’ın
rızasını kazandıracak ibadet ve işlere) koşun. O zamanda kişi mü’min (imanlı /
inançlı biri) olarak sabahlar, kâfir (inkâr etmiş) olarak akşama çıkar. Veya
mü’min (inanan) olarak akşamlar, kâfir (inkâr etmiş) olarak sabaha çıkar. Az
bir dünyalık karşılığında dînini satar.” (Müslim, Kitabü’l-Îman, c.1, s.51’den
naklen: El-Hac Molla Muhammed Ali Doğan.)

     “Kıyametten önce
karanlık geceden bir parça gibi fitneler (inançta farklı fikir ve düşünceler)
zuhur eder (kendini gösterir). O zamanda kişinin bedeni öldüğü gibi, kalbi
mânen ölür. O zamanda kişi mü’min (inançlı) olarak sabahlar, kâfir (münkir,
inancını reddeden) olarak akşama çıkar. Veya mü’min olarak akşamlar, kafir
olarak sabaha çıkar. Az bir dünyalık karşılığında ahlâkını ve dînini satar.”
(Müsned-i Ahmed, c.3, s.453’den nakleden: El-Hac Molla Muhammed Ali Doğan.)

     “O günde dinine
temessük eden (sıkıca sarılan), elinde ateş parçasını veya dikeni tutan
gibidir.” (Müsned-i Ahmed, c.2, s.390’dan nakleden: El-Hac Molla Muhammed Ali
Doğan.)

     “İnsanlar üzerine
öyle bir zaman gelecek ki; o zamanda Kur’an’ın ancak resmi, İslâm’ın ise ancak
ismi kalır. O zaman, bir kısım insanlara ‘Müslüman’ denilir. Halbuki onlar,
İslâm dininden en uzak olanlardır. Câmileri maddeten ma’mur (bayındır
hâlde)dir; ancak hidayet (İslâmiyet) cihetiyle harâbtır. O zamânın âlimleri, sema
kubbesinin altında en şerîr (şerli ve kötü) âlimlerdir. Fitne (ve kaos)
onlardan çıkar ve onlara döner.” (Hz. Muaz’dan rivayet, Beyhekî; Hâkim:
Tarih’den nakleden: El-Hac Molla Muhammed Ali Doğan.)                                                   

     “İnsanlar üzerine
öyle bir zaman gelir ki; câmide bin veya daha fazla kimse namaz kılar. Ancak
içlerinde bir mü’min (gerçek inanan) yoktur.” (Deylemi’den nakleden: El-Hac
Molla Muhammed Ali Doğan.)

     “O zamanda müezzin
ezan okur. Bir topluluk namaz kılar. Halbuki, onlar mü’min (gerçekten inanmış
kimseler) değillerdir.” (Taberani; Ebu Nuaym, el-Hilye’den nakleden: El-Hac
Molla Muhammed Ali Doğan.)

     “İnsanlar üzerine
öyle bir zaman gelir ki; camilerde toplanırlar. Ancak içlerinde mü’min yoktur.”

(Hâkim, el-Müstedrek’den nakleden: El-Hac Molla Muhammed Ali
Doğan.)

     “İnsanlar üzerine
öyle bir zaman gelir ki; onlar haccederler, namaz kılarlar, oruç tutarlar;
halbuki içlerinde mü’min yoktur.” (Ebu Şuayb’den nakleden: El-Hac Muhammed Ali
Doğan)

     “Bütün bu
hadisler, îmanı muhafaza etmenin (korumanın) ne kadar zor olduğu hususunda bizi
îkaz etmekte (uyarmakta)dır.” (El-Hac Molla Muhammed Ali Doğan.)

     X

     “Bu zaman, imanı
kurtarmak zamanıdır. Bu zamanda en büyük ihsan (iyilik ve lütuf), imanı kurtarmaktır.”                                                                    

     “Evet, bu Cihan
Harbi (Birinci Dünya Savaşı)ndan daha büyük bir hâdise (olay) ve bu zemin
(yer)yüzündeki hâkimiyet-i âmme (her şeye ve herkese hâkim olmak) dâvâsından
daha ehemmiyetli (daha önemli) bir dâvâ, herkesin ve bilhassa Müslümanların
başına öyle bir hâdise (olay) ve öyle bir dâvâ açılmış ki; her adam, eğer Alman
ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı
kazanmak için bilâ-tereddüt (tereddütsüz / hiç çekinmeden) sarf edecek. İşte, o
dâvâ ise, yüz bin meşahir-i insaniyenin (meşhur ve ünlü kimselerin) ve hadsiz
(sayısız) nev-i beşerin (insanların) yıldızları ve mürşitlerinin (irşat
edicilerinin / doğru yolu göstericilerinin) müttefikan (ittifak ve söz birliği)
ederek, kâinat sahibinin ve mutasarrıfının (tasarruf sahibinin) binler va’d ü
ahdlerine (vaat ve sözlerine) istinaden (dayanarak) haber verdikleri ve bir
kısmı(nın) gözleriyle gördükleri şu ki:

     “Herkesin îman
mukabilinde (karşılığında) bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar (köşkler) ile
müzeyyen (süslü) ve bâkî ve dâimî (kalıcı) bir tarla ve mülkü kazanmak veya
kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer îman vesîkasını (belgesini) sağlam elde
etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyûnluk tâûnuyla (maddecilik vebasıyla,
yâni her şeyin esası madde olduğunu iddia edip, ruhaniyatı inkar eden dinsizler
ve her şeyi madde ile ölçenler ve yaratılanları ve zerrelerin muntazam
hareketlerini, tesadüf eseri gibi kabul ve tevehhüm edip / vehmedip dinsizliğe
yol açmağa çalışanlardan) çoklar(ı) o dâvâsını kaybediyor. (Çünkü: ‘Her şeyi
maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür.’)
Hattâ, bir ehl-i keşf ve tahkik (perdeli şeyleri gören ve bilen velî), bir
yerde kırk vefiyattan (ölenlerden) yalnız birkaç tanesi(nin) (mutlu ve sonsuz
saadetler içinde geçecek olan ebedî hayatı) kazandığını sekeratta (ölüm
anlarında) müşahede etmiş (görmüş); ötekiler kaybetmişler. Acaba, bu kaybettiği
dâvânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse, doldurabilir mi?”

     Kaldı ki, o
keşfiyat (keşifler); câmi cemaati hakkındadır. O da o zamana mahsustur. Bu
zamanda çok tehlike var. Kaybedenler ise daha ziyadedir (daha çoktur).

Bizimkiler Bizimle Dalga Geçiyor!

Son söyleneceği yine başta söyleyeyim! Bu söylemler ile bir
sonra ki seçimlerde Cumhur İttifakının kazanma şansı yok gibi gibi!

Cumhur ittifakı, eleştiri aldığı konularda sorunu gözden
geçirip düzeltmek yerine, rakip partileri hainlerle işbirliği yapmakla,
eleştiren vatandaşları da hainlerin ağzı ile konuşmakla itham ederek!

Sadece, Cumhuriyet Halk Partisinin “CHP” başını çektiği
Millet ittifakının oyunu arttırır.

***

Geçtiğimiz son 20 yılda siyasi olarak öyle keskin hamlelere
şahit olduk ki artık bu saatten sonra filancalara oy veren kafirdir! Denilse
dahi! Hatta! Bununla ilgili fetva dahi ayarlansa!

Benim tanıdığım pek çok kişi, kâfir değildim ama madem öyle
olayım, hiç önemli değil!

Yetmez ise hain de olayım, ama inat olsun, onlara oy
vereceğim konumuna geldi!

***

Yani gelinen noktada gıda maddelerinde ki artışı, yok
saymak, enflasyonu düşük çıkartmak!

Sonra da suçu marketlere atarak akşam Ana haberlerini
Almanya, İngiltere ve Bulgaristan da ki sorunları bahseder hale getirerek
gündemden düşürmek en çok ta Cumhur ittifakının seçmenlerini kızdırıyor!

Benden söylemesi.

Konuştuğum pek çok Adalet ve Kalkınma Partili “AKP”,
Bizimkiler Bizimle Dalga Geçiyor! Diyor.

Yani demem o ki nasıl ki bir zamanlar yanlış yapıldığı için
sürekli eleştirilen Milli Güvenlik, İçişleri ve Dışişleri ile ilgili konular,
Milliyetçi Hareket Partisi “MHP” ile kurulan ittifaktan sonra düzeltildi ve
herkesin övgüsünü almaya başladı!

Şimdi ekonomi, eğitim ve yerel yönetimler gibi konularda
aynı durumda, işi bilenlerin tecrübelerine ve bürokratlarına ihtiyaç var.

Bu işler kürsülerden kızarak, ihtam ederek düzelmez! Bu
yöntem sadece, mevcut iktidarın taraftarını azaltır.

***

En basit örnek; Şu an körfez ilçe fatih mahallesinde ki
bitmeyen daha önce defalarca yazdığım ve bu gün itibariyle kaosa dönüşen İSU
çalışmaları hakkında Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Büyükakın ve
Körfez Belediye Başkanı

Şener Söğüt’ün müdâhil olmaması ve kimsenin onları bu konuda
çözümün hızlanması adına sürece dâhil edilememesi neredeyse tamamına yakını Ak Parti
ve Cumhur ittifakı seçmeni olan mahalle sakinlerini ne duruma getirmiş bir
gidin dinleyin.

Bir mahallede ki kazı çalışmaları ile ülke genelinin ne
alakası var demeyin, işte tam da bahsettiğim görmezden ve duymazdan gelmek
kısmına verilebilecek en iyi örnek!

Büyükşehir ve ilçe belediyesinin aynı partili oluşu, işi bu
hale getiren İSU’nun belediyelerin kuruluşu oluşu, mahalle muhtarının bu
orantısız siyasi güce sesini çıkartamaması, konuşanların da ağır ithamlarla
susturulması!

Bir mahalleyi ne hale getirmiş bir gidip yerinde görmeniz
lazım!

Ak partili komşulara “gülerek” ne olacak bu mahallenin hali
dediğimde, bu konuda da Bizimkiler Bizimle Dalga Geçiyor! Diyorlar.

Ne desin adamlar, gülüyoruz ağlanacak halimize, yürüyenin
üstü başı ayakkabısı, arabası olanın arabası, balkonu çamaşırı per perişan.

***

Bahsettiğim Fatih Mahallesinde Cumartesi günleri o perişan
ortamda semt pazarı kuruluyor, bir cumartesi Tahir Büyükakın başkanımız ve
Şener Söğüt başkanımız pazara girip halkın durumunu bir görsün, bir dokunup
işiteceği ahları bir saysın!

İşte o zaman benim ne demek istediğim bir sonra ki
seçimlerde ki şanslarının ne kadar azaldığı daha iyi anlaşılır!

Evet, kesinlikle mahalle için bir şeyler yapılıyor!

Evet, bitince çok güzel olacak!

Ama bir yılı geçen süreçte halk bıktı, yapılan her ne ise
çok yanlış yöntemlerle yapılıyor ve planlamayı kim yapıyorsa bu alanla alakası
yok!

Bu gün İzmit merkezde ve ya Kuruçeşme semtinde bile yol
çalışması yapılınca önce alternatif güzergâh yapılıyor, kimse mağdur olmadan
onarılacak yere topyekûn girilip kısa zamanda bitirilip çıkıyor, neden!

Çünkü orada rakip partili ilçe belediyesi var!

Ya körfez ilçe fatih mahallesi! Orada sadece Allah
yardımcımız olsun!

Mevzu bu kadar net!

***

Yani en basit bir mahalle sorunun da bile çözüm
hızlanmayınca mevcut Belediye Başkanları da muhtemelen Cumhur İttifakının son
belediye başkanları olarak tarihe geçecekler.

Adalet ve Kalkınma partisi geçen yerel seçimler öncesi
tabandan gelen bu sesleri duyup çözüm üretmediği için İzmit Belediye
Başkanlığını CHP adayı Fatma Kaplan Hürriyet’e kaptırdığı gibi,

Bir sonra ki seçimlerde de Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ve
Körfez

Belediyesini muhtemelen “kazanmaya istekli adaylar çıkarsa”
kaybeder diye düşünüyorum.

Aynı düşüncem genel seçimler için de geçerli, Millet
İttifakının ve

Cumhuriyet Halk Partisinin Sayın Kemal Kılıçdaroğlu dışında
şansı git gide yükseliyor!

Belki de sadece Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ile kazanamazlar,
onun haricinde Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve ya onun gibi toplumun genelinin
sempatisini kazanan bir adayla muhtemelen Millet ittifakı kazanır, bunu da
seçimlere 2 yıl varken yazmış olayım.

***

Yani demem o ki iktidarın bazı uygulamalar ve onların
belediye başkanlarının ihmallerinden şikayetçi olanları HDP ve bilimum bölücü
örgüt ile aynı tarafta olmakla itham etmek hiçbir işe yaramaz.

Rakip İttifakının oylarını da azaltmaz! Liderlere bu konu da
hangi danışmanları akıl veriyorsa! Yanlış veriyor bunun da altını çizeyim.

Ve son tavsiye, şayet Ak Parti gidişatı kendi lehine
çevirmek istiyorsa Milli Politikalarda olduğu gibi ekonomi ve yerel yönetimlerde
de MHP’li bürokratlara şans vermeli, emin olun pek çok alanda düzelme sadece bu
yöntemle mümkün aksi halde seçimden sonra Millet İttifakına oy vermeye itilen
seçmeni suçlamak hiçbir işe yaramaz.

Benden söylemesi.